El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1
 

BAKARA SÜRESİNİN DEVAMI


172 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Görülüyor ki, Cebriye ekolünün hatasının özü, ilâhî iradenin fiile taalluk edişinin niteliğini kavrayamamaları, birbirlerine paralel olan iki iradeyle, biri diğerinin uzantısında yer olan iki iradeyi birbirinden ayırt edememeleri ve yüce Allah'ın iradesinin taalluk etmesinden dolayı kulun iradesinin etkisizleştiğini zannetmeleridir.

Mutezile ekolü, gerçi kulların fiillerinin isteğe bağlı oluşu ve bunun diğer gerekleri konusunda Cebriye ekolünden farklı bir anlayış benimsemişlerdir; ama onların da tuttukları yol Cebriye ekolünün tutumundan daha az yıkıcı değildir. Mutezile ekolü, ilâhî iradenin fiillere taalluk etmesinin, isteğe bağlılığı geçersiz kılacağı hususunda Cebriye ekolünün görüşünü kabul etmişlerdir. Beri tarafta ise, isteğe bağlı fiillerin ihtiyarî oluşunda ısrar etmişlerdir. Sonuçta ilâhî iradenin fiillere taalluk edişini reddetmişlerdir. Bu yüzden fiiller için bir başka yaratıcı öngörmek durumunda kalmışlardır.

Yani insanın kendi fiillerinin yaratıcısı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Fiillerin dışındaki olguların yaratıcısı da yüce Allah olduğuna göre, Mutezile ekolü, iki yaratıcı olduğunu kabul etme gibi sapık bir inancı benimseme durumunda kalmıştır. Kısacası Cebriye ekolünün işlediği düşünsel yanlışlardan daha tehlikelisini, daha yıkıcısını işlemişlerdir. Nitekim İmam Ali (a.s) şöyle demiştir:

"Kaderiyenin miskinleri Allah'ı adaletle nitelendirelim derken, O'nu gücünden ve egemenliğinden soyutladılar..." Buna bir örnek verecek olursak, köle ile efendisinin durumunu örnek verebiliriz. Efendi kölelerinden birini cariyelerinden biriyle evlendirir, sonra ona bir tarla verir, dayalı döşeli bir ev tahsis eder.

Bir insanın hayatı boyunca ihtiyaç duyabileceği her şeyi belli bir süre için onun emrine verir. Eğer biz, efendi kölesine bunları vermiş olmasına, bunları kölenin mülkü etmesine rağmen, "köle bunların maliki değildir. Köle nere, sahip olmak nere?" dersek, Cebriye'nin görüşünü yansıtmış oluruz. Eğer biz, "efendi kölesine mal vermekle, bazı şeyleri onun mülkü kılmakla, onu söz konusu malların maliki kılar ve kendisi de maliklikten azlolur. Asıl malik söz konusu köledir." dersek, Mutezile ekolünün görüşünü ifade etmiş oluruz. Eğer biz, konumlarını, statülerini korumakla birlikte iki mülkiyeti bir arada bulundursak ve: "Efendinin konumu efendiliktir.

Kölenin konumu da köleliktir. Köle ancak efendinin mülkünün kapsamında olan bir şeye sahiptir. Efendi aynı zamanda kölenin

Bakara Sûresi / 26-27 ...................................................... 173

sahip olduğu şeyin de sahibidir" dersek, Ehlibeyt İmamlarının ileri sürdükleri ve aklî kanıtların onayladığı gerçek sözü ifade etmiş oluruz.

el-İhticac adlı eserde Abâye b. Rib'î el-Esedî'nin, güç yetirebilmenin ne anlama geldiğini Emir'ül-Müminin'den sorduğu, onun da şöyle dediği belirtilir: "Sen bu güce Allah'la birlikte mi sahipsin? Yoksa ondan ayrı mı?" Abâye b. Rib'î sustu, İmam Ali (a.s), "Söyle, ey Abâye" dedi. Abâye, "Ne söyleyeyim ey Emir'ül-Müminin?" dedi. Hz. Emir şöyle dedi: "Ona Allah sayesinde sahibim ve O ben olmadan ona sahiptir, dersin. Eğer Allah onu sana verdiyse, bu, O'nun sana yönelik bir bağışıdır. Eğer onu senden aldıysa, bu da, O'nun sana yönelik bir sınamasıdır. O, seni malik kıldığı şeyin malikidir;

O, seni kadir kıldığı şeye kadirdir..." [c.2, s.255] Ben derim ki: Bu rivayetin ifade ettiği gerçeği az önceki açıklamalarımızda dile getirdik.

Şeyh Müfid'in Şerh'ul-Akâid'inde şöyle deniyor: Rivayete göre İmam Ali Naki'den (a.s) kulların fiillerini Allah mı yaratır? diye sorulmuş, o da şöyle demiştir: "Eğer fiillerin yaratıcısı Allah olsaydı, bunlardan teberri etmezdi, uzak olduğunu bildirmezdi. Oysa yüce Allah şöyle buyuruyor: "Allah müşriklerden beridir, uzaktır.

"1 Yaratılmışlardan beri olmak, onların zatlarıyla ilgili değildir, berilik onların işledikleri şirk ve iğrenç davranışlar için geçerlidir." [s.13] Ben derim ki: Fiillerin iki yönü vardır: 1) Varoluşluk, olguluk yönü. 2) Faile mensubiyet yönü. Fiillerin itaat, isyan, güzel veya kötü olarak nitelendirilmelerini sağlayan işte bu ikinci yöndür.

Çünkü meydana gelme ve gerçekleşme açısından nikah adı altında gerçekleşen cinsel birleşme ile zina arasında bir fark yoktur. Aradaki tek belirleyici fark, nikah adı altındaki cinsel birleşmenin Allah'ın emrine uygun olması, buna karşın zinanın bu uygunluktan yoksun oluşudur. Bir cana karşılık olmak üzere adam öldürmekle, bir cana karşılık olmaksızın adam öldürmek, terbiye etmek amacıyla yetimi dövmekle, haksızlık ederek dövmek arasındaki niteliksel fark da bunun gibidir.

