El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1
 

400 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Bakara Sûresi / 108-115 ............................................. 401 108- Yoksa siz de, Peygamberinizi, daha önce Musa'ya sorulduğu gibi sorguya çekmek mi istiyorsunuz? Kim küfrü imanla değişirse, artık dümdüz yoldan sapmış olur.

109- Ehlikitap'tan birçoğu, gerçek kendilerine apaçık belli olduktan sonra, içlerindeki kıskançlıktan ötürü, sizi imanınızdan sonra vazgeçirip kâfir olmanızı istediler. Allah emrini getirinceye kadar, affedin, hoş görün. Şüphe yok ki Allah'ın her şeye güce yeter.

110- Namazı ayakta tutun, zekât verin. Kendiniz için önceden ne hayırda bulunursanız onu, Allah katında bulursunuz. Şüphe yok ki Allah, yaptıklarınızı görür.

111- (Ehlikitap:) Yahudi yahut Hıristiyan olmayan kesin olarak cennete girmeyecek, dediler. Bu onların kuruntularıdır. De ki: "Doğru söylüyorsanız, delilinizi getirin."

112- Hayır, kim iyilikte bulunarak yüzünü Allah'a teslim ederse, ecri Rabbinin katındadır. Onlara ne korku vardır, ne de mahzun olurlar.

113- Yahudiler, "Hıristiyanlar, hiçbir şey (temel) üzerinde değildirler."

dediler. Hıristiyanlar da, "Yahudiler, hiçbir şey (temel) üzerinde değildirler." dediler. Oysa hepsi de kitabı okuyorlar. Bilmeyenler de tıpkı onların dedikleri gibi demişlerdi. Allah, ayrılığa düştükleri şeyde kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.

114- Allah'ın mescitlerinde Allah'ın adının anılmasına engel olandan ve onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim vardır? Bunların, oralara ancak korka korka girmeleri gerekirdi. Onlara dünyada horluk, ahirette de büyük bir azap.

115- Doğu da, batı da Allah'ındır. Artık nereye dönerseniz, Allah'ın yüzü oradadır. Allah('ın mülkü ve kuşatması) şüphesiz, geniştir, bilendir.

AYETLERİN AÇIKLAMASI


"Yoksa siz de, peygamberinizi daha önce Musa'ya sorulduğu gibi sorguya çekmek mi istiyorsunuz?" Ayetin akışından -Resulullah'a (s.a.a) inanan- bazı Müslümanların, Yahudilerin peygamberleri Hz. Musa'ya (a.s) yönelik sorgulamaları düzeyinde, Peygamber efen-

402 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

dimizi sorguladıkları anlaşılıyor. Yüce Allah, Yahudilerin gerek Hz. Musa'ya ve gerekse ondan sonraki peygamberlere yönelik bu tutumlarını kınayarak, dolaylı olarak bu tür bir tavır içinde olan Müslümanları da kınamış oluyor. Gelen rivayetler de bu yaklaşımımızı destekler mahiyettedir.

"dümdüz yol" Doğru ve amaca ulaştırıcı yol demektir.

"Ehlikitap'tan birçoğu..." Rivayet edildiğine göre, bunlar Hayy b. Ahtap ve onunla birlikte olan bir grup bağnaz Yahudilerdi.

"affedin, hoşgörün..." Bunun savaşla ilgili ayetle neshedildiğini söylemişlerdir.

"Allah emrini getirinceye kadar" Daha önce de değindiğimiz gibi, bu ifade yüce Allah'ın Ehlikitap'la ilgili başka bir hüküm koyacağına ilişkin bir işaret içermektedir. Aynı durum, "Bunların oralara ancak korka korka girmeleri gerekirdi." ayeti ile, Tevbe suresinde yer alan "Müşrikler pisliktir, artık bu yıllarından sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar." (Tevbe, 28) ayeti arasındaki bağlantı açısından da geçerlidir. "Sana ruhtan sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir." (İsrâ, 85) ayetini incelerken "emr" kavramı üzerinde duracağız.

"cennete girmeyecek, dediler..." Hıristiyanlar da açıkça Yahudilere ilhak edilmeye başlanıyor ve ortak cürümleri açıklanıyor.

"Hayır, kim iyilikte bulunarak yüzünü Allah'a teslim ederse..." Bu, üçüncüsü oluyor ki yüce Allah, mutluluğun ve Allah katındaki saygınlığın isimlerden çok, gerçek iman ve kulluğa bağlı olduğunu bildiriyor. Birincisi, "Şüphesiz iman edenler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiiler..." (Bakara, 62) İkincisi, "Evet kim günah kazanır da suçu kendisini kuşatmış olursa.." (Bakara, 81) Üçüncüsü de bu ayettir.

Bu ayetlerin vurguladıkları anlam göz önünde bulundurularak imanı, yüzü Allah'a teslim etmek; ihsanı da salih amel olarak değerlendirmek mümkündür.

"Oysa hepsi de kitabı okuyorlar." Yani onlar Allah'ın kitabından kendilerine geleni biliyorlar. Dolayısıyla böyle bir söz söylememeleri gerekirdi. Çünkü kitap, onlara gerçeği açıklar mahiyettedir.

Bunun kanıtı da yüce Allah'ın şu sözüdür: "Bilmeyenler de tıpkı onların dedikleri gibi demişlerdi." Şu hâlde "bilmeyenler"den maksat, Arap müşrikleridir. Bunlar, "Müslümanlar bir temele

Bakara Sûresi / 108-115 .................................. 403

dayanmıyorlar" ya da "Kitap ehli olanlar bir temele dayanmıyorlar" demişlerdi.

"Allah'ın mescitlerinde, Allah'ın adının anılmasına engel olandan... daha zalim kim vardır." İfadeden anlaşıldığı kadarıyla, burada hicret öncesi Mekkeli kâfirlerin umumu kastediliyor. Çünkü bu ayetler, Peygamber efendimizin (s.a.a) Medine'ye hicret edişinin ilk günlerinde nazil olmuştur.

"Bunların, oralara ancak korka korka girmeleri gerekirdi." ifadenin orijinalinde geçen "kane" fiilini göz önünde bulundurursak, aslında olmuş bitmiş bir olaydan söz edildiğini anlarız. Bu durum Kureyş kâfirlerine ve onların Mekke'deki tavırlarına uyuyor. Nitekim rivayetlerde de belirtildiğine göre mescitlere girişleri engelleyenler, Mekke kâfirleriydi. Kureyş kâfirleri, Müslümanların Mescid-i Haram'da ya da Kâbe'nin avlusunda edindikleri namazgâhlarda namaz kılmalarını engelliyorlardı.

"Doğu da, batı da Allah'ındır. Artık nereye dönerseniz, Allah'ın yüzü oradadır." Doğu, batı ve tüm yönler gerçek anlamıyla Allah'ın mülküdür. Bu durum değişim ve başkalaşım kabul etmez. Yani yüce Allah'ın bir şey üzerindeki mülkiyeti, biz insanların mülkiyetine benzemez. O'nun mülkiyeti bir şeyin özüne taalluk ettiği için o şeyin kendisini de, etkinlik alanını da kuşatır. Bizim mülkiyetimiz ise, şeylerin sonuçları, etkinlik alanları ve yararları açısından geçerlidir.

