El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1
 

Bakara Sûresi / 35-39 ...................................................... 233

sordu. Yüce Allah, 'Ay Âdem, bunlar senin zürriyetindir. Ama senden de ve bütün yarattığım varlıklardan da daha hayırlıdırlar. Onlar olmasaydı, ne seni, ne cenneti, ne ateşi, ne göğü ve ne de yeryüzünü yaratırdım. Sakın onlara kıskanarak bakma. Yoksa seni yakın çevremden uzaklaştırırım.' dedi.

Fakat Hz. Âdem onlara kıskanarak baktı, onların yerinde olmayı istedi. Bunun üzerine şeytan ona musallat oldu, nihayet kendisine yasaklanan ağacın meyvesini yedi. Aynı şekilde şeytan Havva'ya da musallat oldu. O da Fatıma'ya kıskanarak baktı. Nihayet o da Âdem gibi yasak meyveyi yedi. Bunun üzerine yüce Allah onları cennetinden çıkardı, onları yakın çevresinden uzaklaştırıp yeryüzüne indirdi." [c.1, s.239, h:

1] Ben derim ki: Aşağı yukarı aynı anlamı vurgulayan başka rivayetler de vardır. Bir kısmı konuyu daha geniş çerçevede ele almış, bir kısmı daha kısa tutmuş, bir kısmı da daha özet ve daha genel ifadelerle meseleyi aktarmıştır. Gördüğün gibi bu rivayette İmam (a.s), söz konusu ağacın buğday ve kıskançlık ağacı olduğunu ve Âdem ile eşinin buğday ağacının meyvesinden yiyip kıskançlık illetine yakalandıklarını, bunun sonucunda da Hz. Muhammed ve soyunun (hepsine selâm olsun) yerinde olmayı temenni ettiklerini dile getiriyor. Birinci anlama göre, yasak ağaç cennet ehlinin ilgisini ve iştahını çekmeyecek kadar önemsiz ve cazibesizdi. İkinci anlama göre ise, bu ağaç Âdem ve eşinin ulaşamayacakları kadar önemli ve erişilmezdi. Nitekim bir rivayette de bu ağacın, Hz. Muhammed ve soyunun bilgisi olduğu bildirilmiştir.

Kısacası, bunlar iki farklı anlam ifade etmektedirler. Ancak sen, misakla ilgili olarak geçen konuya bir göz attığın zaman, anlamın bir olduğunu görürsün. Buna göre Hz. Âdem, Allah'tan başkasına yönelmeme anlamını kapsayan ve Allah'a yakınlığı sembolize eden cennetten yararlanma ile, dünyaya bağlanma zorluk ve meşakkatini beraberinde getiren yasak ağaçtan yemeyi birlikte yürütmek istemişti. Ama bu iki olguyu birlikte yürütmek ona mümkün olmamış, nihayet yeryüzüne indirilmişti. Dolayısıyla Hz.

Muhammed'in (s.a.a) sahip olduğu, bu iki olguyu bir arada yürütme makamına erişememişti. Ama daha sonra yüce Allah onu seçerek ve tövbe etmesini sağlayarak onu dünyadan soyutlamıştı ve

234 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

ona doğru yolu göstermişti. Unuttuğu misakı da bunun ardından ona hatırlatmıştı. Böylece meseleyi düşünüp anla. İmam'ın, "Onlara kıskançlık gözüyle baktı, yerlerinde olmayı istedi." şeklindeki sözüne gelince; burada söz konusu kıskançlığın, onların yerinde olmayı istemek şeklinde gerçekleştiğini, yoksa, aşağılık bir huy olan hasedin söz konusu olmadığı, bu şekilde açıklanmaktadır.

Yukarıdaki açıklama sayesinde Kemal'ud-Dîn adlı eserde Sumâli'nin İmam Muhammed Bâkır'dan (a.s) aktardığı rivayet ile Tefsir'ul-Ayyâşî'de aktardığı rivayet arasında ilk etapta varmış gibi görünen çelişki de bertaraf edilmiş oluyor. Birinci rivayette1 İmam Bâkır (a.s) şöyle buyuruyor: "Yüce Allah Âdem'den, bu ağaca yaklaşma diye söz aldı. Allah'ın öngördüğü vakit gelince, Âdem yememesine ilişkin sözü unutarak yasak ağacın meyvesini yedi. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: Andolsun Biz, önceden Âdem'- den söz almıştık; fakat unuttu. Biz onda bir kararlılık görmedik." [Tâhâ, 115]

İkinci rivayette ise2, şöyle geçer: İmam Bâkır (a.s) veya İmam Sadık'tan (a.s) birine, "Allah Âdem'i 'unuttu' diye nasıl sorumlu tutuyor?" diye soruldu. Şöyle cevap verdi: "Âdem unutmadı. Hem nasıl unutabilir ki? Oysa şeytan ona şöyle diyordu: Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf melek olursunuz ya da ebedi kalıcılardan olursunuz diye sizi şu ağaçtan menetti." Geçen açıklamalara dikkat edilirse, bu iki rivayetin arasıda çelişki olmadığı son derece açıktır.

Şeyh Saduk'un el-Emalî adlı eserinde, Ebu's-Salt el-Herevî'nin şöyle dediği rivayet edilir: "Halife Me'mun İmam Ali Rıza (a.s) ile tartışmak üzere İslâm bilginlerini ve Yahudilik, Hıristiyanlık, Mecusilik ve Sabiîlik gibi diğer dinlere mensup bilginleri topladığı zaman, hiç kimse ona karşı bir kanıt ileri sürememişti. O, bir kayanın katılığı gibi görkemiyle duruyordu. Bu arada Ali b. Muhammed b. Cehm ayağa kalktı ve şöyle dedi: 'Ey Resulullah'ın oğlu, peygamberlerin masum olduklarını kabul ediyor musun?' İmam,

---------

1- [Kemal'ud-Dîn, c.1, s.213, h: 2]

2- [Tefsir'ul-Ayyâşî, c.2, s.9, h: 9]

Bakara Sûresi / 35-39 ...................................................... 235

'Evet.' dedi. 'Peki, 'Âdem Rabbine karşı geldi ve yolunu şaşırdı.' ayetini nasıl yorumluyorsun?' dedi." "Bunun üzerine Efendimiz Rıza (a.s) şöyle dedi: Yavaş ol, ey Ali; Allah'tan kork ve Allah'ın peygamberlerine kötü nitelikler yakıştırma.

Allah'ın kitabını kişisel görüşünü esas alarak yorumlamaya kalkışma. Çünkü yüce Allah şöyle buyuruyor: 'Onun yorumunu ancak Allah ve ilimde derinleşenler bilir.' Yüce Allah'ın, 'Âdem Rabbine karşı geldi ve yolunu şaşırdı.' sözüne gelince, Allah Âdem'i yeryüzündeki hücceti ve memleketlere hükmeden halifesi olsun diye yarattı. Allah Âdem'i cennet için yaratmadı. Âdem'in işlediği günah da cennette gerçekleşmişti, dünyada değil ve bu, yüce Allah'ın Âdem ve soyunun yaşam süreçleri için öngördüğü plânın gerçekleşmesine yönelik bir ilk adımdı. Âdem yeryüzüne indirildikten sonra yüce Allah onu hücceti ve halifesi yaptı. Sonra da ona masumluk niteliğini verdi: 'Allah Âdem'i, Nuh'u, İbrahim ailesini ve İmrân ailesini âlemler içinde seçkin kıldı.'1..." [Oturum: 20, s.28, h: 32]

Ben derim ki: "Günah cennette işlenmişti..." ifadesi, daha önce de değindiğimiz gibi, mevlevî ve teşri nitelikli dinsel yükümlülüğün henüz cennette yürürlüğe konulmadığına yönelik bir işaret içermektedir. Dinsel yükümlülüğün yurdu dünya hayatıdır ki, bu hayat, cennetten inişten sonra Hz. Âdem (a.s) için öngörülmüştür.

