KUR'AN-I KERİM'İN TÜRKÇE AÇIKLAMALI MEALÎ
 

2. Bakara Suresi

(Bu sure, 281. ayet müstesna Medine'de nazil olmuştur ve 286 ayettir Kur'an'ın en uzun süresi­dir Adını, 67-71. ayetlerde Yahudilere kesmeleri emredilen sığırdan alır Yalnız 281. ayeti Veda Haccında Mekke'de inmiştir inanca, ahlâka ve ha­yat nizamına dair hükümlerin önemli bir kısmı bu surede yer almıştır)

Rahman ve Rahim olan Allah'ın Adıyla

1- Elif, Lam, Mim.
2- İşte o (yüce) kitap (Kur'an), hiç şüphe­siz takva sahipleri için bir hidayettir.
3- Onlar ki gaybe iman ederler, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiği­miz rızıktan infak ederler.
4- Onlar ki sana indirilene de senden önce indirilenlere de iman ederler; ahirete de sadece onlar yakin ederler.
5- İşte onlardır Rablerinden bir hidayet üzere olanlar ve sadece onlardır felaha erenler.
6- Şüphesiz küfre sapanları uyarsan da uyarmasan da birdir; iman etmezler.
7- Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinde perde vardır ve büyük azap da onlar içindir.
8- İnsanlardan, iman etmedikleri halde, Al­lah'a ve ahiret gününe iman ettik diyenler vardır.
9- Bunlar Allah'ı ve iman edenleri aldatmaya çalışırlar, oysa sadece kendilerini aldatırlar da far­kında değillerdir.
10- Kalplerinde hastalık vardır da böylece Al­lah hastalıklarını artırmıştır. Yalan söyledikleri için onlara elem verici azap vardır.
11- Kendilerine, «Yeryüzünde fesat çıkarma­yın» denildiği zaman, «Bizler sadece ıslah edicile­riz» derler.
12- İyi bilin ki asıl fesat çıkaranlar kendileridir, lakin bilincinde değillerdir.
13- Onlara, «İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin» denilince, «Be­yinsizlerin iman ettiği gibi mi iman ede­lim?» derler. İyi bilin ki asıl beyinsizler kendileridir, fakat bilmezler.
14-İman edenlere rastladıkları za­man, «İman ettik» derler. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında, «Biz şüphesiz sizinleyiz, onlarla sadece alay etmekte­yiz» derler.
(Şeyâtin, Arapça'da kibirli, asi, zarar verici, mel'un kimse ve kötü cin anlamına gelen şeytan kelimesinin çoğuludur. Hem insanlar, hem de cin­ler için kullanılır. Kur 'an 'da genellikle kötü cinler için kullanılmış olmasına rağmen, bazı yerlerde kötü insanlar da kastedilir. Konunun gelişinden insanları mı, cinleri mi kastettiği kolayca anlaşı­labilir. Burada, İslâm'a karşı çıkmada en önde yer alan Arap liderleri kastedilmektedir.)

15- Allah da onlarla alay eder ve şaş­kınlık içinde bocalayıp dursunlar diye onlara taşkınlıklarında mühlet verir.
16- Onlar hidayet karşılığında sapık­lığı satın alan kimselerdir. Bu yüzden yaptıkları ticaretten kazanç elde edeme­mişler ve de hidayete erememişlerdir.
17-Onların örneği ateş yakan, ateş etraflarını aydınlatınca Allah'ın nurları­nı yok ettiği ve onları (hiçbir şeyi) göre­medikleri karanlıklarda terk ettiği kim­senin örneği gibidir.
18-Sağırdırlar, dilsizdirler, kördür­ler; bu yüzden (hakka) dönmezler.
19-Yahut (münafıkların durumu,) gökten (sağanak halinde boşanan), içinde yoğun ka­ranlıklar, gürültü ve şimşek bulunan yağmur yüklü bulut gibidir. Onlar yıldı­rımlardan gelecek ölüm korkusuyla par­maklarını kulaklarına tıkarlar. Hâlbuki Allah, kâfirleri çepeçevre ihata etmiştir.
20-Şimşeğin çakması neredeyse gözlerini alır; onları aydınlattıkça ışığında yürürler ve üzerlerine karanlık basınca durakalırlar. Allah dileseydi işitme ve görmelerini giderirdi. Doğrusu Allah her şeye kadirdir.
21- Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yara­tan Rabbinize ibadet ediniz; umulur ki takvalı olursunuz.
22-O, yeryüzünü size bir döşek ve göğü de bir bina kıldı. Gökten su indirip size onunla rızık ola­rak ürünler meydana getirdi. O halde (bütün bunları) bile bile Allah'a şirk koşmayın.
23-Kulumuza indirdiğimizden şüphe ediyor­sanız, siz de onun benzeri bir sure getirin ve eğer doğru sözlü iseniz, Allah'tan başka şahitlerinizi de çağırın.
24-Yok, eğer yapamazsanız ki yapamayacaksı­nız, o halde, küfre sapanlar için hazırlanan ve ya­kıtı insanlar ve taş olan ateşten sakının.
25-İman edip salih işler yapanlara, kendileri için altlarından ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele. Oradan bir meyve ile rızıklanınca, «Bu daha önce de rızıklandığımız şeydir» derler. Ken­dilerine birbirine benzer (nimetler) verilmiştir. On­lara orada tertemiz eşler vardır ve onda temelli kalırlar.
26- Allah, sivrisineği ve onun da ötesinde bir varlığı örnek olarak vermekten hayâ etmez. İman edenlere gelince, bunun Rablerinden gerçek bir örnek olduğunu bilirler. Küfre sapanlar ise, «Al­lah bu örnekle neyi irade etmiştir?» derler. O, bu örnekle birçoğunu saptırır, birçoğunu da hidayet eder. Onunla saptırdığı yalnız fâsıklardır.
27- Onlar Allah'la yaptıkları sözleşmeyi sözleştikten sonra bozarlar, Allah'ın birleştirilmesini buyurduğu şeyi ayırırlar ve yeryüzünde fesat çıkarırlar. Hüsrana uğrayanlar işte onlardır.
28- Allah'ı nasıl inkâr edersiniz? Hâlbuki ölü idiniz de sizleri diriltti, sonra öldürecek, sonra tekrar diriltecek ve sonunda O'na döndürüleceksiniz.
29-Yerde olanların hepsini sizin için yaratan O'dur. Sonra göğe doğru yönelerek onları yedi gök olarak düzenledi. O her şeyi bilendir.
30-Hani Rabbin meleklere, «Ben yeryüzünde bir halife karar kılacağım» demişti de melekler, «Orada fesat yapacak ve kan akıtacak birini mi karar kılacaksın? Oysa biz seni överek yüceltiyor ve seni sürekli takdis ediyoruz» demişlerdi. Allah ise, «Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim» demişti.
(Halife, kendisine otorite tarafından verilen görevleri, onun yerine kullanan kişidir. O halde insan mâlik değildir, o sadece Allah'ın temsilcisi­dir ve kendisine gerçek hâkim olan Allah tarafın­dan verilenler dışında hiçbir güce sahip değildir. Bu nedenle, kendi istediklerini yapma hakkına sa­hip değildir. Onun görevi, temsil ettiği otoritenin isteklerini yerine getirmektir. Eğer verilen yetkile­ri kendisinin sanır veya bu yetkileri kendi arzula­rına göre kullanırsa veya bir başkasının hâkimiye­tini kabul edip, onun isteklerine boyun eğerse, bu isyan ve ihanet olur.)

