El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1
 

BAKARA SÜRESİNİN DEVAMI.


Bakara Sûresi / 21-25 .......................................................... 135

Yukarıdaki açıklamaları anladıktan sonra bilirsin ki, dilin ortaya çıkışının insana dayanıyor olması, dili ortaya koyan insanın gücünün üstünde sözel terkibin olmamasını gerektirmez. Aksi takdirde, kılıç yapan demircinin onu kullanan en cesur, tavla ve satrancı çıkaranın onları oynayan en usta oyuncu ve udu icat edenin de onu çalan en güzel utçu olması gerekirdi.

Bütün bunlardan açıkça anlaşılıyor ki, söz sanatının erişilmezliği (eksiksiz belâgat), realiteyle örtüşen bir tür bilgiye dayanır. Bu örtüş-mede hem lafzın manayla örtüşmesi, hem de mananın zihinsel biçimin aktardığı dış olguyla örtüşmesi şarttır.

Lafız yönüne gelince; Şeyh Abdulkahir Cürcanî'nin Delâil'ülİ'caz adlı eserinde belirttiği gibi, ortaya çıkışı itibariyle lafzın cüzleri arasındaki tertip, doğası itibariyle lafız ile ifade edilen mananın cüzleri arasındaki tertiple örtüşür olmalıdır.

Mana yönüne gelince; doğruluğu ve uygunluğu açısından dış gerçeğe dayanmalıdır ki, içerdiği gerçekler çarçabuk ortadan kalkmasın. Bu mertebe, bir önceki mertebenin dayanağıdır. Çünkü ciddiyeti olmayan nice beliğ şakalar vardır ki, ciddî sözler karşısında hiçbir değer ifade etmezler. Aynı şekilde cehalete dayalı nice belâgatli sözler vardır ki, asla hikmete karşı koyamazlar, karşı koyacak durumda olamazlar. Bu nedenle, lafız tatlılığına, üslûp güzelliğine, anlam belâgati-ne ve dış gerçekliğine bir arada sahip bulunan söz, en üst düzeydeki sözdür.

Bir söz, gerçeklik temeline dayanır, ifade ettiği anlam tam tamına hakikatle örtüşürse, başka gerçekleri yalanlamaz, başka gerçeklerce de yalanlamaz. Çünkü hakkın parçaları birbiriyle uyum içindedir, temelleri birbiriyle bağlantılıdır. Bir gerçek bir başka gerçeği geçersiz kılmaz, çürütmez. Bir doğru bir başka doğruyu yalanlamaz. Ama batıl, hem bir başka batılla ve hem de gerçekle çelişir. Yüce Allah'ın şu sözünün ifade ettiği derin anlama bakınız:

"Gerçekten sonra sapıklıktan başka ne var?" (Yûnus, 32) Burada, gerçeğin tekliği, bölünmezliği ve parçalanmazlığı dile getiriliyor.

Bir de şu ayetin içerdiği anlama bakınız: "Başka yollara uymayın. Yoksa sizi bölüp parçalar..." (En'âm, 153) Burada batılın dağınıklığı ve dağıtıcılığı, bölünmüşlüğü ve bölücülüğü dile getiriliyor.

136 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Durum böyle olunca, gerçeğin cüzleri arasında ayrılık olmaz;

tam tersine, her yönüyle bütünlük ve kaynaşmışlık olur. Gerçeğin cüzleri, birbirine götürür, birbiriyle sonuçlanır, birbirine tanıklık eder, birbirini anlatır.

Hiç kuşkusuz bu, Kur'ân'ın şaşırtıcı bir yönüdür. Kur'ân ayetlerinden her birinin ifade ettiği bir anlam, verdiği bir sonuç vardır. Bununla birlikte, bu ayetlerin her biri, uygun bir ayetle birlikte ele alınınca, bugüne kadar fark edilmeyen yepyeni bir gerçeği dile getirir. Sonra bir üçüncü ayet de bu gerçeği doğrular ve ona şahitlik eder. Bu, Kur'ân'ın özelliğidir, ayırıcı niteliğidir.

Bu kitabımızda yer verdiğimiz kimi açıklamalarda bu yöntemin bazı örneklerini göreceksiniz. Ne var ki, bu yolu izleyen olmamış, bu yöntem bir kenara bırakılmış durumdadır. Şayet tefsir bilginleri bu yönteme başvurmuş olsalardı, bu yolu izleselerdi, bugün Kur'ân'ın tatlı denizlerinden nice kaynaklarla, onda saklı bulunan mücevherlerden nice hazinelerle tanışmış olurduk.

Böylece Kur'ân'ın belâgat açısından mucize olamayacağı yönündeki eleştirinin her iki yönüyle de batıl ve yanlış olduğu ortaya çıkmış oldu. Çünkü belâgatin mucizeliği, sözel ifadeden dolayı değildir ki, "Sözü ortaya koyan insandır, şu hâlde nasıl olur da insan sözün en be-lâgatlisine ve en etkileyicisine güç yetiremez?!" denilsin; ya da, "Tasarlanabilecek sözel terkipler içinde sadece bir tanesi belâgatin doruğunda olur.

Şu hâlde, bir anlamı birden fazla sözel terkiple ifade etmek ve üstelik bu terkiplerin her birinin mucizelik düzeyinde, beşer gücünün üstünde olması mümkün müdür?!" söylensin. Çünkü; mucizelik, zihin ve dış âlemle ilgili tüm yönleri özünde barındıran anlamla ilgilidir.

Kur'ân'da Mucizenin Anlamı ve Gerçek Mahiyeti Hiç kuşkusuz, Kur'ân-ı Kerim mucize olgusunun varlığını ve gerçekleşmişliğini onaylar. Kur'ân'ın onayladığı şekliyle mucize, olağanüstü bir olgudur ve doğada ve maddî varoluşun sınırları içinde doğa üstü bir tasarrufa işaret eder. Kur'ân'ın onayladığı mucize, aklın kesin hükümlerini geçersiz kılmaz. Dolayısıyla günümüzde bazı kimselerin, mucizenin varlığına delâlet eden ayetleri

Bakara Sûresi / 21-25 .......................................................... 137


yorumlayarak, doğa üzerindeki bilimsel araştırmaların verileri ile bunlar arasında bir paralellik kurma amacına yönelik girişimleri boş ve anlamsızdır.

Kur'ân'ın mucize kavramı ile vurguladığı gerçek anlama gelince; aşağıdaki açıklamalarımız arasında buna yer vereceğiz.

1- Kur'ân, Genel Nedensellik Yasasını Onaylar Kur'ân-ı Kerim, doğal fenomenler ve olayların sebepleri olduğunu ifade eder ve genel nedensellik yasasını doğrular. Nitekim aklın kesin hükmü de bu yasayı ispat eder, bilimsel araştırmalar ve tüm kanıtlamalar bu yasaya dayanır. Çünkü insan, öz yaratılışı gereği, hiç tereddüt etmeden her maddî gelişmenin arkasında meydana getirici bir illet, bir neden aramaktadır. Doğal bilimler ve öteki bilimsel araştırmalar da olayları ve olguları eldeki verilere göre ilgili illetlerine, sebeplerine dayandırırlar. İllet derken şunu kastediyoruz: Bizler, gözlemler ve deneyimlerimiz sonucu, doğada bir olgu veya birkaç olgu birden gerçekleştiği zaman, onlarla birlikte başka şeyler de gerçekleştiğini biliyoruz. İşte biz, o olgu veya olgulara illet (neden), meydana getirdiği şeylere de malûl (sonuç) deriz. Söz gelimi, deneyimle kanıtlanmıştır ki, bir "yanma" olayı söz konusu olduğu zaman, ondan önce ateş, hareket ya da çarpışma ve sürtüşme gibi yanmayı gerektirici bir illet (ne-den) söz konusudur. Bu yüzden, genellik ve değişmezlik nedenselliğin, sebep- sonuç ilkesinin vazgeçilmez hükümlerindendir.

