El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1
 

Bakara Sûresi / 63-74 .................................................... 319

mamışlardı. Bu yüzden, "Bizimle alay mı ediyor, dalga mı geçiyorsun?" demişlerdi.

Aslında bu sözler onların dinleme ve itaat etme ruhunu yitirmiş olmalarından, büyüklük ve inatçılık kompleksinin içlerine yerleşmiş olmasından ve "Biz taklit ehli değiliz; biz ancak gözlerimizle gördüğümüze inanırız" demelerinden kaynaklanıyordu. Nitekim Hz. Musa'ya, "Allah'ı açıkça görmedikçe sana inanmayız." demişlerdi. Bu duruma düşmeleri, bilir bilmez karar vermelerinden ve yetkilerinde olsun olmasın her meselede kendi başlarına yargıda bulunmalarından dolayıydı. Söz gelimi, akılla algılanan soyut bir varlığa, somut bir var-lık gibi yaklaşıyorlardı. Bu yüzden Rabbi somut olarak ve çıplak gözle görmek istemişlerdi. Nitekim bir keresinde de, "Ey Musa, demişlerdi, nasıl onların tanrıları varsa, bize de bir tanrı yap. Musa, 'Siz gerçekten cahil bir toplumsunuz.' demişti." (A'râf, 138)

Onlar peygamberleri Musa'yı da kendileri gibi ihtirasları, hevesleri bulunan, kendileri gibi oyuna, eğlenceye düşkün biri sanıyorlardı. Bu yüzden onu alaycılıkla, ahmaklıkla ve cahillikle suçluyorlardı. Öyle ki Hz. Musa (a.s) onların bu nitelendirmelerine cevap olarak, "Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım." demişti. Hz. Musa böyle bir niteliğe sahip olmaktan Allah'a sığınıyor ve "Ben cahil değilim." diye ortaya atılmıyor. Böylece cehalete karşı ilâhî korumanın (ismet) koruyuculuğuna güveniyor, yaratılışta kendisine bahşedilen hikmete değil.

Onlar, insan ancak doğruluğuna ilişkin bir kanıt varsa bir sözü kabul edebilir, sanmışlardı. Aslında bu sanıları ilkesel olarak doğrudur. Ancak buradan hareketle, "Her hükmün kanıtını en ince ayrıntısına kadar bilmek gerekir, bu hususta özet kanıtlamalar yeterli değildir." şeklinde bir yanlış sonuç çıkarmışlardı. Bu yüzden ineğin niteliklerinin ayrıntılı olarak belirtilmesini istemişlerdi. Çünkü inek türü diriltme özelliğine sahip olmadığına göre, kesilmesi istenen belli bir inek olmalı ve nitelikleri en ince ayrıntısına kadar açıklanmalı diye düşünmüşlerdi. "Bizim için Rabbine dua et, onun ne (biçim bir inek) olduğunu bize açıklasın." demeleri de bu yüzdendi.

320 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Aslında bu istekle boş yere kendilerini zora sokuyorlardı. Allah da onların işini zorlaştırdı. Musa dedi ki: "Allah diyor ki: O, ne yaşlı -yani doğuramayacak kadar yaşlı- ne de körpe; -yani hiç doğurmamış- ikisinin arasında bir inektir." Kadınlar ve dişi hayvanlar için kullanılan "avân" niteliği, yaşlılıkla körpelik arası orta yaş demektir. Buna rağmen yüce Allah onlara acıyor ve gereksiz yere soru sormamalarını öğütlüyor. Durumlarını zorlaştırıcı tavırlardan sakınıp yapılan açıklamalarla yetinmeleri uyarısında bulunuyor:

"Hadi, size emredileni yapın." Ne var ki onlar, bu uyarıyı dikkate almıyorlar ve "Bizim için Rabbine da et, onun renginin ne olduğunu bize açıklasın." diyorlar. Musa da şöyle diyor: "Alla diyor ki: O, halis ve koyu sarı, -koyu ve parlak bir sarı- bakanlara sevinç veren bir inektir." İneğin tanımlanmasına ilişkin açıklama böylece tamamlanıyor.

Onun nasıl bir şey olduğu ve renginin ne olduğu açıklığa kavuşuyor. Buna rağmen onlar hoşnut olmuyorlar ve tekrar başlangıçtaki sözlerine dönüyorlar; utanmadan, sıkılmadan, "Bizim için Rabbine dua et, o-nun ne (biçim bir inek) olduğunu bize açıklasın. Zira inekler bizim için ayırt edilemez oldu. Allah dilerse, (bu kez) mutlaka ona iletileceğiz." diyorlar. Hz. Musa üçüncü kez onun nasıl bir şey olduğunu açıklamak durumunda kalıyor, onlara şöyle cevap veriyor: "Allah diyor ki: O, yer sürmeyen, ekin sulamayan, boyunduruk altına alınmamış -çifte koşulmamış- bir inektir..." Bu açıklamanın sonunda, söyleyecek bir şey bulamıyorlar, zorun- lu olarak, "İşte şimdi gerçeği getirdin." diyorlar. Kesin delillerle susturulan ve artık gerçeği kabul etmekten başka seçeneği olmayan insanların söylediği türden bir sözdür bu. Reddetmek için bir yol bulamıyorlar. Bu yüzden gerçeği onaylamak zorunda kalıyorlar.

Dolayısıyla önceki sözlerin tam anlamıyla açık olmadığı bahanesini ileri sürüyorlar. Bunun kanıtı da yüce Allah'ın şu sözüdür: "... onu kesmişlerdi. Ancak az kalsın yapmayacaklardı." "Hani siz bir adam öldürmüştünüz de suçu birbirinize atmaya kalkmıştınız."Bu ifade, kıssanın başlangıcını anlatmaktadır. Ayetin orijinalinde geçen ifadenin mastarı olan "tedaru", "tedafu" anlamındadır;

yani, kendini savunup başkasını suçlamak demektir ve "defaa" anlamında "deree" kökünden gelir. Ortada öldürülen bir Bakara Sûresi / 63-74 .................................................... 321 adam vardı, her taife de suçu başkasının üzerine atıyordu. Yüce Allah da onların gizlediklerini açığa çıkarmak istiyordu. "İneğin bir parçasıyla ona (o öldürülene) vurun, demiştik." Zamirlerden birincisi öldürülen adama dönüktür; ikincisi ise ineğe dönüktür. Şöyle de diyenler olmuştur: "Bu kıssanın anlatımı ile kastedilen şey, Tevrat'ta yer alan ve bizim de naklettiğimiz söz konusu hükmün yasalaştırılmasının sebebini açıklamaktır. Ölünün diriltilmesinden maksat ise, bu hükmün yasalaşması sonucu, öldürülenin kanının kimin tarafından döküldüğünün ortaya çıkmasıdır.

Yani burada sözü edilen hayat, yüce Allah'ın "Kısasta sizin için hayat vardır." (Bakara, 179) şeklindeki sözünde geçen hayat gibi bir hayattır. Yoksa, mucize yoluyla diriltme olayı söz konusu değildir. Ancak sizin de takdir edeceğiniz gibi kıssanın akışı, özellikle, "İneğin bir parçasıyla ona (o öldürülene) vurun, demiştik. İşte Allah, ölüleri böyle diriltir." ifadesi, böyle bir yoruma engel oluşturmaktadır.

