El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1
 

298 .............................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

49- Hani sizi Firavun hanedanından kurtarmıştık. Size kötü bir işkence yapıyorlardı; oğullarınızı kesiyorlar, kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı. Bunda da, Rabbinizden size yönelik bir imtihan vardı.

50- Hani sizin için denizi yarmıştık da sizi kurtarmış, Firavun hanedanını (denizde) boğmuştuk; siz de bakıyordunuz.

51- Hani Musa ile kırk gece için sözleşmiştik. Sonra siz onun ardından, zalimler olarak buzağıyı (tanrı) edindiniz.

52- Sonra, bunun ardından, belki şükredersiniz diye, sizi affetmiştik.

53- Hani belki doğru yolu bulursunuz diye, Musa'ya kitap ve furkan (doğruyla eğriyi ayıran hükümler) vermiştik.

54- Hani Musa, kavmine; "Ey kavmim, sizler buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize zulmettiniz. O hâlde, hemen yaratıcınıza tövbe edin ve kendinizi (birbirinizi) öldürün. Bu, yaratıcınız katında sizin için çok daha iyidir." demişti. Allah da tövbenizi kabul etmişti. O, tövbeleri kabul edendir, merhametlidir.

Bakara Sûresi / 49-61 .................................................... 299

55- Hani siz, "Ey Musa, biz Allah'ı apaçık görmedikçe sana inanmayız." demiştiniz. Bunun üzerine, sizi yıldırım kapıverdi ve siz bakıyordunuz.

56- Sonra, belki şükredersiniz diye, ölümünüzden sonra sizi diriltmiştik.

57- Ve bulutu üstünüze gölgelik yapmıştık ve size kudret helvası ile bıldırcın indirmiştik de, "Size verdiğimiz temiz rızklardan yiyin." (demiştik.) Onlar, bize zulmetmediler, sadece kendilerine zulmediyorlardı.

58- Hani "Şu şehre girin, nimetlerinden dilediğiniz yerde bolbol yiyin. Kapısından secde ederek girin ve "(Rabbmiz!) Bizi bağışla!" deyin ki, hatalarınızı size bağışlayalım. İyilik edenlere ise, (iyiliklerinin karşılığını) fazlasıyla vereceğiz." demiştik.

59- Fakat zulmedenler, kendilerine söylenen başka bir söz uydurmuşlardı. ["Rabbimiz! Bizi bağışla!" yerine, "Bize buğday ver!" demişlerdi.] Biz de zulmedenlere, ha bire yoldan çıktıkları için gökten bir azap indirmiştik.

60- Hani Musa, kavmi için su istemişti. Ona, "Değneğinle taşa vur." demiştik de (vurunca) taştan on iki pınar fışkırmıştı. Her bölük, su içeceği kaynağı bilmişti. Allah'ın rızkından yiyin, için; fakat bozguncular olarak yeryüzünde azgınlık etmeyin.

61- Hani "Ey Musa, biz bir çeşit yiyeceğe dayanamayız. Bizim için Rabbine dua et de bize yerin bitirdiklerinden, sebzesinden, hıyarından, sarmısağından (veya buğdayından), mer-cimeğinden, soğanından çıkarsın." demiştiniz. Musa da, "Daha iyi olanı, daha aşağı olanla değiştirmek mi istiyorsunuz?! O hâlde, bir şehre inin; istediğiniz, sizin için var." demişti. Üzerlerine aşağılık ve yoksulluk çullanmıştı ve Allah'tan gelen bir gazaba uğrayarak geri dönmüşlerdi. Bu, onların Allah'ın ayetlerini inkâr etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmelerinden dolayı idi. Bu, emre karşı geldikleri ve sürekli sınırları aştıkları içindi.

300 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

AYETLERİN AÇIKLAMASI


"Kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı." Yani kadınlarınızı, oğullarınız gibi öldürmüyorlardı. Onları hizmet etmeleri için sağ bırakıyorlardı.

İfadenin orijinalinde geçen "yestehyûne" fiilinin mastarı olan "istihya", "hayat istemek" anlamına gelir. Bunun "hayâ" kökünden olması da muhtemeldir. Bu durumda şöyle bir anlam ortaya çıkar: "Onların hayâ duygularını giderecek iş yapıyorlardı." Orijinal ifadede geçen "yesûmûnekum", "size reva görüyorlardı" anlamındadır.

"Hani sizin için denizi yarmıştık." "Yarmak" anlamında kullanılan "fark", "toplama" demek olan "cem'"in karşıtıdır. Fasl (ayırma) ile vaslın (birleştirme) karşıtlığı gibi. "Fark" ifadesi, deniz için kullanıldığında "yarma" anlamını vurgular. İfadenin orijinalinde geçen "ba" harf-i cerri, "sebebiyet" ya da "mülabeset" anlamını ifade eder. Yani, "sizin kurtulmanız için denizi yardık." ya da "sizin denize girmeniz için denizi yardık." "Hani Musa ile kırk gece için sözleşmiştik." Yüce Allah, Hz. Musa ile sözleşme kıssasını A'râf suresinde şu ifadelerle anlatmaktadır: "Musa ile otuz gece için sözleştik ve buna bir on gece daha ekledik. Böylece Rabbinin belirlediği vakit, kırk gece olarak tamamlandı." (A'râf, 142) Dolayısıyla, tefsirini sunduğumuz ayette sözleşme süresinin kırk gece olarak belirtilmiş olmasını, ya son on gecenin hükmen sözleşmede belirlenen otuz geceden sayılmasına, ya da son on gecenin başka bir sözleşmeyle belirlenmiş olduğunu varsayarak burada toplam iki sözleşmede belirlenen süreden bahsedildiğine bağlamalıyız. Nitekim bazı hadislerde de kırk gecenin iki sözleşmeyle belirlenmiş olduğu vurgulanmıştır.

"O hâlde, hemen yaratıcınıza tövbe edin..." Yaratıcı ve var edici anlamına yakın bir anlamda kullanılan orijinal ifadedeki "el-bâ-ri'" ismi, yüce Allah'ın güzel isimlerinden biridir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "O, yaratan, var eden (el-bâri'), şekil veren Allah'tır:" (Haşr, 24) Bu kelime, ikisi ele almakta olduğumuz bu ayette olmak üzere Kur'ân-ı Kerim'de üç yerde kullanılmıştır. Belki de konuyla ilgili diğer isimler arasında özellikle bu ismin burada kullanılmış olmasının sebebi, kelimenin yaratma ve var etme anlamına yakın bir anlam taşımasıdır. Kök itibariyle "beree, yebreu,

Bakara Sûresi / 49-61 .................................................... 301

beraen"den gelir ve ayrılma anlamını ifade eder. Çünkü yüce Allah bu ismiyle yaratıkları yokluktan veya insanı topraktan ayırır. Bu anlamı göz önünde bulundurduğumuz zaman sanki yüce Allah şöyle buyurmuş oluyor:

"Gerçi bu tövbe ve kendinizi [birbirinizi] öldürmeniz, son derece ağır bir yükümlülüktür ama, öldürmek suretiyle sizin için bu yokluğu ve zevali öngören, sizi var eden ve varoluşunuzu seven yüce Allah'tır. Sizin için daha hayırlı olan varlığınızı isteyen yüce Allah, şimdi sizin öldürülmenizi istiyor. Demek ki bu sizin için daha hayırlıdır. Sizi var eden Allah, sizin için hayırlı olanı istemez mi?" "el-Bâri'" ifadesi, her iki yerde de [yaratıcınıza ve yaratıcınız katında] onlara izafe edilerek kullanılmıştır. Bunun nedeni, onların yüce Allah'a olan sevgi duygularını uyandırmaktır."

