El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1
 

464 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

AYETLERİN AÇIKLAMASI


"Nefsini ahmaklaştırandan başka, kim İbrahim'in dininden yüz çevirir?" "Rağbet" mastarından türeyen fiil "an" edatı ile geçişli hâle getirildiği zaman, "yüz çevirme, nefret etme, kaçınma" anlamını ifade eder. Bu fiil "fî" edatı ile geçişli hâle getirilince de, "is-teme ve meyletme" anlamını ifade eder. İfadenin orijinalinde geçen "sefihe" fiili ise hem geçişli, hem de geçişsiz olarak kullanılabilir. Bu yüzden bazı tefsir bilginleri, "nefsehu" kelimesini "sefihe" fiilinin mefulü, bazıları da onun "meful" olmadığını, "temyiz" olduğunu söylemişlerdir.

Her iki durumda da ifadenin anlamı şudur: "İbrahim'in dininden yüz çevirmek nefsin ahmaklığının, kendisine yararlı ve zararlı olan şeyleri birbirinden ayırt edemeyişinin göstergesidir." Bu ayete bakarak şu hadisin verdiği mesajı daha net anlıyoruz: "Akıl, insanı Rahman'a kulluk sunmaya yöneltir."

"Andolsun ki, biz onu dünyada beğenip seçmiştik." İfadenin orjinalinde geçen "istafâ" fiili bir şeyin özünü almak, onu karıştığı başka unsurların arasından seçip çıkarmak demektir. Bu anlam, velâyet makamları göz önünde bulundurularak samimi kullukla uyuşmaktadır. Yani kul, tüm davranışlarında, kulluğunun gereklerini yerine ge-tirmelidir. Bütünüyle Rabbine teslim olup, sırf sahibinin buyrukları doğrultusunda hareket etmelidir. Bu da her işte dini kuralları uygulamakla gerçekleşir. Çünkü din, dünya ve ahiretle ilgili meselelerde uyulacak kulluk prensiplerini içerir. Dinin öngördüğü hayat biçiminde, kulun Rabbinin kendisine emrettiği ve hoşnut olduğu her hususu eksiksiz yerine getirmesi bir zorunluluktur.

Nitekim yüce Allah bir ayette şöyle buyuruyor: "Allah katında din, İslâm'dır." (Âl-i İmrân, 19)

Açıkça görülüyor ki, seçme (istıfâ) makamı İslâm makamının aynısıdır. Yüce Allah'ın şu sözü bu tespitimizin tanığıdır: "o zaman ki Rabbi ona, 'İslâm ol.' demişti. O da, 'Âlemlerin Rabbine teslim oldum.' demişti." Görüldüğü gibi zarf [iz=o zaman ki], yüce Allah'ın "is-tefeynâhu=onu seçtik" sözüne taalluk ediyor. Bu durumda şöyle bir sonuç elde ediliyor: Onun seçilmesi, yüce Allah'ın ona, "İslâm ol." demesi, onun da, "Âlemlerin Rabbine teslim oldum." demesi sırasında gerçekleşmiştir. Buna göre, "Rabbi ona, 'İslâm

Bakara Sûresi / 130-134 ................................ .. 465

ol' demişti. O da 'Âlemlerin Rabbine teslim oldum.' demişti." ifadesi, "biz onu seçmiştik." ifadesinin açıklaması niteliğindedir.

Ayette birinci şahıs konuşurken birden üçüncü şahıs devreye giriyor ve o anlatmaya başlıyor: "Rabbi ona, 'İslâm ol.' demişti." deniyor da, "Biz ona, 'İslâm ol.' demiştik." şeklinde bir ifade kullanılmıyor. Bu sanatın (iltifat sanatının) bir örneği de Hz. İbrahim'den aktarılan sözündeki hitaptan üçüncü şahsa yöneliştir. Hz. İbrahim, "Âlemlerin Rabbine teslim oldum." diyor da, "Sana teslim oldum." demiyor.

Birinci ifade tarzı değişikliğindeki incelik şudur: Bu konu bir sırdı ve Rabbi ona bu hususu gizlice başbaşa bulundukları bir sırada açıyordu. Hiç kuşkusuz kendisine hitap edilen dinleyici ile konuşmacı arasında bir iletişim vardır. Konuşmacının hazır bulunma niteliği ortadan kalkınca muhatap da onun karşısındaki konumunu kaybeder. Onunla konuşmacının bulunduğu durum arasına bir perde gerilmiş olur. Bu da, kıssanın, sıcak bir ortamda ve halvet anında geliştiğini gösterir.

İkinci ifade tarzı değişikliğindeki incelik ise şudur: "Rabbi ona demişti ki..." ifadesi, ona özgü kılınan lütfu dile getiriyor ve gizlice sır açma durumunun devam ettiğini gösteriyor. Fakat yüce Rabbin huzurunda bulunma edebi, Hz. İbrahim gibi üzerinde alçak gönüllülüğün izlerini, mütevazılık damgasını taşıyan bir kulun kendisini böyle bir konumda görmemesini gerektiriyor. Hz. İbrahim bu göz kamaştırıcı makamda kendisini yakınlık şerefine nail olmuş, karşılıklı konuşma onuruna özgü kılınmış özel biri gibi görmüyor; tersine kendini başkasının malı, düşkün kullardan biri olarak görüyor ve tüm âlemlerin sığındığı yüce Rabbe teslim oluyor; "Âlemlerin Rabbine teslim oldum." diyor.

İslâm, istislâm ve teslim kelimeleri, aynı anlamı ifade ederler ve "silm" kökünden türemişlerdir. İki şeyden biri ötekisine isyan etmez, onu reddetmez konumda ise ona islâm olmuş/istislâm etmiş/teslim olmuş demektir. Nitekim ulu Allah şöyle buyuruyor: "Hayır, kim özünü AIlah'a teslim ederse..." (Bakara, 112) "Ben yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve ben müşriklerden değilim." (En'âm, 79) Bir şeyin yüzü, sana yönelen tarafıdır. Yüce Allah açısından ise, bir şeyin yüzü, onun tüm varlığı-

466 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

dır. Dolayısıyla insanın Allah'a İslâm (teslim) oluşu, Allah karşısında boyun eğmesinin ve O'nun öngördüğü evrensel hükümlerin, kazâ ve kaderin, emir ve yasak nitelikli yasamaları ve buna benzer hususları kabul etmesinin niteliğidir. Bu yüzden, İslâm'ın dereceleri, mertebeleri vardır:

Birincisi: İlâhî emir ve yasakları, kelime-i şahadet getirerek zâhiren kabul etmek anlamında İslâm. Kalbin bu kabulü onaylaması ya da reddetmesi dış görünüş açısından bir değişiklik arzetmez. Nitekim ulu Allah şöyle buyuruyor: "Bedeviler, 'İnandık.' dediler. De ki: Siz inanmadınız, fakat 'İslâm olduk.' deyin. Fakat henüz iman kalplerinize girmedi." (Hücürât, 14) Bu anlamıyla İslâm'dan sonra imanın ilk mer-tebesi geliyor. Bu mertebe; şahadet cümlelerinin gereklerini toplu olarak kalben benimsemeyi ve ayrıntı niteliğindeki amellerin büyük çoğunluğunu yerine getirmeyi öngörür.

