El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1
 

114 ................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

21- Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki, belki korunasınız.

22- O, sizin için yeryüzünü bir döşek, gökyüzünü bir bina kıldı ve gökten yağmur indirerek sizin için (çeşitli) ürünlerden rızk çıkardı. Öyleyse, (bütün bunları) bile bile Allah'a eşler koşmayın.

23- Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphedeyseniz, o zaman siz de onun gibi bir sure getirin ve Allah'tan başka şahitlerinizi (kendilerine güvendiğiniz yardımcılarınızı) çağırın; eğer doğru söylüyorsanız (bunu yapın).

24- Ama eğer yapamazsanız, ki asla yapamayacaksınız, bu durumda, kâfirler için hazırlanmış, yakıtı insanlar ile taşlar olan ateşten sakının.

Bakara Sûresi / 21-25 .......................................................... 115

25- İman edip iyi işler yapanları müjdele. Gerçekten, onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Onlardaki meyvelerden rızk olarak kendilerine bir şey verildiğinde, her defasında, "Bu daha önce de rızk olarak bize verilen şey!" derler. Bu, benzeşir olarak onlara sunulmuştur. O cennetlerde, onlar için tertemiz eşler de vardır ve onlar oralarda süresiz kalacaklardır.

AYETLERİN AÇIKLAMASI


"Ey insanlar... kulluk edin ki..." Yüce Allah, bundan önce üç insan grubunun; muttakilerin, kâfirlerin ve münafıkların durumunu gözler önüne serdi. Muttakilerin, Rableri tarafından bir hidayet üzere olduklarını ve Kur'ân'ın onlar açısından bir yol gösterici olduğunu; kâfirlerinse, kalplerinin ve kulaklarının mühürlü olduğunu, gözlerinin önünde perde bulunduğunu; münafıkların da hasta olduklarını, yüce Allah'ın da onların hastalıklarını artırdığını, onların sağır, dilsiz ve kör olduklarını (ilk on dokuz ayet boyunca) açıkladı. Bunun ardından yüce Allah, şu beş ayette insanları Allah'a kulluk sunmaya, kâfirler ve münafıklardan değil, müminlerden olmaya çağırıyor.

Ayetlerin bu akışından anlaşılıyor ki, "belki korunasınız." ifadesi, "kulluk edin" ifadesiyle bağlantılıdır, "sizi... yaratan" ifadesiyle değil. Bununla beraber, bunu her iki ifadeyle de bağlantılandırmak doğrudur. "Öyleyse bile bile Allah'a eşler koşmayın." ayetin orijinalinde geçen "endad" kelimesi, "nidd"in çoğuludur ve "misl" ile aynı kalıptan olduğu gibi aynı anlamı da ifade eder. "Bile bile" ifadesinin özel bir kayıtla sınırlandırılmadan "eşler koşmayın" ifadesi için hâl kılınması, insanların, az da olsa sahip oldukları bilgiler sayesinde, hiçbir şekilde yüce Allah'a eşler koşmamaları gerektiğini vurgulamaktadır. Çünkü, hem onları ve hem de onlardan öncekileri O yaratmış, evrensel düzeni O kurmuş ve bu düzen sayesinde beslenmelerini ve bu dünya üzerinde hayat sürdürmelerini mümkün kılmıştır. "O zaman siz de onun gibi bir sure getirin." ifadesi, Kur'ân-ı Kerim- 'in mucizeliğini vurgulama amacına yönelik, karşıtları çaresiz bırakan bir meydan okumadır.

116 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Kur'ân'ın Allah katından geldiğinde kuş-ku yoktur. Geçen zamana ve çağlara rağmen Kur'ân'ın mucizeliği devam eder. Bu tür meydan okumalar Kur'ân-ı Kerim'de sıksık tekrarlanır: "De ki: Andolsun, eğer insanlar ve cinler şu Kur'ân'ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar, yine onun benzerini getiremezler. Birbirlerine arka olsalar da." (İsrâ, 88) "Yoksa, 'Onu uydurdu' mu diyorlar? De ki: Eğer doğru söylüyorsanız, siz de onun benzeri on uydurulmuş sure getirin; Allah'tan başka çağırabildiklerinizi de çağırın." (Hûd, 13) Şu hâlde, "onun gibi" ifadesindeki zamir, "indirdiğimiz" ifadesine dönüktür. Bu durumda, meydan okuma hem Kur'ân'ın kendisi, hem ifade tarzı ve hem de açıklama yöntemiyle ilgilidir.

Zamirin "kulumuz" ifadesine dönük olması da mümkündür. [Bu ihtimale göre ayetin meali şöyle olur: "O zaman siz de onun (Peygamber) gibi birisinden bir sure getirin."] Bu durumda, bu meydan okuma Kur'ân'ı getiren kişinin, eğitim görmemiş okumayazmasız bir kişi oluşu, bu yüce ve değerli bilgileri, bu güzel ve sağlam ifade tarzlarını hiçbir kimseden öğrenmemiş bir kişi olması açısından ön plâna çıkıyor. Bu bakımdan ele aldığımız ifade, şu ayet-i kerimeyle aynı mesajı içermektedir: "De ki: Eğer Allah dileseydi, onu size okumazdım ve onu size hiç bildirmezdim. Ben ondan önce aranızda bir ömür boyu kalmıştım, düşünmüyor musunuz?" (Yûnus, 16) Elimize ulaşan bazı rivayetlerde, ayetin her iki şekilde de tefsir edildiği görülmektedir.

Biliniz ki: Bu ve benzeri ayetler, Kur'ân-ı Kerim'de yer alan Kevser ve Asr sureleri gibi en kısa surelerin de mucize niteliğinde olduklarını ortaya koymaktadır. Kur'ân'ın mucizeliğini ifade eden ayetlerdeki zamirin, söz konusu ayetlerin içinde yer aldıkları Bakara ve Yûnus gibi surelere dönük olması ihtimali göz önünde bulundurularak bir değerlendirme yapılırsa, bu, alışılagelmiş ifade biçimlerine ters düşer. Çünkü Kur'ân'ın Allah'a iftira edilerek uydurulduğunu ileri süren birisi, Kur'ân'ın tümünü göz önünde bulundurur, bu iddiasında sureler arasında ayrım yapmaz.

Dolayısıyla, Bakara veya Yunus suresiyle ona meydan okumanın bir anlamı yoktur. Çünkü bu durumda, "Eğer, söz gelimi Kevser ve İhlâs sureleri hakkında kuşku içindeyseniz, o zaman siz de Yu- nus suresi gibi bir sure getirin." gibi bir anlam ortaya çıkar. Bunun da ne kadar yanlış bir anlam olduğunu herkes teslim eder.

Bakara Sûresi / 21-25 .......................................................... 117

MUCİZE VE MAHİYETİ


Biliniz ki: Kur'ân-ı Kerim'in bu ayette, meydan okuyucu bir ifade tarzıyla kendini olağanüstü bir mucize olarak tanımlaması, gerçekte iki iddiayı gündeme getirmektedir. Birisi, mucize ve olağanüstülüğün varlığı; diğeri de, Kur'ân-ı Kerim'in mucize oluşu. Bilindiği gibi, ikinci iddianın kesinlik kazanması aynı zamanda birinci iddianın da kesinlik kazanması demektir. Kur'ân-ı Kerim de bu çerçevede kendisinin mucize oluşuyla meydan okuyarak, bununla yukarıda sözünü ettiğimiz her iki sonucu elde ediyor. Ancak bu noktada henüz, doğada alışılagelene aykırı bir görünüm sergileyen mucizenin nasıl gerçekleştiği açıklık kazanmış değildir. Doğanın normal sistemi, olguların bilinen somut sebeplerine dayanmalarını öngörür. Burada, nedensellik noktasında bir kuraldışlılığa ya da nedensellik yasasının şaşması veya çelişmesine rastlanmaz.