--------

1- [Tevbe, 3]

174 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Dolayısıyla günahlarla günah olmayan fiillerin farkı, günahların yapıcı yönünün olmayışı veya ilâhî emre ters düşmesi ya da toplumsal bir amaç ile bağdaşmayışıdır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Allah her şeyin yaratıcısıdır." (Zümer, 62) Fiil ise, varlığı ve olguluğu ile bir "şey"dir. Hz. Ali (a.s), "Allah dışında 'şey' olarak isimlendirilen her olgu yaratılmıştır..."1 diyor. Bir ayette yüce Allah şöyle buyuruyor: "O'dur ki, her 'şey'in yaratılışını güzel yaptı." (Fussilet, 7) Buradan anlaşılıyor ki; her şey "yaratılmış" olduğu gibi "yaratılmış olması yönünden güzeldir de. Şu hâlde yaratılış ve güzellik birbirlerini gerektirirler, birlikte bulunurlar ve hiçbir şekilde birbirlerinden ayrılmazlar.

Sonra yüce Allah bazı fiilleri "kötü" olarak nitelendirmiş ve şöyle buyurmuştur: "Kim iyilik getirirse, ona getirdiğinin on katı vardır. Kim kötülük getirirse, sadece onun dengiyle cezalandırılır." (En'âm, 160) Cezalandırma olgusundan söz edilmiş olmasından anlıyoruz ki, burada insanların işlemiş oldukları günahlar kastediliyor. Bu şekilde, söz konusu günahların yaratılmışlıkla nitelendirilemeyecek ademî (yokluksal) kavramlar olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz.

Aksi takdirde güzel olarak nitelendirilirlerdi. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Ne yerde, ne de kendi canlarınızda meydana gelen hiçbir musibet yoktur ki biz, onu yaratmadan önce, bir kitapta olmasın." (Hadid, 22) Bir diğer ayette de şöyle buyuruyor: "Hiçbir musibet başa gelmez ki Allah'ın izniyle olmasın. Kim Allah'a inanırsa onun kalbini hidayet eder." (Teğâbun, 11) "Başımıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizin yaptığı işler yüzündendir. Allah birçoğunu da affeder." (Şûrâ, 30) "Sana gelen her iyilik Allah'tandır, sana gelen her kötülük de kendindendir." (Nisâ, 79) "Onlara bir iyilik erişirse, 'Bu, senin yüzündendir.' derler. De ki: 'Hepsi Allah tarafındandır.' Bu topluma ne oluyor ki, hemen hiç söz anlamıyorlar." (Nisâ, 78)

Bu ayetlerden anlıyoruz ki, insanın başına gelen musibetler, nisbî kötülüklerdir. Şöyle ki, güven, selamet, sağlık ve zenginlik gibi yüce Allah'ın nimetlerinden biriyle nimetlenen insan bunlara sahip olan kişi olarak nitelendiriliyor. Eğer bir felaketin inmesi ve

----------------------

1- [Usûl-i Kâfi, c.1, s.82, h: 2]

Bakara Sûresi / 26-27 ...................................................... 175

musibetin başa gelmesi sonucu bu nimetlerden birini kaybederse, inen felâket onun açısından "kötü"dür. Çünkü bir şeyin yitirilmesi, yok olmasını beraberinde getiriyor. Şu halde her musibet Allah'- tandır ve bu açıdan asla kötü değildir. Sadece insan açısından nisbî olarak kötü sayılmaktadır. Çünkü musibet sonucu sahip olduğu bir nimeti kaybetmiştir. Onun için her kötülük yoklukla ilgili bir durumdur ve kesinlikle bu açıdan yüce Allah'a mensup değildir. Kurb'ul-İsnad adlı eserde Bezentî'nin şöyle dediği rivayet edilir:

İmam Rıza'ya (a.s) dedim ki: "Bizim arkadaşların bir kısmı fiiller hususunda ilâhî bir zorlamanın olduğuna inanıyor, bir kısmı da insanın yapabilirliğinin etkin rol oynadığı düşüncesindedir." Bunun üzerine bana şöyle dedi: "Yaz. Yüce Allah diyor ki: Ey Âdemoğlu, benim dilememle kendin için dilediğin şeyi dileyebiliyor oldun. Benim gücüm-le öngördüğüm farzlarımı yerine getirdin. Benim sana bahşettiğim nimetlerim sayesinde bana karşı günah işleyecek gücü bulabildin. Seni işiten, gören ve güçlü biri kıldım. Karşına çıkan her iyilik Allah'tandır. Başına gelen her kötülük de sendendir. Çünkü sana iyilik verme hususunda ben senden daha öncelikliyim ve sana kötülük verme noktasında sen benden daha layıksın.

Çünkü ben yaptığımdan dolayı sorgulanmam, ama onlar sorgulanırlar. Ben, senin dilediğin her şeyi düzenledim..." [s.155, s. 13] Bu ve benzeri açıklamalar diğer Şiî ve Sünnî kanallardan da rivayet edilmiştir. Kısacası, günahlar, sadece günah olmaları yönüyle yüce Allah'a izafe edilmez. Buradan hareketle, bundan öneki rivayette yer alan "Eğer onları yaratan Allah olsaydı, onlardan teberri etmezdi... Allah sadece onların şirkleri ve iğrenç tutumlarından teberri etmiştir." ifadesi daha kolay anlaşılmış olur.

et-Tevhid adlı eserde İmam Muhammed Bâkır'ın (a.s) ve İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöyle dedikleri rivayet edilir: "Yüce Allah kullarını günahlara zorlayıp sonra da onlara azap etmekten çok daha merhametlidir ve Allah dilediği şeyin gerçekleşmemesinden çok daha yücedir." "O zaman zorlama ve kader arasında bir üçüncü olan mı var?" diye soruldu. "Evet, dediler. Bu alan yerle gök arası kadar geniştir." [s.360, h: 3]

176 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

et-Tevhid adlı eserde Muhammed b. Aclan'ın şöyle dediği rivayet edilir: "İmam Cafer Sadık'a (a.s), 'Allah her şeyi kullarına mı bırakmıştır?' diye sordum. O şöyle buyurdu: 'Allah her şeyi kullarına bırakmayacak kadar yücedir, kerimdir.' 'Peki, Allah kullarını işledikleri fiillere zorluyor mu?' dedim. 'Yüce Allah bir kulu bir şey yapmaya zorlayıp sonra da ona azap etmeyecek kadar adildir.' dedi." [s.361, h: 6] Yine et-Tevhid adlı eserde Mihzem'in şöyle dediği rivayet edilir:

