KUR'AN-I KERİM'İN TÜRKÇE AÇIKLAMALI MEALÎ
 

34. Sebe Suresi

(Mekke'de nazil olmuştur ve 54 ayettir. Sure adını, Yemen'de bir bölge veya kabile ismi olan Sebe kelimesinin geçtiği 15. ayetten alır.)

Rahman ve Rahim olan Allah'ın Adıyla

1- Bütün güzel övgüler, göklerde ve yerde olanların tümü kendisine ait olan Allah'ındır; ahirette de bütün güzel öv­güler O'nundur. O, hikmet sahibidir, (her şeyden) haberi olandır.
2- Yerin içine gireni, ondan çıkanı; gökten ineni ve oraya çıkanı bilir. O, esirgeyendir, bağışlayandır.
3- Küfre sapanlar dediler ki: «Kıya­met bize gelmez.» De ki: «Hayır, gaybı bilen Rabbime andolsun, o muhakkak size gelecektir. Göklerde ve yerde zerre ağırlığınca hiç bir şey O'ndan uzak (sak­lı) kalmaz. Bundan daha küçük olanı da daha büyük olanı da istisnasız, mutlaka apaçık bir kitaptadır.»
4- (Kıyamet mutlaka gelecektir ki Allah) İman edip salih amellerde bulunanları ödüllendirsin. İşte mağ­firet ve yüce rızık onlarındır.
5- Ayetlerimiz hakkında bizi aciz bırakmaya yeltenenler (var ya), işte onlara çetin ve elim azap vardır.
6- Kendilerine ilim verilenler ise, Rabbinden sana indirilenin, hakkın ta kendisi olduğunu ve güçlü, övülmeye layık olanın yoluna hidayet etti­ğini görürler.
7- Küfre sapanlar dediler ki: «Siz didik didik parçalanıp tümüyle dağıldıktan sonra, gerçekten sizin yeni bir yaratılışta bulunacağınızı size haber veren bir adamı gösterelim mi size?»
8- «Allah'a karşı yalan mı düzüp uyduruyor, yoksa kendisinde bir delilik mi var (dediler)!» Ha­yır, ahirete inanmayanlar, azap ve derin bir sapık­lık içindedirler.
9- Onlar, gökten ve yerden önlerinde ve arka­larında olanı görmüyorlar mı? Eğer biz dilersek, onları yerin dibine geçirir ya da gökten üzerlerine parçalar düşürürüz. Hiç şüphe yok, bunda gönül­den (Allah'a) yönelen her kul için bir ayet vardır.
10- Şüphesiz Davud'a tarafımızdan bir üstün­lük verdik. «Ey dağlar ve kuşlar! Onunla beraber tesbih edin» dedik. Ona demiri yumuşattık.
11- «Geniş zırhlar yap, dokumasını ölçülü kıl ve hepiniz salih amellerde bulunun. Gerçekten ben, sizin yapmakta olduklarınızı görenim.»
12- Süleyman için de sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay (mesafe) olan rüzgâra (boyun eğdirdik). Erimiş bakır madenini ona sel gibi akıttık. Onun elinin altında Rabbinin izniyle iş görmekte olan bir kısım cinler de vardı. Onlardan kim bi­zim emrimizden çıkıp sapacak olsa, ona çılgın ateşin azabından tattırırdık.
13- Ona (Süleyman'a) dilediği şekilde mihraplar (tapınaklar), heykeller, havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sö­külmeyen kazanlar yaparlardı. «Ey Davud ailesi! Şükrederek çalışın (dedik).» Kullarımdan şükretmekte olanlar pek de azdır.
14- Böylece onun (Süleyman'ın) ölümü­ne karar verdiğimiz zaman, ölümünü onlara (halka), asasını yemekte olan bir ağaç kurdundan başka haber veren ol­madı. Artık o, yere yıkılıp düşünce (halk için), cinlerin gaybı bildikleri takdirde böylesine aşağılayıcı bir azap içinde ka­lıp yaşamayacakları ortaya çıkmış oldu.