Kur'ân-ı Kerim, mucizenin hakikatini açıklayarak bu konudaki kuşkuları gidermektedir. Kur'ân, konuya iki açıdan açıklık getirmektedir: Birincisi; mucize vardır ve bunun örneklerinden biri de, meydan okuma yoluyla hem mucizenin varlığını, hem de kendisinin mucize olduğunu kanıtlayan Kur'ân-ı Kerim'dir. İkincisi; mucizenin gerçek mahiyeti nedir? Doğada, onun olağan sisteminin dışında ve onun bütünlüğüyle çelişen gelişmeler nasıl meydana geliyor? Kur'ân'ın Mucizeliği Kur'ân-ı Kerim'in gerek Mekke ve gerekse Medine inişli birçok ayette kendi mucizeliğiyle meydan okuduğundan kuşku yoktur. Bütün bunlar gösteriyor ki, Kur'ân olağanüstü bir mucizedir. Hatta söz konusu ayet-i kerime, ikinci ihtimaliyle de, Kur'ân'ın mucizeliğini kanıtlamaktadır.

118 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Şu ayeti kastediyorum: "Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphedeyseniz, o zaman siz de onun gibi bir sure ge- tirin." Yani, Peygamber (s.a.a) gibi birisinden onun getirdiğine benzer bir sure getirin. Burada, Peygamber gibi eğitim görmemiş, okuma-yazması olmayan bir şahıstan onun getirdiğine benzer bir surenin getirilmesi noktasında meydan okunarak, asıl Kur'ân'ın mucize olduğu kanıtlanmaktadır, direkt ve dolaysız olarak Peygamberimizin peygamberliği kanıtlanmamaktadır. Bunun delili, ayetin başındaki şu ifadedir: "Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphedeyseniz." Dikkat edilirse, "Eğer kulumuzun peygamberliğinden şüphedeyseniz."denmiyor.

Dolayısıyla, Kur'ân-ı Kerim'de yer alan bütün meydan okumalar, Kur'ân'ın Allah katından gelen olağanüstü bir mucize olduğunu kanıtlama amacına yöneliktir. Meydan okumaya ilişkin mesajlar içeren ayetlerin bir kısmı genel ve bir kısmı da özel niteliklidir. En genel nitelikli meydan okuma da şu ayet-i kerimede ifadesini bulmaktadır: "De ki: Andolsun, eğer insanlar ve cinler şu Kur'ân'ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar, yine onun benzerini getiremezler. Birbirlerine arka olsalar da." (İsrâ, 88) Bu ayet, Mekke inişlidir ve içerdiği meydan okuyuşun genel nitelikli olduğundan hiç kimse en ufak bir kuşku duymaz.

Şayet meydan okuma, sırf Kur'ân'ın ifadesinin belâgati, üslûbunun güzelliği ile ilgili olsaydı, sadece belli kavme karşı, yani cahiliye devrinin öz Arapları ile Arap dilinin (başka dillerle) karışıp bozulmasından önceki İslâmiyet devrinin Araplarına karşı meydan okunurdu. Oysa bu ayette bütün insanların ve cinlerin kulağı çınlatılmıştır. Aynı şekilde, ifadenin belâgati ve fesahati dışında hakikî bilgiler, üstün ahlâka ilişkin öğretiler, yasalar, hükümler, gayb âlemine ilişkin haberler ve Kur'ân'ın indiği sıralar insanlığın henüz üzerindeki perdeyi aralayamadığı nice bilgiler gibi Kur'ân-ı Kerim'in kapsadığı niteliklerden herhangi birisiyle özellikle meydan okunmamıştır. Dolayısıyla, her iki topluluğa da mutlak bir şekilde meydan okunması, niteliksel açıdan üstünlük sağlanabilecek tüm hususlarla ilgilidir.

Bakara Sûresi / 21-25 ..................................................... 119

Şu hâlde, Kur'ân belâgat ve fesahat açısından beliğ ve etkin söz söyleyebilen insanlar için, hikmet açısından hekimler için, ilim açısından âlimler için, sosyoloji açısından sosyologlar için, yasalar açısından yasamacılar için, siyaset açısından siyasetçiler için, yönetim açısından yöneticiler için bir ayet, bir mucize olduğu gibi, tüm âlemler için de birlikte ulaşamadıkları, birlikte çözemedikleri konular açısından -gayb âlemi ile ilgili bilgiler, yargıda, bilgide ve ifadede görüş ayrılıklarının çözümü gibi- olağanüstü, erişilmez bir mucizedir. Buradan anlaşılıyor ki, Kur'ân, bütün yönlerden mucizelik niteliğine sahip olduğunu ilân ediyor.

O, insan ve cin türünün tüm bireyleri, geneli ve özeli, bilgini ve cahili, erkeği ve kadını, üstün yetenekli veya daha alt düzeydeki tüm söz anlayan akıl sahipleri açısından bir mucizedir. Çünkü insan, öz yaratılışı itibariyle iyiliğin, üstünlüğün bilincindedir; bu niteliklerin az veya çok oluşunu farkeder. Şu hâlde her insan, kendisinin veya aile efradının sahip bulunduk- ları iyi ve üstün nitelikler üzerinde gözlemci bir yaklaşımla düşünsün, sonra da algıladıklarını Kur'ân'ın içerdiği iyi ve üstün niteliklerle karşılaştırsın, o zaman hak ve adaletle hükmetsin.

Acaba insan gücü, gerçeklik noktasında Kur'ân'ın içerdiği bilgilere denk, kanıtlanmış ilâhî bilgiler ortaya koyabilir mi? Kur'ân'ın ortaya koyduğu ahlâkî sistemin saflığına ve üstünlüğüne denk, gerçeklere dayalı bir ahlâk sistemi ortaya koyabilir mi? Kur'ân-ı Kerim'in getirdiğine benzer insanların bütün amellerini kapsayan eksiksiz fıkhî hükümler koyabilir mi? Hem de tüm genişliğine rağmen bu hükümler çelişkiye neden olacak herhangi bir ihtilâfın bulunmaması şartıyla?! Bunun yanı sıra, her hükmünde ve elde ettiği her sonuçta tevhit ruhunu ve takva olgusunu koruyabilir mi? Koyduğu her hükmün temeline ve ayrıntısına temizliği, arılığı egemen kılabilir mi? Bu olağanüstü özen ve bu akıllara durgunluk veren titizlik, insanı hayran bırakan duyarlılık, okuma-yazması olmayan bir insandan kaynaklanabilir mi?

Üstelik, bu insanın içinde yaşadığı toplumun tek ayrıcalığı haksız saldırı, talan etme, çalıp çırpma, insanların mallarını zorla gasp etme, kız çocukları diri diri toprağa gömme, yoksulluk korkusuyla çocukları öldürme, atalarla övünme, annelerle evlenme, günahları normal sayma, bilgiyi yerme, cehaletle belirginleşme olsa?! Ve sözde gayretkeşlik karakterine sahip olmalarına rağmen tüm zorbaların karşısında onursuzca ezilen, bir gün Yemenlilerin, bir gün Habeşlilerin, bir gün Romalıların ve bir gün İranlıların egemenliği altında yaşamış olan bir topluluk olsa, bu toplum?! Ki, Hicaz bölgesindeki cahiliye Araplarının durumu bundan ibaretti.