Şeylerin özleri üzerinde herhangi bir sahipliğimiz söz konusu değildir. Bir mülk, mülk olması itibariyle ancak sahibi ile vardır. Buna göre yüce Allah söz konusu yönleri var etmiştir, onları kuşatmıştır ve onlarla beraberdir. Dolayısıyla herhangi bir yöne yönelen biri, Allah'a yönelmiş durumdadır.

Doğu ve batı yönleri göreceli oldukları için, aşağı yukarı tüm yönleri kapsarlar. Çünkü, gerçek kuzey ve güney noktaları dışında herhangi bir yön bu kapsamın dışında kalmaz. Bu yüzden "nereye..." ifadesinin genelliği bu iki yönle kayıtlandırılmamıştır. Yani, "Bu iki yönden nereye dönerseniz" denilmemiştir. Sanki, insanoğlu nereye dö-nerse dönsün, orası ya doğudur ya da batıdır. Dolayısıyla, "Doğu da, batı da Allah'ındır." sözü, "Bütün yönler Allah'ındır." sözü ile aynı gerçeği ifade eder.

404 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Bütün yönler arasından, bu ikisinin seçilmiş olmasının sebebi, insanın yöneldiği tüm yönlerin ancak güneşin ve diğer aydınlatıcı gök cisimlerinin doğuş ve batışına göre belirleniyor olmasıdır. "Allah'ın yüzü oradadır." Ceza cümlesindeki hükmün illeti, cezanın yerine konulmuştur. Allah doğrusunu daha iyi bilir; ifadenin açılımı şöyledir: "Nereye dönerseniz dönün, bu sizin için caizdir.

Çünkü Allah'ın yüzü oradadır." Bu tarz bir açıklamanın kanıtı da, yukarıdaki hükmün şu ifadeyle illetlendirilmiş olmasıdır: "Allah geniştir, bilendir." Yani Allah geniş bir mülke ve kuşatıcı bir bilgiye sahiptir. Nereye yönelirseniz, o sizin maksatlarınızı bilir. Yani O, herhangi bir insan ya da diğer bir varlık gibi değildir ki, ancak özel bir yönde bulunduğu zaman kendisine yönelinebilsin ve ancak özel bir taraftan yönelenin yönelişini bilebilsin. Şu hâlde her yöne doğru gerçekleşen yöneliş, yüce Allah'a yöneliş demektir ve O bu yönelişi tüm yönleriyle bilir.

Bil ki, kıbleye ilişkin bu genişlik yönle ilgilidir, mekânla değil. Bunun kanıtı da yüce Allah'ın, "Doğu da, batı da Allah'ındır." şeklindeki sözüdür.

AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


et-Tehzib adlı eserde Muhammed b. Husayn'ın şöyle dediği belirtilir:

Salih kula (İmam Musa Kâzım'a) şöyle bir yazı gönderildi: "Adamın biri bir çölde ve bulutlu bir günde, kıbleyi tam olarak belirleyemeden namaz kılar. Namazı bitirince güneşi görür ve kıbleye yönelmeden namaz kıldığını fark eder. Bu namazı geçerli mi sayar, yoksa yeniden mi kılar?" Salih kul şu cevabı verdi: "Vakit geçmemişse namazı yeniden kılar. Yoksa o adam bilmiyor mu ki, - doğru sözlü olan- Allah: 'Artık nereye dönerseniz, Allah'ın yüzü oradadır.' buyuruyor?" [c.2, h: 160] Tefsir'ul-Ayyâşî de belirtildiğine göre, "Doğu da, batı da Allah- 'ındır..." diye başlayan ayetle ilgili olarak İmam Bâkır (a.s) şöyle buyurmuştur: "Yüce Allah bu ayeti özellikle nafile namazlar hakkında indirmiştir. 'Artık nereye dönerseniz, Allah'ın yüzü oradadır.

Allah şüphesiz geniştir, bilendir." Resulullah (s.a.a) devesinin sırtında işaretle namaz kılmıştır, bu sırada devenin yönü de değişebi-

Bakara Sûresi / 108-115 .................................. 405

liyordu. Bu durum hem Hayber'e gidişte ve hem de Mekke'den dönüşte gerçekleşmiştir ki, Mekke'den dönerken Kâbe'yi arkasına almış bulunuyordu." [c.1, s.56, h: 80]

Ben derim ki: Ayyâşî buna benzer bir açıklamayı Zürare'den, o da İmam Sadık'tan (a.s) rivayet etmiştir.1 Aynı şekilde, Kummî ve Şeyh Tusî, İmam Rıza'dan (a.s)2, Şeyh Saduk da İmam Sadık'tan (a.s)3 buna yakın ifadeler aktarmışlardır.

Bil ki, Ehlibeyt İmamlarından Kur'ân-ı Kerim'deki genel ve özel, mutlak ve kayıtlı ifadelerle ilgili olarak aktarılan rivayetler üzerinde uzun uzadıya durduğun zaman, göreceksin ki, bu rivayetlerde çoğu zaman genel nitelikli ayetten bir hüküm, özel nitelikli, yani özelle birlikte genel nitelikli ifadeden de bir başka hüküm çıkarılmıştır.

Genellikle, genel nitelikli ifadeden müstehap hükümler, özel nitelikli ifadeden ise farz hükümler çıkarılmıştır. Aynı durum mekruhluk ve haramlık için de geçerlidir ve böylece... İmamlardan aktarılan rivayetlerde belirlenen Kur'ân tefsiriyle ilgili anahtar yöntemlerden biri de budur. Onlardan rivayet edilen hadislerin kabarık bir yekûnu bu eksen etrafında döner. Buradan hareketle Kur'ânî bilgilere ilişkin iki temel kuralı belirleyebilirsin: Birincisi: Kur'ân'ın her cümlesi, hem tek başına, hem de kendisi ile ilgili tüm kayıtlarla birlikte sabit, değişmez bir gerçekten ya da sabit, değişmez bir hükümden söz eder. Şu ayet-i kerimede olduğu gibi: "Allah, de, sonra bırak onları, daldıkları bataklıkta oyalana dursunlar." (En'âm, 91)

Bu ifadede dört bağımsız, değişmez, sabit anlam vardır. Bîrincisi:

"Allah, de." İkincisi: "Allah, de, sonra onları bırak." Üçüncüsü:

"Allah, de, sonra bırak onları daldıkları bataklıkta." Dördüncüsü:

"Allah, de, sonra bırak onları, daldıkları bataklıkta oyalana dur-

--------

1- [Tefsir'ul-Ayyâşî, c.1, s.56, h: 81]

2- [et-Tehzib, c2, h: 155]

3- [Men La Yahzuruh'ul-Fakih, c.1, h: 846]

406 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

sunlar." Bu şekilde incelenmesi mümkün olan her ifadede bu yöntem göz önünde bulundurulabilir.

İkincisi: İki kıssa veya iki anlam aynı cümle veya aynı ifade ile anlatıldığı zaman, her ikisi de aynı merciye dönük olurlar. Bu iki kural iki sırdır ki, gerisinde sırlar yatar. Yol gösterici, hidayet edici Allah'tır.

Bakara Sûresi / 116-117 .................................................. 407

116- "Allah çocuk edindi" dediler. Haşa! O, bundan münezzehtir. Hayır, göklerde ve yerde bulunanların hepsi O'nundur, hepsi O'na boyun eğmiştir.

