MEADIN İMKANINI İSPATLAYAN DELİLLER
 

MEADIN İMKANINI İSPATLAYAN DELİLLER

1- İlk Yaratılış Meadın Mümkün Olduğunu Gösterir


Materyalistlerin meadı inkar ederken delil olarak, çürüyüp toz toprak olan insan bedeninin tekrar dirilmesinin akıl almaz, çok uzak bir ihtimal ve hatta imkansız olduğunu ileri sürdüklerini görmüştük.
Kur'an-ı Kerim mantıksal bir ilkeyle onlara cevap veriyor. Şöyle ki, mantık açısından bir şeyin mümkün olmasının en sağlam delili, o şeyin vuku bulmasıdır.
Sonra mantık açısından birbirinin emsali olan şeyler, mümkün ve muhal olmak bakımından aynı hükme tabidirler. Eğer bir şey mümkün olursa, onun misli olan şey de mümkün olur. Bir şey muhal olursa da, onun misli olan şey de muhal olur.
Kur'an-ı Kerim bu ilkeye dayanarak, tekrar diriltme ile ilk diriltme olayının arasında bağlantı kurar. Zira bunlar birbirlerinin emsalidirler. Her ikisi de yaratış, her ikisi de icat etmedir.
Kur'an-ı Kerim, meadı (tekrar diriltmeyi) inkar eden materyalistlere şu cevabı veriyor: "Siz, "çürüyüp toz toprak olan kemikleri tekrar kim diriltecektir?" diyerek, meadın imkansız olduğunu iddia ediyorsunuz. Oysa; eğer tekrar diriltmek imkansız olursa, ilk yaratılış olan, ilk diriltmenin de imkansız olması gerekirdi. Zira bunların her ikisi de yaratılış olup birbirlerinin emsalidirler. Mümkün ve muhal olma açısından aynı hükme tabidirler. Halbuki ilk yaratılışın vuku bulduğunu görmektesiniz. O halde ikinci yaratılış da mümkündür ve onu inkar etmek mantıksızlıktır.
Dolayısıyla Kur'an-ı Kerim, onların: "Bizi tekrar kim diriltecektir?"(51) sorusuna: "İlk olarak sizi gül goncası gibi açıp yaratan, sizi tekrar diriltecektir" (52) cevabını verir. Yani eğer tekrar diriltmek imkansız olsaydı, ilk yaratılış da imkansız olurdu. Oysa; ilk yaratılışın olduğunu görüyoruz. O halde ikinci yaratılış da imkan dahilindedir.
Allah Teala'nın: "Acaba ilk yaratılış bize zor mu geldi ki (onlar, ikinci yaratılıştan şüphe ediyorlar). Doğrusu onlar, yeni yaratılış konusunda şaşkınlık içindedirler" (53) ayeti de aynı istidlale işaret etmektedir.
Yine, Allah Teala'nın: "Ölümü aranızda Biz taktir ettik; sizi ortadan kaldırıp benzerlerinizi yerinize getirmeyi, sizi bilmediğiniz şekilde var etmeyi dilesek, kimse önümüze geçemez. Andolsun ki, siz ilk yaratılışı bildiniz, yine de düşünmez misiniz?" (54) ayetleri de beşerin dikkatini aynı hususa çekiyor.
Keza; Allah Teala, meadı imkansız görüp inkar edenlerin deliline, Yasin Sûresi'nde değinip, aynı metotla cevap vermiştir.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "İnsan kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmez mi ki, hemen apaçık bir hasım kesilir ve kendi yaratılışını unutur da: "Çürümüş kemiklere kim hayat verecek?" diyerek, Bize misal vermeye kalkar. De ki: "Onları ilk defa yaratan diriltecektir. O, her türlü yaratmayı bilendir." (55)
Bu ayeti kerimede de Allah Teala, insana ilk yaratılışını hatırlatarak; insanın, ikinci yaratılışını da birinci yaratılışına kıyas etmesi gerektiğini ve birinci yaratılışının, ikinci yaratılışının mümkün olduğunu gösterdiğini hatırlatmaktadır.
Hadis kitaplarında bu ayetin nüzul sebebi şöyle açıklanmıştır: "Müşrik olan bir Arap, çürümüş bir kemik parçasını yerden bulup: "İşte bununla Muhammed'le tartışıp, onun öldükten sonra tekrar dirilme haktır, sözünü çürüteceğim" dedi.
Sonra o Arap, Hz. Resulullah'ın yanına gelerek, elinde bulundurduğu o kemiği ufalayıp, Peygamberimizin huzurunda yere dökerek şöyle dedi: "Kim bu çürümüş kemiğin tozlarını tekrar toplayıp insan yapabilir?" İşte bu olaydan sonra yukarıda zikredilen ayet inerek müşriklerin cevabını verdi.
Sonra Allah Teala, insanların mantıklı düşündükleri taktirde, aslında ikinci yaratılışın daha kolay olduğu hükmüne varacaklarını hatırlatarak şöyle buyuruyor: "Yaratmayı başlatan da, sonra onu tekrarlayan da O'dur. Bu (tekrar yaratma), O'nun için daha kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce örnek O'nundur. O, izzet, kudret ve hikmet sahibidir." (56)
Gerçekten de ikinci yaratmanın birinci yaratmadan daha kolay olması gerekir. Çünkü birinci yaratma, ortada bir madde ve örnek olmaksızın gerçekleşmiştir. İkinci yaratmada ise, hem madde vardır, hem de örnek mevcuttur. O halde ikinci yaratma daha kolaydır. Ancak inkarcılığına bahane arayan materyalist düşünceli insan bunu görmezlikten gelir.
2- Tabiatın Öldükten Sonra Tekrar Dirilmesi Meadın Mümkün Olduğunu Kanıtlıyor


Kur'an-ı Kerim, mead konusunu yadırgayanların dikkatini, her yıl gözleri önünde cereyan eden tabiatın öldükten sonra tekrar canlanması olayına çekerek, meadın mümkün olduğunu kanıtlıyor.
Gerçekten de her sene sonbahar ve kış mevsiminde yemyeşil olan tabiat cansız bir hal alıyor. Ama bahar gelip yağmurlar yağmaya başlayınca, kuruyup cansız olan bu tabiatın birden canlanıp yeşerdiğini görmekteyiz.
Acaba bu, ölerek cansız olan insanın ve diğer canlı varlıkların da ahiret baharında tekrar canlanabileceğine bir örnek teşkil etmez mi?
Çünkü cansız hale gelen bir varlığın tekrar canlanması mümkün olmasaydı, tabiatın da tekrar canlanmaması gerekirdi. Oysa, her sene tabiatın öldükten sonra canlandığına şahid oluyoruz. O halde tabiatta bunu gördüğümüz halde, niçin insan ve diğer canlılar için aynı olayı mümkün görmüyoruz?
Akli ilkelerde istisna olamaz. Eğer canını yitiren bir şeyin tekrar canlanması imkan dışı ise, hiçbir şeyin canını yitirdikten sonra canlanmaması gerekir. Eğer bazı canlılarda bu oluyor ve mümkün ise, o halde her canlı için aynı kural geçerlidir ve her canlı için aynı şey mümkündür. Allah Teala Kur'an-ı Kerim'in çeşitli ayetlerinde insanın dikkatini bu hakikate çekmiştir.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "...Yeri de kupkuru sönük olarak görürsün; fakat Biz ona su indirdiğimiz zaman harekete geçer, kabarır, her güzel bitkiden çift çift yeşertir. Bunlar, yalnız Allah'ın gerçek olduğunu, ölüleri dirilttiğini, gücünün her şeye yettiğini, şüphe götürmeyen kıyamet saatinin geleceğini, Allah'ın kabirlerde olanı dirilteceğini gösterir." (57)
Yine Allah Teala şöyle buyuruyor: "Rahmetinin önünde, müjdeci olarak rüzgarları gönderen Allah'tır. Rüzgarlar, yağmur yüklü bulutları taşıdığında, onu ölü bir memlekete gönderir, su indirir ve onunla her türlü ürünü yetiştiririz; ölüleri de bunun gibi diriltip, çıkarırız; belki bun­dan ibret alırsınız." (58)
Yine Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Gökten bereketli bir su indirdik, kullara rızk olmak üzere onunla bahçeler, biçilecek taneli ekinler, küme küme tomurcukları olan boylu hurma ağaçları yetiş­tirdik. O su ile ölü yeri dirilttik. İşte insanların diriltilmesi de böyledir." (59)
Yine Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Rüzgarları gönderip de bulutları yürüten Allah'tır. Biz bulutları ölü bir yere sü­rüp, onunla toprağı ölümünden sonra diriltiriz. İnsanları diriltmek de böyledir." (60)
Yine Hak Teala şöyle buyurmuştur: "O, ölüden diri çıkarır, diriden ölü çıkarır; yeryüzünü ölümünden sonra O can­landırır. Ey insanlar! İşte siz de böylece diriltileceksiniz." (61)
Görüldüğü üzere, Allah Teala; tabiatın her yıl öldükten sonra tekrar dirilmesini, insanın mead konusu için bir örnek alması ve bundan insanın da öldükten sonra tekrar diriltilmesinin mümkün olduğunu çıkarması gerektiğini vurgulamaktadır.