120 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Bir insan, tüm âlemler için yol göstericilik iddiasıyla bir kitap ortaya koymaya yeltensin, sonra bu kitapta gayba ilişkin bilgilere, geçmiş ve geleceğe dair haberlere, geçip giden veya ileride ortaya çıkacak toplumların hayatına yer versin; bu kitapta bir değil, iki değil, birçok kıssaya, olaylara, geleceğe ilişkin gaybî bilgilere değinsin ve ama doğrudan hiç sapmasın; bu mümkün müdür?!

Sürekli bir dönüşüm ve tekâmül içinde olan maddî doğa âleminin bir parçası olan insan, mümkün müdür ki, insanlık âleminin her işine el atsın; dünyaya küçük-büyük, ince-kaba her konuda bilgiler, ilimler, kanunlar, hikmetler, öğütler, örnekler ve kıssalar sunsun ve fakat ömrünün sonuna kadar bütün bunların hiçbirinde en ufak bir değişiklik getirmeye bile ihtiyaç duymasın?! Oysa usulüyle, füruuyla bütün bun-lar, aşamalı bir süreçten geçmeye, değişik aşamalarda değişik değerlendirmelere tâbi tutulmaya, çeşitli deneyimlerden geçirilmeye mahkûm olan şeylerdir.

Buna, bir de hiçbir insanın düşünce ve eylem nok-tasında kemal ve eksiklik açısından aynı yerde olamayacağı gerçeğini eklersek, Peygamberin (s.a.a) ve getirdiği ebedî mesajın yüceliği çok daha iyi anlaşılacaktır. Bu anlamlar üzerinde düşünebilecek aklı başında bir insan, Kur'â-n-ı Kerim'in kapsadığı bu genel veya başka nitelikli meziyetlerin, beşer gücünün üstünde ve doğal araçların ötesinde olduklarından kuşku duymayacaktır. Şayet bunların üzerinde düşünülebilecek kapasitede ol-masa bile, insana yaraşır çizgiden sapmayacak, öz yaratılışından kaynaklanan duyarlılığı uyarınca, uzmanlık alanına girmeyen, hakkında bilgi sahibi olmadığı hususları uzmanlarına havale etmekten kaçınmayacaktır. Denebilir ki: Meydan okumayı özel kapsamlılıktan çıkarıp genele yöneltmenin ne yararı var? Çünkü kitleler, bir çağrı karşısında çabuk heyecanlanırlar, ortaya konan her şeye koşabilecek karakterdedirler. Nitekim Bab, Baha, Kadiyanî ve Müseyleme gibi yalancıların getirdiklerini, deli saçmalarını ve hezeyanı andıran kanıtlarını onaylayıp benimseyenler çoktur.

Bakara Sûresi / 21-25 .......................................................... 121

Buna vereceğim cevap şudur: Bütün insanlar ve bütün zamanlar için mucize olabilmenin tek yolu, ilim ve bilgi türünden olmasıdır. Burada, insanların anlayış kapasitelerinin zorunlu olarak farklılık arzetmesi, yeteneklerinin aynı düzeyde olmaması sebebiyle herkesin bu mucizeyi kavrayamayacağı sorunu ise, üstün anlayışa ve isabetli bakış açısına sahip kişilerin onu iyice kavraması, ondan daha alt düzeyde olan kimselerin de onlara başvurmasıyla çözümlenir. Bu konuda insanın fıtrat ve içgüdüsü hâkim pozisyonundadır.

Bunu biraz daha açalım: İnsanın kavrama gücüyle algıladığı ve anlayışının ulaştığı her şey, her zaman ve mekândaki her birey için ay-nı kapsamlılığı ve genelliği ifade edemez. Ancak sözünü ettiğimiz şey, ilim ve bilgi türünden bir şey olursa o zaman durum değişir. Çünkü ilim ve bilginin dışında olağanüstü bir mucize olarak değerlendirilen her şey, doğal bir varlıktır ya da somut bir olgudur ve madde âleminin yasalarına boyun eğmeye mahkûm olup zaman ve mekânla sınırlıdır. Şu hâlde, ancak bazı insanlar tarafından gözlemlenebilir. Olasılığı bulunmayan bir varsayımla böyle bir mucizenin tüm bireyler için genellik ifade ettiği farz edilse dahi, ancak tüm mekânlar içinde, bir tek mekân için söz konusu olabilir. Tüm mekânları kapsadığı da varsayılsa, tüm zamanları kuşatması mümkün değildir.

Ancak Kur'ân öyle bir şey getirmiş ki, onunla tüm zamanlar ve tüm mekânlardaki bireylere meydan okuyabilmektedir. Kur'ân'ın Bilgiyle Meydan Okuması Kur'ân-ı Kerim, özellikle bilgiyle meydan okur: "Sana bu kitabı, her şeyi açıklayan olarak indirdik." (Nahl, 89) "Yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir kitapta olmasın." (En'âm, 59) Bu ve benzeri ayetler, Kur'ân-ı Kerim'in içerdiği bilgilerle meydan okuyuşunun örneklerini oluştururlar. Çünkü, Kur'ân'ın içerdiği küllî gerçekleri ve "Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan sakının." (Haşr, 7), "...Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye..." (Nisâ, 105) emirleri uyarınca bun-

122 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

ların Peygamberin açıklamalarına bırakılan cüz'î ayrıntılarını inceleyen biri, İslâm'ın, en üstün ve en ince ilâhî-felsefî bilgiler, üstün ahlâk, ibadetler, insanlar arası ilişkiler; siyaset, sosyoloji gibi insanı ilgilendiren her meselede ayrıntılı bilgiler sunduğunu ve bunların tümünü fıtrat temeline ve tevhit ilkesine dayandırdığını görecektir.

Öyle ki, ayrıntılı hükümler analiz sonucu tevhit ilkesine, tevhit ilkesi ise bileşim sonucu ayrıntı niteliğindeki hükümlere dönüşür. Yüce Allah, Kur'ân-ı Kerim'in, zamanın geçmesine ve koşulların değişmesine rağmen her zaman kalıcığını ve insanların çıkarlarına uygunluğunu koruduğunu belirtiyor: "O, üstün bir kitaptır. Ne önünden, ne de ardından ona batıl gelmez. O, hüküm ve hikmet sahibi, çok övülen Allah tarafından indirilmiştir." (Fussilet, 41- 42) "O zikri biz indirdik ve onun koruyucusu da elbette biziz." (Hicr, 9) Şu hâlde Kur'ân, neshin (yürürlükten kalkmanın) kendisine yol bulmadığı, dönüşüm ve tekâmül yasasının hakkında işlemediği kalıcı bir kitaptır.

Eğer denirse ki: Sosyal araştırmacılar ve kanun uzmanları günümüzde, toplumların değişmesiyle birlikte yürürlükteki yasaların da de-ğişmesinin, zamanın değişmesi ve uygarlığın gelişmesiyle birlikte kanunların da değişip gelişmesinin zorunluluğunu ortaya koymuşlardır. Buna karşılık olarak derim ki: İleride bu konuya değineceğiz. "İnsanlar tek bir ümmet idi..." (Bakara, 213) ayetini incelerken bu husustaki kuşkuları gidereceğiz.