15- Şüphesiz Sebe halkının oturduğu yerlerde de bir ayet vardır. (Evleri) Sağ­dan ve soldan iki bahçeliydi. «Rabbinizin rızkından yiyin ve O'na şükredin. (Sizin için burada) Güzel bir şehir ve bağış­lamakta olan bir Rabb (var, dedik).»
16- Ancak onlar yüz çevirdiler, böy­lece biz de onlara Arîm (her şeyi yıkıp süpü­ren azap) selini gönderdik. Ve onların iki bahçesini, buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde az bir şey de sedir ağacı olan iki bahçeye dönüştürdük.
(Arîm kelimesi «baraj, set» anlamına gelen ve Güney Arapçasında kullanılan «arimen» kelime­sinden türemiştir. Böylece setin (baraj) yıkılma­sından sonra meydana gelen sel sonucu bütün ül­ke harap oldu. Sebeliler'in dağların arasına setler inşa ederek kazdıkları kanallar yıkıldı ve bütün sulama sistemi bozuldu. Bunun sonucu daha ön­ceden bir bahçe gibi olan ülke yabani otların ye­tiştiği bir cangıl haline geldi ve küçük bodur ağaçların kiraza benzer yemişi dışında yenebile­cek hiçbir meyve kalmadı.)
17- Böylelikle nankörlük etmeleri dolayısıyla onları cezalandırdık. Biz (ni­mete) nankörlük edenden başkasını ceza­landırır mıyız?
18- Kendileri (Sebe) ile içlerinde bere­ketler kıldığımız memleketler (Şam) ara­sında (birbirine yakın) görünebilen şehirler var ettik, içlerinde yolculuğu ölçülü (yanlarına azık almaya ihtiyaç duymayacakları şekilde) kıldık, oralarda geceleri ve gün­düzleri güvenlik içinde gezip dolaşın (dedik).
19- Bunun üzerine onlar ise, «Rabbimiz, yolculuklarımızın arasını aç» dedi­ler ve kendi nefislerine zulmetmiş oldu­lar. Böylece biz de onları efsane kıldık (dillere düşürdük)ve onları darmadağın edip dağıttık. Şüphesiz bunda, çok sabreden ve çok şükreden herkes için gerçekten ayetler vardır.
20- Şüphesiz İblis, kendileri hakkında zannını doğrulamış oldu. Böylelikle mü’minlerden bir grup dışında onlar, ona (İblis'e) uymuş oldular.
21- Oysa onun (şeytanın), kendilerine karşı hiç bir zorlayıcı gücü yoktu; ancak biz ahirete iman edeni, ondan kuşku içinde olandan ayırt etmek için (ona vesvese gücünü verdik). Senin Rabbin her şe­yi gözetip koruyandır.
22- De ki: «Allah'ın dışında (tanrı diye) öne sür­düklerinizi çağırın. Onların göklerde ve yerde zerre ağırlığınca bile (hiç bir şeye) güçleri yetmez. Onların bu ikisinde hiç bir ortaklığı olmadığı gibi, O'nun bunlardan hiç bir destekçisi de yoktur.
23- O'nun katında, kendisine izin verdiği kim­seden başkasının şefaati yarar sağlamaz. En so­nunda (şefaatçilerin) kalplerinden korku giderilince (birbirlerine,) «Rabbiniz ne buyurdu?» derler, «Hak olanı! O yücedir, büyüktür» derler.
24- De ki: «Göklerden ve yerden sizi rızıklandıran kimdir?» De ki: «Allah'tır. Öyleyse doğru yolda veya apaçık bir sapıklıkta olan ya biziz ya sizsiniz?»