"Bu, yaratıcının katında sizin için daha iyidir." Bu ve önceki ifadelerden anlaşıldığı kadarıyla, aralarında işlenen suçlar ve günahlar, bazıları tarafından işlenmiş olmasına rağmen hepsine izafe edilmiştir. Çünkü onlar, birbirlerinin işlerini hoşnutlukla karşılayan etnik bir topluluk idiler. Dolayısıyla bazılarının işleri hepsine izafe edilebilir.

Çünkü aralarında bir birlik söz konusudur. Yoksa bütün İsrail- oğulları buzağıya tapmış değildi. Onlara mensup olan her bireyin de peygamberlerin öldürülmesine adı karışmamıştı. Bunun gibi onlara izafe edilen her suça, tümü birden iştirak etmemişti. Dolayısıyla, "kendinizi (birbirinizi) öldürün" ifadesi ile, aranızdaki bazı kimseleri, yani buzağıya tapanları öldürün denmek isteniyor. Nitekim yüce Allah'ın şu sözleri de bu anlamı pekiştirici niteliktedir:

"Sizler buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize zulmettiniz.", "Bu, yaratıcınız katında sizin için daha iyidir." Hz. Musa'nın sözleri olarak aktarılan bu cümlelerden bu anlamı çıkarmak mümkündür. "Allah da tövbenizi kabul etmişti." ifadesi, yüce Allah'ın onların tövbesini kabul ettiğini göstermektedir. Bazı hadislerde de belirtildiğine göre, henüz aralarındaki tüm suçlular öldürülmeden Allah, tövbelerini kabul etti.

Bununla, meselenin imtihan amaçlı olduğu anlaşılmaktadır. Tıpkı Hz. İbrahim'in, henüz Hz. İsmail'i kurban etmeden, "Ey İbrahim, sen rüyayı doğruladın." (Saffât, 104-105) hitabına muhatap olduğu gibi. Burada Hz. Musa onlara, "O hâlde, hemen yaratıcınıza

302 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

tövbe edin ve kendinizi (birbirinizi) öldürün. Bu, Yaratıcınız katında sizin için daha iyidir." buyuruyor. Yüce Allah da, Hz. Musa'nın sözünü onaylıyor. Ancak, bazılarının öldürülmesini tümünün öldürülmesi gibi kabul edip, "Allah da tövbenizi kabul etmişti." sözüyle tövbelerini kabul ettiğini bildiriyor.

"Gökten bir azap indirmiştik." İfadenin orijinalinde geçen "ricz", azap demektir.

"azgınlık etmeyin." İfadenin orijinalinin kökü olan "ays" ve "usiyy", bozgunculukta ileri gidip azgınlık yapmak demektir.

"...hıyarından, sarmısağından (veya buğdayından), mercimeğinden..." İfadenin orijinalinde geçen "kıssâ", hıyar, "fum" ise sarmısak ya da buğday demektir.

"Allah'tan gelen bir gazaba uğrayarak geri dönmüşlerdi." Orijinal ifadede geçen "bâu" kelimesi, geri döndüler anlamındadır.

"Bu, onların Allah'ın ayetlerini inkâr etmeleri ve..." ifadesi, öncesinde ifade edilen duruma sebep olan gerekçeyi açıklamaya yöneliktir.

"Bu, emre karşı geldikleri ve..." ifadesi de, bir önceki sebep bildirmenin sebebini bildirmeye yönelik bir açıklamadır. Buna göre, emre karşı gelmeleri ve sınırları aşmayı sürdürmeleri, Allah'ın ayetlerini inkâr etmelerine ve peygamberlerini öldürmelerine sebep olmuştur.

Nitekim yüce Allah bu hususu şu şekilde açıklıyor: "Sonra, kötülük edenlerin sonu çok kötü oldu: Allah'ın ayetlerini yalanladılar ve onlarla alay ediyorlardı." (Rûm, 10) Emre karşı gelmenin, işledikleri suçlara gerekçe olarak gösterilmesinde açıklığa kavuşturulması gereken bir husus var ki, hadisler ışığında açıklama bölümünde buna değineceğiz.

AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


Tefsir'ul-Ayyâşî'de "Hani Musa ile kırk gece için sözleşmiştik." ayeti ile ilgili olarak, İmam Muhammed Bâkır'ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: "İlâhî bilgi ve takdirde otuz gece kararlaştırılmıştı.

Sonra duruma göre Allah buna on gece daha ekledi. Böylece Rabbinin tayin ettiği süre kırk gece olarak tamamlandı." [c.1, s.44, h: 46]

Bakara Sûresi / 49-61 .................................................... 303

Ben derim ki: Bu hadis, kırk gecenin iki sözleşmenin toplam süresi olduğu şeklindeki değerlendirmeyi desteklemektedir.

ed-Dürr'ül-Mensûr adlı eserde, "Hani Musa, kavmine, 'Ey kavmim, sizler buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize zulmettiniz.' demişti." ifadesiyle ilgili olarak, Hz. Ali'nin (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: "Soydaşları Musa'ya dediler ki: 'Nasıl tövbe edeceğiz?' Musa, 'Birbirinizi öldüreceksiniz.' dedi. Bunun üzerine herkes bıçağa sarıldı; kardeşini, babasını ve oğlunu öldürmeye başladı. Allah'a andolsun ki, yetmiş bin kişi öldürülene kadar hiç kimse kimi öldürdüğüne aldırmıyordu. Nihayet yüce Allah, Musa'ya vahyetti ki: Onlara söyle; artık birbirlerini öldürmesinler. Allah, öldürülenleri bağışladı, geride kalanların da tövbesini kabul etti." [c.1, s.69] Tefsir'ul-Kummî'de ise şöyle deniyor: Hz. Ali (a.s) şöyle buyurdu:

"Hz. Musa, Rabbi ile sözleştiği yere gidip dönünce, kavminin buzağıyı tanrı edinip ona kulluk sunduklarını gördü. Bunun üzerine onlara şöyle dedi: 'Ey kavmim, sizler buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize zulmettiniz. O hâlde, hemen yaratıcınıza tövbe edin ve kendinizi öldürün. Bu, yaratıcınız katında sizin için daha iyidir.' Onlar, 'Kendimizi nasıl öldüreceğiz?' dediler. Musa dedi ki: 'Hepiniz Beyt'ül-Makdis'te toplanın. Yanınıza, bir bıçak veya bir demir parçası ya da bir kılıç alın. Ben İsrailoğullarının minberine çıktığım zaman, birbirinizi tanımamanız için yüzlerinizi örtün. Sonra birbirinizi öldürün.' Bunun üzerine, buzağıya tapan yetmiş bin kişi Beyt'ül-Makdis'te toplandı. Musa onlara namaz kıldırıp minbere çıkınca, birbirlerini öldürmeye başladılar. Nihayet Cebrail inip şöyle dedi: 'Ey Musa, birbirlerini öldürmekten vazgeçmelerini söyle.