31-Âdem’e bütün isimleri öğretti, sonra onları meleklere sunarak, «Eğer doğru sözlü iseniz bunların isimlerini bana söyleyin» dedi.
(İsimler ve kavramlar insanoğlunun eşyayı algılamasına yarayan araçlardır. Gerçekte insa­noğlunun eşya ile ilgili tüm bilgisi, onlara isimler vermesine dayanır. Bu nedenle Hz. Âdem’e (a.s) her şeyin isimlerinin öğretilmesi, onlarla ilgili bil­ginin de öğretilmesi anlamına gelir.)

32- Onlar şöyle dediler: «Sen münez­zehsin, öğrettiğinden başka bizim bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen bilensin ve hikmet sahibisin.»
33-Allah, «Ey Âdem! Onlara isimle­rini söyle» dedi. Âdem onlara isimlerini söyleyince, Allah, «Ben göklerin ve ye­rin bütün gizliliklerini biliyorum; sizin açıkladığınızı ve gizlemekte olduğunu­zu da bilirim, diye size söylememiş miydim?» dedi.
34- Hani meleklere, «Âdem'e secde edin» demiştik de İblis dışında hepsi secde etmişlerdi. O ise şiddetle kaçın­mış ve büyüklük taslamıştı; o zaten kâ­firlerden idi.
(İblis, sözlükte çok aşırı karamsar olan, ümit­siz anlamına gelir. Aynı zamanda Allah'a isyan eden, insan soyuna boyun eğmemenin sembolik göstergesi olarak Hz. Âdem’e (a.s) secde etmeyi reddeden ve kıyamet gününe kadar insanları sap­tırmak için Allah'tan mühlet isteyen cinne verilen addır. Bu cinne şeytan da denir. O sadece kötü ve soyut bir güç değil, insan gibi belli bir kişiliğe sa­hip bir varlıktır. Genelde bilindiği gibi o bir melek değil, melekler gibi özel bir tür olan cinlerden bi­ridir.)

35- «Ey Âdem! Sen ve eşin cennete yerleş, ora­da istediğinizden bol bol yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz» de­dik.
36- Şeytan oradan ikisini de kaydırdı ve onları bulundukları yerden çıkardı. Onlara, «Birbirinize düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde belli bir zamana kadar bir yerleşim ve meta vardır» dedik.
37- Derken Âdem, Rabbinden bir takım keli­meler aldı da Rabbi bunun üzerine tövbesini ka­bul etti. Şüphesiz O tövbeleri daima kabul eden­dir, merhameti bol olandır.
(İbn-i Abbas Hz. Resulullah'a (s.a.a), bu ayetin tefsirini sorarak «Âdem (a.s), hangi kelimeleri aldı da Rabbi onun tövbesini kabul etti?» dedi. Hz. Resulullah şöyle buyurdu: «Âdem, Allah'a şöyle yalvarmıştı: «Ey Rabbim, Muhammed (s.a.a), Ali, Fatma, Hasan ve Hüseyin' in hakkı için beni bağış­la.» Böylece yüce Allah Âdem’in bu kelimeler ile yalvarışın­dan dolayı onun tövbesini kabul etti.»)

38- «İnin oradan hepiniz; tarafımdan size bir hidayet gelince, benim hidayetime uyanlar için artık korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir» de­dik.
39-«Küfre sapan kimseler ve ayetlerimizi ya­lan sayanlar (var ya), işte onlardır cehennem ehli olanlar ve onlar onda temelli kalacaklardır.»
40- Ey İsrail oğulları! Size verdiğim nimeti ha­tırlayıp ahdimi yerine getirin ki ben de ahdinizi yerine getireyim ve sadece benden korkun.
41- Elinizde bulunanı onaylayıcı olarak indir­diğime iman edin, onu ilk inkâr eden siz olmayın, ayetlerimi az bir karşılık ile satmayın ve yalnız benden sakının.
42- Hakkı batıl ile karıştırmayın ve bile bile hakkı gizlemeyin.
43- Namazı kılın, zekâtı verin ve rü­kû edenlerle birlikte rükû edin.
44- Kitabı okuyup durduğunuz halde kendinizi unutur da başkalarına mı iyili­ği emredersiniz? Siz akletmez misiniz?
45-(Hakka uyma noktasında) Sabır ve na­mazdan yardım alın ve şüphesiz bu, hu­şu duyanlardan başkasına ağır gelir.
46- Onlar, kesinlikle Rablerine kavu­şacaklarını ve O'na döneceklerini bilen­lerdir.
47- Ey İsrail oğulları! Size verdiğim nimeti ve (bir zamanlar) sizi âlemlere üs­tün kıldığımı hatırlayın.
(İsrail oğullarının, canlı-cansız diğer bütün varlıklardan üstün tutuluşu, onların yeryüzü hali­feliğine seçildikleri ve bu görevi yürüttükleri dö­nem ile sınırlıdır. Yüce Allah'ın emirlerini çiğne­dikleri, peygamberlerine karşı geldikleri, Allah'ın kendilerine bağışlamış olduğu nimetlere karşı nankörlük ettikleri, sorumluluklarına bağlı kal­madıkları andan itibaren ise yüce Allah onlar hakkında lanet, gazap, alçalma ve perişanlıktan ibaret olan hükmünü ilân etmiş, kendilerini dün­yanın çeşitli yerlerine dağılma cezasına çarptır­mış ve onlar hakkındaki tehditlerini gerçekleştir­miştir.)

