El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1
 

380 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

çağırma seansı esnasında özel olarak seçilmiş bir çocuğun yüzüne ayna tutmak ya da özel bir koruyucu dua okumak gibi.

Bu koşulların tümü etkin iradeyi meydana getirme amacına yöneliktir. Çünkü, bilgi, kesin bilgi niteliğine kavuşunca, duyulara kesin olarak bilgiyi görme yeteneği kazandırır. Bunun doğruluğunu kendi kendine sen de deneyebilirsin. Falanca şeyin veya falanca kimsenin şu anda yanında olduğunu, kendisini gözlerinle gördüğünü kendine telkin edersin. Sonra hiçbir şeye dikkat etmeyecek şekilde tüm dikkatini onun üzerinde yoğunlaştırarak onu hayal edersin. Birde bakarsın ki, o şey veya o kimse istediğin gibi karşında durmaktadır. Kaynaklarda ba-zı doktorların öldürücü hastalıklara yakalanan hastalarına sağlığa kavuşma isteğini telkin ederek onları tedavi ettiklerinden söz edilir.

Meselenin iç yüzü böylece ortaya konduktan sonra, irade bu sahada etkin bir güce kavuşursa, isteğe bağlı olarak seansa katılan insanda olduğu gibi, istemeyen insan üzerinde de etkin olabilir. Bu durum ya birtakım şartlara bağlı olur ya da herhangi bir şarta ve kayda bağlı olmaksızın gerçekleşir.

Şimdiye kadar yaptığımız açıklamalardan aşağıdaki hususlar açıklığa kavuşmuştur:

Birincisi: Söz konusu etki olağanüstülüğü gerçekleştiren şahısta kesin bilginin gerçekleşmesine bağlıdır. Bu bilginin, gökcisimleriyle bağlantısı olan ruhlara inanan müneccimlerin inandıkları gibi, dış âlemle uyum içinde olması şart değildir. Bazı dua ve çile erbabının kimi melek ve şeytanların adlarını söyleyerek özel yöntemlerle onlara çağrıda bulunmaları da bu kategoride değerlendirilebilir.

Ruh çağırma seansları düzenleyenlerin buna ilişkin inançları da bunun gibidir. Ruhu hayalleri veya duyularıyla duyumsadıklarından fazlasına ilişkin bir kanıt yoktur. Ruhun gerçekten orada bulunduğunu iddia edemezler. Yoksa, orada bulunan herkes, görürdü. Çünkü herkes aynı doğal duygulara sahiptir. Böylece, herkesin tek bir ruhu olduğu da dikkate alınarak uyanıklılık hâlinde kendi işiyle meşgul iken yaşayan birinin ruhunun çağırılması ile ilgili şüphe giderilmiş olur.

Bunun yanı sıra bir diğer şüphe de bertaraf edilmiş olur. Şöyle ki: Ruh soyut bir cevherdir. Belli bir zamanla ve belli bir mekânla

Bakara Sûresi / 102-103 ................................. 381

bir bağlantısı yoktur. (Öyleyse ruh çağırma olayı nasıl gerçekleştirilebilir?) Ortadan kaldırılan üçüncü şüphe ise şudur: Tek bir ruh nasıl iki adamın yanına farklı şekillerde gelebilir. Bir dördüncü kuşku da gidebiliyor böylece. Şöyle ki: Ruhlar çağırma seansı sırasında nasıl yanlış bilgi verebiliyorlar. Bazıları diğer bazılarını yalanlayabiliyor? Bu kuşkuların tümüne birden şöyle bir cevap vermek mümkündür:

Ruh, çağıran kişinin duygularında gelmiş gibi olur. Onun dışında diğer doğal olguları algıladığımız türden bir geliş söz konusu değildir.

İkincisi: Böylesine etkin bir iradeye sahip olan kişi, bu hususta, ba-zen kişiliğinin gücüne ve egosunun sağlamlığına dayanıyordur.

Mistik çilekeşler gibi. Bu durumda kaçınılmaz olarak güç ve etki irade eden kimse açısından ve dışarıda sınırlı olacaktır. Bunların bir kısmı da Rablerine dayanıyorlardır. Peygamberler, veliler, kendilerini Allah'a yönelik kulluğa adayanlar ve Allah'a yönelik inançları yakin düzeyinde olanlar gibi. Bu gibi insanlar irade ettikleri zaman Rableri için ve Rableri ile irade ederler. Bu tür bir irade tertemizdir.

Kişiye özgü bağımsız bir dileyiş değildir. Onlardan yansıyan bu irade bir amaca yöneliktir, kişisel arzu niteliğinde değildir ve kesinlikle gerçeğe dayalıdır. Dolayısıyla bu tür bir irade Rabbanidir, sınırsızdır kayıtsızdır.

İkinci kısma giren olaylar eğer bir meydan okumayla birlikteyse, Peygamberlerden aktarılan bazı gelişmeler gibi, bu, mucizedir ve eğer böyle bir niteliği yoksa keramettir. Ya da dua esnasında oluşmuşsa, duanın kabul görmesidir. Birinci kısma giren gelişmelere gelince, bunlar eğer bir cinden veya ruhtan haber almak, ondan yardım görmek şeklinde gerçekleşirse, bu, kehanettir. Bir dua, mistik bir egzersiz ya da bir düğüm sonucu ise, o zaman buna sihir denir.

Üçüncüsü: Bu mesele irade gücünün ekseni etrafında döndüğü için ve güçlülük ve zayıflık bakımından da iradeler arasında farklılık kaçınılmaz olduğu için, bunların bir kısmı diğer bir kısmının etkisini yok edebilir; büyü ve mucizenin karşı karşıya gelmesi gibi. Veya bazı nefisler diğer bazı nefisler üzerinde etkili olmayabilir;

güç düzeyleri farklı olunca olduğu gibi. Nitekim ipnotizma ve

382 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

ruh çağırma seanslarında bunu gözlemlemek mümkündür. İleride yine konuya ilişkin bazı açıklamalarda bulunacağız.

AYETLERLE İLGİLİ BİLİMSEL BİR İNCELEME


İlginç etkileme yöntemlerini araştıran birçok bilim dalı vardır. Bunların bölümleri ve ilgi alanları üzerinde genel bir değerlendirmede bulunmak oldukça güçtür. Uzmanları arasında yaygın olarak üzerinde durulan ve en çok bilinenleri şunlardır:

a) Simya: Doğal olgular üzerinde olağanüstü tasarruf gücüne ulaşmak amacı ile iradi güçlerle özel maddî güçleri kaynaştırmayı hedefleyen bir ilim. Algılama üzerinde tasarrufta bulunma da bu ilimin kapsamına girer. Buna ayrıca göz büyüsü denir. Sihrin en somut örneklerinden biridir bu.

b) Limya: Yıldızlar ve olaylar üzerinde etkili olan üstün ve güçlü ruhlarla iletişim kurmanın sonucu meydana gelen iradî etkilemelerin niteliğini araştıran ilim. İrade, bunları ya buyruğu altına alır ya onlarla iletişim kurar ya da cinlerin yardımıyla söz konusu güçleri hizmetine alır. Buna boyun eğdirme sanatı da denir.

c) Himya: İlginç etkiler meydana getirmek için yüceler âleminin güçleri ile aşağı unsurlar arasında bir bileşim meydana getirmeyi hedefleyen ilim. Buna "tılsımlar" da denir. Çünkü gökteki yıldızların, semavi düzenin maddî olaylarla bir ilgisi vardır. Unsurlar, bileşimler ve bunların doğal nitelikleri için de böyle bir bağlantı söz konusudur.

