El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1
 

634 ...................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

bi. Ki bunlar, aşamalı olmayan etmenler aracılığı ile yürürlükten kaldırılmışlardır. Dinler ve kanunlar gibi.

Kuşkusuz dinsel ya da dünyevi yeni bir yol, bir ulusun hayatına girmeye başlayınca öncelikle eski yolun temel ilkelerine ve toplumsal dayanaklarına yönelir ve onları yok eder. Eğer din ve kanun hayatını sürdürüyor ve gücünü koruyorsa -kuşkusuz bu, güzel eğitim ve halkın kabulü yöntemiyle gerçekleşir- ayrıntı ve uzantı niteliğindeki kural ve yasaları da yok etmiş olur. Aksi takdirde eski sistemin kalıntıları yeni sisteme karışacak ve ikisi arasında bir sentez oluşacaktır. Tıpkı bitkisel bir terkip gibi. Ama bu bileşim onu da bunu da temsil etmeyecektir.

Yüce Allah, bu ayet-i kerimede, insanlara yeryüzündeki şeylerden yemelerini emrediyor. Yemek fiili, çiğneyerek yutmayı ifade eder. Çoğu zaman mallar üzerindeki tasarruf serbestliğinden kinaye olarak kullanılır. Çünkü insan davranışlarının temeli ve hayatının dayanağı yemektir. Nitekim bir ayet-i kerimede yüce Allah şöyle buyuruyor: "Karşılıklı rızayla yapılan ticaret müstesna, aranızda mallarınızı batıl ile yemeyin." (Nisâ, 29) Ayetin ifadesi mutlak olduğu için, onu bu geniş anlamı esas alarak yorumlamakta hiçbir engel yoktur. Bu durumda tefsirini sunduğumuz ayet-i kerimenin anlamını şöyle belirlemek gerekir: "Yeryüzündeki ilâhî nimetlerden yiyin, onlar üzerinde tasarrufta bulunun ve yararların. Yeryüzü yüce Allah'ın izniyle ve mu-sahhar kılmasıyla doğası gereği bunları sizin için hazırlamıştır. Helâl ve temiz olarak yiyin onları. Yani onları yemenize ya da onlar üzerinde tasarrufta bulunmanıza engel olacak, sizin tabiatınızdan ve yeryüzünün doğasından başka bir unsur yoktur. Söz gelimi yemeyi kabul etmeyen bir mizaç ya da yapısı gereği yenmeyen ve yahut mizacın reddetmediği ve doğanızın da nefret etmediği hâlde uygun olmayan yollardan ve anormal yöntemlerle elde edildiği için dinin gereği olarak insanın ondan tiksindiği ve nefret ettiği şeyler gibi.

"Yeryüzünde bulunan helâl ve temiz şeylerden yiyin." Bu ayet, hiçbir kayıt ve şart getirmeksizin genel bir mubahlık ifade eder. Ne var ki: "Şeytanın adımlarını izlemeyin." ifadesi, helâl ve temiz şeyleri yeme ile ilgili bazı hususların şeytanın adımlarını izleme olarak nitelendirildiğini gösteriyor. Bu durum, şeytana uyup bazı

Bakara Sûresi / 168-171 .................................................. 635

şeyleri yemekten kaçınmak ya da şeytana uyup bazı şeyleri yemek şeklinde gerçekleşir. Ardından, şeytana uyulan durumlara ilişkin bir genel bir nitelendirmeye yer veriliyor: Bunların kötülük, fahşa (çirkinlik, hayâsızlık) ve "Allah hakkında bilmediğiniz" şeyleri söylemek oldukları belirtiliyor.

Bir şeyi yemekten kaçınmanın ancak yüce Allah'ın izniyle caiz olabileceği gibi, bir şeyi yemek de ancak yüce Allah'ın izniyle caiz olabilir. Şu hâlde, yeryüzündeki helâl ve temiz şeylerden yemek, ancak yüce Allah'ın izin vermesi ve yasalaştırması -yüce Allah bunu da şu anda tefsirini sunduğumuz bu ayet-i kerimede ve diğer bazı ayetlerde belirtmiştir- ve onu yemekten sakındırmaması ile geçerlilik kazanır. "Allah size ölüyü, kanı... haram kılmıştır." ayetini incelerken bu hususu daha ayrıntılı biçimde ele alacağız.

Bu durumda -doğrusunu Allah herkesten daha iyi bilir- ayetin anlamı bizim şu sözümüze yönelik niteliktedir, diyebiliriz: "Yüce Allah'ın yeryüzünde sizin için yarattığı nimetlerinden yiyin. Yüce Allah bunları sizin için helâl ve temiz kılmıştır. Kaçınarak ve sakınarak bunların bir kısmını yememezlik etmeyin. Bu durumda bir kötülük, iğrençlik ve bir bilgiye yani ilâhî şeriata dayanmaksızın bir yasa koymuş olursunuz. Oysa bu tür bir yasa koymak sizin yetkinizde değildir. Bu, şeytanın adımlarına uymak demektir."

Ayet-i kerimeden çıkan sonuçları şu şekilde sıralayabiliriz:

a) Delil ile kapsam dışı bırakılan hususların dışında kalan her şeyde genel bir helâllik söz konusudur. Çünkü yüce Allah izin verdiği hususlarla ilgili yasaklar getirme yetkisine sahiptir.

b) İlmî bir delil olmaksızın yüce Allah'ın helâl kıldığı bir şeyden sakınmak, insanın yetkisinde olmayan ve haram olan bir tür yasa koyuculuktur.

c) Şeytanın adımlarını izlemekten maksat, Allah'ın izin vermediği bir biçimle ve hususla Allah'a kulluk sunmaktır. Çünkü yüce Allah yürümeyi yasaklamıyor. O'nun yasakladığı, insanın adımlarını şeytanın adımlarının yerine koyacak şekilde yürümesidir. Böyle bir durumda insanın yürüyüşü ile şeytanın yürüyüşü uyuşmuş olur ve insan şeytanın adımlarını izleme durumuna düşer. Bundan dolayı biliyoruz ki illetlendirmenin genelliği, yani "O daima size... emreder" ifadesi, bir bilgiye dayanmaksızın bir fiili işlemekten ka-

636 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

çınmayı yasakladığı gibi, bir bilgiye dayanmaksızın bir fiili işlemeyi yasaklıyorsa da hitapla ilgili olarak bu husus kastedilmemiştir.

Çünkü bu husus şeytana uymak sayılsa da, onun adımlarını izlemek olarak değerlendirilemez.