Allah sizin tövbenizi kabul etti.' Bu olayda on bin kişi öldürüldü. Sonra yüce Allah şöyle buyurdu: Bu, yaratıcınız katında sizin için daha iyidir. Allah da tövbenizi kabul etmişti. O, tövbeleri kabul edendir, merhametlidir." [c.1, s.47]

Ben derim ki: Gördüğün gibi rivayet, "Bu, yaratıcınız katında sizin için daha iyidir." ifadesinin hem Musa ve hem de yüce Allah tarafından söylenmiş olduğunu ortaya koymaktadır. Bu, Hz. Musa'nın sözlerinin yüce Allah tarafından onaylandığını ve ilk etapta eksik gibi görünen ifadenin tam olduğunu ortaya koymaktadır.

Yani ilk etapta Hz. Musa'nın, onların tümünün öldürülmesinin ya-

304 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

ratıcıları katında daha iyi olduğunu dile getirmiş olduğu sanılıyor. Oysa tümü değil, sadece bir kısmı öldürülmüştü. Ancak yüce Allah'ın bu sözü onaylamasıyla gerçekleşen öldürülmenin, Hz. Musa'nın daha iyi olduğunu söylerken işaret ettiği durum olduğu anlaşılıyor. Aynı şekilde Tefsir'ul-Kummî'de, "Ve bulutu üstünüze gölgelik yapmıştık." ifadesiyle ilgili olarak şöyle deniyor: "Hz. Musa, İsrailoğullarını denizden geçirip karşı kıyıdaki sahraya ulaştırınca, dediler ki: 'Ey Musa, bizi mahvettin, öldürdün ve uygarlıktan çıkarıp gölgeliksiz, ağaçsız ve susuz bir çöle getirdin.' Bunun üzerine gündüz vakti bir bulut onları gölgelendirip güneşin yakıcı sıcaklığından korurdu. Geceleyin kudret helvası bitkilere, ağaçlara konar, onlar da yerlerdi. Gece yarısı kızartılmış kuş gelir sofralarına konardı. Yiyip içtikten sonra kuş tekrar uçup giderdi.

Hz. Musa'nın yanında da bir taş vardı. Bu taşı kampın orta yerine koyar, sonra da asasıyla vururdu. Bunun üzerine taşta oluşan on iki gözenekten su fışkırırdı. Yüce Allah'ın da vurguladığı gibi, her gözeneğin suyu bir oymağa doğru akardı. İsrail-oğulları o sıralar on iki oymaktan oluşuyordu." [c.1, s.48]

el-Kâfi'de, "Onlar bize zulmetmediler, sadece kendilerine zulmediyorlardı." ifadesiyle ilgili olarak, İmam Musa Kâzım'ın (a.s) şöyle dediği belirtilir: "Yüce Allah, kendisine zulmedilmeyecek ve kendisine biz zulüm yakıştırmayacak kadar güçlü ve caydırıcıdır. Ne var ki, yüce Allah bizi kendisine katmış, bize yapılan zulmü, kendisine yapılmış bir zulüm olarak, bizim velâyetimizi de kendi velâyeti olarak kabul etmiştir. Sonra yüce Allah, bu anlamı pekiştiren ifadeleri Peygamberine (s.a.a) vahyetmiş ve şöyle buyurmuştur:

'Onlar bize zulmetmediler, sadece kendilerine zulmediyorlardı.' Ravi diyor ki: 'Bu söylediğiniz, Kur'ân'ın ifade ettiği bir anlam mı?' diye sordum. 'Evet.' dedi." [c.1, s.435, h: 91] Ben derim ki: Buna benzer bir ifade de İmam Bâkır'dan (a.s) rivayet edilmiştir. "Yüce Allah, kendisine zulmedilmeyecek... kadar güçlü ve caydırıcıdır." ifadesi, ayetteki "Onlar bize zulmetmediler" ifadesini açıklamaya dönüktür. "Ne var ki, yüce Allah bizi kendisine katmış" sözündeki "biz"den maksat, peygamberler, vasiler ve imamlardır. Ravinin, "Bu söylediğiniz, Kur'ân'ın ifade ettiği bir an-

Bakara Sûresi / 49-61 .................................................... 305

lam mı? diye sordum. 'Evet.' dedi." şeklindeki sözü ise, şöyle izah edilebilir:

Bu gibi durumlardaki olumsuzluk ifadesi ("Onlar bize zulmetmediler."), ancak olumluluk ifadesinin doğru olduğu veya doğru olabileceği sanıldığı durumlarda kullanılır. Söz gelimi; özel bir mesaj verme amacı güdülmediği sürece, "şu duvar görmez veya zulmetmez" şeklinde bir ifade kullanılmaz. Yüce Allah, zulme uğrayabileceği düşüncesine sebep olacak veya böyle bir şeyin gerçekten mümkün olduğunu anlatacak bir söz söylemekten çok daha yücedir. Bu nedenle, bu ifadedeki olumsuzluğa anlam kazandıran nükte, işin içine söz konusu kişilerinde katılmasıdır. Çünkü büyükler, hizmetçileri ve yardımcıları adına da konuşurlar.

Tefsir'ul-Ayyâşî'de, "Bu, onların Allah'ın ayetlerini inkâr etmeleri ve..." ifadesiyle ilgili olarak şöyle bir açıklamaya yer verilir: "İmam Sadık (a.s), 'Bu, onların Allah'ın ayetlerini inkâr etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmelerinden dolayı idi. Bu, emre karşı geldikleri ve sürekli sınırları aştıkları içindi.' ayetini okudu ve şöyle dedi: Allah'a andolsun ki onlar, peygamberleri elleriyle dövmediler ve kılıçlarıyla öldürmediler. Fakat onların sözlerini duyup yaydılar. Onlar da bu sözlerinden dolayı yakalanıp öldürdüler.