Söz gelimi falanın ölümü ve falanın dünyaya gelmesi ya da falanın dünyada kalması gibi herhangi bir olay için uygun semavi şekiller, uygun maddî biçimle bir bileşim meydana getirilirse, istenen sonuca varılır. İşte tılsımın anlamı budur.

d) Rimya: Maddî güçleri, olağanüstü intibaı uyandıracak şekilde kullanma ilmine denir. Buna göz bağlayıcılık denir.

Bu dört ilmin yanı sıra bir de "Kimya" adı verilen bir ilim daha vardır. O da; unsurlardan bazısının diğer bazısının biçimini almasını inceler. Bunlara beş gizli ilim denir.

Şeyhimiz Behaî diyor ki: "Bu ilimlerle ilgili olarak bugüne kadar rastladığım en güzel kitap, Herat'ta gördüğümdür. Kitabın adı

Bakara Sûresi / 102-103 ................................. 383

"Kulluhu Sirrun" idi. Kitabın adı söz konusu beş ilmin, yani; Kimya, Limya, Himya, Simya ve Rimya ilimlerinin baş harflerinin birleşmesinden oluşuyor." Şeyhin açıklaması kısaca bundan ibaretti.

Bu alandaki muteber eserler ise, "Belinas'in kitaplarının özeti"; "Hüsrevşahi Risaleleri"; "Zahîret'ül-İskenderiye"; Razi'nin "es- Sırr'ul-Mektum"u, Sekkakî'nin "et-Teshirat"ı; Feylesof Tamtam el- Hindî'nin "Yedi Yıldızın Hareketleri" adlı eserlerdir.

Yukarıda sözünü ettiğimiz ilimlerin bir şubesi de sayı ve tevafuk ilmidir. Bu ilim, sayı ve harflerin isteklerle bağlantısını inceler. Buna göre, istekle uyuşan sayı veya harfler özel bir düzenlemeyle üçgen veya dörtgen şeklindeki çerçevelere konur. "Hafiye" denen yöntem de bu kategoriye girer. Bu, istenen şeyin ya da istenen şeye uygun isimlerin harflerinin kesilmesi, böylece arzulanan meseleyle ilgili melekler veya şeytanların adlarının elde edilmesi ve bunlardan oluşan duaların okunmasıdır. Amaç, tutulan niyetin gerçekleşmesi. Bu sanatla ilgilenenlerin yanında en muteber eserler;

Şeyh Abbas Tunî ve Seyyid Hüseyin Ahlatî vb. insanların kitaplarıdır. Sözünü ettiğimiz ilimlerle aynı kategoride incelenebilecek bir sanat da günümüzde başvurulan ipnotizma ve ruh çağırmadır. Daha önce de söylediğimiz gibi, bunlar iradenin düşünce üzerindeki etki ve uygulamasının sonucu meydana gelirler. Bunlarla ilgili olarak birçok kitap ve broşür yayımlanmıştır. Son derece yaygın oluşlarından dolayı, ayrıca bunlardan söz etme gereğini duymuyoruz. Bunları uzun uzadıya ele alışımızın nedeni, sihir ve kehanetin mahiyetini ortaya koymaktır.

384 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Bakara Sûresi / 104-105 ...............................................................

104- "Ey iman edenler, "Raina" demeyin, "Unzurna" deyin ve dinleyin. Kâfirler için acı bir azap vardır." 105- "Kitap ehlinden olan kâfirler de, müşrikler de size Rabbinizden bir hayır indirilmesini istemezler. Oysa Allah, rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah, büyük lütuf sahibidir.

AYETLERİN AÇIKLAMASI


"Ey iman edenler." "Kur'ân-ı Kerim'de ilk kez bu ayette müminlere bu şekilde hitap edilmektedir. Böyle bir hitap yaklaşık olarak seksen beş yerde geçmektedir. İster hitap şeklinde olsun ve ister hitap dışı bir amaçla olsun, müminlerin "iman edenler, inananlar" olarak nitelendirilmesi bu ümmete özgü bir durumdur. Bundan önceki ümmetlerse "kavim" kelimesi ile anılmışlardır: "Nuh kavmi veya Hud kavmi" (Hûd, 89) "Dedi ki: Ey kavmim, ya ben apaçık bir kanıta dayanıyorsam?" (Hûd, 28) "Medyen halkı" (Tevbe, 70) "Ress halkı" (Kaf, 12) "İsrailoğulları" (Tâhâ, 47) "Ey İsrailoğulları" (Tâhâ, 80) gibi. Şu hâlde "iman edenler" ifadesinin bu ümmete özgü kılınması, bir tür onurlandırmadır. Ancak yüce Allah'ın sözü üzerinde titiz bir yaklaşımla durulduğu zaman "ellezîne âmenû=iman edenler" ifadesiyle kastedilenin, "müminler" ifadesiyle kastedilenden farklı olduğu görülecektir.

Yüce Allah bir ayette şöyle buyuruyor: "Ey müminler, topluca Allah'a tövbe edin." (Nûr, 31) Bu ifade bizim yaklaşımımızı doğrular niteliktedir. Bir ayette şöyle buyuruyor: "Arşı taşıyanlar ve onun

Bakara Sûresi / 104-105 ......................................... 385

çevresinde bulunanlar, Rablerini överek tesbih ederler, O'na inanırlar ve iman edenler için bağışlanma dilerler: Rabbimiz, rahmet ve bilgi bakımından her şeyi kapladın. Tövbe edip senin yoluna uyanları bağışla, onları cehennem azabından koru. Rabbimiz, onları ve babalarından, eşlerinden, çocuklarından iyi olan kimseleri onlara söz verdiğin Adn cennetlerine sok. Şüphesiz üstün olan, hikmet sahibi olan sensin." (Mü'min, 7-8)

Bu ayetlerde, önce, meleklerin ve Arşı taşıyanların bağışlanma dileyişi "iman edenlere" yönelik olarak sunuluyor, ardından bunu açıklayıcı olarak şöyle bir ifade kullanılıyor: "Tövbe edip senin yoluna uyanları..." Bilindiği gibi "tövbe" pişmanlık duyup dönmek , demektir. Ardından duaları "iman edenler"e bağlantılı kılınıyor, daha sonra "iman edenler"in babaları, eşleri ve çocukları da bu duanın kapsamına alınıyor. Eğer "iman edenler" diye kendilerinden söz edilenler, nasıl olursa olsun Resulullah'a (s.a.a) inananlar ise, o zaman "iman edenler" ifadesi, babaları, oğulları, eşleri, herkesi kapsar, ayrıca "iman edenler"e atfedilerek zikrolunmalarına gerek kalmazdı. Tümü aynı hizada ve aynı safta yer alırlardı.

