El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1
 

Bakara Sûresi / 153-157 .............................. 577

türün mutluluğudur. Ama toplum için mümkün ve varsayılan tüm fiillerin varsayıldıkları gibi gerçekleşmeleri mümkün değildir. Çünkü her zaman uyuşan ve uyuşmayan fiiller olacaktır ve her zaman güzel ve çirkin nitelikleri varlıklarını sürdüreceklerdir.

Bu yüzden, bireyleri her hak sahibine hakkını vermenin veya gerektiği kadar birtakım menfaatler sağlamanın gerekliliğine, yahut gerektiği ölçüde toplumun çıkarlarını savunmanın zorunluluğuna ya da insanın yararına olan hususları, başkalarından ayıran bilginin iyi ve güzel bir nitelik olduğuna inanmayan bir toplum düşünülebilir mi? İşte, bunlar, iffet, adalet, cesaret ve hikmettir.

Daha önce de söylediğimiz gibi bir insan topluluğu her ne şekilde tasavvur edilirse edilsin bu niteliklerin güzel olduklarına, insana yaraşır üstün ahlâkî prensipler olduklarına hükmetmek zorundadır.

Aynı şekilde çirkin ve alçak bir görünüm sergilemekten kaçınmayan, buna tepki göstermeyen -ki bu iffetin bir şubesi olan hayâdır- ya da kutsal değerlere dil uzatma ve hukuku hiçe sayma noktasında öfke duymayı gerekli görmeyen -ki bu, cesaretin bir şubesi olan gayrettir- veya insan için öngörülen toplumsal haklarla yetinmeyi gerekli görmeyen -ki bu kanaattir- yahut nefsin toplumsal statüsünü, büyüklük ya da küçüklük kompleksine kapılmaksızın, yani haksız yere haddi aşmasına izin vermeksizin, korumanın - ki buna alçak gönüllülük denir- gerekliliğine inanmayan bir toplum düşünülebilir mi? Aynı durum teker teker tüm iyi niteliklerin ayrıntıları için de geçerlidir.

İyi nitelikler hakkında toplumların farklı bakış açılarına sahip oldukları, bir topluma göre iyi olan bir şeyin başka bir topluma göre kötü ve aşağılık olabileceğine ilişkin olarak ve birtakım cüz'î örneklere dayanarak ortaya attıkları iddialara gelince; toplumsal değer yargıları açısından baş gösteren bakış farklılıkları, bir toplumun iyi ve güzel olan şeyleri izlemenin gerekliliğine inanmasından, bir başka toplumun da böyle bir gerekliliğe inanmamasından kaynaklanmaz. Aksine bakış açısı farklılığı söz konusu olgunun hangi yargıya uyarlanması ile ilgilidir.

Söz gelimi, baskıcı rejimlerin yönetimi altında yaşayan toplumlar, krallığın dilediğini yapma, dilediği hükmü verme hususunda tam bir serbestliğe sahip olduğuna inanırlar. Bunun nedeni söz

578 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

konusu toplumların adâlet ilkesine ilişkin kötü anlayışları değildir.

Tersine, bunun nedeni, adı geçen halkların bunun saltanatın hakkı olduğuna inanmaları, öyle olunca da bunu bir zulüm olarak değil de iddialarına göre saltanatın yetkisini kullanması olarak değerlendirmeleridir.

Örneğin bazı toplumlarda krallar ilimle uğraşmayı ayıp sayarlardı. Anlatılanlara göre Ortaçağ Fransa'sında böyle bir anlayış egemendi.

Kuşkusuz bunun nedeni, bilginin faziletini küçümsemeleri değildir. Aksine, siyaseti ve idare sanatını öğrenmenin saltanat işleriyle çeliştiğini düşündükleri için böyle davranıyorlardı. Söz gelimi bazı toplumlarda evlilik dışı ilişkilerden sakınmak, kadınların utanmaları, kocalarının onları kıskanmaları, bunların yanı sıra kanaatkârlık, tevazu ve ahlâk gibi bazı iyi nitelikler, erdem ya da iyilik olarak değerlendirilmezler. Ne var ki, bu toplumlar söz konusu olgularla iffet, hayâ, kıskanma, kanaatkârlık ve tevazu nitelikleri arasında bir bağlantı kurmazlar. Yoksa bu erdemleri erdem olarak görmediklerinden dolayı değildir bu anlayışları. Bunun kanıtı da söz konusu kavramları özünde kabullenmiş ve günlük yaşantılarında başka olgularla ilgili olarak kullanmış olmalarıdır. Mesela, hakimin hüküm verirken, yargıç yargıda bulunurken iffet-li davranmasını övgüye değer bulurlar. Yasaları çiğnemekten utanmayı iyi bir ahlâk olarak nitelendirirler. Bağımsızlığı, uygarlığı ve tüm kutsallarını savunma amacına yönelik gayretleri övgüye değer bulurlar. Kanunun kendilerine ayırdığı sınırlarla yetinmeyi güzel bir kanaatkârlık örneği sayarlar. Toplumsal liderler ve yol göstericileri için mütevazılığı överler.

"Güzelliği açısından ahlâk toplumsal ideale uygun düşüp düşmemesine bağlıdır." şeklindeki sözleri ve buradan hareketle güzelliği toplumun uygun gördüğü şey olarak değerlendirmeleri açık bir yanılgıdır. Çünkü toplumdan maksat doğanın, bir araya gelen bireyler arasında egemen kıldığı yasalar manzumesinin hareketi ile oluşan bir iskelettir. Şayet düzeni ve gelişim süreci rayından çıkmazsa, bireylerin mutluluğuna yol açması amacına yönelik olması kesin bir değerlendirmedir. Aynı şekilde toplumsal yapının birtakım değer yargılarının da olması kaçınılmazdır. Güzel, çirkin, üstün ve alçak gibi yargıları olmalıdır. Toplumsal idealden

Bakara Sûresi / 153-157 .............................. 579

maksat ise, yeni biçimiyle bir toplum meydana getirmek amacı ile konulan ve bir araya gelen bireylerin omuzlarına birer yükümlülük olarak bindirilen öngörülerdir.

