El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1
 
Fâtiha Sûresinin devamı.


72 .................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

c) Yoldan sapmış olanlar. Bunlar şaşkındırlar, nereye gideceklerini bilmezler, sapıktırlar.

"Kendilerine nimet verdiğin, gazaba uğramamış ve de sapmamış kimselerin yoluna." ifadesinin bu sınıflandırmaya yönelik bir işaret içerdiğini söylemek mümkündür. Doğru yol, kesinlikle diğer iki yol değildir. Bununla gazaba uğramışların ve sapmışların yollarını kastediyorum. Şu hâlde doğru yol, sözü edilen ilk yoldur. Yani büyüklük taslamayan müminlerin yoludur. Ancak yüce Allah bir ayette şöyle buyuruyor: "Allah inananları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltir." (Mücâdele, 11) Bu da gösteriyor ki, müminlerin yolu da kendi içinde derecelere ayrılmaktadır.

Bunun izahı şöyledir: Her sapıklık şirktir, bunun tersi de doğrudur. Yüce Allah'ın şu sözü bu gerçeği dile getirmektedir: "Kim küfrü imanla değişirse, artık dümdüz yoldan sapmış olur." (Bakara, 108) Yüce Allah'ın şu sözü de bu anlamı pekiştirir niteliktedir: "...'Şeytana tapmayın, o sizin apaçık düşmanınızdır.

Bana tapın,doğru yol budur.' Nitekim o, sizden birçok nesilleri saptırdı." (Yâsîn, 60-62) Kur'ân-ı Kerim şirki zulüm, zulmü de şirk olarak nitelendirir. Kıyamet koptuktan sonra her iş sonuca bağlanınca, şeytanın itirafını bize aktaran ayet-i kerime de bu anlamı destekler mahiyettedir: "Ben, önceden beni Allah'a ortak koşmanızı da tanımamıştım zaten. Doğrusu zalimler için acı bir azap vardır." (İbrâhîm,22)

Aynı şekilde şu ayet-i kerimede olduğu gibi zulüm de sapıklık olarak nitelendirilir: "İnananlar ve imanlarını zulümle karıştırmayanlar, işte güven onlarındır ve doğru yolu bulanlar da onlardır." (En'âm, 82) Bu anlamı, doğru yolu bulma ve sapıklık veya sapıklığı izleyen azaptan güvende olmanın zulmün bertaraf edilmesi ve imanın zulümle karıştırılmamasına bağlanmasından algılamak mümkündür. Kısacası sapıklık, şirk ve zulmün konumu birdir. Bunlar birbirlerinin vazgeçilmezleri, birbirlerinin pekiştiricileridirler. İşte, "Bunların her biri diğerini tanımlar veya her biri aynı zamanda diğeri demektir." derken bunu kastediyoruz. Ancak şunu da vurgulamak gerekir ki bu, anlam aşamasında değil, mısdak aşamasında böyledir. Bunu bildikten sonra kesin olarak anlarsın ki, sapıkların yolundan ayrı bir yol olan "doğru yol"da kesinlikle şirk ve zulüm söz

Fâtiha Sûresi / 6-7 ............................................... 73

konusu olmadığı gibi, yine aynı kesinlikte sapma da söz konusu olmaz. Kalplerin derinliklerinde bir küfür veya yüce Allah'ın hoşnut olmadığı bir düşünce barınmaz. Bedenin organlarıyla bir günah fiili veya itaatte bir kusur işlenmez.

İşte teori ve pratik olarak gerçek tevhit budur. Bu ikisinin arasında bir üçüncü yol yoktur. Haktan sonra, sapıklıktan başka ne var ki? Yüce Allah'ın şu sözü de bu açıklamayı pekiştirir niteliktedir: "İnananlar ve imanlarını bir zulümle karıştırmayanlar, işte güven onlarındır ve doğru yolu bulanlar da onlardır." (En'âm, 82) Bu ayette, doğru yolun güvenli olduğu vurgulanıyor, tam hidayet vaat ediliyor. Çünkü burada ism-i fail [muhtedûn=doğru yolu bulanlar] ifadesi kullanılmış ve ism-i failin geleceğe delâlet ettiğini söylüyorlar.

Dikkat edilsin! Kuşkusuz, bu da doğru yolun niteliklerinden biridir. Daha sonra yüce Allah, doğru yolun sahipleri olan bu kendilerine nimet verilen kimseleri şöyle tanımlıyor: "Kim Allah'a ve Resul'e itaat ederse, işte onlar Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddîkler (gerçekler, dosdoğru kullar), (amellere olan) şehitler ve sa-lihlerle birlikte olur ve onlar ne de güzel arkadaştır!" (Nisâ, 69) Yüce Allah bu ayette sözü edilen iman ve itaati, bu ayetten önce şöyle tanımlamıştır: "Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıklar hususunda seni hakem kılıp, sonra da verdiğin hükmü, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın tam anlamıyla kabullenmedikçe inanmış olmazlar.

Eğer biz, kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın, diye bunu onlara farz etmiş olsaydık, içlerinden pek azı müstesna, bunu yapmazlardı. Hâlbuki kendilerine verilen öğüdü yerine getirselerdi, onlar için hem daha hayırlı, hem de (imanlarını) daha pekiştirici olurdu." (Nisâ, 65-66) Burada yüce Allah onları söz, davranış, iç ve dış görünüm olarak kulluk açısından sağlam ve noksansız olarak nitelendiriyor. Bu açıdan hiçbir hususu bu genellemenin dışında tutmuyor. Bununla beraber, bu son ayette niteliklerine işaret edilen müminleri, kendilerine nimet verilmiş olanların izleyicileri ve bağlıları olarak tanıtıyor ve onların safından aşağıdaki bir safta yer aldıklarını belirtiyor. Bunu "birlikte olur" tabiri ile "onlar ne de güzel arkadaştır!" ifadesinde anlıyoruz. Çünkü aynı derecede olmaları söz konusu olsaydı,"onlar, şu kimselerle birlikte olur." değil de, "onlar, şu kimselerdendir." buyurulması gerekirdi.

74 ............................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Yüce Allah'ın şu sözü de bu ayetin bir benzeridir: "Allah'a ve Resulüne inananlar, Rableri yanında onlar, sıddîkler ve şehitlerdir. Onların mükâfatları ve nurları vardır." (Hadîd, 19) Bu ayette müminlerin ahiret gününde şehitlere ve doğrulara ilhâk edilecekleri dile getiriliyor. "Rableri yanında" ve "Onların mükâfatları" sözleri bu sonucu öngörüyor. Şu hâlde, doğru yolun sahipleri, kalpleri ve amelleri sapıklıktan, şirkten ve zulümden arınmış müminlerden daha üstün bir konuma ve daha yüksek bir dereceye sahiptirler. Bu ayetler üzerinde düşünüldüğü zaman, zorunlu olarak, durumları ve konumları bundan ibaret olan müminlerde de bir eksiklik olduğu anlaşılıyor.

