El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1
 

Bakara Sûresi / 142-151 ................................ 503

natına başvurulmasının nedeni ise şu hususun açığa kavuşturulmasıdır: "O'nun durumu kitap ehli toplumlar tarafından çok iyi bilinmektedir." Bu tür bir konuşma tarzı, bir topluluğa hitap eden, ama içlerinde birini üstün niteliklerinden dolayı muhatap olarak kabul eden ve onunla konuşarak sözlerini başkalarına duyuran, muhatap aldığı kişinin şahsına ait üstün niteliklerini vurgulamaya gelince de, onun yerine topluluğa hitap etmeye başlayan, ardından onun üstünlüğünü anlatmaya son verince de baştaki gibi tekrar ona hitap etmeye başlayan birinin konuşma tarzını andırıyor. Bununla iltifat sanatına ne amaçla başvurulduğu anlaşılıyor.

"Gerçek, Rabbinden gelendir; artık kuşkulananlardan olma." Bu ifade, önceki açıklamayı pekiştirme amacına yöneliktir. Ayrıca kuşkuya düşmekten de sakındırıyor. Görünürde bu uyarı Peygamberimize (s.a.a) yöneltiliyor ama, mesaj müminlere yöneliktir.

"Herkesin yöneldiği bir yönü vardır. O hâlde hayır işlerde yarışın." Orijinal ifadede geçen "viche=yön" tıpkı "kıble" gibi yönelinen şey demektir. Bu cümle bir bakıma önceki açıklamanın özeti niteliğindedir.

Ayrıca bununla konu değişikliğine de gidiliyor ve insanlar "kıble" meselesinin üzerine fazla düşmemeleri, sözü gereksiz yere uzatmamaları uyarısında bulunuluyor. Demek isteniyor ki: Her toplumun çıkarları göz önünde bulundurularak hükme bağlanmış bir kıblesi vardır. Bu, bizzat kıblenin kendisinden kaynaklanan evrensel bir zorunluluk ve kıble meselesi değişim ve başkalaşım kabul etmez değildir. Öyleyse bu konuda tartışmayı bırakın da hayırlara koşun, hayırlı işler yapmada birbirinizle yarışın. Çünkü, geleceğinden kuşku duyulmayan bir günde yüce Allah sizi bir araya getirecektir.

Nerede olursanız olun, Allah tümünüzü toplar. Çünkü Allah- 'ın her şeye gücü yeter.

Bil ki: Bu ayet-i kerime, kıble değişikliği meselesi ile ilgili ayetler arasında yer aldığı için, o meseleye uyarlanabildiği gibi, bunun dışında evrensel bir meseleye de uyarlanabilir. Bu ayette kazâ ve kader olgularına işaret ediliyor; hüküm ve kuralların kazâ ve kaderin fonksiyonunu yerine getirmesi için konuldukları dile getiriliyor. İnşaallah meseleyle ilgili ayeti ele aldığımızda doyurucu bilgiyi vereceğiz.

504 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

"Nereden çıkarsan, yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir." Bazı tefsir bilginleri ayete, "Hangi yerden çıkıp hangi bölgeye varırsan, yüzünü Mescid-i Haram'a çevir" anlamını vermişlerdir. Bazıları, "Ülkenin neresinden çıkarsan" demişlerdir. "Nereden çıkarsan" sözü ile "Mekke" kenti kastedilmiş de olabilir. Çünkü Resulullah efendimizin (s.a.a) çıktığı yer burasıdır. Nitekim yüce Allah bir ayette şöyle buyuruyor: "Seni çıkaran şehirden..." (Muhammed, 13) Yani ister Mekke'de ol, ister başka bölgelerde bulun Kâbe'ye yönelmek senin için değişmez bir hükümdür. "Bu, elbette Rabbinden gelen gerçektir, Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir." ifadesi bu hükmü pekiştirmeye dönük bir vurgulamadır.

"Nereden çıkarsan, yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir; nerede olursanız, yüzünüzü o yana çevirin." Burada birinci cümle aynı ifadelerle tekrarlanmıştır. Bunun nedeni, hükmün her hâlükârda geçerli ve değişmez olduğunu vurgulama olsa gerektir. Bu, tıpkı birinin şöyle demesi gibidir: Ayağa kalktığın zaman Allah'tan kork, oturduğun zaman Allah'tan kork, konuştuğun zaman Allah'tan kork, sustuğun zaman Allah'tan kork." Bu adam her defasında takvadan söz etmekle, demek istiyor ki: Bu hâllerin her birinde takvaya sarıl, bu duygu her durumda seninle olsun." Eğer "Kalktığın zaman, oturduğun zaman, konuştuğun zaman ve sustuğun zaman Allah'tan kork" denilse, yukarıdaki incelik kaybolur. Buna göre ayetin anlamı şöyledir: Çıktığın Mescid-i Haram tarafına yönel, yeryüzünün neresinde olursanız, yüzünüzü onun tarafına çevirin.

"Ki insanların aleyhinizde bir delili olmasın. Yalnız haksızlık edenler başka. Onlardan korkmayın, benden korkun." Bu ifadede, üzerinde bunca durulan, bunca vurgularla pekiştirilen, uygulanması gerektiği bunca dile getirilen ve çiğnenmesinden sakındırılan bu hükmün üç hususu içerdiğine işaret ediliyor:

a) Yahudiler, vadedilen nebinin yöneleceği kıblenin Beyt'ül-Mukaddes yerine Kâbe olacağını kitaplarından öğrenmişlerdi. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Kitap verilenler, bunun Rableri tarafından bir gerçek olduğunu bilirler." Eğer bu hüküm terkedilecek olursa, Yahudiler bunu, "Peygamberiniz gerçek peygamber değildir." diyerek Müslümanların aleyhine kanıt olarak kullanacaklardı. Ama bu hüküm yerine getirildiği zaman, ellerinde hiçbir gerekçe kalmaz. Ancak zalimler başka. Bu ifade istisna-i

Bakara Sûresi / 142-151 ................................ 505

münkatıdır [kopuk istisnadır]. Yani, onların içinde hevalarına uyan zalimler, itirazlarına son vermezler. Siz onlardan korkmayın. Çünkü onlar kişisel hevalarına uymaktan dolayı zalimler kategorisine girmişlerdir. Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez. Siz benden korkun.

b) Bu hükme sıkı sıkıya sarılmak, Müslümanlara yönelik nimetin, dinlerinin kemale erdirilmesi suretiyle, tamamlanmasına yol açar. Nimetin tamamlanmasının ne demek olduğunu, "Bugün sizin dininizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamamladım." (Mâide, 3) ayetini incelerken açıklayacağız.

c) Dosdoğru yolu bulma ümidi. "Bizi doğru yola hidayet et." (Fâtiha, 6) ayetini incelerken "hidayet" kavramı ile ilgili ayrıntılı bilgi vermiştik.