"Sonra, bunun ardından kalpleriniz katılaştı. Şimdi o kalpler, taş gibi, hatta daha da katıdır." Kalpteki katılık, taştaki sertlik düzeyindedir. Ayetin orijinalinde geçen "ev" edatı, "bel=hatta" anlamındadır. Daha doğrusu, "bel" edatının kullanıldığı yerde kullanılmıştır. Kalplerin taştan da katı olabileceğini şöyle açıklıyor: "Çünkü taşlardan öylesi var ki, içinden ırmaklar kaynar." Bu ifadede taş ile su karşılaştırılıyor.

Çünkü taş sertliğin sembolüdür, su ise yumuşaklığın. Buna rağmen sertliğin sembolü olan taştan, yumuşaklığın sembolü olan su kaynar. Sert taş yarılır içinden yumuşak sular akar. Ama onların kalbinden gerçeği kucaklayacak bir duygu yansımaz, pratik ve somut gerçeği yansıtacak bir hak söz ağızlarında çıkmaz.

"Öylesi de var ki, Allah korkusundan (yukarılardan) aşağıya düşer." Taşların aşağıya düşmesi; bildiğimiz gözlemlediğimiz, dağların doruklarındaki kayaların parçalanıp yer sarsıntıları veya kışın aralarında oluşan buzların bahar mevsiminde eriyip suya dönüşmesi sonucu aşağı doğru yuvarlanmasıdır. Doğal sebeplerine bağlı bu yukarıdan düşüşün yüce Allah'ın korkusundan kaynaklanan bir düşüş olarak nitelendirilmesi, bütün sebeplerin yüce Allah'ta son bulduğundan dolayıdır. Onun için taşın özel nedenlere bağlı olarak aşağı doğru yuvarlanması, yüce Allah'ın ona yuvarlanmaya ilişkin verdiği emre itaat etmesi demektir. Dolayısıyla o, varlığıyla

322....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Rabbinin kendisine yönelik emrini algılamaktadır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Onu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ama siz onların tes-bihlerini anlamazsınız." (İsrâ, 44) "Hepsi ona boyun eğmiştir." (Bakara, 116) Korku bilinçli edilgenliktir. O da Allah'ın korkusu ile yuvarlandığına göre, bu yuvarlanışında bilinçlidir. Bu bakımdan ele aldığımız ayet şu ayetleri andırmaktadır:

"Gök gürültüsü, övgüsüyle, melekler de korkusundan O'nu tesbih ederler." (R'ad, 13) "Göklerde ve yerde olanların hepsi, ister istemez Allah'a secde ederler. Gölgeleri de sabah akşam." (R'ad, 15) Bu ayetlerde gök gürlemesinin çıkardığı ses, övgüyle Allah'ı tesbih etme olarak nitelendirilmiştir. Gölgenin yüce Allah'a secde ettiği vurgulanmıştır. Buna benzer daha birçok ayet vardır ki, ifadenin tahlil niteliğinde olduğu gün gibi ortadadır.

Kısacası; "Öylesi de var ki, Allah korkusundan (yukarılardan) aşağıya düşer." ifadesi, kalplerinin taştan daha katı ve duyarsız olduğunu vurgulamaya yönelik ikinci bir açıklamadır. Çünkü taş Allah'tan korkar, O'nun korkusundan yukarıdan aşağı düşer. Ama onların kalpleri, ne Allah'tan korkar, ne de O'ndan çekinir.

AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


el-Mehasin adlı eserde, "Size verdiğimizi kuvvetle tutun." ifadesiyle ilgili olarak İmam Sadık'a (a.s), "Bundan maksat beden kuvveti midir? Yoksa kalp kuvveti midir?" diye sorulduğu, İmam'ın da, "Her ikisi de kastedilmiştir." şeklinde cevap verdiği rivayet edilir. [c.1, s.319]

Ben derim ki: Aynı hadis Tefsir'ul-Ayyâşî'de de rivayet etmiştir.1 Tefsir'ul-Ayyâşî'de, "İçindekileri (sürekli) hatırlayın." ifadesiyle ilgili olarak, Halebî'nin şöyle rivayet ettiği belirtilir: "İçindekilerini hatırlayın, onu terk etmekle uğranılacak cezayı unutmayın." [c.1, s.45, h: 53]

---------

1- [c.1, s.45, h: 52]

Bakara Sûresi / 63-74 .................................................... 323

Ben derim ki: Bu mesajı, "ve dağı üstünüze kaldırmıştık, 'Size verdiğimizi kuvvetle tutun.'..." ifadesinin oluşturduğu atmosferden de algılamak mümkündür.

ed-Dürr'ül-Mensûr adlı eserde Ebu Hureyre'nin şöyle dediği rivayet edilir: Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Eğer İsrailoğulları, 'Allah dilerse, (bu kez) mutlaka ona iletiliriz.' demeselerdi, hiçbir zaman o ineği bulamazlardı ve eğer herhangi bir ineği ilk etapta alıp kesselerdi, yeterli olacaktı. Ama onlar işi yokuşa sürdüler, yüce Allah da işlerini gittikçe zorlaştırdı." [c.1, s.77]

Tefsir'ul-Kummî'de belirtildiğine göre, İbn-i Fazzal diyor ki, İmam Rıza'nın (a.s) şöyle dediğini duydum: "Yüce Allah, İsrailoğullarına bir inek kesmelerini emretti. Ama onlar daha fazla açıklama istediler. Bunun üzerine yüce Allah işlerini zorlaştırdı." el-Meanî'de ve Tefsir'ul-Ayyâşî'de Bezentî'nin şöyle dediği belirtilir: İmam Rıza'nın (a.s) şöyle dediğini duydum:

"İsrailoğullarından bir adam, akrabalarından birini öldürdü. Sonra adamın ölüsünü tutup İsrailoğullarından üstün nitelikleriyle bilinen bir oymağın yolunun üzerine attı ve gidip öldürülmüş akrabasının kan bedelini istedi. Musa'ya dediler ki: 'Falanca oğulları oymağı falanca adamı öldürdüler. Bize katilin kim olduğunu bildir.' Hz. Musa, 'Bana bir inek getirin.' dedi. Onlar, 'Bizimle alay mı ediyorsun?' dediler. Hz. Musa, 'Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım.' dedi. Şayet herhangi bir inek getirselerdi, yükümlülükten kurtulacaklardı.