48- Hiç kimsenin başkasının yerine bir şey ödeyemeyeceği, kimseden şefaat kabul edilmeyeceği, hiç kimseden fidye alınmayacağı, kendilerine yardım da edilmeyeceği günden sakının.
49-Hani size azabın en kötüsünü tat­tıran, yeni doğan oğullarınızı boğazla­yan ve kızlarınızı hayatta bırakan Fira­vun ailesinden sizi kurtarmıştık ve bun­da sizin için Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan vardı.
50- Hani denizi yararak sizi (boğulmak­tan) kurtarmış ve siz bakıp dururken (göz­leriniz önünde ) Firavun ailesini boğmuştuk.
51-Hani Musa ile kırk gece için sözleşmiştik. Sonra siz zalimlerden olarak buzağıyı (ilah) edinmiştiniz.
(İsrail oğulları Mısır'dan kaçıp Sina yarıma­dasına girdiklerinde Allah, Hz. Musa'yı (a.s) ken­disine henüz esaretten kurtulan kavme rehberlik etmesi için emirler, tavsiyeler ve kanunlar vermek üzere kırk gün kırk gece Tur'a davet etmişti.)

52- Sonra şükredersiniz diye bunun ardından sizi affetmiştik.
53-Hani hidayet bulursunuz diye Musa'ya da kitabı ve Furkan’ı vermiştik.
(«Furkan», hak ve bâtılı birbirinden ayırma­ya yarayan bir ölçü anlamına gelir. Burada ise ki­şinin yanlış ile doğruyu, hak ile bâtılı birbirinden ayırmasına yarayan İslâmi kavrayış ve ilim kaste­dilmiştir.)

54-Hani Musa kavmine, «Ey kav­mim! Buzağıyı benimsemekle kendinize zulmettiniz. Yaratanınıza tövbe edip O'na dönün ve nefislerinizi öldürün. Bu, yaratanınız katında sizin için daha hayırlıdır» demişti de böylece Allah tövbenizi kabul etmişti. Zira O, tövbeleri kabul eden ve merhamet edendir.
(«Nefislerinizi öldürün» ifadesi üç manaya gelebilir. Birincisi gerçek anlamı ki, herkesin ken­di kendini öldürmesi ve intihar etmesidir. Lakin bu ilahi dinler açısından hiç bir zaman doğru görül­memiş bir şeydir. O halde kastedilen mana bu de­ğildir. İkincisi, işin geleneksel anlamıdır ki, esasen «Kardeş olan bir kavmin fertleri, haydi bakalım şimdi birbirinizi öldürünüz» demektir. Çoğunlukla tefsirciler bu manayı gözetmişlerdir. Tur'a giden Hz. Musa'nın arkasından Sâmiri, altından bir bu­zağı heykeli yapmış, onu bağırtmış ve Apis öküzü­ne tapan Mısırlılar ve diğer puta tapıcılar gibi, İs­rail oğullarının bir kısmını, «İşte Musa bunu ara­maya gitti» diyerek ona taptırmış ve çok yakın bir zamanda bizzat şahit oldukları nimetlere karşı nankörlük yapıp bir bozgun ve karışıklık çıkarmış, kavmin diğer bir kısmı Hz. Harun ile beraber bu gidişi önleyememiş ve Hz. Musa'nın dönmesini beklemişlerdir. O zamana kadar da bu karışıklık gittikçe yayılmış, Hz. Musa Tur'dan dönünce hep­sine birden «Kendinize yazık ettiniz» diye hitap et­miş, hem buzağıya tapanlara, hem de ses çıkar­mayıp bekleyenlere, bu günahlarından dolayı hemen tövbe etmelerini ve tövbe edenlerin, etmeyenleri derhal öldürmelerini emretmiştir. Bunun üzerine İsrail oğulları da hallerini ıslah edip uslanmışlardır. İşte burada bu olay hatır­latılmıştır. Hikâye olunduğuna göre bu olayda Ölenlerin sayı­sı yetmiş bine ulaşmıştır. Bizim de kabullendiğimiz üçüncüsü ise sırf mecazî anlamıdır ki, «nefsinizi öldürünüz», yani nefsa­ni isteklerinizi öldürün. Zira size bu kötülükleri yaptıran, sizi şirke saptıran hep nefsanî isteklerdir. Tövbe de bunların kırıl­ması ile faydalı olur ve ancak o zaman kabul edilir.)

55- Hani bir zamanlar, «Ey Musa! Allah'ı apa­çık görmedikçe sana iman etmeyeceğiz» demişti­niz de bakıp durduğunuz halde sizi yıldırım çarp­mıştı.
56- Ölümünüzden sonra, şükredesiniz diye sizi tekrar diriltmiştik.
57- Sizi bulutla gölgelendirdik, size kudret hel­vası ve bıldırcın indirdik. «Rızık olarak verdiği­miz temiz şeylerden yiyin» dedik. Onlar bize de­ğil, kendilerine zulmediyorlardı.
58- Hani, «Şu kasabaya girin, orada dilediğiniz gibi bol bol yiyin, kapısından secde ederek girin, «Günahlarımızı bağışla» deyin de böylece biz de hatalarınızı bağışlayalım, (şüphesiz biz) ihsan sahiplerine daha da artırırız» demiştik.
(Bazı rivayetlere göre burada sözü edilen ülke «Kudüs»tür. Yüce Allah-u Teâlâ Yahudilere Mısır'dan çıktıktan sonra oraya girmelerini ve kasabadaki zalim topluluğu dışarı çıkarmalarını emretmişti. Fakat Yahudiler yüce Allah'ın bu emrine uymamış, bunun üzerine de yüce Allah Yahudileri kırk yıl boyunca çölde perişan bir halde dolaşmaya mahkûm et­mişti.)

59-Ama zulmedenler, kendilerine söylenmiş olan sözü başka sözle değiştirdiler. Biz de zulmedenlere, yoldan çıkmalarından dolayı gökten azap indirdik.
(Yahudiler kırk yıl çölde perişan bir halde do­laştıktan sonra Nuh oğlu Yuşa peygamberin lider­liği altında bu ülkeyi fethederek içeri girmişlerdi. Fakat Allah karşısında saygı ve alçakgönüllülüğün belirtisi olsun diye secdeye kapanarak ve «günah­larımızı bağışla, affet bizi» anlamına gelen «hittetun» diyerek ülke kapısından içeri girmeleri gere­kirken, bir kez daha karakterlerini açığa vurmuş, kendilerine emredilenden başka bir tarzda kapıdan girmiş ve girerken yüce Allah'ın kendilerine emret­tiğinin dışında bir söz söylemişlerdi.)