Bazı tefsir bilginleri, kıble değişikliği konusunu içeren bu ayetin, "ve size olan nimetimi tamamlayayım ve bu sayede belki hidayete eresiniz." şeklinde bir ifadeyi kapsamasını, aynı ifadenin Mekke'nin fethini konu alan Fetih suresinde yer almasından hareketle, Mekke'nin fethine yönelik bir müjde olarak değerlendirmişlerdir. Fetih suresinde şöyle buyuruluyor: "Biz sana apaçık bir fetih verdik. Ta ki Allah, senin günahından geçmişte ve yakın zamanda olanı bağışlasın ve sana olan nimetini tamamlasın ve seni doğru bir yola iletsin." (Fetih, 1-3)

Bunun açıklaması şöyledir: Kâbe İslâm'ın ilk dönemlerinde müşriklerin düzmece ilâhları adına diktikleri heykellerle, putlarla doluydu. Otorite onların elindeydi. İslâm henüz gücünü ve caydırıcılığını gösterecek durumda değildi. Bu yüzden yüce Allah Peygamberine Beyt'ül-Mukaddes'e yönelmesini emretti, ona bu yolu gösterdi. Çünkü orası Yahudilerin kıblesiydi ve Yahudiler müşriklere göre din olarak Müslümanlara daha yakındılar. Nihayet Resulullah'ın (s.a.a) Medine'ye hicret etmesiyle birlikte İslâm yaygınlık kazanınca ve fetih zamanı da yaklaşıp Kâbe'nin putlardan arınma ümidi doğunca, kıble değişikliğine ilişkin emir geldi. Hiç kuşkusuz bu, Müslümanlara özgü kılınan büyük bir nimetti. Kıble değişikliğine ilişkin ayette, nimetin tamamlanmasından ve hidayetten söz ediliyor.

506 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Bundan maksat Kâbe'nin putların oluşturduğu iğrençlikten kurtulup, kendisine yönelinerek Allah'a kulluk sunulan bir kıble olması ve bunun sırf Müslümanlara özgü bir uygulama olmasıdır.

Müslümanlar sadece ona yönelme durumundadırlar. Şu hâlde yukarıdaki ifade Mekke'nin fethine ilişkin bir müjdedir. Daha sonra yüce Allah, fetih zamanı Mekke'nin fethinden söz edince, daha önce onlara vadettiği nimetin tamamlanmasına ilişkin müjdeye işaret etti. "Ve sana olan nimetini tamamlasın ve seni doğru bir yola iletsin." buyurarak önceki ifadeye göndermede bulundu. Bu yorum, görünürde ilginç ve tutarlı gibi görünse de titiz bir incelemeden yoksun olduğu bellidir. Çünkü ayetlerin akışı böyle bir yorumu destekler nitelikte değildir. Bu ayette nimetin tamamlanmasına ilişkin vaadi içeren, "Ve size olan nimetimi tamamlayayım ve bu sayede belki hidayete eresiniz." ifadesinin başındaki "lam" harfi gaye bildirir mahiyettedir. Bu vaadin gerçekleşmesi olarak değerlendirilen Fetih suresindeki, " Ta ki Allah, senin günahından geçmişte ve yakın zamanda olanı bağışlasın ve sana olan nimetini tamamlasın ve seni doğru yola iletsin..." ayetinin başında da aynı harf vardır. Şu hâlde her iki ayet de, nimetin tamamlanmasına ilişkin güzel bir vaat içermektedirler. Ayrıca kıble değişikliğine ilişkin ayetin içerdiği vaat tüm Müslümanlara yöneliktir, Fetih suresindeki ayet ise, bu hususta özel olarak Resulullah efendimize hitap ediyor. Dolayısıyla her iki ayetin akış yönü farklıdır. Eğer bu iki ayetin içerdiği vaadin gerçekleştiğine ilişkin bir ifade varsa, o da "Bugün sizin dininizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'ı beğendim." (Mâide, 3) ayet-i kerimesidir. Biz bu ayeti incelerken "nimet" kavramı üzerinde duracağız ve yüce Allah'ın bu ayet-i kerimede bir lütuf olarak sunduğu nimeti somut biçimde tanımlamaya çalışacağız.

Yüce Allah'ın şu sözü de nimetin tamamlanmasına ilişkin bir vade ifadesini içermek bakımından bu iki ayete benziyor: "...fakat sizi tertemiz kılmak ve size olan nimetini tamamlamak istiyor. Umulur ki, şükredersiniz." (Mâide, 6) Yine "Allah nimetini böyle size tamamlıyor ki, siz Müslüman olasınız." (Nahl, 81) ayeti aynı pozisyondadır. İnşaal-lah bu ayetlere ilişkin açıklamaların ardından, konuyla ilgili uygun bir yorumda bulunacağız.

Bakara Sûresi / 142-151 ................................ 507

"Nitekim kendi içinizden size... öğretecek bir elçi gönderdik." Ayetin ifadesinden anlaşıldığı kadarıyla cümlenin orijinalinin başındaki [kema erselnâ] "kâf" teşbih bildirir ve "ma" edatı da masdariyedir. Bu durumda ayetin açık anlamı şöyle olur: Hz. İbrahim'in yaptığı ve birtakım hayırlara ve bereketlere kavuşması için dua ettiği Kâbe'yi sizin için kıble yapmakla size nimet verdik. Nitekim kendi içinizden size bir peygamber gönderdik ki, bu peygamber size ayetlerimizi okuyor, size kitap ve hikmeti öğretiyor ve sizi arındırıyor.

Bun-lar İbrahim'in duasının karşılıklarıdırlar. Zira oğlu ile birlikte şöyle dua etmişti İbrahim: "Rabbimiz, onlara içlerinden, senin ayetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları arındıracak bir elçi gönder."