"İmam Cafer Sadık (a.s) bana, 'Geride bıraktığın taraftarlarımızın üzerinde görüş ayrılığına düştükleri hususları bana haber ver.' dedi. Dedim ki: 'Cebir ve serbestlik meselesi hakkında farklı görüşleri savunuyorlar.' 'O zaman sor bana neyi soracaksan!' dedi. 'Allah kulları günah işlemeye zorlar mı?' dedim. 'Allah onlar üzerinde, bundan daha kahredicidir.' dedi. 'Onları bütünüyle serbest mi bırakmıştır?' dedim. 'Allah onlar üzerinde bundan daha güçlüdür.' dedi. 'Peki bunlardan hangisi doğrudur?' dedim. Bunun üzerine elini iki veya üç kere çevirdi, sonra şöyle dedi: Eğer bu konuda sana cevap verecek olursam, küfre girersin." [s.363, h: 11] Ben derim ki: "Allah onlar üzerinde bundan daha kahredicidir."

sözünün anlamı şudur: Zorlama, ancak etkin gücün direncini kırma amacına yönelik bir baskıdır. Bundan daha kahredicilik ve daha güçlülük ise, isteğe bağlı fiilin failin irade ve serbestliğine gölge düşürülmeden veya fail ile âmirin iradeleri çelişmeden gerçekleşmesini sağlamaktır. et-Tevhid adlı eserde İmam Sadık'ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: "Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: Kim, Allah'ın kötülüğü ve hayâsızlığı emrettiğini ileri sürerse, hiç kuşkusuz Allah adına yalan söylemiş olur. Kim hayır ve şerrin Allah'ın iradesinin dışında gerçekleştiğini iddia ederse, Allah'ı bir kısım egemenliğinden soyutlamış olur." [s.359, h: 2]

et-Tarâif adlı eserde, Haccac b. Yusuf'un Hasan el-Basrî'ye, Amr b. Ubeyd'e, Vasıl b. Ata'ya ve Âmir b. Şa'bî'ye birer mektup göndererek kazâ ve kader meselesi hakkında bildiklerini ve bu hususla ilgili olarak bugüne kadar duyduklarını kendisine bildirmelerini istediği rivayet edilir. Hasan el-Basrî şu cevabı verir: "Bu mesele ile ilgili olarak bugüne kadar duyduğum en güzel söz

Bakara Sûresi / 26-27 ...................................................... 177

Emir'ül-Müminin Ali b. Ebu Talib'in (a.s) şu sözüdür: "Aklın mı seni nehyediyor sandın? Aklın sadece seni alçaltır ve yüceltir ve Allah bundan beridir." Amr b. Ubeyd'in cevap mektubunda ise şunlar yazılıydı: "Bugüne kadar, bu mesele ile ilgili olarak duyduğum en güzel söz Ali b. Ebu Talib'in (a.s) şu sözüdür: Zorbalığın temelinde zorlama olsaydı, hakkında kısas uygulanan zorba mazlum sayılırdı." Vasıl b. Atâ'nın mektubunda ise şunlar yazılıydı: "Kazâ ve kaderle ilgili olarak duyduğum en güzel söz Emi-r'ül-Müminin Ali b. Ebi Talib'in şu sözüdür: "Sana yol gösterip sonra da yolunu kapatacağını mı sandın?" Şa'bi ise mektubunda şunları yaz-mıştı: "Kazâ ve kader hakkında duyduğum en güzel söz Emir'ül-Mü-minin Ali b. Ebu Talib'in şu sözleridir: "Dolayısıyla Allah'tan bağışlanma dilediğin her şey sendendir ve dolayısıyla Allah'a hamdettiğin her şey O'ndandır." Mektuplar Haccac'a ulaşıp içerikleri üzerinde biraz düşündükten sonra şöyle dedi: "Bu sözleri berrak bir kaynaktan almışlardır." [Tarâif'ul-Hikem, s.329] Yine et-Tarâif adlı eserde belirtildiğine göre, bir adam İmam Cafer Sadık'tan (a.s) kazâ ve kader hakkında bir soru sormuş, o da şöyle cevap vermiştir: "Bir kulu dolayısıyla kınayabileceğin her davranış ondandır, dolayısıyla kınayamadığın şeyler de Allah'tandır.

Allah kuluna, 'Niçin günah işledin? Niçin yoldan çıktın? Niçin şarap içtin? Niçin zina ettin?' der. Çünkü bunlar kulun fiilleridirler. Ama, 'Niye hastalandın? Niye kısa boylu oldun? Niye beyaz oldun? Veya Niye siyah oldun?' demez. Çünkü bunlar Allah'ın fiilleridirler." [s.340] Nehc'ül-Belâğa'da belirtildiğine göre, İmam Ali'ye (a.s) tevhidin ve adaletin ne anlama geldiği sorulmuş, o da şöyle cevap vermiştir:

"Tevhit, O'nun hakkında zan beslememendir. Adalet ise, O'nu suçlamamandır." [Kısa sözler: 470] Ben derim ki: Yukarıda sunduğumuz rivayetlerin benzerleri oldukça fazladır. Ancak bizim aktardıklarımız, değinmediğimiz rivayet- lerin içeriklerini içermektedir. Eğer şimdiye kadar sunduğumuz rivayetler üzerinde etraflıca düşünecek olursan, bu rivayetlerin çeşitli yön-lerden konuya ilişkin kanıtlar içerdiğini görürsün.

Bunların bir kısmında emir, nehiy, ceza, sevap ve benzeri hususlarından yola çıkarak ne cebir, ne tevfiz (başıboşluk) olmaksızın serbestliğin söz konusu olduğu kanıtlanmıştır. Emir'ül-Müminin

178 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1


Ali b. Ebu Talib'in yaşlı adama verdiği cevapta bu husus vurgulanıyor. Söz konusu açıklama, yüce Allah'ın sözünden çıkardığımız sonuçla da uyuşuyor. Bir kısmında; ne cebri ne de tefvizi (başıboşluk) doğrulamayan Kur'ân-ı Kerim'de yer alan ifadelerle konu kanıtlanmıştır. Yüce Allah'ın şu sözü gibi: "Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır." (Mâide, 18) "Senin Rabbin kullara zulmedici değildir."