Bu anlamı doğrulayan ifadeler Kur'ân-ı Kerim'de çokça yer alır. Ölüm, hayat, rızk, gök veya yer menşeli diğer gelişmeleri Kur'ân-ı Kerim, belli sebeplere bağlamakta, aynı zamanda bunların tümünü de tevhit ilkesi uyarınca, sonuçta yüce Allah'a dayandırmaktadır. Evet; Kur'ân-ı Kerim, şu anlamda genel nedensellik yasasının doğ-ruluğunu vurgular: Herhangi bir sebep, kendisini gerekli kılan ve kendisine dayanak oluşturan etkileyici koşullarıyla birlikte gerçekleşirse ve arada bir engel yoksa, yüce Allah'ın izniyle bu sebepten etkilenen ve varlığı ona bağlı olan müsebbep de gerçekleşir. Müsebbep varsa, bu kaçınılmaz olarak sebebinin varlığını gösterir.

138 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

2- Kur'ân, Olağanüstü Olguları İspat Eder Ayrıca Kur'ân-ı Kerim, birtakım olaylardan haber verir ki, bunlar doğada yürürlükte olan sebep-sonuç ilişkisine dayalı sistemin ölçüleri içinde, gözle görülür düzenin normlarına göre gelişmezler. Sözünü ettiğimiz olağanüstü gelişmeler, Kur'ân-ı Kerim'in kimi peygamberlere (selâm üzerlerine olsun) izafe ettiği mucizelerdir. Nuh, Hud, Salih, İbrahim, Lut, Davud, Süleyman, Musa, İsa ve Muhammed peygamberlerin (salât ve selâm tümünün üzerine olsun) gösterdikleri mucizeler gibi. Çünkü bunlar, normal doğa yasalarının ölçülerine uymazlar.

Şunu kesin olarak bilmek gerekir ki, söz konusu olaylar ve gelişmeler alışılagelmişin dışında olsalar bile, doğa yasalarına göre gerçekleşmiyor olsalar bile, aklın kesin hükmünün inkâr etiği imkânsız gelişmeler değildirler. Söz gelimi, akıl şu tür iddiaları kesinlikle imkânsız görür: "İki çelişik önerme, birlikte doğru veya birlikte yanlış olabi-lirler." Veya "Bir şey kendisi olmayabilir." Ya da "Bir, ikininin yarısı değildir." gibi. Bu gibi imkânsız olan şeyleri akıl kesin hükmüyle reddeder. Bu nedenle en eski dönemlerden beri, bütün milletlere mensup insanların akılları, yukarıda sözünü ettiğimiz şeylerin imkânsız olduk-larını onaylamışlardır. Eğer mucize de bizzat imkânsız olsaydı, hiçbir akıl onu kabul etmez ve bu hususta kanıt istemez ve herhangi bir kimse bir başkasına onu izafe etmezdi.

Ayrıca bu gelişmeler, yani mucizeler, temelden doğal sistem tarafından kabul edilemez nitelikte gelişmeler değildirler. Tersine, madde yasası her zaman bu tür bir hareket hâlindedir. Diriyi ölüye, ölüyü diriye dönüştürür, bir şekli diğer bir şeklin yerine koyar, bir olayı diğer olayla, rahatı sıkıntıyla, sıkıntıyı rahatla değiştirir.

Normal gelişmeler-le mucizevî gelişmeler arasındaki tek fark şudur: Gözlemleyebildiğimiz maddî sebepler, sonuçlarla olan özel bağlantılarından dolayı, zamana ve mekâna ilişkin özel koşulların gerçekleşmesiyle aşamalı olarak etkilerini yaparlar. Söz gelimi;

bir asâ, hareket eden bir yılana ve canlı bir insana dönüşebilir. Fakat böyle bir dönüşüm, normal koşullarda, özel sebeplerin, zaman ve mekâna bağlı özel koşulların ortaya çıkması ile mümkündür. Bu koşullarda, madde bir durumdan diğer bir duruma geçiş yapar,

Bakara Sûresi / 21-25 .......................................................... 139

önceki biçimi yerine diğer bir biçime bürünür, nihayet gözlem ve deneyimle tespit edilen evrelerden geçerek öngörülen son şeklini alır. Böyle bir dönüşüm, rastgele koşullarda veya nedensiz olarak ya da bir dileyenin dilemesiyle olmaz. Nitekim, Kur'ân-ı Kerim'in sözünü ettiği mucizeler ve olağanüstü gelişmelerde görünürde böyle bir durum söz konusudur.

Her şeyi duyu organları ve basit deneyimlerle algılamaya alışık olan normal halk, bu tür olağanüstü gelişmeleri kabullenmekte bir hayli zorlandığı gibi doğa bilimleri de konuya iyimser yaklaşmamaktadır. Çünkü doğa bilimleri, ancak doğal sebep-sonuç sisteminin gözlemlenebilen yüzeyine ulaşabilmektedir. Bugünkü bilimsel deneyimlerin ve maddî gelişmelerin nedenlerini açıklamaya yönelik varsayımların uğraşı alanı olan yüzeyi kastediyorum. Ancak bilim, olağanüstü olayların varlığını inkâr edemez, bunları perdeleyemez. Çünkü nice olağanüstü gelişmeler vardır ki, mücahede ve riyazet ehli tarafından ortaya koyuluyor ve herkes bunları gözleriy-le görüyor, yayınlarda dile getiriliyor, gazeteler ve kitaplarda kaydediliyor. Öyle ki, hiçbir akıl sahibi bunları inkâr edemez ve kuşku duyamaz.

Bu yüzden psikoloji alanında araştırma yapan bazı çağdaş bilim adamları, bu tür olağanüstülükleri görünmez elektrik ve manyetik akım dalgaları ile sebeplendirmeye çalışıyorlar. Onların varsayımlarına göre, ağır bedensel riyazet, insanı görünmez güçlü ve rumuzlu akımlara egemen kılar. Bu sayede gerilim ve açılım yoluyla maddî olarak şaşırtıcı ve olağanüstü niteliğine sahip hareketler, hareketlendirmeler ve tasarruflar ortaya çıkar.

Bu varsayım doğru olur ve hiçbir probleme karşılaşmazsa, bütün değişik gelişmeleri tek bir nedene dayandıran yeni ve geniş bir varsayım ortaya çıkacaktır. Eskiden olayların tümünü veya bir kısmını yorumlamaya yönelik "hareket ve kuvvet" varsayımı gibi bir varsayım.

Söylenenler bundan ibaret. Bu konuda da biraz haklı sayılırlar. Çünkü sürekli korunan doğal bir bağlantının varsayılmasıyla, doğal bir malûlün doğal bir illetin olmaması düşünülemez. Başka bir ifadey-le; biz, doğal illet derken, bazı doğal varlıkların bir araya gelmesini ve aralarında özel bağlantıların olmasını kastediyoruz.