Özetleyecek olursak; Kur'ân-ı Kerim, yasamanın temeli olarak insan fıtratından kaynaklanan tevhit ilkesini ve insan mizacının vazgeçilmez gördüğü üstün ahlâkı öngörür. Yasama, evrensel bütünlük ve varlık âlemi ile uyum içinde gelişme göstermelidir diye ilân eder. Sözünü ettiğimiz araştırmacılar ise, görüşlerini toplumun değişmesi esasına dayandırırken tevhidî bilgiler ve üstün ahlâk gibi manevî değerleri göz ardı ederler. Dolayısıyla onların sözleri, manevî değerlerden yoksun maddî toplumlar için geçerlidir. "Allah- 'ın sözü ise en yücedir."

Bakara Sûresi / 21-25 .......................................................... 123

Kendisine Kur'ân İnen Kişinin Şahsında Meydan Okuması Kendisine ifade ve anlam olarak mucizelik niteliğine sahip Kur'ân indirilen okuma-yazmasız Peygamberin kişiliği de bir meydan okuma unsuru olarak ön plâna çıkarılmıştır. Bir öğretmenden ders almamış olması, bir eğitimci tarafından yetiştirilmemiş olması Kur'ân'ın mucizeliğine bir kanıt olarak ileri sürülüyor. "De ki: Eğer Allah dileseydi, onu size okumazdım ve onu size hiç bildirmezdim. Ben ondan önce aranızda bir ömür boyu kalmıştım, düşünmüyor musunuz?" (Yûnus, 16) Peygamber efendimiz (s.a.a) onlardan biri olarak aralarında yaşıyordu, bir ayrıcalığı olmadığı gibi uzmanlaştığı bir bilim dalı da yoktu. Öyle ki, kırk yaşına kadar ne şiir ve ne de nesir (düz yazı) şeklinde bir eser ortaya koymamıştı. Kırk yaş ise, onun ömrünün üçte ikisini oluşturuyor. O güne kadar, bu yönde bir çaba içine girmediği gibi, bu tür bir ideale sahip olduğu da görülmemiştir.

Sonra ne oluyorsa, birden bire oluyor ve getirdiği mesaj karşısında dahiler küçük dillerini yutuyor, edebiyat ustaları dut yemiş bülbüle dönüyor. Ardından bu mesajı yeryüzünün dört bir yanına yayıyor ve bir tek bilgin, bir tek erdemli kişi ve bir tek üstün zekâlı kimse, karşısında söyleyecek bir şey bulamıyor. Hakkında bütün söyleyebildikleri şundan ibarettir: Ticaret amacıyla Şam'a gitmiş ve Kur'ân'da yer alan kıssaları oradaki papazlardan öğrenmiştir.(!) Oysa Şam'a yaptığı seferlerde amcası Ebu Talip'le beraber olmuş ve o zaman henüz ergenlik çağına ermemiştir.

Hz. Hatice'nin kölesi Meysere ile birlikte yaptığı seferde ise, yirmi beş yaşındaydı ve yolculuk sırasında ne gece ve ne de gündüz arkadaşlarından ayrılmamıştı. Ayrıldığı varsayılsa bile, bu sırada hangi bilgileri öğrendi? Bu hikmetli bilgileri ve gerçekleri nereden edindi? Fesahat ustalarının, karşısında küçük dillerini yuttuğu ve dost-düşman herkesin büyüleyiciliğini onayladığı bu olağanüstü ifade tarzını kimden öğrendi? Bir iddia da şudur: Hz. Peygamber Mekke'de yaşayan bir Bizanslı demircinin yanına gider, onunla sohbet ederdi. Bu adam kılıç yapar ve bunları satarak geçimini sağlardı. Yüce Allah bu iddiayla ilgili olarak şöyle buyuruyor: "Biz onların, 'Ona bir insan öğre-

124 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

tiyor.' dediklerini biliyoruz. Haktan saparak kendisine yöneldikleri adamın dili yabancı, bu ise apaçık Arapça bir dildir." (Nahl, 103) Bir iddia da, onun bazı bilgileri İranlı bir bilgin olan ve dinler ve mezhepler hakkında geniş bilgilere sahip bulunan Selman-ı Farisî'den öğrendiği şeklindedir. Oysa Hz. Selman Medine döneminde ona inanmıştır. Kur'ân'ın büyük çoğunluğu ise Mekke'de inmiştir.

Kur'ân'ın Mekke'de inen kısmı, Medine'de inen kısmından daha çok kıssa ve küllî bilgiler içermektedir. Şu hâlde Selman ve diğer sahabîlerin inan-ması, ona ne tür katkılar sağlamıştır? Kaldı ki, Eski Ahit ile Yeni Ahit (Tevrat ile İncil) ve onların içerdiklerin olayları inceleyen biri, ardından Kur'ân'ın anlattığı peygamberler kıssalarını ve geçmiş toplumların tarihini inceleyecek olursa, görecektir ki, bu tarih o tarihten ve bu kıssa o kıssadan farklıdır. Ahitlerde büyük yanlışlıklar, çarpıtmalar vardır. Bunlar, Allah'ın peygamberlerine yönelik korkunç iddialar içermektedir.

Bu iddialar karşısında fıtrat tiksinti duyar, bu tür nitelikleri insanların en iyilerine ve en akıllılarına yakıştırmaktan hayâ eder. Beri tarafta ise Kur'ân, peygamberlerin pak ve masumluklarını ortaya koyuyor. Eski ve Yeni Ahit'te gerçeğe ilişkin bir bilgi vermeyen, erdeme ve ahlâka ilişkin ilkeler, öğütler içermeyen gereksiz bölümler vardır. Kur'ân ise, kıssaların sadece insanlara bilimsel ve ahlâkî olarak yarar sağlayan bölümlerine yer vermiş, geri kalan büyük kısmına hiç değinmemiştir.

Kur'ân'ın Gaybe İlişkin Haberleriyle Meydan Okuması Kur'ân-ı Kerim'in gayb âlemine ilişkin haberler vermek suretiyle karşıtlarına meydan okuduğuna örnek oluşturan birçok ayet vardır. Bu ayetlerin bir kısmı, geçmiş peygamberlerin ve onların gönderildikleri toplumların yaşadıkları serüvenlerle ilgilidir: "Bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Ne sen, ne de kavmin, daha önce bunları bilmiyordunuz." (Hûd, 49) Yüce Allah Yusuf Peygamberin kıssasını anlattıktan sonra da şöyle buyuruyor: "Bu, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Onlar kararlarını verip hile yaparlarken sen yanlarında değildin." (Yûsuf, 102) Meryem kıssası ile ilgili olarak da şöyle buyuruyor: "Bunlar gayb haberlerindendir; bunları sana vahyediyoruz. Onlardan han-

Bakara Sûresi / 21-25 .......................................................... 125

gisi Meryem'in bakımını üstlenecek diye kalemleriyle kur'a atarlarken sen yanlarında değildin; çekişirlerken de yanlarında değildin." (Âl-i İm-rân, 44) "İşte Meryem oğlu İsa! Şüphe edip ayrılığa düştükleri, gerçek söz budur." (Meryem, 34) Bunlar gibi daha birçok ayet vardır.