Şu hâlde, söz konusu günah, irşadî ve öğüt nitelikli bir emre karşı işlenmişti, mevlevî/teşri nitelikli bir emre karşı değil. Dolayısıyla bazılarının yaptığı gibi, rivayeti körü körüne yorumlamanın bir anlamı yoktur.

el-Uyûn adlı eserde Ali b. Muhammed b. Cehm'in şöyle dediği rivayet edilir: "Bir gün Halife Me'mun'un yanına gittim, İmam Rıza da orada bulunuyordu. Me'mun dedi ki: 'Ey Resulullah'ın evlâdı, sen peygamberlerin masum olduğunu demiyor musun?' 'Evet.' dedi. 'Şu hâlde, 'Âdem Rabbinin emrine karşı çıktı ve yolunu şaşırdı.' ayetini nasıl yorumluyorsun?' diye sordu. Bunun üzerine İmam Ali Rıza (a.s)şöyle dedi: Allah Âdem'e dedi ki: 'Sen ve eşin cennette kalın. Ondan dilediğiniz yerde bol bol yeyin. Ama sakın şu ağaca yaklaşmayın. (Onlara buğday ağacını gösterdi.) Yoksa za-

---------

1- [Âl-i İmrân, 33]

236 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

limlerden olursunuz.' Allah onlara, 'Şu ağaçtan yemeyin.' demedi. O ağacın türünden olan diğer ağaçlarla ilgili olarak da böyle bir şey söylemedi. Onlar da söz konusu ağaca yaklaşmadılar ve meyvesinden yemediler. Başka ağaçların meyvesinden yediler.

Nihayet şeytan onlara vesvese verip dedi ki: 'Allah sizi bu ağaçtan menetmedi. Tersine sizi başkasına yaklaşmaktan menetti. Sizi bundan menetmesi de, meyvelerini yiyip de melek veya sonsuza dek kalıcılardan olmamanız içindir." "Ayrıca kendilerine öğüt vermek istediğini yemin ederek belirtti.

Âdem ve Havva o güne kadar Allah adına yalan yemin içen birine rastlamamışlardı. Böylece onları kandırdı ve Allah adına içilen yemine güvenmelerini sağlayarak yasak ağacın meyvesini onlara yedirdi. Hz. Âdem bu suçu peygamberlik misyonunu üstlenmeden önce işlemişti. Yani ateşe atılmayı gerektiren bir büyük günah söz konusu değildi. Hz. Âdem'in (a.s) işlediği suç, peygamberlik misyonunu üstlenmeden önce bir peygamberin işleyebileceği türden bağışlanmış küçük bir hataydı. Allah onu seçip peygamberlikle görevlendirince, masumluk niteliğine sahip oldu; artık ne büyük ve ne de küçük günah işledi. Yüce Allah şöyle buyuruyor: 'Âdem Rabbinin emrine karşı çıktı ve yolunu şaşırdı. Sonra Rabbi onu seçti, tövbesini kabul etti ve ona doğru yolu gösterdi.' Yine buyuruyor ki: 'Allah Âdem'i, Nuh'u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini âlemler içinde seçkin kıldı.'..." [c.1, s.155, h: 1, bab:15]

Ben derim ki: Şeyh Saduk (r.a) bu hadisi naklettikten sonra, "Bu hadisin Ali b. Muhammed b. Cehm kanalıyla gelmiş olması son derece ilginçtir. Çünkü bu adam Ehlibeyt'i sevmez, onlara düşmanlık beslerdi." demiştir. Şeyh Saduk'un ilgisini çeken husus, rivayetin, peygamberlerin masumluğuna ilişkin ifadeler içermesidir.

Ancak rivayetin içeriği üzerinde daha derin düşünseydi, kendisine hiç de ilginç gelmezdi. Çünkü bu rivayette Âdem'le ilgili olarak Ehlibeyt mezhebinin yaklaşımıyla uyuşmayan hususlar vardır. Ehlibeyt kaynaklı çok sayıda rivayetlere dayanan görüşe göre, peygamberler, peygamberlikle görevlendirilmelerinden önce de, sonra da masumdurlar.

Ayrıca, İmamın Me'mun'un sorusuna cevap olarak sarf ettiği ileri sürülen sözlerde yüce Allah'ın, "Rabbiniz başka bir sebepten

Bakara Sûresi / 35-39 ...................................................... 237

dolayı sizi bu ağaçtan menetmedi, belki..." şeklindeki sözü "Allah sizi bu ağaçtan menetmedi. Tersine başkasına yaklaşmaktan menetti. Başkasına yaklaşmaktan menetmesi de, meyvelerini yiyip de melek ya da sonsuza dek kalıcılardan olmamanız içindir..." şeklinde yorumlanmıştır. Oysa yüce Allah'ın, İblis'in dilinden aktardığı "Rabbiniz başka bir sebepten dolayı değil, belki melek veya sonsuza dek kalıcılardan olmayasınız diye sizi bu ağaçtan menetti." sözü ile, "Dedi ki: Ey Âdem, sana sonsuzluk ve tükenmeyen hükümranlık ağacını göstereyim mi?" ifadesi gösteriyor ki, şeytan onları sonsuzlukla ve yasak dolayısıyla görünmeyen hükümranlık umuduyla kandırıp bizzat yasaklanan ağacın meyvesinden yemeye teşvik etmişti.

Kaldı ki, adı geçen adam, yani Ali. b. Muhammed b. Cehm yukarıda sunduğumuz rivayette sorusunun tam ve doğru cevabını almıştı. Şu hâlde, bazı hususlarla ilgili olarak bazı yorumlarda bulunmak mümkünse de, söz konusu rivayet tamamıyla sorunsuz değildir.

Şeyh Saduk, İmam Bâkır'dan (a.s), o da atalarından, onlar da Hz. Ali'den ve o da Resulullah'tan (s.a.a) şöyle rivayet eder: "Âdem ile Havva'nın cennete girmeleri ve oradan çıkmaları, bir dünya gününün yedi saati kadar sürdü. Allah onları aynı gün yeryüzüne indirdi." [el-Hisal, s.396, h: 103]

Tefsir'ul-Ayyâşî'de Abdullah b. Sinan'ın şöyle dediği rivayet edilir: Benim de hazır bulunduğum bir sırada İmam Sadık'a (a.s) şöyle bir soru yöneltildi: "Hz. Âdem ve eşinin cennete girişleri ile bir hata işleyip oradan çıkışları arasında ne kadar bir süre geçti?" İmam şu cevabı verdi: "Yüce Allah cuma günü, güneşin batıya meyletmesinden sonra Âdem'in burnuna kendi ruhundan bir nefha üfledi. Sonra eşini en alt kaburgasından yarattı. Ardından tüm melekleri ona secde ettirdi ve aynı gün içinde onu cennete yerleştirdi. Allah'a andolsun ki, cennete yerleştirilişinin üzerinden altı saat geçmemişti ki, Allah'ın emrine karşı geldi. Bunun üzerine yüce Allah, güneşin batışından sonra onları oradan çıkardı, sabaha kadar cennetin kapısının eşiğinde beklediler. Bu sırada ayıp yerleri kendilerine göründü. 'Bunun üzerine Rableri onlara şöyle seslendi: Ben sizi bu ağaca yaklaşmaktan menetmemiş miy-

238 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

dim?' Âdem çok utandı ve boyun bükerek şöyle dedi: 'Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Suçumuzu itiraf ettik. Şu hâlde bizi bağışla.' Allah onlara şöyle dedi: Göklerimden yeryüzüne inin, çünkü bir günahkâr ne cennetimde ve ne de göklerimde bana komşuluk edemez." [c.2, s.10, h: 11]

Ben derim ki: Bu rivayetin içeriği, cennetten çıkışın mahiyeti ile ilgili olarak bize ışık tutabilir. Buna göre, önce cennetten, kapısının eşiğine çıkmışlar, oradan da yere inmişler. Bu hususu, tekvinî bir emir olup karşı gelmesi mümkün olmamakla birlikte iniş emrinin ayetlerde iki kez tekrarlanmasından ve yüce Allah'ın, "Dedi ki: Ey Âdem, sen ve eşin cennette durun... ve sakın şu ağaca yaklaşmayın." sözü ile, "Rableri onlara şöyle seslendi: Ben sizi o ağaçtan menetmemiş miydim?" sözü arasındaki ifade tarzı farklılığından da anlamak mümkündür. Çünkü birincisinde yakını gösteren "dedi" kelimesi ile "şu" zamiri kullanılmışken, ikinci ayette uzağı gösteren "seslendi" fiili ile "o" zamiri kullanılmıştır.