Eğer bu eksikliği gider-miş olsalardı, onlar da kendilerine nimet verilen kimselerden olurlardı. Yani onlarla arkadaşlık etme derecesinden, onlardan olma derecesine yükselmiş olurlardı. Belki de bu ayrıcalıklarının sebebi, Allah hakkındaki derin marifetleri, ileri bilgileridir. Nitekim yüce Allah bir ayette şöyle buyuruyor: "Allah, inananları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltir." (Mücâdele, 11) Şu hâlde doğru yolun sahipleri, kendilerine kâmil iman nimetinden daha üstün bir nimet verilen kimselerdir. Bu da doğru yolun niteliklerinden biridir. Yüce Allah "yol" anlamına gelen "sırat" ve "sebil" kelimelerini Kur'ân-ı Kerim'de defalarca kullanmıştır.

Fakat bir tek "sırat-ı müstakîm"den fazlasını kendisine izafe etmemiştir. Ama "sebil" olarak kendisine giden birçok yolun bulunduğunu vurgulamıştır: "Ama bizim uğrumuzda cihat edenleri biz, elbette yollarımıza (sebillerimize) iletiriz." (Ankebût, 69) Aynı şekilde, şu ayet-i kerimeden başka da "sırat-ı müstakîm"i yaratıklarından hiç kimseye izafe etmemiştir: "Kendilerine nimet verdiğin... kimselerin yoluna (sıratına)." Fakat "sebil" anlamında yol kavramını kendisinden başkasına da izafe ederek kullanmıştır: "De ki: İşte benim yolum (sebilim) budur: Allah'a basiretle davet ederim." (Yûsuf, 108) "Bana yönelen kimsenin yolu (sebili)." (Lokmân, 15) "Müminlerin yolu" (Nisâ, 115) Bununla da anlaşılıyor ki "sebil", "sırat-ı müstakîm"den farklıdır ve izleyicilerin, kulluk sunanların sayısına ve çokluğuna göre farklılık gösterir, değişir, çok olur.

Fâtiha Sûresi / 6-7 ............................................... 75

Fakat "sırat-ı müstakîm" tek ve değişmezdir. Yüce Allah'ın şu sözü buna işaret etmektedir: "Gerçekten size Allah'tan bir nur ve açık bir kitap gelmiştir. Allah onunla, rızasına uyanları esenlik yollarına (sebil) iletir, onları kendi ilmiyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve dosdoğru yola (sırat-ı müstakîme) iletir." (Mâide, 15-16) "Sebil" birden fazla olarak nitelendirilirken, sırat" bir tek olarak nitelendirilmiştir. Bu durumda sırat-ı müstakîm ya sebillerin tümünden ibarettir ya da sebillerin birleşmesi ve sırat-ı müstakîmle aynılaşması sonucu oluşan ana yoldur.

Aynı şekilde yüce Allah şöyle buyuruyor: "Onların çoğu, Allah'a ortak koşmadan inanmazlar." (Yûsuf, 106) Bununla da anlaşılıyor ki, şirk (ki bir sapıklıktır) imanla birlikte bulunabilir. İşte bu "sebil" dir. Dolayısıyla "sebil"in şirk ile bir araya gelebileceği anlaşılıyor. Fakat "sırat-ı müstakîm" sapıklıkla bir araya gelmez. Nitekim, "ve de sapmamı kimselerin" buyurulmuştur. Bu ayetler üzerinde kapsamlı bir şekilde düşünüldüğü zaman, bu "sebil"lerin her birinin "sırat-ı müstakîm"in aksine, kimi noksanlıklar ve kimi ayrıcalıklarla bir arada olabilecekleri anlaşılmaktadır. Yine anlaşılmaktadır ki, bu sebillerden her biri sırat-ı müstakîm olmakla birlikte diğerinden ayrıdır. Sırat-ı müstakîm de bu sebillerin her biriyle birleştiği gibi, her birinin muhalifiyle de birleşmektedir.

Böyle bir sonuca, sunduğumuz ayetlerden varmak mümkün olduğu gibi, diğer bazı ayetler de bu anlamı pekiştirir niteliktedir. Örneğin: "Bana ibadet edin; doğru yol (sırat-ı müstakîm) budur." (Yâsîn, 61) "De ki: Rabbim, beni doğru yola (sırat-ı müstakîme) iletti. Dosdoğru dine, Allah'ı bir bilen İbrahim'in dinine." (En'âm, 161) Bu ayetlerde, hem ibadet, hem de din, "sırat-ı müstakîm" olarak nitelendirilmiştir. Bu ikisi ise, bütün "sebil"lerin ortak özellikleridir. Buna göre, Allah'ın sebillerine oranla "sırat-ı müstakîm" bedendeki ruh gibidir. Nitekim bedenin hayatı boyunca geçirdiği değişik evre-ler vardır. Beden her evrede öncekinden farklıdır. Bebeklik, çocukluk, delikanlılık, gençlik, yetişkinlik, yaşlılık ve ihtiyarlık gibi. Fakat her evrede ruh aynı ruhtur, bedenden ayrılmaz bir bütündür.

76 ............................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Yine bedenin çeşitli hâlleri olabilir ki, ruhun isteklerine ve gereklerine ters düşebilir. Ama ruh öyle değildir. Bu, Allah'ın değişmez fıtratıdır ki, insanları onun üzerine yaratmıştır. Bununla birlikte beden ruhtur, yani insandır. Aynı şekilde, yüce Allah'a giden "sebil" de "sırat-ı müstakîm" dir. Ancak müminlerin sebili, tövbe edenlerin sebili, Peygamberi izleyenlerin sebili vs. gibi çoğaltabileceğimiz Allah'ın sebillerine dışarıdan bir afet veya noksanlık musallat olabilir. Fakat bunlar kesinlikle "sırat-ı müstakîm"e bulaşamazlar. Nitekim bir "sebil" olan imana, şirk ve sa-pıklığın karışabileceğini gördün. Ne var ki, bunların hiçbiri "sırat-ı müstakîm"in bünyesinde barınamaz.