Tabiatın Öldükten Sonra Diriltilme Deliline Yapılan İtiraz


Ancak burada bazıları şöyle bir itirazda bulunabilirler ki; yer kürenin öldükten sonra diriltilmesi mead ve ahiret yaşantısının mümkün olduğuna delil olamaz.
Zira, sonbahar ve kış mevsiminde ne ağaçlar, ne de yerde bulunan tohumlar gerçekten ölmüyorlar. Sonbahar ve kış mevsiminde olan, sadece ağaçların ve yerde bulunan tohumların bir süre için hayatsal faaliyetlerini tatil etmelerinden ibarettir.
Başka bir deyimle onlar, bir çeşit uyku dönemine girerler. Yoksa, hayatlarını tamamıyla kaybetmiyorlar. Bahar gelip, onların hayati faaliyetlerini başlatmaları için ortam müsait olunca, onlar tekrar çalışmalarını başlatıyor ve biz onların öldükten sonra tekrar canlandığını sanıyoruz. Ama gerçek böyle değildir. O halde mead konusunu tabiatın canlanmasına kıyas etmek doğru değildir.
Cevap: İlk önce; insanın öldüğünde, yok olup gidecek şekilde hayatını tamamıyla kaybettiğine dair hiçbir ilmi kanıt yoktur. Aksine, bütün ilmi kanıtlar insan ruhunun öldükten sonra da hayatını sürdürdüğünü ispatlamaktadır. Zaten bizim inancımız da budur. Nitekim ölümün hakikati bölümünde Ehl-i Beyt İmamları'nın ölümü uzun süreli bir rüyaya benzettiklerini görmüştük. O halde insan, öldükten sonra ruhi hayatını devam ettirmektedir ve hayatını sürdürmekte olan insan ruhu, Allah Teala'nın dilediği bir zamanda tekrar bedensel yaşamına dönebilir. Bu durumda Allah Teala'nın mead konusunu uyku dönemine girmiş olan bitkilerin tekrar canlanmasına benzetmesi yerinde bir benzetmedir.
Sonra; ileride de açıklanacağı üzere, aslında insan ruhu hiçbir zaman bedenini yitirmemektedir. Dünya hayatındayken dünyadaki bedeniyle hayatını sürdürür. Öldüğünde de kıyamet gününe kadar berzah bedeniyle hayatını sürdürür. Kıyamet olunca da kıyamet bedeniyle hayatını sürdürecektir.
Bu üç beden birbirinden ayrı bedenler olmayıp, her biri diğerinin özü ve devamıdır. Aralarındaki farklılık sadece bir bedenin tekamül sürecinden geçerek bulunduğu aleme layık durumu almasıdır.
Nasıl ki, bir insanın ilk dünyaya geldiği sıradaki bedeniyle ömrünün sonundaki bedeni, bir beden olmasıyla birlikte, bulunduğu döneme göre, tekamül sürecinden geçip değişikliklere uğraması, onun ayniyetine bir halel getirmiyorsa, insan bedeninin dünya, berzah ve kıyamet sürecinde geçirdiği tekamül kademeleri de onun ayniyetini bozmamaktadır.
Bu durumda mead, şimdi içinde bulunduğumuz dünya hayatına tekrar dönüş değildir. Aksine mead, dünya ve berzah hayatının sona erip, ahiret hayatının başlamasıdır. Yani mead hayatında, dünya hayatında olan her şey, berzah hayatını aşarak mead hayatına ulaşacaktır.
Bu, bir varlığın tekamül süreçlerini kat etmesi demektir. Bir varlığın yok olduktan sonra tekrar var edilmesi değildir. Dolayısıyla meadı, bitkilerin uyku döneminden sonra tekrar canlanmalarıyla kıyas etmek yerinde bir kıyastır.
Bu durumda bitkilerin uyku dönemi, dünya varlıklarının berzah dönemi yerindedir. Nasıl ki; bitkiler, uyku dönemlerini aştıktan sonra, tekrar canlanma dönemlerine ulaşırlarsa, dünya varlıkları da, berzah dönemini aştıktan sonra, berzah hayatına göre daha canlılık sayılan mead hayatlarına ulaşıyorlar.
İşte bunun içindir ki, Allah Teala, asıl canlılığın ahiret hayatında olduğunu bildirerek; "Bu dünya hayatı sadece bir eğlence ve oyundan ibarettir. Asıl hayat ahiret yurdundaki hayattır. Keşke bilseler!" (62) buyurmuştur.
İlaveten; Allah Teala, bu ayetlerde meadı bitkilerin tekrar canlanmasıyla kıyas etmiyor. Allah Teala meada, toprağın tekrar canlanmasını misal getiriyor.
Bilindiği üzere, toprak her türlü hayattan yoksun cansız bir varlıktır. Ama bahar gelip yağmur yağmaya başlayınca, bitki tohumları ve ağaçlar, Allah Teala'nın izniyle bu cansız varlığı canlı varlığa dönüştürür.
İşte Allah Teala bu misali zikretmekle bize, kıyamet günü gelince, berzah aleminde bulunan ruhlarımızın Allah Teala'nın izniyle bu cansız toprak haline dönüşmüş olan bedenlerimizi ahiret alemine uygun canlı varlıklara dönüştüreceğini hatırlatmak istiyor. Dolayısıyla bu mukayese, yerinde bir mukayese olup, yapılan bu itiraz da mesnetsiz bir itirazdan başka bir şey değildir.
Nitekim, Allah Teala'nın, yukarıda değindiğimiz, Rum Sûresi'nin 19. ayetinde ölüden diri, diriden de ölü çıkardığından söz etmesi de, bu hakikate işaret etmektedir. Yani, bizim bedenimiz önceleri cansız bir varlıktı. Allah Teala'nın, zatı itibariyle hayat olan ruhu ona vermesiyle canlılık kazandı. Sonra; Allah Teala'nın ruhu bedenden almasıyla, beden tekrar cansız hale gelir ve kıyamet günü, ruhu tekrar ona döndürmesiyle o, yeniden ahiret yaşamına uygun bir canlılık kazanacaktır.
3- İnsanın Yaratılış Süreci Meadın Mümkün Olduğunu İspatlıyor