Ne var ki, rivayette Tevrat'ta olduğu gibi Havva'nın Âdem'in en alt kaburgasından yaratıldığı belirtiliyor. Oysa ileride Âdem'in yaratılışı konusunda değineceğimiz gibi, Ehlibeyt İmamlarından gelen rivayetler bu iddiayı yalanlar niteliktedirler. Bununla birlikte rivayeti, Havva'nın, Âdem'in kaburgalarının yaratılışından sonra arta kalan balçıktan yaratıldığı şeklinde yorumlamak da mümkündür. Cennetteki kalış sürelerinin altı veya yedi saat oluşuna gelince; bu, basit bir meseledir, çünkü rivayetlerde yaklaşık bir rakam kullanılmıştır.

el-Kâfi'de İmam Bâkır (a.s) veya İmam Sadık'tan (a.s) birinin, "Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler aldı." ayeti ile ilgili olarak şöyle dediği rivayet edilir: "Âdem'in aldığı kelimeler şunlardı: Senden başka ilâh yoktur. Allah'ım, seni överek tenzih ederim. Bir kötülük işledim, kendime zulmettim. Beni bağışla, Çünkü sen, bağışlayanların en hayırlısısın. Senden başka ilâh yoktur. Allah'ım, seni överek tenzih ederim. Bir kötülük işledim, kendime zulmettim.

Bana acı, çünkü sen, bağışlayanların en hayırlısısın. Senden başka ilâh yoktur. Allah'ım seni överek tenzih ederim. Bir kötülük işledim, kendime zulmettim. Bana acı, çünkü sen merhamet edenlerin en hayırlısısın. Senden başka ilâh yoktur. Seni överek tenzih

Bakara Sûresi / 35-39 ...................................................... 239

ederim. Bir kötülük işledim, kendime zulmettim. Beni bağışla ve tövbemi kabul et. Çünkü sen tövbeleri çok kabul edensin, çok merhamet edensin." [c.8, s.253, h: 472]

Ben derim ki: Bu anlamı içeren metinleri Şeyh Saduk, Ayyâşî, Kummî1 ve diğerleri de rivayet etmişlerdir. Ayrıca Ehlisünnet mezhebinin dayandığı kanallardan da buna yakın anlamlar içeren hâdisler rivayet edilmiştir. Belki de bu sonuçları, kıssayı anlatan ayetlerin ifadelerinden edinmişlerdir.

Yine el-Kâfi'de Kuleynî şöyle der: "Bir diğer rivayette de, 'Âdem Rabbinden bazı kelimeler aldı.' ayetiyle ilgili olarak şöyle buyurulu- yor: Âdem; Muhammed, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin hakkı için Allah'tan bağışlanma diledi." [c.8, s.253]

Ben derim ki: Şeyh Saduk, Ayyâşî, Kummî ve diğerleri de buna yakın hâdisler rivayet etmişlerdir. Buna yakın rivayetler Ehlisünnet kanallarınca da aktarılmıştır. Örneğin ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde, Peygamber efendimizin (s.a.a) şöyle dediği rivayet edilir: "Âdem işlediği günahı işleyince, başını göğe kaldırıp şöyle dedi: 'Muhammed'in hakkı için beni bağışlamanı diliyorum.' Bunun üzerine Allah ona, 'Muhammed de kimdir?' diye vahyetti. Âdem, 'Senin şanın yücedir. Beni yarattığın zaman, başımı kaldırıp Arş'ına baktım, orada 'La ilâhe illallah, Muhammed'ur-resulullah' yazılı olduğunu gördüm. O zaman anladım ki, senin katında, adını kendi adının yanına yazdığın zattan daha kadri yüce biri olamaz.' dedi. Bunun üzerine Allah ona şöyle vahyetti: Ey Âdem, o, senin soyundan gelen son peygamberdir, eğer o olmasaydı, seni yaratmazdım." Ben derim ki: Bu anlam, ilk bakışta ayetlerin zahiri ile uyuşmuyor gibi görünse de, derine nüfuz edici bir bakış açısı ve titiz bir inceleme ile, ayetlerle bir yakınlığı, bir ilgisi olduğu görülebilir.

Çünkü "Âdem... aldı." ifadesinin orijinalinde geçen "telakka" kelimesi, karşılayarak kucaklayarak almak anlamını içermektedir. Burada Âdem'in bu kelimeleri Rabbinden aldığı belirtiliyor, yine burada "tövbe" olayından önce bir bilginin varlığından söz ediliyor. Çünkü Hz. Âdem, daha önce Rabbinden tüm isimleri öğren-

----------

1- [Meani'l-Ahbar, s.108, h: 1; Tefsir'ul-Ayyâşî, c.1, s.41, h: 25; Tefsir'ul- Kummî, c.1, s.44]

240 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

mişti. Yüce Allah meleklere şöyle demişti: "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım. Melekler, 'Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni noksan sıfatlardan tenzih ediyoruz.' dediler. Allah, 'Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.' dedi. Ve Âdem'e isimlerin tümünü öğretti." Bu bilgi kaçınılmaz olarak bütün zulüm ve günahların giderilmesini, tüm hastalıkların tedavi edilmesini gerektiriyordu. Aksi takdirde, meleklere cevap verilmemiş ve gerekçeleri geçersiz kılınmamış olacaktı. Çünkü yüce Allah, onların "bozgunculuk yapacak, kan dökecek" şeklindeki sözlerine herhangi bir cevap vermiyor, sadece Âdem'e tüm isimleri öğrettiğini belirtiyor. Şu hâlde, her türlü bozgunculuğun ıslahı bu isimlerin kapsamındadır.

Bu isimlerin hakikatinin ne olduğunu daha önce öğrendin. Bunlar, göklerin ve yerin bilinmezlikleri arasında yer alan gaybî varlıklardır. Yüce Allah bunlar aracılığı ile kullarına yönelik lütuflarını aktarır. Bu isimlerin bereketi olmadan mükemmelleşmek isteyen hiç kimsenin tekâmülü gerçekleşemez.

Bize ulaşan bazı rivayetlerde1 belirtildiğine göre yüce Allah ona isimleri öğretince, o, Ehlibeyt'in hayallerini ve nurlarını görmüştü. Yine bazı rivayetlere göre, yüce Allah, onlardan misak almak üzere sulbündeki soyunu çıkardığı zaman, Ehlibeyt'i görmüştü. Bazı rivayetlere göre de Hz. Âdem cennetteyken Ehlibeyt'i görmüştü. Yüce Allah, "Âdem Rabbinden bazı kelimeler aldı." derken, kelimeleri belirsiz kılarak, meseleye bir müphemlik getirmiştir. Ama Kur'ân-ı Kerim'de "kelime" kavramı açıkça dış dünyada gerçekliği olan bir varlığı, bir objeyi ifade etmek için kullanılmıştır: "Adı Meryemoğlu İsa Mesih olan bir kelimeyle..." (Âl-i İmrân, 45) Bazı tefsir bilginlerine göre de, Hz. Âdem'in Allah'tan aldığı kelimeler, yüce Allah'ın A'râf suresinde dile getirdiği şu sözlerdir: "Dediler ki: Rabbimiz, biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, muhakkak ziyana uğrayanlardan oluruz."