Gelecekte yaşanacak olaylara ilişkin haberler de yer alır, Kur'ân-ı Kerim'de. Şu ayette olduğu gibi: "Rumlar yenildi. En yakın bir yerde. Onlar, bu yenilgilerinden sonra yeneceklerdir. Birkaç yıl içinde." (Rûm, 2-4) Şu ayetlerde de Peygamberimizin Medine'ye hicretinden sonra, Mekke'ye tekrar döneceği önceden haber verilmiştir: "Kur'ân'ı sana farz kılan Allah, elbette seni dönülecek yere döndürecektir." (Kasas, 85) "Allah dilerse güven içinde, başlarınızı tıraş ederek ve kısaltarak, korkmadan Mescid-i Haram'a gireceksiniz." (Fetih, 27) "O geri bırakılanlar, ganimetleri almak için gittiğiniz zaman, 'Bizi bırakın, sizinle beraber gelelim.' diyeceklerdir." (Fetih, 15)

Şu ayetleri de aynı kategoride değerlendirmeliyiz: "Allah seni insanlardan korur." (Mâide, 67) "O zikri biz indirdik ve onun koruyucusu da elbette biziz." (Hicr, 9) Ve bunlar gibi müminlere yönelik ileriye dönük vaatler ve Mekkeli kâfir ve müşriklere yönelik tehditler içeren birçok ayet vardır ki, aynen tahakkuk etmişlerdir. Bunun yanı sıra Kur'ân-ı Kerim'in bazı ayetleri, kimi toplumların ve kimi gelişmelerin işaretlerini, belirleyici özelliklerini içermektedir: "Helâk ettiğimiz bir ülkeye artık dünya hayatı haramdır.

Onlar bir daha geri dönemezler. Nihayet Ye'cuc ve Me'cuc setleri açıldığı ve onlar her tepeden akın ettiği ve gerçek vaadin yaklaştığı zaman, birden inkâr edenlerin gözleri donup kalır: Vah bize, biz bundan gaflet içinde idik. Biz gerçekten zalim kimseler idik.' (Enbiyâ, 95-97) "Allah sizden, inanıp salih amel işleyenlere vaat etti: Onları yeryüzünde hü-kümran kılacak." (Nûr, 55) "De ki: O, sizin üzerinize, üstünüzden bir azap göndermeye kadirdir." (En'âm, 65)

Şu ayet-i kerimeler de aynı kategori içinde değerlendirilirler: "Rüzgarları, aşılayıcı olarak gönderdik." (Hicr, 22) "Orada her şeyden ölçüsü belirlenmiş ürünler bitirdik." (Hicr, 19) "Dağları birer kazık kılmadık mı?" (Nebe, 7) Bu ayetlerin içerdikleri bilgiler, Kur'ân'ın indiği dönemlerde bilinmeyen bilimsel gerçeklere da-

126 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1


yanmaktadır. Söz konusu gerçekler üzerindeki bilinmezlik perdesi ancak son çağlarda bilim alanındaki gelişmelerden sonra aralanabilmiştir. Mâide suresinde yer alan şu ayet-i kerime de gayb âlemine ilişkin bilgiler içermektedir. (Bu yöntem, Kur'ân ayetlerinin bazısını bazısına uyarlama, bazısını bazısına tanık olarak öngörme esasına dayanan tefsir anlayışının özelliklerinden biridir.): "Ey inananlar, sizden kim dininden dönerse, (bilsin ki) Allah, yakında öyle bir toplum getirecek ki, O onları sever, onlar da onu severler." (Mâide, 54) Yûnus suresinde yer alan bir ayette de şöyle buyurulur: "Her ümmetin bir peygamberi vardır. Peygamberleri onlara gelince aralarında adaletle hükmolu-nur ve onlara hiç zulmedilmez." (Yûnus, 47) "Sen yüzünü Allah'ı birleyici olarak doğruca dine çevir: Allah'ın yaratışına, ki insanları ona göre yaratmıştır." (Rûm, 30) Bunlar gibi, gelecekte İslâm ümmetinin veya tüm dünyanın tanık olacağı olayları haber veren birçok ayet vardır.

Tüm bu haberler, Kur'ân'ın indiriliş döneminden sonrasını ilgilendirmektedir. İnşaallah, İsrâ suresinin ilgili ayetinde bu konuyu etraflıca irdeleyeceğiz. Kur'ân'ın, Çelişkilerden Uzak Olduğunu Söyleyerek Meydan Okuması Kur'ân-ı Kerim, kimi ayetlerde de kendi içinde çelişki barındırma- dığını vurgulayarak meydan okur: "Hâlâ Kur'ân (ayetleri) üzerinde düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda birbirini tutmaz çok şeyler bulurlardı." (Nisâ, 82) Evren zorunlu olarak maddî niteliklidir, ona egemen olan yasa da dönüşüm ve tekâmül yasasıdır. Şu hâlde, bu evrenin bir parçası olarak varolan her şey, aşamalı bir varoluş süreci yaşar; zayıflıktan güçlülüğe, eksiklikten olgunluğa yönelir.

Bu yöneliş, o şeyin hem özünde ve hem de özüne bağlı unsurlarda, davranış ve eylemlerinde söz konusudur. İnsan da bu süreci yaşar; varoluşu, eylemleri ve eylemlerinin sonuçları itibariyle dönüşüm hâlindedir, tekâmül etmektedir. Fikir ve kavrayış noktasında da bu kural geçerlidir. Aramızda hiç kimse yoktur ki, kendisini bugün dünden daha olgun, daha yeterli görmesin. Yine hepimiz, ikinci anımızda

Bakara Sûresi / 21-25 .......................................................... 127

birinci anımızdaki söz ve davranışlarımızdaki sürçmelerimizle karşılaşmaktayız. Bu, bilinçli bir insan olarak kendini tanıyan herkesin kabul edeceği, inkâr edemeyeceği bir realitedir. Bu kitabı, Peygamberimiz dönem dönem insanlara sunmuş, yirmi üç yıl boyunca, değişik şartlarda, farklı ortamlarda, Mekke'- de, Medine'de, zaman zaman gece, zaman zaman da gündüz, yolculukta, mukimlikte, savaşta, barışta, zor günlerde, zafer günlerinde, güvenli dönemlerde, korkulu anlarda, ilâhî bilgileri sunmak, üstün ahlâkın kurallarını öğretmek, ihtiyaç duyulan her konuda dinî hükümleri yasalaştırmak amacıyla parça parça insanlara okumuştur.

Buna rağmen benzeşen söz diziminde en ufak bir çelişki, birbirini tutmazlık söz konusu değildir. Nitekim kendisi, kendisini "(ayetleri) birbirine benzeyen ve tekrarlanan bir kitap" [Zümer, 23] olarak nitelendirmektedir. Sunduğu bilgiler, koyduğu temel ilkeler ve ahlâk kuralları açısından tek bir uyuşmazlık, birbirini çürütme meydana gelmemiştir. Tam tersine, ayetleri birbirlerini tefsir eder, birbirlerinin kapalı noktalarını açıklar niteliktedir. Nitekim Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Kur'ân'ın bir kısmı bir kısmını destekler, bir kısmı bir kısmına tanıklık eder."1 Eğer Kur'ân Allah'tan başkası tarafından ortaya konulmuş bir eser olsaydı, ifade tarzının bazı yerleri diğer bazı yerlerinden daha güzel olacaktı, sözün vurgusu ve etkinliği bakımından bazı yerleri diğer bazı yerlerinden daha parlak olacaktı. Sunduğu bilgiler, koyduğu ilkeler ve kurallar da doğruluk ve yanlışlık, sağlamlık ve çürüklük noktasında farklılık arzedecekti.

