El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1
 

484 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

"Onlar bir ümmetti, gelip geçti..." Yani kişilere takılıp kalmak ve onların kimliklerini tartışmak, şimdiki durumumuz üzerinde olumlu bir rol oynamaz. Onlar hakkında konuşmamak, etnik kökenlerini tartışma konusu yapmamak da sizin açınızdan bir kayba yol açmaz. Sizin yapmanız gereken, yarın hakkında sorguya çekileceğiniz hususlarla ilgilenmektir.

Bu ayetin aynı konu içinde iki kez tekrarlanmasının nedeni, Yahudi ve Hıristiyanların kendilerine hiçbir yarar sağlamayan bu konuyla aşırı derecede ilgilenmeleridir. Üstelik Hz. İbrahim'in Yahudilik ve Hıristiyanlık dinlerinin kurumlaşmalarından önce yaşadığını bilmelerine rağmen bu tür savlar ortaya atmaktan kaçınmıyorlardı. Yoksa, nebi ve resullerin durumlarını araştırmak, sundukları mesajın ayırıcı özelliklerini ve kişisel üstünlüklerini ortaya çıkarmak gibi işin yararlı yönüyle uğraşmak elbette olumlu bir girişimdir. Kur'ân-ı Kerim peygamber kıssalarına yer vermek, onlar üzerinde düşünmeyi teşvik etmek suretiyle, bir anlamda bu tür araştırmaların olumluluğunu göstermiştir.

AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


Tefsir'ul-Ayyâşî'nin bir yerinde, "Hayır, İbrahim'in hanif dinine..." ifadesiyle ilgili olarak İmam Sadık'ın (a.s), "Haniflik (yani Allah'ı tek ve ortaksız bilmek) İslâm'ın özüdür." dediği rivayet edilir. İmam Bâkır (a.s) diyor ki: "Haniflikte açıklığa kavuşturulmamış hiçbir şey kalmadı. Tırnakları kesmek ve sünnet olmak da hanifilikte vardır." [c.1, s.61, h: 103-104]

Tefsir'ul-Kummî'de deniyor ki: "Yüce Allah Hz. İbrahim'e hanif dinini indirdi. Bu dinin özü temizlikti ve on esas içeriyordu. Beşi başla, beşi de bedenle ilgiliydi. Başla ilgili beş esas şunlardır: Bıyığı kısaltmak, sakalı uzatmak, saçı toparlamak, dişleri misvaklamak ve dişlerin arasındaki kırıntıları ayıklamak. Bedenle ilgili beş esas ise şunlardır: Bedendeki kılları yolmak, sünnet olmak, tırnakları kesmek ve cenabetten dolayı yıkanmak ve su ile temizlenmek. Hz. İbrahim'in (a.s) getirdiği hanif dini bundan ibaretti.

Bu dinin öngördüğü prensipler yürürlükten kaldırılmamıştır ve kıyamete kadar da yürürlükten kaldırılmayacaktır."

Bakara Sûresi / 135-141 .....................................485

Ben derim ki: Rivayette belirtilen saçın toparlanmasından maksat, tıraş olup düzeltilmesidir. Buna yakın anlamlar içeren birçok hadis vardır. Bu hadislere Ehlisünnet'e mensup bilginler de, Şia bilginleri de kitaplarında yer vermişlerdir.

el-Kâfi'de1 ve Tefsir'ul-Ayyâşî'de2, İmam Bâkır'dan (a.s), "Deyin ki: Allah'a... inanırız." ifadesinde, hitabın Ali'ye, Fatıma'ya, Hasan- 'a, Hüseyin'e ve onlardan sonraki Ehlibeyt İmamlarına yönelik olduğu rivayet edilir.

Ben derim ki: Bu sonuç, Hz. İbrahim'in duasının sonundaki "neslimizden de sana teslim olmuş bir ümmet çıkar." şeklindeki ifade ile Ehlibeyt'in kastedilmiş olması yaklaşımından elde edilir. Ama bu, hitabın tüm Müslüman ümmete yönelik olmasına ve her Müslümanın böyle bir yükümlülüğünün olmasına engel değildir.

Çünkü bu tür hitapların içerdikleri anlamlar oranında genel ve özel mercileri vardır. İslâm ve imanın mertebelerine ilişkin açıklamalarımızda vurguladığımız gibi.

Tefsir'ul-Kummî'de İmam Sadık ve İmam Bâkır'dan birinin, el- Meanî adlı eserde ise, İmam Sadık'ın (a.s), "Allah'ın boyası" ifadesi ile ilgili olarak "Boya, İslâm'dır." dediği rivayet edilir.

Ayetlerin akışında bu anlam son derece belirgindir.

el-Kâfi3 ve el-Meanî4 adlı eserlerde İmam Sadık'ın (a.s), "Mümin- lerin mîsak sırasında velâyet boyası ile boyanmaları kastedilmiştir." dediği belirtilir.

Ben derim ki: Bu yorum ayetin batınî anlamına dayanmaktadır. İnşaallah ileride ayetlerin "batınî anlamı" deyimini, aynı şekilde, "velâyet" kavramını ve "mîsak"ı açıklama fırsatını bulacağız.



---------

1- [Usûl-i Kâfi, c.1, s.415, h: 19]

2- [Tefsir'ul-Ayyâşî, c.1, s.62, h: 102]

3- [Usûl-i Kâfi, c.1, s.422, h: 53]

4- [Mean'il-Ahbâr, s.188]

486 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Bakara Sûresi / 142-151 ................................................. 487

142- İnsanlardan bazı beyinsizler, "Onları üzerinde bulundukları kıbleden çeviren nedir? diyecekler. De ki: "Doğu da, batı da Allah'ındır. O, dilediğini doğru yola iletir."

143- Böylece sizi orta bir ümmet yaptık ki, insanlara şahit olasınız, Peygamber de size şahit olsun. Biz, Peygambere uyanı, ökçesi üzerinde geriye dönenden ayıralım diye, senin önceden üzerinde bulunduğun yönü kıble yapmıştık. Bu, Allah'ın hidayet ettiği kimseden başkasına elbette ağır gelir. Allah sizin imanınızı zayi edecek değildir. Şüphesiz Allah, insanlara şefkatli, merhametlidir.

144- Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilip durduğunu görüyoruz. Elbette seni, hoşlanacağın bir kıbleye döndüreceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Nerede olursanız, yüzünüzü o yöne çevirin. Kitap verilenler, bunun Rableri tarafından bir gerçek olduğunu bilirler. Allah onların yaptıklarından habersiz değildir.