Dolayısıyla ayet-i kerimede Kâbe'nin kıble kılınmasının nimet yönü vurgulandığı gibi Peygamberin gönderilişi de bir lütuf olarak ön plâna çıkarılıyor. Şu hâlde "kendi içinizden" ifadesiyle kastedilenler teslim olmuş ümmettir. Teslim olmuş ümmetten gerçekte sadece bu ümmetin içinde yer alan dinin velileri kastediliyor. Zahire göre İsmail soyundan gelen tüm Müslümanlar (ki bunlar Mudar kabilesine mensup Araplardır), hükmen de tüm Araplar, daha doğrusu tüm Müslümanlar kastediliyor.

"Size ayetlerimizi okuyacak..." İfadeden anlaşıldığı kadarıyla "ayetler" den kastedilen, Kur'ân ayetleridir. Çünkü "yetlû" kelimesinin türediği "tilâvet" mastarında anlamdan çok lafız ön plândadır. Ayetin orijinalinde geçen "yuzekkî" fiilinin mastarı olan "tezkiye" ise, temizleme, yani kirlerden ve pisliklerden arındırma demektir. Dolayısıyla şirk ve küfür gibi bozuk inançlardan, kibir ve kendini beğenmişlik gibi düşük karakterlerden, adam öldürme, zina etme ve içki içme gibi kötü amellerden arındırma bu kavramın kapsamına girer. Kitap ve hikmeti öğretmek ve bilmedikleri şeyleri öğretmek, tüm temel ve ayrıntı niteliğindeki bilgileri öğretmek demektir.

Bil ki: Ayet-i kerimelerde birkaç yerde iltifat sanatına başvurulmuştur. Yüce Allah'la ilgili olunca, hem gayb (üçüncü tekil şahıs), hem mutekellim-i vahde (birinci tekil şahıs) ve hem de mütekellim mea'l-gayr (ikinci şahıs) üslûbu kullanılmıştır. Onun dışında

508 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

da gayb, hitap ve tekellüm üslubuna başvurulmuştur. İyi bir gözlemci bu üslûpta yatan inceliğin farkına varır.

AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


Mecma'ul-Beyan tefsirinde Tefsir'ul-Kummî'ye dayanılarak "bazı beyinsizler... O dilediğini doğru yola iletir." ayeti ile ilgili olarak İmam Sadık'ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: Resulullah efendimiz (s.a.a) Mekke'de on üç sene, Medine'ye hicret ettikten sonra da toplam yedi ay Kudüs'teki Beyt'ül-Mukaddes'e yönelerek namaz kıldıktan sonra yeni kıble Kâbe olarak belirlendi. Allah onu Mekke'ye yöneltti. Çünkü Yahudiler Resulullah efendimizi (s.a.a) alaya alıyor ve 'Sen bize tâbisin, bizim kıblemize yönelerek namaz kılıyorsun." diyerek dil uzatıyorlardı. Onların bu küçük düşürücü tavırları karşısında Resulullah büyük bir üzüntüye kapıldı. Gecenin karanlığında dışarı çıkıp göklere bakıyor, bu hususta yüce Allah'tan bir açıklama gelmesini bekliyordu. Gün ışıyıp öğlen namazının vakti girince, Resulullah Salimoğulları Mescidinde öğlen namazını kılıyordu. Henüz iki rekât kılmıştı ki, Cebrail indi, iki kolundan tutup onu Kâbe'ye yöneltti ve ona şu ayet-i vahyetti: 'Biz senin yüzünün göğe doğru çevirilip durduğunu görüyoruz. Elbette seni hoşlanacağın bir kıbleye döndüreceğiz. Artık yüzünü Mescidi Haram tarafına çevir." Böylece efendimiz dört rekâtlı bir namazın iki rekâtını, Kudüs'teki Beyt'ül-Mukaddes'e, iki rekâtını da Mekke'deki Kâbe'ye yönelerek kılmış oldu. Bunun üzerine Yahudiler ve kimi beyinsizler 'Bunları daha önce yöneldikleri kıbleden döndüren nedir?' dediler."

Ben derim ki: Bu hususla ilgili olarak gerek Şiî ve gerekse Sünnî kanallardan birçok hadis rivayet edilmiştir, ki bunlar birbirlerine yakın içerikli hadisler olarak kaynak eserlerde yer alırlar. Ama olayın gerçekleştiği tarih noktasında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Çoğunluk -ki doğrusu budur- kıble değişikliğinin, hicretin ikinci yılının recep ayında, yani hicretin on yedinci ayında gerçekleştiği görüşündedir. İnşaallah yeri geldiğinde, sınırlı da olsa birtakım açıklamalarda bulunacağız.

Ehlisünnet ve'l-Cemaat kanallarınca, bu ümmetin insanlar üzerinde şahitlik yapması, Peygamberimizin de bu ümmet üzerinde

Bakara Sûresi / 142-151 ................................. 509

şahitlik yapması ile ilgili olarak şöyle bir rivayete yer verilir: "Kıyamet günü toplumlar, peygamberlerin tebliğ yaptıklarını inkâr ederler. Yüce Allah gerçeği bildiği hâlde peygamberlerden tebliğ görevini yerine getirdiklerine ilişkin kanıt ister. Bunun üzerine ümmet-i Muhammed getirtilir ve bunlar peygamberler lehine şahitlik ederler. Diğer toplumlar, 'Bunu nereden bildiniz?' diye karşı çıkarlar. Onlar da, 'Yüce Allah'ın doğru sözlü peygamberinin diliyle bize aktardığı kitabındaki bilgilerden öğrendik.' derler. Bundan sonra Hz. Muhammed getirtilir ve ümmetinin durumu ondan sorulur. O da onları temize çıkarır, adil oldukları yönünde şahitlikte bulunur. İşte yüce Allah, 'Her ümmetten bir şahit, seni de bunlara şahit getirdiğimiz zaman hâlleri nice olur?' [Nisâ, 41] buyururken buna işaret ediyor."