"O size yalnızca, kötülüğü, çirkin-hayâsızlığı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder." Kötülük ve çirkinlik, eylemlerle ilgili niteliklerdir. Bunun karşıtı da sözdür. Dolayısıyla şunu anlıyoruz ki: Şeytanın emrettiği hususlar kötülük ve çirkinlik niteliğine sahip fiillerle herhangi bir bilgiye dayanmayan sözleri söylemekle sınırlıdır.

"Onlara ne zaman, 'Allah'ın indirdiğine uyun' denilse, 'Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız.' derler." Ayetin orijinalinde geçen "elfâ" kelimesinin mastarı olan "ilfâ" bulmak demektir. Yani atalarımızı üzerinde bulduğumuz. Bu ayet, önceki ayet-i kerimede yer alan "şeytanın adımları" ifadesine ilişkin olarak sunduğumuz açıklamaları pekiştirir niteliktedir.

"Peki ama, ataları hiçbir şey düşünmeyen, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı?" Bu ifade, onların az önceki sözlerine cevap niteliğindedir ve onların bu gerekçelerinin herhangi bir bilgiye ve açıklayıcı kanıta dayanmayan kuru bir söz olduğunu açıklıyor. Böyle bir yaklaşım içinde olmak sağduyu ile çelişir. Çünkü, "Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız." şeklindeki sözleri mutlaktır. Yani demek istiyorlar ki: Hangi durumda ve hangi konumda olurlarsa olsunlar, biz her hâlükârda onlara uyarız. Hiçbir şey bilmiyor olsalar da, doğru yolda olmasalar da, biz onların yaptıklarını hak kabul ederiz." Bu, bilgiye dayanmayan, bilinçli olarak söylenmeyen bir sözdür. Bu söz insanı akıllı bir insanın aklı başındayken diyemeyeceği sözleri sarf etme durumuna düşürür. Eğer onlar atalarını, bildikleri ve doğru yolu buldukları hususlarda izleselerdi, onların bildiklerini ve doğru yolu bulduklarını da bilselerdi, bilmeden doğru yolu bulmuş gibi bir duruma da düşmemiş olacaklardı.

Bununla da anlıyoruz ki, "hiçbir şey düşünmeyen, doğru yolu bulamayan" ifadesi, durumlarını abartılı olarak vurgulama amacına yönelik değildir. Atalarının hayatları boyunca mutlaka bir şeyler bildiklerini göz önünde bulundurarak, onların hiçbir şey bilmedik-

Bakara Sûresi / 168-171 .............................................. 637

lerini söylemenin olsa olsa bir abartma olabileceğini düşünerek böyle bir şey söyleyemeyiz.

Şöyle ki: İfade, öyle bir faraza değerlendirme ile yola çıktığını vurgulamaktadır. Ki, hiç kimse, onlara uymanın caiz olabileceğini söylemesin. Amaç, "biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız." şeklindeki genel yargılarının yanlışlığını vurgulamaktır.

Bu, belirgin bir husustur.

"İnkâr edenleri (çağıranı)n örneği, tıpkı bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyene haykıran kimsenin örneği gibidir." "Mesel" dilden dile dolaşan atasözü demektir. Ve yine "mesel", vasıf anlamına da gelir. Şu ayeti kerimede olduğu gibi: "Bak, senin için nasıl vasıflar getirdiler de böylece saptılar. Artık hiçbir yol bulamazlar. (Furkan, 9)

Tefsirini sunduğumuz ayet-i kerimenin orijinalinde geçen "yen'iku" fiili, "naik" kelimesindendir ve çobanın sürüsünü engellemek amacıyla bağırmasına denir. Çoban sürüsünü bir yerden alıkoymak amacıyla bağırdığı zaman, Araplar "Neaka'r-raî bilganem/ yen'-iku naîken" derler. Ayetin orijinalinde geçen "nidâ" kelimesi, "nâdâ/ yunâdî/munâdâten" kelimelerinin köküdür ve dua yani "çağırma"dan daha özel niteliklidir. Çünkü bu ifadenin altında, "dua"nın aksine, sesi yükseltme ve benzeri bir anlam yatar. Allah doğrusunu herkesten daha iyi bilir, ama ayetin anlamı şöyle olsa gerektir: Senin kâfirleri inanmaya çağırman tıpkı, hayvanlara haykıran birinin durumuna benzer. Bu hayvanlar onun haykırışından ses ve çağrıdan başka bir şey duymazlar. Sırf bu sesin çıkardığı yankıdan ürker de yöneldikleri tarafa gitmekten vazgeçerler ve duyduklarından hiçbir şey düşünüp anlamazlar. Onlar kendilerine yararlı olan sözleri duymayan sağırlardır, yararlı bir söz konuşamayan dilsizlerdir, hiçbir şey göremeyen körlerdirler. Onlar hiçbir şey düşünemezler. Çünkü düşünmeyi sağlayan yollar tıkanmış durumdadır.

Böylece, ifadede kalb sanatının ya da ona yönelik bir ifade sanatının varolduğu ortaya çıkıyor. Çünkü, bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyene haykıran kimsenin örneği, kâfirleri doğru yola çağıranın örneğidir; hidayete çağırılan kâfirlerin değil.

638 ..................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Fakat, bunun bir sonucu ve gereği olarak sunulan üç sıfat, yani "Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler." sözü, kâfirlere özgü niteliklerdir;

onları hakka çağıranların nitelikleri değil. Bu, örneğin Allah- 'ın elçisine değil de kâfirlere izafe edilmesini kaçınılmaz kılar. Bundan dolayı ifadede kalb (değiştirme) sanatı benzeri bir durumun söz konusu olduğunu söyleyebiliriz.

AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


et-Tehzîb adlı eserde Abdurrahman'ın şöyle dediği rivayet edilir:

İmam Sadık'tan (a.s) oğlunu kurban etmeye ant içen adamın durumunu sorduğumda buyurdu ki: "Bu şeytanın adımlarından biridir." [c.8, h: 1063]

Mansûr b. Hazim'in de şöyle dediği rivayet edilmiştir: İmam Sadık (a.s) bana dedi ki: "Târık'ın hikâyesini duymadın mı? Târık Medine'de bir köle tüccarıydı. Bir gün İmam Bâkır'ın (a.s) yanına gelerek, 'Ya Ebu Cafer, ben karımı boşamaya, köle azat etmeye ve adak adamaya yemin ettim.' dedi. Bunun üzerine İmam ona dedi ki: Ey Târık, senin bu tavrın şeytanın adımlarındandır." [c.8, h: 1058]

Tefsir'ul-Ayyâşî'de İmam Bâkır'ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: "Allah'tan başkasının adına yapılan her yemin, şeytanın adımlarındandır." [c.1, s.74, h: 150]

el-Kâfi'de İmam Sadık'ın (a.s) şöyle dediği belirtilir: "Bir adam bir şeyi yapmamaya yemin ettiyse -ve yapmamaya yemin ettiği şeyi yapmak, yapmamaktan daha iyiyse- onu yapsın ve ayrıca keffaret vermesi de gerekmez. Çünkü onun bu yemini şeytanın adımlarından biridir." [c.7, s.443, h: 1]

Ben derim ki: Sunduğumuz bu rivayetlerde esas olan, şeytanın adımlarını izlemek olarak nitelendirilen davranışların kulluk kastı taşıyan fiiller olmalarıdır. Ama bunlar şer'î bir dayanaktan yoksun oldukları için kulluk ifadesi olarak değer görmezler. Nitekim önceki açıklamalarımızda da bu hususa değinmiştik. Boşanma ve benzeri durumların batıl olmalarının başka nedenleri vardır. O da inşâ ile çelişen ta'likin olmasıdır [Talak ve benzeri birtakım akitler şartsız ve kayıtsız ifade edilmeleri gerekir. Akdin şartlı olması onu geçersiz kılar.]

Bakara Sûresi / 168-171....................................................639

TAKLİT VE HURAFELERE UYMANIN AHLÂKÎ VE SOSYAL AÇIDAN İNCELENMESİ


İnsanların benimsedikleri görüş ve inançlar, ya pratikle dolaysız ilintisi söz konusu olmayan teori niteliğindedir. Matematik, doğa ve doğaötesi konulara ilişkin meseleler gibi. Ya da uygulama ile vasıtasız ilintisi bulunan pratik niteliğindedir. Yapılması ve yapılmaması gereken eylemlere ilişkin meseleler gibi. Birinci sınıflandırmaya giren inanç ve görüşler karşısında takınılacak tavır, açık belge ve somut veriye dayalı kesin bilgi ve düşünceye uymaktır.

İkinci sınıflandırmaya giren hususlarda ise, izlenecek yol; kendisinde insanın mutluluğunu barındıran ya da mutluluğu açısından yarar sağlayan hayra götürene uymak ve insanı bedbahtlığa sürükleyen ya da mutluluğu açısından zararlı bir rol oynayan tavırlardan kaçınmaktır. Birinci sınıflandırmadaki hususlardan biri ile ilgili kesin bir bilgiye sahip olmadan hak olduğuna inanmak ve yine ikinci sınıflandırmaya giren hususlardan biri ile ilgili olarak onun hayra ya da kötülüğe yönelik olduğunu bilmeksizin hak olduğuna inanmak, hurafe niteliğinde bir inanç olarak değer görür. İnsanın görüşleri, varlıkların illetini araştıran fıtratın ve kendisini gerçek erdeme yönelten karakterin gereklerine dayanır. Bu yüzden insan, körü körüne kabul edilmiş, cahilane benimsenmiş hurafelere dayalı düşüncelere boyun eğmez. Ne var ki, hayal gücünün uyandırdığı nefsanî duygular ve iç duyarlılıklar ki çoğunlukla -korku ve ümittir- insanı bir şekilde hurafeye inanma durumunda bırakabilirler. Şöyle ki, hayal insana korku ya da ümit motiflerinin eşliğinde bir tablo çizer. Bu tabloyu korku ve ümit duygularının bunu korumasını ve sürekli olarak korku ya da ümit motifleri ile birlikte hatırlamasını sağlar, korkan ya da ümit bağlayan bu nefsin söz konusu tabloyu unutmasına izin vermez.

Örneğin bir insan göz gözü görmez bir zifiri karanlıkta tek başına ıssız bir vadiden geçmek durumunda kaldığı zaman ve eğer gerçeği hayalden, zârarlı olanı zararsız olandan ayırt edecek aydınlatıcı bir aygıt da yoksa yanında, bir süre sonra hayalî, gördüğü her karaltıyı kendisini öldürmek isteyen korkunç bir dev veya ruh gibi canlandırmaya başlayacaktır. Birtakım inişler ve çıkışlar canlandıracaktır. Göğe çıkan ve yere inen varlıklar görmeye başlayacaktır.

640 ...................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Etrafında gerçekte var olmayan cisimler ve şekiller belirecektir.

Onun bu korkulu hâli devam ettiği sürece hayalî mevhum varlıkları canlandırma işini sürdürecektir. Hatta gidip bu durumu başkalarına da anlatacak ve onların zihninde de benzeri bir durumun meydana gelmesine yol açacaktır. Nitekim bu tür söylentiler halk arasında son derece yaygındır. Ama bunlar asılsız hurafelerdir ve bir gerçeğe dayanmazlar.

Kimi zaman hayal, bu mevhum varlığın zararını bertaraf etme amacına yönelik bir savunma içgüdüsü uyandırır. İnsan birtakım hareketler sergileme gereğini duyar. Başkalarını da bu mevhum varlıktan korunmak için, söz konusu hareketleri yapmaya teşvik eder. Böylece asılsız bir kuruntuya dayalı, hurafe nitelikli bir yasa, bir gelenek doğar.

İnsanoğlu eski çağlardan günümüze kadar hurafe nitelikli görüş ve anlayışların etkisinde kalmıştır. Sanıldığı gibi bu durum sırf doğulu toplumlara özgü değildir. Batılıların hurafelere daha fazla inandıklarını söylemesek bile, en azından onlarda da doğulular kadar hurafe yaygındır.

İnsanların seçkinleri -yani bilginler- insanlığın vicdanında kök salmış bu tür hurafelere dayalı gelenek ve alışkanlıkları yok etmek için, sürekli ince manevralarla halkı yönlendirmeye çalışıyorlar.

Ki, kamuoyunun dikkatini bu noktaya çeksinler ve bu hususta uyanık olmalarını sağlasınlar. Artık doktorlar bu hastalıklar için reçeteler yazmaktan yorgun düşmüşlerdir. Çünkü insanoğlu bir açıdan teorik görüşleri ve gerçek bilgileri taklit etmekten, onlara uymaktan kendini alamaz. Bir diğer açıdan da nefsanî eğilim ve duyarlılıkların etkisinden sıyrılamaz. Kaldı ki, bu tür hastalıklarda, tedavinin bugüne kadar yararlı olmadığı da görülmüştür.