Demek istiyorum ki, toplum ve toplumsal ideal gerek pratik ve teori, gerek gerçeklik ve varsayılma noktasında, birbirlerinden tamamen farklı olgulardır. Dolayısıyla birine ilişkin yargı ötekisi için geçerli olamaz. İnsanın doğasının zorlaması sonucu toplumun belirlediği güzellik, çirkinlik, üstünlük ve alçaklık gibi olgular, bir varsayımdan öteye geçmeyen toplumsal idealin vardığı yargılara yerini verebilir mi?

Şayet denilse ki: Genel ve doğal toplumsal çerçevenin kendisinden kaynaklanan bir yargı söz konusu değildir. Tersine, değerlendirme ve yargı işlevi ideale aittir. Özellikle de varsayım bireylerin mutluluklarına dönük olunca. Bu durumda, yeniden yukarıda güzel, çirkin, üstün ve alçak niteliklere ilişkin değerlendirmemize dönmüş oluruz. Bu değerlendirmeye göre, söz konusu nitelikler sonuçta, süregelen bir doğal zorunluluğa dayanırlar.

Ne var ki, ortada bir diğer sakınca var. Şöyle ki: Eğer güzellik, çirkinlik ve diğer toplumsal yargılar -ki, toplumsal kanıtlar bunlara dayanır ve buna bağlı olarak başka kanıtlar ortaya konur- toplumsal ideale bağlı iseler, bu durumda; söz konusu idealden farklı, onunla çelişen ve taban tabana zıt olan başka ideallerin de ortaya çıkması mümkün olur. (Hatta pratikte durum böyledir diyebiliriz.) Bu olay toplumsal çerçevede kabul gören ortak kanıtın geçersizliği anlamına gelir. Bu durumda ilerleme ve başarı ancak güç ve tahakküm amacına yönelik olur. O zaman, "İnsan doğası, bireyleri toplumsallığa zorlamıştır ki, parçaları arasında bir uzlaşma, bir anlaşma zemini yoktur. Bunlara ancak toplum sallık yargısını geçersiz kılan bir hüküm egemendir." demek gerekir ki, bu da doğa hükmü ve onun varoluşsal etkinliğine ilişkin kabul edilemez bir çelişki olur.

HADİSLER IŞIĞINDA ÖNCEKİ KONULARLA İLGİLİ BİR BAŞKA AÇIKLAMA


İmam Muhammed Bâkır'dan (a.s) şöyle rivayet edilir: "Adamın biri Resulullah efendimizin (s.a.a) yanına gelerek, 'Ben, cihâd et-

580 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

me hususunda karşı konulmaz bir istek duyuyorum.' dedi.

Resulullah, 'Allah yolunda cihâd et, çünkü eğer öldürülecek olursan Allah katında yaşarsın ve orada rızklanırsın. Eğer ölecek olursan Allah katında sevabın kesinleşir.' buyurdu." [Tefsir'ul-Ayyâşî, c.1, s.206, h: 152]

Ben derim ki: "Eğer ölecek olursan..." diye başlayan ifade "Kim Allah ve Resulü uğrunda hicret ederek evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse, artık onun mükâfatı Allah'a düşer." (Nisâ, 100) ayetine yönelik bir işarettir. Ayrıca bu ifade cihat için evden çıkmanın, Allah ve Resulü için göç etmek anlamına geldiğini kanıtlıyor.

el-Kâfi'de İmam Sadık'ın (a.s) yüce Allah'ın Kur'ân-ı Kerim'de doğru sözlü olarak nitelendirdiği İsmail Peygamber'le (a.s) ilgili olarak şöyle dediği rivayet edilir: "Hz. İsmâil'in (a.s) doğru sözlü olarak isimlendirilmesinin sebebi şudur: Hz. İsmâil bir adama, kendisini falanca yerde bekleyeceğine söz vermişti. Onu söz konusu yerde bir yıl boyunca bekledi. Bu yüzden Allah ona 'doğru sözlü' dedi. Bu bir yıllık sürenin sonunda adam çıkageldi. Hz. İsmail ona dedi ki: Burada hep seni bekledim." [c.2, s.105, h: 7]

Ben derim ki: Normal akıl bu davranışı çizgi dışı, ılımlılık çizgisinden sapma olarak değerlendirebilir. Fakat yüce Allah bu olayı onun için bir övünç vesilesi olarak nitelendirmiştir. Hz. İsmâil'in bu davranışını o kadar önemsemiştir ki, onu Kur'ân-ı Kerim'de dahi gündeme getirmiştir: "Kitapta İsmâil'i de an. Çünkü o sözünde duran, gönderilmiş bir peygamberdi. Ailesine namaz kılmayı, zekât vermeyi emrederdi. Rabbi yanında beğenilmişti." (Meryem, 54- 55) Bunun nedeni yüce Allah'ın eşya ve olayları değerlendirdiği ölçünün, normal aklın elindeki ölçüden farklı olmasıdır. Sıradan aklın kendi ürünü bir terbiye yöntemi vardır. Yüce Allah'ın da belirleyip dostlarını ona göre eğittiği bir terbiye yöntemi vardır. Hiç kuşkusuz Allah'ın sözü daha yücedir. Buna benzer birçok olay gerek Resulullah efendimizden (s.a.a), gerek Ehlibeyt İmamlarından ve gerekse evliyadan rivayet edilmiştir.

Şayet desen ki: Aklın etkinlik alanına giren bir hususta şeriat akla muhalefet eder mi?

Bakara Sûresi / 153-157 .............................. 581

Buna karşılık olarak deriz ki: Aklın, etkinlik alanına giren hususlarda hüküm vermesi elbette ki geçerli olur. Fakat aklın, hükmedeceği konuyu bulması gerekir. Daha önceki açıklamalarımızda da gördüğün gibi, değindiğimiz üçüncü eğitim metodunun kapsamına giren bu tür ilimler, akla lehinde ya da aleyhinde bir yargıya varacakları konu bırakmazlar. Dolayısıyla bu alan ilâhî bilgilerin alanıdır. Öyle anlaşılıyor ki, İsmâil Peygamber (s.a.) adama söz verirken genel bir ifade kullanmış ve "Sen dönene kadar seni burada bekleyeceğim" demiştir. Daha sonra sözünde durmamaktan, yalan söylemekten korunmak ve Allah'ın diline attığı sözü muhafaza etmek için verdiği sözün genelliğini göz önünde bulundurarak bekleme gereğini duymuştur.

