El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1
 

616 ..................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

cismanî şeylerle ilgilidir. Bu yüzden gerçek anlamı ile yüce Allah'la ilgili olamaz. Dolayısıyla Allah'a izafe edilen "sevgi" mecaz anlamda kullanılmış ve ondan maksat, itaattir. Yani Allah'ın emrine uyup, yasakladıklarından kaçınmaktır. Nitekim yüce Allah bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: "De ki: Eğer siz Allah' ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin." (Âl-i İmrân, 31)

Ama ayet-i kerime onların aleyhine tanıklık etmektedir: "Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür." ifadesi gösteriyor ki, Allah'a yönelik sevgi artabilir. Bu ise, Allah'a eşler koşanlara oranla müminlerin içinde daha yoğun olarak bulunan bir duygudur. Eğer sevgiden maksat itaat olsaydı, o zaman (müşrikler de Allah'a itaat ederler ama) "inananlar Allah'a daha fazla itaat ederler" şeklinde bir anlam ortaya çıkacaktı ki, burada tafdil sıygası anlamsız olacaktı.

Çünkü müminlerin dışındaki kimselerin itaati, Allah'a yönelik itaat olarak değerlendirilemez. Şu hâlde bu ayet-i kerimede sevginin gerçek manası kastedilmiştir.

Bunun bir kanıtı da yüce Allah'ın şu sözüdür: "De ki: babalarınız oğullarınız.... size Allah'tan, Resulünden... daha sevimli ise..." (Tevbe, 24) Bu ayet açıkça gösteriyor ki, Allah'a yönelik sevgi ile; Peygambere yönelik sevgi ile babalara, oğullara, mallara, yönelik sevgi aynıdır. Bunu "size... daha sevimli ise" sözünden anlıyoruz. Tafdil sıygası üstün olan ile üstün olunanın, aralarında fazlalık ve noksanlık durumu söz konusu olsa da, anlamın özünde ortaklıklarını öngörür.

Daha sonra ayet-i kerime eşler edinenleri, "Allah'ı sever gibi onları severler." sözüyle kınıyor, müminleri ise "Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür." diye övüyor. İki grubun bu açıdan karşılaştırılmış olması gösteriyor ki, birinci grubun kınanmış olmasının sebebi, ilâhî sevgiyi yüce Allah ile eşler olarak edindikleri düzmece ilâhlar arasında bölüştürmüş olmalarıdır. Gerçi, bu ifadeyi okuyan kişinin aklına ilk etapta "şayet sevgide en büyük payı Allah'a verselerdi, böyle bir kınamaya maruz kalmayacaklardı" şeklinde bir düşünce gelebilir. Ancak devamında gelen ifadeler bu ihtimali ortadan kaldırıyor: "Muhakkak bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu bilselerdi."; "Uyulanlar uyanlardan uzaklaşmışlardır. Onlar azabı

Bakara Sûresi / 163-167 ................................................ 617

görmüşlerdir ve aralarındaki bütün bağlar kesilmiştir."; "Böylece Allah onlara amellerini hasret kaynağı olarak gösterecektir." Bu ifadeler açıkça ortaya koyuyorlar ki, Allah'a eşler koşanlara yönelik kınama bizzat sevgi dolayısıyla değildir. Tersine, sevginin gereği olan "uyma" dolayısıyladır. Çünkü putperestler, Allah'ın dışında rab bildikleri kimselere, onların güçlü olduklarına inandıkları için itaat ediyorlardı. Böylece bir güce dayanarak, istedikleri bir şeyi elde etmeyi ya da istemedikleri bir şeyi kendilerinden uzaklaştırmayı amaçlıyorlardı. Bu sapık anlayışlarından dolayı gerçeğe itaat etmeyi büsbütün ya da bazı konularda terk ediyorlardı. Hâlbuki bazı meselelerde Allah'a itaat edip de diğer bazı meselelerde O'na itaat etmeyen kişi, itaat etmiş sayılmaz. Böylece az önce dikkat çektiğimiz ilk etapta akla gelen sakıncalı söz kendiliğinden ortadan kalkmış olur.

Bundan dolayı, sözünü ettiğimiz sevgide Allah'a yönelik kısım, genelin içinde bir pay şeklinde olmamalıdır. Çünkü bu, şirk demektir.

Bu sevginin artması, sadece Allah'ın emrine itaat etmeyi gerektirir. Müminlerin "Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür." şeklinde övülmeleri de bu yüzdendir.

Ayet-i kerimede gündeme getirilen övgü ve yergi, sevginin sonucu ile yani "uyma" ile ilgili oldukları için, Allah'a itaat etmeye davet eden ve bundan başka herhangi bir amaç taşımayan birini, Allah'ın emir ve yasaklarına uymanın gereği olarak sevmek, yukarıda değindiğimiz genel hükmün kapsamına girmez ve kuşkusuz böyle bir tavır yergiyi gerektirmez. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:

"De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız... size Allah'tan, Resulünden... daha sevimli ise." (Tevbe, 24)

Yüce Allah kendi zatına yönelik bir sevgiden söz ettiği gibi, Peygamberine yönelik bir sevgiden de söz ediyor. Çünkü Peygamberi (s.a.a) sevmek, Allah'ı sevmek demektir. Bu sevginin sonucu olan "uyma" Peygambere yönelik olunca, Allah'a yönelikmiş gibi bir anlam kazanır. Çünkü bizzat yüce Allah insanları Peygamberine uymaya, itaat etmeye çağırıyor: "Biz her peygamberi, Allah'ın izniyle kendisine itaat edilmesi için gönderdik..." (Nisâ, 64) "De ki:

Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin..." (Âl-i İmrân, 31) Kendisine uyulduğu zaman insanı Allah'a yönelten her-

618 ................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

kes için aynı durum söz konusudur. Bilgisiyle insanlara doğru yolu gösteren bilgin, işaretiyle gerçeğe ulaşılan ayet, okunmasıyla insanı Allah'a yaklaştıran Kur'ân gibi. Çünkü bunların tümü Allah'a yönelik sevgiyle sevilirler, bunlara uymak insanı Allah'a yaklaştıran bir itaat konumundadır.