Bu hususta en fazla dikkati çeken tavır, çağdaş uygarlık mensuplarının ve pozitif bilim uzmanlarınınkidir. Bunlar çağdaş bilim, somut verilere ve deneysel yönteme dayanır, diyor ve gerisini reddediyorlar. Bunun yanı sıra uygarlığın temelde, elverişli her yolu kullanarak toplumsal tekâmülü sağlama amacına yönelik olduğunu ileri sürüyorlar ve eğitim sistemini de buna dayandırıyorlar.

Ne var ki -son derece ilginçtir- bu anlayışın kendisi de hurafeye dayanır. Çünkü doğa bilimleri, doğanın özelliklerini araştırır, onla-

Bakara Sûresi / 168-171 .............................................. 641

rın konumlarını belirlerler. Diğer bir ifadeyle, bu maddî bilimler, her zaman maddenin gizli kalmış yönlerini araştırırlar. Madde ötesine gelince; maddî bilimlerin olumsuz bir görüş belirtmeleri söz konusu olamaz. Çünkü bir kanıt olmaksızın somut verilere ve deneysel yönteme uymuyor diye bir şeyi inkâra kalkışmak en büyük hurafedir.

Aynı şekilde medeniyetin temeli de, sözünü ettiğimiz toplumsal tekâmül hedefidir sözü de hurafedir. Bu tekâmül ve toplumsal mutluluk, kimi zaman bireyin kişisel mutluluğundan yoksun kalmasını gerektirebilir. Vatan uğrunda, kanun ve ideal uğrunda ölmek, kendini feda etmek gibi. Yani toplumun dokunulmazlığına zarar gelmesin diye ferdin mutluluktan yoksun kalması.

Bir insan ancak tekâmüle dayalı inanç sisteminin bir gereği olarak bu yoksunluklara katlanabilir. Onun bunları erdem olarak görmesi de buna bağlıdır. Bunlar -aslında onun için değil,- toplum için bir tekâmüldür. Gerçekte kendisi için, bir yokluk ve yoksunluktur.

Eğer bunlar tekâmül kabul edilecekse, bu, ancak toplum için geçerlidir. Hâlbuki, insan toplumu kendisi için ister, kendini toplum için değil. Bütün bunlardan dolayı toplumlar bireylerini bir bakıma kandırarak şu düşünceyi empoze ederler: Kişi kendini feda ederek toplum içinde iyi anılmayı, kalıcı bir isim bırakmayı, her zaman övgüyle kendisinden söz edilmeyi gerçekleştirir. İşte bu, sonsuza dek yaşamak demektir. Kuşkusuz bu, bir hurafedir. Gerisinde bir şeyin olmadığını iddia ettiğimiz bir hayatın tükenişinden ve yok olup gitmesinden sonra hangi hayat vardır?

Bunun bir örneği de şu iddiadır: Toplumsal birliğin korunması için insan, kanunların acı yönlerine katlanmalı ve canının çektiği bazı şeylerden yoksun kalmaya katlanmalıdır. Ve geri kalan diğer şeylerle tekâmülüne kavuşmalıdır. Bu tür telkinlerin etkisinde kalan kişi, toplumsal tekâmülü kendi tekâmülü gibi algılar. Ama bu bir hurafedir. Toplumsal tekâmül ile kendi tekâmülü örtüştükleri sürece böyle bir şey geçerli olabilir. Bunun dışındaki durumlar için böyle bir şey söylemek mümkün değildir.

Bir fert bireysel tekâmülü ya da bir toplum insanlık âlemi açısından zorla da olsa istediğini elde etme, üstün bir güce sahip ve dilediğini direnç görmeden benimsetme durumuna gelmişse,

642 ...................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

hangi etmen bu ferdi, toplumun tekâmülünün aynı zamanda onun tekâmülü olduğunu, bunun onun için bir övünç ve güzel isim yapma fırsatı olduğuna inandırabilir?

Nitekim devamlı güçlü ulusların zayıf uluslardan yararlandığını, onların yaşamlarından çıkar sağladıklarını görüyoruz. Kendi ulusal çıkarları için ayak basmadıkları yer, ulaşmadıkları hedef kalmadı. Hiçbir kitle yoktur ki, tutsak edip köle gibi kullanmasınlar. Acaba bu telkin, yok olma fobisini unutturma amacına yönelik bir sosyal uyuşturucudan başka bir şey midir?

Bu hususta Kur'ân-ı Kerim'in başvurduğu yöntem ise, teoride, insanlara Allah'ın indirdiği hükümlere uymayı emretme ve hakkında bilgi sahibi olmadıkları hususlarda hükümler belirlemekten nehyetme şeklindedir. Pratikte ise, Kur'ân insanı Allah katında olan nimetleri istemeye yöneltir. Bu sonuç onun kişisel arzusuyla da uyuşursa, bu onun açısından hem dünya, hem de ahiret mutluluğunu ifade eder. Yok eğer Allah'ın indirdiği hükümlere uyması, onun bireysel olarak birtakım şeylerden yoksun olmasına yol açıyorsa, kuşkusuz Allah katındaki ödül daha büyüktür. Allah katındaki nimetler daha iyi ve daha kalıcıdır:

Her şeyi somut verilere göre değerlendirme düşüncesinde olan materyalistler diyorlar ki: Dine uymak, bilimin reddettiği bir gelenektir.

Dindarlık insanoğlunun yaşadığı dört dönemden ikincisine özgü bir hurafedir. (Mitoloji dönemi, din dönemi, felsefe dönemi, bilim dönemi.) Çağımızda insanlar bilime inanma ve hurafeleri reddetme dönemini yaşıyorlar.) Bu yaklaşım hiçbir bilimsel dayanağı bulunmayan bir safsata, asılsız bir hurafedir.

Dine uymayı bir gelenek olarak yorumlamak yanlıştır. Çünkü din, doğruluğu tartışma götürmez vahiy ve peygamberlik misyonu kanalıyla edinilen dünya ve ahirete ilişkin bilgilerden, toplumsal yasalardan, ibadet biçimlerinden ve insanlar arası ilişki kurallarından doğru sözlü peygamberin bildirdiği haberlerden oluşan bir bütündür. Nitelikleri bundan ibaret olan dine uymak, bilime uymaktır.

Çünkü, bu tür belgeli haberleri doğrulamak bilimin görevidir. Daha önce: "Musa kavmine, 'Allah size bir inek kesmenizi emrediyor.' demişti." (Bakara, 67) ayetini incelerken gelenek ve tak-

Bakara Sûresi / 168-171 ............................................ 643

lit kavramı üzerinde durmuştuk. Daha ayrıntılı bilgi için oraya başvurulabilir.