--------

1- [Bihar'ul-Envar, c.11, s.175, h: 20]

Bakara Sûresi / 35-39 ...................................................... 241

Biz bu görüşe katılamayacağız. Çünkü, Bakara suresinde ele aldığımız ayetlerden de anlaşıldığı gibi Âdem ve eşinin tövbe etmeleri, yeryüzüne inişlerinden sonra gerçekleşmişti. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Dedik ki: Birbirinize düşman olarak inin." Ardından şöyle buyuruyor: "Âdem Rabbinden bazı kelimeler aldı, bunun üzerine Allah onun tövbesini kabul etti." Bu kelimeleri ise, A'râf suresinde de vurgulandığı gibi Âdem ve eşi yeryüzüne inmeden önce cennette söylemişlerdi. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Rableri onlara seslendi: 'Ben sizi o ağaçtan menetmedim mi?' Onlarsa dediler ki: Rabbimiz, biz kendimize zulmettik..." Ardından yüce Allah şöyle buyuruyor: "Dedik ki: Birbirinize düşman olarak inin..." Görüldüğü gibi, "Rabbimiz, biz kendimize zulmettik." sözünü söylemiş olmaları, yüce Allah'ın seslenişi karşısında duydukları ezikliğin, suçu itiraf etmenin bir ifadesidir. Bununla, Rablık niteliğinin Allah'a özgü olduğunu, kendilerininse hüsrana uğrama tehlikesi ile burun buruna gelmiş iki zalim olduklarını vurgulamakla birlikte meselenin tamamen Allah'ın yetkisinde olduğunu, nasıl dilerse öyle hareket edeceğini bildiriyorlar.

Tefsir'ul-Kummî'de İmam Sadık'ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: "Hz. Musa yüce Allah'tan kendisini Hz. Âdem'le karşılaştırmasını diledi. Yüce Allah da onları buluşturdu. Hz. Musa, Hz. Âdem'e şöyle dedi: 'Babacığım, yüce Allah seni kendi elleriyle yaratmadı mı? İçine kendi ruhundan üflemedi mi? Melekleri sana secde ettirmedi mi? Ve sana sakın şu ağaçtan yeme, demedi mi? Peki ne diye Rabbinin emrine karşı çıktın?' Âdem dedi ki: 'Ey Musa, Tevrat'ta, yaratılışımdan kaç yıl önce o hatayı işlediğime rastladın?' Musa dedi ki: 'Otuz bin yıl önce.' Âdem dedi ki: Öyledir." İmam Sadık (a.s) diyor ki: "Böylece Âdem Musa'nın kanıtını çürütmüş oldu." Ben derim ki: Allâme Suyutî de ed-Dürr'ül-Mensûr'da bu anlamı içeren bir hadisi birkaç kanaldan Peygamber efendimize (s.a.a) dayandırarak rivayet etmektedir. İlel'uş-Şerayi adlı eserde İmam Bâkır'ın (a.s) şöyle dediği anlatılır:

"Allah'a andolsun ki, Allah Âdemi dünya için yarattı. Ama onu

242 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

önce cennete yerleştirdi ki, emrine karşı gelsin de onu yaratılışının amacı olan yere indirsin." Ben derim ki: Bundan önce değindiğimiz Ayyâşî'nin İmam Sadık'tan (a.s) rivayet ettiği ve Hz. Âdem'in meleklerden bir arkadaşının olduğu şeklinde ifadeler içeren hâdis de buna yakın mesajlar kapsamaktadır. el-İhticac adlı eserde Şamlı bir adamın İmam Ali (a.s) ile girdiği şu diyaloga yer verilir: Adam Hz. Ali'ye şöyle sorar: "Yeryüzünün en şerefli vadisi hangisidir?" Hz. Ali der ki: "Serandib vadisidir. Hz. Âdem gökten oraya düşmüştür." Ben derim ki: Buna karşın, diğer bazı rivayetlerde Hz. Âdem'in Mekke'ye indiği belirtilir. Bunların bir kısmına da değindik. Aslında bu rivayetleri uyuşturmak mümkündür. Hz. Âdem önce Serandib vadisine oradan da Mekke'ye inmiş olabilir.

ed-Dürr'ül-Mensûr tefsirinde Taberanî'den, el-Azame'de Ebu'şŞeyh'ten ve İbn-i Mürdeveyh'den Ebuzer'in şöyle dediği rivayet edilir: "Dedim ki: 'Ya Resulallah! Sence Âdem, peygamber miydi, değil miydi?' Resulullah buyurdu ki: Evet, o bir nebi, bir resuldü. Allah onunla önceden konuştu ve ona şöyle dedi: Ey Âdem, sen ve eşin cennette kalın." Ben derim ki: Ehlisünnet mezhebinin mensubu bazı bilginler, değişik kanallardan buna yakın ifadeler içeren hâdisler rivayet etmişlerdir.

Bakara Sûresi / 40-44 ...................................................... 243

40- Ey İsrailoğulları, size verdiğim nimetimi hatırlayın, bana verdiğiniz sözü tutun ki, ben de size verdiğim sözü tutayım ve sadece benden korkun.

41- Sizin yanınızda bulunan Tevrat'ı doğrulayıcı olarak indirmiş bulunduğum Kur'ân'a inanın ve onu inkâr edenlerin ilki olmayın. Benim ayetlerimi az bir karşılık ile satmayın; yalnız benden çekinin.

42- Bile bile hakkı batıl ile örtmeyin ve hakkı gizlemeyin.

43- Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve rükua varanlarla birlikte siz de rükua varın.

44- İnsanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Oysa siz kitabı okuyorsunuz. Hiç düşünmüyor musunuz?

244 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

AYETLERİN AÇIKLAMASI


Yüce Allah, Yahudilerin tutumunu kınamak amacı ile yüz küsûr ayette kendilerine bahşettiği nimetlerden, kendilerine kazandırdığı seçkin ve onurlu konumdan, buna karşılık onların takındıkları inkârcı ve başkaldırıcı tavırdan, sözlerinde durmamalarından, inatçılıklarından ve dik başlılıklarından söz ediyor. Ulusal tarihleri boyunca başlarından geçen serüvenleri içeren on iki kıssaya değinerek onlara uyarıda bulunuyor. Denizi yarıp, Firavun'u ve ordusunu suda boğmak suretiyle onları Firavunoğullarından kurtarması;

Musa ile gerçekleştirilen Tûr dağı randevusu; Musa'dan sonra buzağıya tapınmaları ve Musa'nın onlara kendinizi öldürün emrini vermesi; Hz. Musa'ya Allah'ı açıkça kendilerine göstermesini önerip ardından korkunç bir yıldırıma çarpılmaları ve yüce Allah'ın tekrar kendilerini diriltmesi gibi, onların yaşadığı birçok kıssaya işaret ediliyor.

Bu olayların tümü, ilâhî lütfun ve Rabbani inayetin damgâsını taşıyorlar. Bunun yanı sıra kıssalarda, yüce Allah'ın onlardan aldığı sözlere, onlarınsa bu sözlerini tutmayıp kulak ardı edişlerine değiniliyor. Kazandıkları günahlar, işledikleri suçlar, kendilerine indirilen kitapta açıkça yasaklanmış olmasına rağmen bir türlü terk etmedikleri iğrenç huylar hatırlatılıyor. Katı kalpli, taş yürekli ve sapkın mizaçlı oldukları için akıllarını düşünmekten alıkoymaları gündeme getiriliyor bu kıssalarda.

