El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1
 


Fâtiha Sûresi'nin Tefsiri

Allâme Muhammed Hüseyin TABATABAİ

Fâtiha Sûresi / 1-5 ............................... 51

52 ................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

1- Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

2- Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a özgüdür.

3- O, Rahmandır, Rahimdir.

4- Din (karşılık) gününün sahibidir.

5- Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.

AYETLERİN AÇIKLAMASI

Yüce Allah, "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla" buyurarak sureye başlıyor. Kimi zaman insanlar bir iş yaptıkları zaman veya bir işe başladıkları zaman, çok saygı duydukları ya da büyük olarak kabul ettikleri bir kişinin adını anarlar, o kişinin adıyla hareket ettiklerini belirtirler ki, işleri kutlu ve şerefli olsun. Bazen de bunu, saydıkları büyüklerini anmak için bir vesile edinirler. Böyle bir amaç, belli oranda isim koymada da söz konusudur. Yeni doğan bir çocuğa, yaptıkları veya kurdukları ürettikleri bir şeye, örneğin bir eve ya da bir kuruma ad verirken sevdikleri ya da saydıkları bir kimsenin adını verirler ki, adlandırılan nesne varoldukça isim kalıcı olsun, isim varoldukça da o ismin anısı kalıcı olsun. Anısı hep taze kalsın, sürekli hatırlansın diye babasının adını çocuğuna veren kişinin bu davranışının altındaki gerekçe budur işte. Yüce Allah'ın bu sözü de buna benzer bir amaca yöneliktir. Söze O'nun yüce ismiyle başlanmıştır ki, ifadenin içerdiği anlam O'- nun adıyla bilinsin, O'nun adıyla bağlantılı olarak zihinlerde yer etsin.

Fâtiha Sûresi / 1-5 .................................. 53

Bu şekilde söze başlamanın bir diğer amacı da, kulları söz, fiil ve davranışlar hususunda eğitmek, onlara her şeye O'nun adını anarak başlamaları ve O'nun adıyla hareket etmeleri yönünde bir edep tarzı öğretmektir. Böylece yaptıkları işler, O'nun adıyla bilinir, O'nun sıfatlarıyla tanınır, O'nun rızasını elde etmek amacıyla yapılır. Böylece yaptıkları işler boşa gitmez, sonuçsuz kalmaz. Çünkü, yokluk ve batıllığın asla kendisine yol bulmadığı yüce Allah'ın adıyla yapılmıştır.Nitekim yüce Allah birçok yerde bu gerçeğe dikkat çekmektedir.

O'nun birçok sözünden şu sonuçlar çıkmaktadır: O'nun yüce rızasına yönelik olmayan şey, yok olucudur, boştur. Allah insanların kendi rızasına dönük olmayan tüm amellerinin önüne geçecek ve onları yele savrulmuş toz duman gibi boşa çıkaracaktır. Yaptıklarını un ufak edip amellerini geçersiz kılacaktır. Hiçbir şey kalıcı değildir, O'nun yüzü hariç. O'nun rızası için yapılan, O'nun adına gerçekleştirilen şey ise kalıcıdır, yok olmaz. Her olgu, içinde Allah- 'a pay verildiği oranda kalıcılıktan pay alır. Peygamber efendimizden (s.a.a) rivayet edilen ve hem Ehlisünnet, hem de Şia tarafından sahih kabul edilen şu hadis de bu gerçeği dile getirmektedir: "Bir işe Allah'ın adıyla başlanmasa, o işin sonu kesiktir." Hadisin orijinal metninde geçen "ebter" ifadesi deyimi, sonu kesik, devamı olmayan demektir.

Sözün de bir tür iş olduğunu göz önünde bulundurarak rahatlıkla, besmelenin başındaki "ba" harfinin müteallakı "başlıyorum" fiilidir, diyebiliriz. Yani, bir tür iş olması itibariyle yüce Allah söze besmeley-le başlamıştır. Bu da sözde bir birleyici unsurun bulunmasını, sözün birliğini kaçınılmaz kılmaktadır. Sözün birliği ise, içerdiği anlam, taşıdığı mesaj ve dile getirilişi ile elde edilmek istenen nihaî amacın birliği ile olur. Kur'ân'ın bütününden ibaret olan Allah'ın sözünün nihai amacı ise, şu şekilde belirlenmiştir: "Gerçekten size Allah'tan bir nur ve açık bir kitap geldi. Onunla Allah doğru yola iletir." (Mâide, 15-16) Bunun gibi daha birçok ayet vardır ve bu ayetlerde Kitabın indiriliş gayesi şu şekilde ifade ediliyor: Allah'ın kitabının ve sözlerinin amacı, kulları doğru yola iletmektir. Şu hâlde hidayet, "Rahman ve Rahim olan Allah' ın adıyla" başlayan bir cümledir.