117- O, örnek edinmeden göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Bir şeyi yaratmak istedi mi, ona sadece "ol" der, o da hemen oluverir.

AYETLERİN AÇIKLAMASI


"Allah çocuk edindi, dediler..." Ayetin akışı, bu sözü söyleyenlerin Yahudi ve Hıristiyanlar olduklarına ilişkin bir ipucu veriyor. Çünkü Yahudiler, "Üzeyir Allah'ın oğludur..."; Hıristiyanlar da, "İsa Allah'ın oğludur..." diyorlardı. Ayrıca buradaki ifadelerin hedefi de Ehlikitap'tır. Onlar, "Allah çocuk edindi." diyorlardı. Bunu önceleri peygamberlerine yönelik bir onurlandırma niteliği olarak kullanmışlardı. Nitekim, "Biz Allah'ın oğulları ve sevdikleriyiz." derlerdi.

Bir onurlandırma aracı olarak kullandıkları bu sıfatı daha sonra, bir gerçeğin ifadesi olarak algılamaya başlamışlardı. İşte bu iki ayette yüce Allah onların bu sapık anlayışlarına cevap veriyor ve sözlerini şu şekilde çürütüyor: "Göklerde ve yerde bulunanların hepsi O'nundur..."

Bu ifade ve devamı iki kanıt içeriyor ki, bunların her biri, yüce Allah'ın çocuk edinmiş olmasını, O'nun bir çocuğunun olmasını reddediyor. Çünkü çocuk edinmek; doğal bir varlığın bazı cüzlerini kendisinden koparması, bazı parçalarını kendinden ayırıp tedricî bir eğitim sonucu onu kendi türünden kendine benzer bir fert hâline getirmesi demektir. Yüce Allah ise, benzerlerden münezzehtir.

Tam tersine göklerde ve yerde olan her şey O'nun mülküdür, varlı-

408 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

ğını O'na borçludur. Varoluşundan kaynaklanan bir zelillikle O'nun huzurunda boyun eğmiş durumdadır.

Herhangi bir şey, böyle bir niteliğe sahipken, gerçek konumu bundan ibaretken, O'nunla aynı türden ve O'na benzer olabilir mi? O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Yarattığı herhangi bir şeyi eski bir modele bakarak yaratmaz. O'nun yarattığı hiçbir şey eskiden yarattığı hiçbir şeye benzemez. Benzeşme ve taklit açısından O'nun fiilleri, baş-ka hiç kimsenin fiillerini andırmaz. Sair yaratıklar gibi fiillerini tedricî olarak ve sebeplere yapışma suretiyle sergilemez.

O, bir şeye karar verdi mi, ona sadece "Ol" der, o da geçmişte bir benzeri olmaksızın ve varoluşsal bir tedricîlik söz konusu olmaksızın hemen oluverir. Öyleyse O'na "Evlât edindi" yakıştırmasında bulunulabilir mi? Ki, evlât edinme bir terbiye sürecini, tedricî bir varoluşu gerektirir. Şu hâlde, "Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur, hepsi O'na boyun eğmiştir." ifadesi eksiksiz bir kanıttır, susturucu bir belgedir. "O, bir örnek edinmeden göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Bir şeyi yaratmak istedi mi, ona sadece 'Ol' der, o da hemen oluverir." ifadesi de bir diğer eksiksiz kanıttır. Ayrıca bu iki ayetten şu sonuçlar çıkıyor:

a) Kulluk niteliği, göklerde ve yerde bulunan tüm yaratıkları kapsayıcı bir genelliğe sahiptir.

b) Yüce Allah'ın fiilleri tedricî değildirler. Bundan da şu sonuç çıkıyor: Tedricî olarak meydana gelen her varlığın bir de yüce Allah'tan kaynaklanan tedricîlik dışı bir yönü vardır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "O'nun emri, bir şeyin olmasını istedi mi ona, sadece 'Ol' demektir, o da hemen oluverir." (Yâsîn, 82) "Bizim emrimiz yalnız bir tektir, göz açıp yumma gibidir." (Kamer, 50) Kur'ân'ın içerdiği bu evrensel gerçekle ilgili ayrıntılı bilgiyi Yâsîn suresinin 82. ayetini ele alırken vereceğiz, inşaallah. Şimdilik söz konusu açıklamamızı bekle!

"Haşa! O, bundan münezzehtir." Ayetin orijinalinde geçen "subhanehu" deyimi tenzih etme anlamında mastardır. Bu ifade ancak bir isme muzaf olarak kullanılabilir. Dolayısıyla cümle içinde hazfedilmiş bir fiilin mef'ul-ü mutlakı konumundadır. Açılımı şöyledir: "Sebbehtuhu tesbîhen." Yani, "O'nu tesbih ve tenzih ettim." Buna göre fiil hazfedilmiş, mastar da mef'ulün zamirine iza-

Bakara Sûresi / 116-117 .................................. 409

fe edilerek onun yerine geçirilmiştir. Ayrıca ifadenin, yüce Allah'ın, kendi kutsal zatına yakışmayan nitelendirmelerden, asılsız yakıştırmalardan nasıl tenzih edileceğine ilişkin eğitici, yol gösterici bir yönü de vardır.

"Hepsi ona boyun eğmiştir..." İfadenin orijinalinde geçen "kanitûne" isminin kökü olan "kunût" kelimesi, kulluk ve boyun eğme anlamına gelir.

"O... göklerin ve yerin yaratıcısıdır." Orijinalde geçen "bedî" kavramı, bir şeyin bilinen ve alışılagelen bir örneği olmaksızın, benzersiz olarak meydana getirilmesini ifade eder.

"hemen oluverir." Bu ifade "kun=ol" deyiminin bir ayrıntısıdır. Dolayısıyla şart cümlesinin cezası konumunda değildir, bu yüzden sonu "cezm"li değildir.

AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


el-Kâfi ve el-Besâir adlı eserlerde bildirildiğine göre Südeyr es- Say-rafî şöyle demiştir: İmran b. A'yun'un, İmam Muhammed Bâkır'dan (a.s), "Göklerin ve yerin yaratıcısı..." diye başlayan ayetin ne anlam ifade ettiğini sorduğunu duydum. İmam Bâkır (a.s) dedi ki: "Yüce Allah tüm varlıkları kendi bilgisiyle ve geçmişten bir örneği olmaksızın var etmiştir. Gökleri ve yerleri de yoktan var etmiştir, yani bu yaratılıştan önce gökler ve yerler yoktu. Yoksa yüce Allah'ın, "O'nun arşı su üzerinde idi." [Hûd, 7] sözünü duymadın mı?" [el-Kâfi, c.1 s.256, h: 2]

Ben derim ki: Bu rivayetten son derece ilginç bir sonuç daha çıkıyor. Şöyle ki, "O'nun arşı su üzerinde idi." ifadesindeki su ile bizim bildiğimiz "su" kastedilmiyor. Bunun kanıtı da, yaratılışın önceden varolan bir modele, bir örneğe dayanmamasıdır. Şu göklerin ve yerin yaratılışından önce ilâhî otorite suya dayanıyordu. Şu hâlde o su bildiğimiz bu su değildir. "O'nun arşı su üzerinde idi." (Hûd, 7) ayetini incelerken bu hususa açıklık getireceğiz.