İşte bu tutumları öldürme, zulüm ve felâkete sebep oldu." [c.1, s.45, h: 51] Ben derim ki: el-Kâfi'de de İmam Sadık'a (a.s) dayandırılan benzeri bir açıklamaya yer verilmiştir.1 Öyle anlaşılıyor ki, İmam (a.s) bu değerlendirmesine, "Bu, emre karşı geldikleri ve sürekli sınırları aştıkları içindi." ifadesini esas almıştır. Çünkü adam öldürmenin, özellikle peygamberleri öldürmenin ve Allah'ın ayetlerini inkâr etmenin geri plânındaki nedeni, emre karşı gelme olarak gösterilemez. Olayın şiddeti ve önemi bakımından bunun tersi söz konusu olabilir. Fakat, peygamberlerin söylediklerini zorbalardan saklamama ve peygamberleri korumaya çalışmama anlamındaki "emre karşı gelme", bu durumlara sebep olabilecek niteliktedir.



-------

1- [Usul-i Kâfi, c.2, s.371, h: 6]

306 ............................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Bakara Sûresi / 62 ...........................................................

62- İman edenler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiilerden Allah'a ve ahiret gününe inanıp iyi işler yapanların mükâfatları Rableri katında mahfuzdur; onlara ne bir korku vardır, ne de onlar üzüleceklerdir.

AYETİN AÇIKLAMASI


Ayetin akışından da anlaşılacağı gibi, ikinci kez imandan söz edilmiş olması, gerçek anlamda iman niteliğine sahip olmayı vurgulamaya dönüktür. Buna göre, ayetin girişinde yer alan "iman edenler" ifadesinden maksat, dış görünüş olarak imanla nitelendirilen, dışarıdan bu isimle anılan kimselerdir.

Bu durumda ayetten, şöyle bir anlam çıkıyor: Müminler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiiler gibi isimler ve bu isimlerle nitelendirilme, Allah katında ödül almayı gerektirici ve azaba karşı güvencede olmayı sağlayıcı unsurlar değildirler. Yani meselenin özü, Yahudiler ve Hıristiyanların, "Yahudi yahut Hıristiyan olmayan kesin olarak cennete girmeyecek." (Bakara, 111) dedikleri gibi değildir.

Meselenin özü, saygınlık ve mutluluğun sebebi, Allah'a ve ahirete gerçekten inanmak ve buna bağlı olarak iyi işler yapmaktır. Bu yüzden "sıla" cümlesinde "mevsul"a dönmesi zorunlu olan zamir zikredilmemiş ve "onlardan inanıp iyi işler yapanlar" şeklinde bir ifade kullanılmamıştır. Bununla, bir isimle anılmanın bir yarar sağlayacağı şeklinde yanlış bir yoruma yol açılmasın, istenmiştir. Bunu, ifadenin akış biçiminden açıkça anlamak mümkündür.

Bakara Sûresi / 62 .................................................... 307

Kur'ân-ı Kerim'de yer alan birçok ayet tekrar tekrar bu anlamı vurgulamaktadır. Kur'ân-ı Kerim, mutluluk ve saygınlığın tek ve ortaksız Allah'a kulluk sunmaya bağlı olduğunu ısrarla belirtmektedir. Dolayısıyla bu isimlerden hiçbiri, ad oldukları kimseye bir yarar sağlayamazlar. Allah'a yönelik kullukla yoğrulmadığı sürece hiçbir kemal sıfatı sahibi için kalıcı olamaz, onu kurtaramaz. Bu temel gerçek açısından peygamberlerle başka insanlar arasında bir fark yoktur. Nitekim yüce Allah peygamberlerini bütün güzel sıfatlarla andıktan sonra, onlar hakkında şöyle buyurmaktadır: "Eğer onlar Allah'a ortak koşsalardı, yaptıkları işler hiç olur giderdi." (En'âm, 88)

Yüce Allah, Peygamberinin (s.a.a) ashabı ve onunla birlikte iman edenlerle ilgili olarak, haklarında zikredilen onca yücelik, üstünlük ve fazilete rağmen, şöyle buyuruyor: "Allah, onlardan inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük bir ödül vaat etmiştir." (Fetih, 29) Dikkat edilirse burada yüce Allah "onlardan" ifadesini kullanmıştır. Bunların dışında, kendisine Allah'ın ayetleri sunulan başkası hakkında da şöyle buyuruyor: "Dileseydik elbette onu o ayetlerle yükseltirdik. Fakat o, yere saplandı ve hevesinin peşine düştü." (A'râf, 176) Buna benzer daha birçok ayet vardır ki, saygınlığın gerçek inanca bağlı olduğunu, dış görünüşle bir ilgisi olmadığını kesin olarak ortaya koymaktadır.

AYETİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


ed-Dürr'ül-Mensûr adlı eserde Selman-i Farisî'nin şöyle dediği rivayet edilir: "İslâm'dan önce, mensubu bulunduğum dinin bağlılarının durumlarını Resulullah'a sordum. Bana onların namazlarından ve ibadetlerinden söz etti. Bunun üzerine, 'İman edenler, Yahudiler...' diye başlayan ayet-i kerime indi." Ben derim ki: Bu ayetin Selman-i Farisi'nin adamları hakkında indiği başka kanallardan da rivayet edilmiştir.

el-Meanî adlı eserde belirtildiğine göre, İbn-i Fazzal şöyle demiştir: İmam Rıza'ya (a.s) dedim ki: "Hıristiyanlara niçin 'Nasara' deniyor?" Dedi ki: "Çünkü ilk Hıristiyanlar Şam mıntıkasında yer alan 'Nasıra' adlı bir kasabanın halkındandılar. Hz. Meryem ve İsa Mısır'dan döndükten sonra orada konaklamışlardı."

308 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Ben derim ki: İnşaallah Âl-i İmrân suresinde Hz. İsa ile ilgili kıssalarda bu rivayeti inceleyeceğiz.

Aynı rivayette, Yahudilerin de Hz. Yakub'un oğlu Yahuda'nın soyundan geldikleri için bu ismi aldıkları belirtilmektedir.

Tefsir'ul-Kummî'de, İmamın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: "Sabiiler, ne Mecusi, ne Yahudi, ne Hıristiyan, ne de Müslümandırlar. Onlar yıldızlara ve gökcisimlerine taparlar." Ben derim ki: Sabiilik bir tür putperestliktir. Onları diğer puta tapanlardan ayıran, yıldızlar putlarına tapmalarıdır.