Benzeri bir sonucu şu ayet-i kerimeden de çıkarmak mümkündür: "Onlar ki, iman ettiler, zürriyetleri de imanda kendilerine uydu; zürriyetlerini de kendilerine katmışızdır; kendi amellerinden de hiçbir şey eksiltmemişizdir. Herkes kendi kazandığına bağlıdır." (Tûr, 21) Eğer "imanda kendilerine uyan zürriyetleri" ayet- i kerimedeki "iman edenler" ifadesinin kapsamına giren kimseler olsaydı, o zaman ayet-i kerimede sözü edilen "katma" bir anlam ifade etmezdi. Şayet "Zürriyetleri de imanda kendilerine uydu" ifadesi, "iman edenler" ifadesiyle özel şahısların yani zürriyetleri olan tüm müminlerin kastedildiğine yönelik bir ipucu olarak değerlendirilecekse, bu durumda da "katma"dan söz etmenin somut bir anlamı olmamış olur.

Yine, "Kendi amellerinden de hiçbir şey eksiltmemişizdir." ifadesi de sadece, arkalarında zürriyet bırakmayan, dolayısıyla kendilerine iman noktasında uyacak bir soyları bulunmayan ve ancak kendileri babalarına uyma durumunda bulunan son kuşak açısından bir anlam ifade edebilir. Bu yaklaşım makul gibi görün-

386 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

se de ayetin akışından bunun bir onurlandırma ifadesi olduğunun anlaşılmasıyla çelişmektedir.

Çünkü bu yaklaşıma göre, ayetten şöyle bir şey anlamalıyız. "Müminler birbirlerindendirler. Ya da bir kısmı bir kısmına katılarak tek safta yer alırlar. Bir kısmının diğer bir kısmın üzerinde onursal bir üs-tünlüğü yoktur; daha önce iman etmekle daha sonra iman etmek arasında bir ayrıcalık söz konusu değildir. Çünkü üstünlük ölçüsü imandır ve o hepsinde vardır."

Ancak bu anlayış, ayetin oluşturduğu atmosferle çelişki arzetmektedir. Görüldüğü gibi ayet-i kerimede bir tür saygınlıktan söz ediliyor. Öncekilerin kendilerine katılma durumunda olan zürriyetlerine oranla daha şerefli bir konumda oluşları vurgulanıyor.

Şu hâlde, "zürriyetleri de imanda kendilerine uydu." ifadesi, "iman edenler" ifadesi ile bazı özel kimselerin kastedildiğine yönelik bir ipucu konumundadır. Dolayısıyla bunlar, tüm insanlardan önce, zor zamanda Resulullah'a (s.a.a) iman eden öncülerdir, yani ilk Muhacirler ve Ensar topluluğudur. Buna göre, "iman edenler" deyimi, bir onurlandırma niteliğidir ve bunun-la söz konusu kişiler kastedilmiştir.

Yüce Allah'ın şu sözü de bu anlamı çağrıştırır mahiyettedir: "Muhacirlerden olan fakirler içindir... ve onlardan önce o yurda yerleşen, imana sarılanlar... Onlardan sonra gelenler derler ki: Rabbi-miz, bizi ve bizden önce inanan kardeşlerimizi bağışla, kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma! Rabbimiz sen çok şefkatli, çok merhametlisin." (Haşr, 8-10) Eğer "iman edenler" ile "bizden önce inananlar" ifadelerinde aynı kimseler kastedilmiş olsaydı, o zaman bir zamir ile "bizden önce inananlar"a göndermede bulunulur, ayrıca "iman edenler" ifadesinin kullanılmasına gerek kalmazdı. Çünkü bu durumda "iman edenler" ifadesinin kullanılmasında hiçbir incelik ve fayda söz konusu değildir.

Aşağıdaki ayet-i kerimeden de bunu anlamak mümkündür: "Muhammed Allah'ın elçisidir. Onun yanında bulunanlar, kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler. Onların, rüku ve secde ederek Allah'ın lütuf ve rızasını aradıklarını görürsün... Allah, onlardan iman edip salih ameller işleyenlere bağışlanma ve büyük bir ödül vaadetmiştir." (Fetih, 29)

Bakara Sûresi / 104-105 ............................................... 387

Böylece anlaşılıyor ki, bu kelime, müminlerden ilk iman edenlere özgü bir onurlandırma niteliğidir. "İnkâr edenler" ifadesi için de benzeri bir yorumda bulunmak mümkündür. Denebilir ki, bu ifadeyle her-kesten önce Resulullah'ı inkâr eden Mekke'li müşriklerle benzeri kâfirler kastedilmiştir. Nitekim yüce Allah'ın şu sözünden de benzeri bir sonuç çıkarsamak mümkündür: "İnkâr edenlere gelince, onları uyarsan da, uyarmasan da, onlar için birdir: Onlar inanmazlar." (Bakara, 6)

Eğer desen ki: Şimdiye kadar ki açıklamalardan çıkan sonuca göre "ellezîne âmenû=iman edenler" hitabı ile Resulullah efendimiz (s.a.a) zamanındaki belli bir grup kastedilmiştir. Oysa tüm İslâm âlim-leri diyorlar ki: Bu tür hitaplar hem Peygamber efendimiz zamanını, hem diğer zamanları, hem o zamanda hazır olanları ve hem de diğer zamanlardaki müminleri kapsar. Özellikle de bu hitapları, "hakikî önermeler" şeklinde değerlendirirsek, bu husus daha bir belirginlik kazanır.