"Bana verdiğiniz sözü tutun." İfadenin orijinalinde geçen "a-hid" kelimesi, köken olarak "korumak" demektir. Bu köken anlamından hareketle birçok anlam da kullanılmıştır. Sözleşme, antlaşma, yemin, vasiyet, buluşma ve konaklama gibi.

"Sadece benden korkun." İfadenin orijinalinde geçen "irhebû" fiilinin kökü olan "er-rehbe" kelimesi, "korku" demektir ve bunun karşıtı "er-rağbe"dir.

"Onu inkâr edenlerin ilki olmayın." Yani Ehlikitap toplulukları arasında veya, kendi ulusunuzdan geçmiş ve gelecek kuşaklar içinde ilk inkârcılar siz olmayın. Yoksa Mekkeli kâfirler onlardan önce Kur'ân'ı inkâr etmişlerdi.

Bakara Sûresi / 45-46 ...................................................... 245

45- Sabrederek ve namaz kılarak yardım dileyin. Ve kuşkusuz o Allah'a saygı gösterenlerden başkasına ağır gelir.

46- Onlar ki, Rableri ile buluşacaklarını, onun huzuruna döneceklerini zannederler.

AYETLERİN AÇIKLAMASI-2


"Sabrederek ve namaz kılarak yardım dileyin." İfadenin orijinalinde geçen "isteînû" fiilinin mastarı olan "istiane" kelimesi, yardım istemek demektir. Bu istek ise, ancak insanın tek başına üstesinden gelemediği görevler ve karşısında duramadığı felaketler açısından söz konusu olabilir. Çünkü, gerçekte Allah'tan başka yardım edebilecek kimse yoktur.

Şu hâlde, üstlendiği görevler açısından insana yardım etmek ve onu sağlamlaştırmak, sürekli Allah ile iletişim hâlinde olmasını sağlamakla olur. İnsanın zorlukların üstesinden gelebilmesi için Allah'a yönelmesi, kendini O'na ve O'nun yoluna adaması gerekir. Bu ise, sabır ve namazdır. Yardım dilemenin en güzel yolu bu iki olgudur. Çünkü sabır her olağanüstü gelişmeyi, her felaketi insanın gözünde küçültür, sıradanlaştırır. Allah'a yönelmek ve O'na sığınmakla da iman ruhu uyanır ve insanın zihnine şu anlayış egemen olur: İnsan yıkılmaz bir dayanağa ve yerinden kopmaz bir sebebe dayanmaktadır.

"Ve, kuşkusuz o, Allah'a saygı gösterenlerden başkasına ağır gelir." İfadenin orijinalindeki "ha=o" zamiri "namaz"a dönüktür. Önceki cümlenin "isteînû=yardım dileyin" ifadesinden hareketle, söz konusu zamiri "istiane"ye dönük olarak kabul etmek, "Allah'a saygı gösterenlerden başka" ifadesi ile uyuşmamaktadır. Çünkü "saygı" kavramının orijinali olan "huşû" sabır olgusuyla fazla uyuşmamaktadır.

246 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Her ikisi de ezikliği, düşüklüğü, ifade ediyor olmalarına rağmen "huşû=saygı" ile "hudû=boyun bükme" kavramları arasında niteliksel fark vardır. Çünkü hudû=boyun bükme, bedensel organlarla ilgili bir kavramdır, huşû/saygı ise kalp ile ilgili bir kavramdır.

"Onlar ki, Rableri ile buluşacaklarını... zannederler." Bu meselede, ahirete inanma meselesini kastediyorum, zanna ve karşıt düşünceyi kesin olarak reddetmeyen sanıya dayalı bilginin hiçbir yararı yoktur. Burada kesin bilgiye dayanan inanç zorunludur. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Ahirete de kesin olarak iman ederler." (Bakara, 9)

Ancak burada mesele "huşû=saygı"nın gerçekleşmesi açısından e-le alınmış olabilir. Aşamalı sebeplerin ürünü olan aşamalı bilgilerde, söz konusu bilgiyi algılayan nefis, aşamalı olarak önce sorunun farkına varır, sonra kuşkulanmaya başlar, ardından karşıt düşüncelerden biri daha ağır basmaya başlar, bunu izleyen aşamada karşı ihtimaller peyderpey devre dışı kalırlar ve nihayet kesin kavrama gerçekleşir. İşte bilgi budur.

Bu tür bir bilgi nefsin sıkıntıya düşmesine, derinden ürpermesine ve belli oranda bir kaos yaşamasına yol açan önemli bir meseleyle ilgili olunca, huşû, yani içten ürpererek saygı duyma olayı, ilmî kavrayışın tamamlanmasından önce, ihtimallerin tercihi söz konusu olduğu andan itibaren gündeme gelir.

Şu hâlde kesin bilgiyi ilgilendiren bir meselede "zan" kavramının kullanılmış olması, şu gerçeği vurgulama amacına yöneliktir: Buluşabileceği ve huzuruna çıkabileceği bir Rabbi olduğunun farkına varan bir insan, bu konuda kesin bilgi edinmek için fazla bir şeye ihtiyaç duymaz. Bu zan, onu kesin bilgiye ulaştırmaya kâfi gelir. Tıpkı şairin şu beytinde belirttiği gibi: "Onlara, 'Müzehhec kabilesinden iki bin / zırhlı savaşçı düşünün.' dedim." Düşman ancak kesin olan bir şeyle korkutulabileceği hâlde şair burada onlara düşünmelerini emrediyor. Çünkü, burada muhalefetten vazgeçmeleri için, düşünmek, zannetmek bile yeterlidir. Bunun için kesin bilgiye gerek yoktur. Onun için tehdit eden şahıs, karşı tarafta kesin bilgi oluşturma zahmetine katlanmıyor.



Bakara Sûresi / 45-46 ...................................................... 247

Buradan hareketle diyebiliriz ki, bu ayet-i kerime, içerik olarak şu ayeti kerimeye benzemektedir: "Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, salih amel işlesin." (Kehf, 110) Bütün bunlar, "Rableri ile buluşacaklarını" sözündeki, buluşmadan maksadın diriliş günü olduğu takdirde geçerlidir. Ama eğer maksat, ileride A'râf suresinde ayrıntılı olarak sunulacak durum ise, bu durumda hiçbir sorun kalmaz.

AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


el-Kâfi'de İmam Sadık'ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: "Hz. Ali korkunç bir hadise ile karşılaşınca, hemen namaza durur ve 'Sabrederek ve namaz kılarak yardım dileyin' ayetini okurdu." [c.3, s.480, h: 1]

Yine el-Kâfi'de, bu ayetle ilgili olarak İmam Sadık'ın (a.s) şöyle dediği belirtilir: "Bu ayette geçen 'sabır' kavramından maksat oruçtur." Yine İmam Sadık (a.s) buyuruyor ki: "Bir adam zor bir durumla karşılaştıysa veya başına bir musibet geldiyse, oruç tutsun. Çünkü yüce Allah, 'Sabrederek... yardım dileyin.' buyuruyor." [c.4, s.63, h: 7]

Ben derim ki: Bu iki hadisin içerdiği anlamı Tefsir'ul-Ayyâşî'de de rivayet edilmiştir.1 Sabrı oruca yorumlamak, genel kavramı örneklerine tatbik etmek babındandır.