Kur'an-ı Kerim, mead konusunda tereddüt edenlerin, yersiz olarak tereddüt ettiklerini ve meadın pekala mümkün bir olay olduğunu göstermek için insanı, kendi yaratılış süreci üzerinde düşünmeye davet ediyor.
Şöyle ki, her gün gözümüz önünde cereyan eden, bir insan veya bir hayvan yavrusunun dünya hayatına ayak basmasına defalarca şahid olduğumuzdan bu olay, bizler için güncel ve önemsiz bir hadise halini almıştır. Oysa, bir canlı yavrunun oluşup dünya hayatına ayak basması olayı, o kadar önemli ve ince bir konudur ki, onun sadece bilinen yönlerini anlatmaya kalkışmak, bilim adamlarının ciltlerce kitap yazmalarını gerektirir.
Küçük bir toprak zerresinden ibaret olan, gözle görülemez küçük bir canlı hücre, anne rahminde kendisi gibi olan başka bir canlı hücreyle birleşir. Sonra, tek hücreli olan bu canlı varlık, akıl almaz bir süratle aldığı cansız besinleri birkaç ay içerisinde milyarlarca canlı hücreler haline getirir. Sanki o karanlık yerde onlarca mühendis, teknisyen, kimyacı, fizikçi ve ressam çalışmaktadır. Nihayet tek hücreli bu varlık, kısa bir süre içerisinde bütün mühendislerin, teknisyenlerin, fizikçilerin, kimyacıların ve ressamların akıllarını hayran bırakan bir varlık olarak belli bir günde karşımıza dikiliverir.
Acaba birkaç gram demir, fosfor, kalsiyum, karbon ve bir miktar su ile böyle akılları hayran bırakan bir varlığın oluşmasını sağlayan ve bunu yapmaya gücü yeten bir varlığın, canlı varlıkları öldükten sonra tekrar diriltmeye gücü yetmez mi?
İşte Kur'an-ı Kerim, bu nükte üzerine el koyarak, küçük bir su damlasını kamil bir insan haline getiren yaratıcının, elbette ki, öldükten sonra bir varlığı tekrar diriltmeye gücünün yeteceğine dikkatleri çekiyor.
Kur'an-ı Kerim, ölen canlı varlıkların kıyamet gününde tekrar diriltilmelerinin bundan ağır ve zor olan bir olay olmadığını vurguluyor ve biz insanlara hitaben: "Ey insanlar! Öldükten sonra tekrar diriltilmekten şüphede iseniz bilin ki, ne oldu­ğunuzu size açıklamak için, Biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra pıhtılaşmış kandan, sonra da yapısı belli belirsiz bir parça etten yaratmışızdır. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız; sonra sizi çocuk olarak çıkartırız, böylece yetişip erginlik çağına varırsınız. Kiminiz öldürülür, kiminiz de ömrünün en fena za­manına ulaştırılır ki, bilirken bir şey bilmez olur. Yeri de kupkuru ve sönük olarak görürsün; fakat Biz ona su indirdiğimiz zaman; harekete geçer, kabarır, her güzel bitkiden çift çift yeşertir. Bunlar, yalnız Allah'ın gerçek olduğunu, ölüleri dirilttiğini, gücünün her şeye yettiğini, şüphe götürmeyen kıyamet saatinin geleceğini, Allah'ın kabirlerde olanı dirilteceğini gösterir" (63) buyuruyor.
Evet mead olayı, insanın ve diğer canlıların yaratılış sürecinde geçirdikleri evrimlerden daha ağır ve daha zor bir olay değildir. Buna kadir olan, elbette ki, ona da kadirdir. Ancak bunu görmek için, gözün kör olmaması ve bunu kavramak için de aklın selim olması gerekir.
4- İlahi Kudretin Sonsuzluğu Meadın Mümkün Olduğunu Belgeliyor


Kur'an-ı Kerim bazı ayetlerinde; meadı, "Ölüp toprak olduktan sonra mı (diriltileceğiz)? Bu, çok uzak bir dönüştür" (64) diyerek, mümkün görmeyen inkarcılara, Allah Teala'nın sonsuz kudretini hatırlatarak, bunun Allah'ın kudreti karşısında pekala mümkün ve kolay bir iş olduğunu vurguluyor.
Şöyle ki; bazı şeyler, zatları itibarıyla muhal olan şeyler sınıfına girer. Zatı itibarıyla muhal olan şey elbette ki, gerçekleşemez. Zatı itibariyle muhal olan şeyin gerçekleşmemesi, kudret sahiplerinin onun karşısında aciz kaldığından olmayıp, böyle bir şeyin aslında kudret dışı kalmasındandır.
Başka bir deyişle; kudret, her zaman zatı itibarıyla mümkün olan şeye nispet verilir ve onun gerçekleşmesi için yeterli gücün olup olmadığı ölçülür. Zatı itibarıyla imkansız olan şey ise, ilk baştan kudret dışı kabul edilip, onun gerçekleşmesinin imkansız olduğuna hükmedilir. Bu, kudret sahiplerinin ona güçlerinin yetmediğinden veya güçlerinin azlığından değil, o şeyin zatı itibarıyla var olma imkan ve liyakati olmadığındandır.
Bazı şeyler de, zatları itibarıyla mümkün şeyler sınıfına girdiği halde gerçekleşmiyor. Zatı itibarıyla mümkün olduğu halde bir şeyin gerçekleşmemesi; bazen, onun gerçekleşmesi için yeterli gücün olmamasından kaynaklanır. Bazen de, hikmete aykırı olduğu için imkan dahilinde olduğu halde, ilim ve hikmet sahibi bir fail onu gerçekleştirmez.
Örneğin; aya gitmek, zatı itibarıyla mümkün olduğu halde; beşer, eski zamanlarda aya gidecek güce sahip olmadığından bunu gerçekleştiremiyordu. Fakat bu gün, bu güce sahip olduğundan bunu gerçekleştirmiş ve zatı itibarıyla mümkün olan aya gitmek, beşerin bilfiil gücü dahiline girmiştir.
Zatı itibarıyla mümkün olup da, mantık ve hikmete aykırı olduğundan yapılmayan bir işe de, insan eylemlerinden, aklı selim sahibi bir insanın kendi canına kıymamasını misal olarak zikredebiliriz. İnsanın kendi canına kıyması olayı, zatı itibarıyla mümkün olan bir eylemdir. Ancak, hiçbir aklı selim sahibi bunu yapmaz. Çünkü bu, mantık ve hikmete aykırıdır. Buna, tekvin aleminden de bir misal getirmek istersek; insanın gözünün elinin içinde veya ayaklarının altında yaratılmamasını, örnek olarak zikredebiliriz. Allah Teala'nın hilkatinde, böyle hikmet ve mantığa aykırı bir yaratık bulunmamaktadır. "O, öyle bir Allah'tır ki, yedi göğü ahenkli ve uygun olarak yedi kat halinde yaratmıştır. Rahman'ın yaratmasında, uygun olmayan hiçbir şey bulamazsın. Gözünü çevir de bir bak! Bir delik (kusur, eksiklik) bulabilecek misin? Sonra tekrar tekrar bak! O göz sana yorgun ve bitkin olarak dönecektir (bir kusur bulamayacaktır)." (65)
Mead olayına gelince; onun, zatı itibarıyla muhal olan olaylar sınıfına girmediğinde bir şüphe yoktur. Ancak şu var ki, zatı itibarıyla mümkün olan bu olayın gerçekleşmesi, onu gerçekleştirebilecek bir gücün varlığını ve hikmet ve mantığa aykırı olmamasını gerektirir. O halde sorun zatı itibarıyla mümkün olan mead olayını gerçekleştirebilecek bir gücün olup olmadığı ve mantık ve hikmete aykırı olup olmadığıdır.
Meadın hikmet ve mantığa aykırı olup olmadığı konusuna gelince; ileride ispatlayacağımız üzere, meadın tahakkuk bulması, hikmet ve mantığa aykırı olmadığı gibi, aslında hikmet ve mantık onun varlığını zorunlu kılmaktadır. O halde mantık ve hikmet açısından meadın olmasında bir sorun yoktur.