Nitekim benzeri bir olay da Peygamber efendimizle ilgili olarak rivayet edilir. Rivayete göre, Resulullah efendimiz (s.a.a) bir gün Mescid-i Haram'ın yanında bulunuyordu. Ashabından biri oradan ayrılırken tekrar yanına döneceğini söyledi, efendimiz de onu bekleyeceğine söz verdi. Adam işine gitti ve o gün dönmedi.

Resulullah efendimiz (s.a.a) söz verdiği yerde üç gün bekledi. Nihayet üçüncü günün sonunda adam oradan geçerken, efendimizin orada oturup kendisini beklediğini gördü. Adam sözünü unutmuştu." [Sünen-i Ebu Davud, c.4, s. 299, h: 4996]

Seyyid Razi'nin el-Hasaîs adlı eserinde Emir'ül-Müminin'in (a.s) bir adamın, "Biz Allah içiniz ve biz O'na döneceğiz." ayetini okuduğunu duyunca şöyle dediği rivayet edilir: "Ey Adam, 'Biz Allah içiniz.' derken Allah'ın üzerimizdeki egemenliğini itiraf ediyoruz.

'Ve biz O'na döneceğiz.' derken de yok olacağımızı dile getirmiş oluyoruz." Ben derim ki: Bu rivayette dikkat çekilen husus bizim yorumlarımızda açıklığa kavuşmuştur. Ayrıca bu hadis el-Kâfi'de1 daha ayrıntılı olarak rivayet edilmiştir.

el-Kâfi'de İshak b. Ammâr ve Abdullah b. Sinan İmam Sadık'ın (a.s) şöyle dediğini rivayet ettikleri belirtilir: "Resulullah buyurdu ki: Allah diyor ki: Ben dünyayı kullarım arasında bir borç kıldım.

Kim bana ondan bir borç verirse, verdiği her bir şeyi on mislinden


--------

1- [el-Kâfi, c.3, s.261, h: 40]

582 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

yedi yüz misline kadar arttırarak ona geri veririm. Kim bana ondan bir şey borç vermezse ve ben de ondan bir şeyi zorla alırsam, karşılığında ona üç haslet veririm. Eğer bunlardan birini meleklere verseydim hiç kuşkusuz memnun olurlardı." "Sonra İmam Sadık (a.s) dedi ki: 'Ki onlara bir bela eriştiği zaman, biz Allah içiniz ve biz O'na döneceğiz, derler. İşte Rablerinden bağışlamalar -üç hasletten biri budur- ve rahmet -ikinci haslet de budur- onlaradır ve doğru yolu bulanlar da onlardır.' -Bu da üçüncü haslettir.- İmam dedi ki: Bunlar yüce Allah'ın kendisinden zorla bir şey aldığı kimseler içindir." [c.2, s.92, h: 21]

Bu hadis başka kanallardan da yakın ifadelerle rivayet edilmiştir. el-Meanî'de şöyle deniyor: İmam Sadık (a.s) buyurdu ki: "Salât, yüce Allah açısından rahmetin, melekler açısından arındırmanın ve insanlar açısından duanın ifadesidir." [s.367, h: 1]

Ben derim ki: Bu anlamı pekiştiren pek çok rivayet vardır. Bu rivayetler içinde, yukarıya aldığımız bu rivayet bir bakıma farklılık arzediyor. Çünkü önceki rivayet "salât"ı rahmetten ayrı değerlendiriyor. "Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır ve doğru yolu bulanlar da onlardır." ifadesi de zahiren bu rivayeti pekiştiriyor.

Âma bu son rivayet "salât"ı rahmet olarak değerlendiriyor. Fakat bizim önceki açıklamalarımıza bakıldığında bu çelişki ortadan kalkar.

Bakara Sûresi / 158 ................................................. 583

158- Safâ ve Merve, Allah'ın nişanlarındandır. Kim Evi hacceder ya da umre yaparsa, onları tavaf etmesinde kendisine bir günah yoktur. Kim kendi isteği ile bir hayır işlerse, Allah hiç şüphesiz karşılık verendir, bilendir.

AYETİN AÇIKLAMASI


Safâ ile Merve Mekke'de bulunan iki yer adıdır. Hacılar bu iki yer arasında sa'y dediğimiz hac mevsimine özgü ibadeti yerine getirirler.

Bunlar iki tepedir. Aralarındaki uzaklık, denildiğine göre yediyüz altmış buçuk (760,5) zira'dır. "Safâ" sözlükte, düz ve sert taş anlamına gelir. "Merve" ise, sert taş, demektir. İfadenin orijinalinde geçen ve (nişanlar diye meallendirilen) "şeâir" kelimesi, "şaire" nin çoğuludur ve işaret anlamına gelir. "Meş'ar" da bu kökten türemiştir. "Eş'are'l-hedye" (yani, kurbanlığı işaretledi) sözü de buradan gelir. Hac ise, niyet üstüne niyet, yani niyeti tekrarlamak demektir.

Şer'î literatürde ise, Müslümanlarca bilinen bir ibadeti ifade eder. İfadenin orijinal metninde geçen "i'temere" fiilinin mastarı olan "i'ti-mâr" ziyaret demektir ve bunun aslı "imaret"tir. Çünkü memleketler, yurtlar ziyaretle imar olurlar. Şer'î literatürde, bilinen yöntemlerle Kâbe'yi ziyaret etme anlamında kullanılır. "Cünah" ise, haktan ve adaletten sapma, demektir. Bununla "günah" kastedilmiştir.

Dolayısıyla gü-nahın olumsuzluk anlamında kullanılması caizlik anlamını ifade eder.

"Tatavvuf" kelimesi, "tavaf"tan türemiştir ve bir şeyin etrafında dönmek anlamına gelir. Kişinin yürüyüşe başladığı noktaya geri dönmesi şeklinde gerçekleşir. Bundan dolayı bu hareketin illa da bir şeyin etrafında gerçekleşmesi zorunlu değildir. Bir şeyin et-

584 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

rafında olması, sadece onun zahirî bir alametidir. Tatavvuf kelimesinin ayet-i kerimede herhangi bir sınırlandırma, kayıtlama getirilmeden kullanılmış olması da bu yüzdendir. Çünkü bundan maksat saiydir, yani Safâ ile Merve arasındaki mesafeyi yedi kez üst üste ara vermeden yürümektir.