Bu açıklamalardan anlaşılıyor ki: "Sahip olduğu bir güçten dolayı Allah'tan başka bir şeyi, bir kimseyi seven, dolayısıyla itaat eden ve bunu bir ihtiyacını gidermede aracı olarak kullanan veya Allah'ın emretmediği bir hususta bir başkasına uyan kimse, Allah'ı bir yana bırakarak birtakım düzmece ilâhlar edinmiş demektir.

Yüce Allah, ileride onların amellerini birer hasret ve üzüntü kaynağı olarak kendilerine gösterecektir.

Yine bununla anlaşılıyor ki; müminler sadece Allah'ı seven, gücü sadece Allah katında arayan ve Allah'ın emir ve yasaklarının dışında başka bir otoriteye uymayan kimselerdir. İşte dini Allah'a özgü kılanlar bunlardır.

Yine bu açıklamalardan anlaşılıyor ki; sevgisi Allah'ı sevmek, itaati Allah'a itaat etmek demek olanları; Hz. Peygamber, O'nun Ehlibeyti, Allah'ın dinini bilen âlimler, Allah'ın kitabı, Peygamberin sünneti ve bir şekilde Allah'ı hatırlatan her şeyi sevmek Allah'a ihlâs sayılır ve ayet-i kerimede yerilmiş bulunan şirkin kapsamına girmez. Bu konumda olanlara sevmek ve itaat etmek suretiyle yaklaşmak, Allah'a yakınlaşmak demektir. Örfte büyüklere gösterilen her çeşit saygıyı bunlara göstermek, Allah'a yönelik takva sayılır.

Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Kim Allah'ın şiarlarına saygı gösterirse, şüphesiz bu, kalplerin takvasındandır." (Hacc, 32) İfadede geçen "şiar" yol gösteren işaret demektir. Bunu Safâ ve Merve gibi yerlerle sınırlandırmak doğru olmaz. Dolayısıyla Allah'ı hatırlatan, Allah'ın şiarı, ayeti ve alâmeti konumunda olan herkese ve her şeye yönelik saygı, yüce Allah'a yönelik takvanın bir gereğidir. Takvayı emreden tüm ayetler bu hususu kapsar.

Aklı başında olan biri bilir ki; sözünü ettiğimiz şiar ve ayetlere, Allah'a karşı bir tür bağımsızlık tanımak, bunların kendi başlarına gerek kendilerine ve gerekse başkalarına bir yarar ya da zarar dokundurabildiklerine; öldürme, hayat verme ya da diriltme gücüne

Bakara Sûresi / 163-167 ............................................... 619

sahip olduklarına inanmak, onları Allah'ın şiarları konumundan çıkarıp ulu-hiyet makamına oturtmak demektir ki, bu da Allah'a ortak koşmaktır. Böyle bir duruma düşmekten Allah'a sığınırız.

"Zulmedenler, azabı görecekleri (ve o zaman) "muhakkak bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın gerçekten şiddetli azap edici olduğunu" anlayacakları günü keşke bir görselerdi." İfadeden anlaşıldığı kadarıyla ayetin orijinalinde geçen "iz" edatı "yerâ" fiilinin mefulüdür.

"Muhakkak bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu" diye başlayan ifade de "azab"ın açıklaması niteliğindedir. İfadenin başındaki "lev" edatı ise "temenni" içindir.

Buna göre, ayetin anlamı şöyle olur: Keşke dünya hayatında, müşahede edecekleri azap gününü bir görselerdi ve bütün gücün Allah'ın tekelinde olduğunu bizzat gözlemleselerdi. Ve böylece, bu hususta düzmece ilâhlara bir pay tanımakla ne büyük hata işlediklerini, bu hatanın akıbeti olan azabın ne kadar şiddetli olduğunu ve yaptıkları hatanın cezasını tadacaklarını bilselerdi.

Şu hâlde, bundan sonraki ayet-i kerimenin de açıkça ortaya koyduğu gibi, tefsirini sunduğumuz bu ayetteki "azap"tan maksat, onların, kendilerinde birtakım güçler olduğunu sanarak, Allah'ı bir yana bırakarak birtakım düzmece ilâhlar edinmenin bir yanılgı olduğunu görmeleri ve bu hatanın akıbetini gözleriyle görmeleridir.

Bu ayet-i izleyen iki ayet-i kerime bu anlamı pekiştirmektedir: "Öyle ki (o gün) uyulanlar uyanlardan uzaklaşmışlardır -uyanlar uyulanlardan bekledikleri yardımı görememişler-, azabı görmüşlerdir, aralarındaki bütün bağlar kesilmiştir. -Allah'ın dışındaki tüm güçler etkisiz hâle gelmiştir- Uyanlar derler ki 'Keşke bir daha dönüş mümkün olsaydı' -bu, dünyaya dönüş temennisidir- 'Onlardan uzak dursaydık' -yani dünyada uyulan düzmece ilâhlardan- bizden uzak durdukları gibi -yani ahirette.- Böylece Allah onlara - yani düzmece ilâhlar edinmek suretiyle zalim olanlara- amellerini -dünyada Allah'ı bir yana bırakıp düzmece ilâhları sevip, onlara uymalarını- hasret kay-nağı olarak gösterecektir. Ve onlar ateşten çıkacak değildirler."

"Onlar ateşten çıkacak değildirler." Bu ifade, ahiretteki azabın kesintiye uğrayacağına inananlara karşı bir kanıt niteliğindedir.

620 .................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


el-Hisal, et-Tevhid ve el-Meanî adlı eserlerde1 yer alan bir rivayete göre, Şüreyh b. Hani diyor ki: "Cemel savaşının olduğu gün bir bedevi kalkıp Hz. Ali'ye (a.s) şöyle dedi: 'Ey Emir'ül- Müminin, Allah'ın bir olduğunu mu, diyorsun?' Orada bulunan halk adamın üzerine yürüyüp: 'Ey bedevi, Emir'ül-Müminin'in kalbinin ıztıraplı olduğunu gör-müyor musun?' dediler. Bunun üzerine Hz. Ali, 'Bırakın onu, çünkü onun istediğini biz de aynen halktan (düşman ordusundan) istiyoruz.' dedi ve şöyle devam etti: Ey bedevi, 'Allah birdir' sözünün dört kısmı vardır. Bunun iki kısmını yüce Allah için düşünmek caiz değildir. Ama öteki iki kısmını O'nun hakkında düşünmek doğru bir tutum olur.