Şu hâlde arılığı, bulaşmışlığı, yakınlığı ve uzaklığı açısından sebilin dereceleri vardır ve bunların tümü sırat-ı müstakîm üzerindedir ya da bizzat onun kendisidir. Yüce Allah hak ve batıla örnek verirken bu gerçeği açıklamıştır. Kastettiğim, hepsi de "sırat-ı müstakîm"den olmakla birlikte Allah'a giden "sebil"lerin faklılık gösterebilecekleridir. Yüce Allah buyuruyor ki: "Gökten bir su indirdi de dereler kendi ölçüsünce o su ile çağlayıp aktı. Sel üste çıkan köpüğü yüklenip götürdü. Süs yahut eşya yapmak için ateşte yakıp erittikleri madenlerde de bunun gibi bir köpük vardır. Allah, hak ile batılı böyle bir benzetme ile anlatır. Köpük yok olup gider. İnsanlara yararlı olan ise yeryüzünde kalır. İşte Allah, böyle meseller verir." (Ra'd, 17) Burada yüce Allah, bilgi ve olgunluk edinmede kalplerin ve kavrama yeteneklerinin farklı kapasitelere sahip olmakla beraber, her birinin tek bir semavî rızka dayandığını, oradan beslendiğini vurguluyor. Bu örnekle ilgili yeterli açıklamaya Ra'd suresinde yer vereceğiz. Kısacası, bu da sırat-ı müstakîmin, yani doğru yolun niteliklerinden bir diğeridir.

Doğru yolun (sırat-ı müstakîm) nitelikleri üzerinde düşündüğün zaman, onun Allah'a giden tüm yollara, tüm sebillere egemen olduğunu görürsün. Şöyle ki, bir yol sırat-ı müstakîm gerçeğinden barındırdığı oranda Allah'a ulaştırır. Oysa sırat-ı müstakîm kayıtsız ve şartsız olarak mutlak şekilde Allah'a ulaştırır. Bu yüzden yüce Allah onu "sırat-ı müstakîm" olarak nitelendirmiştir. "Sırat", açık yol demektir. Bu kelime, "yutmak" anlamına gelen "serete" fiilinden türemiştir.

Fâtiha Sûresi / 6-7 ............................................... 77

Sanki bu yol, yürüyenlerini yutuyor da, kendisinden ayrılmalarına, midesinden çıkmalarına izin vermiyor gibi. "Müstakîm" ise, ayağının üzerine dikilip kendine ve kendisiyle ilgili şeylere egemen olmak isteyen kimsedir. İşinin idaresini ele alan kimse gibi. Sonuç itibariyle "müstakîm", durumu ve konumu değişmeyen, demektir.

Buna göre, "sırat-ı müstakîm", izleyicisini amacına ve maksadına ulaştırmaktan geri kalmayan hedefe ulaştırıcı yoldur. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "İşte Allah'a inanıp O'na sımsıkı tutunanları, kendi katından bir rahmetin ve lütfun içine alacak ve onları kendisine (varan) doğru bir yola iletecektir." (Nisâ, 175) Yani bu hidayet değişmeyecek ve böylece sürüp gidecektir.

Bir ayette de şöyle buyuruyor: "Allah kimi hidayet etmek isterse, onun göğsünü İslâm'a açar. Kimi de saptırmak isterse, onun göğsünü, göğe çıkıyormuş gibi dar ve tıkanık yapar. Allah, inanmayanların üstüne işte böyle pislik çökertir. İşte Rabbinin doğru yolu budur." (En'âm, 125-126) Yani, onun değişmeyen ve hedefe ulaştırmaktan geri durmayan yolu budur.

Bir ayette de şöyle buyuruyor: "Allah dedi ki: İşte bu, benim üstlendiğim dosdoğru yoldur. Şüphesiz, sana uyan sapıtmışların dışında, senin benim kullarım üzerinde zorlayıcı hiçbir gücün yoktur." (Hicr, 41-42) Yani bu, benim değişmez yolumdur, yürürlükten kaldırılmaz yasamdır. Bir bakıma bu ifade, yüce Allah'ın şu sözüne çağrışım yapmaktadır: "Allah'ın kanununda bir değişme bulamazsın. Allah'ın kanununda bir sapma bulamazsın." (Fâtır, 43) "Sırat-ı müstakîm" kavramının anlamına ilişkin olarak yaptığımız açıklamalardan şu hususlar belirginlik kazanıyor:

1- İslâm, iman, ibadet, ihlâs ve tevazu gibi Allah'a giden yollar (sebiller), gerçeğin kaynağı olan "sırat-ı müstakîm"e yakınlıkları oranında kâmillik ve eksiklik, pahalılık ve ucuzluk bakımından birbirlerinden farklıdırlar. Bunların karşıtları olan küfür, şirk, inatçılık, azgınlık ve günahkârlık için de aynı durum söz konusudur.

Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Her birinin yaptıklarından ötürü dereceleri vardır. Allah, onlara yaptıklarının karşılığını verir; asla kendilerine haksızlık edilmez." (Ahkaf, 19) Akılların yüce Allah'tan algıladıkları ilâhî bilgilerin durumu da tıpkı buna benzemektedir.

78 ............................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Yeteneklerin farklılığı oranında bu bilgiler farklılık arzeder, kapasitelerin çeşitliliği oranında çeşitli algılama biçimleri ortaya çıkar. Yüce Allah'ın verdiği şu örnek de bunu vurgulamaktadır: "Gökten bir su indirdi de dereler kendi ölçüsünce o su ile çağlayıp aktı..." (Ra'd, 17)

2- Sırat-ı müstakîm, bütün yollara egemen olduğu gibi, sırat-ı müs-takîmin izleyicileri de öyledir. Yüce Allah onları bu yolda yerleşik ve kalıcı kılarak onların işlerini üzerine almış ve onları da kullarının doğru yola iletilmesinde yetkili kılmıştır.

"Onlar ne de güzel arkadaştır!" (Nisâ, 69) "Sizin veliniz ancak Allah, O'nun Resulü ve namazı kılan ve rükû hâlinde zekât veren müminlerdir." (Mâide, 55) derken, yüce Allah bunu kastetmiştir. Bu son ayetin müminlerin emiri Hz. Ali (a.s) hakkında indiği mütevatir hadislerle sabittir. O, bu ümmet içinde bu kapıyı açan ilk kişidir. Yeri gelince bu ayetle ilgili olarak geniş açıklamalarda bulunacağız.

3- Yola hidayet etmenin anlamı, yolun anlamının belirginleşmesiyle belirginleşir. es-Sihah adlı sözlükte belirtildiğine göre "hidayet", "göstermek, delâlet" demektir. Yine aynı sözlükte belirtildiğine göre, bu fiil Hicazlıların lehçesinde iki mef'ulü birden etkilemektedir. Diğer lehçelerde bu fiilin ikinci mef'ulü da etkilemesi için "ilâ" harf-i cerrine başvurulur. Bize göre de doğru olan görüş budur. Ancak bir görüşe göre de "hidayet" kökünden türeyen fiil, "ilâ" harf-i cerri olmaksızın ikinci mef'ulü etkilediğinde "hedefe ulaştırma" anlamını ifade eder.