140 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Aralarında özel bir ilgi bulunan bu varlıklardan yeni ve doğal bir varlık meydana gelir. Bu ikinci varlık, illetinden sonra ve onunla bağlantılı olarak meydana gel-miştir. Eğer ondan önceki sistemde bir aksaklık olsaydı, böyle bir şey meydana gelmeyecek ve varlığı gerçekleşmeyecekti.

Kur'ân-ı Kerim, her ne kadar olağan veya (bize göre) olağanüstü tüm maddî gelişmelerin temelinde yatan bu son doğal illeti, amacının dışına çıktığı için, adıyla ve etkisinin mahiyetiyle tanımlamasa da, ancak her maddî olayın temelinde, Allah'ın izniyle bir sebebin bulunduğunu dile getirir. Başka bir ifadeyle; her maddî olayın, varlığı itibariyle yüce Allah'a dayandığını belirtir. Her şey, doğal sistem içinde gerçekleşen varoluşu itibariyle yüce Allah'a dayanır. Yüce Allah bir ayette şöyle buyuruyor:

"Kim Allah'tan çekinirse, Allah ona bir çıkış yolu yaratır ve ona ummadığı yerden rızk verir. Kim Allah'a güvenirse, O, ona yeter. Allah, emrini yerine getirendir. Allah, her şey için bir ölçü koymuştur." (Talâk, 2-3) Ayetin baş tarafı genellik ifade eder ve bir kayıtlandır-ma söz konusu değildir. Buna göre, bizim algıladığımız normal sebep-ler aksini gösterse, olmayacağının işaretini verse bile, yüce Allah, kendisinden çekinen ve kendisine güvenen kimseye yeter, istenen durum kaçınılmaz olarak gerçekleşir.

Yüce Allah'ın şu sözünün ifade ettiği genellik de bu amaca yöneliktir: "Kullarım, beni sana sorarlarsa, hiç şüphesiz ben yakınım; bana dua ettiği zaman dua edenin duasına karşılık veririm." (Bakara, 186) Şu ayetler de buna örnek oluştururlar: "Bana dua edin, duanızı ka-bul edeyim." (Mü'min, 60) "Allah, kuluna kâfi değil mi?" (Zümer, 36) Yukarıdaki ayetteki (Talâk, 2-3), "Allah emrini yerine getirendir." cümlesi, baş taraftaki ifadedeki genelliğin sebebini açıklayıcı niteliktedir.

Yüce Allah'ın şu sözü de bu anlamı pekiştirir niteliktedir: "Allah, emrini yerine getirendir, ama insanların çoğu bilmezler." (Yûsuf, 21) Bu cümlenin ifade ettiği anlam geneldir ve hiçbir şekilde sınırlandırılmaz. Buna göre, yüce Allah'ın irade ve meşiyetinin taalluk ettiği her olaya bir yolu vardır; alışılagelmiş normal yollar kapalı olsa dahi.

Bakara Sûresi / 21-25 .......................................................... 141

Burada iki ihtimal ortaya çıkar: Birincisi; yüce Allah, söz konusu gelişmeye maddî bir sebep ve doğal bir illet olmaksızın sırf iradesiyle müdahale edip yönlendirir. İkincisi; ortada doğal bir sebep vardır ve bu sebep bizim bilgimize kapalıdır; yüce Allah bu sebebi kuşatmış ve onun aracılığıyla iradesini gerçekleştiriyor.

Ancak söz konusu ayetin ikinci cümlesi, yani "Allah, her şey için bir ölçü kılmıştır." ifadesi, bu iki ihtimalden ikincisine delâlet etmektedir. Çünkü burada, sonuçların normal sebeplerin gerektirdiğinden veya gerektirmediğinden daha kapsamlı oldukları dile getiriliyor. Her şeyin, Allah tarafından belirlenmiş bir ölçüsü, başka varlıklarla bağlantıları ve diğer olgularla varoluşsal ilintileri vardır. Normal sebepler-le ilişkisi kopuk olup aralarında bir bağlantı olmasa bile. Yüce Allah, bu bağlantılar aracılığıyla iradesini yürürlüğe koyabilir. Çünkü bu ilişkiler ve bağlantılar eşyanın mülkiyetinde değildirler ki, bir durumda emre uysunlar ve bir başka durumda da başkaldırsınlar. Tersine; bunlar, yüce Allah'ın emriyle var olmuşlar, O'na itaat ederler ve O'nun iradesine bağlıdırlar.

Bu ayet gösteriyor ki yüce Allah, varlıklar arasında bağlantılar ve ilişkiler koymuştur ve dilediği zaman bunlardan birini ele alabilir. Ama bu, varlıklar arasındaki nedensellik ilişkisinin iptali anlamına gelmez. Tersine; nedenselliğin Allah'ın kontrolünde olduğunu ve onu dilediği şekilde harekete geçirdiğini ortaya koyar. Şu hâlde, varlıklar âleminde gerçek bir nedensellik ve bağlantı vardır. Her varlık, kendinden önceki varlıklarla bağlantılı olup aralarında belli bir düzen söz konusudur. Ancak bu ilişki, bizim normalde gözlemlediğimiz varlıklar arası ilişki türüne benzemez. (Bu yüzden, mevcut bilimsel varsayımların varlıklar âlemindeki gelişmeleri izah etmede, sebeplendirmede yetersiz kaldıklarını görüyoruz.) Tersine, bu ilişki türü, yüce Allah'ın bilgisine ve düzenlemesine göre gelişme gösterir.

İşte kadere ilişkin ayet-i kerimeler de bu gerçeği dile getirmektedirler: "Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri, bizim yanımızda olmasın, ama biz onu bilinen bir miktar ile indiririz." (Hicr, 21) "Biz, her şeyi bir ölçüye göre yarattık." (Kamer, 49) "Her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, ölçüsünü tayin etmiştir." (Furkan, 2) "O ki, her şeyi yarattı, düzene koydu. O ki, belirleyip hedefini gös-

142 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

terdi." (A'lâ, 2-3) "Ne yerde, ne de kendi canlarınızda meydana gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta olmasın." (Hadîd, 22) "Hiçbir musibet başa gelmez ki, Allah'ın izniyle olmasın. Kim Allah'a inanırsa, onun kalbini hidayet eder. Allah, her şeyi bilendir." (Teğâbun, 11) Birinci ayetle birlikte diğer ayetler, şeylerin belirsizlik alanından, Allah'ın takdiri sonucu belirlilik ve belirginlik aşamasına indiklerini gös-teriyor. Yüce Allah, onları belli bir ölçüyle sınırlandırıyor. Bir şeyin diğer varlıklarla olan tüm bağları belirlenmeyince, sınırlanmayınca, o şeyin sınırlı ve ölçülü oluşu bir anlam ifade etmez. Maddî bir varlık, diğer tüm maddî varlıklarla ilişki ve bağlantı hâlindedir. Varlıklar bütünü, şeylerin varlığını belirleyen, sınırlandıran ve ölçen bir kalıp gibidir.

Çünkü bütün maddî varlıklar, varlıklar bütünüyle ölçülürler, onlarla bağlantılıdırlar. Her maddî varlık, kendinden önceki ve kendisiyle birlikte olan tüm varlıklarla bağlantılıdır ve kendisi gibi bir varlığın malûlüdür, sonucudur.