145- Andolsun ki, sen kitap verilenlere her türlü ayeti getirsen, yine onlar senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar da birbirlerinin kıblesine uymazlar. Sana gelen ilimden sonra onların heva ve heveslerine uyarsan, o takdirde sen, mutlaka zalimlerden olursun.

146- Kendilerine kitap verdiklerimiz onu, oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Ama onlardan bir grup bile bile hakkı gizler.

488 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

147- Gerçek, Rabbinden gelendir; artık kuşkulananlardan olma.

148- Herkesin yöneldiği bir yönü vardır. O hâlde hayır işlerde yarışın. Nerede olursanız olun, Allah hepinizi bir araya getirir. Allah hiç şüphesiz her şeye kadirdir.

149- Nereden çıkarsan, yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir. Bu, elbette Rabbinden gelen gerçektir; Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.

150- Nereden çıkarsan yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir;

nerede olursanız, yüzünüzü o yana çevirin ki, insanların aleyhinizde bir delili olmasın. -Yalnız haksızlık edenler başka. O hâlde onlardan korkmayın, benden korkun.- Ve size olan nimetimi tamamlayayım ve (bu sayede) belki hidayete eresiniz.

151- Nitekim kendi içinizden size ayetlerimizi okuyacak, sizi arındıracak, size kitap ve hikmeti öğretecek ve size bilemeyeceğiniz şeyleri öğretecek bir elçi gönderdik.

AYETLERİN AÇIKLAMASI


Ayetler üzerinde düşünüldüğü zaman, belli bir sıralama içinde, birbirleriyle uyumlu olarak bir bütünlük oluşturdukları ve bir düzene tâbi oldukları görülecektir. Bu ayetler de Kâbe'nin Müslümanlar için kıble olarak öngörüldüğü haber veriliyor. Dolayısıyla bu ayetlerde ileri ve geri olma şeklinde yer değişikliği olduğu yahut nasih ve mensuh olduklarını söyleyenlere aldırış edilmemesi gerekiyor.

Nitekim bu tür şeyler söylediklerine ilişkin rivayetler de yok değildir. Ancak Kur'ân ayetlerinin zahirî anlamlarıyla açıkça çelişen rivayetlere değer verilmez.

"İnsanlardan bazı beyinsizler, 'Onları, üzerinde bulundukları kıbleden çeviren nedir?' diyecekler." Bu ifade, yüce Allah'ın Kâbe'nin kıble edinilmesine ilişkin olarak az sonra vereceği emre yönelik ikinci bir hazırlık niteliğindedir. Bununla ayrıca insanlar arasındaki beyinsizlerin (ki bunlar, kıbleleri olan Beyt'ül-Mukaddes konusunda son derece tutucu bir tavır içinde olan Yahudilerle, tartışılabilecek niteliğe sahip her yeni şeye karşı çıkmayı ilke edinmiş Arap müşrikleridir) ortaya atabilecekleri itirazlara da cevap veriliyor. Bu

Bakara Sûresi / 142-151 ................................ 489

amaçla, önce Hz. İbrahim'in hayatından bir kesit sunuluyor: Onun ve oğlunun Allah katındaki saygın konumlarına, Kâbe'ye, Mekke kentine, bu kentten gönderilecek peygambere ve Müslüman ümmete ilişkin duâlarına, ardından Kâbe'yi yapmaya başlamalarına ve onu ibadete ha-zır hâle getirmek amacı ile Allah tarafından kendilerine Kâbe'yi temizleme emrinin yöneltilmesine değiniliyor.

Bilindiği gibi, namaz esnasında kıble olarak Kudüs'teki Beyt'ül-Mukaddes yerine Mekke'deki Kâbe'ye dönmek, Peygamberimizin (s.a.a) Medine'ye hicret edip İslâm'ın prensiplerini yerleştirmeye, mesajını yaymaya, gerçeklerini kökleştirmeye başlamasından sonra insanların karşılaştıkları en büyük dinî olaydır, en önemli şer'î uygulamadır.

Bu yasama karşısında ne Yahudiler ve ne de diğer kâfirler susmayacaklardı, rahat durmayacaklardı. Çünkü, bu uygulamanın onların biricik dinsel övünçlerini bir çırpıda yerle bir ettiğini görüyorlardı. Bu kıble meselesiydi, başkaları onları izliyordu, bu dinsel şiar noktasında tüm insanlardan daha ileri bir konumdaydılar. Oysa Müslümanlar onlardan ileriye geçmişlerdi. Çünkü artık kulluk kastı taşıyan davranışlarında, dinsel törenlerinde hep birlikte yüzlerini aynı noktaya çeviriyorlardı. Bu durum, onları görünüşte yöneliş ayrılıklarından, geri plânda ise farklı amaçlara, farklı mesajlara bağlanmaktan kurtarıyordu.

Kâbe'ye yönelmek Müslümanların kalpleri üzerinde abdest ve dua gibi uygulamalardan daha şiddetli ve daha kapsamlı bir etki bırakıyordu. Yahudiler ve müşrikler bu etkinliğin farkındaydılar. Özellikle Yahudiler, Kur'ân-ı Kerim'de onlara ilişkin olarak yer alan kıssalardan da anlaşıldığı gibi, sadece doğanın görünen ve algılanan kısmına bakarlardı, bunun ötesindeki olguların bir gerçekliklerinin olduğuna inanmazlardı. Bu yüzden yüce Allah'ın manevî bir hükmü ile karşılaştıkları zaman bunu hiç itirazsız kabul ederlerdi. Ama Rablerinin somut bir emri ile karşılaştıkları zaman, savaş, hicret, secde ve söze uyma gibi bir yükümlülük verildiği zaman bunu reddederlerdi; şiddetle karşı çıkarlardı.

Kısacası, yüce Allah bu ayetlerde, sözü edilen toplulukların yöneltecekleri itirazları Peygamberlerine bildiriyor ve onlara ne şekilde cevap vereceğini, onları nasıl susturacağını öğretiyor.