Fakat onlar işi yokuşa sürdüler, yüce Allah da yükümlülüklerini zorlaştırarak arttırdı. Dediler ki: 'Bizim için Rabbine dua et, onun nasıl bir inek olduğunu bize açıklasın.' Musa dedi ki: O diyor ki: O inek ne yaşlı, ne de körpedir; yani ne küçük, ne de büyüktür; ikisinin ortasında bir inektir." "Eğer bu açıklamayla yetinip herhangi bir inek getirip kesselerdi, yükümlükten kurtulacaklardı. Ama onlar emredileni yerine getirmemek için yan çizmeye devam ettiler, yüce Allah da işlerini gittikçe zorlaştırdı. Dediler ki: 'Bizim için Rabbine dua et, renginin nasıl olduğunu bize açıklasın.' Dedi ki: 'O diyor ki: O, halis koyu sarı, bakanlara sevinç veren bir inektir.' Şayet onlar istenen niteliklerde bir inek kesselerdi, görevlerini yerine getirmiş sayılacaklardı; ama kıvırmaya devam ettiler, yüce Allah da yükümlülüklerini

324 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

bir kat daha arttırdı. Dediler ki: 'Bizim için Rabbine dua et, onun nasıl bir inek olduğunu bize açıklasın. Zira inekler bizim için ayırt edilemez oldu. Allah dilerse, (bu kez) mutlaka ona iletiliriz.' Dedi ki: 'O şöyle diyor: 'O, yer sürmeyen, ekin sulamayan, boyunduruk altına alınmamış, serbest dolaşan ve alacası bulunmayan bir inektir.' 'İşte şimdi gerçeği getirdin.' dediler. Ardından istenen niteliklere sahip bir inek aramaya koyuldular. Sonunda İsrailoğullarına mensup bir gencin yanında bu nitelikte bir inek buldular. Genç, 'Onu ancak derisi dolusu altın karşılığı satarım.' dedi.

Bunun üzerine Musa'nın yanına gelip durumu ona bildirdiler. usa, onu satın almalarını istedi. Onlar da gidip bedelini ödeyerek ineği satın aldılar. Hz. Musa ineği kesip kuyruğu ile ölüye vurmalarını emretti. İsteneni yapınca ölü dirildi ve 'Ey Allah'ın resulü, beni öldüren amcamın oğludur. Beni öldürdüğü iddia edilen diğer kişi suçsuzdur.' dedi. Böylece katilin kim olduğunu öğrenmiş oldular." "Bazı arkadaşları Hz. Musa'ya, 'Bu ineğin ilginç bir öyküsü vardır.' dediler. Hz. Musa, 'Nedir bu?' dedi. Dediler ki: 'İsrailoğullarına mensup bir genç babasına iyi davranırdı. Bir gün bir mal satın almıştı, babasının yanına döndüğünde anahtarların onun başının altında olduğunu gördü. Fakat o, babasını uyandırmak istemedi ve söz konusu malı almaktan vazgeçti. Daha sonra babası uyanınca, ona meseleyi açtı. O da, 'İyi ettin, kaçırdığın mala karşılık bu inek senin olsun.' dedi. Hz. Musa, bu öyküyü anlatana dedi ki: İyi davranışa bak, sahibine ne kadar yararlı oluyor." Ben derim ki: Gördüğüm gibi bu rivayetlerle, ayet-i kerimelerden edindiğimiz genel değerlendirmeler arasında bir uyum vardır.

KONUYLA İLGİLİ FELSEFÎ BİR İNCELEME


Gördüğünüz gibi bu sure, gerek İsrailoğullarına ve gerekse başka topluluklara ilişkin kıssalarda sözü edilen birtakım mucizeler içermektedir. Denizin yarılması ve Firavun hanedanının denizde boğulması gibi: "Hani izin için denizi yarmıştık da sizi kurtarmış, Firavun hanedanını (denizde) boğmuştuk." İsrailoğullarına yıldırımın çarpması ve öldükten sonra tekrar diriltilmeleri gibi: "Hani siz, 'Ey Musa, biz Allah'ı açıkça görmedikçe sana inanmayız.'

demiştiniz. Bunun üzerine, sizi yıldırım kapıverdi." Üzerlerine

Bakara Sûresi / 63-74 .................................................... 325

bulutun gölgelik yapılması, kudret helvası ve bıldırcın etinin indirilmesi gibi: "Bulutu üstünüze gölgelik yapmıştık." Taştan göz göz pınarların fışkırması gibi: "Hani Musa, kavmi için su istemişti..." Üstlerine dağın kaldırılması gibi: "ve dağı üstünüze kaldırmıştık." Aralarında bazılarının başka bir yaratığa dönüşmesi gibi: "Onlara, 'Aşağılık maymunlar olun.' demiştik." Boğazlanmış ineğin etinden bir parçanın öldürülmüş adama değdirilmesi sonucu adamın dirilmesi gibi: "Bunun için de, 'İneğin bir parçasıyla ona (o öldürülene) vurun.' demiştik." Başka bir topluluğun diriltilmeleri gibi:

"Yurtlarından çıkanları görmedin mi?..." [Bakara, 243] Harap olmuş bir beldeye uğrayan kişinin öldükten sonra mucizevî bir biçimde diriltilmesi gibi: "Ya da (duvarları, çatıları üstüne yığılmış, alt üst olmuş,) ıssız duran bir şehre uğrayan gibisini (görmedin mi)?" [Bakara, 259] Hz. İbrahim'in eliyle kuşların diriltilmeleri gibi: "Hani bir zaman İbrahim, 'Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster.' demişti." [Bakara, 260]

Kur'ân'da sözü edilen ve sayıları on ikiyi bulan bu olağanüstü mucizelerin büyük çoğunluğu, İsrailoğullarıyla ilgili olarak gerçekleşmiştir.

Bundan önce, mucizevî olayların gerçekleşebileceğini ve varlık âleminde olağanüstü gelişmelerin her zaman mümkün olduğunu vurgulamıştık ve bunun genel neden-sonuç yasası ile çelişmediğini dile getirmiştik. Bununla da, mucizelere ilişkin ayetlerin zahirlerinden anlaşılan anlamları yorumlamanın, bu ayetlere, zahirlerinden anlaşılandan farklı anlamlar yüklemenin bir kanıta dayanmadığı ortaya çıkıyor. Çünkü bu gibi olgular, üçün iki tam sayıya bölünmesi ve çocuğun aynı zamanda kendi kendisinin babası olması gibi mümkün olmayan şeyler değiller.

Evet, ölülerin dirilmesi ve başka bir varlığa dönüşüm gibi mucizeler ayrı bir incelemenin konusudurlar. Bu gibi mucizelerle ilgili olarak şöyle bir şüphe ileri sürülmüştür: Yerinde kanıtlanmıştır ki, kemal ve fiililik kuvvesine sahip bir varlık kuvveden fiile dönüşünce onun bir kez daha kuvveye dönüşmesi imkânsız olur. Aynı şekilde varoluşsal olarak mükemmellik niteliğine sahip olan bir şey de, olgunlaşma süreci içinde varoluşsal olarak olduğundan daha noksan bir mükemmellik konumuna dönüş yapmaz. İnsanoğlu da ölüm sonucu maddeden soyutlanır, misalî ya da aklî niteliğe sahip soyut bir varlığa dönüşür. Bu varoluş aşamalarının her ikisi de,

326 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

maddî varoluş aşamasından daha ileridirler. Bu düzeylerdeki varoluş, maddî varoluştan daha güçlüdür. Dolayısıyla ölümden sonra ruhun tekrar maddeye yönelmesi, ilgi duyması imkânsızdır. Aksi taktirde, fiile dönüşen bir şeyin tekrar kuvveye dönüşmesi gerekecek ki, bu muhaldir. Ayrıca, insanoğlu varoluş bakımından diğer canlı türlerinden daha güçlü bir konumdadır. Böyle bir varlığın da "mesh" aracılığı ile öteki canlı türlerinden birine dönüşmesi imkânsızdır.