İkincisi: İmanın ilk mertebesinden sonra gelen İslâm. Bu hak nitelikli inanç prensiplerini tüm ayrıntıları ve buna bağlı salih amelleri kalben benimseyip uygulamak üzere teslim olmaktır. Bazı ayetlerde yer alan bu mertebeye ilişkin işaretleri şöylece sıralayabiliriz: Ulu Allah muttakileri tanımlarken şöyle buyuruyor: "Onlar ayetlerimize inanmış ve Müslüman olmuş idiler." (Zuhruf, 69) Bir ayette de şöyle buyuruyor: "Ey inananlar, hepiniz birlikte İslâm'a girin." (Bakara, 208)

Şu hâlde, İslâm'ın imandan sonra gerçekleşen bir mertebesi vardır ve bu, birinci mertebeden farklı bir konumdur. Bu konumdaki "İslâm"ın ardından "iman"ın ikinci mertebesi gelir. Bu, dinî gerçeklere ayrıntılı olarak inanma mertebesidir. Ulu Allah şöyle buyuruyor: "Müminler onlardır ki, Allah'a ve Resulüne inandılar, sonra şüphe etmediler; Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaştılar. İşte doğru olanlar onlardır." (Hücürât, 15) Bir diğer ayette de şöyle buyuruyor: "Ey inananlar, size, sizi acı azaptan kurtaracak bir ticaret göstereyim mi? Allah'a ve Resulüne inanırsınız, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda savaşırsınız." (Saff, 10- 11) Bu ayette müminler inanmaya davet ediliyorlar. Şu hâlde imandan ayrı bir iman mertebesi vardır.

Bakara Sûresi / 130-134 .................................. 467

Üçüncüsü: İkinci iman mertebesinin ardından gelen İslâm. İnsan nefsi, sözünü ettiğimiz imana alışıp bu mertebenin öngördüğü ahlâkî özellikleri karakteristik özellikler olarak edinince ve iman kendisinin ayrılmaz bir özelliği hâline gelince, sahip bulunduğu tüm hayvansal özellikler ve yırtıcı nitelikler, kısacası dünyanın çekici süslerine, fani ve geçici zevklerine eğilimli tüm güçler imanın kontrolüne girer ve bu aşamada insan Allah'ı görür gibi O'na ibadet eder. Çünkü o, her ne kadar Allah'ı göremezse de kuşkusuz Allah onu görüyordur.

Bu aşamada insanın içinde ve zihninde Allah'ın emir ve yasaklarına uymayan ya da onun kaza ve kaderine rıza göstermeyen hiçbir duygu, hiçbir eğilim bulunmaz. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıklar hususunda seni hakem kılıp, sonra da senin verdiğin hükmü içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın tam anlamıyla kabullenmedikçe inanmış olmazlar." (Nisâ, 65) İslâm'ın bu mertebesini üçüncü bir iman mertebesi izler. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Müminler kurtuldular...

Onlar ki, boş şeylerden yüz çevirirler." (Mü'minûn, 1-3) "Rabbi ona, 'İslâm ol.' demişti. O da, 'Âlemlerin Rabbine teslim oldum.' demişti." ayeti de bu aşamaya ilişkin bir mesaj içermektedir. Bunun gibi daha birçok örnek verilebilir. İkinci ve üçüncü mertebeler, bir mertebe olarak da değerlendirilebilirler. Rıza, teslimiyet, karşılık beklemeksizin iyilikte bulunma, Allah uğrunda eziyet çekerken sabretme, tam anlamıyla dünya çekiciliğinden soyutlanmışlık, arınmışlık, Allah için sevme ve Allah için buğz-etme gibi üstün nitelikli ahlâkî özellikler, bu mertebenin gerekleridir.

Dördüncüsü: İmanın üçüncü mertebesinden sonra gelen İslâm mertebesi. Bir önceki aşamada insanın Rabbi karşısındaki durumu, kölenin sahibi karşısındaki durumu gibidir ve kulluğunun gereklerini, eksiksiz yerine getirir. Bu, sahibin arzusuna, sevdiğine ya da buğzet-tiğine katışıksız, itirazsız teslimiyettir. Yüce Allah'ın mülkü açısından, yaratıklar için durum daha dehşet vericidir. Çünkü gerçek mülk budur. Hiçbir şey ne zat, ne sıfat, ne de fiil olarak bu mülkten bağımsız değildir. Zaten yüce Allah'ın ululuğuna yaraşan da budur.

468 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Bir önceki teslimiyet aşamasında bulunan insan, Rabbanî inayete kavuşabilir ve çıplak gözle, mülkün ve egemenliğin sırf Allah- 'a ait olduğunu, O'nun dışında hiç kimsenin kendisi hakkında en ufak bir yetkiye, en ufak bir malikliğe sahip olmadığını, O'nun dışında bir rabbi olmadığını görür. Bu, ilâhî bağışa, Rabbanî lütfa bağlı bir mertebedir. Bu hususta insan iradesinin bir etkinliği söz konusu değildir. Yüce Allah'ın, "Rabbimiz! Bizi sana teslim olanlar yap; neslimizden de sana teslim olan bir ümmet çıkar. Bize ibadetlerimizi göster." sözünde İslâm'ın bu mertebesine işaret edilmiş olsa gerektir. Çünkü yüce Allah'ın, "Rabbi ona, 'İslâm ol.' demişti.

O da, 'Âlemlerin Rabbine teslim oldum.' demişti." sözünde varoluşsal değil, yasamaya ilişkin bir emrin söz konusu olduğu açık seçik ortadadır. Şu hâlde İbrahim kendi isteğiyle, Rabbinin çağrısına uyarak, O'nun buyruğunun gereğini yerine getirerek Müslüman olmuş birisiydi.

Yukarıdaki emir, onun ömrünün ilk dönemlerinde kendisine yöneltilmemişti. Dolayısıyla onun ömrünün son dönemlerinde oğluyla birlikte İslâm'ı ve ibadetlerinin gösterilmesini istemesi, elinde olmayan bir şeyi istemesidir ya da sahip olmadığı bir hususa kalıcılık, süreklilik dilemesidir. Öyleyse, bu ayette Hz. İbrahim'in istediği İslâm, bu mertebeye tekabül eden İslâm'dır. Bu anlamdaki bir İslâm'ı dördüncü bir iman mertebesi izler. Bu mertebe, söz konusu duygunun tüm durumları ve fiilleri kapsamasından ibarettir. Ulu Allah şöyle buyuruyor: "İyi bil ki, Allah'ın velilerine korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Onlar ki, inandılar ve sakındılar." (Yûnus, 62-63)

Sözünü ettiğimiz bu mertebeye ulaşan müminler hiçbir şeyin Allah'tan bağımsız olmadığına, Allah'ın izni olmadan hiçbir sebebin etkili olamayacağına kesin bilgiye dayalı olarak inanmak zorundadırlar ki, baş gösteren kötülüklerden dolayı üzüntüye kapılmasınlar, muhtemel bir tehlikeden korkmasınlar. Yoksa, böyle olmaları bir anlam ifade etmez. Hiçbir şey onları korkutmamalıdır, hiçbir meseleden dolayı üzülmemelidirler. Bu tür bir iman son olarak değindiğimiz İslâm mertebesinden sonra gerçekleşir. Artık konuyu anlamış olmalısın.