BİLİMSEL VE FELSEFÎ BİR ARAŞTIRMA


Pozitif denemeler, iki varlık aynı bütünsel özellikleri paylaşsalar bile, bunların kimlik olarak ayrı olduklarını kanıtlamaktadır.

410 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Aynı durum, farklılıkları duyularca ayırt edilemeyen iki varlık için de geçerlidir. Çünkü tüm algılayıcı unsurları devrede olan, donanımlı bir duyu, aralarındaki farklılığı belirler.

Felsefî kanıt da bunu gerektirir. Çünkü, eğer iki varlık varsayılsa ve bunlardan biri ötekisinden kendi dışındaki bir şeyle ayırt edilemiyorsa, bu durumda varsayılan çokluğun sebebi, bu ikisinin dışında değil, demektir. Şu hâlde zat, katışıksızdır ve karışık değildir. Bir şeyin katışıksızlığının ikincisi ve tekrarı olmaz. Dolayısıyla çok olarak kabul edilen şey birdir ve çok değildir. Şu hâlde her varlık; zat olarak bir başka varlıktan ayrıdır. Her varlık eskiden bilinen bir benzeri olmaksızın meydana gelmiştir. Yüce Allah, benzersiz yaratır. Gökleri ve yeri örnek alınacak bir benzerleri olmaksızın yaratmıştır.

Bakara Sûresi / 118-119 .................................................... 411

118- Bilmeyenler dediler ki: "Allah bizimle konuşmalı ya da bize bir ayet gelmeli değil miydi?" Onlardan öncekiler de onların dedikleri gibi demişlerdi. Kalpleri birbirine benzedi. Gerçekleri iyice bilmek isteyenlere ayetleri apaçık gösterdik.

119- Doğrusu biz seni, gerçekle, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Cehennem halkından sen sorumlu değilsin.

AYETLERİN AÇIKLAMASI


"Bilmeyenler dediler ki..." Bunlar Ehlikitab'ın dışında kalan müşriklerdir. Bundan önceki ayetlerden birindeki karşılaştırma bunun kanıtıdır: "Yahudiler, 'Hıristiyanlar, hiçbir şey (temel) üzerinde değildirler.' dediler. Hıristiyanlar da, 'Yahudiler, hiçbir şey (temel) üzerinde değildirler.' dediler. Oysa hepsi de kitabı okuyorlar. Bilmeyenler de tıpkı onların dedikleri gibi demişlerdi. Artık Allah, ayrılığa düştükleri şeyde, kıyamet günü aralarında hüküm verecektir." (Bakara, 113)

O ayette Ehlikitap, sarf ettikleri sözler açısından Arap müşriklerinin kategorisine sokuluyor. Bu ayette ise, müşrikler Ehlikitabın kategorisine sokuluyor. Yüce Allah diyor ki: "Bilmeyenler dediler ki: Allah bizimle konuşmalı ya da bize bir ayet gelmeli değil miydi? Onlardan öncekiler de onların dedikleri gibi demişlerdi..." Öncekilerden maksat, Ehlikitap ve Araplar arasında yaşayan Yahudilerdir.

Çünkü Yahudiler de Allah'ın peygamberi Musa'ya benzeri sözler söylemişlerdi. Dolayısıyla onların ve kâfirlerin görüş ve dü-

412 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

şünceleri benzeşmiştir. Bunlar da onların sözlerini tekrarlamış oluyorlar. Bunun nedeni kalplerinin benzerliğidir.

"Gerçekleri iyice bilmek isteyenlere ayetleri apaçık gösterdik." Bu ifade, "Bilmeyenler dediler ki..." şeklinde başlayan ifadeye bir cevap niteliğindedir. Denmek isteniyor ki: Onların istedikleri ayetler, ayrıntılı biçimde açıklanmış olarak gelmişlerdir. Ama, ancak Allah- 'ın ayetlerine derinden inanan ve bunları doyurucu bulan kimseler onlardan yararlanabilir. Şu bilmeyenler ise, kalpleri cehalet örtüsüyle perdelidir. Tutuculuk ve inatçılık felaketine duçar olmuşlardır.

Bilmeyenlere ayetler bir yarar sağlamaz. Böylece yüce Allah'ın onları bilgisizlikle nitelendirişi ile güdülen amaç belirginleşiyor. Ayrıca bu husus, Resulullah efendimize (s.a.a) yönelik, Allah katından hak içerikli mesaj ile birlikte bir uyarıcı ve müjdeleyici olarak gönderildiğine ilişkin hatırlatma ile de pekiştiriliyor. Şu hâlde, gönlünü hoş tutmalıdır ve bilmelidir ki: Onlar cehennem ehlidirler. Bu hüküm onların aleyhine kesinleşmiştir. Doğru yola girmeleri, dolayısıyla kurtuluşa ermeleri beklenemez.

"Cehennem halkından sen sorumlu değilsin." Bu ifade, şu ayet-i kerime ile aynı mesajı vurgulamaya yöneliktir: "İnkâr edenlere, gelince, onları uyarsan da, uyarmasan da, onlar için birdir; onlar inanmazlar." (Bakara, 6)

Bakara Sûresi / 120-123 ................................................... 413

120- Onların dinine uymadıkça, ne Yahudiler, ne de Hıristiyanlar senden razı olmazlar. De ki: Asıl yol göstericilik Allah'ın yol göstericiliğidir. Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyacak olsan, andolsun ki, Allah'tan sana ne bir veli, ne de bir yardımcı olmaz.

121- Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onu gereği gibi okurlar. İşte onlar, ona inanırlar. Onu inkâr edenler ise ziyankârların ta kendileridir.

122- Ey İsrailoğulları, size verdiğim nimetimi ve sizi âlemlere üstün kıldığını hatırlayın.

123- Sakının o günden ki hiç kimse, başkasının yerine bir şey ödeyemez, hiç kimseden fidye kabul edilmez, hiç kimseye şefaat fayda vermez ve hiç kimse başkalarından yardım görmez.

414 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

AYETLERİN AÇIKLAMASI


"ne Yahudiler, ne de Hıristiyanlar senden razı olmazlar..." Bu ifade başkalarına yönelik hitaptan sonra Yahudi ve Hıristiyan topluluklara yönelik bir dönüş mahiyetindedir. Yani bir bakıma burada dal budak salan konuşma toparlanıyor. Yüce Allah Yahudi ve Hıristiyanları birkaç kez azarladıktan sonra, çarpık anlayışları yüzünden kınayıcı bir üslûpla onlara hitap ettikten sonra, Peygamberine (s.a.a) dönüyor ve ona şöyle diyor: "Sen onların kendi arzu ve istekleri ve ihtirasa dayalı görüşleri doğrultusunda uydurdukları dinlerine uymadıkça, bunlar senden hoşnut olacak değillerdir." Ardından Elçisine onlara karşı şunları söylemesini emrediyor:

"De ki: Asıl yol göstericilik Allah'ın yol göstericiliğidir." Yani, ancak doğru yolu bulmak için birinin yol göstericiliğine uyulur. Allah'ın gösterdiği doğru yoldan da başka yol, başka kılavuz yoktur. Uyulması zorunlu olan ise, ancak haktır. Onun dışındaki görüş ve sistemler -bu cümleden sizin dininiz de- doğru yol değildirler. Dininiz, sizin kişisel arzu ve ihtiraslarınızın manzumesidir. Ona din kisvesini giydirmiş, hayat sistemi adını takmışsınız.