Ben derim ki: Kuvveden fiile geçen bir şeyin tekrar kuvveye dönüşmesinin imkânsızlığı, kuşkusuz gerçektir. Ne var ki, ölenin bir kez daha dünya hayatına dönmesinde, aynı şekilde "başka bir canlıya, varlığa dönüşüm" olayında kuvveden fiile geçmek söz konusu değildir. Bunu şöylece izah etmek mümkündür: Somut olguların ve kanıtların verilerine göre, bitkisel maddî cevher, hayvanî tekâmül sürecine girdiği zaman, hayvanîliğe doğru hareket eder, hayvanî bir biçim alır. Bu biçim, madde ile madde ötesi arasındaki ara aşamadaki (berzah) özgü soyut bir biçimdir.

Bunun hakikati ise, 'şeyin' kendisini cüz'î ve hayalî bir kavrayışla algılamasıdır. Sözünü ettiğimiz biçim, bitkisel cevher açısından kâmil bir varoluştur ve söz konusu kuvve açısından cevherî hareketle elde edilen bir fiililiktir. Dolayısıyla bunun bir gün maddî cevhere yönelmesi, ona dönüşmesi mümkün değildir. Ancak eğer söz konusu "şey" maddesinden ayrılır ve o madde, söz konusu maddî bir biçimle baş başa kalırsa, o başka. Bir hayvanın ölüp hareketsiz bir cesede dönüşmesi gibi. Bu hayvanî biçim, kendisinden kaynaklanan algılama faaliyetlerinin, bilmeyle ilgili durumların kaynağıdır. Hayvanî ruh, söz konusu eylemlerin gerçekleşmesi ile birlikte bilmeye ilişkin bu durumları özüne nakşeder.

Öze işlenen bu nakışlar üst üste yığılınca, birbirine benzeyen nakışlardan yepyeni bir nakış meydana gelir. Ve bu, yok edilmez kalıcı bir biçim ve köklü bir öz varlık olur. Bu yeni ruhsal biçimden, hayvanî bir tür ortaya çıkabilir, kendine özgü biçimi ve türü olan özel bir hayvan türü oluşabilir; hile, kin, şehvet, vefa ve ihtiras gibi biçimlerden biriyle belirginleşebilir. Fakat söz konusu biçimler, öz varlık hâlini almayınca nefis eski basit aşamasında kalır. Öze ilişkin cevherî hareketlilikten geri duran bitkiler gibi. Böyle olunca da

Bakara Sûresi / 63-74 .................................................... 327

bitki olarak kalırlar ve hayvanî faaliyet alanına çıkış yapamazlar. Şayet berzahî nefis aniden biçim elde etmek suretiyle durumları ve fiilleri açısından tekâmül ederse, varoluşunun ilk aşamasında bedeni ile olan ilişkisi kesilir. Ne var ki, berzahî nefis, madde ile bağlantılı olan algılama faaliyetleri aracılığı ile git gide tedricî bir tekâmül gerçekleştirir. Nihayet eğer doğal ömrünü ve kendisi için öngörülen süreyi tamamlarsa, kendine özgü bir canlı türü hâline gelir. Eğer yok edici ölüm gibi herhangi bir engelden dolayı doğal ömrünü yaşama ve kendisi için öngörülen süreyi tamamlama imkânını bulamazsa, basit hayvanîlik niteliğini korur.

Aynı şekilde eğer hayvan, insan olma sürecine girerse -insan, zatını maddeden, onun gereklerinden, oranlar ve renkler gibi ona ilişkin olgulardan soyutlanmış olarak bütünsel bir yaklaşımla düşünebilen bir varlıktır- cevherî hareketle aklın kuvve merhalesi olan misal fiilîliğinden çıkar, soyut akıl fiilîliğine girer. Böylece fiilî olarak insan biçimini kazanır. İşte bu fiilî durumun yeniden, hayvan için söz konusu olan kuvvesine, yani misalî soyutluğa dönüşmesi muhaldir. Ayrıca, bu biçimin de kendine özgü fiil ve durumları vardır. Bunların tedricî birikimi sonucu özel bir biçim oluşur. Bu da hayvanî türe ilişkin olarak söz konusu edilen durumun bir benzeri olmak üzere, insan türüne ilişkin yeni bir çeşitliliğe yol açar. Yaptığımız açıklamayı anladıysan, şu varsayımı rahatlıkla kavrarsın:

Diyelim ki, bir insan öldükten sonra tekrar dünyaya döndü ve ruhu yeniden maddeye bağlandı. Özellikle daha önce bağlı bulunduğu maddî biçime yeniden kavuştu. Bu durum ruhunun soyutlanmışlığını geçersiz kılmaz. Çünkü ruh ilginin kesilmesinden önce de soyutlanmış durumdaydı. Aynı şekilde ikinci bir bağlantıdan sonra da soyutlanmışlığını korur. Ölüm olayı ile birlikte meydana gelen durum, ruhun madde içindeki faaliyetlerinin bağlantısını sağlayan araçları kaybetmesidir. Dolayısıyla artık ruh maddî bir eylem gerçekleştirememektedir. Tıpkı gerekli araç ve gerecini yitiren bir sanatkâr gibi. Ruh madde ile olan bağlantısını yeniden sağlayınca, bedensel güçlerini ve araçlarını yeniden kullanmaya başlar.

Fiiller aracılığı ile kazandığı yeni durumlar ve melekeler sergiler. Bunlar daha önce elde ettiği durumlardan daha üstün bir konumda olurlar ve bunlar sayesinde yeni bir tekâmül gerçekleştirmiş olur. Dolayısıyla bu madde ile yeniden bağlantı kurmak, bir

328 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1 geriye dönüş, olgunluk konumundan noksanlık konumuna iniş ve fiilden kuvveye geçiş değildir.

Desen ki: Buna göre, sürekli aksiliğin, zorlamanın mümkün olduğunu söylemek gerekir. Hâlbuki bunun yanlış olduğu kesindir. Çünkü bedenden kopmuş soyut ruh, ikinci kez maddeyle bağlantı kurması dolayısıyla, maddî fiiller açısından karakteristik bir tekâmüle kavuşabilecekse, onu sonsuza dek bu tekâmülden yoksun bırakmak, karakteristik olarak sahip olması gereken bir nitelikten yoksun bırakmak anlamına gelir. Çünkü her ruh, mucizevî bir şekilde ya da olağanüstü bir yöntemle tekrar dünyaya dönmez. Şu hâlde kesintisiz yoksunluk, sürekli bir zorlamadır.

Buna karşılık ben derim ki: Dünya hayatında kuvveden fiile geçen ve belli bir sınıra varıp ardından ölen ruhlar açısından, sürekli olarak bir adım ötede bekleyen bir tekâmül imkânı söz konusu değildir. Aksine; ruh, bir süre sonra sahip bulunduğu fiililik durumu üzere istikrar kazanır. Ya da kendine uygun aklî biçimi alarak eriştiği düzeyi korur. Böylece söz konusu imkân da ortadan kalkar. Çünkü birtakım iyi ve kötü ameller işlemiş olmasına rağmen basit ve yalın bir ruhla ölen insan, eğer bir süre daha yaşayacak olsaydı, yalın ruhuna mutlu veya mutsuz bir biçim kazandırabilirdi.