Denebilir ki: Bu, salt bir iddiadır ve bir kanıta da dayanmıyor. Çünkü Kur'ân'da birçok çelişkilere ve anlaşılmaz ifadelere rastlanmıştır. Bunlar bir araya getirilse, ciltler dolusu kitap eder. Bunların bir kısmı, ifade biçimiyle ilgili ve belâgat açısından birer kusur sayılan sorunlardır. Bir kısmı da manevî anlamla ilgili ve Kur'ân'ın görüşleri ve öğretilerinin yanlışlığını ortaya koyan çelişkilerdir. Gerçi Müslümanlar bunlara cevap vermişlerdir ama, bu cevaplar gerçekte yorumdan öteye gitmezler, tutarlılık esasına ve orijinalitesi bozulmamış fıtrat duyarlılığına göre bir değer ifade etmezler.

---------------------

1- [Nehc'ül-Belâğa, hutbe:133]

128 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Buna karşılık olarak ben de derim ki: İşaret edilen çelişkiler ve anlaşılmaz ifadeler, açıklamalarıyla ve doyurucu cevaplarıyla birlikte tefsir kitaplarında yer alırlar. Bu kitapta da yeri geldiğinde bu sorunlara değinilmiştir. Dolayısıyla bu eleştiri, delili olmayan boş bir iddiadan öteye gitmemektedir.

Kur'ân'da anlaşılmaz şeyler olduğunu ya da onda çelişki bulunduğunu iddia eden kimselerin, geniş tefsir kitaplarında cevaplarıyla birlikte değinilmemiş tek bir sorunları bulunmamaktadır. Ne var ki onlar, sorunları almış, bir araya toplamış, düzene sokmuş, ama cevaplarına değinmemişlerdir. Ne güzel söylemişler: "Eğer sevgi gözü (kusurları görememekle) suçlanıyorsa, (erdemleri görmeme noktasında da) kin gözü daha çok suçlanmaktadır." Denebilir ki: Peki Kur'ân'daki "nesh" olgusuna ne dersin? Çünkü bizzat Kur'ân onun geçerliliğinden söz ediyor: "Biz bir ayeti neshedersek veya unutturursak, ondan daha hayırlısını veya onun benzerini getiririz." (Bakara, 106) "Biz bir ayetin yerine başka bir ayet getirdiğimiz zaman -ki Allah, neyi indirdiğini çok iyi biliyor-..." (Nahl, 101) Şimdi, ifade tarzı açısından bu değişikliklerin bir çelişki sayılmayacağını kabul etsek bile, nesih görüş değişikliği değil de nedir? Buna karşılık olarak ben de derim ki: Kur'ân-ı Kerim'deki nesih olgusu, ifade tarzı açısından bir çelişki olarak değerlendirilemeyeceği gibi, bakış açısı ve hüküm değişikliği olarak da değerlendirilemez. Bunun açıklanması şöyledir: Bakarsın, olumlu koşullar gereği verilen bir hüküm bir güne uygun düşer de, koşulların değişmesi sonucu bir başka güne uygun düşmez. Bu durumda, o günün koşullarına uygun düşen yeni bir hüküm yürürlüğe konur.

Bunun en açık kanıtı, Kur'ân-ı Kerim'de, içerdikleri hükümleri yürürlükten kaldırılan ayetlerde, sözlü olarak bu ayetlerin içerdikleri hükümlerin ileride yürürlükten kaldırılacağının ima edilmiş olmasıdır. Örneğin, hükmü yürürlükten kaldırılan bir ayette şöyle buyuruluyor: "Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı aranızdan dört erkek şahit isteyin; eğer şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evler-

Bakara Sûresi / 21-25 .......................................................... 129

de tutun (hapsedin)." (Nisâ, 15) (Son cümlenin içerdiği ima dikkat çekicidir.) Bir başka ayette de şöyle buyuruluyor: "Ehlikitap'tan birçoğu, gerçek kendilerine apaçık belli olduktan sonra, içlerindeki kıskançlıktan ötürü, sizi imanınızdan sonra vazgeçirip kâfir olmanızı istediler. Allah emrini getirinceye kadar, affedin, hoş görün." (Bakara, 109) Görüldüğü gibi, ifadenin son cümlesi, onlara karşı takınılacak tavra ilişkin hükmün geçici olduğunu ima ediyor.

Kur'ân'ın, Belâgatiyle Meydan Okuması Kur'ân-ı Kerim, ifade tarzının belâgat ve etkinlik açısından erişilmez olduğunu vurgulayarak bu alanda da karşıtlarına meydan okuyor: "Yoksa, 'Onu uydurdu' mu diyorlar? De ki: 'Eğer doğru söylüyorsanız, siz de onun benzeri on uydurulmuş sure getirin; Allah'tan başka çağırabildiklerinizi de çağırın.' Eğer size cevap veremedilerse, bilin ki o, Allah'ın bilgisiyle indirilmiştir ve O'ndan başka ilâh yoktur. Artık Müslüman oluyor musunuz?" (Hûd, 13-14) Ayetler Mekke'de inmiştir. "Yoksa, 'Onu uydurdu' mu diyorlar? De ki: 'Eğer doğru söylüyorsanız, siz de onun benzeri bir sure getirin ve Allah'tan başka çağırabildiklerinizi de çağırın.' Hayır, bilgisini kavrayamadıkları, te'vili kendilerine gelmemiş olan bir şeyi yalanladılar." (Yûnus, 38-39) Bu ayetler de Mekke'de inmişlerdir.

Bu ayetlerde, Kur'ân ifadelerindeki belâgat ve düzen açısından bir meydan okuma söz konusudur. Çünkü o dönemde Kur'ân'ın muhatabı olan öz Arapların en belirgin özellikleri, belâgatte ileri gitmiş olmalarıdır. Nitekim tarih, belâgat ve fesahat alanında, açık, anlaşılır ve etkileyici söz söyleme sanatı açısından öz Arapları geride bırakan eski ve yeni bir ulustan söz etmez. Araplar, güzel, yeterli, anlaşılır hâl ve makama uygun konuşma sanatı açısından eski-yeni tüm ulusları geride bırakmışlardı. İşte Kur'ân onları gayretkeşliğe itecek ve içlerindeki asabiyet damarını kabartacak şekilde, onlarla özdeşleşmiş bir alanda onlara meydan okuyor. Gururları, başkalarının karşısında eğilmemeleri, ürünlerinin küçük görülmesini kabullenmemeleri, onların karakteristik özellikleriydi. Bu meydan okumanın üzerinden uzun zaman geçmiş, ama onlardan ses çıkmamıştı; gün geçtikçe çaresizlikleri biraz daha belirginleşmişti. Bu meydan okumanın karşı-

130 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

sında sadece saklanıyorlardı, köşe bucak kaçıyorlardı. Nitekim yüce Allah, onların bu durumlarını şöyle tasvir ediyor: "İyi bilin ki onlar, ondan (Peygamberden) gizlenmek için göğüslerini bükerler. İyi bilin ki onlar, örtülerine büründükleri zaman, Allah onların içlerinde gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir." (Hûd, 5) Bu meydan okumanın üzerinden bin dört yüzyılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen, kimse onun bir benzerini getirebilmiş değildir ve kimse ona karşı çıkabilmiş değildir. Çıkanlar da rezil olmuşlardır, gülünç duruma düşmüşlerdir.