"De ki: Asıl yol göstericilik Allah'ın yol göstericiliğidir." ifadesinde, yol göstericilik, yani hidayet, Allah katından inen Kur'ân'dan kinaye olarak kullanılmış, ardından bu kavram Allah'a izafe edilmiştir.

Böylece, "Asıl yol göstericilik Allah'ın yol göstericiliğidir." ifadesinde "kasr'ul-kalb" sanatı söz konusudur. Bu tür yöntem uyarınca gerçekleştirilen hasr, onların dinlerinin yol göstericilik niteliğinden uzak oluşunu gerektirir ki, bu da söz konusu dinin onların kişisel arzu ve i-htirasların ifadesinden ibaret olmasını doğurur. Bu da Resulullah efendimizin (s.a.a) sunduğu mesajın bilgi nitelikli, onların savundukları dünya görüşünün ise, cehalet nitelikli olduğu gerçeğini ortaya koy uyor.

Dolayısıyla ardından hemen şu değerlendirme yapılabiliyor: "Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyacak olsan, andolsun ki, Allah'tan sana ne bir veli, ne de bir yardımcı olmaz." Şu ifadenin derin etkili kanıtsallığına, özlü ama çarpıcı anlatım tarzına, akıcılığına ve berraklığına bakınız.

Bakara Sûresi / 120-123 ........................................ .. 415

"Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler..." Bu cümle, "İşte onlar, ona inanırlar." ifadesinden anlaşılan hasr unsuru aracılığı ile öngörülen bir sorunun cevabı olabilir ki bu soru, "Ne Yahudiler, ne de Hıristiyanlar senden razı olmazlar." cümlesi ile zihinde uyanabilir. Şöyle ki, eğer bunların inanmaları beklenmiyorsa şu hâlde, aralarında kim inanacaktır? Mesajı onlara sunmak, çağrıyı onlara yöneltmek boş ve gereksiz bir çaba mıdır?

İşte zihinde uyanması mümkün olan bu soruya şöyle bir cevap veriliyor: "Kendilerine kitap verdiklerimiz -ki onlar kitabı gereği gibi etüt ederek okuyorlar- ellerindeki kitaba inanıyorlar, dolayısıyla sana da inanırlar." Ya da, "Bunlar hangisi olursa olsun, Allah katından indirilmiş bulunan kitaba inanırlar." Veya, "Onlar Kur'ân adlı kitaba iman ederler." Buna göre, "İşte onlar, ona inanırlar." ifadesindeki hasr, "kasr'ul-ifrad" türündendir ve "ona" zamiri hakkında bazı varsayımlara göre "istihdam" sanatı [yani, dönük olduğu mutlak kavramın bazı fertlerinin kastedilmiş olması] söz konusudur.

Dolayısıyla "kitap verdiğimiz kimseler" ifadesi ile Yahudi ve Hıristiyanlar arasındaki bir grup kastediliyor, bunlar onların içinde yer alan hak taraftarlarıdırlar ve kişisel arzu ve ihtiraslara uymazlar. Kitaptan kasıt ise, Tevrat ve İncil'dir. Ama eğer inananlardan maksat, Resulullah efendimize iman eden müminler ise ve kitapla da Kur'ân-ı Kerim kastedilmişse, o zaman şöyle bir anlam vermek gerekir: "Kendilerine Kur'ân'ı verdiklerimiz, ki onlar bu Kur'ân'a inanırlar, heva ve heveslerine inanan şu kimseler değil." Bu durumda ifadedeki "hasr" unsuru, "kasr'ul-kalb" türünden olur.

"Ey İsrailoğulları..." diye başlayan iki ayette ise konuşmanın sonunda başlangıcına, bitiminde giriş kısmına göndermede bulunuluyor. Burada İsrailoğullarına yöneltilen bazı hitaplara nokta konuyor.

AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


Deylemî'nin İrşâd'ında, "Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler onu gereği gibi okurlar" ayeti ile ilgili olarak İmam Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Ayetlerini, üzerinde dura dura okurlar, içerdikleri mesajı derinden kavrarlar, onun hükümlerini uygu-

416 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

larlar, onun içerdiği geleceğe dönük müjdeleri umarlar, yine bu tür tehditlerinin gerçekleşmesinden endişe ederler, anlattığı kıssalarından ibret verici sonuçlar çıkarır, dersler alırlar, emirlerine uyarlar, yasakladığı hususlardan kaçınırlar. Allah'a andolsun ki, burada kastedilen durum, ayetlerini ezberlemek, harflerini öğrenmek, surelerini okumak, onda birini, beşte birini ders almak, harflerini ezberleyip de içerdiği uygulamaya dönük hükümlerini unutmak değildir. Ayetlerinin üzerinde durarak okumak ve içerdiği hükümleri uygulamaktır, kastedilen. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Mübarek bir kitaptır. O'nu sana indirdik ki, ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar." [Sâd, 29] [s.101, bab:19] Tefsir'ul-Ayyâşî'de İmam Sadık'ın (a.s), "Onu gereği gibi okurlar." ifadesiyle ilgili olarak şöyle dediği rivayet edilir: "Yani cennet ve cehennem ile ilgili ayetlerin yanında dururlar." [c.1, s.57, h: 84] Ben derim ki: Bundan maksat, ayetlerin üzerinde düşünmektir.

el-Kâfi'de İmam Sadık'ın bu ayetle ilgili olarak, "Burada işaret edilen kimseler, İmamlardır." dediği belirtilir. [c.1, s.215, h: 4] Ben derim ki: Bu da bir tür uyarlamadır; meseleyi eksiksiz bir ör-neğine işaret ederek açıklığa kavuşturma yöntemidir.

Bakara Sûresi / 124 ................................................... 417

124- Hani Rabbi bir zaman İbrahim'i birtakım kelimelerle sınamış, o da onları tamamlayınca, "Ben seni insanlara imam yapacağım." demişti. İbrahim, "Soyumdan da" deyince, Allah, "Benim ahdim zalimlere ermez." demişti.

AYETİN AÇIKLAMASI


Burada, Hz. İbrahim'in (a.s) hayatından bazı kesitler sunmaya baş-lanıyor. Bu başlangıç bir anlamda kıble değişikliğini konu alan ayetlerle, hac ibadetine ilişkin hükümleri içeren ayetlere bir giriş niteliğindedir. Bunun yanı sıra, Allah'ın birliği esasına dayalı (hanif) İslâm dininin özü de bu sıralama içinde açıklığa kavuşturuluyor. Temel bilgilere, ahlâk kurallarına ve ayrıntı niteliğindeki fıkhî hükümlere yer veriliyor. Ayrıca yüce Allah'ın imamlık misyonunu İbrahim'e özgü kılmasını, onun Kâbe'nin temellerini atıp binasını kurmasını ve bir peygamber göndermesini istemesini konu alan ayetler sunuluyor.

"Hani Rabbi bir zaman İbrahim'i... sınamıştı..." Bu ifade, Hz. İbrahim'e imamlık misyonunun verilişine, bu onurun ona bahşedilişine yönelik bir işarettir. Bu olay, Hz. İbrahim'in ömrünün sonlarında, iyice yaşlandığı sıralarda, İsmail ve İshak'ın dünyaya gelişlerinin ve İsmail ile annesini Mekke'ye yerleştirmesinin ardından gerçekleşmiştir. Kimi bilginler de bu hususa dikkat çekmişlerdir. Bunun kanıtı, yüce Allah'ın kendisine, "Ben seni insanlara imam yapacağım" demesinin ardından onun, "soyumdan da" demesidir.