Ben derim ki: Bu rivayetin içerdiği açıklamalar başka rivayetlerce de desteklenmektedir. Bunları Suyûtî, ed-Dürr'ül- Mensûr adlı eserinde aktarmaktadır. Başka eserlerde de bunlara rastlamak mümkündür. Resulullah efendimizin (s.a.a) ümmetini temize çıkarması, adilliğine şahitlik etmesi ile ümmetin içinde yer alan bazı kimseler kastedilmiş olsa gerektir, tüm ümmet değil. Yoksa öyle bir sonuç, zorunlu olarak kitap ve sünnetle çelişki arzetmektedir. Resulullah efendimizin, yaşanan bunca faciayı ve geçmiş ümmetlerin hiçbirinde benzerine rastlanmayan bunca zulmü onaylaması, doğrulaması mümkün müdür? Allah'ın elçisi bu ümmetin bünyesinde yer alan Firavun kimlikli zorbaları, tağutları temize çıkarır mı? Böyle düşünmek hanif dinine ağır bir darbe indirmek ve apaydınlık dinin içerdiği hakikatleri sulandırmak anlamına gelmez mi? Kaldı ki, hadis, nazarî bir şahadetten söz ediyor, bizzat görülüp tanık olunan bir şahitlikten değil. el-Menâkıb adlı eserde, bu konuyla ilgili olarak İmam Bâkır'ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: "Ancak imamlar ve peygamberler insanlar hakkında şahitlikte bulunabilirler. Yüce Allah'ın tüm ümmetin şahitliğini istemesi düşünülemez. Çünkü ümmet için de öyleleri var ki, bir demet ot hakkında bile onun şahitliğine güvenilmez." [c.4, s.179]

Tefsir'ul-Ayyâşî'de nakledilen bir rivayete göre, İmam Sadık (a.s): "ki, insanlara şahit olasınız, Peygamber de size şahit ol- 510 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1 sun." ifadesi ile ilgili olarak, "Eğer yüce Allah'ın bu ayeti kerimede İslâm kıblesine yönelen tüm ehl-i tevhidi kastettiği zannına kapılırsan, dünya hayatında bir ölçek hurma hakkında bile şahitliği geçersiz olan birinin yüce Allah'ın kıyamet günü şahitliğine baş vuracağı ve tüm geçmiş ümmetlerin hazır bulunduğu bir sırada yaptığı şahitliği kabul edeceği iftirasını atmış olursun. Kesinlikle hayır! Allah böylelerini kastetmiyor. Onun kastettiği Hz. İbrahim'in duasına mazhar olan, kendileri için "siz insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz" denilen kimselerdir. Onlar "vasat" ümmet, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmet niteliğine yakışan kimselerdir. [c.1, s.63, h: 114]

Ben derim ki: Kitabın verdiği mesajdan yola çıkarak ilgili ayeti tefsir ettiğimizde bu hususu açıkladık.

Kurb'ul-İsnâd adlı eserde, İmam Sadık (a.s) babasından, o da Resulullah efendimizden (s.a.a) şöyle rivayet eder: "Yüce Allah ümmetime üç özellik bahşetmiştir ki, bunları ancak peygamberlere lütfetmiştir... Yüce Allah bir peygamberi görevlendirince onu kavminin üzerine şahit eder. Yüce Allah benim ümmetimi de tüm insanların üzerinde şahit kılmıştır. Nitekim Allah şöyle buyuruyor: 'Peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için.'1..." [s.41]

Ben derim ki: Bu hadis, yukarıdaki açıklamamızı çürütmüyor, çünkü "ümmet"ten maksat, Hz. İbrahim'in duasına mazhar olan Müslüman ümmettir.

Tefsir'ul-Ayyâşî'de, Hz. Ali'nin (a.s) kıyamet gününü tasvir ettiği bir konuşmasında şu sözlere yer verilir: "Bir alanda toplanılır. Bütün insanlar orada sorguya çekilir. Rahmanın izin verdiklerinin dışında kimse konuşamaz, konuştuğunda da doğruyu söyler. Bu sırada Peygamberimiz (s.a.a) kaldırılır ve ondan sorulur. 'Her ümmetten bir şahit, seni de bunlara şahit getirdiğimiz zaman hâlleri nice olur?' ayetinde Hz. Muhammed'e yönelik hitapla, işte bu olay kastedilmiştir. Resulullah efendimiz (s.a.a) şahitlerin şahididir.

Şahitler ise, peygamberlerdir." [c.1, s.242, h: 132]

-------- 1- [Hac, 78]

Bakara Sûresi / 142-151 ................................. 511

et-Tehzîb adlı eserde, Ebu Basir'in şöyle dediği belirtilir: İki imamdan birine (yani İmam Muhammed Bâkır -a.s- veya İmam Sadık'a -a.s-) dedim ki: "Allah mı Beyt'ül-Mukaddes'e yönelinerek namaz kılmayı emretmişti? "Evet, dedi. Yüce Allah'ın, 'Biz, peygambere uyanı, ökçesi üzerinde geriye dönenden ayıralım diye, senin önceden üzerinde bulunduğun yönü kıble yapmıştık.' dediğini duymadın mı?" [c.2, s.138]

Ben derim ki: Hadisten çıkan sonuca göre, "elletî kunte aleyha= önceden üzerinde bulunduğun" cümlesi, orijinal metinde geçen "el-kıble"nin sıfatıdır ve onunla da Beyt'ül-Mukaddes kastedilmiştir. Yine buna göre Beyt'ül-Mukaddes, Resulullah'ın eskiden yöneldiği kıbledir. Daha önce de vurguladığımız gibi, ayetlerin akışından çıkan sonuç da budur.

Bu sonuç, bazı eserlerde İmam Hasan Askerî'den (a.s) nakledilen rivayetleri pekiştirir niteliktedir: "Mekke halkının meyli Kâbe'ye yönelikti. Bunun üzerine yüce Allah, onları hoşlanmadıkları, ama Hz. Muhammed'in emrettiği bir kıbleye yönelterek Hz. Muhammed'in tâbileri ile muhaliflerini birbirlerinden ayırmak istedi. Medine'liler de Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya yönelme arzusuna sahip olduklarından bu sefer onun tersini bir kıble öngördü, Kâbe'ye yönelmelerini emretti ki, hoşlanmamasına rağmen Hz. Muhammed'in, doğrulayıp uygun gördüğü bir hususta ona uyan kimseyi ortaya çıkarsın..." [el-Vafi, c.5, s.83, bab: 67]

Bu açıklama ile "önceden üzerinde bulunduğun" ifadesini "ceal-na" fiilinin ikinci mef'ulu olarak değerlendirenlerin yaklaşımlarının yanlışlığı da ortaya çıkıyor. Onlara göre ifadenin açıklaması şöyledir: "Beyt'ül-Mukaddes'ten önce yöneldiğin Kâbe'yi kıble yapmadık..." Yüce Allah'ın "meğer kimin elçiye uyduğunu bilelim" sözünü de delil olarak getirmişlerdir. Bu anlam yanlıştır ve yanlış olduğu önceki ifadelerden de anlaşılmaktadır.

