El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1
 

340 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

"Vay hâline o kimselerin ki, kitabı elleriyle yazıp..." Ayetin orijinalinde geçen ve "vay hâline" anlamını verdiğimiz "veyl" deyimi, "yok oluş, şiddetli azap, dayanılmaz hüzün, rezil oluş ve insanın şiddetle kaçındığı her türlü onur kırıcı alçalış anlamını ifade eder. "elİştira" ise "satmak" demektir.

"Ellerinin yazdığından ötürü vay hâline onların; kazandıklarından ötürü vay hâline onların!" İfadedeki "onlar" zamiri ya tüm İsrailoğullarına ya da sadece "kitabı tahrir' işinde fiilen katkısı bulunanlara dönüktür. Bunların her birine göre çıkan sonuç da değişir. Birinci ihtimale göre, onlardan okuma-yazma bilmeyenler de "veyl"in kapsamına girerler.

"Hayır, kim bir günah kazanır da suçu kendisini kuşatmış olursa, işte onlar ateş halkıdırlar, orada ebedi kalacaklardır." Suç (veya orijinal ifadede geçtiği şekliyle ("hata") günah kazanmaktan kaynaklanan psikolojik bir durumdur. Suçun insanı kuşatmasının "günah kazanma" olayından sonra söz konusu edilmesi bu yüzdendir. İnsanın suç ve hata tarafından kuşatılmış olması durumu, kurtuluşa giden tüm yolların kesilmesini doğurur. Suç tarafından kuşatıldığı için, hidayet, bu adama doğru yol bulamazmış gibi. Şu hâlde bu adam ateş halkıdır, orada sonsuza dek kalacaktır. Eğer kalbinde imandan bir şey kalmış olsaydı veya insaf ve gerçek karşısında boyun eğme gibi hakkı reddetmeyen huy ve melekelere sahip bulunsaydı, bu durumda hidayet ve mutluluk ona doğru yol bulabilirdi.

Şu hâlde, "suç tarafından kuşatılma" olayı ancak Allah'a ortak koşma söz konusu olursa gerçekleşir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz; bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar." (Nisâ, 48) Diğer bir yaklaşımla suç tarafından kuşatılma, ancak küfür ve Allah'ın ayetlerini yalanlama söz konusu olursa gerçekleşir. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"İnkâr edip ayetlerimizi yalanlayanlar ise, ateş ehlidirler, onlar orada ebedî kalacaklardır." (Bakara, 39) Şu hâlde, "günah kazanma ve suç tarafından kuşatılma" deyimi ateşte sonsuza dek kalmayı gerektirici sebebi anlatan bir ifadedir. Bil ki, bu iki ayet içerik olarak, "Şüphesiz müminler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiiler..." ayetine yakın anlamlar içermektedir. Aradaki tek fark şudur: Bu iki ayet, yani "Kim bir günah kazanır..."

Bakara Sûresi / 75-82 .................................................... 341

ifadesi, mutluluğun temel taşının gerçek iman ve salih amel olduğunu, bu hususta iddiaların bir yarar sağlamayacağını açıklama amacına yöneliktir. "Şüphesiz müminler ve..." diye başlayan ayetler ise, mutluluğun temel taşının gerçek iman ve salih amel olduğunu, bu hususta isimlerin bir yarar sağlamayacağını açıklama amacına yöneliktir.

AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


Mecma'ul-Beyan tefsirinde, "İman edenlerle karşılaştıkları zaman" ifadesi ile ilgili olarak İmam Bâkır'ın (a.s) şöyle dediği bildirilir: "Yahudiler arasında bir grup vardı ki, inatçı değillerdi ve gerçek karşısında ayak diretmezlerdi. Müslümanlarla karşılaştıkları zaman, Tevrat'ta yer alan Hz. Muhammed'in kimi niteliklerinden söz ederlerdi. Yahudi toplumunun ileri gelenleri, bu tür açıklamalarda bulunmalarını yasaklayarak, Hz. Muhammed'in (a.s) Tevrat'ta yer alan sıfatlarından onlara söz etmeyin, yoksa Rabbinizin huzurunda verdiğiniz bu bilgileri aleyhinize kanıt olarak kullanılırlar, dediler. Bunun üzerine yukarıdaki ayet indi." el-Kâfi'de, "Hayır, kim bir günah kazanır da..." ayeti ile ilgili olarak İmam Bâkır (a.s) veya İmam Sadık'tan (a.s) birinin şöyle dediği belirtilir: "Emir'ül-Müminin'in velâyetini inkâr ederlerse, sonsuza dek kalmak üzere ateş ehli olurlar." [c.1, s.429, h: 82] Ben derim ki: Buna benzer bir hadisi de Şeyh Saduk, el-Emalî adlı eserinde Peygamber efendimize (s.a.a) dayandırarak rivayet eder. Her iki rivayet de genel hükmün örneklerini sunma amacına yöneliktir. Nitekim yüce Allah velâyeti güzellik, iyilik olarak nitelendirmiştir:

"De ki: Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ancak akrabamı sevmenizi diliyorum. Kim bir iyilik işlerse onun iyiliğini arttırırız." (Şûrâ, 23) Bu rivayetlerde, Mâide suresinin ilgili ayetini ele alırken açıklayacağımız hususun dile getirilmiş olabileceği de muhtemeldir. Orada açıklayacağımız üzere velâyet, tevhit inancının gereği olan amelleri yerine getirmek demektir. Bunun Hz. Ali (a.s) ile bağlantılı olarak ele alınmasının sebebi ise, bu ümmetin içinde tevhit kapısını ilk açanın o olmasıdır. Bununla ilgili olarak yapacağımız açıklamayı bekleyin.

342 ................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Bakara Sûresi / 83-88 ..........................................................

83- Hani İsrailoğullarından şöyle söz almıştık: "Allah'tan başkasına kulluk etmeyeceksiniz. Anaya, babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz. İnsanlara güzel söz söyleyin. Namazı dosdoğru kılın. Zekât verin." Sonra siz, pek azınız hariç, (hakka) sırt çevirmiş olarak döndünüz.

Bakara Sûresi / 83-88 ......................................................... 343

84- Hani sizden "Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz; kendinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız." diye söz almıştık. Sonra siz de bunu ikrâr ettiniz ve buna tanıklık ediyorsunuz.