490 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Kıble değişikliğine karşı çıkanların gerekçelerine gelince; yüce Allah'ın geçmiş peygamberler için kıble olarak öngördüğü Beyt'ül- Mukaddes yerine aslında böyle bir onura sahip olmayan Kâbe'ye yönelmenin sebebi nedir? Eğer bu değişiklik Allah'ın emrinden dolayı ise, Beyt'ül-Mukaddes'i kıble yapan Allah'tır. Allah kendi koyduğu hükümle çelişir mi? Önceden koyduğu bir hükmü sonradan yürürlükten kaldırır mı? Yahudiler dinde nesh olayını kabul etmezler. (Nesh ile ilgili ayeti ele alırken, neshe karşı çıkanların görüşlerine değindik.) Eğer bu değişiklik Allah'ın emri doğrultusunda gerçekleşmiyorsa, bu, doğru yoldan sapmadır; hidayetten ayrılıp sapıklığa dalmadır. Yüce Allah ayet-i kerimelerde onların itirazlarını bu şekilde sunmamakla birlikte, onlara verdiği cevaptan bu itirazları çıkarmak mümkündür.

Cevap şudur: Kâbe gibi bir evin ya da Beyt'ül-Mukaddes gibi herhangi bir binanın ya da onların duvarlarında yer alan bir taşın kıble olarak öngörülmüş olması, o yapının ya da cismin özünden kaynaklanan bir gereklilik değildir ki, buna uymamak ya da gerekliliğini çiğnememek mümkün olmasın. Dolayısıyla Beyt'ül- Mukaddes'in kıble oluşu değişmez ve değiştirilmez bir hüküm olarak algılansın. Aksine hiçbir cisim, hiçbir bina ve insanın yönelebileceği hiçbir yön kendiliğinden bir hükmün konulmasına yol açmaz, bir kuralın yasalaşmasını gerektirmez. Her şey ve her yön Allah'a aittir. Allah onlarla ilgili olarak dilediği şekilde ve dilediği zaman, dilediği hükmü verir. Yüce Allah'ın koyduğu bir hüküm de, onların bireysel ve toplumsal olarak ulaşmalarını dilediği bir hususu gösterme amacına yöneliktir. Allah doğruyu göstermek için hükmeder, gösterdiği de kesinlikle insanlığı, yararına olan şeye götüren dosdoğru yoldur.

"İnsanlardan bazı beyinsizler." Bununla yüce Allah Yahudileri ve Arap müşriklerini kastediyor. Bu yüzden onları "insanlar" şeklinde genel bir kavramla nitelendiriyor. Beyinsizler olarak adlandırılmaları ise, fıtratlarının dejenere olmasından, hüküm koyma meselesin- de çarpık bir bakış açısına sahip olmalarından kaynaklanıyor. İfadenin orijinalinde geçen "sufehâ" kelimesinin kökü olan "sefahet", akıl tutarsızlığı ve görüş dengesizliği demektir.

Bakara Sûresi / 142-151 ................................ 491

"Onları... çeviren nedir?" ifadesinin orijinalinde geçen "vellâ" fiilinin mastarı olan "tevliye", bir şeyi veya yeri tam önüne almak demektir. Yöneliş gibi. Yüce Allah buyuruyor ki: "Elbette seni, hoşlanacağın bir kıbleye döndüreceğiz." [Bu kelime "an" edatı ile kullanıldığında, bir şeyden döndürmek anlamına gelir.] Bir şeyden döndürmek ise, ondan yüz çevirmek demektir. Sırt çevirmek gibi. İfadenin anlamı şöyle olur bu durumda: Onları ya da yüzlerini daha önce üzerinde bulundukları kıbleden döndüren nedir?" Bundan maksat, Peygamber efendimizin ve Müslümanların Mekke döneminde ve Medine döneminin başlarında yönelip namaz kıldıkları Kudüs kentindeki Beyt'ül-Mukaddes'tir. Yahudiler Kudüs'e yönelip namaz kılma hususunda Müslümanlara oranla bir önceliğe sahip olmalarına rağmen kıb-lenin Müslümanlara izafe edilmesi, şaşkınlığın daha etkili olmasını ve itirazın haklılığının belirginleşmesini sağlamaya yönelik bir ifade tarzıdır. "Peygamberi ve Müslümanları" yerine, "onları... kıbleden çeviren nedir?" ifadesinin kullanılmış olması da aynı amaca yöneliktir. Eğer "Peygamberi ve Müslümanları Yahudilerin kıblesinden döndüren nedir?" şeklinde bir ifade kullanılsaydı, durumu şaşkınlıkla karşılamanın bir gerekçesi olmayacaktı. Bu itirazın cevabı ise, en az dikkate sahip dinleyici açısından bile açık ve belirgin olurdu.

"De ki: Doğu da, batı da Allah'ındır." Bütün yönler arasında bu ikisi ile yetiniliyor. Çünkü, öteki asıl ve ayrıntı niteliğindeki yönleri, yani kuzey ve güney yönlerini de belirleyen bu iki yöndür. Dört asıl yönlerden her iki yön arasında yer alan diğer yönler de bunlara bağlıdır. Doğu ve batı nitelendirmesi görecelidir. Bunlar güneşin ya da yıldızların doğuşu ve batışı ile belirlenirler. Bu iki yön, gerçek kuzey ve güney yönlerini gösteren iki hayalî nokta dışındaki yeryüzünün her tarafını kapsarlar. Tüm yönler yerine doğu ve batı yönlerinin söz konusu edilmesinin geri plânındaki gerekçe bu olsa gerektir.

"O, dilediğini doğru yola iletir." İfadenin orijinalinde geçen "sırat" kelimesinin başına "el" takısı getirilmeden belirsiz olarak kullanılmasının nedeni, "sırat" kavramının işaret ettiği gerçeğin, toplumların hidayete, kemale ve saadete yönelik yatkınlıklarının değişiklik göstermesi oranında değişebilmesidir.

492 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

"Böylece sizi orta bir ümmet yaptık ki, insanlara şahit olasınız, Peygamber de size şahit olsun." Şu demek isteniyor: Sizi doğru yola iletmek için kıblenizi değiştireceğimiz gibi, sizi orta bir ümmet yaptık. Bazılarına göre anlatılmak istenen şudur: Şu ilginç ve hayret uyandırıcı kıble değişikliğinde olduğu gibi, sizi hayret uyandırıcı bir şekilde orta bir ümmet yaptık. (Ama bu görüşün zaafı açıktır).