"O'nun hakkında düşünülmesi caiz olmayan iki kısmı; (birincisi) birinin sayısal olarak onun sayılar içinde bir olduğunu, söylemesidir. Böyle düşünmek caiz değildir. Çünkü ikincisi bulunmayan bir, sayıların kapsamına girmez. 'Allah üçün üçüncüsüdür.' diyenin kâfir olduğunu görmüyor musun? (İkincisi de) birinin kalkıp, bir tür içindeki biri kastederek 'O insanlar içinde bir tanedir.' demesi de caiz değildir. Çünkü burada benzetme söz konusudur; bizim Rabbimiz ise, bu tür bir yakıştırmadan münezzehtir. O'nun hakkında düşünülmesi caiz olan diğer iki kısma gelince: Birinin, 'O, birdir ve varlıklar içinde hiçbir şey O'nun gibi değildir.' demesidir. Hiç kuşkusuz bizim Rabbimiz böyledir. Aynı şekilde, bir insanın "O tektir" demesi ve şu manayı kastetmesi caizdir. O'nun varlığı bölünmez, ne aklen ne de vehim açısından. İşte bizim Rabbimiz böyledir."

Ben derim ki: Hz. Ali'nin (a.s) yüce Allah hakkında düşünülmesini caiz gördüğü iki kısım, "Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır" ayetine ilişkin açıklamalarımızla uyuşmaktadır.

Hz. Ali (a.s), İmam Rıza (a.s) ve öteki Ehlibeyt İmamlarından aktarılan hutbelerde şöyle ifadelere rastlanıyor: "O, birdir; ama bu, sayısal bir birlik değildir."2 Yani O'nun zatı sayısallıktan uzak sırf bir zattır. İmam Zeynelabidin'in (a.s) Sahife-i Kâmile kitabın-


------

1- [el-Hisal, c.1, s.3, h: 1; et-Tevhid, s.83, h: 3; el-Meanî, s.5, h:2]

2- [Nehc'ül-Belâğa, hutbe: 185]

Bakara Sûresi / 163-167 .................................................... 621

dan şöyle buyurduğu geçer: "Sayısal birlik sana özgüdür."1 Bu ifade mülkiyete göre yorumlanır. Yani, sen sayısal birliğe sahipsin; sayısal birlikle nitelenme kastedilmemiştir. Çünkü hem akıl ve hem de nakil, yüce Allah'ın varlığının zat ve hakikat olarak ikincisi ve tekrarı bulunmayan bir sırflık olduğuna tanıklık ederler.

el-Kâfi, el-İhtisas ve Tefsir'ul-Ayyâşî'de2 belirtildiğine göre İmam Bâkır (a.s) "İnsanlardan kimi, Allah'tan başka eşler tutar" ayeti ile ilgili olarak şöyle demiştir: "Allah'a andolsun ki, ey Cabir, onlar, zalim önderler ve taraftarlarıdır." Ayyâşî'nin naklettiği rivayette ise, ifade şöyledir: "Allah'a andolsun ki, ey Cabir, zulüm önderleri ve onların taraftarlarıdır."

Ben derim ki: Bu ifade ile ne kastedildiği, daha önceki açıklama- larımızda açıklığa kavuşmuştur. "Zulüm önderleri" ifadesi ise, ayet-i kerimede geçen "zulmedenler görselerdi" ifadesine yönelik bir işarettir. Burada Allah'ı bir yana bırakıp düzmece ilâhlar edinenler zalimler olarak nitelendirilmiştir. Onların uydukları kimseler de "Zalimlerin önderleri" ya da "zulüm önderleri"dir.

el-Kâfi'de İmam Sadık'ın (a.s) "Böylece Allah onlara amellerini hasret kaynağı olarak gösterecektir." ayeti ile ilgili olarak şöyle dediği belirtilir: "Bu, bir adamdır ki, cimrilikten dolayı malını Allah yolunda harcamaksızın biriktirir; sonra ölür ve o malı ya Allah yolunda ya da günah yolunda harcayacak birine bırakır. Eğer söz konusu kişi bu malı Allah'a itaat yolunda kullanırsa, asıl sahibi, malını başkasının mizanında görür ve bu, onun için bir üzüntü kaynağı olur. -Çünkü mal kendisinindi- Eğer malı bıraktığı kişi, onu günah yolunda kullanırsa, bu sefer günahkâr birini kendi malı ile desteklemiş olur." [c.4, s.42, h: 2]

Ben derim ki: Bu anlamı içeren bir rivayeti, Ayyâşî, Şeyh Saduk, Şeyh Müfid ve Tabersî İmam Bâkır ve İmam Sadık'tan (üzerlerine selâm olsun) nakletmişlerdir.3 Bu anlam Allah'ı bir yana bırakıp birtakım düzmece ilâhlar edinme ile ilgili sunulan geniş


-------

1- [Sahife-i Seccadiyye, dua: 28]

2- [el-Kâfi, c.1, s.374, h: 11; el-İhtisas, s.334; Tefsir'ul-Ayyâşî, c.1, s.72, h: 42]

3- [Tefsir'ul-Ayyâşî, c.1, s.72, h: 144; el-Fakih, c.2, h: 1713; Mecma'ul-Beyan, c.1, s.251]



622 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

kapsamlı tefsire bir işarettir. Önceden de belirttiğimiz gibi ayetin ifade ettiği anlam geniş boyutludur.

SEVGİYLE İLGİLİ FELSEFÎ BİR İNCELEME


İnsan olarak kullandığımız soyut kavramlardan biri de sevgi kavramıdır. Yemek sevgisi, kadın sevgisi, mal sevgisi, makam sevgisi ve ilim sevgisi gibi çeşitli olgularla bağlantılı olarak kullanırız bu kavramı. Bu beş olgunun, içimizde yer ettiğinden en ufak bir kuşku duymayız. Bu olgularla ilgili olarak "sevgi" kavramını hep aynı anlamda kullanmamızda da hiç şüphe etmeyiz. Hiç kuşkusuz, burada lafzî ortaklık değil de, bir anlamsal ortaklık söz konusudur.