Ama "ilâ" harf-i cerriyle geçişli kılındığı zaman "yol gösterme" anlamını ifade eder. Buna örnek olarak da şu ayet-i kerime gösterilir: "Sen, sevdiğini hidayet edemezsin, fakat Allah dilediğini hidayet eder." (Kasas, 56) "Yol gösterme" anlamında "hidayet" Resulullah (s.a.a) için sabit olduğuna göre burada nefyedilen "hidayet", "hedefe ulaştırma" anlamındaki "hidayet"tir. Nitekim şu ayetlerde, birinci anlamda "hidayet" Allah'a, ikinci anlamda "hidayet" ise Peygambere izafe edilmiştir: "Ve onları dosdoğru yola iletirdik." (Nisâ, 68) "Ve şüphesiz ki sen, doğru yola götürüyorsun." (Şûrâ, 52) Şu hâlde "hedefe ulaştırma" anlamındaki "hidayet" kökünden türeyen fiil, ikinci mef'ulü doğrudan etkiler, "yol gösterme" anlamındaki "hidayet" kökünden türeyen fiil ise, "ilâ" harf-i cerriyle geçişlilik kazanır.

Fâtiha Sûresi / 6-7 ............................................... 79

Ne var ki, bu görüşe kanıt olarak gösterilen ayette bizim sözümüz vardır. Şöyle ki, ayette nefyedilen hidayet, hidayetin gerçekliğidir ki bu, yalnızca Allah'ın elindedir. Yoksa bu gerçekliğin bazı dereceleri kesinlikle Peygamber için sabittir. Diğer bir ifadeyle; nefyedilen, hidayetin cinsi değil, kemal derecesidir. Ayrıca bu açıklama, Firavun hanedanı arasında yer alan bir müminin sözlerini içeren ayetin işaret ettiği anlamla çelişki arzetmektedir: "Ey kavmim! Bana uyun, sizi doğru yola götüreyim." (Mü'min, 38) Çünkü bu ayette "hidayet" kökünden türeyen fiil, "ilâ" harf-i cerri olmaksızın mef'ulü etkilediği hâlde "yol gösterme" anlamını ifade etmektedir.

Buna göre bizce "ilâ" harf-i cerri ile kullanılıp kullanılmamasına göre "hidayet" kökünden türeyen fiilin anlamında bir değişlik meydana gelmez. Bu fiilin "ilâ" harf-i cerri olmaksızın ikinci mef'ulü etkilemesinin "dahalt'ud-dâre=eve girdim" cümlesindeki kurala bağlı olması da mümkündür. Kısacası hidayet; işaret etmek, yolu göstermek suretiyle hedefi göstermektir. Bu da bir çeşit "hedefe ulaştırmak" demektir. Allah'ın düzeni, sebepler düzeni olduğuna göre, bunun gerçekleşmesi için yüce Allah bir sebep oluşturur. Bu sebep hedefin belirginleşmesini ve sonuçta kulun bu hedefe ulaşmasını sağlar.

Yüce Alah bu düzene şu şekilde işaret etmektedir: "Allah kimi hidayet etmek isterse, onun göğsünü İslâm'a açar." (En'âm, 125) Şu ayet-i kerime de buna bir örnektir: "Sonra derileri ve kalpleri Allah'ın zikrine (meylederek) yumuşar. İşte bu, Allah'ın hidayetidir; dilediğini bununla doğru yola iletir." (Zümer, 23) İfadenin orijinalinde geçen "telînu=yumaşar" fiilinin "ilâ" harf-i cerriyle geçişli kılınmasının sebebi, eğilim ve güven gibi bir anlamı içermesini sağlamaktır. Kalbin yumuşaması, yüce Allah'ın kalpte, Allah'ın zikrini algılamasını, ona yönelmesini ve onunla güven bulmasını sağlayacak bir netlik meydana getirmesidir. Allah'ın yolları (sebilleri) farklı olduğu gibi, yol-larının farklılığı oranında hidayeti de farklılık gösterir. Şu hâlde her yolun karşılığında ona özgü bir hidayet vardır. Yüce Allah'ın şu sözü bizim vurguladığımız bu yol ve yol göstericilik farklılığına işaret ediyor: "Bizim uğrumuzda cihat edenleri,biz elbette yollarımıza iletiriz.

80 ............................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Hiç şüphe yok, Allah mutlaka iyilerle beraberdir." (Ankebût, 69) Nitekim kulun Allah yolunda cihat etmesi ile Allah uğruna cihat etmesi arasında fark vardır. Birinci amaç için cihat eden kişi, yolun güvenliğinin sağlanmasını ve yoldaki engellerin bertaraf edilmesini istemektedir. İkinci amaç için cihat eden kişi ise, sadece Allah'ın rızasını elde etmek istiyor. Bunun sonucunda yüce Allah onu özel yeteneklerine ve kapasitesine uygun bir yola iletir. Sonra ilettiği bu yolun ardından onu bir diğer yola iletir ve nihayet onu kendine yakın, özel biri kılar.

4- "Sırat-ı müstakîm" farklı derece ve mertebeleri bulunan Allah yollarının (sebillerinin) tümünü kapsadığına göre, yüce Allah'ın insanı sırat-ı müstakimde olduğu hâlde yine sırat-ı müstakîme hidayet etmesi olası ve doğrudur. Yani Allah, insanı sırat-ı müstakimden yine sırat-ı müstakime hidayet edebilir, iletebilir. Şöyle ki, onu önce yollarından (sebillerinden) birine hidayet eder, iletir; sonra ona yönelik hidayetini artırır ve onu bir üst yola (sebile) iletir. Nitekim yüce Allah'ın hidayete erdirdiği kulları adına dile getirdiği "bizi doğru yola hidayet et." ifadesi, bu tür bir istek içermektedir.

Bu açıklamayla, "Fiilen hidayete ermiş bir kimsenin hidayet istemesi, elde edilen bir şeyi elde etmeye yönelik bir istektir ve bu muhaldir." veya "Kulun sırat-ı müstakîmde yürümesinden sonra sırat-ı müstakîmde yürüme isteğini dile getirmesi, elde edilmiş olanı elde et-me isteğidir ki, bu tür bir istekte bulunmak anlamsızdır." şeklindeki soru ve eleştirilerin cevabı da verilmiş oldu. Aynı şekilde, "Bizim şeriatımız bütün yönleriyle eski milletlere indirilen şeriatlardan daha geniş ve noksansızdır. Şu hâlde, yüce Allah'tan bizi onlardan nimet verdikleri kullarının yoluna iletmesini istemek ne anlam ifade eder?" şeklindeki eleştiri de geçersizdir.