Bakara Sûresi / 130-134 .................................. 469

"Ahirette de o, iyilerdendir." Ayetin orijinal metninde geçen "salihîn" kelimesinin mastarı olan "salâh" kelimesi, bir çeşit liyakat anlamını ifade eder. Bu deyim Kur'ân-ı Kerim'de kimi zaman insanın ameli, kimi zaman da nefsi ve kişiliği için kullanılır. Bu hususla ilgili olarak şu ayet-i kerimeleri örnek verebiliriz: "...salih amel işlesin." (Kehf, 110) "İçinizden bekârları ve köle ve cariyelerinizden salihleri evlendirin." (Nûr, 32)

Kur'ân-ı Kerim'de "salih amel"e ilişkin açıklayıcı bir bilgi verilmiş olmamakla birlikte, bu kavramın anlamını açıklığa kavuşturan sonuçlar ona izafe edilerek açıklama yönüne gidilmiştir.

Buna göre, bir amel, Allah rızasına yönelik olduğu için salihtir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Rablerinin rızasını arzu ederek sabrederler." (Ra'd, 22) "Yalnız Allah'ın rızasını kazanmak maksadıyla infak edersiniz." (Bakara, 272) Bazı ameller sevaba yol açtıkları için salih amel kategorisine girerler. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "İnanan ve sa-lih amel işleyen kimse için Allah'ın sevabı daha hayırlıdır." (Kasas, 80)

Kimi ameller, Allah'ın katına çıkmakta olan güzel sözü yükselttikleri için salih amel niteliğini kazanırlar. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Güzel söz O'na çıkar, salih amel onu yükseltir." (Fâtır, 10) Söz konusu amele intisap edilen bu sonuçlara göre, amelin salihliği, onu hazırlayan ve üstünlük kisvesine bürünmesini sağlayan bir anlamdan, manevî bir unsurdan kaynaklanır. Bu anlam, güzel sözün yüce Allah'a ulaşması için arkadan bir destek ve yardım işlevini görür. Yüce Allah şöyle buyuruyor "Fakat sizin takvanız O'na ulaşır." (Hacc, 37) "Hepsine, onlara da, bunlara da Rabbinin vergisinden imdat ederiz. Rabbinin ihsanı kesilmiş değildir." (İsrâ, 20) Buna göre yüce Allah'ın bağışı ve ihsanı biçim ve salih amel de madde konumundadır.

Kişilik ve nefis salihliği ile ilgili olarak da şöyle buyuruyor yüce Allah: "Kim Allah'a ve Resulüne itaat ederse işte onlar, Allah'ın nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdir. Onlar ne güzel arkadaştır!" (Nisâ, 69) "Onları rahmetimize soktuk, çünkü onlar salihlerdendi." (Enbiyâ, 86) Yüce Allah bir ayet-i kerimede de Hz. Süleyman'ın şu sözlerini aktarır: "Rahmetinle beni salih kullarının arasına kat." (Neml, 19) "Lut'a da hüküm ve i-

470 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

lim verdik... ve onu rahmetimizin içine soktuk. Çünkü o, salihlerden idi." (Enbiyâ, 74-75)

Hiç kuşkusuz, "salâh" kavramından maksat, yüce Allah'ın her şeyi kuşatan genel rahmeti ile özellikle müminlere özgü olan rahmeti değildir. Nitekim ulu Allah şöyle buyuruyor: "Rahmetim ise her şeyi kaplamıştır. Onu, sakınanlara yazacağım." (A'râf, 156) Şu hâlde sözünü ettiklerimiz, yani salihler, muttaki müminlerden oluşan özel bir gurupturlar. Rahmetin de bir kısmı vardır ki, genelin içinde sadece özel bir grubu kapsar. Ulu Allah şöyle buyuruyor: "Allah, rahmetini dilediğine tahsis eder." (Bakara, 105) Burada "velâyet" onuruyla onurlandırma da kast edilmemiştir.

Ki bu, yüce Allah'ın kulunun işlerini doğrudan üstlenmesi demektir. Eğer salihler bu onura erişirlerse, "Bizi doğru yola ilet." (Fâtiha, 6) ayetinin tefsirinde de vurguladığımız gibi ikram olunmuş evliyalar kategorisine girerler. İlgili ayetlerin tefsirinde bu hususla ilgili detaylı bilgi vereceğiz. Fakat, velilik sıfatı salihlerle, peygamberler, doğrular ve şehitlerin ortak özelliğidir. Şu hâlde salihlerin diğer guruplardan bağımsız bir topluluk olarak değerlendirilmesi isabetli olmaz.

Evet, rahmetin kapsamına girmek yani genel anlamda azaba karşı güvencede olmak "salih"liğin bir sonucudur. Nitekim her iki durum birlikte cennet için söz konusu edilmiştir: "Rableri onları rahmetine (yani cennetine) sokar." (Câsiye, 30) Bir ayette de şöyle buyuruluyor: "Orada (yani cennette) güven içinde her meyveyi isterler." (Duhân, 55)

"Onu rahmetimizin içine soktuk." (Enbiyâ, 75) ayeti ile "Hepsini de salihlerden yaptık." (Enbiyâ, 72) ayeti üzerinde düşündüğün zaman, fiilin yüce Allah'a izafe edildiğini göreceksin, kula değil. Aynı şekilde, yüce Allah'ın sevap ve şükrü amel ve çabanın karşılığı olarak gündeme getirdiğini, kişisel salihliğinse bir ilâhî lütuf olduğunu ve bunun amelle ve istemekle bir ilgisinin bulunmadığını da anlayacaksın. Böylece "Orada istediklerini bulurlar." (Kaf, 35) ayeti ile kastedilen anlam açığa kavuşmuş oluyor. Bu ayette vurgulanan ödül salih amelin karşılığıdır. "Katımızda daha fazla da var." (Kaf, 35) ifadesinde işaret edilen nimetinse salih amelle bir ilgisi

Bakara Sûresi / 130-134 .................................. 471

yoktur. İnşaallah bu ayeti ele aldığımız zaman konuya ilişkin ayrıntılı bilgi vereceğiz.