(Burada soru ile cevap arasında ince ve anlamlı bir boşluk vardır. Sorunun muhatabı, sadece Allah'ın yokluğuna inanmamakla kalmayıp, rızkı verenin Allah olduğunu bilen ve buna inanan müşriklerdi. Fakat buna rağmen onlar içinde Allah 'a başkalarını ortak koşuyorlardı. Şimdi onlara: «Size gök­ten ve yerden kim rızık veriyor?» diye sorulduğunda müşrikler köşeye sıkıştırılmış oluyorlardı. Eğer Allah' in yanı sıra başka birisini de ansalar, kendilerinin ve halklarının inançlarına aykırı bir ifadede bulunmuş olacaklardı. Eğer inatçılık edip böyle bir şey söyleseler kavimlerinin kendilerini reddedeceğinden korku­yorlardı. Eğer rızkı verenin sadece Allah olduğu­nu kabul etseler, o zaman da hemen şu soruyla karşı karşıya geleceklerdi: «O halde neden ve ne için başkalarını ilah ediniyorsunuz?» Rızkı veren Allah olduğuna göre, başka ilahlara niçin itaat ve ibadet edilsin? Böylece müşriklerin kafası karışı­yor ve şaşkınlığa düşüyorlardı. Ne sadece Al­lah'ın rızık veren olduğunu söyleyebiliyor, ne de başka bir ilahın rızık verdiğini iddia edebiliyor­lardı.)
25- De ki: «Siz, bizim işlemiş bulun­duğumuz suçtan sorulacak değilsiniz ve biz de sizin yapmakta olduklarınızdan sorulacak değiliz.»
26- De ki: «Rabbimiz (kıyamet günü) bi­zi bir araya toplayacak, sonra da hak ile aramızı ayıracaktır. O, (gerçek hükmünü ve­rerek hak ile batılın arasını) açandır, (her şeyi hakkıyla) bilendir.»
27- De ki: «O'na (kulluk etmede) kattığınız ortakları bana gösterin. Hayır, (onlar O'na gerçek ortak olamazlar)! Bilakis O Allah güçlüdür, hikmet sahibidir.»
28- Biz seni ancak bütün insanlara bir müjde verici ve uyarıp korkutucu olarak gönderdik. Ancak insanların ço­ğu bilmiyorlar.
29- Onlar, «Eğer doğru söyleyenler iseniz, bu vaat (ettiğiniz azap) ne zamanmış?» derler.
30- De ki: «Sizin için vaat edilmiş bir gün vardır ki, siz ondan ne bir an geri kalır, ne de (biran) öne geçebilirsiniz.»
31- Küfre sapanlar dedi ki: «Biz ke­sin olarak, ne bu Kur'an'a inanırız, ne de ondan öncekine.» Sen o zulmetmekte olanları, Rableri huzurunda tutuklanmış olarak birbirlerine söz atarlarken bir görsen! Zaafa uğratılanlar, büyüklük taslayanlara derler ki: «Eğer sizler olma­saydınız, gerçekten bizler mü’minler olurduk.»
32- Büyüklük taslayanlar, zaafa uğ­ratılanlara derler ki: «Size hidayet gel­dikten sonra, sizi biz mi ondan alıkoy­duk? Hayır, siz (zaten) suçlu günahkâr­lardınız.»
33- Zaafa uğratılanlar da büyüklük taslayanlara, «Hayır, siz gece ve gündüz hileli düzenler (kuruyor,) bizim Allah'ı in­kâr etmemizi ve O'na eşler koşmamızı bize emrediyordunuz» derler. Azabı gör­düklerinde de pişmanlıklarını saklarlar; biz de kâfirlerin boyunlarına halkalar geçiririz. Onlar, yapmakta oldukların­dan başkasıyla mı cezalandırılacaklar­dı?
34- Biz hangi ülkeye, bir uyarıp kor­kutucu gönderdiysek, mutlaka oranın refah içinde şımaran önde gelenleri, «Gerçekten biz, sizin kendisiyle gönde­rildiğiniz şeyi tanımıyoruz» demişlerdir.
35- Ve «Biz mallar ve evlatlar bakı­mından daha çoğunluktayız ve biz aza­ba uğratılacak da değiliz» demişlerdir.
36- De ki: «Şüphesiz benim Rabbim, rızkı dilediğine genişletip yayar ve kısar da. An­cak insanların çoğu bilmiyorlar.»