Tefsir'ul-Ayyâşî'de, Zübeyrî'den şöyle nakledilir: İmam Sadık'a (a.s) dedim ki: "Söyler misiniz, iman; söz ve amel midir, yoksa amelden ayrı sırf söz müdür?" Dedi ki: "İman, bütünüyle ameldir. Söz ise, bu amelin ancak bazısıdır. İman Allah tarafından farz kılınmış, kitabında açıklığa kavuşturulmuş, nuru son derece belir-

512 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

gindir ve kanıtı da değişmeden yerinde durmaktadır. Allah'ın kitabı imana tanıklık ediyor ve insanları ona çağırıyor." "Nitekim yüce Allah, Peygamberinin yüzünü, namaz esnasında, Kudüs'teki Beyt'ül-Mukaddes'ten döndürüp Mekke'deki Kâbe'- ye yöneltince, Müslümanlar Peygamber efendimize (s.a.a), 'Beyt'ül-Mukaddes'e yönelerek kıldığımız namazlar hakkında ne buyurursun? Bu hususta bizim ve Kudüs'teki Beytül-Mukaddese yönelinerek namaz kıldığı sıralarda ölen kardeşlerimizin durumu ne olacaktır?' dediler. Bunun üzerine yüce Allah, 'Allah sizi imanınızı zayi edecek değildir. Şüphesiz Allah insanlara şefkatli, merhametlidir.' ayetini indirdi. Böylece namazı iman olarak nitelendirdi.

Kim tüm organlarını koruyarak Allah'tan sakınırsa, organlarından her biri aracılığı ile Allah'ın koyduğu farzları yerine getirirse, imanı bütün bir cennet ehli olarak Allah'la karşılaşır. Kim de bu hususta bir hainlik yaparsa ya da Allah'ın bir emrini çiğnerse, eksik imanlı olarak Allah'ın huzuruna çıkar." [c.1 s.63, h: 115] Ben derim ki: Bu hadisi Kuleynî de rivayet etmiştir.1 Rivayette "Allah imanınızı zayi edecek değildir." ayetinin kıble değişikliğinden sonra indiğinin belirtilmesi, bundan önceki açıklamalara ters düşmemektedir.

Men La Yahzuruh'ul-Fakîh adlı eserde belirtildiğine göre, Resulullah efendimiz (s.a.a) Mekke döneminde on üç yıl, Medine döneminde de on dokuz yıl Kudüs'teki Beyt'ül-Mukaddes'e yönelerek namaz kılmıştır. Sonra Yahudiler, "Sen bizim kıblemize yöneliyorsun." diyerek yüzüne vurmaya başladılar. Bu tavırları Resulullah efendimizin (s.a.a) büyük bir üzüntüye kapılmasına neden oldu. Gecenin bir kısmında evinden çıkıp yüzünü göklere çevirdi. Tan yeri ağarınca sabah namazını kıldı. Öğlen namazını kıldığı sırada, iki rekâtı tamamlayınca, Cebrail indi ve ona, "Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilip durduğunu görüyoruz. Elbette seni hoşlanacağın bir kıbleye döndüreceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir." dedi, sonra efendimizin elinden tutup yüzünü Kâbe'ye yöneltti. Arkasında saf tutan müminler de yüzlerini o tarafa çevirdiler.

Bu yüzden erkekler kadınların yerine kadınlar da erkeklerin yerine geçmiş oldular. Böylece Resu-lullah efendimiz namazının

---------

1- [Usûl-i Kâfi, c.2, s.33, h: 1]

Bakara Sûresi / 142-151 ................................. 513

ilk kısmını Mescid-i Aksa'ya, ikinci kısmını da Kâbe'ye yönelerek kılmış oldu. Bu haber Medine'de bulunan bir diğer mescide de iletildi. O sırada Mescitte bulunanlar ikindi namazının ilk iki rekâtını kılmış bulunuyorlardı. Bunun üzerine yüzlerini Kâbe'ye doğru çevirdiler. Böylece namazın ilk kısmı Mescid-i Aksa'ya son kısmı ise, Mescid-i Haram'a doğru kılınmış oldu. Bu yüzden adı geçen mescide "Mescid'ül-Kıbleteyn" yani "iki kıble mescidi" denildi. [c.1, s.274]

Ben derim ki: Kummî de benzeri bir hadis rivayet ederek, Resu-lullah efendimizin o sırada Salimoğulları Mescidinde namaz kıldığını belirtmiştir.

Tefsir'ul-Ayyâşî'de İmam Bâkır'ın (a.s) "Artık yüzünü Mescid-i Hâram tarafına çevir." ifadesi ile ilgili olarak şöyle dediği belirtilir: "Yani kıbleye yönel ve yüzünü kıbleden başka tarafa çevirme, yoksâ namazın bozulur. Çünkü yüce Allah Peygamberine farz namazla ilgili olarak, 'Yüzünü Mescid-i Hâram tarafına çevir. Nerede olursanız, yüzünüzü o yöne çevirin.' buyuruyor." [c.1, s.64, h: 116]

Ben derim ki: Bu ayetin farz namazla ilgili olarak indiğini belirten ve bunun içeriğini farz namaza has kılan rivayetlerin sayısı oldukça kabarıktır.

Tefsir'ul-Kummî'de yer alan bir rivayete göre, İmam Sadık (a.s) "Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu, oğullarını tanıdıklan gibi tanırlar." ayeti ile ilgili olarak şöyle demiştir: "Bu ayet Yahudi ve Hıristiyanlar hakkında inmiştir. Yüce Allah; 'kendilerine kitap verdiklerimiz onu yani Resulullah'ı, oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar.' buyuruyor. Çünkü yüce Allah Tevrat'ta, İncil'de ve Zebur'da Hz. Muhammed'in ve arkadaşlarının niteliklerini, hicret edişini haber vermiştir. Yüce Allah buna şu sözleriyle işaret ediyor: 'Muhammed Allah'ın Resulüdür. O'nun yanında bulunanlar, kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler. Onların, rüku ve secde ederek Allah'ın lütuf ve rızasını aradıklarını görürsün. Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları vardır. Onların Tevrat'taki ve İncil'deki vasıfları budur.' [Fetih, 29]

Resulullah ve arkadaşları Tevrat'ta böyle tanımlanırlar. Peygamberimiz ilâhî mesajı tebliğ etmekle görevlendirildiği zaman,

514 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Ehlikitap onu tanıdı. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: O bildikleri kendilerine gelince, onu inkâr ettiler." [Bakara, 89] Ben derim ki: Bunun bir benzeri de el-Kâfi adlı eserde Hz. Ali'- den rivayet edilmiştir. [c.2, s.283, h: 16]

Şiî kaynaklarının birçoğunda belirtildiğine göre, "Nerede olursanız olun, Allah hepinizi bir araya getirir." ayeti İmam-ı Kâim Hz. Mehdi'nin arkadaşları ile ilgilidir. Bazı kaynaklarda da bu yorumun bir tür uyarlama olduğu belirtilir.