Müslümanların insanlar üzerinde şahitlik görevini yerine getiren orta bir ümmet oluşları ile vurgulanmak istenen anlama gelince; bilindiği gibi "orta" demek olan "vasat" iki tarafın ortası anlamında kullanılmıştır. Yani ne o tarafta, ne bu tarafta. Bu ümmet de tüm insanlık açısından (Ehlikitap ve müşrikler) böyle bir konumdadır. Çünkü insanların bir kısmı -ki bunlar müşrikler ve putperestlerdir- sırf bedeni güçlendirmek amacına yönelik olarak, sadece dünya hayatını isterler, dünyadan tam zevk almak, dünyanın çekici süslerinden yeterince yararlanmak düşüncesindedirler. Ölümden sonra tekrar dirilip sorguya çekileceklerine ihtimal vermezler.

Manevî, soyut hiçbir fazilete değer vermezler. Bazı insanlarsa -Hıristiyanlar örneğin- sırf insanın ruhî yönünü güçlendirme amacına yönelik olarak, ruhbanlığa ve insanın yaratılmış olduğu gayeye ulaşmada bir aracı olması için Allah'ın şu maddî dünyanın yaratıklarında ortaya çıkardığı cismî mükemmellikleri bir kenara bırakmaya çağırırlar.

Dolayısıyla bu ruhçular (ya da ruhbanlar), sebebi ortadan kaldırmak suretiyle sonucun bertaraf edilmesine neden oluyorlar. Cisimciler ise sırf sebebe takılıp kalarak sonucu zayi ediyorlar. Fakat yüce Allah bu ümmeti orta bir ümmet yapmıştır. Dinleri, onları normal bir yola, iki aşırı uç arasındaki orta bir çizgiye; ne o tarafa ne de bu tarafa eğilim göstermemeye yöneltir. Bu din, insanın iki yönünü -hem ruhu ve hem de bedeni- ona yakışan bir şekilde besler ve de güçlendirir; insanı her iki faziletten de yararlanmaya teşvik eder. Çünkü insan ruh ve bedenden oluşan bir varlıktır, ne sadece ruhtan ibarettir, ne de sadece bedendir. Mutlu bir hayat sürdürebilmek için hem maddî, hem de manevî açıdan tatmin olması bir zorunluluktur. Bu bakımdan İslâm ümmeti, adalet ölçeği ve bir orta ümmettir. Her iki aşırı ucun konumu bu ölçeğe göre değerlendirilir.

O, her iki uçta yer alan insanlar üzerinde şahit pozisyonundadır. Bu ümmet içinde en ideal örnek konumunda olan Hz.

Bakara Sûresi / 142-151 ................................ 493

Peygamber de bu ümmet üzerinde şahittir. Ümmette yer alan tüm bireylerin söz ve davranışlarının teker teker değerlendirildiği adalet ölçeği odur. Ümmet de insanlığın durumunu ölçüp değerlendiren bir kriterdir. Her iki aşırı ucun başvuru merciidir.

Bazı tefsir bilginlerinin ayete ilişkin yorumları budur. Hiç kuşkusuz bu, özünde doğru ve titiz bir incelemenin, duyarlı bir yaklaşımın ürünü bir yorumdur. Ne var ki, bu yorum ayetin lafzı ile uyuşmuyor. Çünkü ümmetin orta oluşu, ancak her iki tarafın başvuru mercii oluşunu, her iki tarafın söz ve davranışlarının ölçüldüğü ölçek oluşunu gerçekleştirir; her iki tarafa şahitlik edişini ya da her iki tarafı müşahede ettiğini ispatlamaz. Bu anlamda bir "orta" oluş ile şahitlik birbirleriyle uyuşmazlar. Ayrıca bu durumda Resulullah (s.a.a) efendimizin ümmet üzerinde şahitlik pozisyonunda oluşuna değinmenin bir değeri kalmaz. Çünkü, Resulullah efendimizin (s.a.a) ümmet üzerinde şahit oluşu, gayenin gaye sahibinden sonra gelişi ya da müsebbebin sebebi izlemesi gibi, ümmetin orta bir ümmet oluşunun sonucu değildir.

Ne var ki, ayet-i kerimede sözü edilen bu şahitlik, Kur'ân'da sıkça tekrarlanan bir gerçeğe işarettir. Bu ifadenin kullanıldığı yerlerde, yönelik olduğu gerçek son derece belirgindir. Nitekim ulu Allah şöyle buyuruyor: "Her bir ümmetten şahit getirdiğimiz, seni de bunlara şahit olarak getirdiğimiz zaman hâlleri nice olacak?" (Nisâ, 41) "Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz gün, artık ne inkâr edenlere izin verilir, ne de özür dilemeleri istenir." (Nahl, 84) "Kitap kondu, peygamberler ve şahitler getirildi." (Zümer, 69) Bu ayetlerdeki şahitlik mutlaktır. Tüm ayetlerin zahirî ifadeleri bu kavramın, ümmetlerin amelleri üzerinde şahitlik etme anlamında kullanıldığını göstermektedir.

Yine bununla peygamberlerin dini tebliğ edişleri de kastedilmiştir. Nitekim şu ayet-i kerimede bu anlama yönelik bir işaret vardır: "Kendilerine elçi gönderilmiş olanlara soracağız ve elbette gönderilen elçilere de soracağız." (A'râf, 6) Bu şahitlik her ne kadar ahirette gerçekleşecekse, yüce Allah'ın Hz. İsa'nın sözleri olarak aktardığı şu ayet-i kerimede de vurgulandığı gibi, bu nitelik dünya hayatında kazanılır: "Aralarında olduğum sürece üzerlerinde gözetleyici oldum; fakat beni tam olarak onların içinden alınca, on-

494 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

ların (amellerinin) tek koruyucusu sen oldun ve sen her şeyin şahidisin." (Mâide, 117) "Kıyamet günü de o (İsa), onlara şahit olacaktır." (Nisâ, 159)

Bilindiği gibi sahip bulunduğumuz normal duyular ve bunlardan kaynaklanan gücümüz, sadece fiillerin ve amellerin şekillerini algılayacak durumdadır. Bu algılama da ancak duyu açısından varolan, hissedilen bir şey için söz konusu olabilir, yok olan ya da görünmeyen şeyler için değil. Küfür, iman, kurtuluş, hüsran, kısacası duyularca algılanamayan ama insanın özünde gizli bulunan amellerin gerçekliklerine ve ruhsal anlamlara gelince; bunlar, kalplerin kazanımlarıdırlar. Tüm sırların ortaya döküldüğü gün, yüce Allah insanları bunları esas olarak sorguya çeker. Nitekim ulu Allah şöyle buyuruyor: "Kalplerinizin kazandıklarından dolayı sorumlu tutar." (Bakara, 225)