Yine ifadenin orijinalinde geçen "tatavvu'" kelimesi, "tav'" kökünden gelir ve itaat anlamında kullanılır. Bazılarına göre tatavvu' itaatten farklıdır ve özellikle müstehap durumlar için kullanılır. İtaatte ise böyle bir şey söz konusu değildir. Büyük bir ihtimalle - eğer bu yaklaşım doğruysa- bu ayrımın nedeni farz nitelikli amellerin zorunlu olarak yapılması söz konusu olduğu için sanki gönüllü olarak yapılmıyormuş olmasıdır. Fakat müstehap durumlarda ise, fiil gönüllü olarak yerine getirilir. Yani bir zorlama söz konusu değildir.

Ancak bu, zevkî anlayışa dayalı bir inceliktir. Yoksa "tav'" yani "gönüllülük" deyiminin karşıtı "kerh" yani "zorlama"dır ve bu uyulması zorunlu olan durumlar açısından bir olumsuzluk ifade etmez. Nitekim bir ayet-i kerimede yüce Allah şöyle buyuruyor: "Ona ve yeryüzüne, 'İsteyerek veya istemeyerek (tav'an ev kerhen) gelin.' dedi." (Fussilet, 11)

İfadenin kalıbı "tefe'ul" babıdır ve kendiliğinden başlamak anlamını ifade eder. Örneğin, "temeyyeze" kelimesi "ayrılmaya, temayüz etmeye başladı." demektir. "Tealleme" kelimesi "öğrenmeye başladı.", "tetavvaa" kelimesi "kendi isteği ile bir hayır işledi." demektir. Dolayısıyla dilbilgisi açısından "tatavvu'" fiilinin müstehap durumlar için kullanıldığına ilişkin bir kanıt yoktur. Ancak, değindiğimiz gibi geleneksel bir eğilim, böyle bir hususu gerekli kılıyor.

"Safâ ile Merve Allah'ın nişanlarındandır... tavaf etmesinde..." Bu ifade, iki mekânın yüce Allah'ın belirlediği alametlerle bilindiklerine işaret ediyor. Bu iki mekânı Allah'ın belirlediği işaretlerle tanımlıyor. Bu iki mekânın Allah'ı hatırlatması ve yüce Allah'ın bütün diğer olguları bir yana bırakıp alâmet olarak sadece bunlara işaret etmesi gösteriyor ki, maksat, tekvinî (varoluşsal) nişanlar değildir. Tersine bunların nişan ve işaret oluşları, yüce Allah'ın on-

Bakara Sûresi / 158 .............................................................. 585

ları içinde ibadet edilen birer mabet kılmasından ileri geliyor. Bu iki nişan insanlara Allah'ı hatırlatıyorlar.

Ayrıca söz konusu iki tepenin nişan olarak tanımlanması gösteriyor ki, yüce Allah sırf bu mekânlarda yerine getirilebilen bazı ibadetler belirlemiştir.

"Kim Evi hacceder ya da umre yaparsa onları tavaf etmesinde kendisine bir günah yoktur." ifadesindeki ayrıntı niteliğindeki açıklama, Safâ ile Merve tepeleri arasındaki sa'yin bir ibadet olarak yasanmasını açıklamaya dönüktür. Amaç bu ibadetin müstehaplığını ifade etmek değildir. Eğer amaç söz konusu ibadetin müstehaplığını vurgulamak olsaydı, bunun için en uygun olanı, tavafın övülmesiydi, tavafın zemmedilmesine ilişkin ihtimali bertaraf etmek değil. Buna göre, ifadenin anlamı şöyledir: "Safâ ile Merve, içinde Allah'a kulluk sunulan iki mabet, iki ibadet yeri oldukları için, oralarda Allah'a kulluk sunmanız size bir zarar vermez." Bu tarz bir ifade, yasamayı bildirir.

Şayet amaç, oralarda kulluk sunmanın müstehaplığını vurgulamak olsaydı, şöyle bir ifadenin kullanılmış olması daha uygun olurdu: "Safâ ile Merve Allah'ın nişanlarından oldukları için Allah ikisinin arasında sa'y yapılmasını sever." Dolayısıyla ne demek istendiği gayet açıktır.

Kur'ân-ı Kerim'de yalnız başlarına zorunluluk ifade etmeyen, yasamaya yönelik buna benzer birçok ayet vardır. Söz gelimi cihat ile ilgili olarak şöyle buyuruluyor: "Sizin için en iyisi budur." (Saff, 11) Oruçla ilgili olarak da şöyle buyuruluyor: "Oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır." (Bakara, 84) Namazların kısaltılmasına ilişkin ifade ise şöyledir: "Namazı kısaltmanızda bir sakınca yoktur..." (Nisâ, 101)

"Kim kendi isteği ile bir hayır işlerse, Allah hiç şüphesiz karşılık verendir, bilendir." Eğer bu ifade, "Kim Ev'i hacceder ya da umre yaparsa..." cümlesine atfedilmişse, bu durumda "tatavvuf"un (sa'yin) yasalaştırılmasına ilişkin bir illet anlamını ifade eder ve "Safâ ve Merve..." diye başlayan özel illetten daha genel nitelikli olur. O zaman "tatavvu'"dan maksat mutlak anlamda itaattir. İsteğe bağlı müstehap nitelikli itaat değildir. Şayet, ayetin başlangıcına yönelik bir ikinci atıf durumu söz konusu ise, bu durumda, i-

586 ...................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

fade ta-tavvufu sevdirme amacına yönelik olur. Gönüllü iyilikten maksat da "tatavvuf" olur. Ya da eğer, gönüllü iyilikten maksat hac ve umre ziyaretleri ise, bu durumda ifadenin amacı bu ibadetleri sevdirme olur.

İfadenin orijinalinde geçen "şakir" ve "âlim", yüce Allah'ın güzel isimleri arasında yer alırlar. Şükür, kendisine iyilik yapılan kişinin, iyilik yapana diliyle ya da davranışıyla karşılık vermesidir. Bir adamın kendisine mal bağışlayan birine güzel övgüyle karşılık vermesi gibi. Ya da nimetine yönelik bir işaret olarak malı asıl sahibinin hoşlandığı alanlarda kullanması gibi. Böylece onun nimetini açığa vurmuş olur. Yüce Allah ezelden beri kullarına karşı lütufkârdır.