37- Bizim katımızda sizi (bize) yaklaştıracak olan, ne mallarınız, ne de evlatlarınızdır; ancak iman edip salih amellerde bulunanlar başka, işte onlara (var ya), onlar için yaptıklarına karşılık ol­mak üzere kat kat mükâfat vardır ve onlar yüksek köşklerinde güven içindedirler.
38- Ayetlerimizi etkisiz bırakmak için çaba harcayanlar (var ya), işte onlar azapta hazır bulun­durulmuşlardır.
39- De ki: «Şüphesiz benim Rabbim, kullarından rızkı dilediğine genişletip yayar ve ona kısar da. Her neyi infak ederseniz, O (Allah), onun yerine bir başkasını verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.»
40- O gün, onların hepsini bir araya toplayacak (hasredecek), sonra meleklere diyecek ki: «Size tap­makta olanlar bunlar mıydı?»
41- (Melekler) Derler ki: «Sen yücesin, bizim ve­limiz sensin, onlar değil. Hayır, onlar cinlere tap­ınaktaydı ve çoğu onlara iman etmişlerdi.»
42- Artık bugün, bir kısmınızın bir kısmınıza yarar ve zarar sağlamaya gücü yetmez. Biz de o zulmetmekte olanlara deriz ki: «Yalanlamakta ol­duğunuz ateşin azabını tadın.»
43- Onlara apaçık olan ayetlerimiz okundu­ğunda dediler ki: «Bu sizi, babalarınızın tapmakta olduklarından alıkoymak isteyen bir adamdan başkası değildir» Ve (Aynı şekilde), «Bu, düzülüp uy­durulmuş bir yalandan başka bir şey de değildir» dediler. Küfre sapanlar da kendilerine geldiği zaman hak (olan Kur'an) için, «Bu, apaçık olan bir büyüden başka bir şey değildir» dediler.
44- Oysa biz onlara (Kur'an'ın sihir ol­duğunu) ders alacakları kitaplar vermedik ve kendilerine, senden önce bir uyarıp korkutucu da göndermedik.
45- Kendilerinden öncekiler de ya­lanladı. Oysa bunlar, öbürlerine verdiklerimizin onda birine bile ulaşamamış­lardır. Buna rağmen (azabı engelleyemez­ler), elçilerimi yalan saydılar, ama benim reddedişim (yıkıma uğratmam) nasıl olur­muş (iyice gördüler)\
46- De ki: «Size tek bir öğüdüm var­dır: Allah için ikişer ikişer ve teker teker kalkınız, sonra düşününüz. Arkadaşınız­da (peygamberde) bir delilik yoktur (gerçe­ğini görünüz). O sadece çetin bir azabın eşiğinde sizi uyarıcıdır.»
47- De ki: «Ben sizden bir ücret (Ehl-i Beyt sevgisini) istemişsem, artık o sizin içindir. Benim ücretim, yalnızca Allah'a aittir. O, her şeye şahit olandır.»
48- De ki: «Şüphesiz Rabbim, hakkı (Kur'an'ı) ilka edip indirir. O, gaypleri çok iyi bilendir.
49- De ki: «Hak geldi; artık batıl ne bir şeyi başlatabilir ne de geri getirebi­lir.»
50- De ki: «Eğer ben sapacak olsam, artık kendi nefsim aleyhine sapmış olu­rum; eğer hidayeti bulacak olsam, bu da Rabbimin bana vahyetmekte olduğu (Kur'an) sayesindedir. Hiç şüphesiz O işi­tendir, yakın olandır.»
51- Sen onları korkuya kapıldıkların­da bir görsen! Artık hiç bir kaçış yoktur ve yakın bir yerden yakalanıvermişlerdir.
52- «Biz ona (Kur'an'a) iman ettik» derler; ancak onu uzak bir yerden (berzahtan dünyaya) nasıl uzanıp alacaklar ki?
53- Oysa daha önce onu inkâr etmiş­lerdi; onlar uzak bir yerden (dünyadan) gayb (ahiret) hakkında atıp tutuyorlardı (yalanlıyorlardı).