60- Hani Musa, topluluğu için su ara­mıştı da, «Asanla taşa vur» demiştik. Böylece ondan on iki pınar fışkırmış, herkes içeceği yeri bilmişti. «Allah'ın rızkından yiyin, için, yalnız yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın (demiştik).»
61- Hani, «Ey Musa! Bir çeşit yeme­ğe asla dayanamayacağız, bizim için Rabbine yalvar. Bize, yerin bitirdiği sebze, hıyar, sarımsak, mercimek ve so­ğan yetiştirsin» demiştiniz de, «O hayır­lı olanı o daha düşük şeyle mi değiştir­mek istiyorsunuz? (O halde) Bir şehre inin, şüphesiz orada sizin istediğiniz (şeyler) vardır» demişti. Böylece onlara horluk ve yoksulluk (damgası) vuruldu ve Allah'ın gazabına uğradılar. Bu (horluk ve yoksulluk), Allah'ın ayetlerini inkâr etme­leri ve haksız yere peygamberleri öldürmelerindendi. Bu (inkâr ve cinayet), karşı gelmeleri ve taşkınlık yapmalarındandı.
(İsrail oğullarının tarihi, kendi peygamberle­rini öldürme olayları ile doludur. Mezkûr ayet de İsrail oğullarının tarihindeki en utanç verici bölü­me değinir ve onların, Allah'ın lanet ve gazabını hak ettiklerini bildirir. Onlar, aralarından kanuna ve ahlâka aykırı kişileri seçmişler, onları önder ve başkan yapmışlar, en iyi insanları ise ya zindana, ya da darağacına göndermişlerdir.)

62- Şüphesiz, iman edenler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiiler'den her kim Allah'a ve ahiret gününe iman edip salih iş yaparsa, şüphesiz ecirleri Rableri karındadır. Onlar için artık korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.
(Aya ve yıldızlara tapan ve Cizre ve Harran civarında yaşayan bu kimseler, Yahudilik, Hıristi­yanlık ve Mecusîlik gibi çeşitli dinlerden bazı ina­nışları alarak bir din meydana getirmişlerdir. Sa­biiler, yıldızların büyük ruhlarının olduğunu kabili ederler. Hâkim, mukaddes ve azametine ulaşılması imkânsız, fakat ruhlar vasıtası ile kendisine yaklaşılabilen bir yaratıcıya inanırlar. Onlara göre ruh­lar, cevher olarak cismânî maddelerden ve cismânî melekelerden münezzehtirler. Fiilde bunlar eş­yayı meydana getirir, yenileştirir ve bir hâlden di­ğer hâle dönüştürürler. Yedi gezegenin idarecileri bunlardan olup gezegenler onların mabetleri gibi­dir. Gezegenleri ruhlar hareket ettirirler. Dünyâ hâdiselerini, rüzgârları, fırtınaları, zelzeleleri on­lar idare eder ve her varlığa kuvvet ve kânunlarını onlar dağıtırlar. Domuzun, köpeğin, pençeli yırtıcı kuşların ve güvercinin etini yemezler, sünnet yap­tırmazlar. Dînî merasim dilleri Süryânîcedir.

Şüphesiz iman edenler, Yahudiler, Hıristiyan­lar ve Sabiiler'den her kim İslam hakkında yeterli bir bilgisi olmaz ve hak yolda oldukları inancı içinde Allah'a ve ahiret gününe iman edip salih iş yaparsa, bu ayet gereğince sevaba erişecektir. Ama inat üzere hakkı bildiği halde yüz çevirecek olursa, Allah katında hiçbir özrü olmayacak ve kendinden hiçbir şey kabul edilmeyecektir.)

63- Hani sizden kesin söz almış ve Tur dağını üstünüze çıkararak, «Size verdiğimizi kuvvetle tutun ve içindekileri hatırlayın; umulur ki takva sahiplerinden olursunuz (demiştik).»
(Bu olay Kur'an'ın muhtelif yerlerinde, çeşit­li şekillerde beyan edilmiştir. Allah Teâlâ ile İsrail oğulları dağın eteğinde ahit yaparlarken, korkunç bir manzara meydana gelmiş ve dağ adeta İsrail oğullarının tepesine çökecek gibi görünmüştür. Bu olay Talmut'ta şöyle anlatılır: «O kutsal varlık, Si­na dağını büyük bir tekne gibi onların üstüne kal­dırdı ve «Tevrat'ı kabul ederseniz iyi olur, yoksa burası mezarınız olur» dedi.)

64- Bundan sonra yine yüz çevirmiştiniz; eğer Allah'ın size fazlı ve rahmeti olmasaydı, muhakkak hüsrana uğrayanlardan olurdunuz.
65- İçinizden Cumartesi günü azgınlık edip de bu yüzden kendilerine, «Aşağılık lanmaymunlar olun» dediklerimizi elbette bilmektesiniz.
(İsrail oğullarından Cumartesi gününe uyma­ları istenmişti. Fakat İsrail oğulları dinî ve ahlâkî yönden bozulunca bu yasağı açıkça işlemeye ve Cumartesi günü iş yapmaya başladılar Cezanın ne olduğu konusunda görüş ayrılıkları vardır. Bazıla­rı onların fiziksel olarak maymuna çevrildikleri görüşündedirler; bazıları ise onların o zamandan itibaren maymun gibi davranmaya başladıklarını söylerler. Fakat Kur'an'ın ifadesi, bunun fiziksel bir değişme olduğuna işaret eder.)

66-Böylece (o anda) yaptıkları ve (daha önce) yapmış oldukları şeylere karşılık bunu ibret verici bir ceza ve takva sahipleri için de bir öğüt vesilesi kıldık.
67-Hani Musa kavmine, «Allah muhakkak bir sığır boğazlamanızı emrediyor» demişti de, «Bi­zi alaya mı alıyorsun?» dediklerinde, «Cahillerden ol­maktan Allah'a sığınırım» demişti.
(İsrail oğullarına, etraflarındaki putperest milletlerden et­kilenerek edindikleri ineğe tapma ve ineğin kutsiyeti inançları­nı kırmak için bir inek kurban etmeleri emredilmişti. Bu, onla­rın imanlarının sınanmasıydı. Eğer gerçekten Allah'ın birliği­ne inanıyor ve ibadette başka bir şeyi O'na ortak koşmuyorlar­sa, daha önceden taptıkları putu kendi elleriyle kırmalıydılar. Fakat bu çok zor bir sınavdı. Onlar inek kurban etmekten ka­çınmaya çalıştılar; Çünkü bir tek Allah'a inançları henüz tam sağlamlaşmamıştı. Bu görevden kurtulmak için ayrıntı üzerine ayrıntı sordular, fakat çok soru sordukça daha da köşeye sıkış­tılar. Sonunda onlara açıkça, o dönemde özellikle tapmak için seçilen altın renkli ineği kurban etmeleri söylendi.)