Ben derim ki: Evet, bu, belli bir gruba yönelik özel bir onurlandırmadır. Ama bu demek değildir ki, hitabın kapsadığı yükümlülükler sırf onlara özgüdür. Çünkü yükümlülüğün kapsamını genişletip daraltan sebepler vardır ve bunlar hitabın kapsamını genişletip daraltan sebeplerden ayrıdırlar. Nitekim hitaptan soyutlanmış yükümlülükler de ortada herhangi bir hitap olmaksızın genel nitelikli, geniş kapsamlıdırlar. Dolayısıyla, bazı yükümlülüklerin "Ey iman edenler..." ifadesiyle başlaması, tıpkı diğer bazı yükümlülüklerin "Ey Nebi..." veya "Ey Resul..." diye başlaması gibi bir onurlandırma amacına yöneliktir; ama yükümlülük geneldir, kapsamı geniştir. Bütün bunlara rağmen, bu söylediklerimiz, "iman edenler" ifadesinin söz konusu özel ve onurlandırılmış grubun dışındakiler için hiçbir zaman kullanılmadığı anlamına gelmez. Tersine bir ipucu, bir karine söz konusu olduğu zaman başka insanlar için de kullanıldığı tespit edilebilir: Yüce Allah'ın şu sözünde olduğu gibi: "İman edip sonra inkâr eden, sonra yine iman edip tekrar inkâr eden, sonra da inkârları artmış olan kimseleri Allah, ne bağışlayacak, ne de doğru yola iletecektir." (Nisâ, 137) Bir diğer ayette de yüce Allah Hz. Nuh'tan aktararak şöyle buyurur: "Ve ben iman edenleri

388 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

kovacak değilim. Çünkü onlar Rablerine kavuşacaklardır." (Hûd, 29)

"Raina, demeyin, 'Unzurna' deyin." Yani, "bize bak" anlamını ifade etmek için "raina" kelimesi yerine onun anlamdaşı olan "unzurna" kelimesini kullanın. Eğer bunu yapmazsanız, bu tutumunuz küfür olur. Kâfirler içinse çok acı bir azap hazırlanmıştır. Görüldüğü gibi ayet-i kerime "raina" kelimesine yönelik şiddetli bir yasaklama içermektedir. Bu kelime bir başka ayette de yer alıyor ve o ayette kelimenin hareket nitelikli bir başka anlamına dikkat çekiliyor:

"Yahudilerden bir kısmı, sözleri yerlerinden değiştirirler ve 'İşittik ve karşı geldik', 'Dinle, dinlemez olası' ve dillerini eğip bükerek ve dini yererek 'Raina' derler." (Nisâ, 46) Bununla anlaşılıyor ki, Yahudiler "raina" kelimesi ile Resulullah efendimize (s.a.a) hitap ederlerken, "dinle, dinlemez olası" gibi bir anlam kastediyorlardı. Peygamberimize bu kelime ile hitap edilmesinin yasaklanması bu yüzdendir.

Nakledilen olay da bunu pekiştirir niteliktedir: Resulullah konuşma yaptığı zaman Müslümanlar ona bu şekilde hitap ederlerdi: "Ya Resulallah raina; yani bizi gözet ki, ne dediğini iyice anlayalım." Bu kelime, Yahudi dilinde ise, sövgü ifade ederdi. Yahudiler bunu fırsat bilerek Resulullah efendimize (s.a.a) bu kelimeyle hitap ediyorlardı. Böylece görünüşte ona saygılı olduklarını ifade etmiş olmakla birlikte aslında bununla, ona yönelik bir sövgü ifade ediyorlardı. Yahudilerin dilinde "raina", "dinle, dinlemeyesice" demektir. Bunun üzerine şu ayet-i kerime indi: "Yahudilerden bir kısmı, sözleri yerlerinden değiştirirler ve 'İşittik ve karşı geldik', 'Dinle, dinlemez olası' ve dillerini eğip bükerek ve dini yererek 'Raina' derler." Burada yüce Allah Yahudilerce yanlış anlama çekilebilecek kelimenin kullanımını yasaklıyor, onun yerine anlamdaşı olan "unzurna" kelimesinin kullanılmasını emrediyor. "Raina" demeyin, "unzurna" deyin, buyuruyor.

"Kâfirler için acı bir azap vardır." Bununla söz konusu yasağı dinlemeyenler kastediliyor. Ayrıntı niteliğindeki bir yükümlülüğü terk etmenin küfür olarak nitelendirildiği yerlerden biri de budur.

"Kitap ehlinden olan kâfirler... istemezler." Eğer bu ifadeyle özellikle Yahudiler kastedilmişse, -ki önceki ifadelerin onlara yönelik olması bunu gösteriyor- bu durumda onların Ehlikitap olarak nite-

Bakara Sûresi / 104-105 ............................................... 389

lendirilmiş olmaları yargının illetine yönelik bir işarettir. Buna göre, onlar Ehlikitap oldukları için, müminlere kitap indirilmesini istemezler.

Çünkü müminlere kitap indirilmesi, "kitap ehli" niteliğinin on-lara özgü olmasını geçersiz kılar. Ayrıca, onlar bu istemeyişleriyle, Allah'ın rahmetinin genişliğine ve kullarına yönelik lütfunun büyüklüğüne karşı çıkmış sayılırlar. Ama eğer bu ifadeyle Yahudi ve Hıristiyanlardan oluşan tüm kitap ehli topluluklar kastedilmişse, bu durumda, tahsis bildiren bir ifadenin ardından, genellik ifade eden bir ayete yer verildiği sonucu çıkarılır. Çünkü her iki topluluğun İslâm'a karşı kin gütme noktasında ortak özellikleri vardır.

Bu yorumu ayetlerin akışı içinde yer alan diğer bazı ayetler de pekiştirmektedir: "Yahudi yahut Hıristiyan olandan başkası cennete girmeyecek, dediler." (Bakara, 111) "Yahudiler, 'Hıristiyanlar, bir temel üzerinde değiller.' dediler. Hıristiyanlar da, 'Yahudiler, bir temel üzerinde değiller.' dediler. Oysa hepsi de kitabı okuyorlar." (Bakara, 113)

İLK AYETLE İLGİLİ BİR HADİS


ed-Dürrül-Mensûr tefsirinde belirtildiğine göre, Ebu Nuaym, el- Hilye adlı eserinde, İbn-i Abbas'a dayanarak şu hadisi tahric eder: Resulullah (s.a.a) buyuruyor ki: "Yüce Allah, içinde 'Ey iman edenler' ifadesi bulunan hiçbir ayet indirmemiştir ki, Ali, muhatapların başı ve emiri olmasın."

Ben derim ki: Bu rivayet, daha sonra, bazı ayetlerin Hz. Ali ya da Ehlibeyt İmamları hakkında indiklerine ilişkin olarak sunacağımız rivayetleri destekler niteliktedir. Buna örnek olarak şu ayet-i kerimeleri verebiliriz: "Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz." (Âl-i İmrân, 110) "...insanlara şahit olasınız..." (Bakara, 143) "...doğrularla beraber olun." (Tevbe, 119)

390 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Bakara Sûresi / 106-107 ........................................................... 106- Biz bir ayeti neshedersek veya unutturursak, ondan daha hayırlısını veya onun benzerini getiririz. Allah'ın her şeye kadir olduğunu bilmedin mi?