SABİİLERLE İLGİLİ TARİHSEL BİR ARAŞTIRMA


Ebu Reyhan el-Bîrunî, el-Âsâr'ul-Bakiye adlı eserinde şöyle der:

"Onlardan, yani peygamberlik iddiasında bulunanlardan, adından ilk kez söz edilen kimse Yuzasef'tir. Hindistan topraklarında Tahmures'in kırallığa gelişinden bir yıl sonra ortaya çıkıp Farsça yazıyı icat etmişti. Halkı Sabiilik dinine davet etmiş, birçok kimse de ona uymuştu. Belh bölgesini yurt edinmiş Pişdadî kralları ve kimi Keyanîler, güneş, ay, yıldızlar ve genel unsurları (toprak, su, ateş, rüzgar) kutsuyorlardı. Beştasef'in tahta çıkışının otuzuncu yılında Zerdüşt'ün ortaya çıkışına kadar durum böyleydi."

"Sabiilerin bir kısmı da Harran da yaşıyorlardı ve beldelerinin adı ile, yani 'Harranîler' olarak anılıyorlardı. Bazılarına göre bu isim, Hz. İbrahim'in (a.s) kardeşi Haran b. Tarh'a izafeten verilmiştir. Çünkü Haran onların önderleri arasında yer alan ve dinine son derece bağlı bulunan birisiydi..." "Bir Hıristiyan olan İbn-i Senkela, onların çarpık inançlarını çürütme amacı ile kaleme aldığı eserinde, yalan ve batıl inançlarını dile getirdikten sonra, Hz. İbrahim'le ilgili olarak şöyle bir iddiayı ileri sürdüklerinden söz etmektedir: İbrahim'in sünnet yerinde alaca hastalığı çıktığı için aralarından ayrılır. Çünkü vücudunda alaca hastalığı bulunan biri onlara göre pistir ve bu yüzden aralarına karışamaz. İbrahim de bu yüzden derisini keser, yani sünnet olur.

Sonra put evlerinden birine girer. O sırada bir putun kendisine şöyle seslendiğini duyar: Ey İbrahim, aramızdan tek ayıpla ayrıldın, ama iki ayıpla döndün. Çık ve bir daha da yanımıza dönme. Bunun üzerine İbrahim öfkeye kapılıp putları parçalar. Sonra oradan ayrı-

Bakara Sûresi / 62 .................................................... 309

lır, ama yaptığından dolayı büyük pişmanlık duyar. Gelenekleri uyarınca oğlunu Müşteri (Jüpiter) yıldızına kurban etmek ister. Müşteri yıldızı, onun samimî olarak pişmanlık duyduğunu anlayınca, oğlunun yerine kurban etmek üzere ona bir koç gönderir."

"Abdulmesih b. İshak el-Kindî, Abdullah b. İsmail el-Haşimî'nin kitabına cevap olarak kaleme aldığı eserinde Sabiilerden şöyle söz eder: Sabiiler, insan kurban etmeleriyle bilinirler. Fakat günümüzde bu geleneklerini açıkça sürdüremiyorlar. Onların hakkında bildiğimiz tek şey, Allah'ı birledikleri, çirkinliklerden tenzih ettikleri, olumlu değil, olumsuz sıfatlarla nitelendirdikleridir. Örneğin, 'Allah öfkelenmez, görmez, zulmetmez, zor kullanmaz...' derler.

O'nu mecazî anlamda güzel isimlerle adlandırırlar. Çünkü onlara göre, Allah'ın gerçek anlamda bir sıfatı yoktur. Tabiattaki plânı, düzeni feleğe ve gökcisimlerine mal ederler. Bunların canlı olduğuna, konuştuğuna, duyduğuna ve gördüğüne inanırlar. ruhlara büyük saygı gösterirler. Dimaşk Camiinin avlusundaki mihrabın üstündeki kubbe onların eseridir. Burası onların tapınaklarıydı. Yunanlılar ve Romalılar da onların dinleri üzerindeydiler. Sonra bu tapınak Yahudilerin eline geçti. Onu kendi ibadetlerine tahsis edip havraya dönüştürdüler. Sonra Hıristiyanların egemenliği altına girdi.

Onu kilise hâline getirdiler. Nihayet İslâm geldi ve bölge Müslümanların eline geçti. Müslümanlar söz konusu tapınağı camiye dönüştürdüler." "Sabiilerin çeşitli heykelleri ve putları vardı. Bunlara belli şekiller verir, güneşin adlarıyla adlandırırlardı. Nitekim Ebu Ma'şer el- Belhî, tapınaklara ilişkin eserinde, Ba'lebek heykelinin Güneş adına dikildiğinden söz eder. Kıran heykelinin de Ay adına dikildiğini belirtir. Onu yuvarlak bir halka şeklinde yapmışlardı. Heykelin yakınında 'Selem-sin' adında bir kasaba vardır. Bu kasabanın eski adı 'Senem sin' idi. Ya-ni 'Ay putu'. Bölgede diğer bir kasaba daha vardır ki, adı 'Tara Uz'dur. Yani 'Zühre kapısı'. Denildiğine göre, içindeki putlarla birlikte Kâbe on-lara aitti. Bu putlara yönelik ibadetler de onlar aracılığı ile bölgeye ak-tarılmıştı. Lat putunu Zuhal adına, Uzza putunu da Zühre adına dikmişlerdi. Kendilerine gelmiş birçok peygamberden söz ederler. Bunların çoğu da Yunan filozoflarıdır. Mısırlı Hürmüs, Ağazimun, Valis, Pisagoros ve Eflatun'un ana tarafından büyük babası Papasuvar gibi."

310 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

"Bunların bir kısmı, köpük olur korkusuyla balığı sürekli hummalıdır diye civcivi, baş ağrısına yol açar; kanı kaynatır ya da âlemin temel dayanağı olan meniyi yakar diye sarımsağı zihni kalınlaştırıp bozar diye ve de ilk defa insan kafatasında yeşerdiği için baklagilleri kendilerine haram etmişlerdir. Sabiilerin üç tane farz namazları vardır: Birincisi; güneş doğarken kılınır ve sekiz rekâttır. İkincisi; güneşin göğü yarılamasından sonra kılınır ve beş rekâttır. Her rekâtında üç secde vardır. Biri gündüzün ikinci saatinde, biri de gündüzün dokuzuncu saatinde olmak üzere iki de nafile namaz kılarlar. Üçüncüsü; gecenin üçüncü saatinde kılınır."

"Temizlenerek ve abdest alarak namaz kılarlar. Cenabet oldukları zaman gusül alırlar. Sünnet olmazlar, böyle bir emir almadıklarını iddia ederler. Evlilik ve hadlerle ilgili yasaların büyük çoğunluğu, Müs-lümanların bu alanlardaki hükümlerine benzer. Ölülere dokunmayı necasete bulaşmak olarak değerlendirme gibi uygulamaları da, Tevrat'taki açıklamaları andırmaktadır. Gökcisimlerine, onlar adına dikilmiş putlara, heykellere, adaklar, kurbanlar sunarlar. Kurban sunma törenini kâhinleri ve büyücüleri yönetir.