68-«Rabbine bizim adımıza yalvar da onun nasıl ol­duğunu bize bildirsin» dediler. «O, onun ne pek kart, ne pek körpe, ikisinin ortası bir sığır olduğunu söylüyor; o halde size emredileni yapın» dedi.
69- «Rabbine bizim adımıza yalvar da renginin ne ol­duğunu bize açıklasın» dediler. O, «Onun, bakanların içini açan parlak, sarı renkli bir sığır olduğunu söylüyor» dedi.
70-«Rabbine bizim adımıza yalvar da onun na­sıl olduğunu bize bildirsin; çünkü o sığır bize ka­rışık geldi. Allah dilerse biz şüphesiz hidayeti bulmuş oluruz» dediler.
71-«Yeri sürüp ekini sulayarak boyunduruk al­tında ezilmemiş, kusursuz ve alacasız bir sığır ol­duğunu söylüyor» dedi. «Şimdi hakkı bildirdin» deyip sığırı boğazladılar; az kalsın bunu yapma­yacaklardı.
72-Hani siz bir kimseyi öldürmüş ve bunu bir­birinizin üzerine atmıştınız; oysa Allah sizin giz­lediğinizi açığa çıkarıcıdır.
73- «Onun (sığırın) bir parçasıyla ona (ölüye) vu­run» dedik. İşte Allah ölüleri böyle diriltir ve siz­lere ayetlerini gösterir ki, aklınızı başınıza alası­nız.
74- Sonra kalpleriniz yine katılaştı, taş gibi, hatta daha da katı oldu. Nitekim öyle taşlar var ki, altlarından ırmaklar akar. Yine öyle taşlar var ki, çatlarlar da bağırlarından su fışkırır. Yine öyle taşlar var ki, Allah korkusu ile dağlardan yu­varlanıp aşağı inerler. Allah yaptıkları­nızdan asla gafil değildir.
75- Size iman edeceklerini mi umu­yorsunuz? Oysa onlardan bir takımı Al­lah'ın sözünü işitiyor, ona akılları yat­tıktan sonra, bile bile onu tahrif ediyor­lardı.
76- İman edenlerle karşılaştıkları za­man, «İman ettik» derler. Birbirleriyle yalnız kaldıklarında, «Rabbinizin katın­da size karşı delil göstersinler diye mi Allah'ın size açıkladığını onlara söylü­yorsunuz? Hâlâ akıllanmayacak mısı­nız?» derler.
77- Gizlediklerini de açıkladıklarını da Allah'ın bildiğini bilmiyorlar mı?
78- Onların bir kısmı da bir takım ku­runtular dışında kitabı bilmeyen ümmilerdir. Onlar sadece zan ve kuruntu için­dedirler.
79- Vay kitabı elleriyle yazıp, sonra da onu az bir değere satmak için, «Bu Allah katındandır» diyenlere! Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline onların! Kazandıklarından ötürü vay haline onla­rın!
80- «Ateş bize sadece sayılı birkaç gün değecektir» derler. De ki: «Allah katından siz söz mü aldınız? Eğer öyle ise Allah sö­zünden dönmez. Yoksa Allah'a karşı bilmediğiniz bir şey mi söylüyorsunuz?»
81- Evet, kötülük işleyip suçu kendisini kuşat­mış olan kimseler (var ya), işte onlar ateş ehlidirler. Onlar onun içinde temelli kalacaklardır.
82- İman edip salih işler yapan kimseler (var ya), işte onlar cennet ehlidirler, onlar onun içinde temelli kalacaklardır.
83- Hani İsrail oğullarından, «Allah'tan başka­sına ibadet etmeyin; anne babaya, yakınlara, ye­timlere ve düşkünlere iyilik edin, insanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin» diye söz almıştık. Sonra siz pek azınız müstesna, (amelen ve kalben) yüz çevirip döndünüz.
84- «Kanınızı dökmeyin ve birbirinizi yurdu­nuzdan sürmeyin» diye sizden söz almıştık. Son­ra bunu böylece ikrar etmiştiniz ve buna siz de şa­hittiniz.
85- Sonra siz; birbirinizi öldüren, aranızdan bir takımı memleketlerinden süren, onlara karşı gü­nah ve düşmanlıkta yardımlaşan, onları çıkarmak haramken size esir olarak geldiklerinde fidyeleri­ni vermeye kalkan kimselersiniz. Yoksa siz kita­bın bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Aranızda böyle yapanın dünya ha­yatında cezası sadece rezil olmaktır. Ahiret gü­nünde de onlar, azabın en şiddetlisine itilirler. Al­lah yaptıklarınızdan gafil değildir.
86- Onlar ahiret karşılığında dünya hayatını satın alan kimselerdir; bu yüz­den azapları hafifletilmez, onlar yardım da edilmezler.
87- Şüphesiz Musa'ya Kitab verdik, ondan sonra da ardı ardına peygamber­ler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya apa­çık deliller verdik, onu Ruh'ul Kudüs (Cebrail) ile güçlendirdik. O halde neden size bir peygamber nefsinizin hoşlan­madığı bir şey getirdiğinde, büyüklük taslayarak bir kısmını yalancı sayıp bir kısmını da öldürdünüz?