İşin ilginç tarafı da bu görüşü ileri sürenlerin, hayatın temel ilkeleri ve toplumsal davranış kuralları noktasında yeme, içme, giyinme, çiftleşme ve barınma gibi konularda körü körüne geleneğe uymaktan, hiçbir kanıtlayıcı açıklama yapmaksızın heva ve heves peşine düşmekten başka bir şey yapmayanlar olmalarıdır. Evet, geleneğe yeni bir isim uydurduklarını biliyoruz. Artık ona kalkınmış dünyanın benimsediği kural diyorlar. Böylece gelenek ve taklit ismen değil, ama cismen varlığını sürdürüyor. Lafzı bir kenara atılmış, ama anlamı genel kabul görmüştür.

"Kovanı kovalar arasına bırak" deyimi bilimsel, ilerici ve uygarlığın ifadesi bir slogan, ama "Hava ve hevese uyma; yoksa seni saptırır." gerçeği de dinsel bir gelenek ve asılsız bir hurafe olmuştur.

İnsanlık hayatını düşünce plânında dört döneme ayırmalarına gelince, din ve felsefe tarihi bunu yalanlamaktadır. Bilindiği gibi Hz. İbrahim'in dininin ortaya çıkışı Hindistan'da, Mısır'da ve Keldonîlerin ülkesinde felsefenin ortaya çıkıp yaygınlaşmasından sonraki dönemlere rastlar. Hz. İsa'nın dininin ortaya çıkışı Yunan felsefesinden sonradır. Yine Hz. Muhammed'in (s.a.a) dininin (yani İslâm'ın) ortaya çıkışı da Yunan ve İskenderiye felsefesinden sonraya rastlar. Kısacası felsefenin zirveye ulaşması, dinin zirvesine ulaşmasından önce gerçekleşmiştir. Daha önceki açıklamalarımızda, Allah'ın birliği esasına dayalı dinin, çok tanrılı dinlerden, tarihsel olarak daha öncelikli olduğunu vurgulamıştık.

İnsanlık tarihi açısından Kur'ân'ın onayladığı bölünme şudur:

a) Tüm ümmetlerin tek bir ümmet oldukları ilkel dönem. b) Duyumculuk ve maddenin etkinlik kazandığı dönem. "İnsanlar tek bir ümmet idi. Allah peygamberleri, müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi." (Bakara, 213) ayetini incelerken, sözünü ettiğimiz bu tarihsel dönemlerin niteliklerini de etraflıca anlatacağız.

644 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Bakara Sûresi / 172-176 .......................................................

172- Ey inananlar, size verdiğimiz temiz rızklardan yiyin. Yalnızca Allah'a şükredin; eğer sadece O'na kulluk ediyorsanız.

173- Allah size leş, kan, domuz eti ve Allah'tan başkası adına kesileni kesin olarak haram kıldı. Ama kim zulmetmeden ve sınırı aşmadan mecbur kalırsa, ona bir günah yoktur. Çünkü Allah hiç şüphesiz bağışlayan ve esirgeyendir.

174- Allah'ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyenler ve onunla değeri az bir şeyi satın alanlar; işte onların yedikleri karınlarında ateşten başkası değildir. Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları arındırmaz. Ve onlar için acı bir azap vardır.

175- Onlar, hidayete karşılık sapıklığı, bağışlanmaya karşılık azabı satın almışlardır. Ateşe karşı ne kadar da dayanıklıdırlar!

176- Bu, Allah'ın kitabı şüphesiz hak olarak indirmesindendir. Kitap konusunda anlaşmazlığa düşenler ise, uzak bir ayrılık içindedirler.

Bakara Sûresi / 172-176 .............................................. 645

AYETLERİN AÇIKLAMASI


"Ey inananlar, size verdiğimiz temiz rızklardan yiyin." Daha önce tüm insanlara yöneltilen genel hitaptan sonra müminlere yöneltilen özel bir hitaptır bu. Hitabet sanatında, bir hitaptan diğer bir hitaba geçiş olarak nitelendirilir bu durum. Sanki burada öğüt almayan, söylenen sözleri dinlemeyen bir gruba hitap etmekten vazgeçiliyor ve imanından dolayı kendisini çağırana olumlu karşılık verene yöneltiliyor hitap. İki hitap tarzı arasındaki fark, muhatapların farklılığından kaynaklanıyor. Allah'a ve onun mesajına inananlar, çağrıyı kabul edecekleri beklendiği için "Yeryüzündeki helâl ve temiz şeyler" yerine "size verdiğimiz temiz rızklardan." ifadesi kullanılmıştır.

Bu durum tek ve ortaksız Allah'a şükür sunmalarına bir vesile olarak gündeme getirilmiştir. Çünkü onlar Allah'tan başkasına kulluk sunmayan muvahhitlerdir. Bu yüzden "size verdiğimiz temiz rızklar" deniliyor da "size verilen temiz rızklar" ya da "yeryüzündeki" şeklinde bir ifade kullanılmıyor. Çünkü kullanılan ifade, onların yüce Allah'ı tanımalarına, yüce Allah'ın onlara yakın olduğuna, onlara acıdığına, şefkat beslediğine ilişkin bir ima içermektedir. "Min tayyibat-i mâ re-zaknakum="size verdiğimiz temiz rızklardan" ifadesinde, sıfat mevsufa izafe edilmiştir. Yani sıfatın mevsuf konumuna geçmesi söz konusu değildir.

Çünkü birinci yaklaşım açısından anlam, "Tümü temiz olan rızkımızdan yiyin." şeklinde olur. Ki bu, ifadenin atmosferinden de algılanan yakınlaşma ve şefkat gösterme havasına daha uygundur. İkinci yaklaşım açısından anlam, "Rızkın temizinden yiyin, pis olanından değil." şeklinde olur ki, ayetlerin akışı ile oluşan ortama uymamaktadır bu yorum. Çünkü atmosfer kısıtlamaları kaldırmak, kendi arzuları doğrultusunda yasalar koymak suretiyle Allah- 'ın kendilerine bahşettiği bazı rızkları yemekten kaçınmalarını, hiçbir ilâhî direktife dayanmaksızın yasak koymalarını önlemek şeklinde belirginleşiyor.

"Yalnızca Allah'a şükredin; eğer sadece O'na kulluk ediyorsanız." Dikkat edilirse, "bize şükredin" şeklinde bir ifade kullanılmıyor, tersine "Yalnızca Allah'a şükredin" deniliyor ki, ifade daha net bir şekilde tevhidi vurgulasın. "eğer sadece O'na kulluk ediyorsanız."