Aynı şekilde Hz. İbrahim'in üstün konumunu düşündüğün zaman ve onun bir nebi, bir resul, insanlık tarihinde çığır açan (ulu'lazm) peygamberlerden biri, bir imam, kendisinden sonra gelen birçok nebi ve resulün öncüsü ve "Hepsini salihlerden yaptık." ayet- i kerimesinin tanıklığıyla bir salih olduğunu göz önünde bulundurduğun zaman -ki, o kendisine bahşedilen bu salihlik niteliğinde birçok peygamberlerden daha ileri, daha üstün bir konumdadır- göreceksin ki, o, bütün bunlara rağmen salihlere katılma dileğinde bulunuyor. Görüldüğü gibi, burada ondan daha ileri, daha üstün bir konuma sahip salih bir topluluk vardır ve Hz. İbrahim kendisinden ileri olan bu topluluğa katılma isteğini dile getiriyor. Yüce Allah kitabının üç yerinde vurguladığı gibi onun bu dileğini ahirette kabul etmiştir. "Biz onu dünyada beğenip seçmiştik; ahirette de o, salihlerdendir." (Bakara, 130) "Ona dünyada karşılığını verdik.

Şüphesiz o, ahirette de salihlerdendir." (Ankebût, 27) "Ona dünyada güzellik vermiştik. O, ahirette de salihlerdendir." (Nahl, 122) Hz. İbrahim'in bu konumu üzerinde gereği gibi düşünecek olursan, "salihlik" statüsünün de çeşitli mertebelerinin bulunduğunu ve bazı mertebelerin diğer bazısından daha üstün olduğunu anlarsın. Bu yüzden Hz. İbrahim'in (a.s) yüce Allah'tan kendisini Hz. Muhammed (s.a.a) ve tertemiz Ehlibeyti'ne katmasını istediğini, bu isteğinin dünyada değil de, ahirette kabul edildiğini duyduğun zaman bunu tuhaf karşılamayacaksın.

Dikkat edilirse, Hz. İbrahim salihlere katılma isteğinde bulunuyor; Hz. Muhammed ise, kendisinin bu niteliğe sahip bulunduğunu duyuruyor. Ulu Allah buyuruyor ki: "Benim velim, kitabı indiren Allah'tır. O salihlerin koruyuculuğunu yapar." (A'râf, 196) Bu ayetten açıkça anlaşıldığı gibi Resulullah Allah'ın velisi olduğunu dile getiriyor. Dolayısıyla Resulullah'ın (s.a.a) "salihlik" niteliğine sahipliği ayettin ifadesi ile kesinlik kazanıyor. Hz. İbrahim (a.s) ise "salihlik" statüsü bakımından kendisini geriye bırakmış bazı salih kimselere katılma isteğinde bulunuyor. İşte Hz. İbrahim'in istediği "salihlik" Resulullah efendimizin (s.a.a) sahip bulunduğu bir niteliktir.

472 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

"İbrahim de bunu kendi oğullarına vasiyet etti." Yani dini vasiyet etti.

"ölmeyin." İnsanın isteğine bağlı bulunmayan ölüm olgusuna ilişkin bir nehiy ifadesi. Şu hâlde buradaki teklif, isteğe bağlı bir hususa ilişkindir. İsteğe bağlı bir meseleye dönüktür. Bu durumda ayeti şöyle anlamlandırabiliriz: "Ölümün sizi İslâm üzere olmadığınız bir durumda yakalamasından sakınınız. Yani, her zaman Müslüman olunuz ve İslâm'ın gereklerini yerine getiriniz ki, ölümünüz bu hâl üzere olduğunuz bir sırada gerçekleşsin." Bu ayette de tüm zamanlar için geçerli olan dinin İslâm olduğuna yönelik bir işaret vardır. Nitekim ulu Allah başka bir ayette de şöyle buyuruyor: "Allah katında din İslâm'dır." (Âl-i İmrân, 19)

"Babaların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilâhı..." Bu ifadenin orijinalinde geçen "eb=baba" kelimesi dede, amca ve baba için kullanılmıştır ve bunun babaların çoğunlukta oluşundan ???(306) kaynaklandığına ilişkin bir işaret de söz konusu değildir. İleride değineceğimiz gibi, bu ayet, Hz. İbrahim'in Azer'e baba deyişinin nedenini açıklayıcı niteliktedir.

"tek ilâha" Bu kısa ve öz ifadede bazı gerçekler vurgulanmaktadır. "Senin ilâhın ve babalarının ilâhı" deniyor. Bu ifade onun ilâhının, babalarının ilâhından ayrı olduğuna ilişkin bir kuruntunun zihinlerde uyanmasını önleme amacına yöneliktir. Putçuların birçok tanrı edinmeleri gibi bir durumla benzerlik oluşturmamak içindir. "Biz ona teslim olanlarız." Bu ifade ibadet sistemini açıklayıcı niteliktedir. Yani, nasıl uygun düşerse, öyle ibadet edilmez. Tersine, İslâm sisteminin öngördüğü ölçüler içinde ibadet etmek bir zorunluluktur. Bu ayetten çıkan sonuca göre, İbrahim'in dini İslâm'dır ve bu din ondan İshak, Yakup ve İsmail'e, İsrailoğullarına ve İsmailoğullarına, kısacası tüm İbrahim soyuna miras kalmıştır. Bu din İslâm'dır, başka değil. Bu, İbrahim'in Rabbinden getirdiği dindir. Dolayısıyla hiç kimsenin bu dini terk etmesini, bundan başka bir dine insanları çağırmasını haklı kılacak bir gerekçesi yoktur.

Bakara Sûresi / 130-134 .................................. 473

AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


el-Kâfi'nin bir yerinde Semaa, İmam Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Harem bölgesi için Kâbe hangi konumda ise, İslâm açısından iman da o konumdadır. Bir insan Harem'de olabilir, ama Kâbe'de olmayabilir. Harem'de olması onun Kâbe'de olduğu anlamına gelmez." [c.2, s.28, h: 2]

Yine aynı eserde belirtildiğine göre, Semaa İmam Sadık'tan (a.s) şu açıklamayı aktarmıştır: "İslâm, Allah'tan başka ilâh olmadığına şahitlik etmek, Allah'ın Resulünü doğrulamaktır. Bunun gerçekleşmesi ile birlikte, söz konusu kişinin kanı dokunulmazlık statüsünü kazanır. Nikah ve miras işlemleri bu esasa dayalı olarak gerçekleştirilir. İnsan topluluğu bu ifade doğrultusunda tanımlanır. İman ise, doğru yol üzere olmadır. İslâm'ın kalplere yerleşmiş yansımasıdır." [c.2, s.25, h: 1]

Ben derim ki: Aynı mesajı içeren başka rivayetler de vardır.1 Bunlar, bundan önce İslâm ve imanın birinci mertebesine ilişkin açıklamalara yönelik birer işaret niteliğindedirler.

el-Kâfi'de, el-Barkî'nin Hz. Ali'den (a.s) şu sözleri rivayet ettiği belirtilir: "İslâm, teslim olmak demektir. Teslim olmak ise, kesin bilgiye dayalı bir boyun eğme eylemidir." [c.2, s.45, h: 1]

Yine aynı eserin bir yerinde Kahil'in, İmam Sadık'tan (a.s) şu sözleri rivayet ettiği belirtilir: "Bir topluluk, ortak koşmaksızın sırf Allah'a kulluk ederse, namaz kılar, zekât verir, hacca gider ve Ramazan ayında oruç tutarsa, sonra kalkıp yüce Allah'ın ya da Resulünün yaptığı bir şey için, 'Bunun tersine olan bir şeyi yapsaydı ya!' derse ya da böyle bir düşünceyi kalbinden geçirirse, bunlar müşrik olurlar." [c.2, s.398, h: 6]

Ben derim ki: Sunduğumuz bu iki rivayet, İslâm ve imanın üçüncü mertebesine yönelik işaretler içermektedirler.