Tefsir'ul-Ayyâşî'de söz konusu ayetle ilgili olarak İmam Rıza'- dan (a.s) şöyle rivayet edilir: "Sabır, oruçtur. Bir adam zor bir durumla karşılaştıysa veya başına bir musibet geldiyse, oruç tutsun. Çünkü yüce Allah, 'Sabrederek ve namaz kılarak yardım dileyin. Ve kuşkusuz o Allah'a huşû, edenler, saygı gösterenlerden başkasına ağır gelir.' buyuruyor. Huşû eden, saygı gösteren ise, namaz esnasında zelilliğinin bilincinde olup namaza rağbet eden kimsedir. Bununla da Resulullah (s.a.a) ve Emir'ül-Müminin (a.s) kastediliyor." [c.1, s.43, h: 41]

Ben derim ki: Bu rivayetten çıkan sonuç, felaketlerin ve zorlukların baş gösterdikleri durumlarda oruç tutmanın ve namaz kılmanın müstehap olduğudur. Aynı şekilde bu sırada Peygamber ve

--------

1- [c.1, s.43, h: 39-40]

248 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

veliye tevessül etmek de müstahaptır. Bu, oruç ve namazı Resulullah ve Emir'ül-Müminin olarak yorumlamaktır.

Tefsir'ul-Ayyâşî'de Hz. Ali'nin, "Onlar ki, Rableri ile buluşacaklarını zannederler." ayeti ile ilgili olarak, "Dirileceklerini kesin olarak bilirler. Bu husustaki zanları, kesin bilgi konumundadır." dediği rivayet edilir. [c.1, s.44, h: 42] Şeyh Saduk da bunu rivayet etmiştir.

İbn-i Şehraşub İmam Bâkır'dan (a.s) şöyle rivayet eder: "Bu ayet Ali, Osman b. Maz'un, Ammar b. Yasir ve arkadaşları hakkında inmiştir."

Bakara Sûresi / 47-48 ...................................................... 249

47- Ey İsrailoğulları, size bağışladığım nimetleri ve sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın.

48- Öyle bir günden korkun ki, o gün hiç kimse başkasının yerine bir şey ödeyemez, hiç kimseden şefaat kabul edilmez, hiç kimseden fidye alınmaz ve hiç kimse başkalarından yardım görmez.

AYETLERİN AÇIKLAMASI


"Öyle bir günden korkun ki o gün hiç kimse başkasının yerine bir şey ödeyemez..." Bütün türleriyle, bütün kısımlarıyla ve bütün ilgi alanlarıyla dünyevî egemenlik ve hükümranlık, bu egemenliğin kanunları koyucu, uygulayıcı ve zorlayıcı gücü, hayatın ihtiyaçlarına dayanır. Amacı da zamana ve mekâna bağlı etkenlerin el verdiği ölçüde söz konusu ihtiyaçları gidermektir. Bununla ilgili olarak bazen egemenliği sürekli kılan genel sistemin dışında bir meta, bir diğer metayla, bir menfaat, bir diğer menfaatle ve bir hüküm bir diğer hükümle yer değiştirebilir.

Aynı şey ceza hukuku için de geçerlidir. Çünkü hukukçulara göre suç ve cinayet, cezayı kaçınılmaz kılar. Ama zaman olur, yargıç, bir amaç uğruna cezayı değiştirebilir. Söz gelimi, yargıç tarafından cezalandırılması beklenen mahkum, yargıca yalvarabilir.

Israrlı yakarışları sonucu yargıcı kendisine acındırabilir ya da rüşvet vermek suretiyle, kararını etkileyerek yanlış bir hüküm vermesine yol açabilir. Ya da suçlu kendisiyle yargıç veya hükmü uygulayacak olan kimse arasına bir aracı sokabilir. Ya da bir şekilde yargının yönünü değiştirebilir.

250 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Diyelim ki, suçlu bir bedel veya fidye vermek istemektedir ve diyelim ki, adamı cezalandırmak isteyen hakim, verilecek bedele ve fidyeye cezadan daha çok ihtiyaç duymaktadır; böyle bir durumda da yargının niteliği değişebilir. Veya Adam kavminden yardım isteyebilir, onlar da onu cezadan kurtarabilirler. Bunun benzeri diğer bir takım şeylerle de yargının yönü değiştirilebilir. Bu, öteden beri uygulanan bir kural ve her zaman başvurulan bir gelenektir.

Eski putperest milletler ve benzeri sapık inançlı kimseler, ahiret hayatının da tıpkı dünya hayatı gibi olduğunu düşünüyorlardı. Orada da sebepler yasasının yürürlükte olduğunu, doğada egemen olan madde kaynaklı etki ve tepki kuralının orada da geçerli olduğunu sanıyorlardı. Bu yüzden işledikleri suçları görmezlikten gelsinler veya birtakım ihtiyaçlarını gidermede yardımcı olsunlar diye tanrılarına birtakım kurbanlar ve hediyeler sunuyorlardı.

Bununla o tanrıların şefaatlerini umuyorlardı veya günahlarının fidyesini verdiklerini düşünüyorlardı. Bazen bir canlı veya silah sunarak onlardan yardım diliyorlardı, hatta yer yer ölülerle birlikte bazı süs eşyalarını da gömüyorlardı ki, ölü ahirette onlardan yararlansın. Veya ölünün mezarına bazı silahlar da koyarlardı ki, gerektiğinde kendisini savunabilsin. Kimi zaman da, ölüyle birlikte ona arkadaşlık edecek bir cariyeyi ve ona yardım edecek bir yiğidi de defnederlerdi. Bugün müzelerde, topraktan çıkarılan tarihi eserlerin yanı sıra, bu tür amaçlar için kullanılan gereçler de sergilenmektedir. Değişik dilleri ve farklı renkleri olan birçok İslâm milletleri arasında da bu tür inançların kalıntılarına rastlanmaktadır. Kalıtım yoluyla gelen bu inançlar zaman sürecinde bazı şekilsel değişimlere de uğramıştır.

Kur'ân-ı Kerim bu tür asılsız kuruntuların ve yalana dayalı söylencelerin tümünü geçersiz kılmıştır. Yüce Allah bir ayette şöyle buyuruyor: "O gün emir yalnız Allah'a aittir." (İnfitâr, 19) Bir diğer ayette de şöyle buyuruyor: "Azabı gördüler ve aralarındaki bütün bağlar kesildi." (Bakara, 166) Bir yerde de şöyle buyuruyor: "Andolsun, sizi ilk kez yarattığımız gibi, yine tek olarak bize gel-

Bakara Sûresi / 47-48 ...................................................... 251

diniz ve size verdiğimiz şeyleri arkanızda bıraktınız. Hani ortaklarınız olduklarını sandığınız şefaatçilerinizi de yanınızda görmüyoruz. Aranızdaki bağlar kesilmiş ve iddia ettiğiniz şeyler sizden kaybolup gitmiştir." (En'âm, 94) Bir başka ayette de bu gerçeği şu şekilde dile getirir: "İşte orada her can, geçmişte yaptıklarını dener. Gerçek Mevlâları olan Allah'a döndürülürler ve uydurdukları şeyler, kendilerinden kaybolup gider." (Yûnus, 30)

Bu ve benzeri ayetlerde ahiret ortamında dünyevi bağların, sebeplerin ortadan kalktığı, doğal ilgilerin yok olduğu dile getirilir. ahi-retle ilgili olarak göz önünde bulundurulması gereken gerçek ve asıl ilke budur.