646 ................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

ifadesi de bu ilkeyi vurgulama amacına yöneliktir. Bu ifade de sınırlandırmayı ve bir noktaya özgü kılmayı dile getirir. Bu yüzden "eğer ona kulluk ediyorsanız." denilmiyor.

"Allah size leş, kan, domuz eti ve Allah'tan başkası adına kesileni kesin olarak haram kıldı." Allah'tan başkası adına kesilenden maksat, put ve benzeri düzmece ilâhlar adına kesilen hayvanlardır.

"Ama kim zulmetmeden ve sınırı aşmadan mecbur kalırsa" yani haksızlık etmeden ve haddini aşmadan. Bunlar zor durumda kalmaktan kaynaklanan durumlardır. Bu durumda ayeti şu şekilde anlamlandırabiliriz: Kim yasaklanan bu yiyecekleri haksızlık ve aşırılık pozisyonunda olmaksızın bir şekilde yemek zorunda kalırsa, bundan dolayı bir günah kazanmaz. Ama haksızlık ve aşırılık pozisyonundayken ve bu iki durum zorlanmanın etkin unsuru durumunda iseler, onlara bunları yemesi caiz olmaz. "Çünkü Allah hiç şüphesiz bağışlayandır, esirgeyendir." ifadesi gösteriyor ki, bu cevaz yüce Allah'tan mümin kullarına yönelik bir hafifletme ve ruhsattır.

Yoksa yasaklamanın felsefesi ve hükmün hikmeti zorlanma ortamında bile mevcuttur.

"Allah'ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyenler..." Ehlikitab'a yönelik bir kınamadır bu. Onların ibadet ve başka hususlarla ilgili helâl ve temiz bildikleri birçok şey vardı ki, ileri gelenleri ve başkanları bunları haram kılmıştı. Oysa yanlarında bulunan kitap söz konusu şeylerin haramlığını öngörmüyordu. Bunların kitapta helâl oldukları vurgulanan bu hususları gizlemelerinin tek nedeni, başkanlardan sağladıkları çıkarı korumak, liderler nezdindeki makam, mevki ve mali statülerini devam ettirmekti.

Bu ayeti kerime, son derece belirgin bir şekilde amellerin somutlaştırılmasını, sonuçlarının gerçekleşeceğini ifade ediyor. Yüce Allah öncelikle onların Allah'ın ayetlerini az bir para karşılığı satmalarını, karınlarını ateşle doldurmak şeklinde nitelendiriyor. Sonra Allah'ın hükümlerini gizlemeyi tercih edip, Allah'ın ayetlerini açıklama karşılığında az bir para almayı tercih etmelerini, hidayete karşılık sapıklığı tercih etme şeklinde dile getiriyor. Daha sonra bunu, bağışlanma yerine azaba çarptırılmayı seçme olarak nitelendiriyor.

Daha sonra tüm değerlendirmeyi şu çarpıcı ifadeyle noktalıyor: "Onlar ateşe karşı ne kadar da dayanıklıdırlar!" Bu ce-

Bakara Sûresi / 172-176 ................................................. 647

zaya çarptırılmalarını gerektirecek suçları ise, Allah'ın hükümlerini gizlemeye devam etme ve bu tutumlarını sürdürme olarak ön plana çıkıyor. Bu konuya iyice dikkat et.

AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


el-Kâfi'de "ama kim zulmetmeden ve sınırı aşmadan mecbur kalırsa..." ayeti ile ilgili olarak İmam Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilir: "[Ayetin orijinalinde geçen] 'el-bağiy', av peşinde olandır, 'el-adiy' ise, hırsızdır. Zor durumda kalsalar dahi bunlar leş yiyemezler. Bu, onlara haramdır ve Müslümanlara yönelik bu izin onları kapsamaz. Onların sefer sırasında namazı kısaltmaları da caiz değildir." [c.3, s.438, h: 7]

Tefsir'ul-Ayyâşî'de İmam Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilir: "el-Bağiy, zalim demektir. 'el-Adiy' ise, gasıp, [yani başkalarının hakkına zorla el koyan) demektir." [c.3, s.74, h: 151]

Hammad da onun (a.) şöyle buyurduğunu rivayet eder: "el- Bağiy, imama başkaldıran, 'el-adiy' de, hırsız demektir." [c.3, s.74, h: 154]

Mecma'ul-Beyan tefsirinde, İmam Bâkır ve İmam Sadık'ın (her ikisine selâm olsun) şöyle buyurdukları belirtilmiştir: "Yani Müslümanların imamına baş kaldırmaksızın (el-bağiy) ve günah işleyerek hak ehlinin yolundan sapmaksızın (el-adiy)."

Ben derim ki: Bu rivayetlerde işaret edilen hususlar, bu kavramların somut belirtileri türündendirler ve bunlar bizim ifadeden çıkardığımız sonucu da pekiştirir niteliktedirler.

el-Kâfi ve Tefsir'ul-Ayyâşî'de İmam Sadık'ın (a.s) "Onlar ateşe karşı ne kadar da dayanıklıdırlar!" ifadesi ile ilgili olarak, "Yani onlar kendilerini ateşe sürükleyeceğini bildikleri fiilleri işlemeye ne kadar dayanıklıdırlar!" şeklinde bir açıklamada bulunduğu rivayet edilir. [el-Kâfi, c.2, s.268, h: 2; Tefsir'ul-Ayyâşî, c.1, s.75, h: 157]

Mecm'ul-Beyan tefsirinde, Ali b. İbrahim, İmam Sadık'tan (s.a.) şöyle rivayet eder: "Onlar ateşe karşı ne kadar da cesurdurlar!" Yine İmam Sadık'tan (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Ateş ehlinin amellerini ne kadar da çok yapıyorlar!"

648 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Ben derim ki: Bu rivayetler yakın anlamlıdırlar. Birinci rivayette "ateşe karşı dayanıklılık" ifadesi, ateşin sebebine karşı dayanıklılık şeklinde yorumlanmıştır. İkinci rivayette "ateşe karşı dayanıklılık" ifadesi, ateşe karşı cesur olmak -cesaret dayanıklılığın temel koşuludur-" şeklinde açıklanmıştır. Üçüncü rivayette ise, "ateşe karşı dayanıklılık" ifadesi, "ateş ehlinin amellerini işleme" şeklinde yorumlanıyor. Buradaki anlam birinci rivayetin anlamına dönüktür.

Bakara Sûresi / 177 ............................................................. 649

177- Yüzünüzü doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir.