Bihar'ul-Envar adlı eserde İrşad-ı Deylemî'den naklen, iki değişik rivayet zinciriyle miraçla ilgili olarak şöyle rivayet edilir. "Yüce Allah şöyle dedi: 'Ey Ahmed, bilir misin hangi yaşayış esenli ve hangi hayat kalıcıdır?' Peygamberimiz (s:â.a) dedi ki: 'Hayır, Allah- 'ım.' Allah dedi ki: Esenli ve rahat yaşayış odur ki, kişi beni an-


-------

1- [Usûl-i Kâfi, c.2, s.25, bab:15]

474 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

maktan geri kalmaz ve hiçbir zaman nimetlerimi unutmaz. Hakkımı bilmemezlik etmez. Gece gündüz benim hoşnutluğumu ister." "Kalıcı hayat ise şudur: Kişi kendisi için amel eder. Sonunda dünya onun yanında önemsizleşir, gözünde değer kaybına uğrar. Ahiret ise, önem kazanmaya başlar. Benim isteğimi kendi arzusuna tercih eder. Benim hoşnutluğumu arar. Nimetlerimin hakkını önemser. Kendisine yaptıklarımı anar. Gece-gündüz, işlediği her kötülük ve günah esnasında beni gözetler. Kalbini benim hoşlanmadığım her şeyden arındırır. Şeytandan ve onun vesveselerinden nefret eder. Kalbi üzerinde İblis'e bir otorite imkânı, bir etkinlik fırsatı tanımaz. Kişi bu düzeye gelince, kalbine bir sevgi yerleştiririm. Artık onun kalbi, boş ve dolu zamanı, bütün derdi ve konuşması, yarattığım canlılar arasında, sevgimin kapsamına aldığım kimselere yönelik nimetimle ilgili olur."

"Kalbinin gözünü ve kulağını açarım. Artık kalbi aracılığı ile dinler, ululuğuma ve yüceliğime bakar. Ona dünyayı daraltırım, dünya zevklerinden nefret etmesini sağlarım. Bir çobanın, sürüsünü öldürücü otlaklardan sakındırdığı, gibi, onu dünya ve dünyalık ilgilerden sakındırırım. Böyle olunca da insanlardan kaçar, geçicilik yurdundan kalıcılık yurduna, şeytanın yurdundan Rahman'ın yurduna taşınır. Ey Ahmed, hiç kuşkusuz onu etkileyici bir heybet, göz kamaştırıcı bir azametle süslerim. İşte esenli, rahat yaşayış ve kalıcı hayat budur. Budur hoşnutların makamı."

"Benim rızam doğrultusunda hareket edene üç karakteristik özellik bahşederim. Ona cehalet karışmamış bir şükür, unutkanlık buluşmamış bir zikir ve yaratıklara yönelik sevgiyi bana yönelik sevginin üstüne çıkarmayan bir sevgi duygusunu veririm. Gecenin karanlıklarında ve gündüzün aydınlığında onun sırdaşı ben olurum. O kadar ki, yaratıklarla konuşmaya son verir. Onlarla birlikte oturmaz."

"Ona kendi sözümü ve meleklerimin sözlerini işittiririm. Bütün yaratıklarımdan gizlediğim sırrı ona bildiririm. Ona bir hayâ elbisesi giydiririm ki, bütün yaratıklar ondan utanır. Yeryüzünde günahları bağışlanmış biri olarak yürür. Kalbini uyanık ve basiretli yaparım."

Bakara Sûresi / 130-134 .................................. 475

"Ne cennet, ne de ateş ona gizli kalır. Kıyamet günü insanların yaşayacakları dehşeti ve korkuyu ona bildiririm. Zenginlerin, yoksulların, cahillerin ve âlimlerin ne şekilde sorguya çekileceklerini ona söylerim. Onu kabrinde uyuturum. Onu sorguya çekmek üzere Münker ve Nekir adlı melekleri kabrine indiririm. Ölüm hüznünü, kabir ve lahit karanlığını görmez, başını kaldırıp da cehennemi görenlerin dehşetini yaşamaz. Sonra terazisini kurar, onu teker teker okumasını sağlarım. Onunla kendim arasında bir tercüman koymam.

İşte sevilenlerin nitelikleri bundan ibarettir. Ey Ahmed, bütün dertlerin bir tek dert olsun. Dilin tek bir dil olsun ve bedenin hiçbir zaman gaflet etmeyen diri, yaşayan bir beden olsun. Benden gafil olanın, hangi vadide helâk olduğuna bakmam." [Bihar'ul- Envar, c.77, s.21, h: 6]

Bihar'ul-Envar adlı eserde belirtildiğine göre, el-Kâfi, el-Meani, Nevadir'ür-Ravendî adlı eserlerde değişik rivayet zincirleri ile İmam Sadık ile İmam Kazım'ın (onlara selâm olsun) şöyle dedikleri rivayet edilir (Buraya aldığımız metin, el-Kâfi'de yer alan metindir):

"Bir gün Resulullah efendimiz (s.a.a) Harise b. Malik b. Numan el-Ensari'ye rastladı ve ona şöyle dedi: 'Nasılsın, ey Harise b. Malik b. Ensarî?' 'Ya Resulallah, gerçek bir müminim.' dedi. Resulullah, 'Her şeyin bir gerçekliği vardır. Senin sözünün gerçekliği nereden geliyor?' dedi. Harise, 'Ya Resulallah! Nefsimi dünyadan kopardım, geceleri uyanık kaldım. Gündüzün kavurucu sıcaklığında susuz kaldım. İnsanların hesabını görmek üzere konulmuş gibi Rabbimin arşını seyrediyor gibiyim. Cennette birbirlerini ziyaret eden cennet ehlini görür gibiyim. Cehennem ehlinin ateşteki çığlıklarını duyuyor gibiyim.' dedi. Bunun üzerine Resulullah buyurdu ki: İşte, yüce Allah'ın kalbini aydınlattığı bir kul. [Ey Harise,] basiret gözün açılmış, devamlı bu durum üzere kalmaya gayret et." [Bihar'ul-Envar, c.67, s.287, h: 9]

Ben derim ki: Bu iki rivayet, daha önce sözünü ettiğimiz İslâm ve imanın dördüncü mertebelerine işaret etmektedir. Bu iki rivayetin içerdiği anlamın özelliklerini içeren ve değişik kanallardan aktarılan birçok hadis vardır. İnşaallah bu kitapta zaman zaman bu hadislerin bir kısmını ele alma imkânını buluruz. Daha sonra açıklayacağımız gibi, bu tür hadislerin içeriklerini destekleyen ayetler de vardır.