Bunun sonucunda kâhinlerin, ilâhî makama yakınlaşmayı ve sorulan soruların cevabını bulmayı gerektiren bir bilgiye ulaşacakları umulur. Bazen Hürmüs'ü, Tevrat'ta Ehnuh olarak geçen İdris adıyla anarlar. Bir kısmına göre de Hürmüs Yuzasef'tir." "Bazıları şöyle bir iddiayı ileri sürmüşlerdir: Harranîler gerçek Sa-biiler değildirler. Harranîler kitaplarda hanifler ve putperestler diye geçen kimselerdir. Gerçek Sabiiler ise, Babil esaretinin ardından Kûruş ve Artahuşust dönemlerinde Beyt'ül-Makdis'te ortaya çıkan oymaklardan gelirler. Bunlar Mecusilik kanunlarına eğilim göstererek Buhtunnasr'ın dinine girmişlerdir."

"Böylece Şam Samirîleri gibi Mecusilik ve Yahudilik karışımı bir mezhep geliştirmişlerdir. Bunların çoğunluğu Irak'ın Vasıt, Cafer, Câ-mide ve Şatt'ul-Arap bölgelerindeki yerleşim birimlerinde yaşarlardı ve Enuş b. Şit soyundan geldiklerini söylerlerdi. Harranîlere muhaliftiler. Onların mezheplerini ayıplar ve çok az meselede onlarla uyuşur-lardı. Söz gelimi; onlar namazlarında kuzey kutbuna dönerlerken, Har-ranîler güney kutbuna dönerlerdi.

Ehlikitab'a mensup bazılarına göre, Matuşalh'ın Sabî adında kral

Bakara Sûresi / 62 .................................................... 311

olmayan bir oğlu vardı. Sabiiler onun adıyla anılırlar. İnsanlar, şeriatların ortaya çıkışından ve Yuzasef'in gelişinden önce Şamanist idiler. Bunlar, yeryüzünün doğu kısmında yaşarlar ve putlara taparlardı.

Bunların kalıntıları, şu anda Hindistan, Çin ve Tagazgoz'da yaşarlar. Horasanlılar onlara Şamnan derler. Onların eserlerine, görkemli yapıtlarına, putlarına ve tapınaklarına Horasan'ın Hindistan'a komşu olan bölgelerinde rastlamak mümkündür. Bunlar, zamanın öncesizliğine, ruhların tenasuhuna ve feleğin sonsuz boşlukta yüzdüğüne inanırlar. Onlara göre, felek bu yüzden dönerek hareket eder. Çünkü yuvarlak bir şey, bir yerden ayrıldığı zaman dönerek iner. Onların bir kısmının da âlemin sonradan oluştuğuna ve bir milyon yıllık bir süresi olduğuna inandıkları söylenir." (Ebu Reyhan el-Bîrunî-den aktardıklarımız burada bitti.)

Ben derim ki: Sabiiliğin, Harranîliğin bazı özelliklerini taşımakla birlikte Yahudilik ve Mecusîlik dinlerinin bir karışımı olduğu şeklindeki açıklama ayetin içeriğine en uygun yorumdur. Çünkü görünen o ki, ayette semavî dinlerin mensupları sıralanmıştır.

312 .................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Bakara Sûresi / 63-74 .................................................... 313

63- Hani sizden sağlam bir söz almıştık ve dağı üstünüze kaldırmıştık, "Size verdiğimizi kuvvetle tutun ve içindekileri (sürekli) hatırlayın, belki korunasınız." (demiştik.)

64- Sonra siz, bundan sonra yine yüz çevirmiştiniz. Eğer Allah- 'ın size yönelik lütfu ve rahmeti olmasaydı, kesinlikle ziyankârlardan olurdunuz.

65- Andolsun, içinizden cumartesi günü yasağı çiğneyenleri bilmişsinizdir. Onlara, "Aşağılık maymunlar olun." demiştik. 66- Biz bunu, görenlere ve sonradan gelenlere bir ibret, korunanlara da bir öğüt kıldık.

67- Hani Musa kavmine, "Allah size, bir inek kesmenizi emrediyor." demişti de, "Bizimle alay mı ediyorsun?" demişlerdi. O da, "Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım." demişti.

68- Onlar, "Bizim için Rabbine dua et, bize onun ne (biçim bir inek) olduğunu açıklasın." demişlerdi. Musa, "Allah diyor ki: 'O, ne yaşlı, ne de körpe; ikisi arasında bir inektir. Hadi, size emredileni yapın.' " demişti.

69- (Bu defa) "Bizim için Rabbine dua et, bize onun renginin ne olduğunu açıklasın." Musa, "Allah diyor ki: O, halis koyu sarı, bakanlara sevinç veren bir inektir." demişti.

70- (Yine) "Bizim için Rabbine dua et, bize onun ne (biçim bir inek) olduğunu açıklasın. Zira inekler bizim için ayırt edilemez oldu. Allah dilerse, (bu kez) mutlaka ona iletileceğiz." demişlerdi.

71- Musa, "Allah diyor ki: O, yer sürmeyen, ekin sulamayan, boyunduruk altına alınmamış, serbest dolaşan (salma) ve (renginde hiç) alacası bulunmayan bir inektir." (O zaman) "İşte şimdi gerçeği getirdin." demişlerdi de onu kesmişlerdi. Ancak az kalsın yapmayacaklardı.

72- Hani siz bir adam öldürmüştünüz de suçu birbirinize atmaya kalkışmıştınız. Oysa Allah, gizlediğinizi ortaya çıkaracaktı.

73- Bunun için de, "İneğin bir parçasıyla ona (o öldürülene) vurun." demiştik. İşte Allah, ölüleri böyle diriltir ve belki düşünürsünüz diye, ayetlerini size böyle gösterir.

74- Sonra, bunun ardından kalpleriniz katılaştı. Şimdi o kalpler, taş gibi, hatta daha da katıdır. Çünkü taşlardan öylesi var ki,

314 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

içinden ırmaklar kaynar. Öylesi var ki, çatlar da ondan su çıkar. Öylesi de var ki, Allah korkusundan (yukarılardan) aşağıya düşer. Allah, yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.

AYETLERİN AÇIKLAMASI


"Ve üstünüze dağı kaldırmıştık." Ayetin orijinalinde geçen "tûr" kelimesi, dağ demektir. Nitekim yüce Allah bir başka ayette bunun yerine yine dağ anlamında olan "cebel" kelimesini kullanmıştır: "Hani dağı yerinden kopararak üstlerine bir gölge gibi kaldırmıştık." (A'râf, 171) Bu ayetin orijinal metninde geçen "neteka" fiili, çekip koparmak demektir.