Bunları teker teker belirlemek, bilgice kuşatmak, göz önünde bulunmayanları bir yana, hazırda bulunanlar arasından belirlemek insanın gücü dahilinde değildir. Yüce Allah'ın yetki tanıdığı ve bunları gözlerinin önüne serdiği kişi başka. Bu sonucu şu ayet-i kerimeden çıkarmak mümkündür: "Ondan başka yalvardıkları şeyler, şefaat yetkisine sahip değillerdir. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler bunun dışındadır." (Zuhruf, 86) Bu ayete göre Hz. İsa (a.s) kesinlikle bu istisnanın kapsamındadır. Yüce Allah onun şahitlerden olduğuna şahitlik etmiştir. Yukarıda yer verdiğimiz iki ayette bunu gördük. Öyleyse Hz. İsa (a.s) hakkın şahididir ve hakikati bilir.

Kısacası bu ayet-i kerimede kastedilen şahitlik, ümmetin hem cismanî, hem de ruhanî mükemmelliği kapsayan bir din üzere olması değildir. Çünkü bu durum, şahitlik kavramını anlatmamakla birlikte ayetlerin açık anlamlarına da ters düşmektedir. Tam tersine, şahitlik kavramı ile kastedilen; dünya hayatında insanların mutluluk, bedbahtlık, ret, kabul, bağlanmak, karşı çıkmak gibi amellerini algılayıp bunu yüce Allah'ın insanın organları dahil her şahitten şahitlik yapmasını isteyeceği gün beyan etmek ve eksiksiz anlatmaktır. "O gün Peygamber der ki: Ya Rabbi, kavmim, bu Kur'ân'ı terkedilmiş bıraktılar." (Furkan, 30) Bilindiği gibi bu üstün nitelik tüm ümmete bahşedilmiş değildir.

Şu hâlde bu, sadece ümmet içinde yer alan tertemiz velilere

Bakara Sûresi / 142-151 ................................ 495

özgü bir keramettir. Onların dışındaki saadet açısından vasat bir konumda olanlar ve iman noktasında orta bir çizgide bulunanlar, bu tür bir fazilete sahip değildirler. Kaldı ki ümmet içinde yer alan taş yürekli, imandan yoksun zorbalar ve Firavun kimlikli zalimler hiç sahip değildirler. Yüce Allah'ın, "Kim Allah'a ve Resule itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddıklar (gerçekler, dosdoğru kullar), şahitler ve salihlerle birlikte olur ve onlar ne de güzel arkadaştır." (Nisâ, 69) ayetini incelediğimizde görülüyor ki, şahitlerin (yani amellere şahitlik edenlerin) en azından Allah'ın velâyeti altında, onun bahşettiği nimetler arasında, dosdoğru yol ehli olmaları gerekir. "Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna." (Fâtiha, 7) ayetini incelerken buna genel nitelikli bir değinmede bulunmuştuk.

Şu hâlde ümmetin şahit olmasından maksat, şahitlik misyonunu üstlenenlerin onların arasında yer aldıklarıdır. Nitekim İsrailoğullarının da âlemlerden üstün olarak nitelendirilmeleri, bu niteliğe sahip kimselerin onların arasında yer alıyor olmalarından dolayıydı. Yani İsrailoğullarının her bireyi bu özellikte, bu misyona sahip değildi. Tersine bu belli bir grubun niteliğiydi; ama genele mal edilmiştir. Çünkü onlar da bu genelin bir parçasıydılar. Şu hâlde ümmetin şahitliği, aralarında insanlığa şahitlik edecek kimselerin yer aldığı anlamındadır, Peygamber de onlara şahitlik edecektir. Şayet dense ki: "Allah'a ve Resulüne inananlar, işte Rableri yanında onlar, sıddîkler ve şahitlerdir." (Hadîd, 19) ayeti bütün müminlerin şahitler (şüheda) olduklarını gösteriyor.

Buna karşılık olarak vereceğimiz cevap şudur: "Rableri yanında" ifadesi, yüce Allah'ın onları kıyamet günü "şüheda" grubuna katacağını; onların bu dünyada böyle bir statüye kavuşamayacaklarını gösteriyor. Bunun bir örneği de şu ayet-i kerimedir: "Onlar ki inandılar. Zürriyetleri de imanda kendilerine uydu; zürriyetlerini de kendilerine katmışızdır." (Tûr, 21) Kaldı ki ele almakta olduğumuz ayet-i kerimedeki "şüheda" kavramı genel niteliklidir ve her milletten müminleri kapsamaktadır. Yani sırf bu ümmete özgü bir

496 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

durum değildir. Dolayısıyla onu tüm ümmete ilişkin bir nitelik olarak değerlendiren kimse açısından bir kanıt oluşturmaz.1 Şayet dense ki: Bu anlamda İslâm ümmetinin "orta" bir ümmet kılınması, beraberinde tüm ümmetin ya da ümmet içinde bazı kimselerin ameller üzerinde "şüheda/şahitler" kılınmasını, Peygamberin de bu "şahitler" üzerinde şahit olmasını gerektirmez. Dolayısıyla yukarıdaki öncüllerle sonuçlar arasında birbirini tutmazlık söz konusu olduğu gibi burada da aynı uyuşmazlık geçerlidir.

Buna vereceğimiz cevap şudur: Ayet-i kerimede "şehadet" kavramının İslâm ümmetinin "vasat" bir ümmet kılınışının bir sonucu olarak ön plâna çıkarıldığı, son derece belirgindir. Şu hâlde ümmet için öngörülen "vasatlık" niteliğinden şahitlerin şahitliğini gerektiren bir anlam kastedildiği bir zorunluluktur. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Ey inananlar, rüku edin, secde edin, Rabbinize ibadet edin, hayır işleyin ki, kurtuluşa eresiniz. Allah uğrunda, ona yaraşır şekilde cihat edin. O, sizi seçti ve dinde size bir güçlük yüklemedi. Babanız İbrahim'in dini, O bundan önce de, bunda da, size "Müslümanlar" adını verdi ki, peygamber size şahit olsun, siz de insanlara şahit olasınız. Şu hâlde namazı kılın, zekâtı verin ve Allah'a sarılın; mev-lânız O'dur. Ne güzel mevlâ ve ne güzel yardımcıdır O." (Hacc, 77-78)