Her iyilik O'ndan gelir. Hiç kimse O'nun karşılık vermesini gerektirecek bir iyilik yapamaz. Ancak yüce Allah, gerçekte kendisinin kullarına bahşettiği salih amelleri, kullarından kendisine yönelik iyilik ve ihsan olarak nitelendirmiştir ve bunları şükür ile ve karşı iyilikle ödüllendirmiştir. Buna iyilik üstüne iyilik denir.

Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "İyiliğin karşılığı yalnız iyilik değil midir?" (Rahmân, 60) "Bu, sizin mükâfatınızdır. Çalışmanıza karşılık verilmiştir." (İnsân, 22) Dolayısıyla "şakir" ifadesinin yüce Allah için kullanılışı hakikî anlamı iledir. Yani mecazî bir kullanım söz konusu değildir.

AYETİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


Tefsir'ul-Ayyâşî'de, mezhebimize mensup bilginlerden birinin İmam Sadık'a (a.s) dayandırarak şöyle dediği rivayet edilir: İmam- 'a, "Safâ ile Merve tepeleri arasındaki sa'y, farz mıdır yoksa sünnet midir?" diye sordum. Dedi ki: "Farzdır." Dedim ki, "Yüce Allah, 'Onları tavaf etmesinde kendisine bir günah yoktur.' buyurmuyor mu?" Dedi ki: "Bu ifade kazaya kalmış umre ziyareti ile ilgilidir.

Şöyle ki, Resu-lullah efendimiz müşriklerin putlarını kaldırmalarını şart koştu. Resu-lullah'ın ashabından biri sa'y yapmada gecikti. Müşrikler putlarını tekrar getirip yerleştirmişlerdi. Bunun üzerine yüce Allah, 'Safâ ile Mer-ve Allah'ın nişanlarındandır. Kim Evi hacceder ya da umre yaparsa, onları tavaf etmesinde kendisine bir günah yoktur.' ayetini indirdi. Yani üzerlerinde müşriklerin putları bulunsa bile." [c.1, s.70, h: 133]

Bakara Sûresi / 158 ........................................................ 587

el-Kâfi adlı eserde de buna yakın anlamlar içeren bir hadis rivayet edilir. [c.4, s.435, h: 8]

Aynı şekilde el-Kâfi'de, İmam Sadık'ın (a.s) Resulullah efendimizin (s.a.a) haccı ile ilgili olarak şöyle dediği rivayet edilir: "Resulullah Kâbe'yi tavaf edip iki rekât namaz kıldıktan sonra, 'Safâ ile Merve yüce Allah'ın belirlediği ibadet amaçlı nişanlardır.

Ben de Allah'ın başladığı yerden başlıyorum.' dedi. O güne kadar Müslümanlar Safâ ile Merve tepeleri arasındaki sa'yin müşriklerin bir uydurması olduğunu sanıyorlardı. Bunun üzerine yüce Allah, 'Safâ ve Merve Allah'ın nişanlarındandır. Kim Evi hacceder ya da umre yaparsa, onları tavaf etmesinde kendisine bir günah yoktur.' ayetini indirdi." [c.4, s.245, h: 4]

Ben derim ki: Ayetin iniş sebebi ile ilgili bu iki rivayet arasında bir çelişki olmadığı açıktır. Rivayetlerin birinde Resulullah efendimizin (s.a.a) "Allah'ın başladığı yerden başlıyorum" şeklindeki sözü, adı geçen ibadetin özünü ifade etmektedir. Daha önce, Hz. Hacer'in kıssasını anlatırken Safâ ile Merve tepeleri arasında yedi kez üst üste koştuğunu ve söz konusu geleneğin o günden itibaren devam edip geldiğini vurgulamıştık.

ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde Amir eş-Şa'bî'nin şöyle dediği belirtilir:

"Safâ tepesinde İsaf adı verilen bir put vardı. Merve tepesinde de Naile adı verilen bir put bulunuyordu. Cahiliye döneminde müşrikler Kâbe'yi tavaf ettikleri zaman bu iki tepe arasında sa'y ediyor ve orada bulunan putlara el sürüyorlardı. Resulullah efendimiz (s.a.a) hac ibadetini yerine getirmekte olduğu sırada, Müslümanlar, 'Ya Resulullah, müşrikler Safâ ile Merve tepelerini, bu iki puttan dolayı tavaf ediyorlardı. Bunları tavaf etmek Allah'ın öngördüğü bir ibadet şekli değildir.' dediler. Bunun üzerine yüce Allah adı geçen ayeti indirdi. Bu ayette, üzerindeki puttan dolayı tepenin birinden 'Safâ', diğerinden de 'Merve' diye söz etti." Ben derim ki: Gerek Ehlisünnet ve gerekse Şia mezhebine mensup bilginler yukarıda sunduğumuz açıklamalar içeren pek çok hadis rivayet etmişlerdir.

Bu rivayetlerden çıkan sonuç şudur: Bu ayet-i kerime Müslümanların hac ibadetlerini yerine getirdikleri yılda Safâ ile Merve tepeleri arasındaki sâ'y ibadetini yasalaştırmak için inmiştir. Bakara Suresi de Medine döneminde inen ilk suredir.

588 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

kara Suresi de Medine döneminde inen ilk suredir. Bundan da anlaşılıyor ki, bu ayet ile öncesinde yer alan ve kıble değişikliğini konu alan ayetler arasında bir akış birliği yoktur. Çünkü kıble değişikliğini konu alan ayetler hicretin ikinci yılında inmişlerdir. Aynı şekilde surenin başındaki ayetlerle de akış birlikteliği söz konusu değildir. Çünkü bunlar da hicretin ilk yılında inmişlerdir. Şu hâlde, ayetler farklı akış yönlerine sahiptirler, tek bir konuya yönelik değildirler.

Bakara Sûresi / 159-162 .................................................. 589

159- İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti, biz kitapta insanlara açıkça belirttikten sonra gizleyenler; işte onlara hem Allah lânet eder ve hem de lânet edenler lânet ederler.

160- Ancak tövbe edip, hâllerini düzeltenler ve açıklayanlar başka. İşte onları bağışlarım ve ben tövbeyi çok kabul edenim, rahimim.

161- Kâfir olup küfürlerinde ısrar ederek ölenler; işte Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onların üzerinedir.