Ayetin başında, "sağlam bir söz almak"tan bahsediliyor, sonunda kendilerine verileni kuvvetle tutmaları ve içindekileri sürekli hatırlamaları emrediliyor, bu ikisinin arasında da üstlerine dağın kaldırılmasından bahsediliyor. Fakat bunun ne sebeple ve hangi amaca yönelik olarak gerçekleştirildiğine değinilmiyor. Bundan şu anlaşılıyor: Dağın, başlarının üstüne kaldırılmasından maksat, ilâhî gücün büyüklüğünü göstererek onları korkutmaktır; onları zorlamak ve güç kullanarak kendilerine verileni uygulamalarını sağlamak değildi. Yoksa onlardan "söz alma"nın bir anlamı kalmazdı.

Dolayısıyla, "Üzerlerine dağın kaldırılması bir mucizedir. Bu da kaçınılmaz olarak onları emirleri yerine getirmeye zorlamıştır. Oysa yüce Allah, 'Dinde zorlama yoktur.' (Bakara, 256) ve 'Yoksa sen, insanları mümin olmaları için zorlayacak mısın?' (Yûnus, 99) buyuruyor." şeklindeki bir yorum doğru değildir. Çünkü, az önce de vurguladığımız gibi ayet-i kerime korkutma ve ürkütme anlamından fazla bir şey ifade etmiyor. Şayet sırf dağın üzerlerine kaldırılmış olması, İsrail-oğullarını inanmaya ve inancın gereklerini yerine getirmeye zorlayıcı bir olgu olarak değerlendirilecekse, Hz. Musa'nın gösterdiği birçok mucize daha çok zorlayıcı bir rol oynamış olmalıdır.

Bazıları da bu olayı şöyle yorumlamışlardır: "İsrailoğulları dağın dibinde bulunuyorlardı. Daha sonra dağ sarsılmaya ve sallanmaya başladı; o kadar ki, dağın tepesi üzerlerine eğiliverdi. Onlar da dağın üzerlerine düşeceğini sandılar. İşte bu olay, dağın üzerle-

Bakara Sûresi / 63-74 .................................................... 315

rine kaldırılması ya da yerinden koparılıp üzerlerine dikilmesi şeklinde ifade edilmiştir.

Bu şekilde bir yorum, temelde mucizeleri ve olağanüstü gelişmeleri inkâr esasına dayanır ki, biz bu konudaki düşüncemizi ve tavrımızı daha önce ortaya koyduk. Eğer bu tür yorumlar doğru kabul edilecek olursa, bundan böyle ifadeler için anlaşılır bir anlamdan, söz sanatının belâgat ve fesahatinden, söz söyleme sanatı için dayanılacak bir temel unsurdan söz edilemez olur.

"...belki korunasınız." Orijinal ifadede geçen "lealle=belki" edatı, ümit etme anlamını ifade eder. Bu kelime, ancak ümit etmenin cümle içinde doğru ve yerinde olması durumunda kullanılır. Bu doğruluk ve yerindeliğin konuşan ya da muhatap yahut konu, konum ve durum itibariyle olması fark etmez. Eğer konuşan ve muhatap açısından ümit etme söz konusu değilse, bu durumda konu ve durumun ümit eme ile bir ilgisi olmalıdır. Çünkü ümit etmek, gerçekte işin sonucunu bilmemekten kaynaklanan bir duygudur. Dolayısıyla yüce Allah'ın sözünde geçen ümit etmeler ya muhatap ya da durum açısındandır. Yoksa yüce Allah işlerin akıbetini kesin olarak bildiği için, ümit etme ona izafe edilemez. Nitekim el- Müfredat adlı eserinde Ragıp da buna dikkat çekmiştir.

"Aşağılık maymunlar olun." Ayetin orijinalinde geçen "hasiîn" ifadesi, aşağılık, alçaklık, küçüklük anlamını ifade eder.

"Biz bunu... bir ibret kıldık." Yani, ders alınan bir ibret tablosu yaptık. Orijinal metinde geçen "nekal" kelimesi, başkalarına ibret olsun diye, birine uygulanan küçük düşürücü ve onur kırıcı ceza demektir.

"Hani Musa, kavmine; "Allah size, bir inek kesmenizi emrediyor." demişti..." Bu, İsrailoğullarının başından geçen bakara (inek) kıssasıdır ve ele almakta olduğumuz sure de bu isimle anılmıştır. Kur'ân-ı Kerim'in bu kıssayı sunuş tarzı son derece dikkat çekicidir.

Kıssanın bazı bölümleri diğer bazı kısımlarından ayrı olarak anlatılıyor. Örneğin; "Hani Musa, kavmine... demişti de..." şeklinde kıssaya başlıyor, yani geçmiş zamandan haber veriliyor. Ardından, şimdiki zamanda bulunan muhataba yönelerek şöyle buyuruluyor: "Hani siz bir adam öldürmüştünüz de suçu birbirinize atmaya kalkmıştınız." Sonra kıssanın ortasından bir bölüm çı-

316 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

karılıp başa konuyor, kıssanın başı ile devamına ise bunun ardından yer veriliyor.

Ayrıca geçen ayetlerde İsrailoğullarına yönelik hitap tarzı muhatapla konuşma şeklindeyken burada muhatapla konuşma tarzından, üçüncü şahısla konuşma tarzına dönülüyor ve "Hani Musa, kavmine... demişti..." buyruluyor. Ardından, bir kez daha muhatapla konuşma tarzına dönülüyor ve "Hani siz bir adam öldürmüştünüz de suçu birbirinize atmaya kalkmıştınız..." "Hani Musa, kavmine; 'Allah size, bir inek kesmenizi emrediyor.' demişti..." ifadesinde hitap, kıssanın bir bölümünde, ineğin kesilmesini emreden ve onun niteliklerini sayan bölümde, İsrailoğullarından Peygamber efendimize (s.a.a) yöneltiliyor ki, ileride İsrailoğullarına yöneltilecek şu hitaba ilişkin açıklayıcı bir giriş olsun: "Hani siz bir adam öldürmüştünüz de suçu birbirinize atmaya kalkmıştınız. Oysa Allah, gizlediğinizi ortaya çıkaracaktı. Bunun için de, 'İneğin bir par-çasıyla ona (o öldürülene) vurun.' demiştik. İşte Allah, ölüleri böyle diriltir ve belki düşünürsünüz diye, ayetlerini size böyle gösterir."

"Hani Musa, kavime... demişti..." şeklinde başlayıp "Ancak az kalsın yapmayacaklardı." ifadesiyle son bulan beş ayet, İsrailoğulları-na yönelik hitabın ortasında açılan bir parantez içi açıklama niteliğindedir ki, hemen ardından gelen hitabın anlamını açıklamaktadır. Bunun yanı sıra, İsrailoğullarının peygamberlerine karşı takındıkları edebe aykırı tavırları, ona gereksiz yere eziyet etmeleri, onu boş ve gereksiz yere konuşmakla suçlamaları ifade ediliyor.