Ehlisünnet kanallarından gelen bir rivayete göre, "Size olan nimetimi tamamlayayım." ifadesi ile ilgili olarak Hz. Ali, "Nimetin tamamlanması İslâm üzere ölmektir." demiştir.

Yine Ehlisünnet kaynaklarında belirtildiğine göre, "Nimetin tamamlanmasından maksat, cennete girmektir."

KIBLE HAKKINDA İLMÎ BİR İNCELEME


İslâm dininde kıbleye yönelmek, tüm Müslümanları kapsayan genel bir ibadet olan namaz, hayvan kesme ve umum halkı ilgilendiren diğer bazı konular açısından son derece önemlidir. Bu yüzden kıbleyi belirlemek için ciddî bir araştırma yapma gereğini duyarlar. Önceki dönemlerde genellikle zan, varsayım ve biraz da tahmin esasına dayalı olarak kıbleyi belirlemeye çalışırlardı. Daha sonraları ümmetin matematik bilginleri bilimsel bir araştırma ve gerçeğe en yakın noktayı belirleme gereğini duydular. Bu amaçla, ülkelerin enlem ve boylamlarını belirleme amacı ile kullanılan cetvellerden, aletlerden yararlanma yönüne gittiler.

Önce, girinti ve üçgen hesabı ile, Mekke'nin bulunulan yerin güney noktası karşısındaki sapma konumunu ortaya çıkardılar. Yani bulunulan yer ile Mekke arasındaki kavuşma çizgisinin, bulunulan yer ile o yerin güney noktası arasındaki kavuşma çizgisinden (gündüzün yarı çizgisi) sapma oranını belirlediler. Daha sonra, gündüzün yan çizgisini belirleyen ve Hint dairesi olarak bilinen ölçü yardımcılığı ile tüm İslâm ülkeleri açısından bu noktayı belirlediler. Ardından sapma derecelerini ve kıble hattını tayin ettiler.

Daha sonra kolaylık olsun diye pusula olarak bilinen mıknatıslı aleti kullandılar. Çünkü pusulanın iki ibresinden biri kuzeyi biri de güneyi gösterir. Bu alet, Hind dairesi yerine güney noktasının

Bakara Sûresi / 142-151 .................................. 515

belirlenmesi için kullanılır. Ayrıca ülkenin sapma çizgisi bilindiğinden kıble tarafını belirleme kolaylaşır.

Ancak bu çalışma -Allah kendi rızasına yönelik bu çalışmaları kabul etsin- iki bakımdan da yanılmadan kurtulamamıştır. Birincisi:

Son dönem matematikçiler, ilk kuşak matematikçilerin boylamı belirlemede yanıldıklarını ortaya koydular. Bu yüzden yön sapması ve Kâbe'nin bulunduğu noktanın belirlenmesi ile ilgili hesaplar altüst oldu. Şöyle ki: Bir ülkenin enlemini belirlemeye - kuzey kutbunun yüksekliğini göz önünde bulundurarak- ilişkin yöntemleri gerçeğe yakın bir isabetliliğe sahipti. Ancak boylamı belirlemeye ilişkin yöntemleri için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Bu ise, göksel bir olayla ilgili iki ortak nokta arasındaki mesafeyi göz önünde bulundurmaktır. Güneş tutulması gibi ki bu olay onlarca ancak, güneşin yörüngesindeki seyri oranında algılanabilirdi. Buna saatle ölçme denir. Ancak bu yöntem, eskiden kullanılan aletlerle oldukça güçtü ve titiz bir uygulamadan uzaktı.

Ne var ki, günümüzün gelişmiş araçları ve iletişimin sağladığı yakınlık, meseleyi son derece kolaylaştırmıştır. Kıbleyi tayin etme gereği de hala geçerlidir. Nitekim Serdar Kabilî adıyla tanınan faziletli Şeyh, bu hususta bir çalışma yapmıştır. Yeni yöntemlerle kıbleye ilişkin yön sapmasını belirlemiştir. Yaptığı çalışmalara ve incelemelere yer verdiği "Tuhfet'ul-Ecille Fî Marifet'il-Kıble" adlı risaleyi yayımlamıştır. Son derece yararlı ve ayrıntılı bilgiler içeren bir risaledir. Bu risalede Şeyh, kıblenin nasıl belirleneceğini matematiksel olarak açıklıyor. Ayrıca ülkelerin kıble şemasını da çiziyor.

Şeyhin ulaştığı bulguların en ilginci de (Allah çalışmalarından dolayı onu mükâfatlandırsın), Peygamber efendimizin (s.a.a) Medine'deki Mescidinin mihrabı ile ilgili üstün kerametini ortaya koyan tespitidir.

Şöyle ki: Eskilerin hesaplamasına göre, Medine'nin coğrafi konumu, enlem: 25°, boylam: 75° 20 dk. Fakat Resulullah efendimizin mescidindeki mihrap bu hesaplara uymuyordu. Bu yüzden âlimler mihrabın kıbleye uyumluluğunu çeşitli açılardan araştırmaya gidiyor ve yön sapmasına değişik açıklamalar getirme gereğini duyuyorlardı. Fakat bunların gerçekle uzaktan yakından bir ilgileri yoktu. Ancak Şeyh (r.a), Medine'nin coğrafi konumunun, en-

516 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

lem: 24° 25 dk. boylam; 39° 59 dk. yön sapması yaklaşık olarak 0° 45 dk. şeklinde olduğunu tespit etti. Bu hesaba göre Resulullah'ın mihrabı kıbleyle tam uyuşuyordu. Böylece, namaz kıldığı bir sırada dönüp yüzünü çevirdiği kıble ile ilgili olarak Resulullah efendimizin akıllara durgunluk veren bir mucizesi daha gün yüzüne çıkıyordu. Resulullah Cebrail gelip kolumdan tuttu ve yüzümü Kâbe'ye döndürdü demişti. Hiç kuşkusuz Allah ve O'nun elçisi doğru söylüyor.