162- Ebedî olarak lânette kalırlar. Ne kendilerine azap hafifletilir, ne de onlara bakılır.

AYETLERİN AÇIKLAMASI


"İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti... gizleyenler." -Doğrusunu Allah herkesten daha iyi bilir- ama ifadeden anladığımız kadarıyla, ifadenin orijinalinde geçen "huda" deyiminden maksat, ilâhî dinin içerdiği ve izleyicisini mutluluğa ulaştıran öğretiler ve hükümler;

açık deliller anlamında kullandığımız "beyyinat" deyiminden maksat da, hidayetin bir diğer ifadesi olan hakka tanıklık eden belgeler ve kanıtlar niteliğinde olan ayetler ve delillerdir.

590 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Buna göre yüce Allah'ın kelâmında geçen "beyyinat" kelimesi, vahiy kanalıyla indirilen ayetlerin bir niteliğidir. Dolayısıyla, bir şeyi gizleme anlamında kullanılan "yektumûne" fiili, ayetin aslını gizlemekten, insanlara göstermemekten ya da ayetin ifade ettiği gerçeği değişik yorumlamaktan ya da yanlış yönlendirme ile gerçeğin fark edilmesini önlemekten daha geniş kapsamlıdır. Nitekim Yahudiler, kitaplarında yer alan Peygamberimizin (s.a.a) gelişini müjdeleyen ifadeleri gizlediler. Şöyle ki, insanların bilmedikleri gerçekleri gün yüzüne çıkarmıyor, bildikleri bazı gerçekleri ise, yanlış yorumlayarak doğru biçimde algılanmasını engelliyorlardı.

"Biz kitapta insanlara açıkça belirttikten sonra." Bundan anlaşılıyor ki, söz konusu gizleme, adı geçen gerçekler sırf kendilerine değil, tüm insanlara açıklandıktan sonra meydana gelmiştir. Çünkü bir gerçeği teker teker tüm insanlara açıklamak değil vahiy olayında, nor-mal doğal sisteminde bile üstesinden gelinebilecek bir durum değildir. Bu kural, her türlü genel duyuru ve her türlü mutlak açıklama için geçerlidir. Bir mesaj bazı insanlara aracısız, bazılarına da bunların aracılığı ile ulaştırılır. Orada bulunanlar bulunmayanlara, bilenler bilmeyenlere anlatır. Neticede âlim de tıpkı dil ve konuşma gibi duyuru araçlarından biridir.

Böylece bir haber, mecliste bulunan insanlarla ilmiyle ilgili Allah ile kendi arasında bağlı kalması gereken ahit ve misakı bulanan bir âlim kişiye bildirilince, bu haber tüm insanlara açıklanmış demektir. Dolayısıyla âlimin bu bilgisini gizlemesi, insanlara açıklandıktan sonra bilgiyi onlardan gizlemesi anlamına gelir. İşte yüce Allah'ın insanlar arasında din hususunda çeşitli görüş ayrılıklarının baş göstermesinin, insanların sapık ve doğru yol diye ikiye ayrılmalarının tek nedeni olarak vurguladığı gerekçe budur. Yoksa, Allah'ın dini, insanın öz yaratılışı, fıtratı ile uyum içindedir. Fıtrat, bu din ile iletişim kurar kurmaz onu kabul eder; kendisine ayrıntılı biçimde açıklandıktan sonra insanın öz yaratılışında belirleyici bir unsur olarak yer alan ayırt edici güç beklemeksizin ona boyun eğer.

Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Sen hanif (mutedil) olarak yüzünü doğruca dine çevir; Allah'ın yaratmada esas aldığı fıtrata ki, insanları ona göre yaratmıştır. Allah'ın yaratması

Bakara Sûresi / 159-162 .................................................. 591

değiştirilemez. İşte doğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler." (Rûm, 30)

Demek ki din, fıtrat ile örtüşüyor ve bu yaratılışın bir yasasıdır. Din gereği gibi açıklığa kavuşturulunca fıtrat, hiçbir zaman dini reddetmez. Bu açıklığa kavuşma, ya peygamberlerde olduğu gibi halis kalp ya da sözlü duyuru aracılığı ile gerçekleşir. İkinci hususun birinci husustan kaynaklanması da bir zorunluluktur. Bunu anlamış olmalısın.

Bu yüzden ayet-i kerimede, dinin yaratılış yasası uyarınca fıtratla örtüşmesi olayı ile, dini bilmeme durumu aynı kategoride değerlendirilmiştir. Ulu Allah ayetin evvelinde "...Allah'ın yaratmada esas aldığı fıtrata ki, insanları ona göre yaratmıştır..." ve sonunda, "Fakat insanların çoğu bilmezler." buyuruyor.

Bir başka ayette de şöyle buyuruyor: "...anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm vermek üzere o peygamberlerle beraber hak kitaplar indirdi. Oysa kendilerine apaçık ayetler geldikten sonra, birbirlerine karşı olan azgın ve kıskançlıkları yüzünden anlaşmazlığa düşenler, o, kitap verilenlerden başkası değildir..." (Ba-kara, 213) Bu ayet-i kerimeye göre, kitabın içerdiği hak nitelikli mesaj hakkındaki görüş ayrılıkları, kitabı açıklayıp uygulama misyonunu üstlenen bilginlerin kıskançlıklarından, çekememezliklerinden kaynaklanıyor.

Şu hâlde, din alanındaki görüş ayrılıklarının ve doğru yoldan sapmanın sebebi, bilginlerin kıskançlıkları, gerçeği saklamaları, yanlış yorumlamaları, bilgileri tahrif etmeleri ve böylece zulmetmiş olmalarıdır. Nitekim yüce Allah onların bu konumlarını kıyamet gününe ilişkin bir sahnede zulüm olarak nitelendirmiştir:

"...Ve aralarında seslenen biri, 'Allah'ın lâneti zalimlerin üzerine olsun!' diye seslendi. Onlar ki Allah'ın yolundan men edip, onu eğriltmek isterler..." (A'râf, 44-45) Bu anlamı içeren pek çok ayet vardır.