Ayrıca onların zorluk çıkarmaları, işi yokuşa sürmeleri, biraz daha açıklama yapılsın bahanesi ile inatçı tutumlarını sürdürmeleri, ilâhî emirlerin ve peygamberlerin getirdikleri açıklamaların anlaşılmaz olduğu anlamına gelen sorular sorup durmaları çarpıcı biçimde dile getiriliyor. Onların bu olumsuz tavırlarını yansıtan sözlerinde, yüce Rablık makamını küçümsediklerini, önemsemediklerini de görmek mümkündür. Bakın Musa onlara ne diyor ve onlar nasıl cevap veriyorlar? Musa (a.s) onlara diyor ki: "Allah size, bir inek kesmenizi emrediyor." Onlar ise şöyle cevap veriyorlar:

Bakara Sûresi / 63-74 .................................................... 317

"Bizim için Rabbine dua et, bize onun ne (biçim bir inek) olduğunu açıklasın. Zira inekler bizim için ayırt edilemez oldu." Dikkat edilirse, bütün sözlerinde "Rabbin" deyimini kullanıyorlar ve "Rabbimiz" demiyorlar. Ayrıca, sürekli "ne biçim bir inektir?" diyorlar ve yapılan bunca açıklamadan sonra da "inekler bizim için ayırt edilemez oldu." iddiasında bulunuyorlar. Dikkat edilirse, "O inek bizim için ayırt edilemez oldu." demiyorlar, "İnekler izim için ayırt edilemez oldu." diyorlar. Böylece bütün ineklerin ölüyü diriltme etkinliği olamayacağını, bu kadar açıklamanın da bu etkinliğe sahip olan ineği belirlemek için yeterli olmadığını vurgulamak istiyorlar. Oysa etkinlik yüce Allah'a özgüdür, bunun inekle bir ilgisi yoktur.

Yüce Allah, onlara herhangi bir inek kesmelerini emretmişti ve ifadede herhangi kayda ve şarta yer vermemişti. Onlar da ifadedeki bu kayıtsızlıktan hareketle herhangi bir inek kesmeliydiler. Bakın peygamberlerine ne diyorlar? "Bizimle alay mı ediyorsun?" Bu ifadenin altında Hz. Musa'ya yönelik cahillik ve boş konuşma suçlaması yatıyor. Nitekim Hz. Musa da bu suçlamayı şu sözleriyle reddediyor: "Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım." Yüce Allah- 'ın açıklamaları son bulduktan sonra, "İşte şimdi gerçeği getirdin." demeleri de, bundan önceki açıklamaları, gerçeğin ifadesi olarak algılamadıklarını gösteriyor. Yani ilâhî açıklama tarzına ve nebevî tebliğe gerçek dışılık yakıştırmasında bulunuyorlar. Genel bir değerlendirmede bulunacak olursak, kıssanın bu kısmının öne alınması, bir sonraki açıklamaya giriş olması içindir.

Bu tarz bir yer değiştirmenin, bir diğer amacı da vurgulamaya yönelik olması mümkündür. Şöyle ki: Bugün Yahudilerin elinde bulunan Tevrat'ta inek kıssasından söz edilmiyor. Dolayısıyla böyle bir kıssayla hiç muhatap olmamaları ya da yaptıkları tahrifata dikkat çekildikten sonra kıssanın anlatımına geçilmesi gerekirdi. Onun için Kur'ân-ı Kerim İsrailoğullarına yönelik hitaba ara vererek hitabı Peygamber efendimize (s.a.a) yöneltiyor. Ardından onlara yönelerek meselenin başlangıç noktasını açıklıyor. Tevrat'ta da bu kıssanın gerçekleştiğine ilişkin işaretler mevcuttur. Tevrat'taki metin şöyledir:

318 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Tesniye kitabı 21. babda şöyle deniyor: "Allah'ın Rabbin mülk edinmek için sana vermekte olduğu diyarda kırda düşmüş ve kimin tarafından vurulduğu bilinmeyen öldürülmüş bir adam bulunursa, o zaman senin ihtiyarların ve hâkimlerin çıkacaklar ve öldürülmüş adamın etrafında olan şehirlere uzaklığını ölçecekler; ve vaki olacak ki, öldürülmüş adama en yakın olan şehrin ihtiyarları sığırlardan, çalıştırılmamış ve boyunduruk taşımamış genç bir inek alacaklar; ve o şehrin ihtiyarları ineği, sürülmemiş ve ekilmemiş bir yer olan, akan bir vadiye indirecekler ve orada, vadide ineğin boynunu kıracaklar. Ve Levi oğulları, kâhinler yaklaşacaklar;

çünkü Allah'ın Rab kendisine hizmet etmek için ve Rabbin ismiyle mübarek kılmak için onları seçti; ve her davada ve her döğüşte onların sözüne göre olacaktır. Ve o şehrin bütün ihtiyarları, öldürülmüş adama en yakın olanlar, vadide boynu kırılmış olan ineğin üzerinde ellerini yıkayacaklar; ve cevap verip diyecekler: Ellerimiz bu kanı dökmedi ve gözlerimiz onu görmedi. Kurtardığın kavmin İsraile bağışla, ya Rab ve kavmin İsrail arasında suçsuz kan bırakma. Ve kan onlara bağışlanacaktır. Ve Rabbin gözünde doğru olanı yaptığın zaman suçsuz kanı aranızdan kaldıracaksın." Bu uzun açıklamalardan sonra, "Hani siz bir adam öldürmüştünüz..." hitabıyla, kıssanın tüm ayrıntılarıyla değil, genel hatlarıyla özet bir biçimde anlatıldığını anlamış olursun. Kıssanın bir bölümünün ayrıntılı bir biçimde ayrı bir kıssaymış gibi anlatılmasının sebebi ise, bununla bir mesaj verilmek isteniyor olmasıdır.

"Hani Musa, kavmine... demişti..." ifadesindeki hitap, Peygamber efendimize (s.a.a) yöneliktir ve ifadeye kıssa anlatım tarzı egemendir. Aslında bu, az sonraki hitaba ilişkin açıklayıcı bir giriştir. Fakat bu tarz bir ifadenin ne sebeple seçildiği, niçin böyle bir yola başvurulduğu açıklanmıyor. Tersine, bu hususta bilinçli bir belirsizlik sağlanıyor ki, dinleyici buna dikkat etsin ve işin iç yüzünü kurcalamaya çalışsın. Kıssanın aslını duyduğu zaman heyecanlansın ve iki değişik anlatım tarzı arasında bir bağlantı kurabilsin. Bu yüzden İsrailoğulları, "Allah size, bir inek kesmenizi emrediyor." sözünü duydukları zaman, hayret etmişlerdi, bunu Allah'ın peygamberi Musa'nın bir alayı olarak değerlendirmişlerdi. Çünkü ineğin kesilmesi ile onların, çekişmenin çözüme kavuşturulması ve katilin bulunması yönündeki istekleri arasında bir bağlantı kura-