Daha sonra değerli mühendis ez-Zaim Abdurrezzak el-Beğairî - Allah rahmet etsin- yeryüzünün birçok bölgesinin kıblesini tespit etti ve buna "Marifet'ul-Kıble" adlı eserinde yer verdi. Bu eserde yaklaşık olarak dünyanın bin beş yüz bölgesinin kıble şeması çizilmiştir. Böylece kıble tayinine ilişkin ilâhî nimet tamamlanmış oldu.

İkincisi: Bu da meselenin manyetik yönüdür. Bilim adamlarına göre, dünyanın iki manyetik kutbu, dünyanın iki coğrafik kutbu ile uyuşmazlar. Söz gelimi manyetik kuzey kutbu ile coğrafi kuzey kutbu arasındaki farklılık zamanla bin mile kadar çıkar. Dolayısıyla pusula coğrafik güney kutbunu tam olarak göstermez. Öyle ki bazen hiç de normal karşılanmayacak bir yön farklılığı ortaya çıkar.

Günümüzde, (ki 1332 h.ş. yılını kastediyorum.) değerli mühendis Hüseyin Ali Rezm-ara bu meseleyi çözümlemiştir. Değişik bölgelere göre coğrafik kutupla manyetik kutup farklılığını tespit etmiştir ki, onun tespit ettiği bölge sayısı bin kadardır. Onun icat ettiği pusula, kıble tayininde gerçeğe yakın bir isabetlilik göstermektedir. Günümüzde kullanılan pusula onun icadıdır. Allah onu çalışmasından dolayı mükâfatlandırsın.

KIBLE HAKKINDA TOPLUMSAL BİR İNCELEME


İnsan topluluklarının yapısını inceleyen, toplum adı verilen birimin özellik ve etkinliklerini gözlemleyen bir insan, toplumu bir olgu olarak meydana getiren, ardından daha alt düzeyli birimlere ayıranın, daha geniş alanlara doğru yaygınlaştıran etkenin insan doğası olduğunu görecektir. İnsan yüce Allah'ın, fıtratı kanalıyla kendisine ilham etmesi sonucu varlığını sürdürme ve eksiğini giderme amacı ile toplumsal hareketlere girişir. Topluma sığınır,

Bakara Sûresi / 142-151 .................................. 517

toplumsal eğitim ve denetim aracılığı ile kendi hareketlerini toplumun hareketlerine uydurma, toplumla birlikte oturup kalkma gereğini duyar. Ardından insan bazı bilgilerin farkına varır, kendisine bazı bilgiler (zihinsel kavramlar) ve ilham edilir ve bazı kavrayışlar edinir ki, bunlar aracılığı ile maddeyi ve mâddî varlık içinde ihtiyaç duyduğu olguları, kendi hareket biçimini ve amaçlarını belirler.

Bunlar onunla kendi hareketleri ve kendi ihtiyaçları arasındaki bağlantıyı sağlarlar. Güzel ya da çirkin, gerekli ya da zorunlu olduğuna inanmak gibi birtakım toplumsal temel prensiplerin belirlenmesi gibi. Ulusların, bölge ve çağların değişmesiyle değişim ve başkalaşma arzeden başkanlık, başkan tarafından yönetilme durumu, mülkiyet, özel mülkiyet, ortak ve özel ilişkiler, öteki genel nitelikli kural ve yasalar, ulusal gelenekler de bunlar arasında yer alır.

Şu hâlde üzerinde birleşilen ve görüş birliğine varılan toplumsal değerler ve kurallar yüce Allah'ın ilhamına dayalı insan doğasının ürünleridirler. İnsan doğası, inandığı ve istediği değeri dış âlemde somutlaştırıp ardından amel, fiil, terk ya da bütünleme şeklinde pratize etme saydamlığına sahip kılınmıştır.

Maddî olgulardan münezzeh ve maddî olarak algılanmaktan uzak olan yüce Allah'a kulluk sunma amacı ile yönelme, kalp ve vicdan sınırlarının dışına taşırılmak ve fiiller çerçevesine indirgenmek istenince -ki fiiller ancak maddî olgularca gerçekleştirilirler.- bu duyguların temsilî olarak somutlaştırılmalarından başka seçenek yoktur ki, kalbi yönelişler farklı nitelikleriyle nazara alınarak kendi anlamlarına uygun biçim ve şekillerle fiil şeklinde somutlaştırılırlar. Alçalmayı sembolize eden secde, saygı göstermeyi sembolize eden rüku, feda olmayı sembolize eden tavaf, ululamayı sembolize eden kıyam ve huzura pak ve temiz olarak çıkmayı sembolize eden gusül ve abdest gibi.

Hiç kuşkusuz kulun mabuduna yönelmesi, ibadet ederken yüzünü ona döndürmesi, sunduğu ibadetin ruhunu oluşturur. Bu ruh olmazsa, ibadetin hayatı ve varlığı söz konusu olmaz. İbadetin tam, kalıcı, sürekli ve gerçek olması bakımından bu ruhun sembolize edilmesi bir zorunluluktur.

518 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Putperestler, yıldızlara ve diğer cisimlere kulluk sunan insanlar, ibadet ederlerken mabutlarını karşılarına alıyorlardı. Yüz yüze gelmeyi sağlayan özel mekânlarda bedenleriyle onlara yöneliyorlardı. Fakat, peygamberlerin sundukları din özellikle de bu dinlerin tümünü tasdik eden İslâm dini, kıble olarak Kâbe'yi öngörmüş ve namazda ona yönelmeyi emretmiştir. Bir Müslüman dünyanın neresinde olursa olsun, Kâbe'ye yönelerek namaz kılmak durumundadır ve bu hususta hiçbir mazeret ileri süremez. Bazı durumlarda kıbleye karşı durmayı, bazı durumlarda da ona sırt çevirmeyi yasaklamıştır İslâm. Diğer bazı durumlarda ise, Kâbe'ye yönelmeyi mendup saymıştır. İslâm bununla insan kalbindeki Allah'a yöneliş duygusunu, evine yönelterek korumayı amaçlamıştır ki, yalnızlığında, kalabalık arasında, ayakta, oturuşunda, uykusunda, uyaklığında, ibadet anında ve kulluk kastı taşıyan herhangi bir davranışında Rabbini unutmasın. Hatta en basit hareketlerde bile bu duygunun göz önünde bulundurulmasını, korunmasını istemiştir. Bu, meselenin ferde yönelik kısmıdır.