88- «Kalplerimiz perdelidir» dediler. Hayır! Allah küfre sapmalarından dola­yı onları lânetlemiştir. O yüzden pek azı iman eder.
89- Daha önce küfre sapanlara karşı kendilerine yardım gelmesini diledikleri halde Allah katından onlara, kendilerin­de olanı onaylayan Kitab ve tanıdıkları (Peygamber) gelince onu inkâr ettiler. Al­lah'ın laneti, kâfirlerin üzerine olsun!
90- Allah'ın, kullarından dilediğine fazlından indirmesine haset ederek Al­lah'ın indirdiğini inkâr etmekle, kendi­lerini kötü bir şey karşılığında sattılar. Bu yüzden gazap üstüne gazaba uğradı­lar. Alçaltıcı bir azap kâfirler içindir.
91- Onlara, «Allah'ın indirdiğine iman edin» denildiğinde, «Bize indirilene iman ederiz» derler ve ondan başkasını inkâr ederler. Hâlbuki o, ellerinde bulunanı onaylayan bir gerçektir. Onlara de ki: «Eğer iman etmiştiyse­niz, o halde neden daha önce Allah'ın peygamber­lerini öldürüyordunuz?»
92- Hiç şüphesiz Musa size apaçık deliller ge­tirdi, sonra ardından yine zalimler olarak buzağı­yı benimsediniz.
93- Hani sizden kesin bir söz almış ve Tur'u (tehdit olarak) tepenize dikmiştik de, «Size verdiği­mize kuvvetle sarılın ve dinleyin» demiştik. (Ama onlar,) «Dinledik ve karşı geldik» demişlerdi. Kü­fürleri yüzünden buzağı sevgisi kalplerine işle­miş, sindirilmişti. De ki: «Eğer iman etmişseniz, (bu durumda) imanınız size pek de kötü bir şeyi em­retmektedir.»
94- De ki: «Eğer ahiret yurdu Allah katında başka insanlara değil de sadece size mahsus ise (ve de) doğru sözlü iseniz, o halde ölümü dilesenize!»
95- Bunu, önceden ellerinin takdim ettiklerin­den (günahlarından) dolayı asla dilemeyeceklerdir. Allah zalimleri iyi bilir.
96- Hiç şüphesiz onların diğer insanlardan ve hatta şirk koşanlardan hayata daha tutkun olduk­larını bulursun. Her biri ömrünün bin yıl olmasını ister. Oysa uzun ömürlü olması onu azaptan uzaklaştırmaz. Allah onların ne yaptığını hakkıyla gö­rendir.
97- De ki: «Cebrail'e düşman olan kimse (bilsin ki) o, Kur'an'ı, Allah'ın izniyle kendinden önceki­ni onaylayıcı ve iman edenlere ise hidayet edici ve müjdeleyici olarak senin kalbine indirmiştir.»
98- Kim Allah'a, meleklerine, pey­gamberlerine, Cebrail'e ve Mikail'e düşman olursa (kâfirdir) ve şüphesiz Al­lah kâfirlere düşmandır.
99- Hiç şüphesiz sana apaçık ayetler indirdik. Onları sadece fasıklar inkâr eder.
100- Onlar ne zaman bir anlaşma yapmışlarsa, içlerinden bir takımı onu bir yana atmıştır. Zaten onların çoğu iman etmezler.
101- Allah katından onlara ellerinde olanı doğrulayan bir peygamber gelin­ce, kendilerine kitab verilenlerden bir takımı bilmiyorlarmış gibi Allah'ın kita­bını arkalarına attılar.
102- Şeytanların (kötülerin) Süleyman'ın hükümdarlığı hakkında söyledikleri şeylere (yalanlara) uydular. Oysa Süleyman küfre düşmedi, ama insanlara sihir öğreten şeytanlar (kötüler) küfre sapmış oldular. Hakeza onlar (kötülerin) Babil'deki iki melek Harut ve Marut'a indirilenler hakkında söylediklerine uydular. Oysa bu ikisi, «Biz sadece imtihan aracıyız, o halde sakın küfre sapma» demedikçe, kimseye bir şey öğretmezlerdi. Bununla beraber iki melekten, koca ile karısının arasını ayıracak şeyleri öğreniyorlardı. Hâlbuki Allah'ın izni olmadıkça onlar kimseye zarar veremezlerdi. Kendilerine zarar verecek, faydalı
olmayacak şeyler öğreniyorlardı. Hiç şüphesiz onu (sihri) satın alanın ahretten bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şeyin ne kötü olduğunu keşke bilselerdi!
(Yahudiler, yüce Allah'ın ellerindeki Tevrat'ı onaylayıcı olarak indirmiş olduğu Kur'an'a sırt çevirerek şeytanlar tarafından Hz. Süleyman'ın hükümranlık gücü hakkında anlatılan hikâyelerin ve yine onlar tarafından Süleyman hakkında düzü­len halkı yanıltıcı söylentilerin peşine takılmışlar­dı. Bu şeytanların halk arasında yaymaya çalıştık­ları söylentilerin özü, Hz. Süleyman'ın bir büyücü olduğu, iradesine boyun eğdirdiği hayvanları ve doğal güçleri, bildiği ve kullandığı büyü yolu ile yaptığı uydurmasıydı.)