107- Göklerin ve yeryüzünün egemenliğinin yalnızca Allah'a ait olduğunu bilmedin mi? Sizin Allah'tan başka bir veliniz ve bir yardımcınız yoktur.

AYETLERİN AÇIKLAMASI


Bu iki ayet, "nesih" meselesini işlemektedir. Fıkıh bilginleri açısından nesih, bir hükmün geçerliliğinin sona erdiğini, yürürlük süresinin bittiğini açıklamaktır. Fıkıhtaki nesih, ayetteki mutlak ifadeden alınan, ayetin ayrıntısı niteliğinde bir kavramdır. Anlamını ve içeriğini ayetten ve ayetin onunla ilgili işaretlerinden almaktadır.

"Biz... neshedersek" Neshetme, giderme demektir. Güneş gölgeyi ortadan kaldırıp yok edince, Araplar, "Nesehat'iş-şems'üzzille" yani, "Güneş gölgeyi giderdi (neshetti)" derler. Yüce Allah bir ayette şöyle buyuruyor: "Senden önce hiçbir resul ve nebi göndermemiştik ki o, bir şey arzu ettiği zaman, şeytan onun arzusu içerisine mutlaka bir düşünce atmış olmasın. Fakat Allah şeytanın attığını derhâl giderir (nesheder)." (Hacc, 52) Bir kitaptan ikinci bir nüsha oluşturulunca, "kitap neshedildi, nüshası alındı" derler.

Sanki kitap giderilmiş, yerine yenisi getirilmiştir. Aşağıdaki ayet-i kerimede "nesh" yerine "tebdil" kelimesinin kullanılmış olması bu yüzdendir: "Biz bir ayetin yerine başka bir ayet getirdiğimiz zaman -Allah ne indirdiğini bilirken- 'Sen Allah'a iftira ediyorsun' derler. Hayır çokları bilmiyorlar." (Nahl, 101)



Bakara Sûresi / 106-107 ............................................... 391

Her ne ise, görüldüğü gibi, nesh ayetin kendisinin ortadan kaldırılmasını, varoluşunun iptal edilmesini gerektirmez. Tam tersine, bu hususta hüküm, "ayet" ve "alâmet" niteliği ile ilgilidir. Ayrıca ayet-i kerimenin son cümlesi (Allah'ın her şeye... bilmedin mi?), önceki cümlede varılan hükmün illetini bildirir niteliktedir. Dolayısıyla "nesh", ayetin bir alamet, bir işaret olarak etkisinin giderilmesi demektir. Yani, bir şey özünü korumakla birlikte işaret ve alâmet oluşunu elden veriyor. Buna göre, neshetme olayında ayetin yükümlülük ve benzeri etkileri giderilir; ama kendisine, özüne dokunulmaz. "Unutturma" ve "neshetme" fiillerinin bir arada kullanılmasından da böyle bir sonuca varabiliriz.

Ayetin orijinalinde geçen "nunsihâ" fiilinin mas-tarı olan "insâ", "nisyan" mastarının "if'al" kalıbına sokulmuş şeklidir ve "bilme" nin kapsamının dışına çıkarma, "ilim"den giderme anlamına gelir. Nesh ise, göz önünden gidermektir. Bu durumda ayete şöyle bir anlam vermek gerekir: Bir ayeti göz önünden giderirsek ya da "bilme"nin kapsamının dışına çıkarırsak, ondan daha iyisini veya bir benzerini getiririz.

Ayrıca bir şeyin "ayet" oluşu "şeylere", "yerlere" ve "cihetlere" göre değişir. Kur'ân bir yönüyle insanların benzerini getirememeleri bakımından yüce Allah'ın ayetidir. İlâhî hüküm ve yükümlülükler de Allah'ın ayetleridirler. Çünkü bunlar aracılığı ile Allah'tan korkma ve O'na yakın olma durumu meydana gelir. Somut varlıklar da Allah'ın ayetleridirler. Çünkü bu tür olgular kendi varlıkları ile yaratıcılarının varlığına işaret ederler. Varlıklarının özellikleriyle yaratıcılarının isim ve sıfatlarına tanıklık ederler. Allah'ın peygamberleri, velileri de ayettirler. Söz ve fiil olarak Allah'a davet ettikleri için... Dolayısıyla ayet, güçlü ve zayıf olabilir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Andolsun Rabbinin ayetlerinden en büyüğünü gördü." (Necm, 18)

Öte yandan bir ayet, bir yönüyle ayet niteliğine sahip olabileceği gibi, birkaç yönüyle de ayet sayılabilir. Dolayısıyla bir ayet sahip olduğu tek yönüyle neshedilip giderilirse, ortadan kalkmış olur.

Ama eğer birçok yönü bulunursa, neshedilen yönünün dışındaki diğer yönleriyle yine "ayet" olarak değerlendirilir. Kur'ân'daki herhangi bir ayetin, içerdiği şer'î hükmün yürürlükten kaldırılması,

392 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

buna karşın ayetin belâgati ve mucizevîliği ile varlığını sürdürmesi gibi.

"Nesh" kavramının genelliğinden algıladığımız budur. Yüce Allah'ın şu sözünde ifadesini bulan illetlendirme unsurundan da bu sonucu çıkarmak mümkündür: "Allah'ın her şeye kadir olduğunu bilmedin mi? Göklerin ve yeryüzünün egemenliğinin yalnızca Allah'a ait olduğunu bilmedin mi?" Bu durumda, konuya yöneltilebilecek inkâr ya da ayetin iniş sebebine ilişkin rivayetlerde belirtildiğine göre Yahudilerin sergiledikleri inkâr, nesh kavramının anlamıyla ilgili olarak iki açıdan söz konusudur:

Birincisi: Ayet Allah katından geldiğine göre, kulların gerçek çıkarlarından birini koruma amacına yöneliktir ve bu çıkarı onun dışında hiçbir şey koruyamaz. Ayet giderilirse, çıkar da ortadan kalkar. Artık hiçbir şey ayetin yerine geçip söz konusu çıkara kalıcılık niteliğini kazandıramaz. Yaratıkların yararına ve kulların çıkarına olan böy-lece elden çıkmış olur. Oysa yüce Allah kullarına benzemez. Bilgisi de onların bilgisi gibi değildir.

Çünkü kulların bilgileri dış etkenlerin değişmesi ile birlikte değişiklik arzeder. Bu yüzden kul, bir gün herhangi bir çıkara ilişkin bir bilgi edinir ve o bilgi doğrultusunda bir hüküm verir. Sonra ertesi gün bilginin niteliği değişir, zihinde dün elde edemediği daha değişik bir çıkara yönelik bir bilgi belirir ve yeni bir hükümde bulunur; eski hük-mün yanlışlığına karar verir; yeni bir hükmün konulmasının gerekliliğine inanır. Dolayısıyla her gün yeni bir hüküm vermek durumunda kalır. Renkten renge girer. Eşyadaki yarar unsurunu tüm yönleriyle kuşatıp algılayamayan kulların durumu bundan ibarettir. Yararlı ve zararlı şeylere ilişkin bilgileri değiştikçe, hükümleri ve durumları da değişir. Bilgi alanındaki değişiklik oranında, az veya çok pratikte de değişiklik olur, yeni oluşumlar baş gösterir. Bu da, gücün genel ve sınırsız olmayışından ileri gelir.