Yaptığımız bu açıklamaları şu ayet-i kerimelerle pekiştirmek müm-kündür: "İşte Rabbiniz Allah budur, her şeyin yaratıcısıdır." (Mü'min, 62) "Hiçbir canlı yoktur ki, O, onun perçeminden tutmuş olmasın. Gerçekten Rabbim, doğru bir yol üzerindedir." (Hûd, 56) Bu iki ayet, daha önce Kur'ân-ı Kerim'in genel nedensellik yasasını onayladığına ilişkin olarak sunulan ayetlerle birlikte ele alındıkları zaman, istenen sonuca yaklaştırırlar.

Şöyle ki: İlk ayet, yaratılışı her şeye genelleştiriyor. Hiçbir şey yoktur ki, yüce Allah tarafından yaratılmış olmasın. İkinci ayet ise, yaratılış ve varoluşun bir ahenk içinde ve bir düzen doğrultusunda gerçekleştiğini, değişikliğin, karışıklığın, çarpıklığın söz konusu olmadığını ifade ediyor.

Bildiğiniz gibi, Kur'ân-ı Kerim, maddî varlıklar arasında genel nedensellik yasasını doğruluyor. Böylece anlaşılıyor ki, maddî varlıklara egemen olan yasalar sistemi, ister normal şekliyle, ister olağanüstü şekliyle yürürlükte olsun, kesinlikle doğru yol üzerindedir. Bu yolda bir değişiklik olmaz. Sistem, bir ahenk içinde devam eder. Burada her olay, kendisinden önceki zorlayıcı bir illetin malûlüdür.

Bakara Sûresi / 21-25 .......................................................... 143

Yine buradan hareketle anlıyoruz ki, kimi durumlarda, sonuçlarından ayrılan sebepler, o sonuçların gerçek sebepleri değildirler. Tersine; burada gerçek sebepler vardır, bunlar sürekli yürürlüktedirler, hükümleri ve özellikleri değişikliğe uğramaz. Nitekim, hayatın kökeni ile ilgili bilimsel deneyimler ve az önce değindiğimiz olağanüstü gelişmeler, bunu destekler niteliktedirler.

3- Kur'ân, Maddî Nedene Dayanan Şeyleri Aynı Zamanda Allah'a Dayandırır Kur'ân-ı Kerim, eşya arasında nedensellik kuralının varlığını, bazı şeylerin diğer bazı şeylere sebeplik oluşturduğunu onayladığı gibi, bü-tün her şeyi sonunda Allah'a dayandırır. Buradan çıkan sonuç şudur: Varoluşsal sebepler, etkileme açısından kelimenin tam anlamıyla bağımsız değildirler. Tüm anlamıyla gerçek etkinlik, tartışılmaz otoriteye sahip yüce Allah'a özgüdür. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "İyi bilin ki, yaratma ve emir O'nundur." (A'râf, 54) "Göklerdekilerin ve yerdekilerin hepsi Allah'ındır." (Bakara, 284) "Göklerin ve yerin mül-kü O'nundur." (Hadîd, 5) "De ki: Hepsi Allah katındandır." (Nisâ, 78)

Bunun gibi daha birçok ayet vardır ki, bunlar her şeyin salt Allah'ın mülkü olduğunu, bu hususta kimsenin O'na ortak olmadığını, bunlar üzerinde dilediği gibi tasarruf ettiğini ifade ederler. O'- nun dışında hiç kimsenin tasarruf yetkisi yoktur. Ancak O, dilediği kimseye izin verir ve bazı hususlarda ona tasarruf yetkisi tanır; ama hiç kimse bu tasarrufunda bağımsız değildir. Çünkü izin alan kişinin tasarruf yetkisi, sadece izin verilen alanlarla sınırlı kalır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "De ki: Allah'ım, ey mülkün sahibi, sen dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden mülkü alırsın." (Âl-i İmrân, 26) "O ki, her şeye yaratılışını verdi, sonra onu doğru yola iletti" (Tâhâ, 50) Bu anlamda başka ayetler de vardır. Yine şöyle buyuruyor: "Göklerde ve yerde olanların hepsi Onundur. O'nun izni olmadan kendisinin katında kim şefaat edebilir?" (Bakara, 255) "Sonra arşa istiva etti; işi tedbir eder. O'nun izni olmadan hiç kimse şefaat edemez." (Yûnus, 3)

Buna göre, sebeplerin, sebepliğe sahip olmaları yüce Allah'ın ken-dilerine bu yetkiyi vermiş olmasına bağlıdır. Hiçbir sebep, se-

144 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

bepliğinde bağımsız değildir. İşte yüce Allah, bu anlamı şefaat ve izinle ifade ediyor. Bilindiği gibi izin olgusu, ancak tasarrufa engel oluşturan bir şeyin varlığı durumunda söz konusu olabilir. Engel olgusu da, engelleneni etkisiz bırakan, tasarrufta bulunmasını önleyen bir unsurun var-lığı durumunda geçerlidir. Böylece anlaşılıyor ki, her sebepte sonucu gerektiren bir etkinlik özelliği vardır ki, herhangi bir engel olmadığı takdirde bu etkinlik kendini gösterir. Bununla birlikte işler bütünüyle yüce Allah'ın elindedir.

4- Kur'ân, Mucizelerde Peygamberlere Etkin Rol İspat Eder Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Hiçbir elçi, Allah'ın izni olmadan bir mucize getiremez. Allah'ın emri geldiği zaman hak yerine getirilir ve işte o zaman Allah'ın ayetlerini boşa çıkarmaya uğraşanlar, hüsrana uğrarlar." (Mü'min, 78) Burada, herhangi bir peygamberin herhangi bir mucize göstermesi, yüce Allah'ın iznine bağlanıyor, peygamberlerin gösterdikleri mucizeler üzerinde peygamberlerin içinde olan bir etkenin rol oynadığı, ancak bu etkenin devreye girebilmesi için, daha önce de söylediğimiz gibi, Allah'ın izninin şart olduğu belirtiliyor.

Bu hususla ilgili olarak yüce Allah şöyle buyuruyor: "Süleyman- 'ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytanların uydurdukları sözlere uydular. Oysa Süleyman küfre gitmemişti. Fakat o şeytanlar, küfre gittiler; insanlara büyü öğretiyorlardı ve yine onlar Babil'de Harut ve Marut adlı meleklere indirilene uydular. Oysa o ikisi (Harut ve Ma-rut), 'Biz bir fitneyiz; sakın küfre gitme!' demedikçe, kimseye bir şey öğretmiyorlardı. Onlar, o ikisinden, erkekle karısının arasını açacak şeyler öğreniyorlardı. Ancak, Allah'ın izni olmadan o büyü ile hiç kimseye zarar veremezler." (Bakara, 102) Ayet-i kerime genel olarak sihrin gerçekliğini dile getirmekle birlikte, tıpkı mucizede olduğu gibi sihirde de, sihir yapan kimsede var olan bir gücün etkili olduğunu, ancak ilâhî izin olmadan bu gücün hiçbir işe yaramayacağını ortaya koyuyor.