85- Sonra da sizler, o kişilersiniz ki, kendinizi (birbirinizi) öldürüyorsunuz. Bir bölüğünüzü yerinden yurdundan çıkarıyorsunuz. Onlara karşı, kötülükte ve düşmanlıkta bulunmak üzere yardımlaşıyorsunuz. Onları yurtlarından çıkarmak size haram olduğu hâlde, (hem çıkarıyor, hem de) size esirler olarak geldiklerinde, fidye verip onları düşmandan kurtarıyorsunuz. Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? İçinizden bunları yapanların kazancı, dünya hayatında ancak horluktan ibaret, kıyamet günüyse onlar daha çetin bir azaba atılırlar. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.

86- Onlar, ahireti dünya yaşayışına satmış kimselerdir. Onların ne azabı hafifletilir, ne de onlara yardım edilir.

87- Andolsun biz Musa'ya kitabı verdik, onun arkasından peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya da açık deliller verdik ve onu Ruh'ul-Kudüs'le destekledik. Ne zaman bir peygamber size canlarınızın istemediği bir şey getirdiyse, onlardan bir kısmını yalanladınız, bir kısmını da öldürüyorsunuz.

88- Dediler ki, "Kalplerimiz perdelidir." Hayır, küfürleri yüzünden Allah onları rahmetinden uzaklaştırmıştır. Onun için çok azı inanır.

AYETLERİN AÇIKLAMASI


"Hani biz İsrailoğullarından şöyle söz almıştık..." Olağanüstü bir ifade tarzı ile önce üçüncü şahıs kipiyle söze başlanıyor. Daha sonra, "sonra siz, pek azınız hariç, döndünüz" diyerek hitap ikinci şahsa yöneltiliyor. Ayrıca, ayet-i kerime başlangıçta yapılan ahdi hatırlatıyor. Söz konusu olan, tamamen sözlü bir antlaşmadır. Ardından üzerinde anlaşılan, söz alınan hususları sıralıyor ve haber kipi ile konuya giriyor: "Allah'tan başkasına kulluk etmeyeceksiniz." İnşâ kipi ile de tamamlıyor: "İnsanlara güzel söz söyleyin."

Bu tür bir ifade tarzına başvurulmasının sebebi, ayetlerin İsrail- oğullarına ilişkin kimi durumları yansıtmaları olsa gerektir. İfade

344 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

önce hitap şeklinde başlıyor. Çünkü bu tür bir ifade tarzı azarlama ve serzenişte bulunma anlamını da ifade eder. Ayetlerin akışı bu tür bir hitap şeklinde sürüyor. Daha sonra, Bakara kıssasının ardından, bizim de işaret ettiğimiz bir gerekçeden dolayı bu ayete gelene kadar hitap tarzı üçüncü şahıs kipi şeklinde bir değişikliğe uğruyor.

Burada da üçüncü şahıs kipi ile söze başlanıyor; ancak sözlü olarak gerçekleştirilen ahitleşmenin anlatımına geçilince, ifade hitap şeklini alıyor. Şöyle deniyor: "Allah'tan başkasına kulluk etmeyeceksiniz..." Burada haber verme tarzında bir yasaklama türü söz konusudur. Bu tür bir ifade tarzının seçilmiş olması da konuya verilen önemi vurgulama amacına yöneliktir. Sanki yasaklayıcı, yasakladığı hususa dışarıda eksiksiz uyulacağından en ufak bir kuşku duymamaktadır. Söz vermek suretiyle yükümlülük altına giren şahsın ileride bu yasağa uyacağı, söz konusu fiili gerçekleştirmeyeceği hususunda bir endişe duymamaktadır. "Anayababaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz." ifadesinde de aynı şey söz konusudur. Bütün bunlar, haber niteliğinde emirlerdir.

Bunun yanı sıra, olayın anlatımından önce üçüncü şahısla ilgili ifade tarzından ikinci şahsa hitap tarzına geçiş yapılmış olması, konunun özüne dokunulmasına imkân sağlıyor. Böylece, "Namazı kılacaksınız, zekât vereceksiniz" dedikten sonra, "sonra siz döndünüz." denince, arada bir kopukluk söz konusu olmuyor. Böylece ayetlerin akışında bir ahenk sağlanıyor.

"Anaya, babaya iyilik..." ifadesi, ya emirdir ya da emir hükmünde haberdir. Bu durumda ifadenin açıklaması ya şöyle olur: "Anaya-babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara, iyilik ediniz." Ya da şöyle olur: "Anaya-babaya... iyilik edeceksiniz." İyilik edilecek gruplar önem derecesine göre sıralanmışlardır. Çünkü insanın kendi akrabaları başkasına göre kendisine daha yakındır. İnsanın ana-babası ise, varoluş ağacının dayandığı ve üzerinde boy attığı temeldir. Bu yüzden tüm akrabalar içinde insana en yakın olanlar onlardır. Akraba dışı gruplarda ise, iyiliğe en fazla lâyık olanlar yetimlerdir.

Yoksullara göre, daha çok hak sahibidirler. Çünkü küçüktürler ve bakımlarını üstlenecek kimseleri yoktur.

Bakara Sûresi / 83-88 .................................................... 345

"Yetimler" ifadesi ile ilgili olarak şöyle bir hususa dikkat çekmek istiyoruz: "Yetim", babası ölen çocuğa denir. Anası ölene ise "yetim" denmez. Bazıları, "İnsanoğlu açısından 'yetim', babası ölen çocuktur. Hayvanlar açısından ise, anası ölen yavruya 'yetim' denir." demişlerdir. "Mesakîn" ise, "miskîn"in çoğuludur ve hiçbir şeyi bulunmayan, düşkün yoksul demektir.