Çünkü Hz. İbrahim, meleklerin gelip kendisine İsmail ve İshak adlı oğullarının dünyaya geleceklerini müjdelemelerinden önce, kendisinden sonra bir soyunun olacağını sanmıyordu. Hatta, melekler ken-disine bu müjdeyi verdiklerinde, o konuya ilişkin karamsarlığını ve ümitsizliğini şu ifadelerle dile getirmişti: "Onlara, İbrahim-

418 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

'in konuklarını haber ver: Onun yanına girmişler, 'Selâm' demişlerdi. İbrahim, 'Biz sizden korkuyoruz.' dedi. 'Korkma, dediler, biz sana bilgin bir çocuğun olacağını müjdeleriz.' 'Bana ihtiyarlık dokunmuşken mi beni müjdelediniz? Ne ile müjdeliyorsunuz beni?' dedi. 'Sana gerçeği müjdeledik, ümit kesenlerden olma!' dediler." (Hicr, 51-55)

Yüce Allah'ın bize bildirdiğine göre, onun eşi de, evlât müjdesi karşısında benzeri bir tavır sergilemişti: "İbrahim'in karısı ayakta duruyordu. Bunu duyunca güldü. Biz de ona İshak'ı müjdeledik, İshak-ın ardından da Yakub'u. İbrahim'in karısı, 'Vay, dedi, ben bir koca karı, kocam da bir ihtiyar iken doğuracak mıyım? Bu, cidden şaşılacak bir şey.' Melekler dediler ki: Allah'ın işine mi şaşıyorsun? Allah'ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizde ey ev halkı. O, övülmeye lâyıktır, iyiliği boldur." (Hûd, 71-73)

Görüldüğü gibi hem İbrahim'in, hem de karısının sözlerinde, bir karamsarlık, bir ümitsizlik sezilmektedir. Meleklerin onları bir bakıma teselli etmeleri, gönüllerini hoş tutmaya çalışmaları bu yüzdendir. Buna göre ne kendisi, ne de ailesi geride bir soy bırakacaklarını biliyordu. Öyleyse, "Seni insanlara imam yapacağım" sözünden sonra, "Soyumdan da" şeklinde bir ifadenin dile getirilmiş olması, bunun arkasından soy bırakacağına inanan biri tarafından söylendiğinin kanıtıdır. Konuşma adabından az da olsa haberdar olan biri, özellikle İbrahim gibi Allah'ın halis dostu olan bir insan, hakkında bilgi sahibi olmadığı bir hususta nasıl olur da Rabbinden bir istekte bulunabilir? Eğer böyle bir şey söz konusu olursa, o zaman ya "Eğer bana evlât bahşedeceksen soyumdan da" demeliydi ya da bu anlama gelen bir başka ifade kullanmalıydı. Şu hâlde bu olay, başlangıçta da işaret ettiğimiz gibi, Hz. İbrahim'in ömrünün son dönemlerinde yaşanmıştır.

Şu kadarı var ki: "Hani Rabbi bir zaman İbrahim'i birtakım kelimelerle sınamış, o da onları tamamlayınca, 'Ben seni insanlara imam yapacağım.' demişti." ifadesi, Hz. İbrahim'e bahşedilen imamlık misyonunun, ancak yüce Allah'ın onu birtakım sınavlardan geçirip denemesinden sonra ona verildiğini göstermektedir. Bu da, onun normal hayat sürecinde bazı musibetlere uğratılmasından başka bir şey değildir. Yine Kur'ân'ın belirttiğine göre Hz. İbrahim'in geçtiği en ağır imtihan, İsmail'in kurban edilişi mesele-

Bakara Sûresi / 124 ................................................. 419

sidir. Ulu Allah şöyle buyuruyor: "Yavrum, dedi, ben uykuda görüyorum ki, seni kesiyorum... Gerçekten bu apaçık bir imtihan idi." (Saffât, 102-106)

Yüce Allah'ın da belirttiği gibi, bu olayla Hz. İbrahim ömrünün son demlerinde karşılaşmıştı: "İhtiyarlık çağında bana İsmail'i ve İs-hak'ı lütfeden Allah'a hamdolsun. Şüphesiz Rabbim duayı işitendir." (İbrâhîm, 39)

Bu kısa değerlendirmeden sonra, artık ayet-i kerimenin orijinal metninde geçen "kelimeler"in açıklamasına geçebiliriz: "Hani Rabbi bir zaman İbrahim'i sınamıştı." "İbtilâ" ve "belâ" kelimeleri aynı anlamı ifade ederler. Birini imtihandan geçirip denediğin zaman, "ibte-leytuhu" veya "belevtuhu" dersin. Bununla onun gizli kalmış psikolojik niteliklerini ortaya çıkarmış olursun. İtaatkârlık, cesaretlilik, cömertlik, iffetlilik, bilgi, sözünde durma gibi. Ya da bunların karşıtı sayılabilecek özelliklerini öğrenirsin. Bundan dolayı, sınama ancak amelle, yani pratikte olabilir. Çünkü insanın gizli yönlerini amel ortaya döker, söz değil. Sözün doğru veya yalan olması aynı oranda muhtemeldir. Yüce Allah buyuruyor ki: "Biz bahçe sahiplerini sınadığımız gibi, onları da, sınavdan geçirdik." (Kalem, 17) Bir ayette de şöyle buyuruyor: "Allah sizi bir ırmakla sınayacaktır." (Bakara, 249)

Ele almakta bulunduğumuz ayet-i kerimede, sınama eylemi "kelimeler"le ilgili olarak gündeme getiriliyor. Eğer bu kelimelerden maksat, sözler ise, bu ancak o sözlerin amellerle bağlantılarının olması dolayısıyladır. Bu sözlerin birtakım ahitleri ve emirleri ifade etmeleri dolayısıyladır ve bunların da fiil ile sıkı bağlantıları vardır. Nitekim yüce Allah bir ayette şöyle buyuruyor: "İnsanlara güzel söz söyleyin." (Bakara, 83) Yani onlarla iyi ilişkiler içinde olun. "birtakım kelimelerle... o da onları tamamlayınca." İfadenin orijinalinde geçen "kelimat", "kelime"nin çoğuludur. Bu deyim Kur'ân-ı Kerim'de "lafız" ve "söz" dışında nesneler için de kullanılmıştır, şu ayet-i kerimede olduğu gibi: "...kendisinden bir kelime, adı Meryem oğlu İsa Mesih'tir." (Âl-i İmrân, 45) Bunun sebebi ise, bütün yaratıkların Allah'ın "ol" sözünün sonucu meydana gelmesidir. Nitekim yüce Allah bir diğer ayette şöyle buyuruyor: "Allah katında İsa'nın durumu, Âdem'in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona 'Ol' dedi, o da oluverdi." (Âl-i İmrân, 59) Kur'ân-ı Kerim'de,