476 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Bil ki, İslâm ve iman mertebelerinden her birinin karşıtı olarak bir küfür ve şirk mertebesi vardır. Bilindiği gibi İslâm ve imanın anlamı zayıfladığı ve bu iki anlamın öngördüğü çizgide hareket etme çabası azaldığı oranda bu mertebelerin karşıtı olan küfür ve şirkten kurtulmak o derece güçleşir. Yine bilindiği gibi İslâm ve imanın tüm aşağı düzeyli mertebeleri, üst mertebelere tekabül eden küfür ve şirk olgularının ve sonuçlarının görülmesini önleyemezler. Bu iki temel ilkenin ayrıntısı olmak üzere şunu diyebiliriz: Kur'ân ayetlerinin batınî anlamları vardır ve bu anlamların ilgili oldukları hususlarla, bu ayetlerin zahirî anlamları ilgili olmazlar. Şimdilik bunu bu şekliyle bilmen yeterlidir. İleride ayrıntılı bilgi vereceğiz.

Tefsir'ul-Kummî'de, "katımızda bundan fazlası var." ifadesi ile ilgili olarak İmam'ın (a.s) şöyle dediği belirtilir: "Yani Allah'ın rahmetine bakmak vardır."

Mecma'ul-Beyan tefsirinde, Resulullah efendimizin (s.a.a) şöyle dediği belirtilir: "Yüce Allah buyuruyor ki: Salih kullarım için, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşer kalbinin hatırına gelmeyeceği nimetler hazırladım." Ben derim ki: "Salihlik" kavramının anlamını açıklarken, bu iki rivayetin işaret ettikleri gerçeği de açıklığa kavuşturmuş olduk. Doğruya ileten Allah'tır.

Tefsir'ul-Ayyâşî'de yer alan bir rivayete göre, İmam Bâkır (a.s) "Yoksa siz, Yakub'a ölüm gelip çattığı zaman orada mı idiniz?" ifadesiyle ilgili olarak: "Bu ayet, zamanın imamı için de geçerlidir." demiştir. [c.1, s.61, h: 102]

Ben derim ki: es-Safi adlı eserde bu rivayetle ilgili olarak şöyle deniyor: "Belki de İmam'ın maksadı, Muhammed'in soyundan olan imamlardır. Çünkü onların her biri, ölüm anında Yakub'un oğullarına yönelik tavsiyesini kendi oğullarına ederler, onlar da Yakub'un oğullarının cevaplarını verirler.

Bakara Sûresi / 135-141 ............................................... 477

135- "Yahudi veya Hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız." dediler. De ki: "Hayır, İbrahim'in hanif dini(ne uyarız). O, müşriklerden değildi."

136- Deyin ki: "Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İshak'a, Yakub'a ve Yakub'un oğullarına indirilene, Musa'ya ve İsa'ya verilene ve peygamberlere Rablerinden verilene inanırız. Onlardan hiçbiri arasında ayrılık gözetmeyiz ve biz sadece O'na teslim olmuşlarız."

478 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

137- Eğer sizin inandığınız gibisine inanırlarsa, doğru yo-lu bulmuş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse, ancak onlar anlaşmazlık içindedirler. Onlara karşı Allah sana yeter. O, işitendir, bilendir.

138- Allah'ın boyası(dır bu verilen); Allah'ın boyasından daha güzel boyası olan kimdir? Biz ancak O'na kulluk ederiz.

139- De ki: "Allah hakkında bizimle tartışıyor musunuz? O, hem bizim, hem de sizin Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir. Biz yalnız O'na gönülden bağlanırız."

140- Yoksa siz, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarının Yahudi yahut Hıristiyan olduklarını mı sanıyorsunuz? De ki: "Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı? Allah tarafından bildiği bir şahitliği gizleyenden daha zalim kim olabilir? Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.

141- Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız kendinizindir. Siz onların yaptıklarından sorulmazsınız.

AYETLERİN AÇIKLAMASI


"Yahudi veya Hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız, dediler." Yüce Allah, İsmail, İshak ve Yakub gibi İbrahimoğullarının bağlı bulundukları hak dinin, İbrahim'in de uyduğu Allah'ın birliği esasına dayalı İslâm olduğunu açıklayınca, bunun kaçınılmaz sonucu olarak, değişik Yahudi ve Hıristiyan gruplarının öncülük ettikleri gruplaşma ve ayrılıkların onların ihtiraslarından ve kendi elleriyle hazırladıkları komplolardan kaynaklandığı ortaya çıktı.

Bunun nedeni, onların bir esas üzerinde birlik oluşturmamalarıdır. Bu yüzden dini grup ve hiziplere bölündüler. Tevhit ve vahdet dini olan Allah'ın dinini kişisel ihtiras ve arzular boyası ile boyadılar. Oysa din birdir, tıpkı din aracılığı ile kulluk sunulan ilâhın bir olması gibi. Ve bu din İbrahim'in dinidir. Şu hâlde Müslümanlar bu dine sarılmalıdırlar ve Ehlikitab'ı yiyip bitiren ayrılıkları bir kenara bırakmalıdırlar.

Sürekli bir hareket hâlindeyken değişmek ve başkalaşmak, yeryüzü menşeli hayatın bir özelliğidir. Tıpkı doğanın kendisi gibi. Bu durum, onun özünü oluşturur. Doğanın ve dünya hayatının bu

Bakara Sûresi / 135-141 .....................................479

özelliği, davranış biçimlerinin; ulusal görgü kurallarının ve protokollerin ulustan ulusa, toplumdan topluma değişiklik arzetmesini gerektirmiştir. Bu kural kimi zaman dinsel törenlerde değişikliğe ve sapmaya yol açtığı gibi, kimi durumlarda da dinle bağdaşmayan şeylerin dine sokuşturulmaları sonucunu doğurmuştur. Bazen da bu sapma, dinin özünden kaynaklanan kimi kuralların atılması şeklinde kendini göstermiştir.

Dünyevî gaye ve hedefler, kimi durumlarda dini ve ilâhî gaye ve hedeflerin yerini alabilirler. (Bu durum dinin felâketi demektir.) Böyle durumlarda din, ulusal bir mahiyete bürünür. Asıl hedefinin dışında bambaşka bir hedefe çağırır insanları. Gerçek adap kurallarının dışındaki kurallarla insanların hayatını biçimlendirmeye çalışır. Çok geçmeden kötülük (yani dinle ilgisi bulunmayan şeyler) iyilik kimliğine bürünür. İnsanlar bu kötülüğe dört elle sarılırlar.