Ama iyilik o kimsedir ki Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere inandı. Mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksunlara, yolda kalmışlara, dilencilere ve kölelere verdi. Namazı dosdoğru kıldı, zekât verdi. (Onlar) ahitleştikleri zaman ahitlerini yerine getirenler, sıkıntı, hastalık, savaş zamanlarında sabredenler(dir). İşte, bunlar doğru olanlardır, muttakiler de bunlardır.

AYETİN AÇIKLAMASI


Deniliyor ki: Kıblenin Kudüs kentindeki Beyt'ül-Mukaddes yerine Mekke'deki Kâbe olarak değiştirilmesi insanlar arasında bir tartışmaya, sert münakaşalara yol açtı. Bu tartışmalar aldı başını gitti. Bunun üzerine yüce Allah tarafından yukarıya aldığımız ayet-i kerime indi.

"Yüzünüzü doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir." İfadenin orijinalinde geçen "birr" bol hayır ve ihsan demektir. Bu kelimenin "berr" şeklindeki okunuşu sıfat-ı müşebbehedir. (yani bol hayırlı ve ihsan sahibi olan kimse). Yine ifadede geçen "kibel" kelimesi de yön anlamına gelir. Kıble kelimesi de bundan türemiş ve bir tür yön ifade eder. İfadenin orijinalinde geçen "zevi'l-kurba", "yakın-

650............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

lar" demektir. "Yetama" kelimesi, yetimin çoğuludur ve babası olmayan çocuğa denir. "Mesakîn" kelimesi, "miskîn"in çoğuludur ve yoksullukta durumu fakirden daha kötü olan kimsedir. "İbni'ssebil" ailesinden uzakta bulunan kimse demektir. "er-Rikab" kelimesi, "rekabe"-nin çoğuludur ve kölelik anlamını ifade eder.

"Be'sâ" kelimesi, tıpkı "bu's" gibi mastardır ve felaket ve yoksulluk demektir. "Zarrâ" kelimesi de tıpkı "zurr" gibi mastardır ve bir insanın hastalık, yaralanma, malını yitirme ya da evladının ölmesi şeklinde zarara uğramasını ifade eder. "Be's" ise, savaşın kızıştığı zaman demektir.

"Ama iyilik o kimsedir ki, Allah'a ve ahiret gününe... inandı." Burada "birr" kelimesinin tanımlanmasından vazgeçilip "berr"-in tanımlanması tercih ediliyor ki, amaç, bu işi yapan adamları niteliklerine ilişkin ayrıntılı açıklamalarla birlikte etraflıca tanımlamaktır.

Somut örnekten yoksun bir kavramın etkisiz olacağını ve bir fayda sağlamayacağını ima etmektir. Bu, Kur'ân-ı Kerim'in öteden beri uyguladığı bir anlatım tarzıdır. Kur'ân-ı Kerim konumları ve durumları açıklamak istediği zaman, öncelikle işte rol oynayan kişileri tanımlama yolunu seçer. Sadece kavramı açıklamakla yetinmez.

Kısacası: "Ama iyilik o kimsedir ki, Allah'a ve ahiret gününe... inandı." ifadesi iyileri tanımlamaya, onların durumlarını açıklamaya yöneliktir. Ayet-i kerime, onları üç mertebenin, yani inanç, amel ve ahlâk mertebelerinin tümünü göz önünde bulundurarak tanımlıyor. Başlangıçta "Allah'a inanan...", ardından "İşte bunlar doğru olanlardır.", sonra "muttakiler de bunlardır." buyurarak onları tüm yönleriyle tanımlıyor.

Yüce Allah'ın iyileri tanımlarken ön plâna çıkardığı niteliklere gelince; öncelikle onların inançlarını gözler önüne seriyor: "Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere inandı." Bu ifade yüce Allah'ın kullarının inanmalarını istediği tüm hak prensipleri ve öğretileri kapsamaktadır. Bu imandan maksat, tüm olumlu sonuçlarını beraberinde doğuran eksiksiz imandır. Yani kalpte en ufak bir kuşku kırıntısı, bir kararsızlık, bir itiraz, ya da hoşa gitmeyen bir durumun baş göstermesi anında en ufak bir kızgınlık bulunmayacaktır. Yine ahlâkî davranışlarda ve pratik hayatta imanla çelişen bir tavır sergilenmeyecektir. Bu hususun kas-

Bakara Sûresi / 177 ................................................... 651

tedildiğinin kanıtı da şu ifadedir: "İşte bunlar doğru olanlardır." Bu ifadede doğruluk kavramı genel olarak dile getirilmiş ve kalp ya da bedensel organların bir hareketiyle kayıtlandırılmamıştır. Şu hâlde onlar gerçek müminlerdir, imanlarında doğrudurlar, tavırlarıyla imanlarını doğrulamaktadırlar.

Nitekim ulu Allah iman-tavır uyumunun zorunluluğunu şu şekilde dile getirmektedir: "Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıklar hususunda seni hakem kılıp, sonra da verdiğin hükmü içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın tam anlamıyla kabullenmedikçe inanmış olmazlar." (Nisâ, 65) Bu durumda onlar, imanın dördüncü mertebesine ilişkin niteliklere sahip olurlar.

"Rabbi ona, 'Teslim ol' demişti. (O da)'Âlemlerin Rabbine teslim oldum.' dedi." (Bakara, 131) ayetini incelerken söz konusu iman mertebesinin karakteristik özelliklerini okuyucuların dikkatine sunmuştuk.

Ardından yüce Allah iyilerin bazı amellerinden söz ediyor: "Mala olan sevgisine rağmen onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve kölelere verdi; namazı dosdoğru kıldı, zekâtı verdi." Burada namazdan söz ediliyor ki o, ibadetle ilgili bir hükümdür Yüce Allah Kur'ân-ı Kerim'de namazı şu şekilde tanımlıyor: "Namaz kötü ve iğrenç şeylerden vazgeçirir." (Ankebût, 45) "Beni anmak için namaz kıl." (Tâhâ, 14) Bunun yanı sıra, maddî hayatın ıslahına yönelik malî bir yükümlülük olan zekâttan söz ediliyor.

Bu iki ibadetten önce de mal vermekten söz edilmişti. Bununla da zorunlu bir yükümlülük olmaksızın, muhtaçların ihtiyaçlarını gidermek ve açıklarını kapatmak amacıyla tamamen gönüllü olarak hayır amaçlı harcamada bulunmak, yoksullara ihsan etmek kastedilmiştir.