103- Onlar iman edip takva sahibi ol­salardı, (kendileri için) Allah katındaki sevap daha hayırlı olurdu. Keşke bilseler­di!
104- Ey iman edenler! Peygamber'e, «raina» demeyin, «unzurna» deyin ve dinleyin. Kâfirlere elem verici azap vardır.
(Her ne kadar bu iki kelime (raina ve unzurna) Arapça 'da aynı anlama gelse de İbranice dilinde «raine» cümlesi, «Bizi ahmaklaştır» anlamına geliyordu. Yahudiler de bundan kötü istifade ederek «raina (Allah’ım! Bizi koru ve gözet!)» diye dua eden Müslümanlarla alay ediyordu. Allah Müslümanları uya­rarak düşmana fırsat vermemelerini, «raina» yerine aynı an­lamı ifade eden «unzurna» kelimesini kullanmalarını öğütlemiştir.)

105- Kitab ehlinden ve şirk koşanlardan küfre sapanlar, Rabbinizden size bir iyilik gelmesini istemezler. Allah, rahmetini dilediğine özgü kılar. Allah büyük ihsan sahibidir.
106- Her hangi bir ayeti (hükmen) nesh eder ve­ya (bildirimini) ertelersek, ondan daha hayırlısını veya onun bir benzerini getiririz. Allah'ın her şe­ye kadir olduğunu bilmez misin?
107- Göklerin ve yerin egemenliğinin Allah'a ait olduğunu ve sizin için Allah'tan başka bir veli ve yardımcı olmadığını bilmez misiniz?
108- Yoksa siz de peygamberinizi, bundan ön­ce Musa'ya sorulduğu gibi sorguya çekmek mi is­tiyorsunuz? İmanı küfürle değiştiren, şüphesiz yolun doğrusundan sapmış olur.
109- Kitab ehlinin çoğu, hak kendilerine apa­çık belli olduktan sonra, içlerindeki kıskançlık yüzünden sizi iman ettikten sonra küfre döndür­meyi isterler. Allah'ın emri gelene kadar onlara af ve hoşgörüyle davranın. Allah muhakkak her şeye kadirdir.
110- Namazı kılın ve zekâtı verin. Kendiniz için önden gönderdiğiniz her hayrı Allah katında bulacaksınız. Allah yaptıklarınızı şüphesiz görendir.
111- «Yahudi veya Hıristiyan olma­yan kimse elbette cennete girmeyecek» dediler. Bu onların kuruntularıdır. De ki: «Doğru sözlü iseniz delilinizi getirin.»
112- Evet, iyilik yaparak yüzünü (ken­dini) Allah'a teslim eden kimsenin ecri Rabbi katındadır. Onlar için ne bir kor­ku vardır, ne de üzülürler.
113- Hepsi de kitabı okumakta olduk­ları halde Yahudiler, «Hıristiyanlar hiç­bir şey üzere değildir» dediler. Hıristi­yanlar da, «Yahudiler hiçbir şey üzere değildir» dediler. Bilmeyenler de onla­rın söylediklerine benzer şeyler söyledi­ler. Allah, kıyamet günü, anlaşmazlığa düştükleri şeylerde onlar arasında hü­küm verecektir.
114- Allah'ın mescitlerinde O'nun is­minin anılmasını yasaklayan ve onların yıkılmasına çalışan kimseden daha za­lim kim vardır? Oralara ancak korkarak girmeleri gerekir. Dünyada rezillik on­laradır, ahirette de büyük azap onlaradır.
115- Doğu da batı da Allah'ındır; ne­reye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır. Doğrusu Allah her şeyi kuşatan ve her şeyi bilendir.
(Allah'ın yüzünden maksat, kıble kıldığı yön veya Allah 'in zatı ya da Allah 'in, insanların yap­tıkları hakkındaki bilgisidir. Bu ayet, Yahudilerin sakat yorumlarına karşı çıkarak aslında her yö­nün bir kıble olduğunu, buna göre ibadete duran kul ne tarafa dönerse yüce Allah'ın orada hazır bulunduğunu, herhangi bir yönün kıble olarak be­lirlenmesinin ise yüce Allah tarafından bir yön­lendirme olayı sayıldığını, o tarafa dönmenin O'na itaat etme anlamı taşıdığını, yoksa bunun Allah'ın o tarafta değil de bu tarafta olduğu ma­nasına gelmediğini belirtiyor.)

116- «Allah çocuk edindi» dediler. O münez­zehtir! Oysa göklerde ve yerde olanlar O'nundur. Hepsi de O'na boyun eğicilerdir.
117- Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah'tır. O, bir şeyin olmasını dilerse, ona ancak «Ol» der ve o da hemen oluverir.
118- Bilmeyenler, «Allah bizimle konuşmalı veya bize bir ayet gelmeli değil miydi?» dediler. Öncekiler de onların söylediklerinin benzerini söylemişlerdi. Kalpleri birbirine benzedi. Kesin­likle yakin eden kimseler için ayetleri açıklamı­şızdır.
119- Doğrusu biz seni müjdeci ve uyarıp kor­kutucu olarak, hak ile göndermişizdir. Sen, o bü­yük ateş (Cehennem) ehlinden sorumlu değilsin.
120- Kendi dinlerine uymadıkça, Yahudi ve Hıristiyanlar senden asla hoşnut olmayacaklardır. De ki: «Hidayet, ancak Allah'ın hidayetidir.» Sa­na gelen ilimden sonra onların heveslerine uyar­san, şüphesiz Allah'tan sana ne bir veli ve ne de bir yardımcı bulunur.
121- Kendilerine verdiğimiz kitabı hakkıyla okuyanlar (var ya), işte ona ancak onlar iman eder­ler. Onu inkâr edenler ise hüsrana uğrayanlardır.
122- Ey İsrail oğullan! Size verdiğim nimeti ve sizi (bir zamanlar) âlemlere üstün tuttuğumu hatırla­yın.
123- Kimsenin kimse adına bir şey ödeyeme­yeceği, hiç kimseden fidye alınmayacağı, kimse­ye şefaatin yarar sağlamayacağı ve (kimsenin kimseden) yardım görmeyeceği günden korunun.
124- Hani Rabbi, İbrahim'i bir takım kelimelerle denemiş, o da onları tamamla-mıştı da Allah, «Seni insanlara imam kılacağım» demişti. O, «Soyumdan da mı?» deyince, Allah, «Zalimler benim ahdime (önderlik makamına) erişemez» de­mişti.
(Ayette imamet makamının da tıpkı risalet makamı gibi insanların seçmesi esasına dayanma­dığı, bu makamın Allah'ın elinde olduğu, Allah'ın bu makamı dilediğine verdiği ve hayatları boyun­ca bir an olsun (puta taparak) kendisi ve (zulme­derek) diğerleri hakkında haksızlık edenlerin asla imamet makamına nail olamayacağı açıkça belir­tilmiştir. Ayrıca Menakıb-i Ali bin Ebi Talib s.276 ve Şevahid'ut Tenzil c.l s.92'de Abdullah b. Mes'ud'tan naklen ayetin tevilinde Hz. Resulullah'ın şöyle buyurduğu rivayet edilir: «Yüce Allah beni peygamber, Ali'yi ise vasi (benden sonraki imam) olarak seçti.»)