Çünkü bir şeriatın bir diğer şeriattan daha geniş ve noksansız olması ayrı, bir şeriata bağlı olan bir kimsenin diğer bir şeriata bağlı olan bir kimseden daha kusursuz, daha olgun olması da ayrı bir meseledir. Söz gelimi; Hz. Muhammed'e (s.a.a) indirilen şeriata (en mükemmel ve en geniş kapsamlı şeriat olmasına rağmen) inanan normal bir mümin, şeriatları eski ve geçkin olmasına rağmen Hz. Nuh'tan ve Hz. İbrahim'den (selâm üzerlerine olsun) daha kusursuz ve daha olgun olamaz.

Fâtiha Sûresi / 6-7 ............................................... 81

Çünkü şeriatların ve bu şeriatlara göre amel etmenin hükmü, bu şeriatları özümseyip onu karakter hâline getirmekten doğan velâyet makamının hükmünden farklıdır. Şu hâlde, eski şeriatlara bağlı olup da şirkten arı, katışıksız tevhit makamına ulaşmış bir insan, en kusursuz ve en geniş kapsamlı şeriat olan Hz. Muhammed'in (s.a.a) şeriatına göre amel etmekle beraber tevhit makamını kazanmayan, bilgiye dayalı hayat, ruhuna egemen olmayan, ilâhî hidayetin ve Rabbanî yol göstericiliğin nuru kalbine yerleşmeyen bir insandan daha kusursuzdur, ondan üstündür. Dolayısıyla kusursuz şeriatın ehlinden olmakla beraber makamı daha aşağıda olan bir insan, daha aşağı bir şeriatın ehlinden olan bir insanın ulaştığı yüksek makama ulaşmayı Allah'tan isteyebilir.

En ilginç olanı da, bazı tefsir bilginlerinin söz konusu kuşkuyu bertaraf etmek amacıyla yaptıkları açıklamadır. Şöyle ki: Allah'ın dini birdir, o da İslâm'dır. Tevhit, peygamberlik ve ahiret gibi temel bilgiler ve bunların ayrıntıları olan genel bilgiler tüm şeriatlar açısından birdir. Bu şeriatın önceki şeriatlara karşı tek ayrıcalığı, hayatın tüm meselelerine ilişkin ayrıntı niteliğindeki hükümlerin bu şeriatta daha geniş ve daha kapsamlı tutulmuş olmasıdır. Bu şeriat kulların çıkarlarının korunmasına diğerlerine oranla daha fazla özen gösteriyor.

Ayrıca bu şeriatın temeli, hikmet, öğüt ve güzel diyalog gibi kanıtlama yollarına dayanır. Ne var ki, din bir de olsa, bütün şeriatlardaki temel bilgiler aynı da olsa, onlar bizden önce Rablerinin yoluna girdiler. Bu hususta bize göre önceliklidirler. Bu yüzden yüce Allah onların durumlarını göz önünde bulundurmamızı, onların tutumlarından olumlu dersler çıkarmamızı emretmiştir. Ben derim ki: Bu açıklama dayanak olarak tefsir biliminin zorunlu gördüğü temellerden farklı bir anlayışın ürünüdür. Bu anlayışa göre, temel bilgilerin hakikatleri gerçekte birdirler ve aralarında derece ve düzey farklılığı söz konusu değildir. Batınî ve manevî dereceler de öyle.

Buna göre seçkin bir peygamberle en basit bir mümin, varlık ve dış âlemde gerçekliği olan olgunluk açısından aynı düzeydedir. Aralarındaki üstünlükse, gerçek olgunluğa dayanmayan yasamanın öngördüğü makamlar açısından söz konusudur.

82 ............................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Tıpkı bir kral ile onun tebaası olan halk arasındaki makamsal üstünlük gibi. Böyle bir üstünlük sözleşmeli ve atamayla belirlenmiş makamlar itibariyledir ve insanın varlığıyla bir ilgisi yoktur. Bu temelin de dayandığı bir diğer temel söz konusudur. Buna göre, asıl olan maddedir ve madde ötesi, bir değer ifade etmez. Madde ötesi, kanıtı olan bir istisna ile sadece yüce Allah'a özgüdür. Birçokları bu büyük yanılgıya düşmüşlerdir. Bunun iki nedeni vardır: Ya maddî bilimlere dayanarak somut verilerle yetinmek ya da Kur'ân tefsirine ilişkin genel anlayışla yetinerek ayetler üzerinde etraflıca düşünmemek. Bu meseleyle ilgili olarak söylenecek çok şey vardır. İnşaallah ileride yeri geldikçe bilimsel araştırmalara ilişkin bölümlerde daha geniş açıklamalarda bulunacağız.

5- "Sırat-ı müstakîm"in sahiplerinin başkalarından farklı olan tarafları ve yollarının başkalarının yollarına olan üstünlüğü bilgiden ileri gelir, amelden değil. Onlar, Rablerinin makamına ilişkin olarak başkalarının yoksun olduğu bilgiye sahiptirler. Nitekim yukarıdaki açıklamalarda, sırat-ı müstakîm ehli dışındakilerin sebillerinde de tam ve noksansız amelin gerçekleşebileceğini vurguladık. Şu hâlde sırat-ı müs-takîm ehlinin tek ayrıcalıkları bilgidir. Ancak, nedir bu bilgi? Ve nasıl bir şeydir? İnşaallah, "Gökten bir su indirdi de dereler kendi ölçüsünce o su ile çağlayıp aktı." (Ra'd, 17) ayetini ele alırken bu konuda ayrıntılı bilgi vereceğiz.

Yüce Allah'ın şu sözü de bu anlamı çağrıştırmaktadır: "Allah sizden inananları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltir." (Mücâdele, 11) Şu ayet de bu anlamı pekiştirir niteliktedir: "Güzel söz ona çıkar, iyi amel onu yükseltir." (Fâtır, 10) Buna göre yüce Allah'ın katına çıkan, güzel sözdür. Yani, inanç ve ilimdir. Salih amelin fonksiyonu ise, güzel sözü yükseltmek, Allah katına çıkmasında ona yardımcı olmaktır. Söz konusu ayeti ele alırken, konuya ilişkin geniş bilgiye yer vereceğiz.

Fâtiha Sûresi / 6-7 ............................................... 83

AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


el-Kâfi'de "ibadet" kavramının anlamı ile ilgili olarak İmam Sadık'ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: "Üç tür ibadet şekli vardır: Bazı insanlar korktukları için Allah'a ibadet ederler. Bu, kölelerin ibadetidir. Bazıları sevâp kazanmak amacıyla Allah'a ibadet ederler. Bu, ücretlilerin ibadetidir. Bazıları da sevdikleri için Allah'a ibadet ederler. Bu da, özgürlerin ibadetidir ve bu, en üstün ibadet şeklidir." [c.2, s.84, h: 5, İbadet babı] Nehc'ül-Belâğa'da şöyle bir ifade yer alır: "Bir kısım insanlar, bir beklentiyle Allah'a ibadet ederler. Bu, tüccarların ibadetidir. Bazıları korkudan dolayı Allah'a ibadet ederler. Bu, kölelerin ibadetidir.

Bazıları ise, sadece şükürlerini ifade etmek için Allah'a ibadet ederler. Bu da özgür insanların ibadetidir." [Feyz'ül-İslâm, s.1192, h: 229] el-İlel, el-Mecalis ve el-Hisal adlı eserlerde İmam Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğu anlatılır: "İnsanların Allah'a yönelik kullukları üç gerekçeye dayanır: Bir kısım insanlar, sevap beklentisiyle O'na ibadet ederler. Bu, ihtiraslıların ibadetidir ve bu hırstır, tamahtır.

Bazıları da cehennem ateşinden korktukları için O'na kulluk sunarlar. Bu ise, kölelerin ibadetidir ve bu ibadet şekli korku niteliklidir. Ama ben O'nu sevdiğim için O'na ibadet ediyorum. İşte bu, şerefli ve saygın insanların ibadetidir. Çünkü yüce Allah şöyle buyuruyor: 'Ve onlar o gün korkudan emin kalırlar.' [Neml, 89] Bir diğer ayette de şöyle buyuruyor: 'De ki: Eğer siz Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin.' [Âl-i İmrân, 31] Kim Allah'ı severse, Allah da onu sever ve Allah'ın sevdiği kimse de güvenli kimselerden olur. İşte bu, saklı ve koruma altında bulunan bir makamdır, ona arınmışlardan başkası ulaşamaz." [İlel'üş-Şerayi, c.1, s.12, h: 8. el-Hisal, s.188] Ben derim ki: Daha önce yaptığımız açıklamalardan, bu rivayetlerin içerdikleri anlamları açıklık kazanmış oldu. İmamların (selâm olsun onlara) özgür insanların ibadetini bir keresinde sevgi, bir keresinde de şükür olarak nitelendirmeleri, her ikisinin de sonuçta aynı anlamı ifade etmesinden dolayıdır. Çünkü şükür, insanın, kendisine nimet olarak verilen şeyi yerli yerine koymasıdır. İbadetin şükrü ise, zatı hasebiyle onu hak eden yüce Allah'a yönelik olmasıdır.

84 ............................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Yani yüce Allah'a Allah olduğu için, yani bütün güzellik ve ululuk (cemal ve celâl) niteliklerini zatında topladığı için ibadet edilir. O, zatı itibariyle güzeldir ve bu yüzden zatı itibariyle sevilendir. Çünkü sevgi güzelliğe ilgi duymanın, çekiciliğe kapılmanın ifadesidir. Bu yüzden; "O, zâtı itibariyle mabûttur. O, mabuttur; çünkü güzeldir, sevilendir. O, mabuttur; çünkü nimet verendir, ibadet edilerek şükrü yerine getirilendir." derken, bütün bu sözlerimiz bir tek anlamı ifade etmiş olurlar.

Ehlisünnet kanalıyla İmam Sadık'ın (a.s), "Yalnız sana ibadet ederiz..." ifadesiyle ilgili olarak şöyle dediği rivayet edilir: "Yani senden, senin dışında bir şey istemiyoruz. Karşılık ve bedel beklentisiyle sana ibadet etmiyoruz. Senin makamına ilişkin bilgiden yoksun olan cahiller gibi kulluk sunmuyoruz." Ben derim ki: Bu rivayet, yukarıda "ibadetin, ibadet anında hazır bulunmayı ve samimiyeti gerektirdiğini, bununsa karşılık beklentisine ters düştüğünü" ifade ettiğimiz açıklamamıza yönelik bir işaret içeriyor.

Tuhaf'ul-Ukûl adlı eserde İmam Sadık'ın (a.s) şöyle dediği anlatılır: "İdrak ile değil, sıfat ile ibadet ettiğini ileri süren kişi, gaip olan (hazır bulunmayan) bir şeye yönelmiş olur. Sıfata ve mevsufa birlikte ibadet ettiğini ileri süren kişi tevhit inancına ters düşmüş olur. Çünkü sıfat mevsuftan ayrı bir şeydir. Mevsufu sıfata izafe ettiğini ileri süren kişi, büyüğü küçültmüş olur.

Allah'ı O'nun şanına yaraşır şekilde tanımlayamadılar..." [s.242, Necef Baskısı] "Bizi doğru yola hidayet et." ifadesiyle ilgili olarak el-Meanî adlı eserde İmam Sadık'ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: "Yani, bizi senin sevgine ulaştıracak, senin cennetine kavuşturacak, kendi heva ve hevesimize uyup da bozulmamıza ya da kendi görüşlerimize göre hareket edip de helâk olmamıza engel olacak yolda sebatlı olmaya ilet." [s.33, h: 4] Yine bu ayetle ilgili olarak el-Meanî adlı eserde İmam Ali'nin (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: "Yani, geçmiş günlerimizde bize bahşettiğin kolaylaştırıcı desteğini sürdür ki, ömrümüzün gelecekteki kısmında da aynı şekilde sana itaat edelim." [s.33, h: 4] Ben derim ki: Bu iki rivayet, hidayete ermiş kişinin hidayet istemesi ile ilgili olarak, elde olan bir şeyin elde edilmesini istemenin lâzım geldiği şeklindeki kuşkuya verilebilecek cevabın iki farklı yönünü ifade ediyor.

Fâtiha Sûresi / 6-7 ............................................... 85

Birinci rivayet, hidayetin derecelerinin farklılığına; ikincisi ise, bunların anlamsal birliğine işaret ediyor. el-Meanî adlı eserde İmam Ali'nin (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: "sırat-ı müstakîm dünyada aşırılığa kaçmayan, kusur ve ihmalkârlıktan uzak olup dümdüz devam eden, ahirette ise müminleri cennete götüren yoldur." [s.33, h: 4] Yine aynı eserde İmam Ali'nin (a.s), "Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna" ifadesiyle ilgili olarak şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Yani, bizi dinine ve itaatine muvaffak olma nimeti verdiğin kimselerin yoluna ilet, mal ve sağlık nimeti verdiğin kimselerin yoluna değil. Çünkü mal ve sağlık nimeti verdiklerin kâfir ve fasık da olabilirler.

Yüce Allah nimet verdiği kimseler hakkında şöyle buyuruyor: Kim Allah'a ve Resul'e itaat ederse, işte onlar Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddîkler, şehitler ve salihlerle birlikte olur ve onlar ne güzel arkadaştır!" [Nisâ, 69] [s.36, h: 9] el-Uyûn'da İmam Rıza'nın (a.s), ataları kanalıyla Hz. Ali'nin (a.s) şöyle buyurduğunu aktardığı belirtilir: "Resulullah'ın (s.a.a) şöyle dediğini duydum: Allah diyor ki: Fatiha suresini kendimle kulum arasında paylaştırdım. Fatiha'nın yarısı benim ve yarısı da kulumundur. Kulumun istediği kendisine verilecektir. Kul, 'Bismillahirrahmanirrahim' dediği zaman, yüce Allah, 'Kulum benim adımı anarak başladı. Bu yüzden onun işlerini eksiksiz olarak sonuçlandırmam, durumunu bereketlendirmem gerekli oldu.' der.