54 ............................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Buna göre O, kulların başvuru mercii olan Allah'tır. O, Rahman- dır; mümini de, kâfiri de kapsamına alan genel rahmetine giden yolu, kullarına gösterir. Bu yol, varoluşları ve hayatları için bir hayır kaynağıdır. O, Rahim'dir; özellikle mümin kullarına özgü kıldığı rahmetine giden yolu kullarına açıklar. Bu da onların ahirette elde edecekleri mutluluktur, Rableriyle buluşma zevkidir. Nitekim yüce Allah, "Rahmetim her şeyi kaplamıştır; onu, korunanlara yazacağım." (A'râf, 156) Bu açıklamada Kur'ân-ı Kerim bir bütün olarak göz önünde bulundurulmuştur.

Öte yandan yüce Allah Kur'ân-ı Kerim'in birçok yerinde "sure" kavramından söz etmiştir: "Ona benzer bir sure getiriniz." (Yûnus, 38) "Öyleyse siz de onun benzeri on uydurulmuş sure getirin." (Hûd, 13) "Bir sure indirildiği zaman..." (Tevbe, 86) "Bu, indirdiğimiz ve hükümlerini farz kıldığımız bir suredir." (Nûr, 1) Bu ifadelerden anlıyoruz ki, yüce Allah'ın parça parça ayırıp her bir parçasına sure adını verdiği sözleri kendi içinde bir tür birliğe ve bütünlüğe sahiptir. Bu bütünlük, ne bir surenin bölümleri, ne de iki ayrı sure arasında söz konusu değildir. Buradan hareketle anlıyoruz ki, güdülen amaç ve sağlanan sonuçlar sureden sureye farklılık gösterir.

Herbir surenin akışı özel bir anlamı vurgulamaya, özel bir sonuç elde etmeye yöneliktir ve bu hedef gerçekleşmediği sürece sure bitmez. Dolayısıyla her surenin başında yer alan "Besmele" o sureyle güdülen özel hedefe dönüktür. Şu hâlde Hamd suresinin başındaki besmele de, surenin hedefine ve sureden çıkarılan anlama dönüktür. Bu surede ifade edilen amaç ise, kulluk sunmak suretiyle Allah'a hamdetmektir; kulluğu en geniş boyutlarıyla O'na özgü kılmak, ondan yardım ve hidayet dileyerek onu fiilen övmektir. Bu sözleri yüce Allah kulları adına dile getiriyor ki, kulluk sunma açısından Allah'ın öngördüğü ve gösterdiği tavırlar içinde hareket etsinler.

Kulluğun ifadesi, kulun yerine getirdiği davranışlardır; kulluk kas-tı taşıyan eylemlerdir. Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla başlamak, işte bu amaca yöneliktir. Bu durumda anlam şöyle olur: "Senin adınla sana yönelik kulluğumu ifade etmeye başlıyorum."

Fâtiha Sûresi / 1-5 .............. 55

Bu açıklamaya göre de yine Hamd suresinin besmelesindeki "ba" harf-i cerrinin müteallakı, "başlama" fiilidir. Bununla da karşılıklı hitaplaşma suretiyle kulluk makamındaki içtenlik ve samimiyet pekiştirilip ihlâs tamamlanmak isteniyor. "Ba" harf-i cerrinin müteallakı "yar-dım isteme"dir de denilebilir. Böyle demenin bir sakıncası olmamakla birlikte müteallakın "başlama" olması daha uygundur. Çünkü sure "yar-dım isteme"yi açıkça içeriyor: "Yalnız senden yardım dileriz."