Gelelim, meadı gerçekleştirebilecek bir gücün olup olmadığına; inkarcılar, Allah Teala'nın kudreti hakkında yanlış düşünceye sahip olduklarından, Allah'ın kudretinin buna yetmeyeceğini sanarak, onu inkar etmişlerdir. Buna karşılık Allah Teala, Kur'an-ı Kerim'de kendi sonsuz kudretini ve bu kudretiyle yarattığı varlıkları örnek gösterip, mead olayının Allah Teala için göz kapayıp açmaktan bile kolay olduğunu hatırlatarak, onların ne kadar yanlış düşündüklerini ortaya koymuştur.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Onlar Allah'ı gereği gibi değerlendirmediler. Bütün yeryüzü, kıyamet günü O'nun avucundadır; gökler O'nun kudretiyle dürülmüş olacaktır. O, putperestlerin ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir" (66)
Allah Teala bu ayet-i kerimede mead konusunu inkar edenlerin gerçekte, Allah'ı iyi tanımadıklarından ve O'nun kudretini kendi kudretleriyle kıyas ettiklerinden, böyle bir şüpheye kapıldıklarını belirtiyor. Yoksa; onlar Allah Teala'yı doğru tanısaydılar, asla böyle bir şüpheye kapılmaz ve meadın, Allah için pek kolay bir hadise olduğunu anlarlardı.
Daha sonra Allah Teala, konuya daha da açıklık getirerek, Allah'ın kudreti karşısında meadı inkar edenlerin şüphelerinin yersiz olduğunu, yeri ve gökleri yaratanın kudretine nispet ölüleri tekrar diriltmenin pek kolay olduğunu ve bu azamete sahip yer ve gökleri yaratanın ölüleri de diriltmeye kadir olduğunu belirtmiştir.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Gökleri, yeri yaratan ve onları yaratmaktan yorulmayan Allah'ın, ölüleri di­riltmeye de kadir olduğunu görmezler mi? Evet; O, her şeye kadirdir." (67)
Yine Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Gökleri ve yeri yaratan Allah'ın, onların benzerlerini de tekrar yaratmaya kadir olduğunu görmezler mi?" Onlar için şüphe götürmeyen bir süre tayin etmiştir. Öyleyken, fakat zalimler, inkarcılıkta hâlâ direnirler." (68)
Yine Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Gökleri ve yeri yaratan, kendilerinin benzerini yaratmaya kadir olmaz mı? Elbette olur; çünkü O, yaratan ve bilendir." (69)
Allah Teala bu ayetlerinde, gökleri ve yeri yaratmaya kudreti yeten yaratıcının kudretinin, mead olayını da gerçekleştirmeye yeteceğinden şüphe etmenin yersiz olduğunu açıkça gözler önüne sermiştir. Zira; sadece şimdiye kadar keşfedilen bölümü, milyonlarca ışık yılı genişliğinde olan bu sonsuz evreni, içindeki bütün bu azametli galaksileri ve akılları hayran bırakan çeşitli varlıklarıyla yaratan kudret için ölüleri diriltmek; elbette ki, zor bir olay sayılamaz. Gerçekten de bu azametli fezayı sonsuz varlıklarıyla yaratarak kudretinin azametini sergileyen Allah Teala'ya, ölüleri tekrar diriltmek, hiç de zor olamaz.
İşte bunun içindir ki, Allah Teala, mead olayının kendisi için kolay olduğundan bahsederek şöyle buyurmuştur: "Bir çağrıcının yakın bir yerden çağıracağı güne kulak ver. O gün, çığlığı gerçekten duyarlar; işte o, kabirden çıkış günüdür. Doğrusu, Biz diriltiriz; Biz öldürürüz; dönüş Bize'dir. O gün, yer yarılır onlar çabucak ayrılır; bu, Bize göre kolay bir toplanmadır." (70)
Yine Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "İnkar edenler, tekrar dirilmeyeceklerini ileri sürerler. De ki: "Evet; Rabbime andolsun ki, şüphesiz diriltileceksiniz; sonra da, yaptıklarınız size bildirilecektir. Bu, Allah'a kolaydır." Öyleyse; Allah'a, Peygamberi'ne ve indirdiğimiz nura, (Kur'an'a) inanın; Allah iş­lediklerinizden haberdardır. Toplanma günü için, sizi bir araya getirdiği zaman, işte o gün, kimin aldandığının ortaya çıkacağı gündür; Allah'a kim inanmış ve salih amelde bulunmuşsa, Allah onun kötülüklerini örter; onu, içinde temelli ve sonsuz kalacağı, içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyar; büyük kurtuluş işte budur." (71)
Bütün bu açıklamalardan sonra, meadın olabileceğinden şüphe edenlerin ne kadar büyük bir sapıklık içerisinde olduklarını kestirmeyi, siz aziz okurların taktirine bırakıyoruz.
Ayrıca; Kur'an-ı Kerim, mead olayının mümkün bir olay olduğunu kanıtlamak gayesiyle, geçmiş ümmetlere, bazı ölmüş insan veya hayvanları tekrar diriltmek suretiyle, ölen bir canlının diriltilmesini bizzat gösterdiğinden de bahsetmektedir.
Hz. İbrahim (a.s)'ın, öldürüp parça parça doğrayarak birbirine karıştırdığı kuşları Allah Teala'nın izniyle tekrar diriltmesi, (72) Hz. Uzeyr Peygamber'in yüz sene ölü yattıktan ve merkebinin ölüp kemiklerinin çöle dağıldığından sonra tekrar dirilmesi, (73) İsrailoğulları'ndan bir grubun, ölüm korkusuyla şehirlerini terk ettikten sonra, ölüp tekrar diriltilmeleri, (74) yine İsrailoğulları'ndan bir kişinin, öldürülüp suçunun başkasının üzerine atıldığında, kendi katilini göstermek üzere tekrar diriltilmesi, (75) yine İsrailoğulları'nın: "Allah'a, görmedikçe inanmayız" dediklerinde, onların kendilerinin ve onlardan temsilci olarak seçilen yetmiş kişinin, Allah Teala'nın azamet tecellisini gördüklerinde öldükten sonra diriltilmeleri, (76) Kehf Ashabı'nın, bir çeşit ölüm olan, üç yüz sene boyunca uyuduktan sonra Allah'ın va'dlerinin hak olduğunu görmeleri üzere, tekrar uyandırılmaları (77) ve bilahare, Hz. İsa'nın, halkın gözü önünde ölüleri diriltmesi ve çamurdan kuş şekli yapıp, ona üflediğinde onun kuş olup uçması (78) bu doğrultuda gösterilen örneklerdir.
Ancak bu olayları bizzat bizim kendimiz yaşamadığımız için; bunlar, bizler için sadece bir iman konusu olur. Yani, Kur'an-ı Kerim'e inanan kimseler olan bizler, elbette ki, Kur'an'ın bütün haberlerinin de doğru olduğuna inanmaktayız.
Fakat böyle bir iman sahibi olmayan kimseler için, Kur'an-ı Kerim'in bu haberleriyle delil getiremeyiz. Onlara, Kur'an-ı Kerim'in yukarıda zikrettiğimiz, akli istidlal yöntemiyle delil getirmemiz gerekir.
Buraya kadar zikrettiğimiz deliller, meadın aklen mümkün olan ve Allah Teala'nın kudretine nispet kolay sayılan bir olay olduğunu ispatlamakla birlikte, bir taraftan bu delillerin ve meadın gerçekleşeceği va'dinin Kur'an-ı Kerim'de yer alması, diğer taraftan da önceden Allah Teala'nın varlığı ile Kur'an-ı Kerim'in Allah Teala'nın kitabı olduğu kesin akli delillerle ispatlandığı nazara alınınca; bu deliller, aynı zamanda meadın kesin olarak vaki olacağını da ispatlamış olurlar. Ancak buna rağmen, İslam uleması tarafından meadın kesin olarak vaki olacağını ispatlayan akli deliller de zikredilmiştir. Şimdi bu delilere kısaca bir göz atalım.