Ayetin orijinalinde geçen "hüsnen" ifadesi, mübalağa amaçlı sıfat anlamında mastardır. Diğer bazı okuyuş tarzlarında bu ifade, "hasenen" şeklinde okunmuştur. Bu durumda ise, sıfat-ı müşebbehe olur ve "insanlara güzel söz söyleyin" anlamını ifade eder. Bu da kâfir olsun, mümin olsun tüm insanlarla iyi ilişkiler içinde olmayı öngörür. İnsanlarla iyi ilişkiler içinde olmak, savaşa ilişkin hükümle çelişen bir durum değildir. Yani "savaş" ayetinin bu emri neshetmiş olması söz konusu değildir. Çünkü bunların her birinin kendine özgü yeri vardır. Onun için savaş emri, iyi ilişkiler içinde olma emriyle çelişmez. Nitekim terbiye etme amacına yönelik sert söz de "iyi geçinme" ilkesi ile çelişmez.

"Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz. " ifadesi, "Allah'tan başkasına kulluk ermeyeceksiniz" ifadesinde olduğu gibi inşâ tarzından haberdir. Ayetin orijinalinde geçen "tesfikûne" fiilinin kökü olan "es-sefk" kelimesi, "dökmek" demektir.

"Onlara karşı yardımlaşıyorsunuz." İfadenin orijinalinde geçen fiille bir kökten olan "muzahara" kelimesi, yardımlaşma demektir ve "zahîr" de yardım eden, arka çıkan demektir. Bu kelimenin kökü "sırt, arka" anlamında "zahr"dır. Çünkü yardım insanın arkasından gelir.

"Onları yurtlarından çıkarmak size haram olduğu hâlde." İfadenin orijinalinde geçen "huve" zamiri, anlatma ve durum bildirmeye dönüktür. Tıpkı İhlâs suresinde yer alan "Kul huvellahu a-had" ayetinde olduğu gibi.

"Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Yani fidye alma ile yurtlarından çıkarma durumlarının arasında ne fark vardır? Her ikisi de kitapta yer aldığı hâlde, neden fidyeye ilişkin hükmü uyguluyorsunuz da, insanları yurtlarından çıkarmaya ilişkin hükmü kulak ardı ediyorsunuz? Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıyor, bir kısmını da inkâr mı ediyorsunuz?

346 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

"Onun arkasından peygamberler gönderdik." İfadenin orijinalinde yer alan "kaffeyna" fiilinin mastarı olan "takfiye" kelimesi, ardışık olarak getirme, birini diğerinin peşinden gönderme demektir.

"Meryem oğlu İsa'ya da açık deliller verdik." Al-i İmrân suresinin ilgili ayetinde bu hususa ilişkin ayrıntılı açıklamalarda bulunacağız.

"Kalplerimiz perdelidir, dediler." Ayetin orijinalinde geçen "ğulf" kelimesi, "eğlef" kelimesinin çoğuludur ve "ğilâf" kökünden gelir. Yani "kalplerimiz perdelerin, örtülerin ve sargıların altında korumaya alınmıştır." Bu ifade şu ayet-i kerimeyi andırmaktadır: "Dediler ki: Bizi çağırdığın şeye kalplerimiz örtüler içindedir." (Fussilet, 5) Bu ifade, söz konusu mesajı o kalplerin duymasının imkânsızlığından kinaye olarak kullanılmıştır.

AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


el-Kâfi'de, "İnsanlara güzel söz söyleyin." ifadesiyle ilgili olarak İmam Muhammed Bâkır'ın (a.s) şöyle dediği belirtilir: "Sizin hakkınızda söylenmesini istediğiniz en güzel sözü söyleyin insanlara." [c.2, s.165, h: 10]

Yine el-Kâfi'de İmam Sadık'ın (a.s) şöyle dediği bildirilir: "İnsanlara sadece hayır söz söyleyin ve ne dediğinizi bilmedikçe konuşmayın." [c.2, s.164, h: 9]

el-Meanî'de İmam Bâkır'ın (a.s) şöyle dediği belirtilir: "Size söylenmesini istediğiniz en güzel şeyi söyleyin insanlara. Çünkü yüce Al-lah müminlere karşı ağzı bozuk olanları, onlara sürekli lânet okuyanları, onları sözleriyle incitenleri, hayâsızları, hayâsızlığı yaygınlaştıranları ve ihtiyaçları için başkalarına ağız açanları sevmez.

Buna karşılık hayalıları, güçleri yettiği hâlde sabrederek kötülüğü olgunlukla ve iyilikle savanları, iffetlileri ve haramdan kaçanları sever." Ben derim ki: Buna benzer bir hadis de el-Kâfi'de başka bir kanaldan İmam Sadık'a (a.s) dayandırılarak rivayet edilmiştir.

Ayyaşî de aynısını İmam Sadık'tan (a.s) rivayet etmiştir. el-Kâfi'de ikinci hadisin benzeri bir diğer hadis de İmam Sadık'tan (a.s) rivayet edilir. Üçüncü hadisin bir benzerini de Ayyaşî İmam Bâkır'dan (a.s) rivayet eder. Bu anlamlar, güzel sözün, söyleyen ve söylene-

Bakara Sûresi / 83-88 .................................................... 347

ceği zaman ve mekân açısından mutlak bırakılışından anlaşılmış olabilir.

Tefsir'ul-Ayyâşî'de İmam Sadık'ın (a.s) şöyle dediği bildirilir: "Yüce Allah Hz. Muhammed'i (s.a.a) beş kılıçla göndermiştir. Bunlardan biri de zimmet ehlinin aleyhinedir. Yüce Allah, 'İnsanlara güzel söz söyleyin.' buyuruyor. Bu ayet zimmet ehli hakkında indi. Sonra bir başka ayetle neshedildi. Şu ayetle: Allah'a ve ahiret gününe inanmayanlarla savaşınız." [c.1, s.48, h: 66]

Ben derim ki: İmamın bu ifadesi, "söz" kelimesinin bir başka açıdan mutlak olduğu esasına dayanır. Bu açıdan kelime konuşmayı ve her türlü yaklaşımı kapsamına alır. "Ona ancak güzel söz ve hayır söyle" denildiği zaman, "Ona hayırdan ve güzellikten başka bir şey sunma. Ona sadece hayır ve iyilik dokundur." anlamı kastedilir. Ancak bunun için de, İmamın sözündeki neshin özel anlamda kullanılmış olması gerekir. Fakat bu ifadenin genel anlamda kullanılmış olması da mümkündür. Yüce Allah'ın şu sözünde olduğu gibi: "Biz daha iyisini veya benzerini getirmedikçe bir ayeti neshetmez veya unutturmayız." (Bakara, 106) Aslında "nesh"in böyle genel anlamda kullanılması İmamların (a.s) sözlerinde çokça yer alır. Şu hâlde, bu ayetle savaş ayeti birbirleriyle kesişmemektedir.