Bu asılsız kuruntular genel bir ifadeyle çürütüldükten sonra, bu sefer de teker teker ele alınıp reddediliyor: "Öyle bir günden korkun ki, o gün hiç kimse başkasının yerine bir şey ödeyemez, hiç kimseden şefaat kabul edilemez, hiç kimseden fidye alınmaz ve hiç kimse başkalarından yardım görmez." (Bakara, 48) "O gün ne alışveriş, ne dostluk ve ne de şefaat olur." (Bakara, 254) "O gün dost, dostundan bir şey savamaz." (Duhân, 41) "O gün arkanızı dönüp kaçarsınız, ama sizi Allah'tan başka kurtaracak kimse yoktur." (Mü'min, 33)

"Size ne oldu ki birbirinize yardım etmiyorsunuz? Hayır, onlar o gün teslim olmuşlardır." (Sâffât, 25-26) "Allah'ı bırakıp kendilerine ne zarar, ne de yarar veremeyen şeylere tapıyorlar ve 'Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir.' diyorlar. De ki: 'Allah'ın göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi Allah'a haber veriyorsunuz?' O, onların koştukları ortaklardan uzak ve yücedir." (Yûnus, 18) "Şimdi artık bizim ne şefaatçilerimiz var, ne de sıcak bir dostumuz." (Şuarâ, 100-101) Bu ve benzeri ayetler kıyamet ortamında şefaat olayının, iltimasın, aracılığın ve dünyevi bağların söz konusu olamayacağını dile getiriyorlar.

Ancak bütün bunlarla birlikte Kur'ân'ı Kerim şefaat olayını bütünüyle de reddetmiyor, aksine kimi durumlarda şefaatin gerçekleşeceğini vurguluyor: "O Allah, gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunan canlı-cansız varlıkları altı günde yarattı; sonra arşa istiva etti. sizin, O'ndan başka bir dostunuz, şefaatçiniz yoktur. düşü-

252 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

nüp öğüt almıyor musunuz?" (Secde, 4) "Ondan başka ne dostları, ne de şefaatçileri yoktur." (En'âm, 51) "De ki: Bütün şefaat Allah- 'ındır." (Zümer, 44) "Gök-lerde ve yerde olanların hepsi O'nundur. O'nun izni olmadan kendisinin katında kim şefaat edebilir? Onların önlerinde ve arkalarında olanı bilir." (Bakara, 255) "Rabbiniz O Allah'tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra arşa istiva etti.

İşleri evirip çevirir. Onun izni olmadan hiç kimse şefaat edemez." (Yûnus, 3) "Rahman çocuk edindi, dediler. O, münezzehtir. Hayır, onlar ikram edilmiş kullardır. O'n-dan önce söz söylemezler ve onlar, O'nun emriyle hareket ederler. Onların önlerinde ve arkalarında ne varsa bilir. Allah'ın razı olduğundan başkasına şefaat edemezler ve onlar O'nun korkusundan titrerler." (Enbiyâ, 26-28) "O'ndan başka, yalvardıkları şeyler şefaat etme yetkisine sahip değildirler. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler bunun dışındadır." (Zuhruf, 86) "Rahmanın huzurunda söz almış olanlardan başkaları şefaat edemezler." (Meryem, 7) "O gün Rahman'ın izin verip sözünden hoşlandığı kimseden başkasının şefaati fayda vermez. Onların önlerindekini ve arkalarındakini bilir; onlar ise, bilgice O'nu kavrayamazlar." (Tâhâ, 109-110) "O'nun huzurunda O'nun izin verdiği kimselerden başkasının şefaati fayda vermez." (Sebe', 23) "Göklerde nice melek var ki, onların şefaati hiçbir işe yaramaz. Meğer Allah'ın dilediği ve razı olduğu kimseye izin verdikten sonra olsun." (Necm, 26)

Görüldüğü gibi bu ayetlerin ilk üçü şefaati bütünüyle Allah'ın tekeline verirken geriye kalanları Allah'ın izin vermesi koşuluyla başkalarının da şefaat edebileceklerini vurguluyor. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, bu ayetler şefaatin varlığını ortaya koyuyorlar. Ancak bu ayetlerin bir kısmı şefaatin temelden tek ve ortaksız Allah'a özgü olduğunu vurgularken, diğer bir kısmı, Allah'ın izin vermesi ve razı olması durumunda başkalarının da şefaat edebileceklerini ortaya koyuyorlar.

Bunun yanı sıra, şefaati temelden reddeden ayetleri de gördün. Bu ayetlerin şefaati reddedişleri, Allah'tan başkasının gaybı bilmesini reddeden ayetleri andırmaktadır. Yüce Allah, gaybı bilmeyi bütünüyle kendine özgü kılıyor ve başkalarının da gaybı bilmesini rızasına, onayına bağlı kılıyor. Nitekim yüce Allah bu hususla ilgili olarak şöyle buyuruyor: "De ki: Göklerde ve yerde Al-

Bakara Sûresi / 47-48 ...................................................... 253

lah'tan başka kimse gaybı bilmez." (Neml, 65) "Gaybın anahtarları, O'nun yanındadır, onları O'ndan başkası bilmez." (En'âm, 59) "O, gaybı bilendir, kendi gaybını kimseye göstermez. Ancak razı olduğu elçiler hariç." (Cin, 26-27)

Aynı durum öldürme, yaratma, rızk verme, etkileme, hükmetme, sahip olma gibi olguları ifade eden ayetler için de söz konusudur. Kurân'ın ifade tarzında benzeri bir üsluba sıkça rastlanır. Bu tür ayetlerde Allah'tan başka tüm varlıkların mükemmellikleri reddedilir, ardından bu mükemmellik bütünüyle Allah'a özgü kılınır, sonra Allah'ın dışındaki varlıkların da O'nun izni ve iradesi ile birtakım kemallere sahip olabilecekleri vurgulanır.

Bu ifade tarzından edindiğimiz sonuç şudur: Yüce Allah'ın dışındaki tüm varlıkların bu tür kemallere ilişkin sahiplikleri kendilerinden kaynaklanan bağımsız nitelikli bir sahiplik değildir. Onlar sahip oldukları şeylere Allah'ın sahip kılması sayesinde sahip olabilmişlerdir.

Hatta Kur'ân-ı Kerim, hakkında kesin olarak hüküm verilmiş, kesin karara bağlanmış konularda dahi, İlahî irade için bir açık kapı bırakmıştır. Bu konularda bile, Allah dilerse aksini yapabileceğini vurgula-mıştır. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Bahtsızlar ateştedirler. Onların orada bir soluk alış verişleri vardır ki! Gökler ve yer durdukça orada sürekli kalacaklardır. Ancak Rabbin dilerse, o başka. Çünkü Rabbin istediğini yapandır. Mutlu kılınanlar ise cennettedirler. Gökler ve yer durdukça onlar orada sürekli kalacaklardır. Ancak Rabbin dilerse, o başka. Kesintisiz bir bağıştır bu." (Hûd, 106-108)

Bu ifadede görüldüğü gibi sonsuzluk da Allah'ın dilemesine bağlı kılınmıştır. Özellikle cennetteki kalışın kesintisiz bir bağış olduğu vurgulanmakla birlikte, bunun bile Allah'ın dilemesiyle ilintili olduğu dile getiriliyor. Bu ifadeyle vurgulanmak istenen mesaj şudur: Yüce Allah sonsuzluğa hükmetmiştir, ama bu, meseleyi O'nun kontrolünün dışına çıkarmaz. Hükümranlığını ve yüce otoritesini geçersiz kılmaz. "Rabbin istediğini yapandır." sözü bunu vurgulama amacına yöneliktir. Kısaca bütünüyle O'nun kontrolünden çıkan, O'nu bir anlamda yoksun ve muhtaç bırakan hiçbir bağışı yoktur. Yine esirgediği şeyi esirgemesini engelleyecek hiçbir güç

254 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

söz konusu değildir. Hiçbir güç O'nun otoritesini geçersiz kılamaz, hükmünü yürürlükten kaldıramaz.