(Fussilet, 46) "De ki: Al-lah, hayâsızlığı emretmez." (A'râf, 28) Bu konuda şöyle bir görüş ileri sürülebilir: Bir fiil bizim açımızdan hayâsızlık veya zulüm olarak nitelendirilebilir; ama aynı fiil Allah'a izafe edilince hayâsızlık veya zulüm olarak nitelendirilemez. Çünkü yüce Allah'tan hayâsızlık veya zulüm vuku bulmaz. Ne var ki, ayetin giriş kısmı özel işaretiyle bu anlamı reddeder özelliktedir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Bir hayâsızlık işledikleri zaman: "Biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk. Allah bunu bize emretti" derler. De ki: Allah hayâsızlığı emretmez." ayette "Allah bunu bize emretti" denip ardından da hemen "Allah hayâsızlığı emretmez." buyurulması, nefy-edilen hayâsızlıkla anlatılmak istenen şey "bunu" sözcüğüyle işaret edilen şeyin aynısıdır. Dolayısıyla o "şey", ister Allah'a izafe edilince hayâsızlık olarak nitelendirilsin, ister nitelendirilmesin Allah'ın emretmeyeceği bir şeydir.

Bir diğer kısmında; Allah'ın sıfatları yöntemiyle konuya yaklaşılmıştır. Şöyle ki; yüce Allah en güzel isimlere sahiptir. En yüce sıfatlar O'nundur. Zorlama veya başıboşluk söz konusu olursa, bu sıfatlar ve isimlerin bir kısmı doğru olmaz. Çünkü yüce Allah kahredicidir, her şeye güç yetirendir, kerimdir, rahimdir. Her şeyin varlığı O'ndan olmadığı sürece bu sıfatların anlamı pekişmez, kesinlik kazanmaz. Aynı şekilde bu niteliklerin gerçekten O'na ait olması için, eksiklik ve bozuklukların O'na dönük olmaması, O'nun kutsal katının bunlardan münezzeh olması gerekir. Nitekim et-Tevhid adlı eserden aktardığımız rivayetlerde bu husus vurgulanıyor. Bir kısmında da cebir veya tefviz (başıboşluk) söz konusu olsaydı, bağışlanma dileme, kınama gibi şeylerin anlamsız olacağı vurgulanarak meselede hak görüş kanıtlanmak istenmiştir.

Şöyle ki; eğer günah kuldan kaynaklanan bir davranış olmasaydı, onun bağışlanma dilemesi bir anlam ifade etmezdi. Eğer fiillerin tümü

Bakara Sûresi / 26-27 ...................................................... 179

Allah'tan olsaydı, o zaman fiiller arasında kınanma veya kınanmama açısından bir fark olmazdı. Hâlbuki realite bunun aksidir. Bu arada saptırma, mühürleme, azdırma gibi anlamların yüce Allah'a izafe edilince ne anlamlar ifade ettiğini açıklayan rivayetler de vardır.

Örneğin el-Uyûn adlı eserde, İmam Rıza'nın (a.s) yüce Allah'ın, "Onları göremez bir şekilde karanlıklar içinde bırakıverir." sözü ile ilgili olarak şöyle dediği rivayet edilir: "Yaratıklarda olduğu gibi yüce Allah 'terketmek'le, 'bırakıvermek'le nitelendirilemez. Ancak O, kullarının küfürden ve sapıklıktan dönmeyeceklerini bilince, onlara yönelik yardımını ve lütfunu keser. Onları kendi tercihleriyle baş başa bırakır." [c.1, s.101, bab: 11] Yine el-Uyûn adlı eserde, İmam Rıza'nın (a.s) şöyle dediği anlatılır: "Allah onların kalplerini mühürlemiştir." Mühürleme, kâfirliklerinde ısrar etmelerinden dolayı, kâfirlerin kalplerinin algılama yeteneklerinin devre dışı bırakılmasıdır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Tersine, kâfirliklerinden dolayı, Allah o kalplerin üzerini mühürlemiştir. Artık çok azı hariç, onlar inanmazlar."1 [c.1, s.101, bab: 11] Mecma'ul-Beyan tefsirinde İmam Sadık'ın (a.s) "Allah... çekinmez." ifadesiyle ilgili olarak şöyle dediği belirtilir: "Yüce Allah'ın bu sözü Allah'ın kullarını saptırdığını, sonra da sapıklıklarından dolayı onları azaba çarptırdığını ileri sürenlerin, iddialarını çürütmektedir." Bu ayetin açıklamasına daha önce yer verildi.

CEBİR VE SERBESTLİKLE İLGİLİ FELSEFÎ İNCELEME


Hiç kuşkusuz, dış âlemde türler olarak nitelendirdiğimiz şeyler, türsel fiiller gerçekleştiren, türsel eserler bırakan olgulardır. Gerçek şu ki biz türlerin varlıklarını, onların başkalarından tür olarak farklı oluşlarını, ancak eserleri ve fiilleri aracılığı ile anlayabilmekteyiz. Bu durum, onlardan duyu organlarımız aracılığı ile türlü fiilleri gözlemlemek, başkalarından farklı eserleri algılamak şek-

-----------------------

1- [Nisâ, 155]

180 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

linde olur. Duyu organları, gözlemlenen eserlerin ötesinde herhangi bir gerçeği algılayamamaktalar.

Sonra burhan ve kanıtlama aracılığı ile, söz konusu eserlerin meydana getirici nedenlerini ve oluştukları platformu belirleriz. Sonra bu nedenler ve platformların, yani türlerin farklı olduklarına karar veririz. Çünkü onlardan gözlemlediğimiz eserler ve fiiller farklıdır. Örneğin, insanların ve diğer canlı türlerinin ortaya koydukları eserlerde gözlemlenen farklılık, şöyle şöyle adlandırılan, şu şu eserleri ve fiilleri sergileyen değişik türlerin varolduğuna karar vermeyi bir zorunluluk hâline getirir.