Kur'ân'a karşı çıkmaya yönelik bazı girişimlerin olduğu bilinmektedir. Söz gelimi yalancı Müseyleme "Fil" suresine nazire yaparak şöyle demiştir: "Fil; nedir fil? Nereden bileceksin ki, nedir fil? Onun sert bir kuyruğu ve uzun bir hortumu vardır." Yalancı kadın peygamber Seccah'a hitap olarak da şöyle der: "Onu bir şekilde siz kadınlara girdiriyoruz ve yine onu bir şekilde siz kadınlardan çıkarıyoruz." Şu saçmalıklara ve hezeyanlara bakıp da ibret alın. Şu da bazı Hıristiyanların Fâtiha suresine karşı uydurdukları bir sözdür: "Rahman'a hamdolsun. O, kâinatın Rabbidir, cezalandıran meliktir. İbadet sana ve yardım sendendir. Bizi iman yoluna ilet." Ve bunların benzeri tutarsız bir sürü hezeyan ve söylence ortaya atılmıştır.

Denebilir ki: İnsan zekâsının ortaya koymuş olduğu söz, nasıl insan açısından mucize düzeyinde olabilir? İnsan zekâsından kendisinin kavrayamadığı bir şeyin sızması mümkün müdür? Oysa fail fiilinden daha güçlüdür, bir eseri ortaya koyan, eserini kuşatmış durumdadır. Başka bir ifadeyle, sözü anlamın alâmeti hâline getiren insanın kendisidir. Çünkü toplumsal ihtiyaç, insanı içindekini başkalarına anlatma zorunluluğunu doğurur. Dolayısıyla, sözdeki anlamı ortaya çıkarma (keşif) özelliği itibarî, sözleşmeli ve anlaşmalı bir özelliktir. İnsan zekâsının ürünü olan bu özelliğin, insan zekâsının sınırlarını aşıp zekâ tarafından kavranamayacak bir olağanüstülüğe ulaşması muhaldir. Şu hâlde, herhangi bir sözün zekâ tarafından kavranamayacak bir anlamın ortaya çıkarması da muhaldir. Aksi takdirde söz, itibarî bir alâmet olmaktan çıkar.

Eğer "Sözel terkiplerin arasında, mucize düzeyine ulaşan bir terkip vardır." dense, bu demektir ki, kastedilen anlamlardan her

Bakara Sûresi / 21-25 .......................................................... 131

birinin, eksiklik ve mükemmellik, fesahat ve belâgat açısından farklılık gösteren birçok terkibi vardır. Bu terkiplerin arasında, son derece etkin, en üst düzeyde bir terkip vardır ki beşer gücünü aşa. Mucize olan da bu terkiptir işte. Bunun gereği, ifade edilmek istenen her anlam açısından mucize niteliğine sahip tek bir terkibin olduğudur. Oysa Kur'ân-ı Kerim'in bir anlamı değişik ifadelerle ve farklı terkiplerle dile getirdiği çokça görülmektedir. Peygamberler kıssalarında bu tür sözel değişikliklere rastlamak mümkündür.

Eğer Kur'ân'ın sözel terkipleri mucize nitelikli olsaydı, o zaman ifade edilmek istenen her anlam için, her zaman aynı sözel terkip kullanılmalıydı, başkası değil. Ben derim ki: Bu iki şüphe ve benzeri diğer şüpheler, bazı araştırmacıları, Kur'ân'ın sözel mucizeliğini Allah'ın caydırması, engellemesiyle açıklamaya itmiştir. Bunu derken şunu kastediyorlar: Kur'ân-ın ya da bir veya birkaç suresinin bir benzerini getirmek, insan açısından imkânsız bir şeydir. Kur'ân'da yer alan meydan okuyucu ayetler ve yüzyıllardır Kur'ân'a karşı çıkanların bu husustaki çaresizlikleri bunu ortaya koyuyor. Fakat bu demek değildir ki, Kur'ân-ı Kerim'de yer alan ifadeler insan gücünün üstündedirler.

Bilâkis, Kur'ân'da yer alan tüm ifadeler, insanlarca söylenebilecek türden ifadelerdir. Meselenin özü şudur: Yüce Allah, insanları Kur'ân'a karşı çıkmaktan, onun bir benzerini ortaya koymaya kalkışmaktan alıkoyuyor, onları böyle bir girişimde bulunmaktan caydırıyor. Çünkü ilâhî irade beşer iradesine egemendir. Amaç, peygamberlik mucizesini korumak ve peygamberlik misyonunun dokunulmazlığını sağlamaktır. Yukarıdaki iddia yanlıştır ve meydan okumaya ilişkin ayetlerin ifade ettiği gerçeklerle uyuşmaz: "Yoksa, 'Onu uydurdu' mu diyorlar? De ki: 'Eğer doğru söylüyorsanız, siz de onun benzeri on uydurulmuş sure getirin; Allah'tan başka çağırabildiklerinizi de çağırın.' Eğer size cevap veremedilerse, bilin ki o, Allah'ın bilgisiyle indirilmiştir." (Hûd, 13-14) Bu son cümleden anlaşılıyor ki, meydan okuma ile verilmek istenen mesaj, Kur'ân'ın Peygamber tarafından uydurulmadığı, onun Allah'ın bilgisi dahilinde indiğidir. Onun şeytanlar tarafından indirilmediğini vurgulamaktır. Nitekim yüce Allah, bir ayette şöyle buyuruyor: "Yoksa, 'Onu uydurdu' mu diyorlar?

132 ................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Hayır, onlar inanmıyorlar.Eğer doğru söylüyorlarsa, onun gibi bir söz getirsinler." (Tûr, 33-34) Bir diğer ayette de şöyle buyuruyor: "Onu şeytanlar indirmedi. Bu, onlara yaraşmaz ve zaten yapamazlar da. Çünkü onlar işitmekten uzaklaştırılmışlardır." (Şuarâ, 210-212) Hâlbuki onların sözünü ettikleri caydırma ve vazgeçirme, Kur'ân'ın Allah katından indirilmiş bir kitap oluşuna değil, sadece Peygamberimizin (s.a.a) peygamberlik mis-yonunun doğruluğuna yönelik bir kanıt oluşturur.

Yukarıda sunduğumuz ayetle aynı mesajı içeren bir ayet de şudur: "Yoksa, 'Onu uydurdu' mu diyorlar? De ki: 'Eğer doğru söylüyorsanız, siz de onun benzeri bir sure getirin ve Allah'tan başka çağırabildiklerinizi de çağırın.' Hayır, bilgisini kavrayamadıkları, te'vili kendilerine gelmemiş olan bir şeyi yalanladılar." (Yûnus, 38-39) Bununla da açıkça anlaşılıyor ki, imkânsızlığı ifade edilen şey, insanların Kur'ân'a benzer bir kitap getirebilmeleridir, hem kendilerinin ve hem de kendilerine bu hususta yardım edecek herkesin buna güç yetirebilmeleridir. Çünkü Kur'ân, bilgisini kuşatmadıkları, te'vilini bil-medikleri bir kitaptır. Onun bilgisini ancak yüce Allah kuşatabilir. Bu yüzden de ona karşı çıkmamakta, bir benzerini getirememekteler. Yüce Allah bir ayette şöyle buyuruyor: "Hâlâ Kur'ân (ayetleri) üzerinde düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda birbirini tutmaz çok şeyler bulurlardı." (Nisâ, 82) Bu da gösteriyor ki, insanları Kur'ân'ın benzerini ortaya koymaktan âciz kılan unsur, Allah'ın insanların onda çelişki bulmalarına engel olması değil, onun kendi içinde birbirini tutmaz şeyler barındırmasıdır; sözel ve anlamsal olarak bir çelişkinin Kur'ân'da yer almamasıdır. Bu yüzden Kur'ân'ın mucizeliğini, Allah'ın gönüllerde tasarruf ederek insanları ona karşı çıkmaktan caydırmasına bağlanmak kesinlikle yanlıştır, itibar etmemek gerekir. Bu mukaddime aydınlandıktan sonra söz konusu iki şüphenin asıl cevabına geçelim. Birinci şüphede şöyle deniyordu: Belâgat sözün niteliklerindendir. Söz ise insan zekâsının icat ettiği bir şeydir. Dolayısıyla sözün insan zekâsının kapasitesini aşması mümkün değildir. Çünkü söz zekânın ürününden başka bir şey değildir.