Aynı şekilde eğer öldükten sonra tekrar dünyaya dönerek bir süre daha yaşayacak olursa, eski biçimi üzerine yeni ve özel bir biçim edinebilir. Dönmediği takdirde ise, dünya ve ahiret arası ara dönemde (berzah âleminde) daha önce işlediği amellerden dolayı ya ödüllendirilir, sevap alır ya da cezaya çarptırılarak azap görür.

Ta ki, geçmiş misalî biçimine uygun aklî bir biçim alana kadar. Böylece de söz konusu imkân geçersiz olur ve sadece aklî tekâmül imkânı kalır. Eğer dünyaya dönecek olursa, -peygamberler ve velilerin öldükten sonra tekrar dünyaya dönecekleri varsayımı gibi- maddî bakımdan ve madde ile bağlantılı fiiller açısından başka bir aklî biçim elde edebilir. Dönmediği takdirde ise, onun için kazandığı kemal ve kemal yolu üzerindeki derecelerden başka bir şey olmaz.

Bilindiği gibi bu, sürekli bir zorlama olarak değerlendirilemez. Eğer ruhun, birtakım etkenler ve etkin illetlerin sonucu kendisi için mümkün olan tekâmülden yoksun olması sürekli bir zorlama ola-

Bakara Sûresi / 63-74 .................................................... 329

rak kabul edilecek olursa, didişme ve çekişme yurdu olan bu dünyadaki olayların büyük çoğunluğu ya da tümü, sürekli zorlama olarak değerlendirilmelidir. Çünkü doğanın bütün parçaları bütün olayların üzerinde etkin rol oynar. Hâlbuki sürekli zorlama, türlerden birinin karakteristik olarak tekâmül gücüne ve kabiliyetine sahip olması, sonra da bunun belirtilerini, ya kendi içinden ya da dışarıdan kaynaklanan ve karakteristik özelliğin işlevsiz bırakılmasına dönük olan bir olgunun etkisi sonucu, hiçbir zaman dışa vuramamasıdır. Bu durumda söz konusu türün tekâmül edebilme kabiliyetiyle donatılması saçma, gereksiz ve anlamsız olur. Gerisini sen anla artık.

Aynı şekilde, eğer bir insanın biçiminin değiştiğini, maymun ve domuz gibi herhangi bir hayvanın biçimine büründüğünü varsayarsak, bu, biçim üstüne biçim şeklinde gerçekleşir. Buna göre o, insan domuzdur veya insan maymundur. İnsanlığı devre dışı kalmış, onun yerini domuzluk veya maymunluk almış değildir. Çünkü insan kendisi için karakteristik biçimlerden birini elde ettiği zaman ruhunu onunla biçimlendirmiş olur. Bu biçimin tıpkı öldükten sonra ahirette olacağı gibi, dünyada da gizlenmişlikten açıklığa çıkmasının imkânsız olduğuna ilişkin bir kanıt elde mevcut değildir.

Daha önce de vurgulandığı gibi insan ruhu, ilk varoluş aşamasında, özel bir biçimde türlenebilecek, belirsizlikten sonra belli bir biçim alabilecek, mutlaklıktan sonra sınırlandırılabilecek bir basitliktedir. Şu hâlde meshedilmiş insan, biçim değiştirmiş insandır. İnsanlığını yitirmiş değildir. Bizler günlük yayınlarda Avrupa ve Amerika'daki bilimsel kurumların yayınladıkları bildirilerde ölümden sonra hayatın olabileceğine ve insan şeklinin mesh yoluyla değişebileceğine ilişkin haberler okuyoruz. Gerçi biz, bu tür meseleleri ele alırken sırf bu tür haberlere dayanarak düşünce üretmeyiz, ama bir araştırmacı da dün okuduğunu bugün unutmamalıdır. Desen ki: Şu hâlde, tenasuha (reenkarnasyon) inanmamak için herhangi bir neden yoktur.

Buna karşılık vereceğimiz cevap şudur: Bu yaklaşım kesinlikle doğru değildir. Çünkü, kendine özgü tekâmülünü tamamlayan bir ruhun bedenden ayrılmasından sonra diğer bir bedene girmesi demek olan tenasuh imkânsızdır. Çünkü ruhun girdiği bu bedenin

330 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

eğer bir ruhu varsa, bu durumda tenasuh soncu iki ruh aynı bedende bir araya gelmiş olacaktır. Bu ise, çoğun birliği ve birin çokluğu demektir. Yok eğer söz konusu bedenin ruhu yoksa, o zaman da fiilî olanın kuvveye dönüşmesi söz konusu olur. Yaşlı adamın çocuk hâline gelmesi gibi. Aynı şekilde, yaptığımız bu açıklamalardan çıkan sonuca göre, tekâmülünü tamamlayıp bedenden ayrılan insan ruhunun bitkisel veya hayvanî bir bedene geçmesi de imkânsızdır.

KONUYLA İLGİLİ İLMÎ VE AHLÂKÎ BİR İNCELEME


Kur'ân-ı Kerim'de en çok sözü edilen, hayatlarından kesitler sunulan topluluk İsrailoğullarıdır. Adı en fazla geçen peygamber de İm-ran oğlu Musa'dır (selâm üzerine olsun). Söylenene göre, Hz. Musa'nın adı yüz otuz altı yerde geçer. Bu sayı, Hz. Musa'dan sonra en çok adı geçen peygamber olan Hz. İbrahim'in adının sayısından bir kat daha fazladır. Çünkü yine söylenene göre, Hz. İbrahim'in adı da altmış dokuz yerde geçmiştir. Bundaki belirgin amaç şudur: İslâm, Allah'ın birliği ve ortaksızlığı esasına dayanan hanif dindir. Bu dinin temelleri Hz. İbrahim döneminde atılmış ve nihayet yüce Allah, sevgili peygamberi Hz. Muhammed'in (s.a.a) gelişi ile birlikte bu dini tamamlayıp kemale erdirmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Babanız İbrahim'in dini (böyleydi). O, sizi daha önceden Müslümanlar olarak adlandırdı." (Hac, 78) Uluslar içinde en inatçı, en dik baş, hakka boyun eğmekten en çok kaçınan ulus, İsrailoğullarıdır. Nitekim Peygamber efendimizin muhatap olduğu Arap kâfirleri de bu niteliğe sahiptiler. Öyle ki yüce Allah onlar hakkında şöyle buyurmuştur: "Hiç kuşkusuz, şu kâfirleri uyarsan da, uyarmasan da, onlar için birdir; onlar inanmazlar." (Bakara, 6) İsrailoğullarıyla ilgili olarak Kur'ân-ı Kerim'in sözünü ettiği hiçbir aşağılık nitelik yoktur ki, Arap müşriklerinde bulunmasın. Onlar da tıpkı İsrailoğulları gibi pislik içinde yüzüyorlardı.