348 ........................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Bakara Sûresi / 89-93 ....................................................

89- Ne zaman ki, onlara Allah katından yanlarında bulunan Tevrat'ı doğrulayıcı bir kitap geldi, daha önce kâfirlere karşı zafer isteyip dururlarken, o bildikleri kendilerine gelince, onu inkâr ettiler. Artık Allah'ın lâneti inkârcıların üzerine olsun.

90- Allah'ın, kullarından dilediğine kendi fazlından (vahiy) indirmesini kıskandıkları için Allah'ın indirdiğini inkâr ederek kendilerini ne alçak şeye sattılar. Böylelikle gazap üstüne gazaba uğradılar. Kâfirler için alçaltıcı bir azap var. 91- Onlara, "Allah'ın indirdiğine inanın." denince, "Biz, bize indirilene inanırız." derler ve ötesini inkâr ederler. Oysa, o, yanlarındakini doğrulayıcı olarak gelen hak kitaptır. De ki: "Gerçekten inanıyor idiyseniz, peki neden daha önce peygamberleri Bakara Sûresi / 89-93 .................................................... 349

öldürüyordunuz?"

92- Andolsun ki Musa, size açık deliller getirmişti. Sonra onun ardından zalimler olarak buzağıyı tanrı edindiniz.

93- Hatırlayın ki, sizden kesin söz almıştık, Tur Dağı'nı üstünüze yüceltmiştik. "Size verdiğimizi azimle tutun, dinleyin." demiştik.

Onlar da "İşittik ve isyan ettik." dediler. İnkârları yüzünden kalplerine buzağı sevgisi içirildi (yerleştirildi). De ki: "Eğer inanıyorsanız, imanınız size ne kötü şey emrediyor!"
AYETLERİN AÇIKLAMASI


"Ne zaman ki, onlara Allah katından... bir kitap geldi." Ayetlerin akışından anlaşıldığı kadarıyla "kitap"tan maksat Kur'ân-ı Kerim'- dir. "Daha önce kâfirlere karşı zafer isteyip dururlarken." Arap kökenli kâfirlerin kendilerine yönelik saldırıları karşısında, Peygamberin görevlendirilişi ve hicret edişi ile bir zafer beklentisi içindeydiler.

Bu zafer beklentisi, hicret öncesinde onlar tarafından sıkça dile getirilirdi. Arap kâfirleri bile bunu bilmekteydiler. Sürekliliği ifade eden "idi"li fiil ("yesteftihûne=zafer istiyorlardı) kullanılmasından bu anlaşılıyor. "O bildikleri kendilerine gelince..." Yani, ellerindeki kitapta sıfatları anlatılan peygamberin o olduğunu bildikleri, sıfatların ona tıpatıp uyduğunu gördükleri hâlde, onun peygamberliğini inkâr ettiler.

"Kendilerini ne alçak şeye sattılar." ifadesi bildikleri hâlde kâfir olmalarının sebebini açıklama amacına yöneliktir. Buna göre, inkârlarının tek sebebi çekememezlik ve kıskançlıktır.

"Çekemezlikten" anlamını ifade eden "bağyen" kelimesi, türü bildiren mef'ulü mutlaktır. "Allah'ın vahiy indirmesini..." ifadesi de bu mef'ul ile ilgilidir. "Gazap üstüne gazaba uğradılar." Yani gazaba uğramış olarak döndüler. Ya da daha önce Tevrat'ı inkâr etmelerinden dolayı uğradıkları gazaba ek olarak bu sefer de Kur'ân'ı inkâr etmelerinden dolayı gazaba uğradılar.

Bundan çıkan sonuca göre, Yahudiler Peygamberimizin (s.a.a) gön-derilişinden ve hicret edişinden önce ona destekçiydiler ve

350 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

onunla, ona indirilecek kitapla zafer umuyorlardı. Ama ne zaman ki Hz. Peygamber onların yurtlarına konuk oldu ve kendisine Kur'ân inmeye başladı ve onlar da bunun kendisinin gelişi ile zafer istedikleri, gelişinin beklentisi içinde oldukları peygamber olduğunu iyice anladılar, o zaman içlerinde kıskançlık duygusu depreşmeye başladı, büyüklük kompleksine kapıldılar. Dolayısıyla sık sık sözünü ettikleri gerçeği inkâr ettiler, daha önce Tevrat'ı inkâr ettikleri gibi Kur'ân'ı da reddettiler. Küfür üstüne küfür kazandılar.

"Ötesini inkâr ederler." Yani Tevrat'tan sonra indirilen kitaplara inanmadıklarını açıkça ifade ederler. Yoksa onlar kendilerine indirilmiş bulunan Tevrat'a da inanmazlar; ama bunu açığa vurmazlar.

"De ki: Gerçekten inanıyor idiyseniz, peki neden daha önce peygamberleri öldürüyordunuz?" İfadenin orijinalinde geçen "fe-lime" kelimesinin başındaki "fa" bağlacı, sonuçlandırmayı ifade eder. Dolayısıyla bu soru "bize indirilene inanırız" şeklindeki sözlerinin gerektirdiği bir sorudur. Yani: Eğer sizin "bize indirilene inanırız" şeklindeki sözünüz doğru ise, gerçeği ifade ediyorsa, peki neden Allah'ın peygamberlerini öldürdünüz? Niçin Buzağıyı tanrı edinerek Hz. Musa'yı inkâr ettiniz? Neden sizden söz alınırken ve dağ üstünüze kaldırılmışken "İşittik ve isyan ettik." dediniz?

"İnkârları yüzünden kalplerine buzağı (sevgisi) içirildi." İçirilmekten maksat, benimsetmektir, özümsetmektir. Buzağıdan da maksat, buzağı sevgisidir. Durumlarının vahametini gözler önüne ser-mek amacı ile böyle bir değişikliğe gidilmiştir. Sanki bizzat buzağı onlara içirilmiştir. "Fî kulûbihim=kalpleriniz" ifadesi de "el-icl=buza-ğı" ile ilgilidir. Şu hâlde bu ifadede iki tane istiare sanatı örneği vardır. Ya da bir istiare sanatı bir de mecaz sanatı örneği vardır.