54- (Şimdi) Tıpkı bundan önce benzer­lerine (yoldaşlarına) yapıldığı gibi kendi­leriyle istek duydukları şeyler arasında perde çekilmiştir. Çünkü onlar, kuşku verici bir tereddüt içinde idiler.


KUR'AN-I KERİM'İN TÜRKÇE AÇIKLAMALI MEALÎ


35. Fatır Suresi

(Adını birinci ayetteki «Fatır» kelimesinden alan bu sure, Mekke'de nazil olmuştur ve 45 ayet­tir.)

Rahman ve Rahim olan Allah'ın Adıyla

1- Bütün güzel övgüler; gökleri ve yeri yara­tan, ikişer üçer ve dörder kanatlı melekleri elçiler kılan Allah'ındır; O, yaratmada dilediğini arttırır. Şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir.
2- Allah insanlar için rahmetinden her neyi açacak olsa, artık onu kısıp tutacak olan yoktur. Her neyi de kısar tutarsa, artık onu da ondan son­ra salıverecek olan yoktur. O, üstün ve güçlü olandır, hikmet sahibidir.
3- Ey insanlar! Allah'ın sizin üzerinizdeki ni­metini anın. Gökten ve yerden sizi rızıklandıran Allah'ın dışında da bir başka yaratıcı var mı? O'ndan başka ilah yoktur. Öyleyse nereye çevriliyorsunuz?
4- Eğer seni yalanlıyorlarsa, senden önceki peygamberler de yalanlandı. (En sonunda bütün) İşler Allah'a döndürülür.
5- Ey insanlar! Hiç şüphesiz Allah'ın vaadi haktır, öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın ve al­datıcı (şeytan ve nefis), sizi Allah ile (Allah'ın adını kul­lanarak) aldatmasın.
6- Şüphesiz şeytan sizin düşmanınızdır, öyley­se siz de onu düşman edinin. O, kendi taraftarla­rını ancak çılgınca yanan ateşin ehlinden olmaya çağırır.
7- O küfre sapanlar (var ya), onlar için şiddetli bir azap vardır. İman edip salih amellerde bulu­nanlar (var ya), onlar için de bir bağışlanma ve bü­yük bir ecir vardır.
8- Kötü olarak yapıp ettikleri kendisine süslü kılınıp da onu güzel gören (kimse, böyle ol­mayan kimse gibi midir)? Artık şüphesiz Al­lah, dilediğini saptırır, dilediğini de hi­dayete eriştirir. Öyleyse, onlara karşı nefsin, hasretlere kapılıp gitmesin. Gerçekten Allah, yapmakta olduklarını bi­lendir.
9- Allah rüzgârı gönderir, o (rüzgâr) da bulutu harekete geçirir, derken biz onu ölü bir beldeye sürükleriz. Onunla yeri, ölümünden sonra diriltiriz. İşte (ölümden sonra) dirilip yayılma da böyle­dir.
10- Kim izzeti istiyorsa, artık bütün izzet Allah'ındır. Güzel söz O'na yükse­lir, salih amel de onu (güzel sözü) yüksel­tir. Kötülükleri tasarlayıp düzenleyenler (var ya), onlar için şiddetli bir azap var­dır. İşte bunların kurdukları düzenler boşa çıkar.
11- Allah, sizi topraktan yarattı, son­ra bir damla sudan. Sonra da sizi çift çift kıldı. O'nun bilgisi olmaksızın, hiç bir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz da. Ömür sürene ömür verilmesi ve onun ömrün­den kısaltılması da mutlaka bir kitapta­dır. Gerçekten bu, Allah'a göre kolaydır.
12- İki deniz eşit olmaz. Şu, tatlı, su­suzluğu keser ve içimi kolay; şu da tuz­lu ve acıdır. Ancak her birinden taze et yersiniz ve takınmakta olduğunuz süs eşyalarını çıkarırsınız. O'nun lütfünden aramanız ve şükretmeniz için gemilerin yara yara gittiklerini görürsünüz.