MEADI GEREKTİREN DELİLLER


1- Allah'ın Adaleti Meadı Gerektirir


Kitabımızın Adalet bölümünde, "Hüsn-ü Kubh-ü Akli" ilkesinin, her akıl ve irade sahibi failin adalet gereğince hareket edip, zulmetmekten sakınmasını iktiza ettiğini belirtmiştik. Çünkü, akıl açısından adalet gereğince hareket etmek hasen (güzel), zulmetmek ise, kabihtir. Akıl, her akıl ve irade sahibinin hasen olanı yapması ve kabihten de çekinmesi gerektiğini emrediyor. Allah Teala da; akıl, hikmet ve irade sahibi bir fail olduğundan, Allah Teala'nın fiilleri de aynı hükme tabidir. Yani, insan aklı, bu ilke gereğince, Allah Teala'nın fiillerinde adil olup, asla zulüm yapmadığına ve yapmayacağına hükmeder.
"Hüsn-ü Kubh-ü Akli" ilkesini kabul etmeyen Eş'arî grubu da Allah'ın, adalet gereğince hareket edip, asla zulmetmediğini ve zulmetmeyeceğini kabul ederler. Ancak onların bu konudaki dayanakları, ilahi vahyin bu doğrultuda olmasıdır. Yani, onlar da Allah'ın adil olduğunu ve asla zulmetmeyeceğini kabul ediyorlar. Fakat, onların buna delilleri, aklın hükmü değil, şeriatın hükmünün, adalete uymanın ve zulümden kaçınmanın gerekliliği doğrultusunda olmasıdır.
Kısacası, bütün Müslümanlar ve hatta bütün insanlık alemi, Allah Teala'nın adil olduğunda ittifak etmişlerdir.
Öte yandan, adalet sıfatına sahip olan Hak Teala'nın, yaratıklarından akıl ve hür irade sahibi olan biz insanları ve cinleri mükellef kıldığı ve bir takım yükümlülüklerden sorumlu tuttuğunu görmekteyiz.
Bu arada biz yükümlü yaratıkların içerisinde, Allah Teala'nın mükellef kıldığı vazifelere itaat edenler olduğu gibi, yükümlülüklerini yerine getirmeyip isyan edenlerin de olduğunu görmekteyiz.
Yine; hür irade sahibi olmanın bize sağladığı imkan sayesinde, bizlerin içerisinde, diğerlerinin hak ve hukukuna riayet edenlerin bulunduğu gibi, başkalarının hak ve hukukuna riayet etmeyerek, onların can, mal ve şahsiyetlerine tecavüz edenler de bulunmaktadır.
Sonra; yine insan aklı, her itaat edenin itaat edilen üzerinde mükafat ve ücret hakkını kazandığına hükmetmekle birlikte, yaratıkların can, mal ve irade de dahil olmak üzere, her şeylerinin yaratana ait olduğundan dolayı, yaratanın kendisine itaat edenleri mükafatlandırmasının, onun bir ihsan ve tefezzülü olduğuna ve yaratıkların itaatlerinden dolayı yaratana karşı hiçbir hak sahibi olmadıklarına da hükmediyor.
Çünkü yaratıkların her şeylerinin yaratan tarafından kaynaklandığına göre, yaratıkların itaatleri de, Rablerinin onlara inayet ettiği bir nimet ve ihsanı olur. Hiçbir kimse, efendisinin kendisine verdiği ihsan ve nimetten dolayı ona karşı bir hak sahibi olamaz. Aksine, efendisinin onun üzerinde teşekkür hakkı doğar. Fakat Cenab-ı Hak, itaatkar kullarını mükafatlandıracağını va'detmiştir. Dolayısıyla bu mükafatlandırma, Allah Teala'nın, yaratılış nimet ve ihsanından sonra, kullarına inayet edeceği ikinci bir nimet ve ihsanıdır.
İsyankar kullara gelince; elbette ki onlar, Rablerinin onlara inayet ettiği nimeti kötüye kullandıklarından dolayı cezalandırılmayı hak ediyorlar. Ancak akıl, onları cezalandırma veya affetme hakkının, Allah Teala'ya ait olduğuna hükmediyor. Gerçi Allah Teala'dan beklenen, isyankar kulları affedip bağışlamaktır. Bu O'nun yüce şanına daha layıktır.
Bireylerin birbirlerine karşı ihlal ettikleri hak ve hukuklara veya zayi edilen toplumsal hak ve hukuklara gelince; akıl, zayi edilen bu tür hak ve hukukların istifa edilme (alınma) veya affedilme hakkının hak ve hukuk sahibi olan birey ve topluma ait olduğuna hükmediyor.
Bu durumda, eğer yükümlü yaratıkların tamamı Allah'a karşı aynı düzeyde itaatkar, ya da isyankar olsalardı, akıl; itaatkar kulların itaatleriyle Hak Teala üzerinde bir hak kazanmadıklarından dolayı, onların tamamının mükafatlandırılmamasının adalet ilkesiyle çelişmediğine ve keza isyankarların tamamının affedilmesinin de bir sakıncası olmadığına hükmediyor.
Ancak ne var ki, yükümlü kulların tamamı, aynı derecede itaatkar olmadığı gibi, tamamı; aynı derecede isyankar da değildir. İçlerinde, çeşitli düzeylerde itaatkarların bulunduğu gibi, çeşitli düzeylerde isyankarlar da vardır.
Durum böyle olunca; akıl, yaratılış düzeninden mükafatlandırma ve cezalandırma sisteminin tamamıyla kaldırılıp, isyankarlarla itaatkarların aynı kategoride değerlendirmeye tabi tutulmasının, adalet ilkesiyle bağdaşmadığına hükmediyor.
Çünkü akıl, itaatkarla isyankara ve iyilik yapanla kötülük yapana eşit muamele yapılmasının çirkin bir hareket olduğuna açıkça hükmediyor. Ancak aklın açık hükmü veya bizzat Allah Teala'nın kendi bildirmesi gereğince; Hak Teala, çirkin işler yapmaktan münezzehtir. O halde Allah Teala'nın, itaatkar olup iyilik yapanları mükafatlandırmaması veya isyankar olup kötülük yapanları cezalandırmaması ve her iki grubu da aynı muameleye tabi tutması muhaldir.
Öte yandan; dünya hayatında itaatkarların tam anlamıyla mükafatlarına ve isyankarların da tam anlamıyla cezalarına ulaşmadıklarını görüyoruz.
Dünya hayatında öyle zalimler vardır ki, işledikleri cinayetlerin ve isyanların karşısında en küçük bir ceza almadan ve öyle iyilik ve ihsan ehli de vardır ki, yaptıkları iyiliklerin karşısında en küçük bir mükafat almadan göçüp gidiyorlar.
Bu durumda eğer, her iyilik ehlinin iyiliğinin mükafatına, her kötülük ehlinin de kötülüğünün cezasına ulaşacağı bir hesap günü ve adalet mahkemesi olmazsa, bundan iyilik ehli ile kötülük ehlinin eşit olması lazım gelir. Böyle bir eşitlik de Allah'ın adil olma sıfatıyla çelişmekte olup, bu düzeni Kur'an Hak Teala'nın çirkin iş yapmasını gerektirir. Allah Teala da çirkin işlerden münezzeh olduğuna göre akıl, mutlaka Allah Teala'nın her şahsın kendi hakkına ulaşacağı bir hesap günü yaratıp, adalet mahkemesini kuracağına hükmediyor. İşte adalet mahkemesinin kurulacağı o hesap günü meaddır.
Kur'an-ı Kerim'e baktığımızda, Hak Teala'nın da bu metotla meadın kesin olarak vaki olacağını ispatladığını görmekteyiz.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Hiç Müslümanlar'ı suçlu günahkar olanlar gibi kılar mıyız? Ne oluyor size? Nasıl yargılıyorsunuz?" (79)
Yine şöyle buyuruyor: "Yoksa kötülüklere dalanlar, kendilerini iman edip salih amellerde bulunanlar gibi kılacağımızı mı sandılar? Onların hayatları ve ölümleri eşit mi olacak? Ne de kötü hüküm veriyorlar! Allah gökleri ve yeri hak olarak yarattı ki, her nefis kazandığının karşılığını görsün. Ve onlara zulmedilmez." (80)
Yine Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Göğü, yeri ve ikisinin arasında bulunanları boşuna yaratmadık. Bunun boşuna olduğu, inkar edenlerin sanısıdır. Vay ateşe uğrayacak inkarcıların haline! Biz hiç, inanıp salih amellerde bulunanlarla, yeryüzünde, bozgunculuk yapanları bir tutar mıyız? Hiç, Allah'a karşı gelmekten sakınanlarla yoldan çıkanları bir tutar mıyız?" (81)
Görüldüğü üzere; Cenab-ı Hak, bu ayetlerde iyilik ehli ile kötülük ehlinin eşit muamele görmesinin aklen çirkin olduğu ilkesine dayanarak, meadın kesin olarak vaki olacağını ispatlamış ve insanların kendi akıl ve vicdanlarına müracaat ettikleri taktirde, sağduyu sahibi her insanın aynı sonuca varacağını gözler önüne sermiştir.
2- Evrendeki Genel Hareket Meadı Zorunlu Kılıyor