"De ki... size ne kötü şey emrediyor!" Bu, peygamberleri öldürüşleri, Musa'yı inkâr edişleri ve isyan ettiklerini açıkça ifade edecek kadar küstahlaşmışlıklarından çıkarılan alay yollu bir sonuçtur.

AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


Tefsir'ul-Ayyâşî'de İmam Sadık'ın (a.s), "Ne zaman ki, onlara Allah katından, yanlarında bulunan Tevrat'ı doğrulayıcı bir kitap geldi..." ayeti ile ilgili olarak şöyle dediği rivayet edilir: "Yahudiler Allah'ın elçisi Muhammed'in (s.a.a) hicret edeceği yerin Ayr ve

Bakara Sûresi / 89-93 .................................................... 351

Uhud arası bir yer olduğunu kitaplarında okumuşlardı. Bu yeri bulmak için yola çıktılar. Yolda Hadad denilen bir dağa rastladılar. Hadad ile Uhud fark etmez diyerek orada birbirlerinden ayrıldılar. Bir kısmı Teyma bölgesine, bir kısmı Fedek bölgesine, bir kısmı da Hayber bölgesine yerleşti. Teyma bölgesine yerleşenler bir süre sonra akrabalarını özlemeye başladılar. Bir gün Kaysoğullarından bir bedevî yurtlarından geçerken develerini kiraladılar. Bedevî, 'Sizi Ayr ve Uhud arasındaki bölgeye götürürüm.' dedi. Dediler ki: 'Oraya vardığın zaman bize haber ver.' Adam onları Medine topraklarına getirdiği zaman, 'Şu gördüğünüz Ayr, şu da Uhut'tur.' dedi.

Yahudiler, develerden inip ona, 'Biz amacımıza ulaştık. Artık senin develerine ihtiyacımız kalmadı. Dilediğin yere gidebilirsin.' dediler." "Ardından Fedek ve Hayber'deki akrabalarına, 'Biz aradığımız yeri bulduk, bizim yanımıza gelin.' diye haber saldılar. Onlar da, 'Biz buraya yerleştik, mal-mülk sahibi olduk. Ama beklediğimiz olay gerçekleşirse hemen yanınıza koşarız.' diye cevap verdiler. Böylece Yahudiler Medine topraklarına yerleşip büyük bir zenginliğe kavuştular. Bu durumu Tubba haber aldı ve onlara saldırdı.

Yahudiler savunmaya geçerek evlerine kapandılar. Tubba onları kuşatma altına aldı. Sonra onlara güvence verdi. Bunun üzerine Yahudiler onun yanına geldiler. Tubba, 'Beldeniz hoşuma gitti. Buraya yerleşmeden edemeyeceğim.' dedi. Yahudiler, 'Burası senin olamaz. Çünkü burası bir peygamberin hicret yurdudur. Peygamber buraya hicret edene kadar burası hiç kimsenin olamaz.' dediler. Tubba, 'Ben aranızda ailemden, o peygamber çıkınca kendisine yardım edecek, destek olacak kimseler bırakacağım.' dedi. İşte, Evs ve Hazrec kabileleri ondan sonra sahneye çıkmışlardır. Bu kabileler çoğalınca, Yahudilerin mallarına el koymaya başladılar.

Bunun üzerine Yahudiler onlara, 'Muhammed (s.a.a) gönderildiği zaman sizi yurdumuzdan çıkarıp mallarımızı sizden alacağız.' diyorlardı. Ama Hz. Muhammed (s.a.a) peygamberlikle görevlendirilince (Evs ve Hazrec'den müteşekkil) Ensar ona inandı, Yahudiler ise, onun peygamberliğini inkâr ettiler. İşte yüce Allah'ın şu sözü buna işaret etmektedir: Daha önce kâfirlere karşı zafer isteyip duruyorlardı." [Tef-sir'ul-Ayyâşî, c.1, s.49, h: 69]

352 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde İbn-i İshak, İbn-i Cerir, İbn-i Münzir, İbn-i Ebu Hâtem ve Ebu Nuaym (ed-Delail'de) İbn-i Abbas'a dayanarak şu bilgileri aktarırlar: "Peygamberimizin gönderilişinden önce Yahudiler Evs ve Hazrec kabilelerine karşı onunla zafer isterlerdi.

Yüce Allah onu Araplar arasından gönderince de onu reddettiler ve daha önce onunla ilgili olarak sarf ettikleri olumlu sözleri inkâr ettiler. Bunun üzerine Muâz b. Cebel, Bişr b. Ebu'l-Bera ve Davud b. Seleme onlara, 'Ey Yahudi topluluğu Allah'tan korkun ve Müslüman olun. Biz şirk içinde yaşarken sizler bize karşı Hz. Muhammed'le (s.a.a) zafer istiyordunuz. Onun gönderileceğini bize haber veriyor, sıfatlarını birer birer sayıyordunuz.' dediler. Bunun üzerine Nazıroğullarından Selâm b. Müşkem şöyle dedi: 'O bize bildiğimiz bir şey getirmiş değildir. Bizim size anlattığımız peygamber de o değildir.' Bunun üzerine yüce Allah şu ayeti indirdi: Ne zaman ki, onlara Allah katından..."

ed-Dürr'ül-Mensûr adlı eserde belirtildiğine göre, Ebu Nuaym ed-Delail'inde Ata ve Dahhak kanalı ile İbn-i Abbas'ın şöyle dediğini bildirir: "Hz. Muhammed'in (s.a.a) gönderilişinden önce Kurayza ve Nazır oğullarından Yahudiler Allah'tan zafer istiyor, kâfirlere karşı şöyle beddua ediyorlardı: 'Rabbimiz, Ümmî Peygamberin hakkı için senden yardım istiyoruz. Eğer onlara karşı bize yardım etmezsen, bize üstünlük sağlarlar.' Ama tanıdıkları zat - yani Hz. Muhammed- kendilerine gelince, onun beklenen peygamber olduğundan kuşku etmediler. Buna rağmen onu inkâr ettiler." Ben derim ki: Bu anlamları ifade eden rivayetler başka kanallardan da aktarılmıştır. Bazı tefsir bilginleri, sonuncu rivayet ve benzerlerine işaret ettikten sonra şöyle demişlerdir: "Bu rivayet senet bakımından zayıf ve aktarılan diğer rivayetlere muhalif olmasının yanı sıra anlam bakımından da doğru değildir. Çünkü