Ayrıca bu kavramın mısdakları arasında farklılığın söz konusu olduğu da kuşkusuzdur. Acaba bu farklılık türsel midir, yoksa başka bir durum mu söz konusudur?

Yemek sevgisi üzerinde düşündüğümüz zaman örneğin meyveleri ele aldığımızda, bunların beslenme gücü ile bağlantılı olmalarından dolayı sevildiklerini görürüz. Eğer bu gücün etkinliği olmasaydı ve eğer insanın bu güç aracılığı ile bedensel yetersizliğini tamamlaması söz konusu olmasaydı, bunlar sevilmezlerdi ve sevgi olayı gerçekleşmezdi. Dolayısıyla gerçek anlamda sevgi, beslenme duygusu ile bu duygunun pratize edilişi ve eylem sırasında duyulan lezzet arasında söz konusudur. Lezzet derken, bununla tat alma lezzetini kastetmiyoruz. Çünkü bu duygu, beslenme gücüne ve duygusuna hizmet eden bir duygudur, onun kendisi değildir.

O, beslenme duygusunun faaliyeti anında duyumsadığı özel bir hoşnutluktur.

Aynı şekilde kadın sevgisini de deneysel bir gözleme tâbi tuttuğumuzda, onlara yönelik sevginin gerçekte birleşme ile ilintili olduğunu görürüz. Kadınların kendilerine yönelikliği ise, ikinci derecede bir durumdur. Cinsel birleşme, canlılara yerleştirilen bir duygunun sonucudur. Tıpkı beslenmenin canlılardaki bir duygunun sonucu olması gibi.

Buradan da anlaşılıyor ki, bu iki sevgi aynı kaynağa dönüktürler. O kaynak da iki güç ve iki gücün faaliyetleri yani fiilî tekâmülleri arasındaki varoluşsal ilintidir.

Bakara Sûresi / 163-167 ...................................... 623

Bu durumda sevgi kavramının bu iki olguyla kurulan özel bir bağlantıdan ibaret olması ve bu ikisinin dışında herhangi bir hususla ilintili olmaması muhtemeldir. Fakat sonuçlar üzerinde gerçekleştirilen deneyler bu yaklaşımı reddetmektedir. Çünkü sevgi adını verdiğimiz bu ilginin sahibinin üzerinde de etkili olması söz konusudur. Bu da gücün onu yitirdiğinde hareketi ve fiile yönelik ilgisi, bulunduğunda ise terk etmeğe yönelik ilgisidir. Bu iki özelliği ya da bu tek özelliği, sahip olduğumuz tüm duyularda ve bunlardan kaynaklanan eylemlerde bulabiliriz. Çünkü görme, işitme, algılama ve düşünme gibi açık ve gizli duyularımızın tümü -gerek etkin ve gerekse edilgen durumda olsun- bu niteliktedirler. Tümü de fiilini sever ve ona ilgi duyar. Bunun nedeni, duyuların sergilediği fiillerin onların bütünleyicileri olmasıdır. Bu fiiller aracılığı ile eksikliklerini ve doğal ihtiyaçlarını giderirler. Bununla, mala, makama ve ilme yönelik sevgi de anlam kazanıyor. İnsanoğlu mal, makam ve ilimle bir bakıma kendini tamamlıyor.

Buna göre, sevgi, insan ile tekâmülü arasında yer alan özel bir ilgi ve belirli bir duygusal çekim gücüdür. Eserler ve özellikler üzerinde yapılan incelemeler bu duygunun insan türünün dışındaki canlılarda da bulunduğunu ortaya koymuştur. Yine açık biçimde ortaya konmuştur ki, bunun nedeni sevenin sevdiği fiil ve sonuca etki etmesi ya da ondan etkilenmesidir. İkinci derecede de etki etme ya da etkilenmesi ile ilgili her türlü sonuçla bağlantılı olmasıdır. Nitekim yemek ve meyve örneğinde bu husus üzerinde durmuştuk. Eğer bilinçle birlikte bir tekâmül de söz konusuysa, bu durumda hayvanların dışındaki canlılar da benzeri bir konumdadırlar.

(Bitkilerin güneşin ışığına olan sevgileri gibi) Başka bir açıdan konuya yaklaşacak olursak; sevgi, seven ile sevilen arasında yer alan varoluşsal bir ilgidir. Dolayısıyla ikisi arasında bir bağ işlevini görür. Dolayısıyla sevgi, fiili ile ilintili bulunan malûlün illeti bilinçli bir varlık ise, illeti devamlı kendisinde bulunan bir sevgi ortaya çıkar. Elbette kendisinin de özde bağımsız bir kişiliğe sahip olması gerekir.

Şimdiye kadar ki açıklamalarımızın sonuçlarını şöylece sıralayabiliriz:

624 .................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

1) Sevgi, bütünleyen illet ya da bunun benzeri bir olgu ile bütünlenen malûl ya da bunun benzeri bir olgu arasında bulunan varoluşsal bir ilinti ve özel bir çekimdir. Fiillerimizi sevmemiz de bu yüzdendir. Çünkü onlarla bütünleniyoruz. Yediğimiz besinler, birleştiğimiz eşler, elimizde bulundurup evirip-çevirdiğimiz mallar, yararlandığımız makamlar, bize herhangi bir şey bahşeden iyiliksever, bizi eğiten öğretmen, bize yol gösteren kılavuz, bize yardım eden yardımsever, bizden bir şeyler öğrenen öğrenci, bize hizmet eden hizmetçi, bize uyan, itaat eden herhangi bir kimse ve bunun gibi fiillerimizle ilgisi bulunan şeyleri seviyoruz. Sıraladığımız bu sevgi kısımlarının bazısı doğaldır, bazısı düşünseldir (hayalîdir) ve bazısı aklîdir.

2) Sevginin mertebeleri vardır. Zayıf ve güçlü olması mümkündür.