Katı yüreklilikte, anlayışsızlıkta İsrailoğullarından geri kalır bir yanları yoktu. Kur'ân-ı Kerim'de İsrailoğullarıyla ilgili kıssalar üzerinde iyice düşündüğün zaman göreceksin ki, İsrailoğulları maddeye bağlanan, ondan vazgeçemeyen bir topluluktur. Tek hedefleri duyu or-

Bakara Sûresi / 63-74 .................................................... 331

ganlarının sağladığı maddî hayata ilişkin zevklerdir. Bu topluluk duyu ötesine inanmazdı, sadece zevklerinin ve maddî doygunluğun peşinde koşarlardı. Nitekim bugünkü Yahudiler de aynı karaktere sahiptirler. Bu karakterleri, akılları ve iradelerinin duyu organlarının ve maddenin kontrolünde olmasını sağlamıştı. Ancak duyularının ve maddenin elverdiği ölçüde akledebiliyor ve ancak bunların izin verdiği sınırlar içinde iradelerini kullanabiliyorlardı. Bütünüyle duyularına bağlı olmalarından dolayı, duyu organlarıyla algılayamadıkları bir şeyi gerçek de olsa kabul etmiyorlardı. Maddeye bağlılıkları yüzünden, maddî güzelliklere ve hayatın çekici süslerine sahip olan büyüklerinin her dediğini yanlış da olsa kabul ediyorlardı.

Bu da onların söz ve fiillerinin çelişmesine yol açmıştı. Onlar, duyularından uzak olduğu sürece, uyulması gerekiyor olsa da, gelenek adına uygulanan her hususu kınayarak reddederlerdi. Ama uyulmaması gerekiyor olsa da, maddî tutkularıyla uyum içinde olan, hayatın zevki adına diye yapılan her şeyden övgüyle söz ederlerdi. Onların bu karaktere sahip olmalarını sağlayan etkenlerin başında uzun süre Mısırlıların egemenliği altında, onların köleleri olarak onur kırıcı bir hayat yaşamaları gelir. Mısırlılar onlara, kötü işkenceler yapıyor, oğullarını öldürüp kadınlarını sağ bırakıyorlardı. Bunda Rablerinden onlara yönelik büyük bir sınav vardı.

Kısacası İsrailoğulları, bu sebeplerden dolayı peygamberlerinin ve dini hayata geçirme misyonunu üstlenen bilginlerinin, onların dünya ve ahiret mutluluklarına yönelik sözlerine uymada çok ağır davranırlarken, aralarındaki müstekbirlerin ve haktan yüz çevirenlerin çağrılarından çok çabuk etkilenirlerdi. (Bu hususta Hz. Musa ve başkalarına karşı takındıkları tavırları hatırlayabilirsiniz.) Hak ve hakikat, bugün de Batıda ortaya çıkan madde eksenli medeniyete karşı benzeri bir sınav vermektedir. Bu medeniyet de duyulara ve maddeye dayanmaktadır. Duyularca algılanmayan hiçbir kanıtı kabul etmiyor ve duyularca algılanan maddî bir lezzet kapsayan bir şey hakkında da kanıt arama gereğini duymuyor. Bu yüzden Batı medeniyeti, eşya ve olaylara ilişkin yargılarında insanî karakteristiği devre dışı bırakmıştır. Yüksek bilgiler ve üstün ahlâk insanlık âleminden uzaklaşmıştır. Dolayısıyla insanlık yok oluş tehdidiyle burun burunadır. İnsanoğlu yeryüzündeki serüveninde

332 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

bugüne kadar tanık olmadığı korkunç bir fesadın, dejenerasyonun ölümcül tehdidi altındadır. Bir zaman sonra bunun haberleri duyulacaktır.

Oysa ahlâk alanında yapılacak bir araştırma aksi bir sonuç verecektir. Çünkü her kanıt zorunlu olarak istenmez ve her gelenek de zorunlu olarak kötülenmez. Şöyle ki: Beşer türü, insan olması hasebiyle iradeye bağlı fiilleri ile hayatta kendisi için öngörülen kemale doğru yol alır. İradesi de düşünceye bağlıdır. Düşünce olmadan iradenin gerçekleşmesi imkânsızdır. Dolayısıyla zorunlu varoluş kemalinin dayandığı biricik temel düşüncedir. Bu yüzden insanın varoluşsal kemali ile dolaylı veya dolaysız bağlantısı bulunan pratik veya teorik bilgilerinin bulunması kaçınılmazdır. Bunlar bireysel ve toplumsal eylemlerimizi ya da zihnimizde tasarlayıp da eylemlerimiz aracılığı ile dış âlemde elde ettiğimiz şeyleri gerekçelendirdiğimiz önermelerdir.

Ayrıca, insanın temel bir özelliği de, karşılaştığı olayların ya da zihnine hücum eden bilgilerin sebebini araştırma gereğini duymasıdır. Gerektirici illeti (nedeni) zihninde belirlemediği sürece bir insanın, dış âlemin yansıması olarak zihninde oluşan şeyin gerçekleşmesine yol açacak bir eylemi gerçekleştirmesi düşünülemez.

Aynı şekilde insanoğlu, illetinin onaylanmasına dayanmayan teorik bir onayı da kabul etmez. İşte bu, insanın ayrılmaz bir karakteridir, onsuz edemediği özelliğidir. Şayet bu karakterin aksini gösteren bazı örnekler bulursak, üzerinde biraz düşündükten sonra hiçbir kuşku kalmaz, onların da bir illete dayandığı gün yüzüne çıkmış olur. Çünkü bu temele dayanıp güvenmek, insanın öz yaratılışının bir gereğidir. İnsanın öz yaratılışı, yani fıtratı ise, değişmez ve fiilleri arasında başkalaşım söz konusu olmaz. Bu da doğal ihtiyacın çok geniş çaplı olduğundan dolayı, insanı gücünün üstündeki bir düşünsel eyleme ve bundan kaynaklanan fiillere yöneltir. İnsanoğlu, sırf kendisine güvenerek ve sadece kendi doğal gücüne başvurarak bu ihtiyacı ortadan kaldıramaz. İnsanın öz yaratılışı, onu toplum içinde destek ve güç araştırmasına yöneltir. Medeniyet dediğimiz şey de budur. Böylece söz konusu ihtiyaç kapıları toplum birey-leri arasında bölüştürülmüş olur. Her bir ihtiyacın giderilmesi bir gruba yüklenir. Tıpkı bir canlı organizmanın, görev-

Bakara Sûresi / 63-74 .................................................... 333

leri değişik, ama amaçları bir olan organları gibi, tümünün çabası organizmanın ihtiyacının giderilmesine yönelik olur. İnsanlığın ihtiyaçları da nitelik ve kapasite olarak sürekli gelişme kaydetmekte, sürekli artmaktadır. Yeni sanat, bilim ve sanayi dalları ortaya çıkmaktadır. Buna paralel olarak bilginler ve sanatkârlar arasında her gün yeni uzmanlar yetişmektedir. Bilimler ve sanatların birçoğu, bir zamanlar tek bir bilim, tek bir sanat sayılıyor, tek bir kişi üstesinden gelebiliyordu. Ama bugün bunların her bir dalı başlı başına bir bilim ya da bir sanat kabul edilmektedir. Söz gelimi, tıp bilimi geçmişte doğa biliminin bir dalı sayılıyorken, bugün kendi içinde birçok dallara ayrılmış ve bir uzman ancak onun bir dalı ile ilgili olarak öne çıkabilir.