Kısacası, ister mucize, ister sihir ve isterse evliyanın kerameti veya riyazetler ve meşakkatli mücahedelerle sağlanan özellikler gibi tüm olağanüstü olgular, ayet-i kerimelerde vurgulandığı gibi insanın içinde varolan birtakım etkenlere ve irade gücüne dayanır.

Bakara Sûresi / 21-25 .......................................................... 145

Bunun yanı sıra ayet-i kerimelerde, peygamberlerin içinde varolan bu etkenin, her durumda tüm sebeplere egemen olduğu dile getirilmektedir: "Gönderilen peygamber kullarımıza şu sözümüz geçmişti: Mutlaka kendilerine yar-dım edilecektir ve galip gelecek olanlar, mutlaka bizim ordumuzdur." (Saffât, 171-173) "Allah, 'Elbette ben ve elçilerim galip geleceğiz' diye yazmıştır." (Mücâdele, 21) "Elbette biz, elçilerimize ve inananlara hem dünya hayatında, hem de şahitlerin duracakları günde yardım edeceğiz." (Mü'min, 51) Bu ayetler, hiçbir kayıtla mukayyet olmayan genel nitelikli anlamlar içermektedirler.

Buradan hareketle diyebiliriz ki, varolan ve üstünlüğü tartışılmaz şekilde belirgin olan bu iç etken, doğaötesi ve madde üstü bir olgudur. Çünkü maddî olgular ölçülü, oranlı ve sınırlıdırlar. Sürtüşme ve çarpışma durumunda kendilerinden daha güçlü olan bir olgu karşısında yenik düşerler. Soyut olgular da, öyle olmakla birlikte, bir şekilde mad-deyle ilintili olmadıkça, aralarında sürtüşme ve engelleşme söz konusu olmaz. Allah'ın izniyle her zaman üstün olan bu soyut iç etken, maddî bir engelle karşılaştığı zaman, Allah ona öyle bir güç verir ki, hiçbir maddî engel onun karşısında tutunamaz.

5- Kur'ân, Mucizeleri Peygamberlerdeki Ruhanî Güce Dayandırdığı Gibi Allah'ın Emrine De Dayandırır Bir önceki bölümde yer alan ayetin şu son cümlesi, yani "Allah'ın emri geldiği zaman hak yerine getirilir..." ifadesi gösteriyor ki, peygamberlerdeki o iç etkenin etkinliği, Allah'ın iznine bağlı olduğu gibi, o izinle birlikte yüce Allah'tan gelen bir emre de bağlıdır. Demek ki, diğer bütün sebeplerde olduğu gibi peygamberlerdeki mucizeleri mey-dana getirici iç etkenler de, ancak Allah'ın emrine denk düştüğü veya onunla özdeşleştiği takdirde etkili olabilir. Emrin ne demek olduğu şu ayet-i kerimede açıklanmıştır: "O'- nun işi (emri), bir şeyi istedi mi ona, sadece 'Ol' demektir, hemen oluverir." (Yâsîn, 82) Yüce Allah'ın işleri, var etmeye ilişkin sözle ve "Ol" kelimesiyle tahakkuk bulur. "Bu bir öğüttür; dileyen Rabbine varan bir yol tutar. Ancak, Allah dilemedikçe siz bir şey dileye-

146 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

mezsiniz." (İnsân, 29-30) "O, bütün âlemlere öğüttür; aranızdan doğru hareket etmek dileyenler için. Ancak, âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz bir şey dileyemezsiniz." (Tekvîr, 27-29) Bu ayetler gösteriyor ki, insanın dilemesine ve tercihine bağlı olan bir iş, yüce Allah dilemedikçe gerçekleşmez. Allah, insanın o işi istemesini ister, o işi irade etmesini irade eder, sonra o iş gerçekleşir. Bu ayet-i kerimeler, şunu anlatmak istiyor: İnsanın işleri kendi eliyle ve kendi iradesiyle gerçekleşmesine rağmen, iradesi ve istemesi kendi elinde değildir. Bu, bütünüyle yüce Allah'ın iradesine bağlı bir şeydir. Yoksa bu ayetler, insanın her dilediğini Allah da dilemiştir, demiyor. Böyle düşünmek, fahiş bir hata olur ve insanın bir fiile yönelik iradesinin gerçekleşmemesi durumunda, Allah'ın iradesinin gerçekleşmemesini gerektirir. Oysa yüce Allah böyle bir nitelendirmeden münezzehtir, uzaktır. Ayrıca, böyle bir düşünce birçok ayetin açık anlamına da ters düşmektedir. Şu ayetler gibi: "Dileseydik, herkese hidayetini verirdik." (Secde, 13) "Rabbin isteseydi, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırdı." (Yûnus, 99) Bu anlamda başka ayetler de vardır.

Buna göre, irademiz ve dileğimiz bizde gerçekleştiğinde, bu, Allah'ın bunu irade etmesi ve dilemesiyle gerçekleşmiş olur. Aynı şekilde, fiillerimiz de, bizim irademiz ve dileğimiz aracılığıyla Allah'ın iradesi sonucu gerçekleşir. Bu ikisi, yani irade ve fiil de, birlikte yüce Allah'ın emrine ve "Ol" kelimesine bağlıdır. Dolayısıyla olgular, ister olağan, ister olağanüstü olsunlar, olağanüstü olgular da ister mucize ve keramet gibi hayır ve mutluluk yönünde olsunlar, ister sihir ve kehanet gibi kötülük yönünde olsunlar, gerçekleşme noktasında doğal sebeplere dayanırlar. Bununla beraber yüce Allah'ın iradesine bağlıdırlar, Allah'ın emri olmadıkça gerçekleşemezler. Bunu için de sebep, ya Allah'ın emriyle aynı doğrultuda olmalı ya da onunla birleşmiş olmalıdır.

Gerçi bütün şeyler, varlıklarının ilâhî emre dayalı olması açısından eşittirler -öyle ki, Allah'ın o şeylerin varoluşuna ilişkin izni ve emri gerçekleşirse, o şeyler de sebepleri aracılığıyla gerçekleşirler, izni ve emri gerçekleşmezse de, sebeplerin sebepliği tamamlanmadığı için, gerçekleşmezler- ancak bu şeylerin bir kısmı - peygamberlerin gösterdikleri mucizeler ve kulun dua aracılığıyla

Bakara Sûresi / 21-25 .......................................................... 147


Rabbine yönelttiği dilekler gibi- hiçbir şekilde Allah'ın gerektirici iradesinden ve kesin emrinden ayrı düşünülemezler. Şu ayet-i kerimeler bunu açık biçimde ortaya koyuyorlar: "Allah, 'Elbette ben ve elçilerim galip geleceğiz' diye yazmıştır." (Mücâdele, 21) "Bana dua edince dua edenin duasına karşılık veririm." (Bakara, 186) Önceki bölümde yer verdiğimiz birçok ayetle birlikte bu ayetler, üzerinde durduğumuz gerçeği bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadırlar.

6- Kur'ân, Mucizeleri Alt Edilmez Bir Sebebe Dayandırır Bundan önceki bölümlerden anlaşıldığı kadarıyla mucizenin, tıpkı öteki olağanüstü olgular gibi, doğal bir sebebe ihtiyaç duymak bakımından olağan olgulardan farklı bir yanı yoktur ve her ikisinde de gözlemlenmeyen birtakım gerçek sebepler söz konusudur. Aralarındaki tek fark şudur: Olağan gelişmeler görünürde birtakım zahirî sebeplere dayanırlar, ancak bu zahirî sebeplerin ardında genelde veya çoğunlukla birtakım gerçek sebepler vardır ki, yüce Allah'ın iradesi ve emri de bunlara eşlik eder. Ancak sihir ve kehanet gibi kötülük yönündeki veya duaların kabul olunması ve benzeri gibi iyilik yönündeki olağanüstü olaylar, Allah'ın izni ve iradesiyle, alışılagelmiş sebepler türünden olmayan gerçek doğal sebeplere dayanırlar.