Çünkü kişisel arzularıyla ve ihtiraslarıyla paralellik arzeder. İyilik ise kötülük gibi algılanır. Ne bir savunucusu, ne bir koruyucusu kalır. Bugün gördüğümüz türden bir çirkef hayat biçimi egemen olur. "Yahudi veya Hıristiyan olun." Yani, "Yahudiler dediler ki: "Yahudi olun ki, doğru yolu bulasınız." Hıristiyanlar da dediler ki: Hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız." Çünkü onlar kendi aralarında bir araya gelmez gruplar hâlindedirler.

"De ki: Hayır, İbrahim'in hanif dini. O, müşriklerden değildi." Bu ifade onların yukarıdaki sözlerine bir cevap niteliğindedir. Yani de ki: Biz İbrahim'in Allah'ın birliği esasına dayanan hanif dinine uyarız. Çünkü bu din, size gönderilen bütün peygamberlerin uydukları biricik dindir. İbrahim ve ondan sonraki peygamberlerin... Bu dinin kurucusu İbrahim müşriklerden değildi. Eğer bid'atçıların sonradan onun dinine sokuşturduklan bu sapmalar onun orijinal dininde olsaydı, bununla o, müşriklerden olurdu. Çünkü Allah'ın dininden olmayan bir şey, Allah'a davet etmez; aksine ondan başkasına yöneltir, şirke götürür. Öyleyse tevhit esasına dayanan bu din, Allah katından gelmeyen bir şeyi kapsamaz.

"Deyin ki: Allah'a ve bize indirilene... inanırız." Yahudi ve Hıristiyanların dinsel anlayışlarına ilişkin önerilerine yer verilince, ardından yüce Allah katındaki gerçekten söz etti (ki, O gerçeği söyler). Buna göre gerçek; Allah'a ve aralarında hiçbir fark gözetmeksizin pey-

480 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

gamberlerin sundukları mesaja inanmak olarak ifadesini bulan prensibe tanıklık etmektir ve bunun adı da İslâm'dır. İfadenin orijinalinde özel olarak Allah'a inanmaktan söz edilmiş ve bu husus öne alınarak, peygamberlere indirilen mesajlara inanma hususundan ayrı olarak değerlendirilmiştir. Çünkü Allah'a inanmak fıtrî bir eğilimdir. Bunun için peygamberlik misyonunun sunduğu açıklamaya ve risaletin ortaya koyduğu kanıta gerek yoktur.

Ardından yüce Allah bize indirilen Kur'ân'dan ya da Kur'ân menşeli bilgilerden, İbrahim, İsmail, İshak ve Yakub'a indirilen ilâhî mesajlardan söz ediyor. Sonra Musa'ya ve İsa'ya verilen kitaba değiniyor. Hz. Musa ve Hz. İsa'dan ayrıca söz edilmesinin nedeni hitabın Yahudi ve Hıristiyanlara yönelik olmasıdır ve onlar sadece bu iki peygamberi benimseme durumundadırlar. Bunun ardından peygamberlerin geneline verilen mesajlara yer veriliyor ki, tanıklık tüm peygamberleri kapsasın ve yüce Allah'ın, "Onlardan hiçbiri arasında ayrılık gözetmeyiz." ifadesinin anlamı gerçekleşsin. Ayette bir ifade değişikliği söz konusudur. Bizim yanımızda, İbrahim, İshak ve Yakub'un yanında bulunanlar "inzâl=indirilme" fiili ile ifade ediliyorken, Musa, İsa ve diğer peygamberlerin yanındaki mesajlara ilişkin olarak da i'tâ=verme" fiili kullanılıyor. Belki de bu ifade tarzının asıl unsuru "verme"dir. Nitekim yüce Allah En'âm suresinde Hz. İbrahim ve ondan önce ve sonra gönderilen peygamberlere ilişkin olarak bu fiili kullanmıştır: "İşte onlar, kendilerine kitap, hüküm ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir."

(En'âm, 89) Ne var ki, "verme" fiili kullanımı vahiy ve indirmenin gerçekleştiğini tam olarak vurgulamıyor. Şu ayet-i kerimelerde olduğu gibi: "Andolsun biz Lokman'a hikmet verdik." (Lokmân, 12) "And olsun biz, İsrailoğullarına kitap, hüküm ve peygamberlik verdik." (Câsiye, 16)

Yahudi ve Hıristiyanların her biri Hz. İbrahim'i, İsmail'i, İshak'ı, Yakub'u ve torunlarını kendi dinlerine bağlı, yani Yahudiler onları Yahudi, Hıristiyanlar da onları Hıristiyan kabul ediyor ve gerek Hıristiyanlık ve gerekse Yahudilik olarak hak dinin Musa ve İsa'ya verilen din olduğunu iddia ediyorlardı. Bu yüzden eğer, "İbrahim'e ve İsmail'e verilen" şeklinde bir ifade kullanılsaydı, bu cümle onla-

Bakara Sûresi / 135-141 .....................................481

rın vahiy ve indirme suretiyle bir din sahibi olduklarını tam olarak ifade edemezdi. O zaman onlara verilenin, Musa ve İsa'ya verilenin aynısı olduğu ihtimali akla gelebilirdi. Yani, birbirini izleme kuralı uyarınca bu din onlara nispet edilebilirdi. Tıpkı kitap ve nübüvvetin İsrailoğullarına izafe edilmesi gibi. Bu yüzden Hz. İbrahim ve ona atıf edatı ile bağlanan diğerleri için özellikle "indirme" fiili kullanılmıştır. Hz. İbrahim'den önceki peygamberlere gelince, Yahudi ve Hıristiyanların onlarla ilgili bir iddiaları olmadığı için, "peygamberlere verilen" ifadesi, bertaraf edilmesi gereken bir kuruntuya yol açmazdı.

Ayetin orijinalinde geçen "esbât" kelimesine gelince; İsmailoğulları arasında "kabileler" ne anlam ifade ediyorsa, İsrailoğulları arasında da "esbât" o anlamı ifade ediyor. "es-Sebt", aynı babada birleşen topluluk demektir. İsrailoğulları on iki ana boya (esbât) bölünmüşlerdi. Bunların her biri Hz. Yakub'un on iki oğlundan birine dayanıyordu. Yakup Peygamberin her bir oğlu, arkasında bir ümmet bırakmıştı.