Bu durum, öz yaratılışın da ilham etmesi ile birlikte, insanı sadece kendi alanında bağımsız davranmaya, ilgi alanının illetini araştırırken kendi uzmanlığını kullanmaya ve bunun dışındaki hususlarda, deneyimine ve maharetine güvendiği kimselere uymaya yöneltir. Toplum fertlerinin akıllıları deneyimli kişilere başvurmayı öngörürler. Bu tür bir uymanın ve meşhur deyimiyle taklidin gerçek mahiyeti, insanın, kanıtsal ayrıntılarını elde edemediği hususlar da ayrıntısız, kısa kanıta uymasıdır. İlletini ve kanıtını ayrıntılı biçimde elde edebildiği hususlarda, tek başına ayrıntılı kanıtı araştırmaya koyulması insanın öz yaratılışından olduğu gibi, bu da öz yaratılıştan kaynaklanan bir tavırdır.

Meselenin özü ise şudur: İnsanoğlu, bilgiden başkasına dayanmaz. Öz yaratılışı açısından zorunlu olan da içtihattır. İçtihat, elinden geldiği hususlarda bağımsız araştırma yapmak demektir. Taklit ise, bilmeyenin, bilgisi ve kapasitesi dahilinde olmayan hususlarda, bilene başvurup verdiği bilgilere uymasıdır. İnsan türü içinde bir bireyin, dünya hayatının temel dayanağı olan tüm hususlarda kendi başına davranabilmesi, bağımsız hareket etmesi imkânsız olduğu için, herhangi bir hususta başkasına uymamak ve taklitsizlik imkânsızdır. Onun için kim hayatta hiç kimseyi taklit etmediğini iddia ederse veya böyle bir sanıya kapılırsa, o kendini bilmeyen bir budaladır.

334 .................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Evet, tıpkı ulaşılması ve elde edilmesi mümkün olmayan bir hususta içtihat yapmaya kalkışmak gibi, insanın illetine ve sebebine ulaşabileceği hususlarda başkasını körü körüne taklit etmesi de toplumları yok oluşa sürükleyen, üstün nitelikli uygarlıkları yıkıma uğratan aşağılık bir hastalıktır. Onun için sadece yüce Allah- 'a sorgusuz sualsiz uyulur. Çünkü tüm sebeplerin vardığı ilk sebep O'dur.

Bakara Sûresi / 75-82 .................................................... 335

75- Şimdi siz bunların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa onlardan bir bölümü, Allah'ın sözünü işittiler de iyice anladıktan sonra, bile bile onu tahrif ederlerdi. 76- İman edenlerle karşılaştıkları zaman "İman ettik" der-ler. Birbirleriyle baş başa kaldıklarında ise, "Allah'ın size açtıklarını Rabbinizin katında aleyhinize hüccet getirmeleri için mi onlara anlatıyorsunuz? Hiç düşünmüyor musunuz?" derler.

77- Bilmiyorlar mı ki Allah onların gizlediklerini ve açığa vurduklarını bilir.

336 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

78- Bunların içinde bir de ümmîler (okur-yazar olmayanlar) var ki, kitabı bilmezler. Bütün bildikleri, birtakım kuruntulardır; onlar, ancak zannederler.

79- Artık vay hâline o kimselerin ki, kitabı elleriyle yazıp, sonra az bir değer karşılığında satmak için "Bu, Allah katındandır." diyenlere! Ellerinin yazdığından ötürü vay hâline onların; kazandıklarından ötürü vay hâline onların!

80- Dediler ki: "Sayılı günlerin dışında, bize ateş dokunmayacaktır." De ki: "Allah katından bir söz mü aldınız -ki Allah sözünden asla dönmez.- Yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyi mi söylüyorsunuz?"

81- Hayır, kim bir günah kazanır da suçu kendisini kuşat-mış olursa, işte onlar ateş halkıdırlar, orada ebedî kalacaklardır.

82- İman edip iyi işler yapanlar, işte onlar cennet ehlidir, onlar orada ebedî kalacaklardır.

AYETLERİN AÇIKLAMASI


Ayetlerin akışı özellikle sona doğru, Yahudilerin kâfirlerle birlikte hareket ettiklerini vurgulamaktadır. Özellikle Medineli kâfirlerin safında yer alıyorlardı. Çünkü birbirlerine komşuydular. Yahudiler, Pey-gamberimizin gönderilişinden önce Allah'ın elçisinin destekçileri olarak bilinirlerdi. Din ve kitap hakkında bilgi sahibiydiler. Bu yüzden herkesten çok onların inanması umuluyordu, Peygambere (s.a.a) kitle-ler hâlinde gelip iman etmeleri, ona destek olup, mesajının aydınlığının parlamasına, davetinin yayılmasına yardımcı olmaları beklenirdi.

Fakat Peygamber efendimiz Medine'ye hicret edince, tavırlarından dolayı onlara yönelik ümit ümitsizliğe, beklenti de karamsarlığa dönüştü. Bu yüzden yüce Allah, "Şimdi siz bunların size inanacaklarını mı umuyorsunuz?" buyuruyor. Yani gerçeği örtbas etmek, sözü çarpıtıp ilâhî mesajı tahrif etmek onların karakteristik özelliğidir. Şu hâlde sözlerinin tersini yapmaları, verdikleri sözden dönüp anlaşmalarını çiğ-nemeleri yadırganmamalıdır.

"Şimdi siz bunların size inanacaklarını mı umuyorsunuz?" Bu ifadede İsrailoğullarına yönelik hitap Peygamber efendimize ve

Bakara Sûresi / 75-82 .................................................... 337

müminlere yöneltilerek, İsrailoğulları üçüncü şahıs konumuna getiriliyor. Bununla güdülen amaç şudur: Bakara Kıssası anlatıldığı sırada, Yahudilerin bu hususta meydana getirdikleri tahrifattan ve kıssayı Tevrat'tan çıkarmış olmalarından dolayı, hitap İsrailoğulları yerine Peygamberimize (s.a.a) yöneltilmişti. Daha önce bu hususa dikkat çekmiştik. Şimdi de aynı tarz da, yani İsrailoğulları üçüncü şahıs konumuna getirilerek konu tamamlanmak isteniyor ve bu doğrultuda Allah'ın kitabı üzerinde meydana getirdikleri tahrifata dikkat çekiliyor. İfadenin gaip sıygası ile sunulması bu yüzdendir.

"İman edenlerle karşılaştıkları zaman, 'İman ettik.' derler. Birbirleriyle baş başa kaldıklarında ise." Buna benzer bir ifade de bu surenin başlarında geçmişti. Orada şöyle buyruluyordu: "İ-man edenlerle karşılaştıkları zaman, 'İman ettik.' derler. Fakat şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise, derler ki, şüphesiz biz, sizinle beraberiz, onlarla sadece alay ediyoruz." (Bakara, 14) Ne var ki, oradaki iki önerme arasındaki karşılık (tekabul) yöntemi burada söz konusu değildir. Çünkü burada amaç, Yahudilerin suçları ve cehaletlerinden iki örnek daha sunmaktır:

Birincisi: Onlar kendilerini eziyetten, kınamalardan ve ölümden kurtarmak için müminmiş gibi görünerek münafıklık yapıyorlar, iki yüzlü davranıyorlar.