13- Allah, geceyi gündüzün içine so­kar, gündüzü de gecenin içine sokar. Güneş ve ayı da emri altına almıştır. Her biri belirtilmiş bir süreye kadar akıp gi­der. İşte (bütün bunları yapan) Rabbiniz Al­lah'tır. Mülk O'nundur. O'nu bırakıp da kendilerine taptıklarınız ise, bir çekirde­ğin incecik zarına bile sahip olamazlar.
14- Eğer onlara dua ederseniz, duanı­zı işitmezler, işitseler bile size cevap veremezler. Kıyamet gününde ise, sizin şirk koşmanızı tanımayacaklardır. (Bu gerçeği) Sana, her şeyden haberi olan (Allah) gibi hiç kimse haber veremez.
15- Ey İnsanlar! Siz Allah'a (oranla muhtaç olan) fakirlersiniz; Allah ise, hiç bir şeye ihtiyacı olma­yandır, övülmeye layıktır.
16- Dileyecek olsa sizi giderir (yok eder) ve yep­yeni bir yaratık getirir.
17- Bu, Allah'a göre güç değildir.
18- Hiç bir günahkâr, bir başka günahkârın gü­nahını yüklenemez. Eğer yükü ağır olan kimse (bir başkasını) onu taşımaya çağırsa, bu, onun yakın ak­rabası da olsa kendisine ondan hiç bir şey yükle­tilmez. Sen, yalnızca (azabı) görmediği halde Rablerinden içleri titreyerek korkmakta olanları ve dosdoğru namazı kılanları uyarıp korkutursun. Kim temizlenip arınırsa, artık o, kendi nefsi için temizlenip arınmıştır. Sonunda dönüş Allah'adır
19- Kör olanla, (basiretle) gören bir değildir.
20- Karanlıklarla aydınlık.
21- Gölge ile sıcaklık da.
22- Diri olanlarla ölüler de bir değildir. Ger­çekten Allah, dilediğine işittirir; sen ise kabirler­de olanlara işittirecek değilsin.
23- Sen, yalnızca bir uyarıcısın.
24- Hiç şüphesiz biz seni müjdeleyici ve uya­rıcı olarak hak ile gönderdik. İçinde bir uyarıp korkutucu gelip geçmemiş hiç bir ümmet yoktur.
25- Eğer seni yalanlıyorlarsa, senden öncekiler de yalanlandı; peygamberleri ise, kendilerine apa­çık olan ayetler (mucizeler), sahifeler (hikmetler) ve aydınlatıcı kitaplar getirmişlerdi.
26- Sonra ben de o küfre sapanları yakalayıverdim. Beni küfürleri (sebebiyle azabım) nasıl oldu (görmüş oldular).
27- Allah'ın gökyüzünden su indirdi­ğini görmedin mi? Böylece biz onunla, renkleri değişik olan meyveler çıkardık. Dağlardan (geçen) beyaz, kırmızı, deği­şik renklerde ve simsiyah yollar (yaptık).
28- İnsanlardan, hayvanlardan ve da­varlardan da renkleri böyle değişik olanlar vardır. Kulları içinde ise, Al­lah'tan ancak ilim sahibi olanlar içleri titreyerek korkar. Hiç şüphe yok Allah, güçlüdür, bağışlayandır.
29- Gerçekten Allah'ın kitabını oku­yanlar, dosdoğru namazı kılanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimiz­den gizli ve açık infak edenler (var ya, iş­te onlar) tükenmeyecek bir kazanç uma­bilirler.
30- Çünkü (Allah,) onların ecirlerini noksansız olarak öder ve kendi fazlından onlara arttırır. Hiç şüphesiz O ba­ğışlayandır, şükrün karşılığını bol bol verendir.
31- Kendinden öncekini doğrulayıcı olarak sana kitaptan vahyettiğimiz, ger­çeğin ta kendisidir. Allah şüphesiz ha­berdardır, görendir.
32- Sonra kitabı kullarımızdan seç­tiklerimize miras kıldık. Artık onlardan kimi kendi nefsine zulmeder, kimi orta yoldadır, kimi de Allah'ın izniyle hayır­larda yarışıp öne geçer. İşte bu, büyük lütfün ta kendisidir.