İkincisi: Güç sınırsız olsa da, var etme olgusunun gerçekleşmesi ve varoluşun fiilileşmesi ile birlikte değişkenlik imkânsız olur.

Çünkü şey, zorunlu olarak gerçekleştiği durumdan değişikliğe uğramaz. Bu durum, insanın isteğe bağlı fiilleri karşısındaki konumuna benzemektedir. Çünkü insanın isteğe bağlı olan fiilleri, pratikte meydana gelmediği sürece isteğe bağlı fiillerdir. Pratikte

Bakara Sûresi / 106-107 .............................................. 393

meydana geldikten sonra zorunluluk ve kesinlik niteliğini kazanırlar ve artık isteğe bağlı fiiller olarak değerlendirilemezler. Meselenin bu yönü mülkiyetin sınırsızlığının geçersizliğini gerektirir ve dizgin elden çıktıktan sonra kimi tasarrufların yerine diğer bazı tasarruflarda bulunmanın imkânı söz konusu olamaz. Yahudilerin, "Allah'ın eli kolu bağlıdır." demeleri gibi. Bu ayetlerde yüce Allah birinci duruma şu sözleriyle cevap veriyor:

"Allah'ın her şeye kadir olduğunu bilmedin mi?" Yani; Allah, eskinin yerine daha iyisini veya bir benzerini koymaktan âciz değildir. İkinci duruma cevap verirken de şöyle buyuruyor: "Göklerin ve yeryüzünün egemenliğinin yalnızca Allah'a ait olduğunu bilmedin mi? Sizin Allah'tan başka bir veliniz ve bir yardımcınız yoktur." Yani; gökler ve dünya üzerindeki egemenlik Allah'a aittir.

O, egemenliği altındaki mülkünde dilediği gibi hareket eder. O'nun dışında hiç kimsenin bu mülk üzerinde tasarrufta bulunma yetkisi yoktur.

Dolayısıyla hiç kimse, O'nun tasarrufta bulunduğu kapılardan birini kapatamaz ya da onun tasarrufuna engel olamaz. Ne başlangıçtan, ne de yüce Allah'ın temliki ile hiçbir şey, hiçbir şeye sahip değildir. Çünkü yüce Allah'ın bir şeyi bir başkasının mülkiyetine vermesi, herhangi birimizin bir şeyi bir başkasının mülkiyetine vermemiz gibi değildir. Bizim kendi aramızdaki uygulamalarda birinci mülkiyet geçersiz olur ve ikinci mülkiyet yürürlüğe girer.

Allah ise, tıpkı sahip olduğu diğer şeyler gibi, başkasının mülkiyetine verdiği şeylerin de sahibidir. Meselenin iç yüzüne baktığımız zaman, mutlak mülkiyet ve mutlak tasarruf yetkisinin O'na ait olduğunu görürüz. O'nun mülkiyetimize vermesi ile sahip olduğumuz şeylere bakarsak, görürüz ki, O'ndan bağımsız bir mülkiyete sahip değiliz ve O bizim velimizdir. Aynı şekilde, görünüş olarak bize bahşettiği bağımsızlığa bakacak olursak -ki bu, gerçekte zenginlik şeklinde beliren bir fakirliktir, bağımsızlığa benzeyen uyduluktur- görürüz ki, O'nun yardımı ve desteği olmaksızın işlerimizi düzenleyemeyiz. Yardımcımız O'dur bizim.

Bu anlattıklarımız, "Göklerin ve yeryüzünün egemenliğinin yalnızca Allah'a ait olduğunu..." cümlesindeki hasr ifadesinden de anlaşılmaktadır.

394 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

"Allah'ın her şeye kadir olduğunu bilmedin mi? Göklerin ve yeryüzünün egemenliğinin yalnızca Allah'a ait olduğunu bilmedin mi?" Bu ifadeler sözü edilen iki itiraza cevap mahiyetindedir. İki itirazın söz konusu olduğunun kanıtı da, iki cümlenin bağlaçsız olarak birbirlerinden ayrılmış olmalarıdır. "Sizin Allah'tan başka bir veliniz ve bir yardımcınız yoktur." ifadesi, iki hususu içermektedir ki bunlar, söz konusu iki itiraza verilen cevabın tamamlayıcısı durumundadırlar.

Yani, eğer O'nun sınırsız mülküne bakmazsanız, size bahşedilen mülke bakın. Bu mülk, bağımsız ve kopuk olmadığına göre, tek veliniz O'dur. Şu hâlde O, hem sizin üzerinizde ve hem de yanınızda bulunan şeyler üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir. Eğer mülkiyet hususunda bağımsız bir konumda olmadığınıza bak-maz, yanınızda bulunan zahirî mülkiyete ve bağımsızlığa baksanız, yine de gücünüzün, mülkünüzün ve bağımsızlığınızın tek başına gerçekleşmediğini görürsünüz. Amaçlarınız, sırf niyetlerinize ve iradenize boyun eğmenin sonucu olarak gerçekleşmezler.

Bunun için Allah'ın yardımı ve desteği kaçınılmazdır. O, sizin yardımcınızdır, dilediği tasarrufta bulunabilir. Hangi yoldan giderseniz, O, işlerinize karışabilir. "Sizin Allah'tan başka bir veliniz... yoktur." ifadesinde "Allah" lafzının yerine zamir kullanılmamıştır. Çünkü ifade ayetin genel akışı içinde bağımsız bir cümle olarak görünmektedir. Yani bu cümle olmadan da cevap tamamlanmış sayılır.