420 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

"kelime" sözcüğünün yüce Allah'a izafe edildiği her yerde bununla "söz" kastedilmiştir. Şu ayet-i kerimelerde olduğu gibi: "Allah'ın kelimelerini değiştirebilecek kimse yoktur." (En'âm, 34) "Allah'ın kelimeleri değişmez." (Yûnus, 64) "Allah kelimeleriyle hakkı gerçekleştirir." (En-fâl, 7) "Üzerlerine Rabbinin kelimesi hak olanlar inanmazlar." (Yûnus, 96) "Ama kâfirlere azap kelimesi hak oldu." (Zümer, 71) "Böylece Rab-binin kâfirler hakkındaki, 'Onlar ateş ehlidir.' sözü yerini bulmuş oldu." (Mü'min, 6) "Eğer belli bir süreye kadar Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı, aralarında hüküm verilirdi." (Şûrâ, 14) "Yüce olan, yalnız Allah'ın sözüdür." (Tevbe, 40) "Buyurdu ki: Gerçek ve ben gerçeği söylerim." (Sâd, 84) "Biz bir şeyi istediğimiz zaman, söyleyeceğimiz söz, sadece ona 'Ol' dememizdir; derhâl oluverir." (Nahl, 40)

Bu ve benzeri ayetlerde "söz" kavramı kastedilmiştir. Söz ise, konuşanın yanında bulunan bir şeyi muhataba bildirmesidir. Haber amaçlı cümlelerde olduğu gibi. Ya da yanındakini muhatabına yüklemesidir. Emir, nehiy sorgulama, dilek gibi inşâ amaçlı cümlelerde olduğu gibi. Bu kavramın yüce Allah'ın sözünde "tamam" sıfatı ile nitelendirilmesi de, bu yüzden olsa gerektir. Nitekim ulu Allah şöyle buyuruyor: "Rabbinin sözü hem doğrulukça, hem de adaletçe tamam-lanmıştır. O'nun sözlerini değiştirebilecek kimse yoktur." (En'âm, 115) "Rabbinin İsrailoğullarına verdiği güzel söz tamamlandı." (A'râf, 137) Âdeta deniliyor ki, kelime söyleyenin ağzından çıktıktan sonra henüz eksiktir, pratiğe dökülmedikçe tamamlanmış ve doğruluğu kanıtlanmış sayılmaz.

Ama bu durum, yüce Allah'ın sözünün aynı zamanda O'nun fiili olması ile çelişmez. Çünkü dış gerçekler bir hükme tâbidirler; sözlü, kelâmî amaçlar da bir başka hükme tâbidirler. Dolayısıyla yüce Allah'ın bir şeyi gizlilikten sonra bir peygamberine veya onların dışındaki birine göstermesi ya da onu birine yüklemesi, Allah'ın sözü ve kelâmıdır. Çünkü sözün ve kelâmın, haberin, emir veya yasağın hedeflediği hususu içermektedir. Böyle durumlar için söz (kavl) veya kelime sözcüğünün kullanılması son derece yaygındır.

Ama bunun için de ifadenin söz (kavl) ve kelime ile kastedilen hedefi gerçekleştirmesi gerekir. Söz gelimi, söylediğin bir sözden, daha önce dile getirdiğin bir kelimeden dolayı "mutlaka şöyle şöyle yapacağım" dersin. Ama sen bir söz söylememişsin, önceden

Bakara Sûresi / 124 ................................................. 421

bir kelime dile getirmemişsin. Sadece bir şeye karar vermişsin, artık o sözünden, herhangi bir aracının girişiminden dolayı vazgeçmezsin ve irade zaafına düşmezsin. Antara'nın şu beyti de buna bir örnektir.

"Savaşın korkulu anlarında kendi kendine de ki: Korkup sarsılma; / çünkü ya öldürüp rahatlarsın ya da ölüp övülürsün." "Demek"ten maksat, nefsine sarsılmazlığı, kararlılığı ve yerini terk etmeyişi telkin etmektir. Çünkü eğer ölecek olursa, övgü ile ve eğer yenecek olursa rahata kavuşmakla başarı elde etmiş olacaktır. Bu husus açıklığa kavuştuktan sonra, yüce Allah'ın "kelimeler" ifadesiyle, Hz. İbrahim'i sınavdan geçirdiği birtakım olayları ve uymasını istediği birtakım ahitleri kastettiğini anlarsın. Yıldızlar, putlar, ateşe atılma, hicret ve oğlunu kurban etme gibi sınavlar. Ayet-i kerimede "kelimeler"in neler olduğu belirtilmiyor; çünkü amaç bu değildir. Evet, "Seni insanlara imam yapacağım." ifadesinin "kelimeler"den sonra yer almış olması gösteriyor ki, bununla bazı işler kastedilmiştir ki, Hz. İbrahim (a.s) bunların gereklerini eksiksiz yerine getirerek imamlık misyonunu üstlenmeye lâyık olduğunu kanıtlamıştır.

"Kelimeler"in mahiyeti budur. Bunların tamamlanışına gelince, eğer "etemmehunne=tamamlayınca" fiilindeki zamir, Hz. İbrahim'e dönükse, bu, Hz. İbrahim'in, kendisinden istenenleri yerine getirmesinin, emredilenleri eksiksiz uygulamasının kastedildiğini gösterir. Şayet, ifadenin zahirinden de anlaşıldığı gibi, fiildeki zamir yüce Allah'a dönükse, o zaman yüce Allah'ın Hz. İbrahim'i kendisinden istenenleri yerine getirme hususunda başarılı kılması, bu hususta ona yardımcı olması kastedildiği sonucu çıkar. Bazıları, ayet-i kerimede geçen "kelimeler"den maksat, "Yüce Al-lah'ın, 'Seni insanlara imam yapacağım.' diye başlayan sözleridir." demişlerdir. Böyle bir yaklaşıma itina etmemek gerekir, çünkü Kur'ân-ı Kerim'de "kelimeler" deyiminin, sözel cümleler için kullanıldığına rastlanmaz.

"Seni insanlara imam yapacağım." Yani seni insanların izlediği bir önder yapacağım. Senin sözlerine ve fiillerine uyacaklardır. Çünkü imam, insanların peşinde gittikleri, kendilerine önder kabul

422 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

ettikleri kimsedir. Bundan dolayı bazı tefsir bilginleri, önderlikten maksadın "peygamberlik misyonu" olduğunu söylemişlerdir. Çünkü ümmet din hususunda peygamberine uyar. Yüce Allah buyuruyor ki: "Biz her peygamberi, Allah'ın izniyle kendisine itaat edilmesi için gönderdik." (Nisâ, 64) Ama bu yaklaşım, yani Hz. İbrahim- 'e bahşedilen önderliğin peygamberlik olarak değerlendirilmesi son derece yanlıştır.

Çünkü, birincisi: İfadedeki "imamen" kelimesi ikinci mefuldür, etkeni (âmili) de "câiluke" ifadesidir. Oysa ism-i fail mazi anlamını ifade ediyorsa, meful üzerinde etkili olmaz. Ancak şimdiki zaman ya da gelecek zaman anlamını ifade ettiğinde meful üzerinde etkisi söz konusu olabilir. Bu yüzden, "Seni insanlara imam yapacağım." sözüyle Hz. İbrahim'e (a.s) gelecekte imamet vaadi verilmiştir.

Bu da, vahiy yoluyla verilen bir vaattir ki, ancak peygamberlik misyonuna sahip kimseler için mümkündür. Hz. İbrahim de (a.s) imamlık niteliğini almadan önce peygamber olarak görevlendirilmişti. Şu hâlde ayette sözü edilen "imâmet"ten maksat, bazı tefsir bilginlerinin ileri sürdükleri gibi peygamberlik görevi değildir.