Çünkü sevgi, varoluşsal bir bağdır -varoluş da mertebelerinde, müşekkik yani zayıf ve güçlülüğü kabul eden bir gerçektir.- Bilindiği gibi, tam bir illet ile malûlü arasındaki varoluşsal ilgi, eksik illetlerle malulleri arasındaki ilgi gibi değildir. Ve sevgiyi doğuran tekâmül olgusu, zorunlu ya da zorunluluk olmamak; beslenme gibi maddî olmak ya da ilim gibi madde ötesi olmak üzere çeşitli kısımları barındırır özünde. Böylece sevginin maddî olgulara yönelik olduğunu söyleyenlerin iddialarının yanlışlığı ortaya çıkmış oluyor.

O kadar ki, bazıları: Bunun aslı yemek sevgisi, diğer sevgiler buna tâbidir demişlerdir. Bazıları ise; bu hususta aslolan cinsel birleşme sevgisidir. Bunun dışında kalanlar ona dönüktür, demişlerdir.

3) Yüce Allah, nasıl değerlendirilirse değerlendirilsin, sevgiye lâyıktır. Çünkü zat olarak sonsuz kemale sahiptir. Onun dışında varsayılan tüm kemaller sınırlıdırlar. Sonlu ise, varoluşsal olarak sonsuz ile ilgilidir. İşte bu, ortadan kaldırılması mümkün olmayan zati sevgidir. Yüce Allah bizim yaratıcımızdır, sayı ve süre olarak sonsuz olan nimetler bahşeder bize. Bize bir nimet veren herkesi sevdiğimiz gibi O'nu da severiz.

4) Sevgi varoluşsal bir bağdır -varoluşsal bağlar ise, konum olarak varlığın dışında değildirler.- Buna göre, her varlık zatını sever. Daha önce de değindiğimiz gibi, kişi sevdiğine taalluk eden şeyi de sever: Yani varlığının sonuçlarını da sever. Buna göre, yüce

Bakara Sûresi / 163-167 ................................................. 625

Allah zatını sevdiği için yarattıklarını da sever. Nimetlerini kabul ettikleri, yol göstericiliğini onayladıkları için yarattıklarını sever.

5) Sevgi konusunda bilinç ve bilginin zorunluluğu, sevgiye konu olan şeyle bağlantılıdır. Çünkü sevginin gerçeği demek olan varoluşsal bağlantı; haddi zatında bilinç ve bilgiye dayalı bir şey değildir. Buna göre hissetme duygusundan yoksun doğal güç ve ilkelerin, etkilerine ve fiillerine yönelik sevgileri söz konusu olabilir.

6) Bütün bunlardan çıkan sonuç şudur: Sevgi, varlıklar âlemini kapsayan bir gerçektir.

AZABIN SÜREKLİLİĞİ VE GEÇİCİLİĞİ HAKKINDA BİR FELSEFÎ İNCELEME


Azabın kesintiye uğraması ve sonsuz azap meselesi, araştırmacıların, hem aklî açıdan, hem de kitap ve sünnetin zahirlerinin ifadesi açısından, üzerinde farklı görüşler ileri sürdükleri bir meseledir. Konuyla ilgili olarak şunu demek mümkündür: Konunun "Kitap ve sünnetin ifadelerinden anlaşılan nedir?" yönüne gelince, Kur'ân, azabın sonsuzluğunu dile getirir. Yüce Allah buyuruyor ki:

"Onlar, ateşten çıkacak değildirler." Ehlibeyt İmamları kanalıyla bize ulaşan sünnet de, bu hususu çeşitli şekillerde ifade eder ve istifaze haddine yetişmiştir. Ehlibeyt İmamlarının dışındaki kimi kanallardan gelen rivayetlerde azabın bir noktada son bulacağı, sonsuz azabın söz konusu olmadığı ifade edilir. Bu tür rivayetler, açıkça Kur'ân'a ters düştükleri için kabul edilemezler.

Meselenin aklî açıdan ele alınmasına gelince, "Öyle bir günden korkun ki, o gün hiç kimse kimsenin yerine bir şey ödeyemez." (Bakara, 48) ayetini incelerken demiştik ki: Şeriatın ahiret ile ilgili olarak ortaya koyduğu hususları aklî ve küllî öncüllerden yararlanarak kanıtlamak bizim gücümüzü aşar. Çünkü akıl cüz'î olguları kapsayamaz. Bu hususta takınılacak en sağlıklı tutum, doğru sözlü Peygamberin vahiy kanalıyla sunduğu hususları doğrulamaktır. Çünkü bunların doğruluğuna kesin kanıt vardır. İyi veya kötü ahlâk, üstün meleke veya iğrenç melekelere sahip olması veya ondan soyutlanması; ya da iyi, güzel veya çirkin durumlara bürünmesi açısından insanın nefsine arız olan aklî ni-

626 .................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

met ve azap ise; bildiğin gibi bu durumlar ve huylar, nefse sahip oldukları çirkin ya da güzel şekilleriyle zahir olurlar. Dolayısıyla eğer nefsin özü bahtiyar ise, bunların güzel olanıyla nimetlenir. Öte yandan bunların çirkin sûretli olanından da azap çeker, özü bahtiyar ya da bedbaht olsa da.

Bu niteliklerden herhangi biri kökleşmemişse ve nefis ile uyuşacak bir konuma gelmemişse, bir süre sonra ortadan kalkacaktır. Çünkü zorlama, sürekli ve çok fazla süreli olamaz. Burada sözünü ettiğimiz, özünde iyi olan, ama kötü ve aşağılık niteliklere bürünme durumunda kalan bahtiyar nefistir. Bu nefsin söz konusu kötülüklerden arınması mümkündür. Tıpkı suç işleyen mümin nefis gibi. Bunlar son derece belirgin gerçeklerdir.

Fakat insanın içine yer eden kötü huylar, gitgide bir sûret ya da sûrete benzer yeni bir nitelik hâlini alırlarsa, kişiye karakteristik bir özellik kazandırır: Cimri insan gibi. Çünkü cimrilik onun insanlığının görünümü hâlini almıştır. Tıpkı, idrak etmenin onu diğer hayvanlardan ayıran karakteristik bir özellik olması gibi. Şu hâlde cimri insan da, insanlık kavramı içinde yer alan yeni bir tür insandır. Bilindiği gibi insan türü, nefsi soyut ve varlığı süreklidir. Bir zorlama sonucu insan tarafından sergilenen her tutum köklü değildir. Bundan dolayı azap görür, işlediği suçun sorumluluğunu taşır.