Bununla da anlaşılıyor ki, şefaat olayını reddeden ayetler, kıyamet ortamına yönelik olduğu takdirde, Allah'tan başkasının şefaatçiliğini, kendi başına, bağımsız bir yetki olması anlamında reddetmektedirler. Şefaatin varlığını ifade eden ayetler ise, onun temelde Allah'a özgü bir yetki olduğunu, bunun yanı sıra Allah'tan başkasının da O'nun izni ve iradesiyle şefaat edebileceklerini dile getiriyorlar. Şu hâlde Allah'tan başkasının şefaatçilik etmesi, Onun iznine bağlıdır. Öyleyse şefaat kavramının ne anlama geldiğini ve buna bağlı olarak gündeme gelen sonuçlan ayrıntılı olarak inceleyelim. Şefaat nerelerde ve kimin için geçerlidir? Ne zaman doğru olur ve ne zaman gerçekleşir? Yüce Allah'ın affı ve bağışlaması içindeki oranı ne kadardır?

ŞEFAAT ÜZERİNE BİR ARAŞTIRMA


1- Şefaat nedir?

Dayanışma ve toplumsal hayattan edindiğimiz anlayışla bildiğimiz anlamıyla "şefaat" kısaca, maksatlarımıza ulaşmak, hayatımızdaki ihtiyaçlarımızı karşılamak amacıyla kullandığımız yöntemlerden ve baş vurduğumuz yollardan biridir. Kelime itibariyle "tek" anlamına gelen "vetr"in karşıtı olan "çift" anlamındaki "şef'a" kökünden türemiştir. Sanki şefaat eden kimse, şefaat olunan kimsenin yanındaki eksik araca ekleniyor; böylece daha önce tek olduğu, elindeki aracın eksikliği ve yetersizliği için istediğine ulaşamayan, şimdi "çift" oluyor, istediğine daha rahat ulaşabiliyor.

Şefaat aradığımız konular çoğunlukla ya bir yarar ve hayır elde etme amacına yöneliktir ya da bir zarar ve şerri defetme amacına yöneliktir. Fakat bu durum bütün yarar ve zararlar için geçerli değildir. Çünkü biz, doğal sebeplerin ve evrensel yasalar sisteminin kapsamında olan hususlarla ilgili hayır ve şerlerde, yarar ve zararlarda bir başkasının şefaatçiliğine başvurmayız. Açlık, susuzluk, sıcaklık, soğukluk, sağlık ve hastalık durumlarında olduğu gibi. Bu gibi durumlarda doğal sebeplere başvurur, uygun araçları kullanır ve münasip yöntemlere tevessül ederiz. Yemek, içmek,

Bakara Sûresi / 47-48 ...................................................... 255

giyinmek, barınmak ve tedavi olmak gibi. Biz, toplum yönetiminin tanıdığı, yasayıp yürürlüğe koyduğu genel ve özel nitelikli hükümlerin, yasaların ve sistemlerin öngördükleri veya gerektirdikleri hayırlar, şerler, yararlar ve zararlarla ilgili olarak başkalarının aracılıklarına, şefaat etmelerine ihtiyaç duyarız.

Efendilik ve kölelik çerçevesi içinde, yöneten ve yönetilen ilişkilerinde birtakım emir ve yasak nitelikli hükümler vardır ki, yükümlü bu hükümleri uygulayıp gereklerini yerine getirdiği takdirde bu, övgü nitelikli bir sonuç doğurur veya yükümlüye bir mevki, bir mal kazandırır. Hükümlere muhalefet edip başkaldırdığı takdirde de yergi nitelikli bir sonuçla karşılaşır; kınanma, maddî veya manevî zarara uğrama gibi bir ceza alır. Efendi, kölesine veya otoritesi altında bulunan herkese bir emir verdiğinde veya bir şeyi yasakladığında, buyruğa mu-hatap olan kişi gerekeni yaptığı zaman büyük bir ödülü hakkeder, muhalefet ettiği zaman da bir azaba veya cezaya çarptırılır. Şu hâlde, iki tür yasama ve değerlendirme ile karşı karşıyayız: Hükmün yasanması ve hükmün gereğinin yasanması yani, hükme muvafakat veya muhalefetin gereğinin belirlenmesi.

Milletlerarası genel nitelikli ve her insan ile emri altında bulunanlar arasındaki özel nitelikli tüm egemenlikler bu temel üzerinde odaklaşır.

Dolayısıyla bir insan, toplumun belirlediği kurallara ve hak ediş ölçülerine uymaksızın maddî veya manevî bir hayra ve kemale ulaşmak isterse, yahut karşı çıkışından dolayı kendisine yönelen bir kötülüğü savmak ister, ama elinde bir savunma aracı olmazsa -savunma aracı derken emirlere uymayı ve üzerinden yükümlülüğü kaldırmayı kastediyorum- daha açık bir ifadeyle, bir insan koşullarını yerine getirmeksizin, sebeplerini hazırlamaksızın bir sevap, bir ödül elde etmek isterse veya kendisine yöneltilen yükümlülüğü yerine getirmeksizin bir cezadan kurtulmak isterse, bu, şefaatin etkinlik alanına girer.

Böyle bir durumda şefaat, etkin rol oynayabilir. Fakat bu etkinlik şartsız, sınırsız değildir. Örneğin, yüksek ilmi bir makama gelmek isteyen okuma-yazmasız cahil bir kimse gibi, kemal kisvesine bürünme açısından bir liyakate sahip bulunmayan veya efendi-

256 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

sinin emirlerine uymayan dik başlı, azgın bir köle gibi, kendisini katında şefaat edilen makama bağlayacak her hangi bir bağı bulunmayan kimse için şefaatin hiçbir yararı olmaz. Çünkü şefaat, kendi başına bağımsız bir etkinliğe sahip değildir, eksik sebebin tamamlayıcı öğesidir.

Ayrıca katında şefaat girişiminde bulunulan hakimin nezdinde şefaatçilik pozisyonunda bulunan kişinin etkinliği, sebeplerden bağımsız ve ölçüsüz bir etkinlik değildir. Tersine, hakim üzerinde etkinlik uyandıracak bir durumun söz konusu olması gerekir ki, ardından ödül almayı veya cezadan kurtulmayı getirsin.

Meselâ şefaatçi, efendiden, kendi efendiliğini ve kölesinin de köleliğini geçersiz kılarak onu cezalandırmamasını isteyemez. Efendiden hükmünden el çekmesini, kölesine yükümlülük vermekten kaçınmasını veya genel olarak veya olaya özgü olmak üzere hükmünü geçersiz kılmasını talep edemez. Aynı şekilde şefaatçi, hakimden genel olarak veya özel bir durumla ilgili olarak cezalandırma yasasını yürürlükten kaldırmasını, cezalandırmamasını isteyemez.

Dolayısıyla efendilik, kulluk, hüküm ve ceza sistemi üzerinde şefaatçinin hiçbir etkinliği yoktur. Şefaatçi, sözünü ettiğimiz bu üç hususa, bu üç cihete, kesin gözüyle baktıktan ve tartışmasız kabul ettikten sonra ya hakimlik pozisyonunda bulunan efendinin cömertliği; mertliği, şerefi ve yüceliği gibi affetmeyi ve bağışlamayı gerektiren sıfatlarını ya kölenin ezikliği, miskinliği, düşkünlüğü, hakirliği ve kö-tü hâllere düşmüşlüğü gibi acımayı gerektiren sıfatlarını ya da bizzat kendi niteliklerini, yani efendiye olan yakınlığını, şerefini ve yüksek konumunu öne sürerek şöyle der:

Senden kendi efendiliğini ve onun köleliğini geçersiz kılmanı, hüküm ve ceza sistemini yürürlükten kaldırmanı istemiyorum. Aksine senden bağışlamanı istiyorum. Çünkü sen efendisin, acıma duygusuna sahipsin, cömertsin. Onu cezalandırmak sana bir yarar sağlamaz, günahlarını bağışlaman da sana bir zarar dokundurmaz veya o, düşkün ve hakir bir cahildir. Senin gibiler onun durumuna aldırmazlar. Onunla gereğinden fazla ilgilenmezler veya senin katındaki seçkin konumuma ve sana olan yakınlığıma güvenerek onu affetmeni istiyorum.