Bunun ardından yüce Allah onların kimi ahlâkî özelliklerini gündeme getiriyor: "Ahitleştikleri zaman ahitlerini yerine getirenler, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler." İfadenin orijinalinde geçen "ahid" kavramı bir şeye devamlı sarılmak ve kalben ona bağlı kalmak anlamını ifade eder. -Görüldüğü gibi yüce Allah bu kavramı da genel tutmuştur.- Bununla beraber bu kavram, bazılarının sandığı gibi imanı ve imanın hükümlerine uymayı kapsamına almıyor. "Ahitleştikleri zaman ahitlerini" ifadesi ima-

652 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

nın kapsam dışı kalmasını gerektirir. Çünkü inanmak, inanmanın gereklerini yerine getirmek, herhangi bir zamanla sınırlandırılmaz.

Nitekim ifadede zaman sınırlandırılması son derece belirgindir. Ancak bu ifade genelliği itibariyle insanın gerçekleştirdiği her türlü antlaşmayı, verdiği her türlü vaadi ve yapmaya söz verdiği her hususu ve söylediği her sözü kapsar. "Falanca şeyi muhakkak yapacağım, kesinlikle şu şeyi terk edeceğim" dememiz gibi. İnsanlar arası ilişkilerde, davranış kuralları içinde bağlanan her türlü akit de bu ifadenin kapsamı içindedir.

Sabır, musibetlerin dört bir yandan saldırıya geçtiği, felaketlerin kapıyı çaldığı zorluk dönemlerinde ve savaşta acılara karşı direnebilme gücüdür. Ayet-i kerimede ön plana çıkarılan bu iki karakter, iyi ahlâkın tümünü ifade etmeseler de, ancak bunlar gerçekleşti mi diğerleri de gerçekleşirler. Antlaşmaya bağlı kalmak ve zorluklara karşı sabretme karakterlerinden biri durma ile, biri de hareket ile ilintilidir. Hareketle ilintili olan, ahde bağlı kalma hareketidir. Onların bu iki karakterlerinin gündeme getirilmesi ile şu mesaj verilmek isteniyor. Onlar bir söz söyledikleri zaman, hemen onu yapmaya kalkarlar ve kendilerini bir köşeye çekmezler.

Yüce Allah iyileri tanımlarken kullandığı ikinci ifade şudur: "İşte bunlar doğru olanlardır." Hiç kuşkusuz bu, bilmeye ve uygulamaya ilişkin tüm iyi nitelikleri kapsayıcı bir nitelemedir. Çünkü doğruluk beraberinde iffetlilik, cesaret, hikmet, adalet ve bunların ayrıntılarını doğuran temel bir karakterdir. Çünkü bir insanın yapabileceği inanmak, söylemek ve amel etmektir. Doğru karakterli bir insan olduğu zaman bu üç nitelik birbirleriyle uyuşurlar. Yani dediğinden başkasını yapmaz, inandığından başkasını da demez. İnsanoğlu içten gelen bir duyguyla yaratılışı itibariyle gerçeği kabul etme ve gerçeğe boyun eğme eğilimindedir, bunun aksi bir tavır içinde olsa da... Gerçeği kabul ettiği zaman ve bu hususta da doğru bir tutum içinde olduğu zaman, inandığı şeyi söylemeye ve söylediğini yapmaya başlar. Bu den-klem tanımlandığı zaman, katışıksız iman, üstün ahlâk ve salih amel gerçekleşmiş olur. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Ey inananlar, Allah'tan korkun ve doğrularla beraber olun." (Tevbe, 119) Tefsirini sunduğumuz ayeti kerimedeki "İşte bunlar doğru olanlardır" şeklindeki sınırlandırı-

Bakara Sûresi / 177 ........................................................ 653

cı ifade, sınırlandırmayı pekiştirme, sınırı açık biçimde belirleme amacına yöneliktir. Allah doğrusunu herkesten daha iyi bilir, ama şu anlamın belirginleşmesi kastedilmiştir: Doğruların kim olduğunu öğrenmek istiyorsan, işte onlar iyiler (ebrar)dir.

İyilerin üçüncü ayırıcı özellikleri ise, şudur: "Muttakiler de bunlardır." Buradaki sınırlayıcı ifade de erdemin tamamlandığını vurgulamaya dönüktür. Çünkü iyilik ve doğruluk gerçekleşmese, takva da gerçekleşmez.

Yüce Allah, bu ayet-i kerimede iyilere ilişkin olarak söz konusu ettiği karakteristik özellikleri başka ayetlerde de dile getirmiştir: "İyiler de, karışımı kafûr olan bir kadehten içerler. Bir kaynak ki, Allah'ın kulları ondan içerler, fışkırtarak akıtırlar. Adaklarını yerine getirirler ve kötülüğü salgın olan bir günden korkarlar. Ona olan sevgilerine rağmen, yoksula, yetime ve esire yemek yedirirler.

Biz size sırf Allah rızası için yediriyoruz. ...sabrettiklerinden dolayı onları cennet ve ipekle mükâfatlandırmıştır." (İnsân, 5-12) Bu ayetlerde onların karakteristik özellikleri Allah'a ve ahiret gününe inanmak, Allah rızası için malî harcamada bulunmak, sözünde durmak ve sabretmek şeklinde dile getirilmiştir.

Bir başka yerde de şöyle buyuruyor: "Hayır, iyilerin kitabı İlliyyîn'dedir. İlliyyîn'in ne olduğunu sana öğreten nedir? Yazılmış bir kitaptır, yaklaştırılmış olanlar onu görürler. İyiler elbette nimet içindedirler... Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilir. ...Bir çeşme ki yaklaştırılanlar ondan içerler." (Mutaffifîn, 18-28) Bu ayetlerle, bundan önce sunulan ayetler arasında bir karşılaştırma yapıldığı zaman iyilerin temel özellikleri ve sonuçta uğrayacakları akıbet belirginleşir. Ayetler iyileri "Allah'ın kulları ve mukarrebler (yaklaştırılmışlar)" olarak nitelendiriyor.

Bir ayette yüce Allah "kulları"nı şöyle tanımlıyor: "Benim kullarıma karşı sen (Şeytan)in bir gücün yoktur." (Hicr, 42) Yaklaştırılmışları da şu şekilde tanıtıyor: "Ve o sabıklar, o önde gidenler, işte o yaklaştırılanlar. Nimet cennetlerindedirler." (Vâkıa, 10-12) Dünyada onlar herkesten önce Rablerine koşanlardır ve ahirette de herkesten önce nimet cennetlerine konanlardır. Şayet ayet-i kerimelerin işaretleri doğrultusunda durumları incelenecek olursa ilginç şeylere rastlanacaktır.