Aynı şekilde arzular ve fiiller arasındaki farklılığı da ancak oluştukları platformları veya özellikleri aracılığı ile belirleyebiliyoruz. Konumu ne olursa olsun bütün fiiller, en başta iki kısma ayrılırlar.

a) Meydana gelişinde bilginin herhangi bir müdahalesi söz konusu olmayan doğadan kaynaklanan fiiller. Büyüyüp gelişme ve beslenme (bitkiler için) ve çeşitli hareketler (cisimler için) bu tür fiillerdendir. Sağlık, hastalık ve benzeri şeyler de bu kapsama girerler.


Bu fiiller bizim tarafımızdan biliniyor olsalar da ve bizimle birlikte varolsalar da, bilginin onlara yönelik taalluku, varoluşları ve sergilenişleri üzerinde hiçbir etkinlik sağlayamaz. Bu tür fiiller bütünüyle doğal faillerine dayanırlar.

b) Bilginin, meydana gelişleri üzerinde etkin rol oynadığı, failden bilinçli olarak kaynaklanan fiiller. İnsan ve öteki bilinçli canlıların isteğe bağlı olarak sergiledikleri fiiller gibi. Bu tür fiilleri, faili, bilgisinin taalluk etmesiyle, kendi tanımlamasıyla ve ayırt etmesiyle gerçekleştirir. Bu konudaki bilgi, fiilin belirginleşmesini ve başka fiillerden ayırt edilmesini sağlar. Bu ayırt etme ve belirginleştirme, fail için kemal sayılacak bir mefhumun bu fiile tatbik edip etmemesi açısından önem taşımaktadır. Çünkü kim olursa olsun bir fail bir fiili ancak varlığının kemali ve eksikliğini gidermek için yapar. Bilgiden kaynaklanan fiil, fail için kemal olan ile olmayan şeylerin birbirinden ayırt edilmesi bakımından bilgiye muhtaçtır.

Bakara Sûresi / 26-27 ...................................................... 181

Bu noktadan bakınca görüyoruz ki, konuşan insan tarafından düzenli harfler aracılığı ile ortaya konan sesler gibi özden kaynaklanan fiiller, aynı şekilde, insanın nefes alıp vermesi gibi doğanın da müdahalesi ile gerçekleşen fiiller ve aynı şekilde üzüntü, korku veya bunun gibi bir etkenin sonucu insanın sergileme durumunda kaldığı refleksler, failin uzun boylu düşünmesini gerektirmemektedir. Çünkü burada fiil ve faile tatbik eden tek bir bilgi şekli söz konusudur. Fiili bekleyen başka bir durum yoktur. İster istemez böyle bir fiil işlenme durumunda kalıyor. Fakat, değişik bilgi şekilleri olan fiiller böyle değildir.


Bu şekillerin bazısında insanın gerçek veya hayalî kemali söz konusudur. Bazısında ise insanın ne gerçek ne de hayalî kemali söz konusu değildir. Nitekim acıkmış Zeyd açısından ekmeğin durumu bundan ibarettir. Ekmek onu doyuran ve açlığını gideren bir şeydir. Ancak bu ekmek kendinin olabileceği gibi, başka birine de ait olabilir. Temiz ve sağlıklı olabileceği gibi zehirli, pis ve insanı tiksindirici de olabilir. İnsanın bu ekmeği yiyeyim mi yemeyeyim mi diye düşünmesinin nedeni, bu niteliklerin hangisinin ekmeğe uyarlandığını anlamak istemesidir. Niteliklerden biri kesinlik kazanıp ötekileri devre dışı kalınca ve failin kemali de onda olunca, fail hiçbir şekilde bu fiili işlemekten geri durmayacaktır. Birinci kısım fiilleri "zorunlu fiiller" olarak adlandırıyoruz. Doğanın etkisi sonucu oluşan fiiller gibi. İkinci tür fiilleri de, "irâdî fiiller" olarak adlandırıyoruz. Yürümek ve konuşmak gibi.


Bilgi ve iradeden kaynaklanan "irâdî fiiller" de ayrıca iki kısma ayrılır: Çünkü fiilin iki yönünden birini tercih ederek yapıp veya yapmamak, ya başkalarından etkilenmeksizin failin kendisine dayalıdır. Yanında bulunan bir ekmeği yemeyi düşünen aç kimse gibi.

Bu adam, ya başkasının malı olduğu ve onun izni olmadan yememesi gerektiği için onu yememeyi tercih edecek ve yemeyecek ya da onu yemeyi yeğleyecek ve yiyecektir. Ya da fiilin tercihi ve belirginleşmesi başka bir şeyin etkisine dayalıdır. Bir zorba tarafından ölümle veya başka bir şeyle tehdit edilerek herhangi bir fiili işlemeye zorlanan, dolayısıyla kendi seçimi ve isteği ile belirginleştirmeksizin söz konusu fiili zorlanarak işleyen kimse gibi.

182 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Birinci kısım fiiller, ihtiyarî, yani isteyerek yapılan fiillerdir. İkinci kısma girenler ise, icbarî, yani zorlama sonucu işlenen fiillerdir.

Şöyle ki; sen iyice düşündüğün zaman görürsün ki, icbarî bir fiili, gerçi bir zorlayıcının zorlamasına isnat ederiz ve zorlama aracılığı ile yapma veya yapmama şıklarından birinin imkânsızlaştığını dolayısıyla fail için tek bir şıkkın kaldığını söyleriz, ancak icbarî fiil de tıpkı ihtiyarî fiil gibi, ancak zorlanan failin yapmayı yapmamaya tercih etmesiyle gerçekleşebilir. Zorlayan kimsenin fiilin gerçekleşmesinde büyük rolü olması hiçbir şeyi değiştirmez. Çünkü tercihi zorlayıcının zorlamasına ve tehdidine dayanıyor olsa bile, failin kendisi yapmayı yapmamaya tercih etmediği sürece fiil gerçekleşmez. Yozlaşmamış vicdan bunun en büyük tanığıdır.


Böylece anlaşılıyor ki, irâdî fiillerin "ihtiyarî" (isteğe bağlı) ve "icbarî" (zorlamalı) olmak üzere ikiye bölünmesi, bölünen fiili zat ve sonuçlar açısından iki farklı türe ayıran gerçek bir bölünme değildir.