Yüce Allah Resulullah'ın, onlar üzerinde şahit olmasını, onların da tüm insanlara şahitler olmalarını, seçilmiş olmanın ve sizin için dinden her türlü güçlüğün giderilmiş olmasının bir sonucu olduğunu belirtmiştir. Sonra yüce Allah dini şu şekilde tanımlıyor: "Babanız İbrahim'in dini o, bundan önce size 'Müslümanlar' adını verdi. Bir zamanki O (İbrahim) sizin için Rabbine, bizim neslimizden de sana teslim olmuş bir ümmet çıkar." şeklinde dua etmişti. Allah da onun duasını kabul etmiş ve sizi "Müslüman" yapmıştı. Siz isyan etmeksizin, savsaklamaksızın hüküm ve emir yetkisini O'na verirsiniz. Bu yüzden O, dinde sizin için olabilecek her türlü zorluğu

---------

1- [Yani, bu ayet-i kerimeyi yukarıdaki şekilde tefsir edenler, onu yalnızca İslâm ümmetine tahsis ediyorlar; oysa ayette ifade edilen geneldir ve bütün ümmetlerin müminlerini içermektedir. Bundan da İslâm ümmetine özgü bir sıfat istifade edilemez.]

Bakara Sûresi / 142-151 ................................ 497

kaldırdı. Dinin hiçbir kuralı size ağır gelmez, sizin açınızdan güçlüğe yol açmaz. Sizler dosdoğru yola ileten seçilmişlersiniz. Hüküm ve emir yetkisi bakımından Rablerine tam teslim olmuş kimselersiniz. Sizi bu şekilde seçip bir misyon yüklememizin bir nedeni de, Resulün sizin üzerinizde, sizin de tüm insanlar üzerinde şahitlik görevini yerine getirmenizdir.

Yani Resul ile insanlar arasında aracılık yaparsınız. Bir bakıma aralarında iletişim sağlarsınız. Bu şekilde babanız İbrahim'in sizin ve Resul hakkındaki duası amacına ulaşmış olur. İbrahim şöyle demişti: "Rabbimiz, onlara içlerinden, senin ayetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek ve onları arındıracak bir elçi gönder." (Bakara, 129)

Böylece siz Müslüman bir ümmet oldunuz, peygamber sizin kalplerinize kitap ve hikmeti yerleştirdi. Onun arındırması ile arındınız. Arınma, kalplere bulaşan kirlerden temizlenmedir. Kalpleri sırf kulluğa özgü kılmadır. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi İslâm'ın anlamı budur. Böylece kulluğunuzda samimi Müslümanlar oldunuz. Bu hususta ilk adım, yol göstericilik ve eğiticilik misyonu Resulullah'a aittir. Şu hâlde o, herkesin ve her olumlu işin başıdır. Siz ise, ona uymakta aracılık işlevini görürsünüz, diğer insanlar da bir yanda yer alırlar.

Gerek ayetin başında ve gerekse sonunda verdiğimiz bu anlamı güçlendirecek son derece belirgin ipuçları vardır. Dikkatli bir gözlemci bunları rahatlıkla fark edebilir. İnşaallah biz de ayeti tefsir imkânını bulduğumuzda konuya ilişkin daha ayrıntılı bilgi vereceğiz.

Şimdiye kadar ki açıklamalarımızdan şu sonuçlar çıkıyor:

a) Ümmetin "vasat" oluşu iki sonucu birlikte doğurmaktadır ve "insanlara şahit olasınız, Peygamber de size şahit olsun." ifadesindeki her iki husus da ümmetin "vasat" oluşunun gereğidir.

b) Ümmetin "vasatlığı" Peygamber ile insanlar arasında aracılık pozisyonunda olması anlamındadır, iki aşırı veyahut ruha önem veren tarafla, bedene önem veren taraf arasında "ortalama" bir konumda olması anlamında değildir.

498 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

c) Bu ayet anlam olarak Hz. İbrahim'in dualarını içeren ayetlerin bir sonucu, bir devamı niteliğindedir. Şahitlik ise Müslüman ümmetin üstlendiği misyonlardan biridir.

Bil ki; yüce Allah'ın sözünden çıkan sonuca göre, ameller üzerinde şahitlikte bulunma görevi, sırf insanlardan şahitlere özgü bir yükümlülük değildir. Tersine yapılan işle bir şekilde ilintisi bulunan herkes ve her şeyin, şahitlikte bulunma misyonu vardır. Melekler, zaman, mekân, din, kitap, organlar, duyular ve kalpler amel hakkında şahitlikte bulunurlar.

Buna göre, kıyamet günü şahitlikte bulunmak üzere çağırılan kimse, şu dünya hayatında bu işi yapabilecek bir duyarlılığa sahiptir. Bu duyarlılık sayesinde amellerin tüm özelliklerini algılar ve onları asıl nitelikleriyle belleğine kaydeder. Her şeyin içindeki hayatın aynı türden olması bir zorunluluk değildir. Söz gelimi hayvan türünün hayatının kendine özgü özellik ve sonuçları vardır. Ama her hayat türünün böyle olması gerektiğini bir delil gerektirmemektedir. Dolayısıyla bütün hayat çeşitlerini bir türde sınırlandırmak mümkün değildir. Bu, konuya ilişkin genel bir değerlendirmedir. Ayrıntılı bilgi ise, yeri geldikçe sunulacaktır.

"Biz, Peygambere uyanı, ökçesi üzerinde geriye dönenden ayıralım diye, senin önceden üzerinde bulunduğun yönü kıble yapmıştık." İfadenin orijinalinde geçen "line'lame" kelimesi ile ya elçi ve nebilerin bilmesi kastedilmiştir. -Çünkü büyükler hem kendi adlarına, hem de izleyicileri adına konuşurlar. Tıpkı, hükümdarın "Falancayı öldürdük, falancayı tutukladık." demesi gibi; oysa kendisi fiilen bu eylemde bulunmamıştır. Bütün eylemi izleyicileri gerçekleştirmiştir- ya da yüce Allah'ın aynî ve fiilî olarak bilmesi kastedilmiştir. Bu bilme, yaratılış ve varedişle birlikte gerçekleşir ve varedişten önceki ezelî "bilme"den ayrıdır.