Mucize de aynen bunlar gibi, Allah'ın izni ve emriyle gerçek bir doğal sebebe dayanır. Yalnız, mucizede bunlardan ayrı olarak peygamberliğin, elçiliğin ve Allah'a yönelik davetin doğruluğunu ispat için; "Bu iş insan gücünü aşan ilâhî bir iştir; inanmıyorsanız, siz de böyle bir iş yapın da görelim." diye bir iddia, bir meydan okuma söz konusudur. Ayrıca, diğerlerinin aksine son iki kısmın (duaların kabul olunması sonucu meydana gelen olağanüstü gelişmeler ile mucize) sebepleri kesinlikle alt edilemezler.

Denebilir ki: Buna bakılırsa, şayet mucizenin doğal sebebine ulaşılabilirse, peygamber olmayanların da mucize göstermeleri mümkün olur ve mucize ile diğer doğal gelişmeler arasında bir fark kalmaz, mucizenin izafî bir kavram olduğunu kabullenmemiz gerekir. Şu hâlde bazı insanlara göre mucize olan bir olgu, onun

148 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1


gerçek doğal sebebini bilen diğer insanlara göre mucize olmayabilir. Bir çağda mucize sayılan bir şey, bilim çağı olan diğer bir çağda mucize sayılmayabilir. Onun için şayet bilimsel gelişmeler, en üst düzeyde gerçek doğal sebepleri ortaya çıkarırsa, mucize diye bir şey kalmaz ve onunla herhangi bir iddia ispatlanamaz. Bu varsayımların doğru olduğu takdirde şu sonuç ortaya çıkar: Mucize özü itibariyle kanıt değil, sebebini bilmeyen cahil kimseler tarafından kanıt olarak algılanmaktadır.

Buna verilecek cevap şudur: Kesinlikle hayır. Mucizenin mucizeliği, bilinmeyen bir doğal sebebe dayanıyor olmasından kaynaklanmıyor ki, bilinmezlik ortadan kalkınca mucizelik de ortadan kalksın, kanıtlığı geçersiz olsun. Sırf olağandışı bir sebebe dayandığından dolayı da bu niteliği kazanmış değildir. Mucizeyi mucize yapan; olağan dışı, aynı zamanda asla alt edilemeyen, daima üst olan bir sebebe, bir nedene dayanıyor olmasıdır. Duanın kabulü sonucu hastanın şifa bulmasının keramet sayılması da sebebinin alt edilemez olmasından dolayıdır. Yoksa, böyle bir olay, başka türlü de gerçekleşebilir. İlâçla tedavi gibi. Fakat bu durumda olay olağanlık niteliğini kazanır ve dayandığı sebep daha güçlü bir sebep tarafından alt edilebilir.

7- Kur'ân, Mucizeyi Peygamberliğin Doğruluğuna Dair Avamca Bir Delil Değil, Kesin Bir Kanıt Sayar Bu noktada şöyle bir soru akla geliyor: Akıl, peygamberin Allah'a kulluk sunmaya ilişkin çağrısının doğruluğu ile peygamberin olağanüstü bir olgu meydana getirmesi arasında zorunlu bir bağlantı öngör-mediği hâlde, mucize ile peygamberlik iddiasının doğruluğu arasında ne gibi bir bağlantı olabilir? Kur'ân-ı Kerim'in anlattığı, Hud, Salih, Musa, İsa ve Muhammed (s.a.a) gibi peygamberlerin kıssalarından da, bu ikisi arasında böyle bir bağlantının olmadığı anlaşılmaktadır. Kur'-ân'ın anlattığına göre, bu peygamberler davalarını yayarlarken, davalarının gerçekliğini ortaya koyan bir mucize göstermeleri önerisi ile karşılaşmışlar. Onlar da öneriyi olumlu karşılayıp birtakım mucizeler göstermişlerdir.

Bazı durumlarda da halkları böyle bir istekte bulunmadan, onlar davet sürecinin başlangıcında mucize göstermişlerdir. Nitekim

Bakara Sûresi / 21-25 .......................................................... 149

yüce Allah, Musa ve Harun (selâm üzerlerine olsun) hakkında şöyle buyuruyor: "Sen ve kardeşin, ayetlerimi götürün ve beni anmakta gevşeklik etmeyin." (Tâhâ, 42) İsa (a.s) ile ilgili olarak da şöyle buyuruyor: "Onu İsrailoğullarına elçi kılacak (ve o, onlara şöyle diyecek): 'Gerçek şu, ben size Rabbinizden bir mucize getirdim. Ben siz çamurdan kuş şeklinde bir şey yaratır, ona üflerim, Allah'ın izniyle kuş oluverir. Ve Allah'ın izniyle doğuştan kör olanı ve alaca hastalığına tutulanı iyileştirir ve ölüleri diriltirim. Yediklerinizi ve evlerinizde biriktirdiklerinizi size haber veririm. Şüphesiz, eğer inanmışsanız, bunda sizin için kesin bir ayet vardır." (Âl-i İmrân, 49) Kur'ân-ı Kerim'in bir mucize olarak Peygamber efendimize (s.a.a) indirilmiş olması da öyle. Kısacası; aklıselim, peygamberlerin anlattıkları tevhit ve kıyamet bilgilerinin hakkaniyeti ile onların bazı olağanüstü mucizeler göstermeleri arasında zorunlu bir bağlantı görmez.

Bunun yanı sıra peygamberlerin getirdikleri bilgiler ve öğretiler açık ve sağlam kanıtlara dayanırlar. Ki bu kanıtların varlığıyla, bilgi ve basiret sahibi kimselerin ayrıca mucize aramalarına gerek kalmaz. Bu yüzden, mucizeler genel halk kitlelerinin ikna edilmeleri amacına yöneliktir, diyebiliriz. Çünkü onların aklî kapasiteleri aklî gerçekleri kav-rama hususunda yetersiz kalır. Ama bilgide belli bir düzeyin üstünde bulunan seçkin kimseler, aklî gerçeklere inanmak için mucize gösterilmesine gerek duymazlar.