Ama onun türünden zorlamasız olarak meydana gelen tavırlar ise, her ne kadar Allah'ın izni sonucu bu tür tarafından sergileniyorsa da, zorlama sonucu meydana gelen tavırların aksine, sürekli ve kalıcıdırlar.

Karakterinden dolayı bir şekilde azap içinde olan bir insana, sürekli kabus gören ve melankolik bir insanı örnek verebiliriz. Hiç kuşkusuz onun tahayyül gücü sürekli korkunç ve çirkin görünümler yaratır ki bununla azap çeker. Ama onun meydana getiricisi hiçbir zorlayıcının zorlaması söz konusu olmaksızın bizzat o insanın kendisidir. Şayet karakteri bu hastalığa elverişli olmasaydı, böyle bir şeyi meydana getirmeyecekti elbette. Kişi, hastalığın kaynağı olması bakımından bir acı duymuyorsa da, azap görüyordur. Çünkü azap; henüz yaşanmadığı zaman insanın kaçındığı ve duçar olduğu zaman da kurtulmak istediği şeydir.

Bakara Sûresi / 163-167 ............................................... 627

Bu tanım iğrenç durumlara ve bedbaht insanın ahiret yurdunda karşılaştığı nahoş görünümlere tıpatıp uyar. Buna göre, karakteristik özelliği bedbahtlık olan sapkın insanın maruz kaldığı azap kesintiye uğramaz.

Bu hususta yanlışlığı ve tutarsızlığı apaçık görülen birtakım kuşkular ortaya atılmıştır: Söz gelimi diyorlar ki: Yüce Allah engin rahmet sahibidir ve rahmeti sonsuzdur. Hiçbir varlığın tahammül edemeyeceği sonsuz azaba doğru giden birini yaratması O'nun rahmetine sığar mı?

Yine diyorlar ki: Azap insanın tabiatı ile uyuşmadığı zaman yani, zorlama şeklinde belirdiği zaman azap niteliğini kazanır. Sürekli bir zorlama düşünülemeyeceğine göre, sürekli bir azap nasıl doğru kabul edilebilir?

Yine deniliyor ki: Kulun işlediği her günah kesinlikle sonludur, şu hâlde nasıl oluyor da sonsuz azapla cezalandırılıyor? Bir kısmı da diyor ki: Günahkârların tavırları aslında evrensel sistem içinde mutluluk ehlinin yapmış oldukları hizmetten az değildir. Eğer bedbahtlar olmasa, mutlu insanlar için mutluluk gerçekleşmeyecektir. Şu hâlde onların sonsuz azaba mahkum edilmelerinin gerekçesi nedir?

Bazıları da şöyle bir iddiayla ortaya çıkıyorlar: Allah'ın emir ve yasaklarına uymaktan geri kalanı cezalandırmak bir intikam belirtisidir. İntikam ise, zalim günahkârın, güçlü intikam alıcıda meydana getirdiği eksikliğin giderilmesi içindir. Böyle bir şeyi yüce Allah için düşünmek doğru değildir. Çünkü O, mutlak anlamda müstağnidir.

Bir şeye ihtiyaç duymaz. Şu hâlde O'nun kullarını cezalandırması, özellikle sonsuz azaba çarptırması mümkün müdür? Bunlar sonsuz azaba ve azabın kesintiye uğramaması olgusuna karşı olanların ortaya attıkları görüş ve itirazlardır. Azabın sonsuzluğuna ilişkin olarak sunduğumuz açıklamaları kavradığın zaman bu iddiaların temelden yanlış olduğunu görürsün. Çünkü sonsuz azap bedbaht insandan ayrılmayan şakavet biçiminin bir sonucu ve özelliğidir. Öyle ki bu insanın zatı bu özellik doğrultusunda tasavvur edilir. Ancak bu da karşı konulmaz bir kabiliyetin, onun zatında meydana gelmesine bağlıdır. O zaman söz konusu kişinin zatında, baş gösteren durumlar aracılığı ile bir karakteristik oluşur

628 ................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

ki, bu da sonuçta onun ihtiyarına dayanır. Tam bir kapasitenin oluşup pekişmesidir ki, tüm olaylarda kapasiteye uygun bir biçimin oluşmasına yol açar.

Nasıl ki, insanlık biçiminin, bir unsura varit olmasından sonra insanlık biçiminin var olması nedeniyle insana özgü fiillerin gerçekleşmesini sağlayan illeti sormak normal sayılmıyorsa, aynı şekilde insandan ayrılmayan bedbahtlığın da kaçınılmaz kıldığı sonuçları da sorgulamak anlamsızdır. Bu kaçınılmaz sonuçlardan biri de, isteme dayalı olarak ortaya çıkan bedbahtlık biçiminin gerçekleşmesi ile birlikte vazgeçilmez niteliğini kazanan sonsuz azaptır.

Çünkü sonsuz azap, karakteristik özellik mahiyetini kazanan bedbahtlığın bir sonucu ve gereğidir. Şu hâlde yukarıdaki soruların tümü de yanlıştır. Söz konusu soruları toplu olarak, kısaca bu şekilde cevaplandırmak mümkündür.

Ayrıntılı cevaba gelince; birinci soruyu şöylece cevaplandırırız: Yüce Allah'ın rahmeti, acıma hissi, duygusallık ve iç etkilenme anlamını ifade etmez. Çünkü bu duygular maddîliği gerektirir - Kuşkusuz yüce Allah bu yakıştırmalardan münezzehtir.- Aksine rahmetin anlamı, karşı tarafta oluşan tam kapasiteye, kabiliyete uygun bağış ve lütuftur. Çünkü tam kapasiteyle hazırlanmış, kendini donatmış kişi, hazırlandığı şeyi sever, onu ister, kabiliyet diliyle onu talep eder. Dolayısıyla istediği, talep ettiği şey kendisine bahşedilir. Rahmet iki kısma ayrılır:

a) Genel rahmet: Evrensel varoluş çizgisinde, kendisi için hazırlık yapılan ve özlemle beklenen şeyin bahşedilmesi demektir.

b) Özel rahmet: Tevhide ve Allah'a yakınlık mutluluğuna giden hidayet yolunda kendisi için hazırlık yapılan ve özlemle beklenen şeyin bahşedilmesidir.