Şüphe yok ki; evren, içinde bulundurduğu bütün varlıklarıyla birlikte, birbiriyle uyum içinde olan, tek bir şahsiyeti oluşturmaktadır.
Öte yandan; tek bir şahsiyeti oluşturan bu evrenin devamlı olarak hareket halinde olduğunu görmekteyiz. Devamlı olarak hem tek şahsiyet olarak evrenin tamamı, hem de içinde bulundurduğu her bir varlık güç halinden fiiliyat ve kemal haline doğru hareket ediyor.
Demek ki, hiçbir hareket hedefsiz değildir. Yani, hedefsiz hareketin olması imkansızdır. Çünkü mutlaka her hareket, bir fiiliyata yöneliktir. Bu hüküm, hareket türünün değişmesiyle değişmez. Yani, ister hareket türü, bir elmanın renginin yeşillikten kırmızılaşmaya doğru olan hareketi gibi, nitelikte olan bir hareket olsun, ister yine bir elmanın hacminin küçüklükten büyüklüğe doğru olan hareketi gibi, nicelikte olan bir hareket olsun, ister bir kişinin evinden işine gitmesi gibi veya ağır bir cismin yukarıdan yerin merkezine doğru olan hareketi gibi, intikali bir hareket olsun ve ister maddi bir varlığın mücerret varlık olmaya doğru olan hareketi gibi, tözde olan bir hareket olsun bütün hareketler illa de bir hedefe ve fiiliyata yöneliktir. Hiçbir hareket hedefsiz olamaz.
Bu durumda eğer, ilk hedefin (fiiliyatın) kendisi, ikinci bir hedefe (fiiliyata) ulaşmak için bir basamak mesabesinde (niteliğinde) olursa, ilk hedefin (fiiliyatın) son maksat olmadığı ve onun sadece bir geçiş menzili olduğu anlaşılır. Zira son maksat, hareketin ona ulaştığında sebata dönüştüğü hedefe denir.
Bundan, bir bütün olarak hareket halinde olan evrenin tamamının da ulaşmak istediği, hareketinin son bulacağı bir son hedefinin (fiiliyatın) olduğu ortaya çıkıyor.
Zira; eğer, bir bütün olarak cihanın hareketinin sebata dönüşeceği bir son hedefi (fiiliyatı) olmaz ve her hedefe ulaştığında, onun kendisi, başka bir hedef için menzil niteliğinde olur ve bu sonsuz olarak böyle devam ederse, bundan aslında bir bütün olarak cihanın hareketinin, ulaşmak istediği bir hedefi (fiiliyatı) olmadığı ortaya çıkar. Oysa, hiçbir hareketin hedefsiz olamayacağı açıktır.
Yani nasıl ki, her sebep ve failden önce bir sebep ve failin olması ve bunun bir ilk sebep ve faile varmadan sonsuz olarak devam etmesi, gerçekte fiilin bir fail ve sebebi olmadığını gerektirirse, hedef konusu da aynıdır. Eğer, her hedeften sonra başka bir hedef olur ve hareketin, vardığında sebata dönüşeceği bir son hedefi söz konusu olmaz ve bu sonsuz olarak böyle devam ederse, bunun gereği aslında o hareketin hedeften yoksun olmasıdır. Oysa, hedefsiz hareketin olamayacağı ortadadır.
Zira sebep ve faili olmayan bir fiil ve hareket meydana gelemediği gibi, hedefi olmayan bir fiil ve hareket de meydana gelemez.
Başlangıç ile sonucun farkı sadece şudur ki, bir sebep ve fail tarafından icat edilen bir hareket ve fiilin herhangi bir engelle karşılaşarak son hedefine ulaşmaması mümkündür. Ama fail ve sebepsiz hiçbir fiil ve hareket meydana gelemez.
Ancak engelle karşılaşmak ihtimalî sadece evrenin içindeki cüz-i varlıklar için söz konusu olabilir, evrenin bütünü için değil. Zira, evrenin bütünü tek bir şahsiyeti oluşturduğuna göre, onu hedefine varmaktan engelleyecek başka bir şey farz edilemez. O halde, hareket halinde olan evren hiçbir engelle karşılaşmadan kendisine tayin edilen nihai hedefe vararak istikrar bulacaktır.
İşte evrenin istikrar bulacağı o hedefe, ahiret alemi ve mead denir. İşte bundan dolayıdır ki, Hak Teala'nın ahiret yurdunu istikrar yurdu veya gemilerin demir attığı liman olarak andığını görmekteyiz.
Allah Teala şöyle buyuruyor: " Şüphesiz bu dünya hayatı geçicidir, ama ahiret, doğrusu işte o, kalınacak yurttur." (82)
Yine Hak Teala şöyle buyurmuştur: "Sana, şu kıyamet işinin ne zaman limana varacağını soruyorlar, de ki: "Onu, ancak Rabbim bilir, onun vaktini, O'ndan başka belirtecek yoktur. Göklerin ve ye­rin, ağırlığını kaldıramayacağı o saat, sizlere ansızın gelecektir." Sen sanki öğren­mişsin gibi, onu sana soruyorlar, de ki: "Onu bilmek, ancak Allah'a mahsustur, ama in­sanların çoğu bu gerçeği bilmezler." (83)
Evet ahiret yurdu, hareket halinde olan bu evrenin hareketinin son bulacağı nihai maksat ve varlık gemisinin uzun bir yolculuktan sonra demir atıp duracağı son limandır. Her hareketin bir nihai hedefi olması zorunluluğu bunu gerektirmektedir. Demek ki, evrenin bir bütün olarak hareket halinde olması, hareketi son bulduracak meadın olmasını zorunlu kılmaktadır.
3- İlahi Hikmet Meadı Gerektirir