İkincisi: Onlar gizli-açık her şeylerini bilen yüce Allah'ı aldatabileceklerini sanıyorlar. Şöyle ki: Onların avam tabakası, bu tabakaya özgü saflıklarıyla kimi zaman müminlerle rahat bir şekilde konuşabiliyorlardı. Bu sırada kitaplarında yer alan Peygamber efendimize ilişkin kimi müjdelerden veya Peygamberimizin nübüvvetini doğrulayan müminlere faydalı olacak kimi bilgilerden söz ederlerdi.

Nitekim ayetlerin vurgusundan bu sonucu çıkarmak mümkündür. İleri gelenleri, büyükleri, onları bundan sakındırıyor ve "Bu bilgileri müminlere söylememeniz gerekir, yoksa yüce Allah katında bunları aleyhinize kanıt olarak kullanırlar." diyorlardı. Sanki müminler bunları kanıt olarak sunmayacak olurlarsa, yüce Allah onların durumlarından haberdar olmayacak ve onları sorumlu tutmayacakmış gibi. Bundan çıkan sonuç, yüce Allah'ın ancak meselenin görünen kısmını bildiği, meselenin gizli yönünü, iç yüzünü

338 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

bilmediğidir. Hiç kuşkusuz bu, yüce Allah'ın uluhiyet makamının yüceliğini kavrayamamaktan kaynaklanan bir cehaletin ürünüdür.

Ulu Allah onların çarpık anlayışlarını şöyle reddediyor: "Bilmiyorlar mı ki, Allah onların gizlediklerini ve açığa vurduklarını biliyor?" Bu tür bir bilgi yani meselenin iç yüzünü bilemeden sadece dış yüzünü bilme, duyuya dayalı bir bilgidir. Duyu ise, maddî gereçlerle donatılmış, zaman ve mekânla sınırlı, birtakım maddî illetlerin ürünü olan maddî bedene muhtaçtırlar. Böyle bir durum, âlemin bir parçası olan yaratığın niteliğidir; âlemin yaratıcısının niteliği değildir.

Bu da, İsrailoğullarına ilişkin az önceki değerlendirmemize ilişkin bir kanıttır. İsrailoğulları maddenin temel değer olduğuna inandıkları için, yüce Allah'ı da maddî varlıklar gibi değerlendiriyorlardı. Onun maddenin içinde etkin bir varlık olduğunu ve maddeye üstünlük sağlayıp ona egemen olduğunu sanıyorlardı; herhangi bir maddî illetin bir maddî malûlün üzerindeki etkinliği, egemenliği gibi. Bu çarpık anlayış sırf Yahudilere özgü değildir.

Maddenin temel değer olduğuna inanan tüm toplulukların ortak anlayışıdır bu. Böyleleri, Allah'ın yüce zatı ile ilgili olarak maddî varlıklarda gördükleri; hayat, ilim, kudret, ihtiyar, irade, kaza, hüküm, olayları plânlayıp yönetme ve karar verme gibi sıfatlarla değerlendirme yapıyorlar. Bu öyle bir hastalıktır ki, hiçbir ilâç fayda vermez.

Mucizeler ve uyarı dolu mesajlar da böyle aklını kullanmayan top-lumlara kâr etmez. Öyle oldu ki, hak dinle alakası olmayan, dinin sunduğu gerçeklerden habersiz olanlar, onlarla alay eder oldular. Dediler ki: Peygamberlerinden, "Allah Âdem'i kendi suretinde yaratıyorlar." diye rivayet eden Müslümanlara bakın, Allah'ı Âdem suretinde yaratıyorlar (düşünüyorlar). Bunlar kendilerini Rableri hakkında iki şeyden birini seçme mecburiyetinde görüyorlardı:

Ya maddeyle ilgili tüm hükümleri Rableri içinde geçerli bilecekler. Tıpkı Müslümanlar arasında ortaya çıkan müşebbihe ve müşebbihe olarak tanınmasa da bu konuda onlardan farklı düşünmeyenler gibi. Ya da O'nun güzel sıfatlarından hiçbir şey anlamadıklarını söyleyecek, tüm olumlu sıfatları olumsuz sıfatlara çevirerek Allah'ın sıfatlarını anlatan kelimelerin müşterek kavramlar olduğunu ileri süreceklerdir. Söz gelimi, "O, vardır, sabittir, â-

Bakara Sûresi / 75-82 .................................................... 339

limdir, kadirdir, diridir." derken birtakım anlamlarını anlayamadığımız, kavrayamadığımız kelimeler söylemişizdir. Bu yüzden bunların anlamlarını olumsuza çevirmek gerekir. "O , yok olucu, gidici, cahil, âciz ve ölü değildir" gibi.

Ey gören gözleri olanlar, varın siz ibret alın! Aslında bu, "Kavramadıkları şeye inandıkları, anlamadıkları şeye ibadet ettikleri, hem kendilerinin ve hem de hiç kimsenin akledemedikleri şeye dua ettiklerine" ilişkin bir itiraftır. Ancak, dinî çağrının sunduğu bilgiler, onların bu tür batıl düşüncelerden uzaklaşmalarını gerektirecek oranda açık gerçekler içermektedir. Dinsel öğreti genel olarak avam kesimi için teşbih ile tenzih arası bir noktada sözün gerçeğini ve gerçeğin özünü korumalarını öngörmüştür.

Avam kesimi, "Yüce Allah şeylere benzemeyen bir şeydir. O'- nun bilgisi vardır, ama bizim bilgimize benzemez. O'nun gücü bizim gücümüz gibi değildir. Hayatı da bizimkine benzemez. İster, ama bu bir arzudan dolayı değildir. O'nun konuşması da ağız kanalı ile gerçekleşmez." demek durumundadır. Havas kesimi ise, onun ayetlerinin üzerinde düşünmeli, dininde derin bilgiye sahip olmalıdır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akıl sahipleri ibret alırlar." (Zümer, 9) Havas kesiminden olan insanlar avam kesiminden olan insanlarla aynı bilgi düzeyine sahip olmadıkları gibi, bunların yüküm-lülükleri de bir olmaz. Eğer benimseyip uyacaklarsa kendileri ile ilgili dinî prensip budur.

"Bunların içinde bir de ümmiler (okur-yazar olmayanlar) var ki, kitabı bilmezler; bütün bildikleri birtakım kuruntulardır." Ayette geçen "ümmî" kelimesi, okur-yazar olmayan demektir. "Anne" anlamındaki "ümm"e mensupluğu ifade eder. Çünkü analık duygusallığı ve şefkati; çocuğu öğretmene gönderip onu eğitmesine elvermemiş dolayısıyla çocuk anasının verdiği eğitimle yetinmek durumunda kalmıştır. Ayetin orijinal metninde geçen "emaniyy" kelimesi ise, "umniyye" kelimesinin çoğuludur; "yalanlar, asılsız kuruntular" demektir. Bundan çıkan sonuca göre, Yahudiler, kitabı okuyup yazan ve onu tahrif eden grupla okuma-yazma bilmeyen ve tahrifçilerin uydurdukları yalanlardan başka kitapla ilgili olarak herhangi bir bilgiye sahip olmayan iki gruptan oluşuyor.