"İsim" kavramına gelince; bu ifade, ad olduğu varlığı gösteren bir sözdür. Ya işaret anlamına gelen "simet" kökünden ya da yücelik anlamını ifade eden "sümüvv" kökünden türemiştir. Hangi kökten türemiş olursa olsun, lügat ve örfte bu kelimenin bir varlığa işaret ettiği ve ad olduğu varlıktan ayrı olması gerektiği bilinmektedir. Yüce Allah'ın sıfatlarından biri göz önünde bulundurularak zatı ifade eden "ism"e gelince; bu, lafızlar kategorisine girmeyen, zatlardan olan bir isimdir. Bu, birinci anlamıyla ismin müsemmasıdır.

Örneğin; (yüce Allah'ın isimlerinden biri olan) "Âlim" ismi, müsemmasını gösterir. O da ilim sıfatı itibariyle ele alınan zattır. Bu bakımdan Allah'ın sıfatları, zatının isimleridir. Çünkü bu zatın durumu ancak sıfatlarından biri veya niteliklerinden biri aracılığıyla bilinebilir.

Bu kullanımın sebebi şudur: İnsanlar, "isim" lafzının "müsemma-" yı gösteren kelime için kullanıldığını gördüler. Sonra baktılar ki, sıfatlar da bir açıdan zatı gösteriyorlar. Onların durumu, "isim" diye ad-landırdığımız lafzın durumunu andırır. Onlar da aynen "isim" denilen lafızlar gibi dış âlemdeki zatlara işaret etmektedirler. Bu yüzden zatlara işaret eden bu sıfatları da "isim" olarak adlandırdılar. Sonuçta, "isim" lafzî bir şey olabileceği gibi, aynî bir şey de olabilir, sonucuna varıldı. Sonra baktılar ki zata dolaysız işaret eden "isim", tahlil sonucu elde edilen ikinci anlamdaki isimdir.

Birinci anlamdaki isim ise, ikinci anlamdaki ismin aracılığıyla zata işaret etmektedir. Bu yüzden ikinci anlamdakine "isim", birinci anlamdakine ise "ismin ismi" dediler. Ne var ki bütün bunlar, aklî tahlil sonucunda varılan şeylerdir. Bunu lügate uyarlayamayız. Dolayısıyla lügat açısından "isim" ilk başta dediğimizden ibarettir.

56 ................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

İslâm'ın ilk dönemlerinde, kelâmcılar arasında "İsim, müsemmanın aynısı mıdır yoksa gayrisi midir?" sorusu etrafında uzun tartışmalar meydana gelmiştir. Ne var ki, günümüzde bu tür meseleler artık bedihîlik düzeyinde açıklığa kavuşmuştur. Dolayısıyla, bu konuyla ilgili olarak ne dendiğini, ne denileceğini uzun uzadıya anlatmak, sözlerin doğrusunu tespit edip onaylamak, yanlışını bulup çürütmek artık gereksiz bir uğraştır. Kısacası meselenin dışında kalmak en iyisidir.

"Allah" lafzına gelince, bunun aslı "el-ilâh"tır. Çok kullanıldığından dolayı "ilâh"ın başındaki "hemze" düşmüştür. "İlâh" kelimesi, "kulluk etti" anlamına gelen "eleh'er-recülü ye'lehu" kökünden gelir. Ya da "hayret etti" anlamına gelen "elih'er-recülü" ya da "veleh'er-recülü" kö-künden gelir. Bu kelime "mef'ul" anlamında "fial" kipindendir. Tıpkı "mektup" anlamında "kitap" gibi. İlâh olarak nitelendirilmesi; mabut, yani kulluk sunulan olmasından ya da akılların zatını kavrama noktasında şaşkına düşmelerinden dolayıdır.

Görüldüğü kadarıyla "Allah" kelimesi, çok kullanma sonucu özel isim olmuştur. Kur'ân'ın inişinden önce de bu anlamıyla kullanılıyordu ve cahiliye Arapları onun ifade ettiği anlamı biliyorlardı. Yüce Allah bunu şu şekilde ifade etmektedir: "Andolsun, onlara 'Kendilerini kim yarattı?' diye sorsan, elbette 'Allah.' derler." (Zuhruf, 87) "Zanlarınca, 'Bu Allah'a, bu da ortaklarımıza.' dediler." (En'âm, 136) Bu lafzın özel isim olduğunun bir kanıtı da, Allah'ın tüm güzel isimleri ve bu isimlerden kaynaklanan fiillerle nitelendirilmesi, ama bu lafzın hiçbir isme sıfat olmamasıdır. Söz gelimi; "Allah Rahmandır, Rahimdir. Allah rahmet etti. Allah bildi. Allah rızklandırdı." denir; ama "Allah" lafzının bunlardan birine sıfat olduğu ya da bu lafızdan, bunlardan birine sıfat olacak bir kelimenin türetildiği görülmemiştir.