İkincisi: Konunun giriş bölümünde de vurguladığımız gibi, imamlıkla görevlendirilme olayı İbrahim Peygamberin (a.s) ömrünün son demlerinde, meleklerin gelip ona İsmail ve İshak'ı müjdelemelerinden sonra gerçekleşmişti. Melekler, Lût kavmine uğrayıp onları yeryüzünden silmek üzere yola çıkmışlarken ona uğramış ve ona bu müjdeyi iletmişlerdi. Hz. İbrahim bu sırada ilâhî mesajı insanlara sun-makla görevlendirilmiş bir peygamberdi. Dolayısıyla imam olmadan önce peygamber olmuştu. Yani onun imamlık misyonu, peygamberlik misyonundan farklıydı.

Yukarıda sunduğumuz yorumlama biçiminin kaynağı, Kur'ân-ı Kerim'de yer alan kavramların sürekli olarak kullanımından kaynaklanan aşınma ve anlam kaymasıdır. Bu şekilde içerik aşınmasına uğrayan kavramlardan biri de "imamet"tir. Bazıları bu kavramı, peygamberlik, öncülük ve sınırsız itaat edilirlik olarak yorumlamışlardır. Diğer bazı tefsir bilginleri, imamlık misyonunu, din ve dünya işleri ile ilgili halifelik, vasilik veya başkanlık olarak açıklamışlardır.

Bakara Sûresi / 124 ................................................. 423

Ama bunların hiçbiri olmaz. Çünkü "nübüvvet"in anlamı, Allah katından haber getirmektir. "Risalet"in anlamı ise, tebliğ misyonunu üstlenmektir. Halifelik ise, bir tür naipliktir. Vasilik de öyle. Başkanlık kavramı da itaat edilirliği ifade eder. Bu da toplumsal yönetimde otorite işlevini görür. Ama bunların hiçbirisi imamlığın anlamını ifade etmez. İmamlık bir insanın başkalarınca izlenmesidir, söz ve fiillerinin tıpatıp uygulanmasıdır. Dolayısıyla, itaat edilmesi zorunlu olan bir peygambere, "Seni insanlara imam yapacağım." ya da "Peygamberliğinin gereği sunduğun mesaj noktasında seni itaat edilen biri yapacağım." demenin bir anlamı yoktur.

Bir peygambere, "Seni din hususunda emreden, nehyeden bir başkan, bir vasi, insanlar arasında baş gösteren anlaşmazlıkları Allah'ın hükmüne göre çözümleyen yeryüzü halifesi yapacağım." demenin ne anlamı vardır?

İmamlık kavramı salt sözel olarak az önceki kelimelerle çelişmez ve sırf bu açıdan kendine özgü bağımsız bir kavram olarak ön plâna çıkmaz. Çünkü -peygamber olarak görevlendirildikten sonra itaat edilmesi bu görevinin öngördüğü bir zorunluluk olan- bir peygambere, "Seni itaat edilmesi gereken biri yaptıktan sonra, insanların itaat ettikleri biri yapacağım." demek doğru olmaz.

Birtakım ifadesel değişikliklerle de olsa bu anlama gelebilecek sözler sarf etmek uygun düşmez. Çünkü aynı mahzurla karşılaşılacaktır. Ayrıca ilâhî nimetler, sırf ifadesel anlamlarla sınırlı değildir. Bunların gerisinde yatan başka gerçekler vardır. Dolayısıyla, imamlık kavramı, bunlardan öte başka gerçekleri ifade etmektedir. İlâhî kelâma baktığımızda görüyoruz ki, imamlık kavramına yer verilen her yerde, açıklayıcı bir unsur olarak da peşinden "hidayet" kavramına yer veriliyor. Yüce Allah Hz. İbrahim'in yaşam öyküsünden kesitler sunduğu ayetlerde şöyle buyuruyor: "Ona İshak'ı hediye ettik, üstelik Yakub'u da. Hepsini de salih insanlar yaptık. Onları, emrimizle doğru yola ileten imamlar yaptık." (Enbiyâ, 72-73) "Onların içinden, emrimizle doğru yola ileten imamlar yaptık." (Secde, 24)

Bu ayetlerde imamlık misyonu, tanımlayıcı bir unsur olarak hidayet, yani doğru yola ileticilik sıfatı ile açıklanıyor. Ayrıca yüce

424 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Allah, bu misyonu "emir" ile kayıtlı kılıyor. Bununla demek istiyor ki, imamlık misyonunun hidayet işlevi mutlak değildir. Tersine, bu misyon Allah'ın emriyle gerçekleşen bir misyondur. Emir meselesi de şu ayet-i kerimelerde açıklığa kavuşturuluyor: "Onun emri, bir şeyin olmasını istedi mi ona sadece 'ol' demektir, hemen oluverir. Yücedir O ki, her şeyin melekutu O'nun elindedir." (Yâsîn, 82-83) "Bizim emrimiz yalnız bir tektir, göz açıp yumma gibidir." (Kamer, 50)

Bu iki ayetti açıkladığımızda, ilâhî emrin, bu ayetlerden birinde "melekut" olarak isimlendirildiğini ve bunun yaratılışın bir başka yönü olduğunu vurgulayacağız. Yaratılışın bu yönüyle yaratıklar her türlü zaman ve mekân kaydından temizlenmiş değişim ve başkalaşım unsurlarından soyutlanmış olarak Allah'a yönelirler. "Ol" kelimesi ile kastedilen de budur ve bu, bir şeyin objektif varlığından başka bir şey değildir. Ki bu, şeylerin diğer yönü olan yaratma karşısındadır. Değişkenlik, tedricîlik, hareket ve zaman yasalarına uyarlanma da bu yönde (yaratmada) söz konusudur. İleride inşaallah daha ayrıntılı bilgi sunana kadar, şimdilik ana hatlarıyla yaptığımız bu değinme ile yetinmelisin.

Kısacası, imam yol ileticidir, kendisine eşlik eden melekutî bir emirle doğru yola iletir. Bu bakımdan imamlık misyonu batınî olarak insanların işleri üzerinde bir tür velâyet yetkisine sahip olmak demektir. Allah'ın emri ile hidayet etmesi de, insanları istenen hedefe ulaştırmasıdır; salt bir yol gösterme işi değildir. Çünkü yol gösterme, nebi ve resulün görevidir. Her mümin de nasihat ve güzel öğüt aracılığı ile insanlara Allah'ın yolunu gösterebilir.

Nitekim ulu Allah şöyle buyuruyor: "Biz, her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik ki, onlara açıklasın. Sonra, Allah dilediğini saptırır, dilediğini yola iletir." (İbrâhîm, 4) Yüce Allah, Firavunoğulları arasında yer alan bir müminle ilgili olarak şöyle buyurur: "İnanan adam dedi ki: Ey kavmim, bana uyun, sizi doğru yola götüreyim." (Mü'min, 38) Bir diğer ayette de şöyle buyuruyor yüce Allah: "Her topluluktan bir grubun toplanıp dini iyice öğrenmeleri ve kavimleri kendilerine dönüp geldikleri zaman kaçınmaları için onları uyarmaları gerekmez mi?" (Tevbe, 122) Bu hususta daha detaylı bilgiler sunacağız.