Bununla anlaşılıyor ki, ayetlerden biri bir diğer ayete dayanmaktadır: Yani demek istiyorum ki: "İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti biz kitapta insanlara açıkça belirttikten sonra gizleyenler..." ayet-i kerimesi, "İnsanlar bir tek ümmet idi. Allah peygamberleri, müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi; anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hükmetsin

592 ..................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

düştükleri konularda insanlar arasında hükmetsin diye o peygamberlerle beraber hak içerikli kitabı indirdi. Oysa kendilerine kitap verilmiş olanlar, kendilerine açık deliller geldikten sonra, sırf aralarındaki kıskançlıktan dolayı onda anlaşmazlığa düştüler..."

(Bakara, 213) ayet-i kerimesine dayalı olarak bir anlam kazanıyor. Devamında ise, bilginler arasındaki bu kıskançlığın cezası şu ifadelerle dile getiriliyor: "İşte onlara hem Allah lânet eder, hem bütün lânet edenler lânet eder."

"İşte onlara hem Allah lânet eder, hem bütün lânet edenler lânet ederler." Bu ifade, Allah'ın indirdiği ayetleri ve doğru yol kılavuzunu gizleyenlerin uğrayacakları azabı, çarptırılacakları cezayı açıklıyor.

Bu ceza, hem Allah'ın lânetine, hem de lânet eden herkesin lânetine uğramadır. Bu ayette, lânet kavramı iki kere tekrarlanmıştır. Çünkü lânet, kaynaklandığı kimse açısından farklı anlamlar ifade eder. Yüce Allah açısından lânet; rahmet ve mutluluktan uzaklaştırmayı ifade eder. Diğer lânet eden kimseler açısından ise, bu akıbete uğramalarını Allah'tan dilemektir.

Hem yüce Allah ve hem de lânet eden diğer kimseler ile ilgili olarak lânet deyimi genel tutulmuştur. Lânet edenler nitelemesi de öyle. Bu da, lânet edenlerin her türlü lânetlerinin onlara yönelik olduğunu ifade eder. İfadeye ilişkin değerlendirmeden de bu anlam çıkıyor. Çünkü lânet edenin lânet etmesi sırasında kastettiği, mutluluktan uzak olmadır. Gerçekte ise, dinî mutluluktan başka mutluluk düşünülemez. Bu mutluluk da Allah tarafından açıklandığı ve fıtrat tarafından da tereddütsüz kabul edildiği için, bir insan ancak reddetmek ve inkâr etmekten dolayı bu mutluluktan yoksun olabilir. Bu yoksunluk da bilgisiz ve aydınlatılmayan kimseler için değil de, bilerek inkâr edip karşı çıkanlar için geçerlidir.

Bilginlerden bildiklerini yaymaları ve öğrendikleri ayet ve doğru yol kılavuzuna ilişkin prensipleri yaygınlaştırmak üzere söz alınmıştır.

Bunu gizledikleri zaman, ilâhî mesajı yayma misyonunu yerine getirmedikleri zaman, inkâr etmiş, karşı çıkmış sayılırlar.

İşte böylelerine hem Allah, hem de lânet edenler lânet eder. Bir sonraki ayet-i kerime, bu söylediklerimizi destekler niteliktedir:

"Kâfir olup küfürlerinde ısrar ederek ölenler, Allah'ın meleklerin ve bütün insanların lâneti onların üzerinedir." Buradan

Bakara Sûresi / 159-162 .............................................. 593

anlaşıldığı kadarıyla "inne" edatı, bu ayetin içerdiği anlamın sebebini açıklamaya ya da anlamını pekiştirmeye dönüktür. Çünkü şu ifadede içerik ve anlam tekrarlanıyor. "kâfir olup küfürlerinde ısrar ederek ölenler."

"Ancak tövbe edip hâllerini düzeltenler ve açıklayanlar başka..." Bu ayet, bir önceki ayetten istisna konumundadır. Onların tövbelerinin "açıklama" fiili ile sınırlandırılmasından (yani "tövbe edenler" denildikten sonra "açıklayanlar" denilmesinden) amaç, durumlarının açığa çıkması ve tövbe etmiş olduklarını göstermeleridir.

Bunun gereği de, gizlediklerini insanlara açıklamaları ve bundan önce gerçeği gizleyenler olduklarını itiraf etmeleridir. Aksi taktirde tövbe etmiş sayılmazlar. Çünkü daha önce gerçeği gizlediklerini itiraf etmemeleri hâlâ gerçeği gizledikleri anlamına gelir.

"Kâfir olup küfürlerinde ısrar ederek ölenler..." Bu ifade, küfürde ayak diretmelerini, inatçılıklarını ve gerçeği kabule yanaşmamalarını kinaye yoluyla anlatmaktadır. Çünkü inatçılıktan ve büyüklük kompleksinden dolayı değil de sırf kendilerine açıklanmadığı için hak dini benimsemeyip ona uymayanlar, gerçek anlamda kâfir değildirler. Onlar müstazaftırlar ve durumları Allah'a kalmıştır.

Bunun şahidi de ayetlerin büyük çoğunluğunda kâfirlerin küfrünün, yalanlama ile kayıtlandırılmasıdır. Özellikle, insan türüne yönelik ilk yasamayı içeren, Hz. Âdem'in cennetten indirilişini konu alan ayetlerde bu husus son derece belirgindir. Ulu Allah şöyle buyuruyor: "Hepiniz oradan inin" dedik. Yalnız size benden bir hidayet geldiği zaman, kimler benim hidayetime uyarsa artık onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. İnkâr edip ayetlerimizi yalanlayanlar ise, ateş ehlidir, onlar orada ebedi kalacaklardır." (Bakara, 38-39)

Öyleyse bu ayette geçen "kâfirler"den maksat, Allah'ın ayetlerini yalanlayan, gerçeği kabul etmeye yanaşmayan inatçılardır - Allah'ın in-dirdiklerini gizleyenler de bunlardır-. Böylelerinin cezasını yüce Allah şu şekilde belirlemiştir: "İşte Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onların üzerinedir." Bu, meleklerin ve istisnasız tüm insanların dile getirdikleri her türlü lânetin bunlara yönelik olmasına dair yüce Allah tarafından bırakılan bir hükümdür.

594 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Bu cezayı hakkeden insanların yolu, şeytanın yoludur. Çünkü yüce Allah onunla ilgili olarak şöyle buyuruyor: "Ve gerçekten de tâ ceza gününe kadar lânet senin üzerine olacaktır." (Hicr, 35) Bu ayetin ifadesine göre, her türlü lânet şeytana yönelik kılınmıştır.