Peygamberin şahsı -bazı rivayetlerde de hakkı için- yardım istemek meşru değildir. Çünkü hiç kimsenin Allah üzerinde hakkı yoktur ki, bu hak adına Allah'a dua edilsin." Bu yorum, hak ve yemin kavramlarının üzerinde gereği gibi durup düşünmemekten kaynaklanan bir yanılgıdır. Şöyle ki: Yemin, bir inşâ veya haberin saygın ve onurlu bir şeyin saygınlığı ve

Bakara Sûresi / 89-93 .................................................... 353

onuruyla bağlantılı olarak ifade edilmesidir. Dolayısıyla sözel nispetin geçersizliği, yemin edilen şeyin saygınlığının ve onurunun geçersizliğine yol açar. Eğer söz bir haber ise, doğru olmadığının ortaya çıkması ve eğer emir ve yasak niteliğinde bir açıklama (inşâ) ise, bunlara uyulmaması ile, yemin edilen şey değer kaybına uğrar.

Söz gelimi, "Ömrüme andolsun ki, Zeyd ayaktadır." dediğin zaman sözünün doğruluğunu ömrünün ve hayatının onurluluğuna bağlı kılmış, bununla kayıtlamış olursun. Eğer sözün yalan çıkarsa, ömrün onurunu yitirmiş olur. Aynı şekilde, "Hayatıma andolsun ki, şöyle yap" veya "Sana hayatım üzerine yemin ediyorum ki, şöyle yapacaksın." dediğin zaman verdiğin emri hayatının onuru ile kayıtlamış olursun. Eğer muhatabın senin emrine uymayacak olursa hayatının onurunu ve ömrünün değerini yok etmiş olur. Bundan çıkan sonuca göre: Öncelikle; edebiyatçıların da belirttikleri gibi, bir ifadedeki en yüksek düzeyli vurgulama yöntemi yemindir.

İkincisi: Üzerinde yemin edilen şey, yemine konu olan şeyden onursal olarak daha üstün olmalıdır. Bir sözü onur ve saygınlık bakımından daha aşağı düzeyde olan bir şeyle pekiştirmenin bir anlamı olmaz. Yüce Allah kitabında kendi adına ve sıfatına yemin etmiştir. "Rabbimiz Allah'a andolsun.", "Rabbine andolsun ki, kesinlikle onları sorgulayacağız.", "İzzetine andolsun ki, muhakkak onları azdıracağım." gibi. Bunun yanı sıra peygamberine, meleklerine ve kitaplarına yemin etmiştir. Gök, yer, güneş, ay, yıldızlar, gece, gündüz, gün, dağlar, denizler, şehirler, insan, ağaç, incir ve zeytin gibi yaratıklar adına yemin içmiştir.

Bunun sebebi, bunların yüce Allah'ın onurlandırması ve saygın kılmasıyla gerçek bir saygınlığa ve onura sahip olmalarından başka bir şey değildir. Bunların her biri yüce Allah'ın mukaddes sıfatlarından birinin özelliklerini taşır. O'nun yüce zatının saygınlığının veya O'nun kutsal fiillerinin işaretlerini, izlerini yansıtır. Her onurlu O'nun zatının onuru ile onurludur. Öyleyse, içimizden dua eden herhangi biri, yüce Allah'tan bir şey istediği zaman yüce Allah'ın onurlandırdığı ve üzerlerine yemin ettiği bu yaratıklardan birinin adı ile istemesine engel olacak ne vardır? Resulullah'ı bu genel

354 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

hükmün dışına çıkaran, onu isimlerine yemin edilenler cümlesinden istisna eden, o söz konusu olunca işi zorlaştıran gerekçe nedir? Ömrüme andolsun ki, Allah'ın elçisi Muhammed (s.a.a) kesinlikle Allah katında Irak incirinden veya Şam zeytininden daha alt bir düzeyde değildir. Ulu Allah onun saygı değer kişiliğine şöyle yemin etmiştir: "Ömrüne andolsun ki, onlar, sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı." (Hicr, 72)

Şimdi gelelim "Peygamberin hakkı için Allah'tan bir şey istenmez" şeklindeki değerlendirmeye: Batılın karşıtı olan "hak" kavramı, zihnin dışında sabit olan gerçeği, sırf dışta sabit olan bir gerçek olması açısından ifade eder. Yer ve insan gibi. Kendi sınırları içinde sabit olan her şeye de "hak" denir. Malî ve sosyal haklar gibi. Çünkü bunlar toplumun nazarında sabit şeylerdir. Kur'ân-ı Kerim gerek varoluş ve gerekse yasama ile ilgili olarak yüce Allah'ın gerçekleştirdikleri, sabitleştirdiklerinin dışında hak olduğu ileri sürülen her şeyi batıl ve geçersiz olarak nitelendirmiştir. Şu hâlde yasama alanında ve dinî toplumlarda hak olan, sadece yüce Allah- 'ın hak kıldığı şeylerdir. Mali haklar, kardeşlik hakları ve anababanın evlatları üzerindeki hakları gibi. Yüce Allah hiç kimsenin hükmünün etkisinde değildir; Hiçbir kimse yüce Allah'ı bir şey yapma durumunda bırakamaz. Nitekim, Mutezile ekolünün bazı kanıtlamalarından bu yönde eğilimler sezinlemek mümkündür. Ancak hukuk dilinde O'nun bir şeyi kendi üzerine hak kılması mümkündür. Böylece başkasının O'nun üzerinde bir hakkı olmuş olur.

Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Müminleri kurtarmamız bizim üzerimizde bir haktır." (Yûnus, 103) "Gönderilen peygamber kullarımıza şu sözümüz geçmiştir: Mutlaka kendilerine yardım edilecektir. Ve galip gelecek olanlar, mutlaka bizim ordumuzdur." (Saffât, 171-173)

Görüldüğü gibi ne tür bir yardım olacağı belli değildir ve herhangi bir şeyle sınırlandırılmamıştır. Şu hâlde, kurtarılma müminlerin Allah üzerindeki hakkıdır. Gönderilen peygamberlerin de Allah üzerindeki hakları yardım görmeleridir. Yüce Allah peygamberlerini bu şekilde onurlandırmış, onlara bu saygınlığı vermiştir. Do-

Bakara Sûresi / 89-93 .................................................... 355

layısıyla onlara izafe edebileceğimiz haklar vardır. Şu hâlde onların hakkı için Allah'tan bir şey istemenin hiçbir mahzuru yoktur. Çünkü hakkı hak kılan, hakkı onurlandıran ve onurlu olan her şeye yemin eden O'dur.

Bu açıklamamızı anladığın zaman, yüce Allah'ı Peygamberine (s.a.a) veya Peygamberinin hakkına, aynı şekilde Allah'ın tertemiz velilerine veya onların haklarına yemine vermenin hiçbir sakıncası olmadığını anlarsın. Çünkü yüce Allah mutluluk yolunda, bununla ilgili her türlü yardım yöntemiyle onlara yardım etmeyi üzerine bir hak olarak almıştır. Nitekim bunun böyle olduğunu ayetlerde gördün. Dolayısıyla "Hiç kimsenin Allah üzerinde hakkı yoktur." sözü anlamsızdır, dayanaktan yoksundur.

Evet, hiç kimsenin Allah üzerinde kendi etkisi ile gerektirdiği, kesinleştirdiği bir hakkı olamaz. Yani Allah başkasının verdiği hükümle yönlendirilemez. Bir başkası O'nu bir şeye zorlayamaz. Bu konuda kimsenin söyleyecek bir sözü de yoktur. Hiç kimse bir başkasının Allah'a dikte ettirdiği bir hak ile O'na dua edemez. Aksine, ancak O'nun bozulmaz vaadi ile üzerine aldığı hak adına O'- na dua edilebilir.

356 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Bakara Sûresi / 94-99........................................................

94- De ki: "Eğer Allah katında ahiret yurdu hoşlanmadığınız şeylerden arı olarak, başka insanların değil de, yalnızca sizin ise ve sözünüzde doğru iseniz, haydi ölümü temenni edin."

95- Fakat ellerinin yapıp öne sürdüğü işlerden dolayı, ölümü asla istemezler. Allah, zalimleri bilir.

96- Andolsun ki onları, insanların hayata en düşkünü, hatta müşriklerden daha düşkün bulacaksın. Her biri ister ki bin yıl yaşatılsın. Oysa yaşatılması, onu azaptan uzaklaştıracak değildir. Allah, ne yaptıklarını görüyor.

97- De ki: "Kim Cibrîl'e düşman ise, bilsin ki o, Kur'ân'ı Allah'ın izniyle kendinden öncekileri doğrulayıcı, inananlara yol gösterici ve müjdeci olarak senin kalbine indirmiştir.

98- Kim, Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e ve Mikâil'e düşman olursa bilsin ki, Allah da kâfirlerin düşmanıdır. 99- Andolsun, sana apaçık ayetler indirdik. Onları fasıklardan başkası inkâr etmez.

Bakara Sûresi / 94-99 ............................................... 357
AYETLERİN AÇIKLAMASI


"De ki: Eğer Allah katında ahiret yurdu... başka insanların değil de, yalnızca sizin ise..." Yahudiler, "Ateş yalnızca sayılı birkaç gün bize dokunacak." diyorlardı. "Allah'ın indirdiğine inanın." çağrısına da, "Biz bize indirilene inanırız." diye cevap veriyorlardı. Bu sözleri, bütün insanlar arasında sadece kendilerinin ahirette kurtulacaklarına, ahiretteki kurtuluş ve mutluluklarının helâk ve mutsuzlukla gölgelenmeyeceğine inandıklarını gösteriyordu. Çünkü asılsız iddialarına göre, onlar sadece birkaç sayılı gün azap göreceklerdi.

Bu da buzağıya taptıkları günlerin karşılığıydı. Yüce Allah onlara öyle bir cevap veriyor ki, iddialarının asılsızlığı ve bu husustaki kesinkes dile getirdikleri şeyin yanlışlığı açıkça ortaya çıkıyor. "De ki: Eğer ahiret yurdu sizin ise..." Yani eğer ahiret yurdunun mutluluğu sadece size özgü ise. Hiç kuşkusuz bir eve, bir yurda sahip olan kimse, orada istediği gibi hareket eder. Ondan mutluluğun ve güzelliğin en son sınırına kadar yararlanır. "Allah katında." Yani Allah katında sabitleşmiş, O'nun hükmü ve izniyle. Bu tıpkı şu ayeti kerimeye benziyor: "Allah katında din İslâm'dır." (Âl-i İmrân, 19) Ayetin orijinalinde geçen "haliseten" ifadesi, "hoşlanmadığınız azap, horlanma ve benzeri onur kırıcı uygulamalardan, arı olarak" demektir. Çünkü iddianıza göre, orada sadece birkaç gün azap göreceksiniz.

"Başka insanların değil." Böyle düşünmenizin sebebi, sizin dininizin dışındaki tüm dinlerin batıl olduğunu iddia etmenizdir. "Sözünüzde doğru iseniz, haydi ölümü temenni edin." ifadesi, "De ki: Ey Yahudiler, eğer insanlar arasında yalnız sizin, Allah'ın dostları olduğunuzu sanıyorsanız, o hâlde ölümü temenni edin." (Cum'a, 6) ayetine benziyor. Bu tür bir öneri, onları etkisini hemen gösteren, hiçbir kuşku götürmeyen fıtrî bir gerçeğin kaçınılmaz gereği ile yüz yüze getirme amacına yöneliktir. Çünkü bütün insanlar, hatta bilinç sahibi tüm canlılar, rahatlık ve zorluk arasında bir tercih yapma durumunda bırakıldıklarında hiç tereddütsüz ve kıvırmasız rahatlığı seçerler. Sıkıntılı ve bulanık bir hayat ile berrak ve arı bir hayattan birini seçme önerisi karşısında kesinlikle esenlik dolu berrak, arı-duru hayattan taraf tercihlerini koyarlar. Böyle birisi söz gelimi meşakkatli, mutsuzluk verici, aşağılık bir hayatla sınansa yine de öteki temiz, arı ve berrak

358 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

yine de öteki temiz, arı ve berrak hayatı ister. Onun özlemiyle tutuşur, dilinde hep o hayatın adı ve çabası, hep o hayata kavuşmaya yönelik olur.