Yukarıdaki soruya şöyle bir cevap vermek mümkündür: Peygamberler (selâm üzerlerine olsun) Allah'ın birliği ve ölümden sonra diriliş gibi aklın algılayabildiği varoluşun başlangıcı ve sonucuna ilişkin bilgileri kanıtlamak için mucize göstermiş değildirler. Tam tersine, sözünü ettiğimiz meselelerde aklî kanıtlar sunmakla ve karşılıklı diyalogla yetinmişler. Örneğin; yüce Allah şöyle buyuruyor: "Peygamberleri, 'Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi var?!' dediler." (İbrâhîm, 10) Bu ifade, Allah'ın birliğine kanıt gösterme amacına yöneliktir. "Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, kâfirlerin zannıdır. Bu yüzden, o kâfirlere ateşten helâk vardır. Yoksa biz, inanıp iyi işler yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Yoksa muttaki-

150 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

leri, yoldan çıkanlar gibi mi tutacağız?" (Sâd, 27-28) Bu ayet de ölümden sonra dirilişin gerçekleşeceğini kanıtlama amacına yöneliktir. Dolayısıyla, peygamberlerden bu tür bilgileri kanıtlamak için değil, sadece peygamberlik iddialarında doğru olduklarının ortaya çıkması için mucize istenmiş, onlar da bu amaca yönelik olarak mucize göstermişlerdir. Çünkü peygamberler (selâm üzerlerine olsun) Allah'tan vahiy aldıklarını, yüce Allah'la konuştuklarını ve kendilerine melek geldiğini iddia ediyorlardı. Bu ise, insanların genelinin tanıdığı, kendilerinde buldukları zahirî ve batınî idrakler türünden olmayan olağanüstü bir idraktir.

Böyle bir idrak, ancak doğaötesi tarafından peygamberlerin nefislerine yönelik bir tasarrufla gerçekleşebilir. Oysa peygamberler de herkes gibi birer insandırlar. Bu yüzden de bu iddialarında insanların şiddetli inkârı ve amansız direnişiyle karşılaşmışlardır. Bu inkârları ve direnişleri iki şekilde kendini göstermiştir: Kimi durumlarda, peygamberlik iddiasını delil ileri sürerek çürüt- mek istemişlerdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Dediler ki: Siz, ancak bizim gibi birer insanız. Bizi, babalarımızın taptığından çevirmek istiyorsunuz." (İbrâhîm, 10) Burada, peygamberlerin insan oluşlarını ileri sürerek peygamberlik iddialarını yalanlama amacındadırlar. Çünkü insanlar, aralarındaki yaratılış benzerliğine rağmen kendilerinde böyle bir olağanüstülük görmüyorlardı. Eğer gerçekten böyle bir şey varsa, o zaman herkes böyle olmalı, olabilmelidir. Bu yüzden peygamberler de, yüce Allah'ın bize bildirdiği şekliyle kendilerini şu şekilde savunmuşlardır: "Peygamberleri onlara dediler ki: "Biz de ancak sizin gibi birer insanız; fakat Allah, kullarından dilediğine nimetini lütfeder." (İbrâhîm, 11)

Görüldüğü gibi, peygamberler cevap verirlerken aradaki benzerliği kabul ediyorlar ama peygamberlik misyonunun Allah'ın özel lütuflarından biri olduğunu da vurguluyorlar. Bazı özel lütuflara özgü kılınmak ise genel benzerliğe ters düşmez. Çünkü her insanın özgü kılındığı birtakım özel lütuflar vardır. Yüce Allah, onlardan dilediği birine lütufta bulunmak isteseydi, yapardı ve buna kimse de engel olamazdı. Dolayısıyla peygamberlik herkes için mümkün bir şey olmakla birlikte, bazı kişilere özgü kılınmış bir misyondur.

Bakara Sûresi / 21-25 .......................................................... 151

Buna benzer bir delil ileri sürmelerine de, Peygamber efendimizle (s.a.a) ilgili olarak söyledikleri şu sözlerinde rastlamaktayız: "O zikir (Kur'ân) aramızdan ona mı indirildi?!" (Sâd, 8) "Bu Kur'ân, iki kentten, büyük bir adama indirilmeli değil miydi?!" (Zuhruf, 31) Aynı tarzda bir delil göstermelerini de, yüce Allah'ın onlardan ak-tardığı şu sözlerde görmekteyiz: "Dediler ki: Bu peygambere ne oluyor ki yemek yiyor, çarşılarda geziyor?! Ona kendisiyle beraber uyarıcı olarak bir melek indirilmeli değil miydi?! Yahut kendisine gökten bir hazine atılmalı, yahut kendisinin bir bahçesi olmalı da ondan yemeli değil mi?!" (Furkan, 8) Burada ileri sürdükleri kanıtlarının özü şudur: Peygamberlik iddiasında bulunan kimse, bize benzememelidir. Çünkü onun sahip bulunduğu Allah'la konuşmak, doğaüstü bir kanaldan vahiy almak gibi nitelikler bizde yoktur. O hâlde, niçin yemek yiyor, ne diye geçimini sağlamak için çarşılarda dolaşıyor?! Eğer bu iddiasında doğru olsaydı, uyarıcılık görevini yerine getirmede ona yardımcı olacak bir melek de onunla birlikte görevlendirilmeliydi. Ona gökten bir hazine indirilmeliydi ki, geçimini sağlamak için çarşılarda dolaşmak zorunda kalmasın. Ya da özel bir bahçesi olmalıydı, o bahçenin meyvelerini yemeliydi, bizim yediklerimizden değil.

Yüce Allah onlara şöyle cevap veriyor: "Bak, senin için nasıl misaller vediler de saptılar. Artık bir daha yolu bulamazlar." (Furkan, 9) "Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberler de yemek yerler, çarşılarda gezerlerdi. Biz sizi birbiriniz için bir sınama aracı yaptık, 'Sabrediyor musunuz?' diye. Rabbin her şeyi görür." (Furkan, 20) Yüce Allah, müşriklerin peygamberle birlikte bir meleğin de uyarı görevine katılması şeklindeki önerilerini bir diğer ayette şöyle cevaplandırıyor: "Eğer onu melek yapsaydık, yine bir adam yapardık ve onları yine düştükleri kuşkuya düşürürdük." (En'âm, 9)

Aynı yönde benzer bir delil göstermelerini de şu ayette görmekteyiz: "Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, 'Bize melekler indirilmeli, yahut Rabbimizi görmeli değil miydik?' dediler. Andolsun ki, onlar kendi işlerinde büyüklük tasladılar ve büyük bir azgınlıkla haddi aştılar." (Furkan, 21) Onlar, peygamberlere benzer niteliklere sahip olma-larından dolayı, melek indirilişi veya yüce Rabbi görmek gibi önerilerde bulunmakla, peygamberlik iddia-

152 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

sını ve vahiy olgusunu geçersiz kıldıklarını sanıyorlardı. Yüce Allah onların bu kuruntularını şöyle cevaplandırıyor: "Melekleri gördükleri gün, işte o gün suçlulara sevinç haberi yoktur ve '(Size sevinmek) yasaktır, yasak!' derler." (Furkan, 22) Burada yüce Allah, onların ancak ölüm anında melekleri görebileceklerini vurguluyor.

Bir diğer ayette de konuya ilişkin olarak şöyle buyuruyor: "Dediler ki: 'Ey kendisine Kur'ân indirilmiş olan, sen mutlaka delirmişsin. Eğer doğrulardansan, bize melekleri getirsene!' Biz melekleri ancak hak ile indiririz, o zaman da kendilerine mühlet verilmez." (Hicr, 6-8) Son olarak sunduğumuz bu ayetler, onların inkârlarını gerekçelendirmede bir eklemede bulunduklarını aktarıyor. Yani, bu defa onun peygamberlik iddiasında yalancı olmadığını kabul etmekle beraber, bunun delilikten kaynaklanan, realiteyle bağdaşmayan bir iddia olduğunu ileri sürüyorlar. Nitekim başka bir yerde de bu iddiaları gündeme getiriliyor: "Ve 'delidir.' dediler ve o zorlandı." (Kamer, 9) Özetleyecek olursak; bu ve benzeri ayetlerde, inkârcıların aradaki beşeri benzerliği ileri sürerek, peygamberlik iddiasını çürütme peşinde oldukları dile getiriliyor.