Kalıcı ve sürekli bedbahtlık biçiminin verilmesi -ki, buna büyük bir çabayla hazırlanan insanın sürekli azaba uğratılmasını gerektirir- genel rahmet olgusuna ters düşmez, aksine, bu durum onun bir gereğidir. Özel rahmete gelince, onun yolunun dışında olan birinin bu kapsama girmesi anlamsızdır. Dolayısıyla: "Sürekli azap, rahmetle çelişir" diyen kişi, bu sözüyle, genel rahmeti kastediyorsa, durum böyle değildir. Çünkü sürekli azap, genel rahmetin bir

Bakara Sûresi / 163-167.................................................... 629

gereğidir. Eğer, bununla özel rahmeti kastediyorsa, bu yaklaşımı da doğru olmaz. Çünkü o, özel rahmetin ilgi alanının dışındadır. Kaldı ki, bu kuşku eğer yerinde kabul edilirse, o zaman bunu, kesintiye uğrayan azaba ve hatta dünyevi azaplara da uyarlamak gerekecektir. Bu husus son derece belirgindir.

İkinci soruya ilişkin cevabımız da şöyledir: Azabın insanın mizacıyla uyuşmamasının ifade ettiği anlam, somut biçimde ortaya konulmalıdır. Çünkü kimi zaman bu olgu, konum ile sonucun örtüşmezliği-ni ifade eder. Bununla kastettiğimiz bir zorlayıcının zorlaması ile sergilenen fiildir. Bunun karşılığı da, bir musibetle karşı karşıya kalan mizacın ortaya koyduğu uygun sonuçtur. Bu sonuç bir süre sonra kişide derinlik kazanır ve gitgide kişinin mahiyeti görünüm hâlini alır ve konu onu talep etmeye koyulur. Ama o kişi buna rağmen söz konusu niteliği sevmeyebilir de. Melankolik insan örneğinde olduğu gibi.

Dolayısıyla bu tür sonuçlar, kişinin sapkın ve bedbaht doğasından kaynaklanmaları bakımından uygundurlar. Çünkü tabiattan kaynaklanan fiiller onunla uyum içerisinde olur. Uygun bir karakterden kaynaklanan tavırlar, aynı zamanda azap mahiyetinde de olabilirler. Çünkü azabın tanımı bunlarla uyum arzeder. Bir şey tat ve vicdan açısından hoşlanılmamasıyla birlikte, çıkış noktası açısından hoşlanılabilir.

Üçüncü soruyu şu şekilde cevaplandırabiliriz: Azap, gerçek mahiyeti itibariyle, hoşnut olmayan bir sonucun kalıcı ve gerçek bir konu üzerinde yer almasıdır. Bununla (konuyla) bedbahtlık biçimi mahiyeti kastediyoruz. Dolayısıyla bu sonuç, zemin hazırlayıcı illetlerin gerçekleşmesinden sonra oluşan mahiyetin malulü konumundadır. Zemin hazırlayıcı illetler, Allah'a karşı yapılan sınırlı itaatsizliklerdir. Yani sonsuz azap, zemin hazırlayan sınırlı illetlerin malûlü değildir ki, sonlu bir etki olarak sonsuz bir sonuca yol açsın ki böyle bir şey imkânsızdır: Bunun örneği, zemin hazırlayan, yaklaştırıcı, belirli ve sayılı illetler, maddenin insan biçimini almasını gerektirmişlerdir. Bunun sonucunda madde, söz konusu biçimin malûlü olan insana özgü oluşumlara yol açan bir insana dönüşmüştür.

630 .................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Dolayısıyla şöyle bir görüş ileri sürmek yersizdir: Ölümden sonra insandan sadır olan sürekli ve kalıcı sonuçlar, maddenin kesintiye uğraması ile beliren belirli etmenlerin ürünü konumundadırlar. Şu hâlde, sonlu bazı etmenlerin sözünü ettiğimiz sonuçlarını ortaya çıkmalarında ve bunların sürekli insanla birlikte olmalarında etkin rol oynamaları mümkün müdür? Böyle bir söz denilemez.

Çünkü farzımıza göre etkileyici illet olan insan mahiyeti, sürekli o maddeyle birliktedir. Nasıl ki, bu soru anlamsızdır, ötekisi de öylece bir anlam ifade etmez.

Dördüncü soruya vereceğimiz cevap şudur: Hizmet ve kulluk da tıpkı rahmet gibi iki kısma ayrılır: a) Genel kulluk: Varoluşsal olarak varlığın kaynağına boyun eğmek ve ondan etkilenmek, demektir bu. b) Özel kulluk: Bununla da, hidayet yolunda tevhit ilkesine boyun eğmeyi, bağlanmayı kastediyoruz. Bu iki kısımdan her birinin uygun bir karşılığı, kaçınılmaz bir sonucu vardır. Bunlara da uygun düşen bir rahmetle karşılık verilir. Evrensel sistem içinde genel kulluğun karşılığı genel rahmettir. Sürekli nimet de, sürekli azap da genel rahmetin belirtileridir. Özel kulluğun karşılığı ise, özel rahmettir. Bu da nimet ve cennettir. Bu husus, son derece belirgindir. Kaldı ki, eğer bu kuşku yerinde bir tavır olarak değerlendirilecek olursa, bu durum ahiret yurdundaki süreli azap ve hatta dünyadaki azap için de geçerli olacaktır.

Beşinci sorunun cevabı: Bildiğin gibi, sürekli azap, insanın içindeki bedbahtlık mahiyete dayanır. Ama yüce Allah'a dayanıyor olması tüm varlıklar için, "O, yüce Allah'a dayanır" dediğimiz anlamdadır.

Yoksa intikam alma ve kin ateşini dindirme gibi bir duygu yüce Allah açısından muhaldir, O'nun hakkında böyle bir şey düşünülemez. Kuşkusuz, sapıklığın ve kötü tavrın cezası olarak intikam ifadesi yüce Allah için kullanılabilir. Burada efendinin kulluk tavırlarının dışına çıkan, boyun eğme konumundan sıyrılıp başkaldırı ve karşı çıkış pozisyonuna geçen kölesini cezalandırması söz konusudur. Ama bu durum elbette ki bu anlamıyla azabın bir intikam olarak öngörülmesini gerektirmez. Kaldı ki, eğer bu kuşku yerinde bir tavır olarak değerlendirilecek olursa, ahiret yurdundaki geçici ve sınırlı azap ve hatta dünyadaki azap için de söz konusu olacaktır.