33- Adn cennetleri (onlarındır), oraya girerler. Orada altından bileziklerle ve incilerle süslenirler ve orada onların el­biseleri de ipektir.
34- Derler ki: «Bütün güzel övgüler bizden hüznü giderip yok eden Allah'a mahsustur. Doğrusu Rabbimiz bağışla­yandır, şükrün karşılığını verendir.»
35- «O, bizi kendi lütfünden (ebedi ola­rak) kalınacak bir yurda yerleştirdi. Burada artık bize bir yorgunluk dokunmaz ve bura­da bize bir bıkkınlık da değmez.»
36- Küfre sapanlar (var ya), onlar için de cehen­nem ateşi vardır. Ne ölümlerine karar verilir de ölürler ve ne de azapları hafifletilir. İşte biz azılı kâfirleri böyle cezalandırırız.
37- Onlar orada, «Rabbimiz! Bizi çıkar, (önce) yaptığımızın yerine salih bir amelde bulunalım. Diye feryat ederler. Hatırlayıp kendine gelecek kimsenin hatırlayıp kendine gelebileceği kadar bir ömür vermedik mi size? Size uyarıcı da gelmedi mi? (O halde niçin inanmadınız?) Şimdi tadın (ba­kalım azabı)! Zalimlerin yardımcısı yoktur.
38- Hiç şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gaybını bilendir. Şüphesiz O, sinelerin özünde (saklı) olanı bilir.
39- Yeryüzünde sizi halifeler kılan O'dur. Öy­leyse kim küfre saparsa, artık küfürleri kendi aleyhinedir. Rableri katında kâfirlere kendi küfür­leri gazaptan başkasını arttırmaz ve kâfirlere ken­di küfürleri hüsrandan başkasını da arttırmaz.
40- De ki: «Baksanıza, Allah'tan başka yalvardığınız ortaklarınız (var ya), onların yeryüzünde neyin yaratıcıları olduklarını bana göstersenize! Yoksa onların göklerde mi bir ortaklığı var, ya da kendilerine bir kitap vermişiz de ondan açık bir delil mi var ellerinde? Hayır, o zalimler, birbirle­rini aldatmadan başka bir vaatte bulunmuyorlar!
41- Hiç şüphesiz Allah, gökleri ve yeri yok olurlar diye (her an kudreti altında) tutmaktadır. Şüp­hesiz eğer onlar yok olacak olsa, kendisinden son­ra artık onları kimse tutamaz. Gerçekten O, çok yumuşak davranır, çok bağışlayıcıdır.
42- Kendilerine bir uyarıcı (peygamber) gelirse, herhangi bir milletten daha çok doğru yolda olacaklarına dair bütün güçleriyle Allah'a yemin etmişlerdi. Fakat onlara uyarıcı (Muhammed) gelince, bu, onların haktan uzaklaşmalarından başka bir şeyi arttırmadı.
43- (Hem de) Yeryüzünde büyüklük taslayarak ve kötü düzen kurarak (uzak­laştılar). Oysa hileli düzen, kendi sahi­binden başkasını sarıp kuşatmaz. Artık onlar öncekilerin sünnetinden başkasını mı gözlemektedirler? Sen, Allah'ın sün­netinde kesinlikle bir değişiklik bula­mazsın ve sen, Allah'ın sünnetinde ke­sinlikle bir dönüşüm de bulamazsın.
44- Kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görsünler diye yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı? Üstelik onlar, kuvvet bakımından kendi­lerinden daha güçlü idiler. Göklerde de yerde de Allah'ı aciz bırakacak hiç bir şey yoktur. Hiç şüphesiz O, bilendir, güç yetirendir.
45- Eğer Allah, kazanmakta oldukla­rı dolayısıyla insanları (azap ile) yakala-yıverecek olsaydı, yeryüzünde hiç bir canlıyı bırakmazdı. Ancak onları, adı konulmuş bir süreye kadar ertelemekte­dir. Sonunda ecelleri geldiği zaman, ar­tık şüphesiz Allah kendi kullarını gören­dir.