Kitabımızın Tevhid bölümünde bu cihanın, vacip bizatihi olup, bütün kemal sıfatlarına sahip olan, her şeyden müstağni ve sonsuz hikmet ve ilim sahibi bir yaratıcısının olduğunu ispatlamıştık. O halde bu cihan, vacip bizatihi olup bütün kemallere sahip olan Hak Teala'nın fiilidir.
Öte yandan akıl, hikmet sahibi olan her failin fiilinin bir hedefi olması gerektiğine ve hikmet sahibi olan varlığın hedefsiz ve boş yere iş yapmasının muhal olduğuna hükmediyor. Yani, hikmet sahibi olan bir varlığın fiilinin hedefsiz olduğunu söylemek, onun hikmet sıfatıyla çelişmek olur. O halde, hikmet sıfatına sahip olan bir varlığın fiilinin hedefsiz olması düşünülemez.
Ancak akıl, mutlak kemal olup hiçbir şeye muhtaç olmayan hikmet sahibi bir failin fiilinin hedefsiz ve boş yere olmasının muhal olduğuna hükmetmekle birlikte, onun herhangi bir hedefe ulaşmak gayesiyle iş yaptığını söylemenin de muhal olduğuna hükmediyor. Bu konuyu biraz açalım.
Eğer, bir işi yapmak isteyen hikmet sahibi bir failin kendisi mutlak olarak ihtiyaçsız olmaz ve herhangi bir yönden bir ihtiyacı söz konusu olursa, mutlaka o yaptığı işinde ihtiyacını gidermeyi ve arzulanan kemale ulaşmayı gaye edinir.
Fakat, mutlak olarak müstağni olup, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan hikmet sahibi bir varlık için böyle bir şeyi söylemek mümkün değildir.
Zira, mutlak kemal olan böyle bir varlık için herhangi bir ihtiyaç veya eksiklik olduğu düşünülemez ki, yaptığı işte o ihtiyacı gidermeyi veya o kemale ulaşmayı gaye edinmiş olsun. O halde mutlak kemal olan bir varlık, hiçbir zaman bir ihtiyacı gidermek veya bir kemale ulaşmak gayesiyle iş yapmaz.
Hatta böyle bir failin, başkasına yarar ulaştırma gayesiyle de iş yaptığını söylemek olmaz. Çünkü; bu taktirde, o failin başkasına hayır ulaştırma hususunda, iş yapmak zorunda olduğu ortaya çıkar ki, bu onun mutlak olarak müstağni oluşuyla çelişir. O halde, mutlak olarak müstağni olan bir fail, ister işin yararı kendine yönelik olsun, ister başkasına yönelik olsun bir faydaya ulaşmak gayesiyle iş görmez.
Ancak buna rağmen, onun fiilinin hedefsiz ve boş yere olduğunu söylemek de olmaz. Çünkü bu, onun hikmet sıfatıyla çelişkiye düşmek olur ve onun hikmet sıfatı böyle bir şeye meydan vermez.
Demek ki, mutlak olarak müstağni olan bir failin, kendi zatı dışında bir hedefi ve gayesi olduğu söylenemez.
Fakat, hikmet sahibi olan bir failin fiilinin hedefsiz olması da muhal olduğundan, mutlaka onun fiilinin de bir hedefi olmalıdır. Yani, gerçi mutlak olarak müstağni olan failin, fail olarak kendi zatı dışında bir gayesi olması imkansızdır. Ama mutlaka fiilinin, fiil olma açısından, o fiilin kendisinden üstün bir hedefi olmalıdır. Aksi taktirde, hedefsiz bir fiil olup hikmete aykırı olur. Hikmete aykırı bir fiilin de, hikmet sahibi bir failden meydana gelmesi muhaldir.
Kısacası, mutlak olarak müstağni olan bir failde, failin hedefi ile fiilin hedefi farklıdır. Mutlak kemal olan failin kendi zatı dışında bir hedefi olduğu düşünülemez. Çünkü onun için kendi zatı dışında kalan, kazanılabilecek bir kemalin varlığı söz konusu olamaz ki, doğrudan veya dolaylı olarak o kemali elde etmek, onun hedefi olabilsin. Ama onun fiili hikmet çeşmesinden kaynaklandığından dolayı, mutlaka o fiilin, kendisinden üstün olan bir hedefi olmalıdır.
Kur'an-ı Kerim de, bir fail olarak mutlak kemal ve her şeyden müstağni olan Allah Teala'nın hedefi ile fiillerinin hedefinin farklı olduğunu ortaya koymuştur.
Kur'an-ı Kerim: "Cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etmeleri için yarattım" (84) buyurarak, Allah Teala'nın fiillerinin fiil olma açısından hedefsiz olmadığını belirtmiştir. Çünkü aksi taktirde o fiil, hikmete aykırı bir fiil olur. Allah Teala'nın hikmete aykırı bir fiili yapması ise imkansızdır.
Buna karşılık, fiilin hedefi olan bu hedefin Allah Teala'nın hedefi olmadığı ve mutlak kemal ve her şeyden müstağni olan Allah Teala'nın kendi zatı dışında bir hedefi olmadığı hususunu da: "Siz ve yeryüzünde olanlar, hepiniz nankörlük etseniz, Allah yine de müstağni ve bütün övgülere layık olandır" (85) ve: ".... Kim nankörlük ederse, bilsin ki, Allah alemlerden müstağnidir" (86) ayetleriyle açıklamıştır.
O halde, kulluk etmek yaratanın kendisi için olan hedefi değil, yaratıkların hedefidir. Eğer kulluk edilmezse, yaratık hedefine ulaşmaz, yaratan değil. Çünkü, mutlak kemal ve her şeyden müstağni olan yaratanın kendi zatı dışında bir hedefi olduğu düşünülemez ve zatın kendisi, kendi hedefi olunca da, hiçbir zaman bu hedefin aksaması söz konusu olamaz.
Demek ki, mutlak kemal ve sonsuz hikmet sahibi bir failin fiili olan bu cihanın, fiil olarak kendinden üstün bir hedefi vardır ki, o hedefe ulaşmakla kemaline ermiş olacaktır.
Ayrıca, cihanın bu hedefe ulaşmaması da söz konusu olamaz. Çünkü, cihanın bu hedefine ulaşmaması için bir engelin olması gerekir. Bir bütün olan bu cihanı hedefine ulaşmaktan engelleyecek içsel bir engelin olması düşünülemez. Cihanın dışında kalan ise, sadece mutlak kemal ve her şeyden müstağni olan Hak Teala olduğundan, dışsal bir engelin olması da söz konusu olamaz.
Zira, Hak Teala'nın cihanı hedefinden engellemesi, O'nun mutlak kemal oluşu ve sonsuz hikmetiyle bağdaşamaz. O halde cihan, mutlaka kendi için tayin edilen hedefine ulaşacaktır.
Peki, cihanı kemale ulaştıracak bu hedef nedir? Açıktır ki, bu hedef, cihanın kendisinden üstün olmalıdır. Yani, dünya hayatının hedefi dünya hayatı olamaz. O halde dünya hayatında vaki olan hiçbir şey, dünya hayatının hedefi olamaz.
Dünya hayatının hedefi dünya hayatından üstün olmalıdır ki, dünya hayatı için kazanılacak bir kemal olabilsin. Bu ise, ahiret hayatından başka bir şey değildir. O halde, ahiret hayatı yani, meadın gerçekleşeceği kesindir. İşte bunun içindir ki, Allah Teala bir çok ayetinde meaddan bahsederken, mead hakkında şüphesiz gerçekleşecek bir gerçek tabirini kullanmıştır. (87)
Kur'an-ı Kerim'e baktığımızda, Allah Teala'nın aynı metotla meadın zorunlu olarak gerçekleşeceğini ispatladığını görüyoruz. Yani, Allah Tela; bir taraftan, dünya hayatı olarak nitelenen bu cihanın hikmet sahibi bir yaratıcının eseri olarak batıl ve hedefsiz olamayacağını vurgulamış, diğer taraftan da, mutlak kemal ve her şeyden müstağni olan kendisinin kendi zatı dışında bir hedefi olmayacağını belirterek, cihanın hedefinin, cihanın ulaşması gereken bir hedef olduğunu belirtmiştir. Sonra da bu hedefin daha üstün bir kemal olan mead hayatından başka bir şey olamayacağını ortaya koymuştur.
Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Göğü, yeri ve ikisinin arasında bulunanları boşuna yaratmadık. Bunun boşuna olduğu, inkar edenlerin sanısıdır." (88)
Yine Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Biz; gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları oyun olsun diye yaratmadık. Biz onları, ancak ve ancak hakikat üzere yarattık, ama insanların çoğu bunu bilmez­ler." (89)
Yine şöyle buyurmuştur: "Biz; gökleri, yeri ve her ikisi arasında bulunanları hakikat üzere yarattık. Kıyamet günü şüphesiz gelecektir. O halde yumuşak ve iyi davran." (90)
Yine Hak Teala şöyle buyurmuştur: "Yoksa siz, Bizim sizi boşuna yarattığımızı ve Bize bir daha dönmeyeceğinizi mi sandınız? Her şeyin hak ve mutlak sahibi olan Allah, böyle şeyden çok yücedir. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. O, yüce Arşın sahibidir." (91)
Görüldüğü üzere; Allah Teala, ilk olarak bu ayetlerde yaratıkların hedefsiz ve boş yere yaratılmalarının mutlak kemal ve hak olup sonsuz hikmet sahibi olan Allah Teala hakkında düşünülemeyeceğini, sonra da yaratık aleminin hedefinin tekrar Hak Teala'ya dönüşten ibaret olan mead olayından başka bir şey olamayacağını ortaya koymakla birlikte, kendisinin mutlak mülk sahibi olarak yaratık alemi ve hedefinden müstağni olduğuna işaret etmiştir. O halde, Allah Teala'nın hikmeti, yaratık aleminin ulaşacağı bir hedef ve kemal olarak meadı zorunlu kılmaktadır.
4- Allah Teala'nın Va'di Meadın Olmasını Muhakkak Kılıyor