Bakara Sûresi / 21-25 .......................................................... 133

Bu yaklaşıma verilecek cevap şudur: Söz açısından insan zekâsıyla ilgili olan şey, lafızların tek başına ifade ettikleri anlamlardır. Ancak zihindeki anlamı, zihinde olduğu biçimde, tam veya eksik olarak, açık veya kapalı olarak anlatabilmek için kelimeleri sıralayıp cümle kurmak, aynı şekilde, ifade edilmek istenen anlamı, tüm bağlantılarıyla, öncülleriyle, ilintileriyle ya da bunların bir kısmıyla realiteye uygun olabilecek şekilde zihinde şekillendirmek, kelimeleri anlamlar karşılığında vazetmekle, kelimelere mana yüklemekle ilgisi bulun-mayan bir meseledir. Bu, bir yandan ifade etme ve belâgat sanatındaki maharete, kelimeleri sıralayıp güzel cümleler kurma yeteneğine, öte yandan da zihnin dış âlemdeki anlatılan olguyu tüm yönleriyle, gerekleriyle ve bağlantılarıyla algılamasındaki inceliğe, dikkatine bağlı olan bir şeydir.

Dolayısıyla meselenin üç yönü vardır. Bunlar, bir varlıkta aynı anda bulunabildikleri gibi, birbirlerinden ayrı olarak da bulunabilirler. Örneğin, bir insan herhangi bir dilin istisnasız tüm kelimelerini bilebilir, ancak konuşma yeteneğine de sahip olmayabilir. Bir insan da, söz ve ifade sanatında uzmanlaşmış olduğu hâlde, bilgi ve kültür yönünde yetersiz olabilir. Böyle bir insan, tüm anlamları kuşatıcı, doyurucu bir konuşma yapamaz. Bir başka insan da, bilgi ve kültür açısından büyük bir birikime sahip olabilir, keskin bir zekâsı ve duyarlı bir fıtratı olabilir. Fakat içindeki birikimi açık ve anlaşılır bir dille insanlara aktarmaktan, gözlemlediği güzellikleri ve göz alıcı manzaraları verdikleri mesajlarla birlikte, büyüleyici kelimelere yükleyip anlatmaktan âciz olabilir.

Bu üç olgudan yalnızca birincisi, insanın toplumsal zekâsıyla ortaya koyduğu şeyle ilgilidir. İkincisi ve üçüncüsü ise, insanın kavrama gücündeki bir tür letafet ve incelikle ilgilidir. Bilindiği gibi, bizim sahip bulunduğumuz kavrama gücünün kapasitesi sınırlıdır, ölçülüdür. Dışımızda meydana gelen olayları tüm ayrıntılarıyla ve dış âlemde yer alan olguları tüm bağlantılarıyla birlikte kuşatamayız. Dolayısıyla biz, hiçbir zaman hata işlemeye karşı güvencede değiliz. Bunun yanı sıra varoluşumuzun aşamalılığı, bilgilerimizin de aşamalı bir farklılığa sahip olmalarını, yani noksandan tamama doğru bir süreç içinde olmalarını gerektirir.

134 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Bu yüzden bir konuşmacı ne kadar yetenekli olursa olsun ve bir şair ne kadar kurcalayıcı, bilinmezlikleri ortaya çıkarıcı olursa olsun, başlangıçta ortaya koyduğu eser, zekâsının ve kavrama kapasitesinin elverdiği ölçüde, son demlerinde ortaya koyduğu eserin düzeyine ulaşamaz. İnsan ürünü bir sözü ele alacak olursak, bu söz hiçbir şekilde yanılgıdan soyutlanmış olarak değerlendirilemez. Çünkü bu sözü söy-leyen kişi, her şeyden önce, konuşmasına konu olan olgunun tüm parçaları ve koşullarına vâkıf olamaz. Bu bir. İkinci olarak da; bu söz, ne önceki sözlerinin, ne de sonraki sözlerinin haddi ve ölçüsünde olamaz. Hatta çok ince olmasından dolayı biz somut olarak fark etmezsek bile, konuşmanın başı ile sonu eşit düzeyde olamaz. Çünkü dönüşüm ve tekâmül kuralı geneldir.

Dolayısıyla, hiçbir şaka ve çelişki içermeyen son söz niteliğini taşıyan ciddî bir söz gördüğümüz zaman (kuşatıcı bir bilgiden kaynaklanmayan söz de, şakanın ciddîsidir) hiç tartışmasız, bunun beşer sözü olmadığını anlarız. Yüce Allah bu gerçeği şöyle dile getirir: "Hâlâ Kur'ân (ayetleri) üzerinde düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda birbirini tutmaz çok şeyler bulurlardı." (Nisâ, 82) Bir ayette de şöyle buyurur: "Dönüşü olan göğe, yarılan yere andolsun ki o, (hak ile batılı, doğru ile yanlışı) ayıran son sözdür; o, şaka değildir." (Târık, 11-14) Bu ayette değişken olan iki olguya, yani göğe ve yere yemin ediliyor.

Hakkında yemin edilen şeyse, değişmeyen ve te'vilinden ibaret olan sabit gerçeğe dayanan Kur'-ân'dır. (İleride Kur'ân-ı Kerim'de yer alan "te'vil" kavramının ne anlama geldiğini açıklayacağız.) Yüce Allah bir ayette de şöyle buyuruyor: "Hayır! O, yüce Kur'- ân'dır. Levh-i Mahfuz'dadır." (Bürûc, 21-22) Bir ayette de şöyle buyuruyor: "Apaçık kitaba andolsun ki biz, düşünüp anlamanız için onu Arapça Kur'ân kıldık. O, katımızda bulunan ana kitaptadır. Şanı yücedir, hüküm ve hikmet doludur." (Zuhruf, 2-4) Bir başka ayette ise şöy-le buyuruyor: "Hayır! Yıldızların yerlerine yemin ederim. Bilseniz, bu büyük bir yemindir. O, elbette şerefli Kur'ân'dır. Korunmuş bir ki-taptadır. Temizlenenlerden başkası ona dokunamaz." (Vâkıa, 75-79) Bu ve benzeri ayetler, Kur'ân-ı Kerim'in içerdiği anlamlar itibariyle kalıcı ve değişmez gerçeklere dayandığı gibi, kendisinin de değişmez olduğunu ortaya koyuyor.