Dolayısıyla bildiklerini gizleyen bilginler de, genel lânetin muhatabı olma bakımından şeytana ortaktırlar, onunla aynı konumdadırlar. Ayet-i kerimenin ne kadar şiddetli bir ifade tarzına sahip olduğunu ve olayı ne kadar önemseyerek vurguladığını görüyor musunuz?

İnşaallah, şu surede yer alan "Ki, Allah, murdarı temizden ayıklasın ve bütün murdarları birbiri üzerine koyup yığsın da hepsini cehenneme atsın..." (Enfâl, 37) ayet-i kerimeyi ele alırken konuya ilişkin ayrıntılı açıklamalarda bulunacağız.

"Ebedi olarak onda kalırlar." Yâni lânet içinde kalırlar. "Ne kendilerine azap hafifletilir, ne de onlara bakılır." ayetin akışının azabın lânet yerine konulmasıyla farklılık kazanması, onları kapsamına alan lânetin azap şekline dönüşeceğini ifade ediyor.

Biliniz ki, bu ayetlerde zaman zaman iltifat sanatına başvurulmuş- tur. Birinci ayette, "tekellüm mea'l-gayr" (başkası ile konuşma) sıygasından (indirdiğimiz... biz kitapta... belirttikten...)

gayıp sıygasına geçiş yapılıyor: "İşte böylelerine Allah lânet eder..." Çünkü konu, öfkenin şiddetini vurgulama ile ilgilidir. Lânetin şiddeti ise, ancak nispet edildiği ismin ya da sıfatın azameti oranında belirginleşir. Allah'tan daha büyük hiç kimse yoktur. Lânetin şiddeti en son noktasına kadar belirginleşsin diye O'nun yüce adına izafe edilmiştir.

İkinci ayette ise, gayıp sıygasından birinci tekil şahıs (mütekellim vahde) sıygasına geçiş yapılmıştır: "İşte onları bağışlarım ve ben tövbeyi çok kabul edenim, Rahimim." Bu ifade tarzının seçilmesindeki amaç, her türlü niteliği ve sıfatı bırakıp konuyu bütünüyle vasıtasız yüce Allah'a bağlamak suretiyle, eksiksiz bir rahmetin ve şefkatin söz konusu olduğunu vurgulamaktır. Çünkü yukarıdaki ifadeden algılanan rahmet ve şefkat, "Allah onların tövbelerini kabul eder" ya da, "Rableri onların tövbelerini kabul eder" ifadelerinden algılanmaz. Üçüncü ayette ise, birinci tekil şahıs sıygasından gayıp sıygasına geçiş yapılıyor: "İşte Allah'ın... lâneti onla-

Bakara Sûresi / 159-162 .................................................. 595

rın üzerinedir." Birinci ayetteki ifade tarzı değişikliği ile güdülen amaç, bu ayetteki değişiklik için de geçerlidir.

AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


Tefsir'ul-Ayyâşî, bizim mezhebimize mensup ashabın vasıtasıyla İmam Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet eder: İmam Sadık'a (a.s) dedim ki: "Yüce Allah'ın 'İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti...

gizleyenler' sözü hakkında ne buyurursunuz? Dedi ki: Bununla biz kastediliyoruz -Ancak Allah'tan yardım dilenir-. Bizden biri, İmamet makamına ulaşınca kendisinden sonraki imamı insanlara kesinlikle açıklamalıdır. Bu konuda özgür ve yetkili değildir." [c.1, s.71, h: 139]

Bu ayetle ilgili olarak İmam Bâkır'ın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir. "Bu ifadeyle biz kastediliyoruz. Ancak Allah'tan yardım dilenir." [c.1, s.71, h: 137]

Muhammed b. Müslim'in İmamın (a.s) "Burada kastedilenler Ehli-kitaptır." dediğini rivayet etmiştir. [c.1, s.71, h: 140]

Ben derim ki: Bu rivayetlerin tümü uyarlama niteliğindedirler. Yoksa ayet-i kerimenin ifadesi geneldir. Bazı rivayetlerde belirtildiğine göre, Hz. Ali (a.s) bu ifadeyi bozulan âlimler şeklinde yorumlamıştır. [el-Burhan, c.1, s.171, h: 6]

Mecma'ul-Beyan tefsirinde yer alan bir rivayete göre Resulullah efendimiz (s.a.a) bu ayetle ilgili olarak şöyle buyurmuştur: "Kendisine bildiği bir şey sorulup da onu gizleyen kimsenin ağzına kıyamet günü ateşten bir gem geçirilir. 'İşte onlara hem Allah lânet eder, hem bütün lânet edenler lânet ederler.' ifadesinin anlamı budur."

Ben derim ki: Bu iki rivayet, yukarıda sunduğumuz açıklamayı pekiştirir niteliktedirler.

Tefsir'ul-Ayyâşî'de İmam Sadık'ın (a.s) "bütün lânet edenler lânet ederler." ifadesi ile ilgili olarak "Bazıları burada kastedilenler canlı hayvanlardır." demişlerdir; ama kastedilenler bizleriz." dediği rivayet edilir. [c.1, s.72, h: 141]

Ben derim ki: Bu ifade, "Şahitler, 'İşte Rablerine karşı yalan söyleyenler bunlardır!' diyecekler. İyi bilin ki, Allah'ın lâneti za-

596 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

limlerin üzerinedir." (Hûd, 18) ayetinin verdiği mesaja yönelik bir işaret konumundadır. Şu hâlde, burada sözü edilenler, kıyamet günü konuşmalarına izin verilen ve sadece doğruyu söyleyen şahitlerdir.

İmam'ın, "Bazıları, burada kastedilen canlı yaratıklardır sözüne gelince; bu söz, Mücahid ve İkrime gibi tefsir bilginlerinden rivayet edilmiştir. Bazı rivayetlerde, Resulullah efendimize (s.a.a) dayandırıldığı da görülür.

Tefsir'ul-Ayyâşî'de İmam Sadık'ın (a.s): "İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti... gizleyenler." ayeti, Hz. Ali'ye ilişkin bilgiler hakkında inmiştir." dediği rivayet edilir. [c.1, s.71, h: 136]

Ben derim ki: İmamın bu yorumu da bir tür uyarlamadır.