Önceki bahislerimizde aklın, kulların itaat etmekle Allah Teala üzerinde mükafat ve ücret talep etme hakkını kazanmadıklarına, isyan ettikleri taktirde ise, kendilerine verilen nimetleri hür iradeleriyle bilinçli olarak kötüye kullandıklarından, cezayı hak ettiklerine ve doğrudan Allah Teala'ya ait konularda cezalandırma veya affetme yetkisinin Allah Teala'ya ait olduğuna hükmettiğini belirtmiştik.
Ancak, burada aklın başka bir hükmü de söz konusudur. O da şu ki: İtaat etmekle mükafatın hak edilemediği yerlerde, kendisine itaat edilen taraf, eğer önceden itaat eden kimselere, itaat ettikleri taktirde, onları mükafatlandıracağına dair söz vermiş olursa, her ne kadar akıl, bu durumda itaat etmekten dolayı onları mükafatlandırmayı kazanılmış zorunlu bir hak olarak görmüyorsa da, verilen sözün yerine getirilmesini zorunlu görüyor. Çünkü akıl, bunun aksini, ahde vefasızlık ve yalancılık kabul edip, keramet, hikmet ve şahsiyet sahibi bir makama yakışmayan çirkin bir eylem olarak görüyor.
Yani, eğer; keramet, hikmet ve şahsiyet sahibi bir kimse, başka birine mükafat ve bahşişe dair bir şey va'dederse; akıl, o kimsenin kesinlikle sözünde durarak va'dettiği şeyi yerine getirmesi gerektiğine, bunu yapmadığı taktirde de onun kınanmaya layık olduğuna hükmeder. Zira akıl, verilen sözde durulmamasını ahde vefasızlık ve yalancılık kabul edip, kerem sahibi kimseye yakışmayan bir sıfat olarak görür.
Ancak aklın bu hükmü, mükafat ve bahşişe dair verilen sözler konusundadır. Fakat eğer verilen söz, cezalandırmaya dair olur, örneğin; "bana karşı şu suçu işlersen, seni şu şekilde cezalandırırım" derse, akıl; bu sözün yerine getirilmesi gerektiğine hükmetmez.
Hatta akıl, cezalandırmaya dair olan sözlerde, o sözün yerine getirilmeyip, karşı tarafın affedilmesinin kerem ve şahsiyet sahibi birinin büyüklüğünün nişanesi olarak kabul edip; bunun, onun yüce şahsiyetine daha layık olduğuna hükmeder.
Bu arada Allah Teala'nın, Kur'an-ı Kerim'in bir çok ayetinde itaatkar kullarını mükafatlandıracağına ve isyankar kullarını ise cezalandıracağına dair söz vermiş olduğunu görmekteyiz.
Allah Teala'nın: "Cennet muttakiler için uzak olmayacak bir şekilde yakınlaşır. İşte Allah'a yönelen, O'nun emirlerini muhafaza edenler için has olmak üzere size va'dedilen budur" (92) ayetleriyle, "Bırak onları, kendilerine va'dedilen gün ile karşılaşıncaya kadar dalıp oynasınlar" (93), "Kendilerine va'dedilen o günden dolayı, o kafirlere yazıklar olsun!" (94), "Allah şöyle dedi: "Benim gerekli kıldığım dosdoğru yol budur; "kullarımın üzerinde senin bir nüfuzun olamaz. Ancak sana uyan sapıklar bunun dışındadır. Ve Cehennem onların hepsinin toplanacağı va'dedilen yerdir. O cehennemin yedi kapısı olup, her kapıdan onların girecekleri ayrılmış bir kısım vardır. Allah'a karşı gelmekten sakınanlar ise, cennetlerde, pınar başlarındadırlar. Oraya güven içinde, esenlikle girin," denir. Biz onların gönüllerinde olan kini çıkardık, artık onlar sedirler üzerinde karşı­lıklı oturan kardeşlerdir. Onlar orada bir yorgunluk hissetmezler. Oradan çıkarılacak da değillerdir. Kullarıma Benim bağışlayan, merhamet eden olduğumu, azabımın can yakıcı bir azab olduğunu haber ver" (95) ayetleri Allah Teala'nın bu sözünü içeren ayetlerden bazı örneklerdir.
Bu durum karşısında, her ne kadar akıl, Allah Teala'nın cezalandırmaya dair olan sözünü yerine getirip isyankar kullarını cezalandırmasının adalete uygun bir davranış olduğuna ve Allah Teala'nın buna hakkı olduğuna hükmediyorsa da, Allah Teala'nın isyankar kullarını affetmesinin, O'nun yüce şanına daha layık olduğuna ve yüce kerem, şefkat ve merhamet sahibi olan Hak Teala'dan beklenilenin isyankar kullarını affetmesi olduğuna da hükmediyor.
O halde Cenab-ı Hakk'ın kendisine yönelik olan suçlara karşı ceza uygulayacağına dair sözünü yerine getirmeyip, suçluları affetmesi hiçbir mahzur doğurmadığı gibi, akıl açısından beğenilen bir davranış olup, övgüye layık kabul edilmektedir.
Fakat, Allah Teala'nın itaatkar kullarını mükafatlandıracağına dair sözüne gelince; akıl, Allah Teala'nın bu sözünü yerine getirmesi gerektiğine hükmediyor. Zira bunun aksi, akıl açısından ahde vefasızlık, verilen sözde durmamak ve yalancılık olur. Akıl, böyle bir şeyi; hikmet, kerem ve şahsiyet sahibi birinin uzak durması gereken çirkin bir eylem kabul eder.
Allah Teala da hikmet ve keramet açısından en yüce makam sahibi olduğundan; akıl, böyle bir vefasızlığın Allah Teala için en çirkin bir eylem olduğuna hükmedip, mutlaka Allah Teala'nın sözünde durarak, itaatkar kullarına va'dettiği mükafatları yerine getireceğini söyler.
O halde, Allah Teala'nın itaatkâr kullarına olan va'di, meadın gerçekleşmesini zorunlu kılmaktadır.
Büyük düşünür Hace Nasiruddin Tusi de, meadın zorunlu olduğuna bir delil olarak, Allah Teala'nın itaatkar kullarına verdiği mükafat sözünün olduğuna işaret ederek, şöyle demiştir: "Va'de vefa etmenin zorunluluğu meadı zorunlu kılmaktadır." (96)
Evet; va'de vefa etmek aklın zorunlu gördüğü bir husustur. Allah Teala da kıyamet günü gerçekleştireceği bir çok va'dlerde bulunduğuna göre, mutlaka va'dine vefa etmek açısından onu gerçekleştirip va'dlerine vefa edecektir.
Kur'an-ı Kerim'e baktığımızda, Allah Teala'nın da aynı metotla kıyametin muhakkak gerçekleşeceğine istidlal ettiğini görmekteyiz.
Allah Teala şöyle buyuruyor: "İnanıp salih amellerde bulunanları ise, Biz onları içinden ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır. Bu Allah'ın hak olan va'didir. Allah'tan daha doğru sözlü kim olabilir? (97)
Görüldüğü üzere; Allah Teala, bu ayetinde mü'minlere va'dettiği va'din kesin olarak gerçekleşeceğine, kendisinin yalan konuşmasının imkansızlığını delil getirmiştir.
Yine Allah Teala, ilimde kökleşmiş kullarının dilinden şöyle buyurmuştur: "Rabbimiz! Doğrusu geleceği şüphe götürmeyen günde, insanları toplayacak olan Sensin. Çünkü şüphesiz ki, Allah verdiği sözden caymaz." (98)
Yine Cenab-ı Hak akıl sahibi kullarının: "Ey Rabbimiz! Resullerin vasıtasıyla bize söz verdiklerini ver, kıyamet günü bizi alçaltma! Hiç şüphesiz sen, sözünde duransın"(99) şeklinde dua ettiklerini belirtmiştir.
Görüldüğü üzere; bu ayetlerde de Allah Teala'nın, akıl sahibi ve ilimde kökleşmiş kimseler olarak nitelediği insanlar, meadın mutlaka gerçekleşeceğine, Allah Teala'nın verdiği sözü bozmasının imkansız olduğunu delil getirmişlerdir.
Aslında Allah Teala'yı tanıyan bir kimsenin mead hususunda şüpheye düşmesi imkansızdır. Mead konusunda şüpheye düşenler ise, Allah Teala'nın tabiriyle, gerçekte hakkıyla Allah Teala'yı tanımadıklarından böyle bir şüpheye kapılmışlardır. (100) Yoksa, Allah'ı tanıyan birisinin böyle bir şüpheye düşmesi imkansızdır. Zira, meadı zorunlu kılan sadece bu saydığımız hususlar değildir. Allah Teala'nın zat ve sıfatlarının tamamı, meadı zorunlu kılmaktadır. Ancak, bizim maksadımız ihtisar olduğundan, bu konuya burada son verip, daha fazla bilgi edinmek isteyen kardeşlerimize, geniş kitaplara müracaat etmelerini tavsiye ederken, meadla ilgili diğer bahislere geçiyoruz.

Dipnotlar

-------------------------------------------
(52)- İsrâ: 51
(53)- Kaf: 15
(54)- Vakıa: 60, 61, 62
(55)- Yâsin: 87
(56)- Rum: 27
(57)- Hac: 5, 6, 7
(58)- A'raf: 57
(59)- Kaf: 9, 10, 11
(60)- Fâtır: 9
(61)- Rum: 19
(62)- Ankebut: 64
(63)- Hac: 5, 6, 7
(64)- Kaf: 3
(65)- Mülk: 3, 4
(66)- Zümer: 67
(67)- Ahkaf: 33
(68)- İsrâ: 99
(69)- Yasin: 81
(70)- Kaf: 41. ayetten 44. ayete kadar
(71)- Teğabûn: 7, 8, 9
(72)- Bakara: 260
(73)- Bakara: 259
(74)- Bakara: 243
(75)- Bakara: 72, 73
(76)- Bakara: 55, 56 ve A'raf: 155
(77)- Kehf: 10, 11, 12
(78)- Al-i İmran: 49 ve Maide: 110
(79)- Kalem: 35, 36
(80)- Casiye: 21, 22
(81)- Sâd: 27, 28
(82)- Mü'min 39
(83)- A'raf: 187
(84)- Zâriyat: 56
(85)- İbrâhim: 8
(86)- Al-i İmran: 97
(87)- Bkz. Al-i İmran 9, 25, Nisa: 87, En'am: 12, Kehf: 21, Hac: 7, Mü'min: 59, Şura: 7, Casiye: 26, 32
(88)- Sâd: 27
(89)- Duhan: 38, 39
(90)- Hicr: 85
(91)- Mü'minun 115, 116
(92)- Kaf: 31, 32
(93)- Zuhruf: 83
(94)- Zariyat: 60
(95)- Hicr: 42. ayetten 50. ayete kadar
(96)- Keşf-ül Murad s. 406
(97)- Nisa: 122
(98)- Al-i İmran: 9
(99)- Al-i İmran: 194
(100)- Bkz. Zümer: 67, Hac: 74, En'am: 91