Bakara Sûresi / 163-167 ............................................. 631

GEÇEN BÖLÜMÜ TAMAMLAYICI BİR İNCELEME


Biliniz ki, yukarıda sözünü ettiğimiz kuşkuların reddine ilişkin kanıtları sunma yöntemine hem Kur'ân-ı Kerim'de ve hem de sünnette başvurulmuştur. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Kim çarçabuk olanı (geçici dünyayı) isterse, orada, istediğimiz kimseye hemen çabucak dilediğimiz kadar veririz; ama sonra ona cehennemi yurt yaparız. Kınanmış ve kovulmuş olarak oraya girer. Kim de ahireti ister ve inanarak ona yaraşır biçimde çalışırsa, öylelerinin çalışmaları şükre şayandır (karşılığı verilir).

Hepsine, onlara da, bunlara da Rabbinin vergisinden arttırarak - veririz- Rabbinin ihsanı kimseden men edilmiş değildir." (İsrâ, 18- 20)

Gördüğün gibi bu ayetler, azabı da, ödülü de bağış ve rahmet olarak nitelendiriyor. Bunların her birinin gerçekleşmesini kulun iradesine ve çalışmasına bağlıyor. Nitekim biz de, yukarıda sözü edilen kuşkuları giderip meselenin özünü ortaya koymak isterken aynı yönteme başvurduk. Konuya ilişkin pek çok ayet vardır. Bunlar hakkında yeri geldikçe açıklamalarda bulunacağız inşaallah.

632 ................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Bakara Sûresi / 168-171 .........................................................

168- Ey insanlar, yeryüzünde bulunan helâl ve temiz şeylerden yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır.

169- O size yalnızca, kötülüğü, çirkin-hayâsızlığı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.

170- Ne zaman onlara, "Allah'ın indirdiğine uyun" denilirse, "Hayır, biz atalarımızı, üzerinde bulduğumuz yola uyarız" derler. Peki ama, ataları hiçbir şey düşünmeyen, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı?

171- İnkâr edenleri (çağıranı)n örneği, tıpkı bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyene haykıran kimsenin örneği gibidir.

(Kâfirler) sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bundan dolayı akıl erdirmezler.

AYETLERİN AÇIKLAMASI


"Ey insanlar, yeryüzünde bulunan helâl ve temiz şeylerden yiyin...

bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder." Helâl, işlenmesi yasak demek olan haramın karşıtıdır. Aynı kökten olmalarına rağmen "el-hill" kelimesi, "hurmet" yani haramlığın; "hill" kelimesi, "harem" yani Mekke ve etrafından belirli bir sınır; "el-hall" kelimesi, "akd"in yani düğümün karşıtı olarak kullanılır. Bu kavram bunların

Bakara Sûresi / 168-171 ..................................................... 633

tümünde bir şeyin fiil ve eserinde serbestliğini ifade eder. Temiz, (et-tayyib) deyimi ise, pis (el-habis)in karşıtıdır. İnsanın nefsine veya herhangi bir tabiata uygun düşen şey anlamındadır. Tayyib söz, kulağa hoş gelen, dinlenebilen söze tayyib koku, koklama organının hoşuna gidene, tayyib mekân ise içine yerleşen kişiye uygun gelen bir mekâna denir.

İfadenin orijinalinde geçen "hutuvat" kelimesi, "hutva"nın çoğuludur ve yürümekte olan bir kimsenin iki ayağının arasındaki mesafe demektir. Bazıları bu ifadeyi "hatavat" şeklinde okumuşlardır.

Bu ise, "hatva"nın çoğuludur ve "bir defa" demektir. Şeytanın adımları, onun amacına uygun düşen tavırlardır -şirke düşürüp saptırmak gibi-. Tıpkı yürüyen kişinin adımlarının amacı ve hedefi ile yakından ilgili olmaları gibi. Şu hâlde bununla şirke düşmeye ve Allah'tan uzaklaşmaya yol açan davranışlar kastedilmektedir.

Emir, emreden kişinin dilediğini yapsın diye iradesini emredilen kişiye yöneltmesi demektir. Şeytanın emretmesi ise, insan tarafından yapılmasını istediği şeyi vesvese yoluyla ona telkin etmesi, kalbine fısıldaması ve gözünde alımlı, çekici kılmasıdır. "es-Sû" kelimesi kötü-lük, insanın tiksindiği ve toplumsal çerçevede çirkin gördüğü şey demektir. Bu kötülük haddini aşıp kontrolden çıkınca "fahşa" yani hayâsızlık, aşırılık niteliğini alır. Zinanın "fahşa" olarak nitelendirilmesi bu yüzdendir. Fahşâ kelimesi, "serrâ ve "zarrâ" kelimeleri gibi mastardır.

Burada yüce Allah hitabı tüm insanlara yöneltmiştir. Çünkü dinletilen ve şu anda kendilerine açıklanan hüküm tümünü birden ilgilendirmektedir. Müşrikler; Allah'a iftira ederek bazı şeyleri kendilerine haram etmişlerdi. Rivayetlerde belirtildiğine göre Sakif, Huzaa, Amir b. Sa'saaoğulları ve Müdlicoğulları kimi ekinleri ve bahîra (kulağı parçalanmış dişi deve), sâibe (adakta bulunulan dişi deve) ve vasîle (özel bir koyun) adını verdikleri kimi hayvanları kendilerine haram kılmışlardı. Bu, uygulamanın Araplar arasındaki şekliydi. Onların dışındaki uluslarda da benzeri uygulamalara rastlanıyordu. Müminlere gelince; belki de Müslüman olduktan sonra, hâlâ aralarında birtakım hurafelere dayalı uygulamalar vardı. Geleneksel olarak kuşaktan kuşağa geçen ulusal ahlâk ve davranış kuralları, toplumsal yasalar ve neshedilmiş sünnetler gi-