Çünkü "iradî fiil" bilgiye dayalı bir tercih ve tayine muhtaçtır ki, fiilin kaderini belirlesin. Bu da, hem "ihtiyarî" ve hem de "cebrî" fiilde eşit düzeyde bir gerekliliğe sahiptir. İki fiilden birinde failin tercihi kendi temennisine, diğerinde bir dış etkene dayanıyor olması, sonuçların farklılaşmasına yol açan türsel bir farklılığa sebep olmaz.

Nitekim bir duvarın dibinde gölgelenen kimse, duvarın yıkılmak üzere olduğunu fark edip korkarak oradan ayrılırsa, bu fiili, "ihtiyarî fiil" olarak tanımlanır! Ama eğer bir zorba gelir ve "eğer kalkmazsan duvarı üzerine yıkarım" diye tehdit ederse, o da korkarak oradan ayrılırsa, bu fiili "icbarî fiil" olarak nitelendirilir. Oysa iki fiil ve iki tercih arasında temelde bir fark yoktur. Sadece tercihlerden biri zorbanın iradesine dayanıyor.

Eğer desen ki: "İki fiilin birbirlerinden farklı olduklarının anlaşılması için, ihtiyarî fiilin, meydana gelişi ile fail katındaki bir maslahatla uyuşmasının bilinmesi yeterlidir. Övgü ve yergi de bu tür bir fiili izler; sevap ve ceza gibi daha birçok sonuç da bu tür fiiller için söz konusudur. İcbarî fiilde ise, durum bundan farklıdır. Bu tür bir fiili yukarıdaki sonuçlardan herhangi birisi izlemez." denecek olursa buna vereceğim cevap şudur:

Bakara Sûresi / 26-27 ...................................................... 183

Durum söylendiği gibidir, ancak bu sonuçlar, nihai toplumsal kemale uygun olarak akıllı insanların yaptıkları değerlendirmelerden ibarettirler. Dolayısıyla bunlar itibarî sonuçlardır, gerçek değil. Bu yüzden cebir ve ihtiyar meselesi felsefî bir mesele değildir.

Çünkü felsefi meseleler, dış âlemde yer alan varlıkları ve onların objektif sonuçlarını kapsarlar. Fakat sonuç olarak akıllı insanların değerlendirmelerinden ibaret olan itibarî kavramlar felsefî bir araştırmaya tâbi tutulmaz ve aklî kanıtlarla ret veya ispat edilmez.

Şu hâlde felsefî bir araştırmada söz konusu meseleyi başka bir yöntemle ele alıp şöyle demeliyiz:

Hiç kuşkusuz meydana gelen her mümkün bir illete muhtaçtır. Bu hüküm, kanıt yoluyla sabittir. Aynı şekilde, hiç kuşkusuz bir "şey" zorunlu olmadıkça var olmaz. Çünkü bir şeyin varlığı herhangi bir belirleyici tarafından belirlenmediği sürece, o şey eşit bir şekilde varlığa da, yokluğa da izafe edilir. Dolayısıyla bir şey, bu eşitlik konumunu korumakla beraber varolamaz. Çünkü bir şey varolduğu sürece zorunlulukla nitelenmek durumundadır. Bu zorunluluğu da hiç kuşkusuz illeti tarafından kazanmıştır. Dolayısıyla varlıklar âlemini bir bütün olarak ele aldığımız zaman, tümü de varlığı zorunlu olmak üzere birbirine bağlı ardışık halkalardan oluşan bir zincir gibi görürüz. Bu zincirde varlığı mümkün olarak nitelendirilebilecek tek bir halkaya rastlanmaz.

Ayrıca, söz konusu zorunluluk nispeti, dört illet, şartlar ve hazırlayıcılar gibi malûlün, yalın veya birçok şeyden meydana gelen bileşik nitelikli tam (eksiksiz) illetine izafe edilmesinden kaynaklanıyor.

Fakat söz konusu malûl illetin bazı parçalarına veya söz gelimi başka bir şeye izafe edilirse, bu izafe zorunlu olarak mümkünlük nispeti niteliğini kazanır. Bu durum son derece açıktır. Eğer bu nispet, zorunluluk niteliğini taşıyor olsaydı, tam (eksiksiz) illete, tam (eksiksiz) illet olmasıyla beraber ihtiyaç duyulmaz olurdu. Şu hâlde, içinde yaşadığımız doğaya iki sistem egemendir: Zorunluluk sistemi ve mümkünlük sistemi. Zorunluluk sistemi, eksiksiz tam illetlere ve onların malûllerine hakimdir. Bu sistemin parçaları arasında, kesinlikle ne zat ve ne de zatın fiili açısından mümkünlük niteliğine sahip bir parçaya rastlanmaz. Mümkünlük sistemi ise, madde, maddenin alabileceği şekilleri ve madde tara-

184 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

fından kabul edilmesi imkân dahilinde olan sonuçları kapsar. Söz gelimi, insanın ihtiyarî fiillerinden biri ele alınırsa, bu fiil, tam iletine kıyasla -ki o; insan, ilim, irade, kullanıma elverişli madde, mekân ve zamanla ilgili şartların gerçekleşmesi ve engellerin ortadan kaldırılması ve kısaca fiilin var olmak için ihtiyaç duyduğu her şeydir- gereklilik ve zorunluluk niteliğine sahip olur. Ama bu fiil sadece insana izafe edilirse, -ki insan, tam illetin sadece bir parçasıdır- o zaman mümkünlük niteliğine sahip olur.

Kaldı ki, yerinde açıklandığı gibi illete ihtiyaç duyuluyor olmasının sebebi, varlığın mümkün niteliğine sahip bir varlık olmasıdır. Yani bağımlı olmasıdır, gerçeklik bakımından kendi başına bir varlık ifade etmemesidir. Çünkü bağımlılık zinciri sonuçta kendi başına bağımsız olan bir varlıkla noktalanmazsa, muhtaçlık ve yoksulluk zinciri öyle devam eder.