Kul, 'Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a özgüdür.' dediği zaman, yüce Allah, 'Kulum beni övdü, elindeki nimetlerin benim katımdan olduğunu ve kendisine yönelen belâların benim lütfumla savıldığını bildi. Siz şahit olun ki, ben dünya nimetlerine ek olarak, ona ahiret nimetlerini de vereceğim ve dünya musibetlerini başından savdığım gibi, ahiret musibetlerini de başından savacağım.' der. Kul, 'Rahmandır, Rahimdir.' dediği zaman, yüce Allah, 'Kulum benim Rahman ve Rahim olduğuma tanıklık etti. Siz şahit olun ki, ben rahmetimden onun payına düşen kısmı genişleteceğim, ona yönelik bağışlarımı arttıracağım.' der.

86 ............................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Kul, 'Din (karşılık) gününün sahibidir.' dediği zaman, yüce Allah, 'Nasıl ki o, benim 'din (karşılık) gününün sahibi' olduğumu itiraf etti, siz şahit olun ki, ben de he- sap günü onun hesabını kolaylaştıracağım, onun iyiliklerini kabul edeceğim, işlediği kötülükleri sileceğim.' der. Kul, 'Yalnız sana ibadet ederiz' dediği zaman, yüce Allah, 'Kulum doğru söyledi, sadece bana ibadet ediyor, siz şahit olun ki, bu ibadetine karşılık ona öyle bir sevap vereceğim ki, bana yönelik ibadetinde ona ters düşen herkes, ona gıpta edecektir.' der. Kul, 'Ve yalnız senden yardım dileriz.' dediği zaman, yüce Allah, 'Kulum benden yardım istedi ve bana sığındı. Siz şahit olun ki, işinde ona yardım edeceğim, dara düştüğü zamanlarda imdadına yetişeceğim, felâketlere uğradığı zaman elinden tutacağım.' der. Kul, 'Bizi doğru yola hidayet et.' diye surenin sonuna kadar okuduğu zaman, yüce Allah, 'İşte bu, kulumun hakkıdır, onun istediği verilecektir. Kulumun duasını kabul ettim ve onun arzuladıklarını verdim. Korktuğu şeyden güvene kavuşturdum.' der." [s.234, bab:28, h: 59] Ben derim ki:

Buna yakın bir açıklamayı, Saduk el-İlel adlı eserinde İmam Rıza'dan (a.s) rivayet eder. [c.2, s.315, h: 1] Görüldüğü gibi bu rivayet, namazda okunan Fatiha suresini, defalarca vurguladığımız tarzda açıklamaktadır. Şöyle ki: Yüce Allah bu sureyi kulları adına dile getiriyor. Bu sure kulluk makamının ve Allah'a yönelik övgü ve ibadetin ifadesidir. Şu hâlde, bu sure ibadet için indirilmiş bir suredir ve bu hususta Kur'ân-ı Kerim'de ona benzer bir başka sure yoktur. Bunu derken vurgulamak istediğim noktalar şunlardır:

1- Bu sure baştan sona kadar, yüce Allah tarafından dile getirilen kulların sözlerinden ibarettir. Kullar, kendilerini kulluk makamına koyup O'nun Rablık makamına yöneldikleri zaman bu sözleri ifade etsinler diye.

2- Bu sure iki kısımdır; bir kısmı Allah'a, bir kısmı da kula aittir.

3- Bu sure Kur'ân'ın içerdiği bilgileri kısaca ve özet olarak kapsamaktadır.

Çünkü Kur'ân-ı Kerim'in temel bilgiler ve bunlara bina edilen ahlâk, hukuk, ibadet, insanlar arası ilişkiler, siyaset, toplumsal ilişkiler, vaat ve tehditler, kıssa ve ibret tabloları ile ilgili akıllara durgunluk veren kapsamlılığı, bütünüyle tevhide, peygamberliğe, ahirete ve bunların ayrıntılı açıklamasına, kulların dünya ve ahiretleri için elverişli olan yola iletilmesine dönüktür.

Fâtiha Sûresi / 6-7 ............................................... 87

Görüldüğü gibi bu sure, söz konusu gerçekleri öz, ama derin anlamlı ifadelerle içermektedir. Dilersen yüce Allah'ın Müslümanların namazlarında okumalarını emrettiği bu surenin güzelliğini, Hıristiyanların namazlarında okuduk-ları ve Matta İncili'nde yer alan şu sözlerle karşılaştırabilirsin: "Ey gökteki babamız, ismin kutsansın, egemenliğin gerçekleşsin, göklerde olduğu gibi yerde de senin iraden yürürlükte olsun.

Bizim azığımız ekmeğimizdir, bugün bize ver. Nasıl ki biz, bize karşı suç işleyenleri bağışlıyoruz, sen de bizim günahımızı bağışla, bizi denemeye tâbi tutma, bizi kötülüklerden koru. Amin!" [Matta İncili: Bap: 6 : 9-13] Semavî olduğu ve kulluk tavrını içerdiği iddia edilen şu sözler üzerinde biraz durduğumuzda karşımıza şu sonuçlar çıkıyor.


Birincisi: Babaları (hâşâ, bununla yüce Allah'ı kastediyorlar) göklerdedir! Sonra, babanın hakkında adının kutsanması, egemenliğinin gerçekleşmesi ve göklerde olduğu gibi iradesinin yerde de yürürlüğe girmesi için dua ediliyor. Fakat daha çok siyasal partilerin sloganlarına benzeyen bu duayı kim kabul edecektir?! Ardından yüce Allah'tan bugünün ekmeği ve bağışlamanın karşılığı bağışlama isteniyor, bir hakkı görmezlikten gelme, bir diğer hakkı görmezlikten gelmenin karşılığı olarak öngörülüyor.

Eğer Allah onlara böyle bir hak vermezse, onların ne gibi bir hakları olabilir ki?! Ayrıca burada, kendilerini sınamaması ve kötülüklerden kurtarması isteniyor. Bu ise, gerçekleşmesi mümkün olmayan bir istektir. Çünkü dünya imtihan yurdudur, eksikliklerin giderileceği yerdir. Bu karşılaştırmayı yaptıktan sonra Batılı bilginlerden bazı oryantalistlerin1 ve onlara uyan bazı sözde Müslüman bilginlerin şu sözlerine şaşmadan edemeyeceksin: "Temel bilgiler konusunda İslâm'ın diğer dinlere herhangi bir üstünlüğü yoktur. Çünkü Allah'tan gelen bütün şeriatlar tevhide ve nefsi güzel ahlâk ve salih amel ile arındırmaya çağırıyorlar. Dinler arasındaki tek üstünlük toplumsal meyvelerinin kökleşmesinden ileri gelir." (!!)