Şayet, ahiret mutluluğunun diğer insanlardan ayrı olarak sırf kendilerine ait olduğu şeklindeki iddialarında samimi iseler, kalp, dil ve tavır olarak bu mutluluğu temenni etmeleri gerekir. Ama kesinlikle böyle bir temennide bulunmazlar, peygamberleri öldürdükleri, Hz. Musa'yı inkâr ettikleri, sözleşmelerini bozdukları için. Allah zalimleri herkesten daha iyi bilir.

"Ellerinin yapıp öne sürdüğü..." ifadesi, yaptıkları amellerden kinaye olarak kullanılmıştır. Çünkü amellerin büyük çoğunluğu el aracılığı ile gerçekleştirilir. Daha sonra bu ameller, onlardan yararlanacak veya onları isteyen kimseye sunulur. Dikkat edilirse bu ifadede iki özentiyle karşı karşıyayız: Birincisi; fiiller el sahiplerine değil, ellere izafe edilmiştir: İkincisi, tüm fiiller ellerin işlediği ameller olarak nitelendirilmiştir.

Kısacası, insanın amelleri, özellikle sürekli sergilediği tavırlar, vicdanının derinlerinde sakladığı, kişiliğinin ayrılmaz parçası hâline gelen niteliklerini ortaya koyan en güzel ve en tartışmasız kanıtlardır. Kötü ameller, çirkin hareketler, ancak Allah'la buluşmak arzusundan, onun dostlarının yurtlarına girmekten kaçınan kötü ve çirkin batından kaynaklanır.

"Onları, insanların hayata en düşkünü bulacaksın." Bu ifade yüce Allah'ın, "Ölümü asla istemezler." şeklindeki sözünü açıklayıcı bir kanıt olarak sunuluyor. Yani onların ölümü arzulamadıklarının kanıtı, insanlar arasında şu dünya hayatına en düşkün olanların onlar olduğudur. Çünkü dünyada ahiret yurdunu arzulamanın önündeki tek engel hayata düşkünlüktür, toprağa bağlılıktır. İfadede "hayat" kelimesinin belirsiz bırakılması, dünya hayatını küçümseme amacına dönüktür. Nitekim yüce Allah bir ayette de şöyle buyuruyor: "Bu dünya hayatı, eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Ahiret yurdu ise, asıl hayat odur, keşke bilselerdi." (Ankebût, 64) "Ve müşriklerden..." Anlaşılan, bu ifade "nas=insanlar" ifadesine matuftur. Buna göre anlam şöyle olur: Onların müşriklerden daha çok hayata tutkun olduklarını göreceksin.

Bakara Sûresi / 94-99 ...................................... 359

"Oysa yaşatılması, onu azaptan uzaklaştıracak değildir." Anlaşılan, ifadenin orijinalindeki "ma" olumsuzluk edatıdır. "Huve" zamiri ise, ya durum bildirme ve anlatma içindir ki, o zaman "en yuemmer= yaşatılması" mübteda, "bi-muzehzihihi=uzaklaştıracak" ifadesi de haberi olur. Ya da "huve" zamiri yüce Allah'ın, "her biri ister ki..." sözünün ifade ettiği anlama dönüktür. Bu durumda, "Onun istediği şey kendisini azaptan uzaklaştıracak değildir." şeklinde bir anlam elde edilmiş olur. "En yuemmer=yaşatılması" sözü de zamirin dönük olduğu şeyin açıklayıcı konumuna gelir.

Bunun ışığında ayeti genel olarak açıklayacak olursak şöyle bir anlam çıkar: Onlar asla ölümü arzu etmezler. And içerim ki, insanlar arasında şu aşağılık, şu rezil, şu değersiz ve insanları mutluluk kaynağı, tertemiz ahiret hayatından alıkoyan dünya hayatına en tutkun olanların Yahudiler olduğunu göreceksin. Onlar ölümden sonra dirilişe, haşre inanmayan müşriklerden daha çok hayata düşkündürler. Kaldı ki müşrikler onların her biri en uzun ömrü yaşamak ister. Ama en uzun ömür bile onu azaptan uzaklaştıracak değildir. Çünkü dünyada sürdürülen ömür, ne kadar uzun da olsa sonuçta sınırlıdır, belli bir sürenin dolması ile sona erer. "Her biri ister ki bin yıl yaşatılsın." Yani en uzun ve en fazla ömrü yaşasın. Dolayısıyla "bin" sayısı çokluktan kinayedir. Çünkü Arap dilinde bileşik olmayan en yüksek sayı adı "bin"dir. Bundan fazlası iki sayı adının bileşkesi veya birinin tekrarı şeklinde ifade edilir. On bin; yüz bin, bin bin, gibi.

"Allah ne yaptıklarını görüyor." "el-Basir", yüce Allah'ın güzel isimlerindendir. Görülecekleri bilmek, demektir. Dolayısıyla bu isim, alîm yani "bilen" isminin bir dalıdır.

"De ki: Cibrile kim düşman ise, bilsin ki, o, Kur'ân'ı Allah'ın izniyle senin kalbine indirmiştir." Ayetlerin akışından anlaşıldığı kadarıyla bu ayet Yahudilerin sarf ettikleri bir söze cevap olmak üzere inmiştir. İfadeden anlaşıldığı kadarıyla Yahudiler Peygamber efendimize (s.a.a) indirilen Kur'ân'a inanmaya yanaşmamışlar ve bu tavırlarına gerekçe olarak da vahyi indiren Cebrail'e düşman olduklarını göstermişlerdi. Bunun kanıtı da yüce Allah'ın her iki ayette hem Kur'ân ve hem de Cebrail adına cevap vermesidir. Ayetin iniş sebebi ile ilgili aktarılan rivayet de bunu pekiştirir nitelik-