Kimi zamanlar da, yadsıyıcı bir tutum içine girerek, iddianın doğruluğuna ilişkin kanıtlar, belgeler istemişlerdir. Çünkü bu iddia insanın kabul edemediği, akılların alışık olmadığı bir olguya ilişkindi. (Tartışma sanatındaki belge isteyerek iddiayı engelleme yöntemine başvuruyorlardı.) İşte onların sözünü ettikleri belge, mucizeydi. Onların bu yadsıyıcı tavırlarını şu şekilde izah edebiliriz: Kur'ân'ın anlattığı şekliyle nebi ve resullerin ortaya attıkları nübüvvet ve risalet iddiaları vahiy alma, doğrudan veya melek aracılığıyla Allah'la konuşma şeklindeki olağandışı olgulara dayanıyordu. Bu ise, somut verilerin desteklemediği ve deneyimin kanıtlamadığı bir durumdur.

Onların kuşkuları iki noktada yoğunlaşıyordu: Birincisi; ortada bu iddiayı doğrulayacak kanıt yoktur. İkincisi; iddianın doğru olmadığına dair elde kanıt vardır. Çünkü insanlar kendi nefislerinde vahiy almak, yüce Allah'la konuşmak, peygamberin getirdiği türden dinî yasama ve eğitim gibi şeylere rastlamıyorlar. Sebep ve sonuçlarla ilgili genel-geçer kural da böyle bir şeyi reddediyor. Şu

Bakara Sûresi / 21-25 .......................................................... 153

hâlde bu, olağanüstü bir olgudur ve genel nedensellik yasası bunu normal karşılamaz. Dolayısıyla, eğer peygamber bu iddiasında doğruysa, gerçekten peygamberlik misyonuna sahipse ve gerçekten vahiy alıyorsa, doğaüstü âlemle iletişim hâlinde olduğunu, olağanüstülükleri yaratan ilâhî güçle desteklendiğini ve olağanüstü bir şekilde peygamberlik misyonunu almasını, vahyi algılamasını yüce Allah'ın irade ettiğini kanıtlamalıdır.

Eğer bu iddia doğruysa, o zaman bir olağanüstülükle diğer bir olağanüstülük arasında fark olmamalıdır. Bir peygamber, herhangi bir engelle karşılaşmaksızın bir başka olağanüstülüğü de sergileyebilmelidir. Yüce Allah, hiçbir engel tanımadan peygamberlik misyonunu ve vahiy olgusunu doğrulayan yeni bir olağanüstülük gerçekleştirmelidir. Çünkü birbirlerine benzeyen şeyler aynı hükme tâbidirler. Eğer yüce Allah, insanların doğru yola girmelerini olağanüstü bir yöntemle, yani peygamberlik misyonu ve vahiy olgusu aracılığıyla dilemişse, bu olağanüstülüğü, diğer bir olağanüstülükle, yani mucizeyle pekiştirebilmelidir.


Aralarından biri çıkıp da peygamberlikle görevlendirildiğini ileri sürünce, bu iddiaya muhatap olan tüm toplumlar, öz yaratılışlarından kaynaklanan doğal bir dürtüyle, mucize gösterilmesini istemişlerdir. Dolayısıyla mucize isteği, peygamberlik misyonunun kanıtlanması ve doğrulanması amacına yöneliktir; peygamberlerin getirdikleri tevhit ve ahiret inancı gibi hak dayanaklı bilgilerin doğrulanması yönünde bir istek değildir bu. Çünkü bu bilgiler kanıtlarla ispatlanabilecek şeylerdir. Bu tıpkı şuna benzer: Diyelim ki bir adam, bir topluluğa, kendilerinin üzerinde egemenlik yetkisine sahip liderlerinden, onun emir ve yasaklarını içeren bir mesaj getiriyor. Bu elçi, söz konusu hükümleri açıklıyor ve bunların kendilerinin yararına olduğunu kanıtlıyor. Onlar da liderlerinin kendilerinin yararını düşündüğünü biliyorlar.

Bu kanıtlar, gelen hükümlerin yararlı, gerçek ve uygulamaya elverişli olduğunu ispatlama bakımından yeterlidir, ancak bu kanıtlar o adamın elçi olduğunu, liderlerinin onu kendilerine bu emir ve yasakları iletmekle görevlendirdiğini kanıtlamaya yetmez. Tersine; liderin el yazısı, mührü veya ona ait olduğunu bildikleri bir i-

154 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

şareti göstererek elçilik iddiasını kanıtlamasını isterler. Nitekim müşrikler de Peygamber efendimize (s.a.a) şöyle demişlerdi: "Sen, bize, okuyacağımız bir kitap indirmedikçe..." (İsrâ, 93) Bu açıklamalarımızla iki husus açıklık kazanmış oldu:

a) Peygamberlik iddiasının gerçekliği ile mucize arasında zorunlu bir bağlantı söz konusudur. Mucize peygamberlik iddiasının kanıtıdır ve bu konuda halkın geneli ile özel bir kesimi arasında hiçbir fark yoktur.

b) Nebi ve elçinin algılayıp kavradığı vahiy, bizim duyularımız ve aklî yeteneğimiz aracılığı ile algıladığımız şeylerden farklıdır. Çünkü vahiy, isabetli düşünceden, mahiyet olarak ayrıdır. Bu anlama gelen ifadeler, Allah'ın kitabında o kadar çoktur ki, en ufak bir anlayışa ve insaf duygusuna sahip olan birisi de, bundan kuşku duymaz.

Çağdaş araştırmacılardan bazıları bu gerçeğin dışına çıkarak ilâhî bilgileri ve dinî gerçekleri doğal bilimlerin ileri sürdüğü "dönüşüm ve tekâmül hâlindeki maddenin temel oluşu" şeklindeki kurala dayalı olarak değerlendirmek istemişlerdir. Bu adamlar, insanın sahip bulunduğu tüm algı yeteneklerinin insan beyninden salgılanan madde kökenli özellikler olduğuna; bütün varoluş gayelerinin, tüm gerçek kemallerin ve bireysel ya da toplumsal evrimlerin maddî nitelikli olduğuna inandıkları için böyle bir düşünce geliştirmişlerdir. Bu adamlara göre, peygamberlik olgusu bir düşünsel derinlik ve zihinsel berraklıktır.

Peygamber diye nitelendirilen insan, bununla top-lumunun ilerlemesini, tekâmül etmesini sağlar. Halkını vahşîlik ve bar-barlık düzeyinden kurtarıp uygarlaştırmak ister. Geçmişten kalan inanç ve görüşleri bir araya getirip, çağının koşullarına uydurur. Böylece halkı için toplumsal yasalar ve davranış biçimlerini belirler. Bunlar sayesinde onların pratik hayatlarını ıslah etmeye çalışır. Bunu ibadet kastı taşıyan hüküm ve davranışlarla tamamlar. Bununla da onların manevî duyarlılıklarını diri tutmayı amaçlar. Çünkü iyi bir toplum ve faziletli bir medeniyet, bu tür manevî dayanaklara da muhtaçtır. Bu varsayıma dayanarak da şu sonuçlara varırlar: