El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1
 

Bakara Sûresi / 28-29 ...................................................... 189

kasıyla irtibata geçmek zorundadır. Yaratılışı bunu gerektirmektedir.

Ancak bu arada insanın manevra alanı ve çalışma kapasitesi diğerlerinden daha geniş boyutludur. Nasıl mı? Bu donanımsız varlık, hayatındaki birtakım basit amaçlarına ulaşmak için doğada yer alan diğer varlıklarla yaklaşmak, uzaklaşmak, bir araya gelmek ve ayrılmak şeklinde gerçekleşen hareketlerle ortak yöne sahip olsa da, kavrama ve düşünme yeteneğine sahip olması bakımından kendine özgü bazı tasarruflarda bulunur ki, bu, öteki varlıkların gücünü aşar. İnsan bu yeteneği ile çevresindeki olguları, varlıkları ayırır, birleştirir, bozar ve ıslah eder. İnsanın etkinlik alanına girmeyen hiçbir varlık yoktur. Kimi zaman, doğada elde edemediği bir şeyi doğaya öykünerek teknoloji aracılığıyla meydana getirir. Zaman olur, doğaya doğayla karşı koyar.

Kısacası insan her amaç için, her şeyden yararlanır. Bu ilginç canlı türünün üzerinden geçen bunca zaman, tasarruf alanını genişletmesi ve bakışlarını daha derine nüfuz edici kılması için ona destek olmuştur. Çünkü Allah, sözleriyle gerçeği ortaya çıkarmak ve şu sözünün pratikte doğrulanmasını istemiştir: "Göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden size boyun eğdirdi." (Câsiye, 13) "Sonra göğe yöneldi..." (Bakara, 29) Sözün, lütfun tamamlanması için sağlanan nimetlerin açıklanması amacına yönelik olması gösteriyor ki, yüce Allah'ın göğe yönelmesi de insan içindir. Gökyüzünün yedi gök hâlinde düzenlenmesi de onun içindir.

Daha önce anlattıklarımız insanın varoluş süreci olarak izlediği yolu ortaya koyuyordu. Şimdiki açıklamamız ise, insanın evrensel boyuttaki tasarruf alanının sınırlarını belirliyor. Yüce Allah insanlık âleminden bunları anlatıyor; nereden başladığını ve bu sürecin nerede noktalanacağını dile getiriyor.

Şu kadarı var ki, Kur'ân-ı Kerim insanın dünya hayatının başlangıcını doğadan alıp zaman zaman onunla irtibatlı olarak gündeme getiriyorsa da, bu sürecin başlangıcını noksan sıfatlardan münezzeh olan yüce Allah'la da bağlantılı olarak söz konusu ediyor. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Sen hiçbir şey değilken, daha önce seni de yaratmıştım." (Meryem, 9) "İlkin var eden, sonra geri çevirip yeniden yaratan O'dur" (Bürûc, 13)

190 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Şu hâlde insanoğlu, evren beşiğinde yetiştirilip terbiye edilen, yaratılış ve varoluş memelerinden beslenen ve çeşitli varoluş aşamalarından geçen bir yaratıktır. Hayat çizgisinin ölü doğa ile sıkı bir ilişkisi vardır. Aynı şekilde öz yaratılış ve yoktan var edilme bakımından da yüce Allah'ın emrine ve sınırsız egemenliğine bağlıdır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "O'nun emri, birşeyi istedi mi ona, sadece 'ol' demektir, o da hemen oluverir." (Yâsîn, 82) "Biz bir şeyi istediğimiz zaman, söyleyeceğimiz söz, sadece ona 'ol' dememizdir; derhâl oluverir." (Nahl, 40) Bu, meselenin başlangıcı ile ilgili açıklamadır.

Dönüş açısından ise, insanın izlediği yol ikiye ayrılır: Mutluluk ve mutsuzluk yolu. Sonunda insanı yüceler âlemine ulaştırmaya en elverişli olanı mutluluk yoludur. İnsan bu yolu Rabbine ulaşana kadar izler. Mutsuzluk yolu ise, menzile uzak düşer ve sonunda insanı aşağıların aşağısı bir konuma düşürerek âlemlerin Rabbinin huzuruna çıkarır. Yüce Allah tüm varlıkları çepeçevre kuşatmıştır. Fatiha suresinde yer alan, "Bizi doğru yola hidayet et." ayetini incelerken bu hususa ilişkin açıklamalarda bulunmuştuk.

İnsanın izlediği yola ilişkin genel bir değerlendirmeydi bu. Onun dünya hayatından önceki, dünya hayatındaki ve dünya hayatından sonraki hayatı ile ilgili açıklamalara da yeri geldikçe yer vereceğiz. Şu kadarı var ki, Kur'ân-ı Kerim bu meseleyi, hidayet, sapıklık, mutluluk ve mutsuzluk durumlarıyla olan bağlantısı dolayısıyla gündeme getiriyor. Hedefinin dışında kalan hususları ise, üstü kapalı olarak geçiyor.

"Onları yedi gök olarak düzenledi." İnşaallah "Fussilet" suresinin ilgili ayetinde "gök" kavramı üzerinde etraflı bir değerlendirme yapıp ayrıntılı açıklamalarda bulunacağız.

Bakara Sûresi / 30-33 ...................................................... 191

30- Hani bir zaman Rabbin, meleklere; "Ben, yeryüzünde bir halife yaratacağım." demişti. Onlar da: "Orada bozgunculuk yapacak ve kanlar dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz." dediler. Allah: "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim" dedi.

31- Ve Âdem'e isimlerin tümünü öğretti. Sonra onları meleklere sundu ve "Eğer doğru söylüyorsanız, bunların isimlerini bana haber verin." dedi.

32- Dediler ki: "Sen yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Şüphesiz sen, bilensin, hikmet sahibisin." 33- (Allah:) "Ey Âdem, bunlara onların isimlerini haber ver." dedi. O, bunları onlara isimleriyle haber verince de dedi ki: "Ben size, ben göklerin ve yerin gaybını bilirim, sizin açığa vurduğunuzu ve içinizde gizlemekte olduğunuzu bilirim, dememiş miydim?"

AYETLERİN AÇIKLAMASI


Yukarıdaki ayet-i kerimeler insanın yeryüzüne indiriliş gayesini, yeryüzüne halife olarak atanmasının mahiyetini, bu misyonu-

192 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

nun sonuç ve özelliklerini açıklamaktadır. Bu kıssa, Kur'ân-ı Kerim'de yer alan diğer kıssaların aksine sadece burada gündeme getirilmiştir.

"Hani bir zaman Rabbin... demişti..." İleride yüce Allah'ın "demesinin", meleklerin "demelerinin" ve şeytanın "demesinin" ne anlam ifade ettiğini açıklayacağız, inşaallah.

"Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz." Görüldüğü kadarıyla melekler, yüce Allah'ın "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım." sözünden, yeryüzünde bozgunculuğun yaşanacağını ve kan döküleceğini anlıyorlar. Çünkü yer menşeli maddî varlık, öfke ve ihtiras güçlerinin bir bileşkesidir. Yaşanılacak yurt da didişme, sürtüşme yurdudur. Her bakımdan sınırlıdır. Her an çekişmeye yol açacak niteliktedir. Bileşimleri çözülmeye elverişlidir.

Düzeni ve ıslah edilmiş yanları yeniden bozulabilir, sistemi allak bullak olabilir. Burada ancak türsel bir hayat sürdürülür. Birleşme ve dayanışma olmadığı sürece kalıcılık olmaz.

Buradan anladılar ki, yeryüzünde sözü edilen halifelik, ancak bireylerin bir araya gelmesiyle gerçekleşen toplumsal hayatta söz konusudur. Böyle bir düzende de bozgunculuk ve kan dökücülük kaçınılmazdır.

Halifelik misyonu ise, tam anlamıyla bu misyonun asıl sahibi temsil edilmedikçe gerçekleşmez. Yani halife, bu makamın asıl sahibinin adına yönetme, hükmetme ve düzenleme salahiyetine sahip olmalıdır. Yeryüzünde temsil edilmek istenen yüce Allah, varlığı itibariyle en güzel isimlere sahiptir. Güzellik ve yücelikle ilgili en üstün nitelikler O'nundur. Zatı açısından noksanlıklardan münezzehtir, fiilleri bakımından kötülükten ve bozgunculuktan uzaktır, yücedir.

Yer menşeli bir halife bu hâliyle Allah'ın halifesi olmaya lâyık değildir. Her türlü noksanlığı barındıran varlığıyla, noksanlıklardan münezzeh, her türlü yokluktan beri olan, ilâhî varlığın yerine halife olamaz. Toprak nerede, sahiplerin sahibi, ortaksız Rab nerede! Meleklerin sarf ettikleri bu sözler, bilmedikleri hususları öğrenme, söz konusu halifeyle ilgili olarak içinden çıkamadıkları meseleleri çözüme kavuşturma amacına yöneliktir. Yoksa her-

Bakara Sûresi / 30-33 ...................................................... 193

hangi bir itiraz veya karşı çık-ma söz konusu değildir. Bunun kanıtı da yüce Allah'ın onlar adına aktardığı şu ifadedir: "Şüphesiz sen bilensin, hikmet sahibisin." Cüm-lenin ifade biçiminden meleklerin teslimiyetçi bir tavır içinde oldukları anlaşılıyor.

Meleklerin sözlerinden çıkan sonuç şudur: Halife tayini, ancak halifenin, kendisini tayin eden yüce zâtı, tüm noksanlıklardan tenzih ederek övmesi ve varlığı ile onun kutsiyetini kanıtlaması içindir. Yer menşeli bir varlık ise, bunu gerçekleştiremez. Tersine bu konumunu ve işlevini bozgunculuk ve kötülük uğrunda kullanacaktır.

Bu görevlendirmenin amacı, Allah'ı tesbih etmektir, O'nu noksan sıfatlardan tenzih etmektir. Bu ise, bizim seni tesbih etmemizle, sana hamd etmemizle, seni noksan sıfatlardan tenzih etmemizle gerçekleşmiş bulunmaktadır. Öyleyse senin halifelerin biziz veya bizi kendine halife kıl. Şu yer menşeli hilafetin sana ne faydası olacaktır? Yüce Allah onların bu değerlendirmelerini şu sözleriyle cevaplandırıyor: "Dedi ki: 'Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.' Ve Âdem'e isimlerin tümünü öğretti."

Ayetlerin akışından öncelikle şu husus anlaşılıyor: Söz konusu halifelik, yüce Allah adınadır. Bazı tefsir âlimlerinin ihtimal verdikleri gibi, insanlardan önce yaşayan bir tür canlı adına değildir bu halifelik. İddiaya göre bu canlı türü yok olunca yüce Allah insanları onlara halife kılmak istemiştir. Ama bu doğru değildir. Çünkü yüce Allah'ın onlara, Âdem'e isimleri öğretmek suretiyle verdiği cevap, söz konusu iddiayla bağdaşmıyor. Bundan dolayı, hilafet Hz. Âdem'in (a.s) şahsıyla sınırlı değildir. Bir ayırım gözetilmeksizin tüm soyu bu görevde ona ortaktır. İsimlerin öğretilmesi, bu bilginin insanın özüne yerleştirilmesi demektir. Nitekim, bunun etkisi yavaş yavaş ama kesintisiz olarak kendini belli eder. İlâhî hidayet söz konusu olursa insan, bu bilgiyi kuvveden fiile geçirebilir.

Halifeliğin tüm insanları kapsadığı yüce Allah'ın şu sözünde de vurgulanmaktadır: "Hani sizi, Nuh kavminden sonra, halifeler kıldı." (A'râf, 69) Yüce Allah bir diğer ayette de şöyle buyuruyor: "Sonra sizi yeryüzünde halifeler yaptık." (Yûnus, 14) Konuyla ilgili bir diğer ayet de şudur: "Ve sizi yeryüzünün halifeleri yapıyor." (Neml, 62) Ayetlerin akışından çıkan ikinci sonuç da şudur: Yüce Allah yeryüzü halifesinin bozgunculuk yapacağını ve kan dökeceğini reddetmiyor ve meleklerin kendisini tesbih edip noksanlıklardan

194 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

tenzih ettikleri şeklindeki iddialarını da yalanlamıyor. Ancak yeni bir şey ortaya koyuyor. Meleklerin kaldıramayacakları bir olgudan söz ediyor. Ama yer menşeli bu halife bu yükümlülüğü kaldıracak kapasitededir. O, yüce Allah'tan bir örnek alabilmekte, bir sır taşıyabilmektedir ki, meleklerin buna güçleri yetmez. Bu yeteneğiyle de bozgunculuk ve kan dökücülük niteliği telafi edilmiş olur.

Yüce Allah, "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim" şeklindeki sözünü ikinci kez, "Ben size, 'Ben göklerin ve yerin gaybını bilirim.' dememiş miydim?" sözüyle değiştiriyor. Bu gaybdan maksat, isimlerdir; Âdem'in isimlere ilişkin bilgisi değildir. Yani melekler, kendilerinin bilmedikleri birtakım isimlerin varlığından haberdar değildiler. Bilgisizlikleri, bu isimleri biliyorlardı da Âdem'in bunları bildiğini bilmiyorlardı, şeklinde değildi. Aksi takdirde yüce Allah'ın bu isimleri onlardan sormasının anlamı olmazdı ve "Ey Âdem, bunlara onların isimlerini haber ver" sözü ile yetinilir; onlar da Âdem'in de bu isimleri bildiğini anlarlar, mesele bitip giderdi. Oysa ayette, "Bunların isimlerini bana haber verin" diye meleklere soru yöneltilmiştir. Bu ifade tarzından anlaşılan o ki; melekler ha-lifelik misyonuna taliptiler, ama sonunda Hz. Âdem'in bu iş için seçilmiş olmasını kabul etmek durumunda kaldılar. Çünkü halifelik misyonunu üstlenecek biri, isimleri bilmek zorundadır. Bu yüzden yüce Allah, meleklere isimleri soruyor, onlar bilemiyorlar, ama Âdem biliyor. O zaman Âdem'in halifelik misyonuna lâyık olduğu ve bu hususta meleklerden daha üstün olduğu ortaya çıkıyor.

Yüce Allah meleklere yukarıdaki soruyu yöneltirken "eğer doğru söylüyorsanız" şeklinde bir ifade kullanıyor, bu da gösteriyor ki, melekler isimleri bilmeyi gerektiren bir iddiada bulunmuşlardı, bir misyona talip olmuşlardı.

"Âdem'e isimlerin tümünü öğretti, sonra onları meleklere sundu." Buradan anlaşılıyor ki, bu isimler veya isimlerinden söz edilen varlıklar, akıl sahibi canlı varlıklardı. Bunlar gayb perdesinin altında bulunuyorlardı ve onların isimlerini bilmek, bizim şu andaki eşyaların isimlerini bilişimize benzemiyordu. Yoksa, Hz. Âdem'in söz konusu isimleri meleklere haber vermesi sırasında onlar da bu isimleri öğrenirler ve bilgi bakımından Âdem'le aynı düzeye gelirlerdi. Dolayısıyla Hz. Âdem'in meleklere karşı bir üstünlüğü söz konusu olmazdı.

Bakara Sûresi / 30-33 ...................................................... 195

Çünkü eğer Allah bu isimleri meleklere öğretmiş olsaydı, onlar da Âdem'in düzeyine gelirler, belki de ondan üstün olurlardı. Bu durumda da melekleri ikna eden veya gerekçelerini geçersiz kılan bir durum söz konusu olmazdı. Çünkü, yüce Allah'ın öğretmesiyle bir adamın birtakım sözcükleri bilmesi, onu Allah'ın emrini eksiksiz yerine getiren meleklerden üstün kılmaz. Bu bilgi Allah'ın, "Bu benim halifemdir ve benim katımda meleklerden daha üstün bir konuma sahiptir." buyurmasına sebep olmaz.

Yüce Allah'ın meleklere, "İnsanların ileride duygu ve düşüncelerini anlatmak, aralarında anlaşmak için kullanacakları kelimeleri söyleyin; eğer iddianızda veya halifeliğimi istemenizde doğru iseniz!" buyuracağını düşünemeyiz. Çükü dil bilmenin kemal sayılması, kalplerin içindeki amaçları bildirmesinden ileri geliyor. Bu duyguları ifade etmek için meleklerin konuşmaya ihtiyaçları yoktur. Onlar duyguları, düşünceleri vasıtasız algılarlar. Dolayısıyla onlar bu hususta konuşmanın da ötesinde bir mükemmelliğe sahiptirler.

Kısacası, Hz. Âdem'in onlara isimleri haber vermesi sonucu meleklerde oluşan bilgi, yüce Allah'ın isimleri öğretmesi ile Âdem'de meydana gelen gerçek bilgiden farklıdır. Bu iki bilgiden sadece biri, melekler ve kapasiteleri açısından mümkündür. Hz. Âdem, isimleri meleklere haber vermesinden dolayı değil, isimlere ilişkin gerçek bilgisinden dolayı halifelik misyonunu hakketmişti.

Nitekim melekler cevap niteliğinde şöyle demişlerdi: "Sen yücesin; bizim senin bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur." Böylece bilgi hususunda olumsuz bir konuda olduklarını kabul ediyorlar. Şimdiye kadar sunduğumuz açıklamalardan çıkan sonuca göre, söz konusu nesnelerin isimlerini bilmek, onların gerçek mahiyetlerini, somut varlıklarını bilmek şeklinde olmalıdır. Yani sırf, bir kavramı ifade etmeye yönelik bir kelimeyi bilmek yeterli değildir. Şu hâlde söz konusu nesneler, göklerin ve yeryüzünün bilinmezlik perdesi altında gizli olan birtakım dışsal olgular ve somut varlıklardır. Bu nesneleri asıl nitelikleriyle bilmek de, ancak yer menşeli bir varlık için mümkündür; gök menşeli bir melek için değil. Ayrıca bu bilgi, ilâhî hilafetin bir gereğidir.

196 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

"Âdem'e isimlerin tümünü öğretti." ifadesinin orijinalinde geçen "el-esmâ=isimler" kelimesi başına "lâm" getirilmiş bir çoğuldur.

Başında bu şekilde "lam" harfi bulunan çoğullar genellik ifade ederler. Bunun yanı sıra kelime, "kulleha=tümünü" ifadesiyle de pekiştirilmiştir. Yani varlıkları ifade için kullanılan tüm isimleri hiçbir sınırlandırma olmaksızın kapsadığı vurgulanmıştır. Ayrıca, "Sonra onları meleklere sundu." ifadesi gösteriyor ki, bütün isimler yani isim tarafından tanımlanan nesneler, hayat ve ilim sahibidirler. Bununla beraber gayb perdesi, yani göklerin ve yerin bilinmezlikleri altında gizlidirler.

"Gayb" kelimesinin göklere ve yere izafe edilmesi -kimi yerlerde "min" harf-i cerrinin ifade ettiği "bazı" anlamını ifade etmesi mümkün olmakla birlikte- burada "lâm" harf-i cerrinin anlamını ifade etmesi gerekiyor. Çünkü burada amaç yüce Allah'ın gücünün tümünü, kuşatıcılığını, buna karşılık meleklerin güçsüzlüklerini ve yetersizliklerini vurgulamaktadır. Bundan çıkan sonuca göre, Hz. Âdem'in bildiği isimler, gök ve âlemlerine oranla "gayb" sayılan şeylerdir, evrenin çerçevesinin dışında yer alan olgulardır.

Meselenin bu boyutları, yani isimlerin genelliği, işaret ettikleri nesnelerin hayat ve bilgi sahibi oluşları, bunların göklerin ve yerin gaybî olarak nitelendirilişleri üzerinde düşünüldüğünde, bununla yüce Allah'ın şu sözü arasında kaçınılmaz bir bağlantı olduğu görülecektir: "Hiçbir şey yoktur ki, onun hazineleri bizim yanımızda olmasın. Biz onu bilinen bir miktar ile indiririz." (Hicr, 21) Burada yüce Allah, "şey" denebilecek her şeyin, katında bir hazinesinin bulunduğunu, o şeyin orada saklandığını, sürekli olduğunu, hiç tükenmediğini, herhangi bir sınırla sınırlanmadığını, ölçü ve sınırın sadece indirme ve yaratma aşamasında söz konusu olduğunu, bu hazinelerdeki çokluğun, ölçü ve sınırlamayı kaçınılmaz kılan sayısal bir çokluk olmadığını, sadece mertebe ve derecelerle ilgili bir çokluğun söz konusu olduğunu bildiriyor. İnşaallah Hicr suresinde yer alan bu ayeti açıklarken, daha ayrıntılı bilgi vereceğiz.

Buna göre, yüce Allah'ın meleklere sunduğu isimler, Allah katında koruma altında olan, gayb perdesinin gerisinde gizli bulunan yüce varlıklardı. Yüce Allah âlemde olan her ismi, o yüce varlıkla-

Bakara Sûresi / 30-33 ...................................................... 197

rın hayrı ve bereketiyle indirmiştir. Göklerde ve yerde bulunan her şey bunların nurundan ve göz alıcı aydınlığından türemiştir. Çoklukları, farklılıkları, bireyler ve kişilerin çokluğuna, değişikliğine benzemez. Buradaki işlem, mertebeler ve dereceler şeklinde gerçekleşir. Bunların katından inen bir isim, bu tür bir inişle iner.

"Sizin açığa vurduğunuzu ve içinizde gizlemekte olduğunuzu bilirim." Bu ikisi, göklerin ve yerin bir parçası olan izafî gaybın kapsamına girerler. Bu yüzden bundan önce, "Ben göklerin ve yerin gaybını bilirim." denilmiştir. Amaç gaybın her iki yanını da, yani gökler ve yer âlemlerinin kapsamının dışındaki gayb ile, bu iki âlemin kapsamındaki gaybı birlikte ifade etmektir.

"içinizde gizlemekte olduğunuzu" ifadesinin orijinalinde "kitman= gizleme" fiilinin "kuntum" fiiliyle kayıtlandırılarak "gizlemekte olduğunuz" şeklinde bir ifade kullanılmasından ortada Hz. Âdem ve onun halife olarak görevlendirilmesi ile ilgili gizlenen bir hususun varolduğu anlaşılıyor. Bunu yüce Allah'ın bir sonraki ayetteki şu sözünden de sezinlemek mümkündür: "hepsi secde ettiler. O ise imtina etti ve büyüklük tasladı ve o kâfirlerden idi." Buradan anlaşıldığı kadarıyla, İblis bundan önce kâfir olmuştu. Secde etmekten kaçınması daha önce içinde gizlediği şeye dayanıyordu. Açıklanan bu nüktenin kadrini bilmelisin.

Bununla da anlaşılıyor ki, meleklerin secde etmeleri ve İblis'in secde etmekten kaçınması, yüce Allah'ın, "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim." sözü ile, "sizin açığa vurduğunuzu ve içinizde gizlemekte oldu-ğunuzu bilirim." sözünün arasında yer alan bir anda gerçekleşmiştir. Yine bununla, "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim." ifadesinden sonra, "Ben göklerin ve yerin gaybını bilirim." ifadesinin kullanılmış olmasının sırrı da açıklığa kavuşuyor.

AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


Tefsir'ul-Ayyâşî'de belirtildiğine göre, İmam Sadık (a.s) şöyle demiştir: "Eğer melekler yeryüzünde bozgunculuk yapan, orada kan döken kimseler görmemiş olsalardı, 'Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birisini mi yaratacaksın?' şeklindeki bir bilgiye sahip olmazlardı." [c.1, s.29, h: 4]

198 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Ben derim ki: Burada, Âdemoğullarından önce yaşanmış bir döneme işaret edilmiş olabilir. Böyle bir sonuç çıkarmak, meleklerin bu yargıya, "Ben yeryüzünde halife yaratacağım." sözünden hareketle vardıkları şeklindeki açıklamamızla da bir çelişki oluşturmaz. Bilakis bu açıklama göz önünde bulundurulmadan rivayeti de açıklayamayız. Aksi takdirde meleklerin bu sözleri, İblis'inki gibi kötü ve yerilmiş bir kıyas olur.

Tefsir'ul-Ayyâşî'de şöyle bir rivayet yer alır: Zürare diyor ki: "İmam Muhammed Bâkır'ın (a.s) huzuruna çıktım. Bana, 'Yanında Şia kaynaklarınca aktarılan hadisler var mıdır?' diye sordu. Dedim ki: 'Yanımda birçok hadis vardır. Bir ateş tutuşturup onları yakmak istedim.' İmam buyurdu ki: 'Onları sakla, doğru bulmadıklarını unutursun.' Burada Âdemoğulları hatırımdan geçti. Bunun üzerine İmam şöyle buyurdu: 'Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birisini mi yaratacaksın?' derlerken, melekler bunu nereden biliyorlardı?' Zürare dedi ki: 'İmam Sadık (a.s) da Âdem kıssasından söz açılınca şöyle diyordu: 'Bu hadise, Kaderiye'nin görüşünü red etmektedir.' Sonra İmam Sadık (a.s) şöyle buyurdu: 'Hz. Âdem'in (a.s) gökyüzünde meleklerden bir dostu vardı. Âdem gökten yere inince melek yalnızlık hissetmeye başladı. Bunun üzerine durumunu yüce Allah'a şikâyet etti ve kendisine izin vermesini istedi.

Yüce Allah ona izin verdi, o da yere, Âdem'in yanına indi. Onu bir çölde oturmuş buluverdi. Âdem onu görünce ellerini başının üzerine koyup bir çığlık attı.' İmam Sadık (a.s) diyor ki: 'Derler ki, bütün yaratıklar onun çığlığını duydular. Bunun üzerine melek ona şöyle dedi: 'Ey Âdem, görüyorum ki, sen Rabbine isyan ettin ve altından kalkılmaz bir yükün altına girdin. Yüce Allah'ın senin hakkında ne dediğini ve bizim ona ne cevap verdiğimizi biliyor musun?' Âdem, 'Hayır.' dedi. Melek dedi ki: 'Allah, 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.' dedi. Buna karşılık biz de dedik ki: 'Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birisini mi yaratacaksın?' Allah seni yeryüzü için yaratmıştır, gökte kalman uygun düşer mi?' İmam Sadık (a.s) üç defa şöyle dedi: Allah'a andolsun ki, Âdem bu sözle teselli buldu." [c.1, s.32, h: 9-10] Ben derim ki: Bu rivayetten anlaşılıyor ki, Hz. Âdem'in yeryüzüne inmeden önce, içinde yaşadığı cennet gökteydi. Bunu destekleyen başka rivayetlere de ileride yer vereceğiz.

Bakara Sûresi / 30-33 ...................................................... 199

Yine Tefsir'ul-Ayyâşî'de Ebu'l-Abbas kanalıyla İmam Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet edilir: Ebu'l-Abbas diyor ki: "Âdem'e isimlerin tümünü öğretti..." ayetini okuduktan sonra, "Allah Âdem'e ne öğretti?" diye sordum. İmam Sadık şöyle cevap verdi: "Yerleri, dağları, dereleri, ovaları." Sonra altındaki sergiye baktı ve "Bu sergi de yüce Allah'ın, isimlerini Âdem'e öğrettiği şeyler arasında yer alır." dedi. [c.1, s.32, h: 11] Yine aynı eserde Fudayl b. Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilir:

İmam Sadık'a (a.s), "Âdem'e isimlerin tümünü öğretti." ayetini okuduktan sonra, "Neler öğretildi?" diye sordum, şöyle cevap verdi: "Yeryüzündeki vadilerin, bitkilerin, ağaçların ve dağların adını öğretti." [c.1, s.32, h: 12] Söz konusu tefsirde belirtildiğine göre Davud b. Serhân el- Attâr şöyle demiştir: "Bir ara İmam Sadık'ın (a.s) yanında bulunuyordum. Sofranın getirilmesini istedi. Yemeğimizi yedikten sonra, leğen ve ibrik istedi. Bunun üzerine, 'Sana feda olayım. Yüce Allah, 'Âdem'e isimlerin tümünü öğretti.' buyuruyor. Leğen ve ibrik de Âdem'e öğretilen isimler arasında yer alır mı?' diye sordum. İmam, 'Bütün vadileri ve dereleri öğretti.' dedi." [c.1, s.32, h: 13] el-Meanî adlı eserde İmam Sadık'ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: "Yüce Allah bütün hüccetlerinin isimlerini Âdem'e öğretti, sonra onların ruhlarını meleklere sundu ve 'Eğer tesbih etmenizden ve beni noksan sıfatlardan tenzih etmenizden dolayı, yeryüzündeki halifelik misyonu açısından Âdem'den daha lâyık olduğunuz şeklindeki iddianızda samimi ve doğru iseniz, bunların adlarını bana söyleyin.' buyurdu. Bunun üzerine melekler şöyle dediler:

'Seni tenzih ederiz. Bizim senin bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen bilensin ve hikmet sahibisin.' Allah dedi ki: Ey Âdem, bunlara onların isimlerini haber ver." "Âdem, onların isimlerini meleklere haber verince, onların Allah katındaki yüksek makamlarını öğrendiler. O zaman anladılar ki, onlar yeryüzünde Allah'ın halifesi olmaya, Allah'ın insanlar üzerinde hücceti olmaya kendilerinden daha lâyıktırlar. Sonra onları meleklerin gözlerinden kaybetti. Kendilerinden onların velâyetini kabullenerek, sevgilerini besleyerek Allah'a kulluk sunmaya çağırdı.

Ardından onlara şöyle dedi: Ben size, ben göklerin ve yerin

200 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

gaybını bilirim, sizin açığa vurduğunuzu ve içinizde gizlemekte olduğunuzu bilirim, dememiş miydim?" Ben derim ki: Bundan önceki açıklamalarımıza bir kez daha göz atılacak olursa, bu rivayetlerin ifade ettikleri anlamlar daha kolay anlaşılır ve bu rivayetler ile önceki açıklamalar arasında bir çelişki söz konusu olmadığı görülür. Nitekim daha önce de vurguladığımız gibi, "Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri bizim katımızda olmasın." (Hicr, 21) ayeti, bütün şeylerin gayb hazinelerinde bir varlığa sahip olduklarını ve oradan inerek burada varolduklarını ortaya koymaktadır. Varlıklara konulan tüm isimler, aynı zamanda gayb hazinelerinde yer alan şeylerin de isimleridir. Dolayısıyla, "Allah gaybının hazinelerinde bulunan şeyleri (ki bu göklerin ve yerin gaybıdır) Âdem'e öğretti." demekle, "O, Âdem'e her şeyin ismini öğretti; göklerin ve yerin gaybı budur." demek arasında bir fark yoktur. Her iki ifade de aynı sonuca dönüktür, her ikisi de aynı kapıya çıkar.

Yaratılışla ilgili bazı rivayetleri burada ele almamız uygun olacaktır. Bihar'ul-Envar'da Câbir b. Abdullah'ın şöyle dediği rivayet edilir: "Bir gün Resulullah'a (s.a.a) dedim ki: 'Yüce Allah'ın ilk yarattığı şey nedir?' Şöyle dedi: Ey Câbir, Allah ilk önce senin peygamberinin nurunu yarattı. Sonra bütün iyilikleri ondan yarattı. Sonra onu, önünde, Allah'ın dilediği ölçüde bir yakınlığa oturttu.

Sonra onu birkaç kısma ayırdı. Arşı bir kısımdan ve kürsüyü de bir kısımdan yarattı. Arşı taşıyanlarla, Kürsüyü tutanları bir diğer kısımdan yarattı."

"Dördüncü kısmı Allah'ın dilediği ölçüde sevgi makamına oturttu. Sonra bu makamı da kısımlara ayırdı. Kalemi bir kısmından, levhi bir kısmından, cenneti bir kısmından yarattı; dördüncü kısmını ise dilediği şekilde korku makamına yerleştirdi. Sonra onu da parçalara ayırdı, melekleri bir parçadan, güneşi bir parçadan ve ayı bir parçadan yarattı."

"Sonra dördüncü parçayı Allah'ın dilediği şeyler için umut makamına yerleştirdi. Sonra onu da parçalara ayırdı. Aklı bir parçasından, bilgiyi ve hilmi bir parçasından, günahsızlık ve başarıyı da bir parçasından yarattı. Dördüncü kısmı ise Allah'ın dilediği şeyler için hayâ makamına yerleştirdi. Sonra ona heybet gözüyle baktı ve

Bakara Sûresi / 30-33 ...................................................... 201

söz konusu nur sızdı. Ondan da yüz yirmi dört bin katre damladı. Yüce Allah bu damlaların her birinden bir nebinin ve resulün ruhunu yarattı. Sonra peygamberlerin ruhları soluk alıp vermeye başladılar. Yüce Allah bu ruhların soluklarından evliyanın, şehitlerin ve salihlerin ruhlarını yarattı."

Ben derim ki: Bu anlamları içeren birçok rivayet vardır. Bunlar üzerinde sağlıklı bir inceleme yapıldığı zaman, bunların bizim açıklamalarımızı destekledikleri görülecektir. İleride bu konuya ilişkin olarak bazı açıklamalara yer vereceğiz. Onun için tasavvufçuların uydurmaları ve asılsız kuruntularıdır diye, ilim ve hikmet kaynaklarından gelen bu tür hadisler reddedilmemelidir. Çünkü yaratılışın bilmediğimiz birçok sırrı vardır.

Görüyorsunuz ki, yeryüzünde yaşayan ulusların en seçkin bilginleri, insan türünün doğup gelişmeye başlamasından bu yana doğanın sırlarını çözmek için hiçbir fedakârlıktan kaçınmıyor olmasına rağmen bu hususta attıkları her adımın ardından daha birçok şeyi bilmediklerinin farkına varıyorlar. Üstelik araştırdıkları da âlemlerin en dar kapsamlısı ve en önemsizi olan madde âlemidir. O hâlde madde ötesi uçsuz bucaksız nur âlemleri hakkında ne düşünülebilir!

202 .............................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

34- Hani bir zaman meleklere, "Âdem'e secde edin." demiştik, İblis hariç hepsi secde ettiler. O ise imtina etti ve büyüklük tasladı ve o kâfirlerden idi.

AYETİN AÇIKLAMASI


Daha önceki açıklamalarımızda, "içinizde gizlemekte olduğunuzu" ifadesinden, önceleri gizli olup da sonra açığa çıkarılan bir hususun söz konusu olduğuna işaret etmiştik. Bunun, "imtina etti ve büyüklük tasladı ve o kâfirlerden idi." ifadesiyle bir ilgisi vardır. Çünkü, "o diretti, böbürlendi ve inkâr etti" şeklinde bir ifade kullanılmıyor. Yine açıklamalarımızdan anlaşılıyor ki secde olayı, "ben sizin bilmediklerinizi bilirim." sözünün sarf edildiği an ile "sizin açığa vurduğunuzu ve içinizde gizlemekte olduğunuzu bilirim." sözünün sarf edildiği an arasında gerçekleşmişe benziyor. Dolayısıyla, "Hani bir zaman meleklere, 'Âdem'e secde edin.'

demiştik." ifadesi, önceki ifadeleri noktalayıp cennet kıssasına geçişi sağlama amacına yöneliktir. Çünkü daha önce de söylediğimiz gibi, bu ayetler, insana hilafet misyonunun yüklenmesini, yaratıklar arasındaki fonksiyonunu, yeryüzüne indirilişini, mutluluk ve mutsuzluğa yol açan davranışlarını konu ediniyorlar.

Dolayısıyla secde kıssasının buradaki en önemli işlevi, ana hatlarıyla cennet kıssasına ve Âdem'in indirilişi olayına geçişi kolaylaştırmaktır.

Olayın etraflıca anlatılmayıp kısaca değinilmesinin gerisindeki gerekçe bu olsa gerektir. Belki de ifadede üçüncü tekil kipi yerine, birinci çoğul kipinin kullanılması da bu yüzdendir: "meleklere, 'Âdem'e secde edin.' demiştik." Oysa bundan önce, "Hani bir zamanlar Rab-bin meleklere, 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.' demişti." şek-linde bir ifade kullanılmıştı.

Bakara Sûresi / 34 ........................................................... 203

Şimdiye kadarki açıklamalardan çıkan sonuca göre, İblis'in bir eylemi olmasına rağmen, gizleme fiilinin tüm meleklere izafe edilmesi, söz sanatının bir kuralının gereğidir. Bu kurala göre, bir topluluğun içinde yer alan, onlardan ayrı olarak değerlendirilmeyen bir ferdin fiili, içinde bulunduğu topluluğa mal edilir. Bu ifade tarzı, bir diğer hususu da vurgulamaya yönelik olabilir. Şöyle ki: "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım." sözü ile dile getirilen "hilafet" misyonunun genelliği, melekleri de kapsıyor olabilir. Nitekim, meleklere Âdem'e secde etmelerinin emredilmiş olması da bu anlamı pekiştirir niteliktedir. Bundan dolayı meleklerin içinde birtakım duygular uyanmış olabilir. Çünkü onlar, yeryüzü menşeli bir yaratığın her şeyden, hatta onlardan bile üstün olabileceğini düşünmüyorlardı. İleride de değineceğimiz gibi, elimize ulaşan bazı rivayetler de bu anlamı pekiştirir niteliktedir.

"Âdem'e secde edin." Bu ayetten, Allah'ın emrine uymak suretiyle O'na boyun eğme söz konusu olduğu zaman selâmlama ve saygı sunma amacıyla Allah'tan başkasına secde etmenin cevazı anlaşılmaktadır. Bunun bir örneği de Yusuf kıssasında görülmektedir: "Ana-babasını tahtın üstüne çıkardı ve hepsi onun için secdeye kapandılar. Yusuf dedi ki: Babacığım, işte bu, önceden gördüğüm rüyanın te'-vilidir. Rabbim onu gerçek yaptı." (Yûsuf, 100) Bu konuda Fatiha suresinde de açıkladığımız gibi kısaca şöyle diyebiliriz: İbadet, kulun kendini, kulluk statüsüne oturtup bunu kanıtlayacak davranışlar sergilemesidir. Dolayısıyla kulluk kastı taşıyan bir fiilde efendinin efendiliğini açığa vurma salahiyeti olmalıdır ya da kulun kulluğunu sergileme kabiliyeti olmalıdır. Efendinin karşısında secdeye kapanmak, rükua eğilmek, o oturduğu zaman önünde hazır ol vaziyette ayakta beklemek, yürüdüğü zaman peşinde yürümek gibi. Bir fiilde söz konusu salahiyet ne kadar fazla olursa, kulluğu sergileme açısından fiil ve yapılan ibadet bir o kadar belirginlik kazanır. Bu noktada efendiliğin üstünlüğünü, buna karşın kulluğun alçaklığını en çarpıcı biçimde somutlaştıran fiil secdedir. Çünkü secdede yere kapanma ve yüzü yere sürme gibi bir alçalma pozisyonu söz konusudur.

Ancak biz, "Secde zatî bir ibadettir" şeklindeki iddiaya katılmıyoruz. Çünkü zatla ilgili olan bir şey, hiçbir zaman ondan

204 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

ayrılmaz. Ama bu fiil, ibadet kastı ile yüceltme duygusundan başka bir gerekçeyle de yerine getirilebilir. Alay etmek ve küçümsemek amacıyla secdeye gitmek gibi. İbadet kastı ile yerine getirilirken kapsadığı tüm unsurları içinde barındırıyor olmasına rağmen, böyle bir davranış ibadet niteliğini kazanmaz. Evet, diğer kulluk kastı taşıyan davranışlara kıyasla ibadet anlamı secde fiilinde daha belirgindir. Zatî bir ibadet olmadığına göre de, mabutluk Allah- 'a özgüdür, diye zatı hasebiyle Allah'a özgü kılınmış değildir. Eğer ortada bir engel varsa, bu, şer'î veya aklî bir yasaklamadan dolayıdır. Şer'an veya aklen yasaklanan şeyse, Rablık niteliğini Allah'- tan başkasına yakıştırmaktan başka bir şey değildir.

Fakat Rablık niteliğini yakıştırmaksızın Allah'tan başkasına saygı göstermek, onu yüceltmek, daha doğrusu nezaket kurallarının gereğini yerine getirmek meselesine gelince, bunun yasak olduğuna ilişkin bir kanıt yoktur elimizde. Ancak ne var ki, dinin zahirî amelleri ile içli dışlı olmanın insana kazandırdığı dinsel haz, bu eylemin (sadece) yüce Allah'a özgü kılınmasını, sırf selâmlaşma veya saygı sunma amacıyla da olsa bu fiilin Allah'tan başkasına sunulmamasını öngörmektedir.

Ama secde dışında, Allah'ın salih kullarına veya velilerinin kabirlerine veya eserlerine karşı sevgiden kaynaklanan diğer fiillerin yasak olduğuna dair ne aklî, ne de naklî bir kanıt yoktur. İnşaallah yeri gelince bu hususa etraflıca değineceğiz.

AYETİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


Tefsir'ul-Ayyâşî'de İmam Sadık'ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: "Allah Âdem'i yaratınca meleklere ona secde etmelerini emretti.

Melekler kendi kendilerine, 'Biz, yüce Allah'ın katında bizden daha büyük değer verdiği bir canlı türünü yaratacağını sanmıyorduk. Çünkü biz O'nun komşuları ve tüm yaratıklar arasında O'na en yakın olanlar idik.' Bunun üzerine yüce Allah şöyle buyurdu: 'Sizin açığa vurduğunuzu ve içinizde gizlemekte olduğunuzu bilirim, dememiş miydim?' Yüce Allah, burada, onların cinlerle ilgili olarak dışa vurdukları sözlerini ve içlerinde gizledikleri duygularını kastediyor. Bu yüzden o sözü söyleyen melekler arşa sığındılar." [c.1, s.33, h: 14]

Bakara Sûresi / 34 ........................................................... 205

Yine aynı tefsirde İmam Zeynelabidin'in (a.s) aşağı yukarı benzer şeyleri söylediği rivayet edilir. Bu rivayette şöyle geçer: "Melekler, hata işlediklerini anlayınca arşa sığındılar. Ancak bu hatayı tüm melekler değil, arşın çevresinde bulunan meleklerden bir grubu işlemiş... Onlar kıyamete kadar arşın çevresine sığınırlar." [c.1, s.30, h: 7]

Ben derim ki: Bu iki rivayetin içeriğini şu ifadeden anlamak mümkündür: "Biz seni överek tespih ediyor ve seni takdis ediyoruz... Sen yücesin. Bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur."

İleride de değineceğimiz gibi "arş" ilimdir. Bu anlamı pekiştiren Ehlibeyt İmamlarından aktarılan birçok rivayet de mevcuttur. Buna göre, "kâfirlerden idi." sözü ile insanlardan önce yaratılan İblis'in soydaşları olan cinler kastedilmiştir. Nitekim yüce Allah bir ayette şöyle buyuruyor: "Andolsun biz insanı pişmemiş çamurdan, değişmiş cıvık balçıktan yarattık. Cinne gelince, onu da daha önce nüfuz eden çok sıcak ateşten yarattık." (Hicr, 26-27) Buradan hareketle diyebiliriz ki, gizleme durumunun tüm melekleri kapsadığını ortaya koymak için fazla zorlamaya gerek yoktur. Çünkü gizlenen anlam tüm meleklerin gönlünden geçmiş olabilir. Do-layısıyla bu rivayet ile, gizlenen şeyin, İblis'in kendi içinde gizlediği Âdem'e boyun eğmekten kaçınma, secdeye varmaya tenezzül etmeme niyeti olduğu şeklindeki yorum arasında bir çelişki yoktur ve her ikisi de kastedilmiş olabilir.

Kasas'ul-Enbiya adlı eserde Ebu Basir'in şöyle dediği rivayet edilir: "İmam Sadık'a (a.s), 'Melekler Âdem'e secde ederlerken alınlarını yere koydular mı?' diye sordum. 'Evet. Bu, yüce Allah'ın Âdem'e bahşettiği bir onurdu.' dedi."

Tuhaf'ul-Ukûl adlı eserde ise, şöyle bir rivayet yer alıyor: "Meleklerin Âdem'e secde etmeleri, Allah'a yönelik itaatin ve Âdem'e karşı besledikleri sevginin ifadesiydi."

el-İhticac adlı eserde, İmam Musa Kâzım'ın (a.s), atalarından şu sözleri aktardığı rivayet edilir: "Bir Yahudi, geçmiş peygamberlerin mucizeleri karşısında, Resulullah'ın (s.a.a) ne tür mucizeler gösterdiğini Emir'ül-Müminin Ali b. Ebu Talip'ten (a.s) sordu. Şöyle

206 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

dedi: Allah, meleklerine Âdem için secdeye kapanmalarını emretti. Söyler misiniz, Muhammed için de bu türden bir şey yaptı mı?" "Bunun üzerine Ali (a.s) dedi ki: Dediğin gibi oldu. Ne var ki, yüce Allah'ın meleklerine Âdem için secdeye kapanmalarını emretmesi, onların Allah'ı bir yana bırakarak Âdem'e kulluk sundukları anlamında değildir. Aksine bu, onların Âdem'in üstünlüğünü ve Allah'ın ona bahşettiği rahmeti kabul ettiklerinin bir ifadesiydi. Hz. Muhammed'e gelince, bundan daha fazlası ona verilmiştir.

Yüce Allah o sonsuz mülkünde ona salât ediyor, tüm melekler, ona esenlik diliyorlar. Müminler de ona salât getirmek suretiyle Allah'a kulluk sunuyorlar. İşte bu, onun daha üstün bir konumda olduğunun göstergesidir, ey Yahudi..." [c.1, s.314, Necef baskısı] Tefsir'ul-Kummî'de deniyor ki: "Yüce Allah Âdem'i yarattı. Âdem kırk yıl kendisine biçim verilmiş hâlde bekledi. O sırada melun İblis yanından geçiyor ve 'Önemli bir şey için yaratılmış olmalısın!' diyordu. O sırada İblis'in içinden şöyle geçti: 'Eğer Allah buna secde etmemi emrederse, kesinlikle isyan ederim.' Daha sonra yüce Allah melek-lere, 'Âdem için secdeye kapanın.' buyurunca, hepsi secdeye kapanırken İblis içindeki kıskançlığı dışa vurdu ve secde etmeye yanaşmadı."

Bihar'ul-Envar'da, peygamberlerin kıssaları ile ilgili olarak İmam Sadık'ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: "İblis'e Âdem için secdeye kapanması emredildi. Fakat İblis, 'Ya Rabbi, izzetin hakkı için, eğer Âdem'e secde etmekten beni muaf tutarsan, sana öyle bir kulluk sunacağım ki, hiç kimse benzeri bir kulluk sunmamıştır.' dedi. Bunun üzerine yüce Allah, 'Ben istediğim konuda bana itaat edilmesini severim.' buyurdu."

Yine İmam Sadık (a.s) buyurmuştur ki: "İblis dört kere acıyla feryat etmiştir: Birincisi, lânetlendiği gün. İkincisi, yeryüzüne indirildiği gün. Üçüncüsü, peygamberlerin ardından geçen uzun bir fetret döneminden sonra Hz. Muhammed'in (s.a.a) peygamber olarak görevlendirildiği gün. Dördüncüsü, Ümm'ül-Kitab [ana kitap yani Fâtiha suresi] indirildiği gün."

"İki kere de sevinçle çığlık atmıştır: Birincisi, Âdem'in yasak ağacın meyvesini yediği sırada. İkincisi, Âdem'in cennetten indirildiği sırada. Ayet-i kerimede yüce Allah şöyle buyuruyor: 'Böylece

Bakara Sûresi / 34 ........................................................... 207

ayıp yerleri kendilerine göründü.' Bundan önce görünmüyordu, ama artık açıkça görüyorlardı. Âdem'in yaklaşmaması istenen ağaç da başaktı." [c.11, s.145, h: 14]

Ben derim ki: Sayıları oldukça kabarık olan rivayetlerde, bizim "secde" olayıyla ilgili açıklamalarımız desteklenmektedir.

208 .............................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1 35- Dedik ki: Ey Âdem, sen ve eşin cennette durun, ondan dilediğinizi yerde bol bol yiyin. Ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.

36- Derken şeytan onların ayaklarını oradan kaydırdı, onları içinde bulundukları durumdan çıkardı. Dedik ki: Birbirinize düşman olarak inin. Sizin yeryüzünde kalıp bir süre yaşamanız lâzımdır. 37- Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler aldı. Bunu üzerine (Rabbi, rahmetiyle) ona döndü. Şüphesiz O, tövbeyi çok kabul eden ve esirgeyendir.

38- "Hepiniz oradan inin." dedik. Yalnız size benden bir hidayet geldiği zaman, kimler benim hidayetime uyarsa, artık onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. 39- İnkâr edip ayetlerimizi yalanlayanlar ise, ateş ehlidir, onlar orada ebedî kalacaklardır.

Bakara Sûresi / 35-39 ...................................................... 209

AYETLERİN AÇIKLAMASI


"Dedik ki: Ey Âdem..." Meleklerin Hz. Âdem'e secde etmeleri olayı Kur'ân-ı Kerim'in birçok yerinde tekrarlanmasına karşın, Hz. Âdem'in dünya hayatından önceki cennet deneyimi sadece üç yerde gündeme getiriliyor.

Birincisi: Bakara suresinin şu anda tefsirini sunduğumuz ayetin de. İkincisi: A'râf suresinde. Bu surede yüce Allah kıssayı şu ifadelerle sunuyor: "Ey Âdem, sen ve eşin cennette durun, ondan dilediğiniz yerde afiyetle yiyin; fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz. Derken şeytan çirkin yerlerini kendilerine göstermek için onlara fısıldadı; 'Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf melek olursunuz ya da ebedi kalıcılardan olursunuz diye sizi bu ağaçtan menetti.' dedi. Ve onlara, 'Elbette ben size öğüt verenlerdenim.' diye de yemin etti.

Böylece onları aldatarak aşağı sarkıttı. Ağacı tadınca çirkin yerleri kendilerine göründü ve cennet yapraklarını üst üste yamayıp üzerlerine örtmeğe başladılar. Rableri onlara seslendi: 'Ben sizi o ağaçtan menetmedim mi? Ve şeytan size apaçık düşmandır, demedim mi?' Dediler: 'Rabbimiz, biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, muhakkak ziyana uğrayanlardan oluruz.' Allah buyurdu ki: Birbirinize düşman olarak inin, sizin yeryüzünde bir süreye kadar kalıp geçinmeniz lâzımdır. Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve yine oradan çıkarılacaksınız" dedi." (A'râf, 19- 25)

Üçüncüsü: Tâhâ suresinde, yüce Allah şöyle buyuruyor: "Andolsun biz, önceden Âdem'e ahit vermiştik. Fakat o, unuttu. Biz onda bir kararlılık bulmadık. Meleklere, 'Âdem'e secde edin.' demiştik. İblis'in dışında diğerleri secde ettiler. O, ayak diretti. Bunun üzerine dedik ki: 'Ey Âdem! Bu, senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çı-karmasın, sonra yorulur, sıkıntı çekersiniz.

Şimdi burada acıkmayacaksın, çıplak kalmayacaksın. Ve sen burada susamayacaksın ve güneşin altında yanmayacaksın da.' Nihayet şeytan ona fisıldayıp, 'Ey Âdem! Sana ebedilik ağacını ve yok olmayacak bir mülkü haber vereyim mi?' dedi. O ağaçtan yediler. Böylece kendilerine kötü yerleri göründü. Üstlerini cen-

210 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

net yaprağıyla örtmeğe başladılar. Âdem Rabbine karşı geldi de yolunu şaşırdı. Sonra Rabbi onu seçti, tövbesini kabul etti, doğru yola iletti. Dedi ki: 'Hepiniz oradan inin, birbirinizin düşmanısınız.' İmdi benden size bir hidayet geldiği zaman kim benim hidayetime uyarsa o, sapmaz ve mutsuz olmaz. Ama kim benim zikrimden yüz çevirirse, onun için dar bir geçim vardır. Kıyamet günü onu kör olarak haşrederiz. 'Rabbim, der, niçin beni kör haşr-ettin, oysa ben görür idim?' Allah buyurur ki: İşte böyle. Sana da bizim ayetlerimiz geldi, sen onları unuttun. Bugün de sen öyle unutulursun." (Tâhâ, 115-126)

Ayetlerin akışı, özellikle kıssanın giriş kısmındaki, "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım." ifadesi gösteriyor ki, Hz. Âdem yeryüzünde yaşamak ve orada ölmek üzere yaratılmıştı. Onun ve eşinin cennete yerleştirilmeleri ise, bir denemeydi ki, bu vesileyle yeryüzüne insinler. Ayrıca Tâhâ suresindeki hitap, "Biz dedik ki: Ey Âdem..." şeklindedir. A'râf suresinde ise, "Ey Âdem, yerleş..." şeklindedir. Yani cennet kıssasıyla meleklerin secde etmesi olayı, peşpeşe gelişen bir kıssaymış gibi, aynı ifade tarzı ile sunulmuştur.

Kısacası, Hz. Âdem (a.s) yeryüzüne yerleşsin diye yaratılmıştı. Onun yeryüzüne yerleşmesinin yolu da şu aşamalardan geçiyordu: Halifeliğinin kanıtlanması için, meleklerden üstün olduğu gösterilmeliydi. Sonra meleklere, ona secde etmeleri emredilmeli; ardından cennete yerleştirilip yasak ağaca yaklaşmaları yasaklanmalı; yasağa rağmen o ağaçtan yemeli, bunun sonucunda ayıp yerleri kendilerine görünmeliydi ki, yeryüzüne inebilsinler. Dolayısıyla yeryüzüne yerleşme ve dünya hayatını seçme, nihayet ayıp yerlerinin ortaya çıkışına bağlıydı.

Şu ifadeden de anlaşıldığı gibi ayıp yerlerden maksat, cinsel organlardır: "Üstlerini cennet yaprağıyla örtmeğe başladılar..." Cinsellik, hayvanî bir eğilimdir ki, beslenmeyi ve büyüyüp gelişmeyi gerektirir. Şeytanın tek derdi de onların, ayıp yerlerini ortaya çıkarmaktı. Gerçi yüce Allah Âdem ve eşini yeryüzünün koşullarına uygun bir yaratılışta yaratmış, sonra da cennete sokmuştu; ama onlar yaratıldıktan sonra kendi ayıp yerlerinin farkına varacak ve dünya hayatının gereksinimlerini kavrayabilecek kadar uzun bir