Eğer ifadenin orijinalinde geçen "Esbât"tan maksat milletler ve uluslar ise, bu durumda ilâhî mesajın indirilişinin onlara izafe edilmesi, her birinin arasından peygamberlerin görevlendirilmiş olmasından dolayıdır. Yok eğer bundan maksat kişilerse, bu durumda onlar, kendilerine vahiy indirilen peygamberlerdir. Bu durumda bunlar Hz. Yusuf'un kardeşleri değildirler. Çünkü onlar peygamberlikle görevlendirilmemişlerdi. Şu ayet-i kerimede aynı noktayı vurgulama amacına yöneliktir: "İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, torunlara ve İsa'ya vahyettik." (Nisâ, 163)

"Eğer sizin inandığınız gibisine inanırlarsa, doğru yolu bulmuş olurlar." Maksat, "sizin inandığınıza" olmakla birlikte, "sizin inandığınız gibisine inanırlarsa" denilmesi, karşıtlık ve zıtlık durumunu ortadan kaldırma amacına yöneliktir. Şayet onlara, "Bizim inandığımıza inanın." denilse, "biz ancak bize indirilene inanırız ve bundan ötesini de inkâr ederiz" diyebilirlerdi. Ki, demişlerdi de. Fakat onlara: "Biz sadece gerçeği içeren bir dine inanıyoruz, siz de onun gibi gerçeği içeren dine inanın" denilse, inatçılık etmelerine, büyüklük kompleksine kapılmalarına fırsat verilmemiş olur. Çünkü onların benimsedikleri din, gerçeği saf olarak içermemektedir.

482 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

"anlaşmazlık içindedirler." İfadenin orijinali olan "şikak"; nifak, çekişme, didişme, anlaşmazlık ve ayrılık demektir.

"Onlara karşı Allah sana yeter." Bu, yüce Allah'tan Resulullah efendimize (s.a.a) yönelik, Ehlikitab'a karşı bir yardım sözüdür. Ulu Allah peygamberimize (s.a.a) verdiği bu sözü tuttu. Ve hiç kuşkusuz dilediği bir zamanda İslâm ümmetine yönelik bu nimeti tamamlayacaktır. Bil ki, bu ayet, kendisinden önceki ve sonraki ayet arasında yer alan bir ara cümle konumundadır.

"Allah'ın boyası; Allah'ın boyasından daha güzel boyası olan kimdir?" "Sıbğa" boyanma suretiyle edinilen renk demektir. Yani, sözü edilen iman, yüce Allah'ın bize kazandırdığı bir renktir. Bu, en güzel boyadır. Dinde ayrılık ve dini hayata egemen kılmama esasına dayalı Yahudilik ve Hıristiyanlık boyasına benzemez.

"Biz ancak O'na kulluk ederiz." İfade bir hâl cümlesidir. Sanki bununla "Allah'ın boyası; Allah'ın boyasından daha güzel boyası olan kimdir?" ifadesinin illeti açıklanmak istenmiştir.

"De ki: Allah hakkında bizimle tartışıyor musunuz?" Bu ifade, Ehlikitap'la Müslümanların Allah hakkında tartışmalarının ne kadar yersiz olduğunu vurgulama amacına yöneliktir. Tartışmanın yersizliği, Ehlikitabın ısrarla tartışma açmalarının boş ve saçma bir girişim olduğu şu ifade ile dile getiriliyor: "O hem bizim, hem de sizin Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir. Biz yalnız O'na gönülden bağlananlarız."

Bunu şöylece açıklayabiliriz: Tâbi olma durumunda olan iki grubun, tâbi oldukları kimse hakkında tartışmaları, birbirleriyle çelişmeleri üç gerekçeden biri için olabilir:

Ya tâbilerden her biri, bir kişiye tâbi olmaktadır; dolayısıyla her biri, bu tartışma ile tâbi olduğu kimsenin ve Rabbinin ötekisinden üstün olduğunu kanıtlama amacını gütmektedir. Tıpkı bir putperest ile bir Müslümanın tartışmaları gibi.

Ya da taraflardan her biri veya sadece biri kendisinin daha fazla tâbi olduğunu, bağlılığının daha güçlü olduğunu, karşı tarafınsa bağlılık, yakınlık ve buna benzer iddialarının geçersiz olduğunu kanıtlama çabasındadır. Yani, bu durumda, tâbi olunan kişi birdir, ama taraflar birbirlerinin bağlılıklarına inanmamaktadırlar.

Bakara Sûresi / 135-141 .....................................483

Ya da taraflardan biri öylesine iğrenç sıfatlara sahiptir ki, böyle biri söz konusu zata tâbi olmaya lâyık değildir. Bu davranışlara ve niteliklere sahip olduğu sürece bu iddiası anlamsızdır. Aksi takdirde, tâbi olunan kişiyi lekeler, değerini düşürür.

Tartışan ve birbirleriyle sürtüşen iki taraf arasında bu tür gerekçeler etkin olabilir. Müslümanlar ve Ehlikitap aynı ilâha kulluk etmektedirler. Taraflardan birinin ameli ötekisininkini engelleyici konumda değildir. Müslümanlar dinlerini ve kulluk kastı taşıyan davranışlarını sırf Allah'a özgü kılıyorlar. Dolayısıyla Ehlikitab'ın onlarla tartışmaya girmelerini haklı kılacak hiçbir gerekçe yoktur.

Bu yüzden, ayet-i kerimede öncelikle onların tartışma istekleri yersiz karşılanıyor, ardından ikinci ve üçüncü gerekçeleri birer birer çürütülüyor.

"Yoksa siz, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarının Yahudi, yahut Hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz?" Her iki topluluk da böyle bir iddiada bulunuyordu. Onlara göre, Hz. İbrahim ve onunla birlikte adı geçen diğer peygamberler kendi dinlerine mensuptular. Bu da onların Yahudi ya da Hıristiyan olmaları anlamına geliyordu.

Yani onlar Yahudi veya Hıristiyan idiler. Nitekim bu ayet-i kerime onların bu iddialarını açıkça dile getirmektedir: "Ey kitap ehli, İbrahim hakkında ne diye çekişip tartışıyorsunuz? Oysa Tevrat da, İncil de ancak ondan sonra indirilmiştir. Anlamıyor musunuz?" (Âl-i İmrân, 65)

"De ki: Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?" Çünkü Allah kitabında hem bize, hem de size, Hz. Musa ve İsa'ya İbrahim peygamber ve onunla birlikte adı geçen diğer peygamberlerden sonra kitap verildiğini haber veriyor.

"Allah tarafından bildiği bir şahitliği gizleyenden daha zalim kim olabilir?" Yani, yüce Allah'ın Yahudilik ve Hıristiyanlık dinlerinin Hz. İbrahim ve onunla birlikte adı geçen diğer peygamberlerden sonra kurumlaştıklarını bildirdiğine ilişkin dolaylı şahitliği gizlemek.

Çünkü ayette sözü edilen şahitlik dolaylı bir şahitliktir. Ya da şahitliği gizlemenin anlamı; adı geçen peygamberlerin Tevrat ve İncil'in indirilişinden önce yaşadıklarına ilişken Allah'ın tanıklığını gizlemektir. Bu durumda söz konusu şahitlik doğrudan bir şahitlik niteliğini kazanır. Ne var ki, ayette belirgin olan birinci anlamdır.