Buradan hareketle şu sonuçları elde ediyoruz: a) Malûl illetine dayanıyor olmakla, mümkünlük zincirinin son bulduğu zorunlu illete muhtaç olmaktan kurtulmaz. b) Bu muhtaçlık, var olmak bakımından olduğu için bütün varoluşsal özelliklerinin, illetleri ile olan bağlantılarının, zaman ve mekânla ilgili koşullarının korunmuş olmasıyla birlikte söz konusudur. Böylece iki şey açıklık kazanmış oluyor:

1- İnsan, diğer tüm doğal olgular ve onların doğal fiilleri düzeyinde varoluşsal olarak ilâhî iradeye dayandığı gibi, insanın fiilleri de varoluşsal olarak ilâhî iradeye dayalıdırlar. Dolayısıyla Mutezile ekolünün, "insanın fiilleri varoluşsal olarak Allah'ın iradesine bağlı değildir" şeklindeki iddialarıyla kaderi inkâr etmeleri temelden yanlıştır. Bu dayanma, varoluş için kaçınılmaz bir durum olduğu için, malûlün varoluşsal özellikleri de burada etkin rol oynar.

Şu hâlde her malûl, kendine özgü varoluş sınırları içinde illetine dayalıdır. Bir insan bireyi de baba, ana, zaman, mekân, şekil, nicelik, nitelik ve diğer maddî etkenlerden müteşekkil tüm varoluşsal sınırlarıyla ilk illete dayandığı gibi, insanın fiilleri de tüm varoluşsal nitelikleriyle birlikte ilk illete dayanır. Örneğin şu fiil ilk illete ve zorunlu olan iradeye intisap ettiği zaman, bu durum onu, asıl konumunun dışına çıkarmaz. Söz gelimi, insan iradesinin et-

Bakara Sûresi / 26-27 ...................................................... 185

kinliğini geçersiz kılmaz. Çünkü zorunlu ilâhî irade, ancak irade ve ihtiyar sonucu insandan sadır olan fiile taalluk eder. Eğer bu fiil, gerçekleştiği zaman irade dışı ve istem dışı olursa, bu durum yüce Allah'ın iradesinin gerçekleşmemesi demektir ki, bu da yüce Allah açısından imkânsızdır. Bu yüzden Cebriye anlayışına sahip Eş'arîlerin, "İlâhî iradenin isteme bağlı fiillere taalluk edişi irade ve istemin etkinliğini geçersiz kılar." şeklindeki görüşleri temelden yanlıştır.

Doğruluğunda kuşku olmayan kesin gerçek şudur: İnsanların fiilleri hem faile ve hem de ilâhî iradeye izafe edilirler ve bu iki nispetlilik birbirlerini geçersiz kılmazlar. Çünkü bunlar, birbirlerinin karşısında değil, yanındadırlar. 2- Fiiller eksiksiz illetlerine izafe edildikleri gibi (Bu izafe edilişin, zorunlu olarak eksiksiz illetlerine izafe edilen diğer olgular gibi zorunlu ve gerekli olduğunu öğrenmiş bulunuyorsun) eksiksiz illetlerinin bazı cüzlerine de -insan gibi- izafe edilirler. (Bu izafe edilişin ise mümkünlük niteliğine sahip olduğunu öğrenmiş bulunuyorsun.) Şu hâlde zorunlu ve eksiksiz illetinden dolayı herhangi bir fiilin varoluşsal olarak zorunluluk niteliğine sahip olması, bu fiilin bir başka açıdan varoluşsal olarak mümkünlük niteliğine sahip olmasına engel değildir.

Öyleyse, önce de söylediğimiz gibi iki türlü nispet vardır ve bunlar arasında bir çelişki yoktur. Dolayısıyla günümüzde materyalistlerin ve çağdaş filozofların ortaya attıkları doğa sisteminin determinizminin evrenselliği ve isteme bağlı fiillerin geçersizliği şeklindeki teori yanlıştır. Aksine, evrensel sistemin dayanağı olan gerçek şudur:

Olaylar eksiksiz illetleri bakımından zorunlu birer varoluşa sahiptirler. Ama maddeleri ve illetlerinin parçaları bakımından varoluşları mümkünlük niteliğine sahiptir. İnsanın fiil ve davranışlarında da temel ölçü budur. Davranışlarının konumsal dayanağı umut, terbiye ve eğitim gibi olgulardır. Varlığı zorunlu ve gerekli olan olguları, terbiye ve eğitime dayandırmak bir anlam ifade etmez. Bu hususta umuda da dayanılmaz. Ne demek istediğimiz son derece açıktır.

186 ............................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

28- Allah'ı nasıl inkâr edersiniz ki, siz ölüler idiniz. O sizi diriltti, yine öldürecek, yine diriltecek; sonra O'na döndürüleceksiniz.

29- O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı; sonra göğe yöneldi, onları yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi bilir.

AYETLERİN AÇIKLAMASI


Burada ikinci kez başa dönülüyor. Yüce Allah surenin giriş bölümünde bazı açıklamalarda bulunduktan sonra, tümünü özetleyen şöyle bir ifadeye yer vermişti: "Ey insanlar Rabbinize kulluk sununuz..." Sonra bir kez daha meseleye dönüyor ve daha ayrıntılı bir açıklamada bulunuyor: "Allah'ı nasıl inkâr edersiniz" diye başlayan on iki ayette insan gerçeği, yüce Allah'ın onun özüne yerleştirdiği kemal özellikleri, varoluşunun kapsamı, bu varlığın geçmek zorunda olduğu ölüm, hayat, sonra tekrar ölüm, sonra tekrar hayat ve ardından Allah'a dönüş gibi aşamalar ayrıntılı biçimde açıklanıyor.


Bu ayetlerde yüce Allah'ın insana bahşettiği varoluşsal ve yasal nitelikli özel bağışlara, lütuflara değiniliyor. Buna göre, insan ölüydü, Allah onu diriltti, sonra onu öldürecek ve ardından tekrar diriltip huzuruna götürecektir. Allah yerde olan her şeyi onun için yaratmıştır. Gökleri ona musahhar etmiştir. Onu yeryüzünde kendi halifesi olarak görevlendirmiştir. Melekleri ona secde ettirmiştir, daha önce de babasını cennete yerleştirmişti, ona tövbe kapılarını açmıştı. Nasıl kulluk sunacağını ve doğru yolu göstermek suretiyle lütufta bulunmuştu. Bu açıklamalar, ayet-i kerimenin akışıyla da uyum içindedir: "Allah' ı nasıl inkâr edersiniz ki, siz ölüler idiniz,

Bakara Sûresi / 28-29 ...................................................... 187

O, sizi, diriltti..." Görüldüğü gibi ayetin akışı, kınama ve nimetleri hatırlatma yönündedir. "Allah'ı nasıl inkâr edersiniz ki, siz ölüler idiniz." Bu ayet içerik olarak yüce Allah'ın şu sözünü andırıyor: "Dediler ki: Rabbimiz, bizi iki kez öldürdün ve iki kez dirilttin. Günahlarımızı itiraf ettik. Şimdi çıkmak için bir yol var mı?" (Mü'min, 11) Bu ayet dünya ile ahiret arasında bir ara dönemin (berzah) varlığına kanıt olarak gösterilen ayetlerdendir. Çünkü burada iki kez öldürmeden söz ediliyor. Eğer bunlardan biri insanın dünyadan ayrılışına yol açan ölümse, bu durumda bu ikinci ölümün tasviri bakımından iki ölüm arasında bir hayatın kaçınılmazlığı gündeme geliyor ki, bu berzah âlemidir. Bu da bize göre berzah âlemini ispat için yeterli bir kanıttır. Bazı rivayetlerde de bu kanıtlamaya rastlamaktayız.

Fakat berzah hayatını inkâr edenler, bu iki ayetin, yani "Nasıl inkâr edersiniz..." ve "Dediler ki: Ey Rabbimiz" ayetlerinin akışının bir amaca yönelik olduğunu söylerler. Çünkü her iki ayette de iki ölümden ve iki hayattan söz ediliyor. Şu hâlde vurguladıkları gerçek de aynı olmalıdır. Birinci ayette açıkça görülüyor ki, ilk ölüm, insanın, dünya hayatında kendisine ruh verilmeden önceki hâlidir. Şu hâlde birinci ölüm ve hayatla dünya hayatından önceki ölüm ve dünya hayatı kastediliyor. İkinci ölüm ve hayatla da, dünyadaki ölümle ahiretteki diriliş kastediliyor. İkinci ayetteki aşamalarla da birinci ayetteki aşamalar kastediliyor. Dolayısıyla bu ayetlerde berzah hayatına ilişkin bir işaret yoktur.

Ama bu, büyük bir yanılgıdır. Çünkü her iki ayetin akışı farklı mesajları vurgulamaya yöneliktir. Çünkü birinci ayette bir ölümden, bir öldürmeden ve iki diriltmeden söz ediliyor. İkinci ayette ise, iki öldürmeden ve iki diriltmeden bahsediliyor. Bilindiği gibi ölümün aksine, öldürmenin öncesinde hayatın varlığı kaçınılmazdır. Hayat olmazsa, öldürme olmaz. Şu hâlde birinci ayette sözü edilen ilk ölüm, ikinci ayette sözü edilen ilk öldürmeden farlıdır. Dolayısıyla, "Bizi iki kez öldürdün ve iki kez dirilttin" ifadesindeki ilk öldürmenin dünya hayatından sonraki öldürme olduğu anlaşılıyor.

Ondan sonraki diriltme ise berzah hayatı içindir. İkinci öldürme ve diriltme ise ahiretteki diriliş günü içindir. "Siz ölüler idiniz, sizi dirilttik." ifadesinde ise, dünya hayatından önceki ölüm hâli

188 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

kastediliyor. Bu ise, öldürmeden ayrı bir durumdur. Burada kast edilen hayat da dünya hayatıdır. "Sonra O'na döndürüleceksiniz" ifadesinde ise, "sonra" edatıyla "diriltme" ile "döndürülme" arasında bir ara dönemin varlığı ifade ediliyor. Bu ifade tarzı, bizim yaptığımız açıklamayı pekiştirici niteliktedir.

"Siz ölüler idiniz." ifadesi insanın varoluşuna ilişkin temel bir gerçeği dile getiriyor. İnsanın varoluşu, dönüşen, tekâmül eden bir varoluştur. İnsan değişen ve dönüşen varoluş çizgisini tedricî olarak geçer. Bu çizgi aşamalara bölünmüş hâldedir. Buna göre, insanoğlu dünyaya gelmeden, varoluşa adımını atmadan önce ölüydü.

Sonra Allah tarafından diriltildi. Sonra öldürme ve diriltilme olguları aracılığı ile durumdan duruma dönüşür. Böylece sürüp gider. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Ve insanı yaratmağa çamurdan başladı. Sonra onun neslini bir özden, basbayağı bir sudan yaratmıştır. Sonra onu düzeltti ve ona kendi ruhundan üfledi." (Secde, 7-9) "Sonra onu bambaşka bir yaratık yaptık. Yaratanların en güzeli Allah, ne yücedir." (Mü'minûn, 14) "Dediler ki: Üzerinize vekil edilen ölüm meleği, canınızı alır." (Secde 10-11) "Sizi ondan yarattık, yine ona döndüreceğiz ve bir kez daha ondan çıkaracağız." (Tâhâ, 55)

Gördüğün gibi ayetler (yeri gelince daha ayrıntılı bilgi vereceğiz) insanın yeryüzünün ayrılmaz, koparılmaz bir parçası olduğunu ifade etmektedirler. Bir varlık olarak yerden çıkmıştır. İnsan, sonra çeşitli evrelerden geçerek gelişimini tamamlamış ve bir aşamaya ulaşınca da, orada bambaşka bir yaratığa dönüşmüştür, bambaşka bir yaratık olmuştur. Bu son ve mükemmel şeklini söz konusu dönüşümle sağlamıştır. Ardından ölüm meleği gelip insanı bir şekilde bedeninden ayırıyor, canını alıyor. Sonra Allah'a dönüyor. İşte insanın varoluş süreci budur.

Ayrıca ilâhî plânlama insanı öyle bir kalıba sokmuştur ki, yer ve gök menşeli tüm varlıklarla irtibata geçebilmekte, hayvanı, bitkisi, madeni, su ve hava gibi diğer öğeleriyle en basit hücrelisinden en karmaşık hücrelisine kadar tüm yaratıklarla bağlantı kurabilmektedir. Aslında doğada yer alan tüm varlıklar böyledir. Her varlık etkilemek, etkilenmek ve varlığını sürdürebilmek için baş-