125- Hani Kâbe’yi, insanlar için bir dönüş ve güven yeri kılmıştık ve «İbra­him'in makamını namaz yeri edinin (de­miştik).» İbrahim ve İsmail'le de, «Evimi; ziyaret edenler, (orada) ikamet edenler, rükû ve secde edenler için tertemiz tu­tun» diye sözleşmiştik.
126-Hani İbrahim, «Rabbim! Burası­nı emin bir şehir kıl, halkından, Allah'a ve ahiret gününe iman edenleri ürünler­le rızıklandır» demişti de Allah, «Küfre sapanı da az bir müddet geçindirir, son­ra da onu cehennem azabına sürüklerim ve bu pek de kötü bir sonuçtur» diye söylemişti.
127- Hani İbrahim ve İsmail, Kâbe’nin temellerini yükseltirken, «Rabbimiz! Yaptığımızı kabul buyur. Şüphesiz sen hem işiten, hem bilensin (demişlerdi).»
128- «Rabbimiz! İkimizi sana teslim olanlardan kıl, soyumuzdan da sana tes­lim olanlardan bir ümmet karar kıl. Bize ibadet yöntemlerimizi göster, tövbemizi kabul buyur; çünkü tövbeleri daima ka­bul eden ve merhameti bol olan ancak sensin (demişlerdi).»
129- «Rabbimiz! İçlerinden, onlara senin ayetlerini okuyan, kitabı ve hik­meti öğreten, onları her kötülükten arın­dıran bir peygamber gönder. Doğrusu güçlü ve hikmet sahibi olan ancak sen­sin (demişlerdi).»
130- Kendini beyinsiz kılandan baş­kası İbrahim'in dininden yüz çevirmez. Şüphesiz dünyada onu seçtik, şüphesiz o, ahirette de salihlerdendir.
131- Hani Rabbi ona, «Teslim ol» de­diğinde, «Âlemlerin Rabbi'ne teslim Oldum» demişti.
132- İbrahim bunu (teslimiyeti) oğullarına vasiyet etti. Yakup da oğullarım! Allah dini size seçti, siz de ancak teslim olmuş olarak can verin» dedi.
133- Yoksa Yakub'a ölüm geldiği zaman sizler yanında mı idiniz? Hani O, oğullarına, «Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?» diye sormuştu da onlar, «Senin ilahına ve babaların İbrahim, İsma­il, İshak'ın ilahı olan tek ilaha ibadet edeceğiz, biz ancak O'na teslim olmuş kimseleriz» demiş­lerdi.
134- Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Kazandık­ları kendilerine, sizin kazandıklarınız da sizedir. Onların yapmış olduklarından sorumlu değilsiniz.
135- «Yahudi veya Hıristiyan olun ki hidayeti bulasınız» dediler. De ki: «Biz, Hanif olan İbrahim'in dinine uyarız ve o asla şirk koşanlardan değildi.»
(Hanif, başka yollardan yüz çevirip münhasıran tek bir yöne, yani Allah'a yönelen kimse demektir.)

136- «Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsma­il'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına indirilene, Musa'ya, İsa'ya ve Rableri tarafından peygam­berlere verilene, onları birbirinden ayırt etmeksi­zin iman ettik, biz O'na teslim olanlarız» deyin.
137- Sizin iman ettiğiniz gibi iman etmiş olsa­lar, şüphesiz hidayeti bulmuş olurlar. Yüz çevirir­lerse, şüphesiz bir ayrılığa (düşmanlığa) düşmüş olurlar. Onlara karşı sana Allah yeter. O, işiten ve iyi bilendir.
138- (İbrahim'in dinidir) Allah'ın rengi! Rengi (dini) Allah'ınkinden daha güzel
olan kim vardır? Biz sadece O'na ibadet edenleriz.

(Allah'ın renginden maksat; Allah'ın, insanı üzerinde yarattığı fıtratı veya dinine hidayet etme­si veya imanla temizlemesidir. Bunların «renk» olarak adlandırılması ise Hıristiyanların kullan­dığı sözün benzerini ifade etmek ve onlara kendi mantıklarıyla cevap vermek içindir. Zira Hıristi­yanlar, yeni doğan çocuklarını sarı renkli sözde kutsal bir suda vaftiz etmekte ve böylece temizlen­diklerini ve Hıristiyanlıklarının gerçekleştiğini kabul etmektedirler. Allah da burada vaftiz suyu­nun rengi olan sarı renk yerine, kendi rengi olan ve insanı üzerinde yarattığı fıtratı önermektedir.)


139- De ki: «Allah hakkında bizimle tartışmaya mı giriyorsunuz? Oysa O, bi­zim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir ve bizim amellerimiz kendimize, sizin amelleriniz de kendinize aittir. Biz O'na ihlâs üzere bağlananlarız.»
140-Yoksa İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlarının Yahudi veya Hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: «Peki, siz mi, yoksa Allah mı da­ha iyi bilir?» Allah tarafından kendisin­de bulunan bir tanıklığı gizleyenden da­ha zalim kim olabilir? Allah yaptıkları­nızdan gafil değildir.
141- Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Kazandıkları kendilerine, sizin kazan­dıklarınız da sizedir. Onların yapmış ol­duklarından sorumlu değilsiniz.
142-İnsanların beyinsizleri, «Yönel­dikleri kıbleden onları çeviren nedir?» diyecekler. De ki: «Doğu ve batı Al­lah'ındır. O, dilediğini doğru yola hida­yet eder.»
143- Böylece sizin insanlara ve Resu­lün de size şahit olması için sizi orta bir ümmet kıldık. Senin önceden yöneldi­ğin kıbleyi (Beyt'ul Mukaddes'i), sadece peygambere uyanları, ökçeleri üzerine geri dönenden ayırt edip bilmemiz için kıble yaptık. Doğrusu bu (kıble değişimi) Allah'ın hidayet ettiği kimselerden baş­kasına elbette ağır gelir. Allah imanınızı (önceden kıldığınız namazlarınızı) boşa çıkaracak değildir. Doğrusu Allah insanlara şefkat gös­teren ve merhamet edendir.
144-Şüphesiz yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz. Hoşnut olacağın kıbleye seni elbette çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram semti­ne çevir. Bulunduğunuz yerde yüzlerinizi o yöne çevirin. Doğrusu kitab verilenler, onun Rablerinden bir gerçek olduğunu mutlaka bilirler. Allah onların yaptıklarından gafil değildir.
145- Sen, kitab verilenlere her türlü delili getir­sen, yine de kıblene uymazlar ve sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlardan bir kısmı da diğer bir kısmının kıblesine uymazlar. Hiç şüphe­siz eğer sana gelen ilimden sonra onların hevesle­rine uyarsan, elbette o zaman zulmedenlerden olursun.
146- Kendilerine kitab verdiklerimiz, onu (Pey­gamber'i) oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Onlardan bir takımı, doğruyu bile bile gizlerler.

147- Hak (kıble değişimi) Rabbindendir, sakın şüphelenenlerden olma.
148- Herkesin yöneldiği bir yön vardır. Hayırlı işlerde birbirinizle yarışın. Nerede olursanız olun, Allah hepinizi bir araya getirir. Allah şüphesiz her şeye kadirdir.
149- Her nereden çıkarsan, (namaz kılarken) yü­zünü Mescid-i Haram semtine çevir, şüphesiz bu Rabbinden bir haktır. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.