------------------------------

1- Piskopos Gustaw Lebon, "İslâm Medeniyet Tarihi"

88 ............................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

HADİSLER IŞIĞINDA "SIRAT-I MÜSTAKÎM"İN AÇIKLAMASI


Men La Yahzuruh'ul-Fakih'te ve Tefsir-ul-Ayyâşî'de İmam Sadık- ın (a.s), "Sırat-ı müstakîm, Emir'ül-Müminin Ali'dir (a.s)." dediği rivayet edilir. [Tefsir'ul-Ayyâşî, c.1, s.24, h: 25] el-Meanî'de İmam Sadık'ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: "Bu (sırat-ı müstakîm), Allah'ı bilmeye giden yoldur. Bu yolun iki yönü vardır; biri dünyada, biri de ahirette.

Dünyadaki yol, itaat edilmesi zorunlu olan imamdır. İmamı tanıyan ve onun rehberliğinde yol alan bir kimse ahiretteki yoldan, yani cehennem üzerinde kurulan köprüden geçer. Onu dünya hayatında tanımayan kimsenin de, ahirette ayağı kayar ve cehenneme yuvarlanır." [s.32, h: 1] Yine el-Meanî adlı eserde İmam Seccad'ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: "Allah ile hücceti arasında bir hicap, hüccetini Allah'- tan alı koyacak bir perde yoktur.

Biz Allah'ın kapılarıyız. Biz doğru yoluz. Biz Allah'ın bilgisinin mahalleriyiz, O'nun vahyinin tercümanlarıyız, birliğinin temel rükünleriyiz ve sırlarının saklı bulunduğu heybeleriz." [s.35, h: 5] İbn-i Şehraşub Vekî b. Cerrah'dan, o da Sevrî'den, o da Süddî'den, o da Esbat ve Mücahid'den, o da İbn-i Abbas'tan, "Bizi doğru yola hidayet et." ifadesiyle ilgili olarak şöyle rivayet eder:

"Ey kullar topluluğu, şöyle deyin: Bizi Muhammed (s.a.a) ve Ehlibeyti'nin (a.s) sevgisine ilet." [el-Menakıb, c.3, s.73] Ben derim ki: Bu anlamı pekiştiren birçok rivayet vardır. Bu tür rivayetler, ayetin anlamını değil, mısdakını, somut örneğini belirlemeyle ilgilidir. Bu Ehlibeyt İmamlarının dilinde "cery" (genel bir mefhumu, somut mısdaklarına, örneklerine tatbik etmek) kavramı ile ifade edilmiştir.

Örneğin, Tefsir-ul-Ayyâşî'de Fuzayl b. Yesar'ın şöyle dediği rivayet edilir: "İmam Muhammed Bâkır'dan (a.s) 'Kur'ân-ı Kerim'de bulunan her ayetin bir zahiri, bir de batını vardır. Kur'ân'daki tüm harflerin bir sınırı vardır, her sınırın da bir çıkış noktası vardır.' şeklindeki rivayette yer alan 'zahir ve batın' kavramlarının ne anlama geldiğini sordum, bana şu cevabı verdi: Ayetin zahiri, vahyedilen orijinal metnidir; batını ise, bu metnin te'vilidir. Bu te'villerin bir kısmı geçmiştir, bir kısmı da henüz gerçekleşmemiştir.

Fâtiha Sûresi / 6-7 ............................................... 89

Ayetler güneş ve ay gibi akıp giderler, te'villerinden birinin zamanı gelince, gerçekleşir..." [c.1, s.11, h: 5] Bu anlamı destekler mahiyette birçok rivayet vardır. Bu, Ehlibeyt İmamlarının izledikleri bir yöntemdir. Onlar, Kur'ân-ı Kerim'de yer alan bir ayeti, o hususta inmemiş olsa bile, tatbik edilebilecek bir somut örneğe tatbik ederlerdi. Bu yöntemi, akıl da desteklemektedir. Çünkü Kur'ân âlemlere yol gösterici olarak inmiştir.


İnsanlara gerekli olan inancı, zorunlu olan ahlâkı ve yerine getirilmesi kaçınılmaz olan ameli öğretir. Kur'ân'ın ortaya koyduğu teorik bilgiler, gerçeği ifade ederler ve sadece bir zamana ve bir duruma özgü kılınarak değerlendirilemezler. Kur'ân'ın dile getirdiği üstün nitelikler veya aşağılık huylar ya da pratik bir duruma ilişkin hükümler, sadece bir fertle veya bir dönemle sınırlandırılamazlar.

Çünkü Kur'ân'ın öngördüğü yasal sistem, tüm zamanları kuşatıcı evrensel niteliktedir. Ayetlerin inişiyle bağlantılı olgulara (bir kişi veya bir olayla ilgili olarak bir veya birkaç ayetin inişini ardından getiren durum veya olay) gelince; bir hükmü belli bir olayla sınırlandırmak, olayın ortadan kalk-masıyla hükmün yürürlükten kalktığına ya da şahsın ölümüyle birlikte ona ilişkin hükmün de geçersiz olduğuna inanmak doğru bir tutum değildir.

Çünkü açıklama geneldir ve ardındaki gerekçe de mutlaktır. Dolayısıyla mümin fertlerden bazıları hakkında inen övgülerin ve başkaları hakkında inen yergilerin gerekçesi, onların sahip bulundukları niteliklerdir. Böyle nitelikler daha sonra başka insanlar için de söz konusu olabileceği hâlde, bu yergi ve övgüleri indikleri dönemlerdeki kişilere özgü kılmak tutarlı bir davranış değildir.

Kur'ân-ı Kerim bu noktaya da dikkat çekmektedir: "Allah onunla, rızasına uyanları esenlik yollarına iletir." (Mâide, 16) "O, öyle bir kitaptır ki, ne önünden, ne de ardından ona batıl gelmez." (Fussilet, 41-42) "O zikri biz indirdik ve onun koruyucusu da elbette biziz." (Hicr, 9) Kur'ân ayetlerinin Ehlibeyt İmamlarına (a.s) ya da düşmanlarına tatbiki ile ilgili "cery" rivayetlerinin sayısı yüzleri bulmaktadır. Bu kısa değiniden sonra hadisler ışığındaki incelemelerimizde, bu tür rivayetlere yer vermeyeceğiz. Çünkü bu tür rivayetler amacımızın dışında kalır. Fakat meseleyi doğrudan ilgilendiren bir husus varsa ona da değineceğiz.

90 ............................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1