Buraya kadar yaptığımız açıklamalardan şu sonuçlar çıkıyor: a) Nesh, sırf şer'î hükümlere özgü bir durum değildir. Tekvinî fenomenleri de kapsayan genel bir olgudur. b) Nesh, ancak nasih ve mensuhun bulunması ile söz konusu olur. c) Nasih, mensuhta bulunan iyilik, yeterlilik ve yararlılık unsurlarını da içerir.

d) Nasih, mensuh ile çelişir gibi görünse de, gerçekte, her ikisi de ortak bir yararı içerdiği için, arada bir çelişki söz konusu değildir. Örneğin bir peygamber vefat edip yerine bir başka peygamber gönderildiğinde, -ki bunlar Allah'ın birer ayeti konumundadırlar- biri diğerini neshetmiş olur. Bu durum doğa yasasının hayat, ölüm, Bakara Sûresi / 106-107 .............................................. 395 rızk ve ecel gibi prensiplerinin bir gereğidir. Aynı şekilde kullar açısından yararlı olan unsurların çağların değişmesi ile değişkenlik göstermesi ve bireylerin tekâmülü de bunu kaçınılmaz kılar. Bir dinî hüküm, diğer bir dinî hükmü neshetse, yürürlükten kaldırsa, her ikisi de din için yarar sayılacak unsurları kapsıyorlardır. Bu hükümlerden her biri yürürlükte olduğu döneme oranla daha elverişli, daha uygundur ve müminlerin durumlarına daha yatkındır. Meselâ, davet hareketinin ilk yıllarında müminlerin gerekli sayı ve hazırlığa sahip bulunmadıkları dönemlerde kâfirlerle dalaşmamayı, savaşmaktan kaçınmayı öngören hüküm yürürlüğe konulmuştu. Ama daha sonra İslâm güçlenince, Müslümanlar yapabildikleri kadar güç hazırlayınca ve ayrıca kâfirlerin ve müşriklerin yüreklerine korku salacak konuma gelince, yüce Allah cihat etmeye ilişkin hükmü içeren ayeti indirmişti.

Bunun yanı sıra, neshedilen ayetler, ileride neshedileceklerine ilişkin işaretler ve imalar da içermektedirler. Örneğin: "Allah emrini getirinceye kadar, affedin, hoşgörün." (Bakara, 109) Bu ayet, cihat hükmünü içeren ayet tarafından neshedilmiştir. İleride neshin gerçekleşeceğine ilişkin bir ima içeren bir ayet de şudur: "...O kadınları ölüm alıp götürünceye yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde tutun." (Nisâ, 15) Bu ayet de kırbaçla cezalandırma hükmünü içeren ayet tarafından neshedilmiştir. Dolayısıyla birinci ayetteki "Allah emrini getirinceye kadar" ile ikinci ayetteki "Allah onlara bir yol açıncaya kadar" ifadeleri, söz konusu hükümlerin geçici olduklarına, belli bir dönemi kapsamak üzere konulduklarına, bir süre sonra neshedile-ceklerine yönelik işaretler niteliğindedirler.

e) Nasih ile mensuh arasındaki ilişki, genel ve özel, mutlak ve kayıtlı, üstü kapalı ve açık nitelikli hükümler arasındaki ilişki gibi değildir. Çünkü nasih ile mensuh arasındaki görünürdeki uyuşmazlığı ve çelişkiyi kaldıran etken her ikisinin arasında varolan hikmet ve maslahattır. Oysa genel ile özel, mutlak ile kayıtlı, üstü kapalı ile açık nitelikli ayetler arasındaki uyuşmazlığı kaldıran etken özel, kayıtlı ve açık nitelikli ayetlerde bulunan sözlü belirginliğin gücüdür. Bu güç genel nitelikli hükmü özel nitelikli hükümle, mutlak nitelikli hükmü kayıtlı nitelikli hükümle ve üstü kapalı nitelikli hükmü açık nitelikli hükümle açıklar. Bunun yöntemi de fıkıh

396 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

metodolojisinde ayrıntılı biçimde açıklığa kavuşturulmuştur. Muhkem ve müteşabih nitelikli ayetlerde de aynı durum söz konusudur: "Ondan bir kısım ayetler muhkemdir, ki onlar kitabın anasıdır. Diğerleri ise müteşabihtir." (Âl-i İmrân, 7) ayetini incelerken bu meseleyi ayrıntılı biçimde ele alacağız.

"...unutturursak..." Bu ifadenin orjinali "nunsiha" şeklinde okunmuştur. Yukarıda da açıkladığımız gibi bu kelime, "hatırdan ve bilgiden giderme" anlamına gelen "insâ" kalıbının çekimli hâlidir. Bu ifade geneldir ya da mutlaktır, sırf Peygamber efendimize (s.a.a) özgü değildir. Daha doğrusu Peygamberimizi kapsamaz bile. Çünkü yüce Allah onunla ilgili olarak şöyle buyuruyor: "Sana okutacağız ve sen unutmayacaksın. Yalnız Allah'ın dilediği başka." (A'lâ, 6-7) Bu ayet Mekke inişlidir. Nesh meselesini içeren ayet ise, Medine inişlidir. Bu yüzden, "sen unutmayacaksın." sözünden sonra "unutma" olgusunun gerçekleşmesi doğru olmaz.

İfadenin "Yalnız Allah'ın dilediği başka." şeklinde bir istisna içermesine gelince, bu da tıpkı şu ayet-i kerimedeki istisnaya benzemektedir: "Gökler ve yer durdukça onlar orada sürekli kalacaklardır. Ancak Rabbin dilerse başka. Bu, kesintisiz bir bağıştır." (Hûd, 108) Buradaki istisnaya, yapabilirliği vurgulamak amacıyla yer verilmiştir. Yani değiştirme gücünün her zaman kalıcılığını sürdürdüğü dile getirilmiştir. Şayet bu istisna dışarıda kalan farklı bir durumun varlığını gösterme amacına yönelik olsaydı, o zaman "Sen unutmayacaksın." şeklindeki minnet bildiren ifadenin bir anlamı olmazdı.

Çünkü hatırda bulundurma ve ezberleme yeteneğine sahip tüm insanlar ve hayvanlar bir şeyi hatırlarında bulundurabilir ve unutabilirler. Bunların hatırda tutmaları ve unutmaları yüce Allah- 'ın iradesine bağlıdır. Peygamberimiz (s.a.a) de, "Sana okutacağız..." ifadesdiyle kendisine yönelik yapılacağı bildirilen okutma ve unutturmama lüt-fundan önce, bu durumdaydı. Bundan önce o da herkes gibi Allah'ın iradesiyle hatırlar ve O'nun iradesiyle unuturdu. Şu hâlde ifadedeki istisna, yüce Allah'ın yapabilirliğini vurgulamaktan başka bir amaca yönelik değildir. Yani, biz sana okutacağız ve sen hiçbir zaman unutmayacaksın. Buna rağmen Allah okuttuğunu sana unutturma gücüne sahiptir.

Bakara Sûresi / 106-107 .............................................. 397

"Unutturursak." ifadesinin orijinali "nensehâ" şeklinde de okunmuştur. Fiilin bu çekimi "nesie / nesîen" -yani, erteledi- kalıbından gelir. Bu durumda ayetin anlamı şöyle olur: "Biz, bir ayeti gidermek suretiyle neshedersek veya ortaya çıkışını geciktirmek suretiyle ertelersek, ondan daha iyisini ya da bir benzerini getiririz." Ayetler üzerinde, öne alma ya da erteleme şeklinde beliren ilâhî tasarruf, bir kemalin ve-ya maslahatın elden gitmesini gerektirmez. Maksadın ilâhî tasarrufun sürekli kemal ve maslahat doğrultusunda geliştiğini vurgulamak olduğunun kanıtı, şu ifadedir:

"Ondan daha hayırlısını veya onun benzerini." Çünkü hayırlılık, ancak varolan şeyin mükemmelliği ya da konulan hükmün yararlılığı durumunda söz konusu olabilir. Bu durumda varolan şey ya ötekisine denk olur ya da hayırlılık noktasında ondan daha ileri düzeyde olur. Artık meseleyi anlamış olmalısın.

AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


Gerek Şia ve gerekse Ehlisünnet kanalıyla Kur'ân-ı Kerim'de nasih ve mensuh olayının bulunduğuna ilişkin olarak Peygamber efendimizden (s.a.a), ashaptan ve Ehlibeyt İmamlarından birçok hadis rivayet edilmiştir.

Nümanî tefsirinde, nasih ve mensuhla ilgili birçok ayetten söz edildikten sonra, Emir'ül-Müminin'in (a.s) şöyle dediği belirtilir: "Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. (Zâriyât, 56) ayetini, 'Ama ihtilâf edip durmaktadırlar. Yalnız Rabbinin rahmetine nail olanlar hariç. Zaten onları bunun için yarattı.' [Hûd, 118- 119] ayeti neshetmiştir. Yani acıdığı için onları yaratmıştır." [s.14]

Ben derim ki: Bu rivayet gösteriyor ki, İmam Ali (a.s) ayetteki nesh kavramını, yasama alanındaki nesh meselesinden daha geniş boyutlu olarak değerlendirmiştir. Çünkü İmamın örnek gösterdiği ikinci ayet, birinci ayetin vurguladığı gerçeğin sınırlandırılmasını gerektiren bir gerçeği ifade etmektedir.

Daha açık bir ifadeyle; birinci ayet, yaratılışın bir amacının olduğunu dile getiriyor ki bu amaç, Allah'a yönelik kulluktur. Yüce Allah, herhangi bir fiili ile irade ettiği bir amaç noktasında altedilemez. Fakat yüce Allah, insanları ve cinleri farklı konumlara

398 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

sahip olmaya yatkın olarak yaratmıştır. Bu yüzden onlar da doğru yolu bulma ve sapma hususunda farklı tavırlar içindedirler. İhtilâf edip durmaktadırlar. Ancak ilâhî yardımın kapsamına girenler, hidayet rahmeti tarafından kuşatılanlar başka. Allah bunun için, yani bu rahmet için onları yaratmıştır. Şu hâlde ikinci ayet de yaratılış için bir hedef gösteriyor, o da kulluğu ve hidayeti doğuran rahmettir. Bu ise, ancak bütünün içinden belli bir kısmı kapsayabilir. Birinci ayet, kulluğu herkes için bir amaç olarak öngörüyor.

Dolayısıyla kulluk, bir kısmın diğer bir kısım için yaratılmış olması açısından genelin amacı hâline getirilmiştir. Söz konusu ikinci kısım da bir başka kısım için yaratılmıştır. Böylece zincir, ibadet ehline kadar uzanır gider. Onlar ibadet etmek için yaratılmış abidlerdir. Bu durumda ibadetin herkes için amaç olması gerçeklik kazanmış oluyor. Tıpkı, meyve elde etmek ya da başka türlü malî menfaatler sağ-lamak amacı ile ağaç dikmek, bahçe oluşturmak gibi. Şu hâlde ikinci ayet, birinci ayetin mutlaklığını neshediyor.

Yine Nümanî tefsirinde belirtildiğine göre, Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: "İçinizden oraya gitmeyecek hiç kimse yoktur. Rabbinin üzerine aldığı kesinleşmiş bir hükümdür. [Meryem, 71] ayetini, 'Ama bizden kendilerine güzellik geçmiş olanlar, işte onlar, ondan uzaklaştırılmışlardır. Onun uğultusunu duymazlar. Ve canlarının çektiği nimetler içinde ebedi kalırlar. O en büyük korku, onları asla tasalandırmaz.' [Enbiyâ, 101-103] ayeti nesh etmiştir." [s.15]

Ben derim ki: Bu ayetler, genel ve özel nitelikli değildirler. Nedeni de şu ifadedir: "Rabbinin üzerine aldığı kesinleşmiş bir hükümdür." Kesinleşmiş hükmün kaldırılması olacak iş değildir. Böyle bir hükmün geçersiz kılınması imkânsızdır. Bu tür bir neshin anlamı, inşaallah ileride, "Bizden kendilerine güzellik geçmiş olanlar, ondan uzaklaştırılmışlardır." ayetini ele alırken, daha geniş biçimde açıklanacaktır.

Tefsir'ul-Ayyâşî'de belirtildiğine göre, İmam Bâkır (a.s) şöyle buyurmuştur: "Yüce Allah'ın, 'Allah dilediğini siler, dilediğini bırakır. Kitabın anası onun yanındadır.' [Ra'd, 39] ayetinde ifade ettiği

Bakara Sûresi / 106-107 .................................. 399

'bedâ' da bir tür neshtir. Yunus kavminin kurtuluşu da bunun örneklerindendir." [c.1, s.55, h: 77] Bu rivayetin vurguladığı husus son derece belirgindir.

Ehlibeyt İmamlarına dayandırılan bazı rivayetlerde bir imamın vefat edip yerine bir başka imamın geçmesi nesh olarak değerlendirilmiştir. Ben derim ki: Bu tür bir yaklaşımın ifade ettiği anlama bundan önce işaret etmiştik. Bu anlamı pekiştiren rivayetlerin sayısı oldukça kabarıktır ve bunlar büyük ölçüde yaygınlık kazanmışlardır.

ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde, Abd b. Humeyd'in, Ebu Davud'un Nasih adlı eserinde ve İbn-i Cerîr'in Katade'ye dayanarak şu rivayeti tahric ettikleri belirtilir: "Ayet ayeti neshederdi. Allah'ın Nebisi bir ayet, bir sure ve bir surenin Allah'ın dilediği kadarını okurdu. Sonra Allah onu kaldırır ve Peygamberine unuttururdu. Bu hususla ilgili olarak Peygamberine hitaben şöyle buyuruyor yüce Allah, 'Biz bir ayeti neshedersek veya unutturursak, ondan daha hayırlısını...

getiririz.' Nesh olayında bir hafifletme, bir ruhsat, bir emir ve bir yasaklama söz konusudur." Ben derim ki: ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde ayetin orijinalinde geçen "nunsihâ" kelimesinin anlamı ile ilgili birçok rivayet nakledilmiştir. "Unutturursak" sözünün açıklaması sırasında vurguladığımız gibi, bunların tümü de Kur'ân'ın mesajına ters niteliktedirler; dolayısıyla reddedilmelidir.