Meselenin topluma bakan yönü ise, daha hayret verici, daha etkileyici, daha belirgin ve daha derin etkilidir. İnsanlar, aralarındaki zaman ve mekân farklılığına rağmen aynı noktaya yönelmek suretiyle birleşmiş oluyorlar. Bu olay onlar arasındaki düşünce birliğinin, toplumsal bağlılığın, gönüllerin kaynaşmışlığının somut ifadesidir.

Ferdin maddî ve manevî hayatı ile ilintili her olguya nüfuz etmesi mümkün olan bu ruh, toplumsal boyutta daha engin, oluşturduğu toplumsal birlik daha güçlü ve daha yetkindir. Yüce Allah bu ayrıcalığı Müslüman kullarına özgü kılmıştır. Bununla onların birlik ve beraberliklerini, toplumsal heybetlerini korumuştur. İnsanların iki kişinin bir görüş etrafında birleşmesi hayal olasıcasına çeşitli hiziplere, değişik mezhep ve meşreplere bölünmüş olmalarına rağmen, bize bahşettiği bu nimetlerinden dolayı ulu Allah'a şükrediyoruz.

Bakara Sûresi / 152 ............................................. 519

152- "Öyleyse beni anın ki, ben de sizi anayım; bana şükredin, nankörlük etmeyin."

AYETİN AÇIKLAMASI


Yüce Allah, içlerinden bir peygamber göndermiş olmasını, hem Hz. Peygambere, hem de Müslümanlara yönelik bir lütuf olarak nitelendiriyor. Hiç kuşkusuz bu, değeri ölçülemeyen bir nimettir. Bağış üstüne bağıştır. Allah'ın onları hatırlamasıdır. Çünkü dosdoğru yola iletme hususunda onları unutmamış, varılabilecek en üst kemal noktasına kadar yükseltmiştir onları. Buna ek olarak bir de kendileri için bir kıble belirlemiştir. Bu olay, dinlerinin kemale ermesi, ibadet kastı taşıyan davranışlarının birlik ve ahenk içinde olması, dinsel ve toplumsal üstünlüklerinin pekişmesi demektir.

Bunun bir gereği olarak Müslümanları kendisini anmaya ve bu nimetine şükürle karşılık vermeye davet ediyor ki, kendisine yönelik kulluk ve itaatleri ile kendisini anmalarına bol nimetle karşılık vererek onları ansın. Şükrettikleri ve nankörlük etmedikleri için verdiğinin kat kat fazlasını versin.

Nitekim ulu Allah şöyle buyuruyor: "Unuttuğun zaman Rabbini an ve umarım Rabbim beni, doğruya bundan daha yakın bir bilgiyle ulaştırır." (Kehf, 24) "Andolsun şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım." (İbrâhîm, 7) Her iki ayet de Bakara suresinde yer alan kıble değişikliğine ilişkin ayetlerden önce inmiştir.

Ayrıca "anma" kimi zaman gafletin karşıtı olarak kullanılmıştır. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Kalbini bizi zikretmekten gaflete düşürdüğümüz kimseye itaat etme." (Kehf, 28) Gaflet, "bilgi"nin temelde var olmasına rağmen, bilinmemesi, fark edilmemesidir. Bunun karşıtı "anma"dır, ki bildiğinin farkında olmayı, bildiğini bilmeyi ifade eder. Kimi durumlarda "anma", "unutma"nın karşıtı olarak da kullanılır. Bu ise, bilginin görünüm olarak zihinden kay-

520 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

bolmasıdır. Şu ayet-i kerimede buna işaret ediliyor: "Unuttuğun zaman Rabbini an." Bu bakımdan bazen "anma" da tıpkı "unutma" gibi ayrıntı niteliğindeki sonuçları ve özellikleri bulunup da kendisi bizzat gerçekleşmediği yerlerde bile kullanılabilmektedir. Söz gelimi, sen, yardımına ihtiyacı olduğu hâlde arkadaşına yardım etmezsen -onu andığın hâlde- onu unutmuşsundur. "Anma" için de aynı durum geçerlidir.

Görüldüğü kadarıyla lafzî "anma"ya da "anma" denilmiş olması bu yüzdendir. Çünkü bir şeyden söz etmek, onu kalben anmanın belirtisidir. Nitekim yüce Allah buyuruyor: "De ki: Size ondan hatırlatma niteliğinde bazı bilgiler okuyacağım." (Kehf, 83) Buna benzer birçok ayet vardır. Eğer lafzî "anma" da gerçek anlamda anma sayılsa, o zaman, "anma"nın bir mertebesi de lafzi anmadır, denilmelidir. Çünkü böyle bir anma sözle sınırlıdır, onunla kayıtlıdır.

Şu hâlde "anma"nın da mertebeleri vardır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur." (Ra'd, 28) "Rabbini içinden yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah-akşam an ve gafillerden olma." (A'râf, 205) "Atalarınızı andığınız gibi, hatta daha kuvvetli bir anışla Allah'ı anın." (Bakara, 200) Kuvvetli deyimi, ancak anmamın niteliği olabilir, lafzın değil.

"Unuttuğun zaman Rabbini an ve umarım Rabbim beni, doğruya bundan daha yakın bir bilgiyle ulaştırır." (Kehf, 24) Bu ayetin son kısmı, Peygamber efendimizin (s.a.a) bulunduğu konumdan daha üstün olan bir konuma yönelik bir temennisini içeriyor. Sonuç olarak ayetin anlamı şöyle oluyor: "Sen, O'nu anma mertebelerinin yüksek bir mertebesinden daha aşağı bir mertebeye indiğin zaman, -ki bu "unutma"dır- Rabbini an ve bu anma ile en yakın yolu ve en üstün mertebeyi temenni et." Buna göre kalben anmanın da kendi içinde mertebeleri vardır. Öyleyse, "Anma, anlamın nefiste hazır olmasıdır." diyenin sözü doğrudur. Çünkü hazır olmanın dereceleri vardır.

Eğer "beni anın" ilâhî kelâmında (ki bu ifadenin orijinali birinci şahıs -mütekellim- "ya"sına müteallık bir fiildir) kastedilen "anma" hiçbir müsamahaya yer bırakmayacak şekilde gerçek nitelikli