"Ökçeleri üzerinde geriye dönmek", yükümlülükten kaçınmak, görevi reddetmekten kinaye olarak kullanılmıştır. Çünkü ökçeleri üzerinde duran insan, bir yönden diğerine dönünce, ökçeleri üzerinde döner. Ve bu olay "yüz çevirme"den kinaye olarak dile getirilmiştir. Şu ayet-i kerimedeki ifade de bunun gibidir: "Kim o gün arkasını dönerse." (Enfâl, 16) Ayet-i kerimeden anlaşıldığı kadarıyla, ifade, kıble değişikliğinden dolayı müminlerin içlerinde meyda-

Bakara Sûresi / 142-151 ................................ 499

na gelen çalkantıları dindirme amacına yöneliktir. Bu arada daha önce eski kıbleye dönerek kıldıkları namazların ne olacağı sorusuna da cevap vermiş oluyor.

Bununla anlaşılıyor ki, Resulullah'ın üzerinde bulunduğu kıbleden maksat Kudüs'teki Beyt'ül-Mukaddes'tir, Kâbe değil. Beyt'ül- Mukaddes'in iki kez, Kâbe'nin de iki kez kıble yapıldığına ilişkin bir kanıt yok ortada. Şayet, ayette sözü edilen "kıble" ile "Kâbe" nin kastedildiğini kabul edersek, böyle bir değerlendirme kaçınılmaz olacaktır. Kısacası, müminlerin aralarında birtakım çalkantıların yaşanması bekleniyordu:

a) Öncelikle; madem ki sonunda kıble olarak Kâbe üzerinde karar kılınacaktıysa, başlangıçta Beyt'ül-Mukaddes'i kıble yapmanın sebebi neydi? Böylece yüce Allah bu tür hüküm ve yasamalarını insanın eğitimine, olgunlaştırılmasına, müminlerin öteki insanlardan ayıklanmalarına, itaatkârların isyankârlardan ayırt edilmelerine, uysalların serkeşlerden uzaklaştırılmalarına yönelik maslahatlardan dolayı olduklarını açıklıyor. Zaten size kıble kılınan önceki kıblenin belirlenişi de aynı sebebe yönelikti.

Dolayısıyla, "Peygambere uyanı bilelim" sözü "sana uyanı ayırt edelim" demektir. İkinci şahsa yönelik hitap yerine üçüncü şahsa yönelik bir hitabın seçilmesi, bu ayırma işinde "peygamberlik misyonunun" etkin bir rol oynamasından dolayıdır. Önceki kıblenin tayini ile de Müslümanlar için kıble edilmesi kastedilmiştir. Eğer, bununla Beyt'ül-Mukaddes'in öteden beri kıble olarak tayin edilmiş olması kastedilseydi, hiç kuşkusuz "peygamber" ifadesi de genel olacaktı ve tüm peygamberleri ilgilendiren bir durum söz konusu olacaktı; oysa ifadeden böyle bir sonuç çıkarmak uzak bir ihtimaldir.

b) Müslümanların Beyt'ül-Mukaddes'e yönelerek kıldıkları namazlar ne olacak? Bu durumda kıbleye yönelmeden namaz kılmış olmuyorlar mı? Buna ise şöylece cevap verilmiştir: Bir kıble, kendisi ile ilgili hüküm yürürlükten kaldırılmadığı sürece kıbledir. Yüce Allah bir hükmü neshettiği zaman, o andan itibaren yürürlükten kaldırır. Yani hükmü geçmişiyle birlikte temelden geçersiz kılmaz. Müminlere yönelik şefkati ve rahmetinden dolayı böyle yapar. Şu cümlede de buna işaret ediliyor: "Allah sizin imanınızı

500 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

zayi edecek değildir. Şüphesiz Allah insanlara şefkatli, merhametlidir." Şefkat ve merhamet kelimeleri ifade ettikleri anlamın özü açısından bir olmakla beraber "şefkat" bir musibetle sınanan kimse ile ilgilidir. Rahmet ise daha genel kapsamlıdır.

"Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilip durduğunu görüyoruz. Elbette seni, hoşlanacağın bir kıbleye döndüreceğiz." Bu ayet gösteriyor ki, Resulullah efendimiz yüce Allah'ın kendisine özel bir kıble belirlemesini sevdiğinden (s.a.a) kıble ile ilgili ayetin inişinden önce -ki şu anda bu ayetin üzerinde duruyoruz.- yüzünü göklere çeviriyordu, bir beklenti içindeydi. Kıble ile ilgili açıklayıcı bir bilginin vahyedilmesini bekliyordu. Ama bu Beyt'ül-Mukaddes'e yönelmekten hoşlanmadığından değildi. Haşa, Resulullah için böyle bir şey söylemek doğru olmaz. Nitekim yüce Allah, "Seni hoşlanacağın bir kıbleye döndüreceğiz." buyuruyor. Bir şeyden hoşlanmak, onun karşıtı olan diğer şeyden nefret etmeyi gerektirmez. Tersine, ayetin inişi ile ilgili rivayetlerden de anlaşıldığı kadarıyla Yahudiler, kendi kıblelerine yönelerek namaz kılan Müslümanları ayıplıyorlardı, bunu kendileri için bir övünç vesilesi olarak değerlendiriyorlardı. Bu durum ise Resulullah efendimizin (s.a.a) üzülmesine yol açtı. Bu yüzden geceleyin çıkıp göklere bakarak yüce Allah'tan vahiy gelmesini ve kalbinin üzerine çöken hüznün dağılmasını bekledi. Bunun üzerine söz konusu ayet indi.

Eğer, Allah'ın hükmü, kıblenin eskiden olduğu gibi Kudüs'teki Beyt'ül-Mukaddes olması şeklinde inseydi, hiç kuşkusuz bu, Yahudilerin aleyhine bir kanıt olacaktı. Yoksa, gerek Resulullah için ve gerekse Müslümanlar için Yahudilerin kıblesine dönmekten dolayı utanılacak bir durum yoktur. Çünkü kul, sadece itaat etmekle yükümlüdür. Ne var ki yüce Allah yeni bir kıble gösterdi onlara. Böylece Yahudilerin Müslümanları utandırma girişimleri ve övünme gerekçeleri ortadan kalktı., Bunun yanı sıra yükümlülük de belirginlik kazandı. Bu, kesin bir kanıttı ve bundan hoşnutluk duyulacaktı.

"Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Nerede olursanız, yüzünüzü o yöne çevirin." İfadenin orjinalinde geçen "şatr" kelimesi, bir şeyin "bir kısmı" demektir. Mescid-i Hâram'ın "bir kısmı" ise, "Kâbe"dir. Ayette "yüzünü Kâbe'ye çevir" yerine "Mescid-i Haram tarafına (ya da bir kısmına) çevir." deniyor. Aynı şekilde, "Yüzünü

Bakara Sûresi / 142-151 ................................ 501

Beyt'ül-Haram'a çevir." şeklinde bir ifade de kullanılmıyor ki, eski kıble ile tam bir karşıtlık, bir dengelilik oluşsun. Eskiden kıble, Mescid-i Aksa'nın bir tarafıydı, orada herkesçe bilinen bir kayaydı. Onun yerine, Mescid-i Haram'ın bir tarafı, yani Kâbe kıble olarak öngörüldü. Bunun yanı sıra "şatr" kelimesinin mescide izafe edilmesi ve Mescidin de "haram" olarak nitelendirilmesi, hükme birtakım ayırdedici özellikler katıyor ki, şayet "Kâbe" ya da "Beyt'ül- Haram" denilseydi, bu ayrıntı niteliğindeki sonuçlar elde edilemeyecekti.

Yüce Allah'ın başlangıçta "Yüzünü çevir" diyerek hükmü Resulul-lah efendimize (s.a.a) özgü kılması, ardından "nerede olursanız" buyurarak hükmü hem onu, hem de tüm müminleri kapsayacak şekilde genelleştirmesi gösteriyor ki, kıble değişikliğine ilişkin hüküm indiği sırada Resulullah efendimiz (s.a.a) Müslümanlarla birlikte mescitte namaz kılıyordu. Bu yüzden emir önce özellikle ona yöneltildi. En başta onun namazı içinde hüküm yürürlüğe kondu. Sonra hem onu, hem de tüm Müslümanları kapsayan, tüm zamanlar ve mekânlar için geçerli olan hüküm bildirildi. "Kitap verilenler, bunun Rableri tarafından bir gerçek olduğunu bilirler." Çünkü ellerindeki kitaplarda Hz. Muhammed'in (s.a.a) peygamberliğinin gerçekliğine ilişkin bilgiler yer alır. Yahut, bu kitaplarda, bu doğru sözlü Peygamberin kıblesinin Mescid-i Hara-m'ın bir yönü olduğu yazılıdır. Hangisi olursa olsun "Kitap verilenler" ifadesi, onların ellerindeki kitabın bu uygulamanın gerçekliğini içerdiğini gösteriyor. Ya uyuşma ya da zimnen onaylama söz konusudur. Ama yüce Allah, onların gerçeği gizlediklerinden, ellerindeki bilgiyi sakladıklarından habersiz değildir.

"Andolsun ki, sen kitap verilenlere her türlü ayeti getirsen, yine onlar senin kıblene uymazlar." Bu ifade, onların inatçılıklarını, dik başlılıklarını yüzlerine vuran bir uyarı niteliğindedir. Onların kabule yanaşmamaları, gerçeğin belirsizliğinden ve gereği gibi açığa kavuşmamışlığından kaynaklanmıyor. Çünkü onlar, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde bunun gerçek olduğunu biliyorlar. Sürekli itiraz etmelerinin, kargaşa çıkarma çabası içinde olmalarının sebebi, din hususunda inatçı bir yaklaşıma sahip olmaları, bilerek gerçeği reddetmeleridir. Bu yüzden kanıt sunmak onlarda bir tavır değişikliğine yol açmaz. Ayet getirmiş olmak inkârcılıklarını sona

502 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

erdirmez ve eğer sen her türlü ayeti, mucizeyi ve kanıtı getirip ortaya sersen, yine de senin kıblene uymazlar. Çünkü onlar dik başlı ve inatçı kimselerdirler. Sen de onların kıblelerine yönelmezsin; çünkü sen Rabbin tarafından sunulmuş bir kanıta dayanarak hareket ediyorsun. "Sen de onların kıblesine uyacak değilsin." ifadesi, haber verme biçiminde bir yasaklama da olabilir.

Onlar da birbirlerinin kıblelerine yönelmezler. Yahudiler, nerede olurlarsa Beyt'ül-Mukaddes'teki kayaya yönelirler. Hıristiyanlar da nerede bulunurlarsa bulunsunlar, doğuya yönelirler. Bu iki grup da birbirlerinin kıblelerini kabul etmezler. Çünkü kabul ve red şeklindeki tavırlarının dayanağı kişisel ihtiraslarıdır, heva ve hevesleridir.

"Sana gelen ilimden sonra onların heva ve heveslerine uyarsan, o takdirde sen, mutlaka zalimlerden olursun." Bu ifade Peygamber efendimize yönelik bir tehdit niteliğindedir. Ama içerdiği anlam ve mesaj tüm ümmete yöneliktir. Bununla Ehlikitab'ın hevâ ve heveslerine uydukları için inatçılık ettikleri ve böylece zalimler kategorisine girdikleri vurgulanıyor.

"Kendilerine kitap verdiklerimiz onu, oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar." "Onu... tanırlar" ifadesindeki zamir, kitaba değil, Resulullah efendimize (s.a.a) dönüktür. Bunun kanıtı da söz konusu "tanıma" nın, oğulları tanımaya benzetilmiş olmasıdır. Çünkü böyle bir benzetme ancak insan için kullanıldığı zaman yerinde olur. Yani bir kitap için, "falanca adam oğlunu tanıdığı gibi ya da bildiği gibi bu kitabı da tanıyor" denmez.

Kaldı ki, ayetin akışı -ki, Resulullah ve ona inen kıble değişikliğine ilişkin emirle ilgilidir- Ehlikitab'a verilen kitaba büsbütün yabancıdır. Dolayısıyla ayetin anlamı şöyledir: Kitap verilenler ellerinde bulunan kitapların içerdiği müjdeleyici işaretlerden dolayı Allah'ın elçisini kendi oğullarını tanır gibi tanıyorlar. Ama onlardan bir grup gerçeği bile bile saklıyor. Buna göre, "Onu... tanırlar." ifadesinde hitap hazırda bulunan birinden alınıp üçüncü şahsa yöneltilmiş ve Resulullah efendimiz (s.a.a) orada hazır bulunmayan biri olarak değerlendirilerek bundan önce kendisi hazır kabul edilerek konuşma ona yöneltilmişken, birden hitap müminlere yöneltilmiştir. Bu şekilde "iltifat" sa-