Her şeyin ilâhı olarak O'nun yüce zatının varlığı, bütün kemal sıfatlarıyla nitelendirildiğini gösterdiğinden bütün kemal sıfatları "Allah" lafzının iltizamî manası olur. Dolayısıyla da "Allah lafzı, varlığı zorunlu olan, tüm kemal sıfatlarını kendinde toplayan zatın ismidir." sözü doğrudur.

Fâtiha Sûresi / 1-5 ........................... 57

Yoksa bu lafız, çok kullanma sonucu özel isime dönüşmüş ve "elehe" kökünün işaret ettiği anlamın dışında başka bir husus bu isimlendirmede etkin olmamıştır. Rahman ve Rahim sıfatları ise, "rahmet" kökünden gelirler. Bu ni-telikse, bir şeyini yitiren veya eksiğini giderecek bir şeye ihtiyaç duyan bir insanın görülmesi anında insan kalbini etkisi altına alan, heyecan yönü ağır basan özel bir duygudur. Bu duygu insanın içinde uyanınca eksiği olanın eksiğini gidermeye, ihtiyacını karşılamaya yeltenir. Ancak bu anlam, tahlil sonucunda ihtiyacı gidermek amacıyla ver-me, bağışta bulunma anlamına döner. İşte yüce Allah, bu anlamda rahmet sıfatıyla nitelendirilir.

Rahman kelimesi, çokluk ifade eden "fe'lân" vezninden mübalağa sıygasıdır. Rahim ise sıfat-ı müşebbehedir ve süreklilik, kalıcılık ifade eder. Bu açıdan "Rahman" niteliğinin hem müminlere ve hem de kâfirlere yönelik bol rahmeti ifade ediyor olduğu şeklindeki yaklaşım yerindedir. Bu kavramın ifade ettiği rahmet genel niteliklidir. Kavramın bu anlamda kullanıldığına Kur'ân-ı Kerim'de çokça rastlanır: "Rahman arşa istiva etmiştir." (Tâhâ, 5) "De ki: Kim sapıklık içinde ise, Rahman ona mühlet versin." (Meryem, 75) Aynı şekilde "rahim" sıfatının, müminlere yönelik sürekli nimetlere, değişmez ve kalıcı rahmete işaret ediyor şeklindeki yaklaşım da yerindedir. Nitekim yüce Allah'ın şu sözleri bu anlamı pekiştirir niteliktedir: "Müminlere karşı çok merhamet edendir (rahimdir)." (Ahzâb, 53) "Çünkü O, onlara karşı çok merhametlidir (rahimdir)." (Tevbe, 117) Bu yüzden, "Rahman sıfatı hem kâfiri ve hem de mümini genel olarak kapsadığı hâlde, rahim sıfatı sadece müminlere yöneliktir." denilmiştir.

"Hamd Allah'a özgüdür." Denildiğine göre "hamd", bir insanın özgür iradesiyle sergilediği güzelliklere yönelik övgüdür. "Medh=meth" ise, bundan daha kapsamlıdır. "Hamedtu fulânen ev medehtuhu li-ke-remihi" yani, "Falanı ikramından dolayı övdüm veya methettim." denir. Aynı şekilde, "Medeht'ul-lu'lue alâ safaihi" yani, "İnciyi saf oluşundan dolayı methettim" denir de, "Hamadtuhu alâ safaihi" yani, "Onu saf oluşundan dolayı övdüm" denmez. Hamd kelimesinin başındaki "el" takısı cins veya istiğrak anlamına dönüktür. Her iki bakımdan da sonuç değişmez.

58 .................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1


Zira bir yandan yüce Allah, "İşte Rabbiniz Allah budur, her şeyin yaratıcısıdır." (Mü'min, 62) buyuruyor. Burada her şeyin Allah tarafından yaratıldığını ifade ediyor. Sonra şöyle buyuruyor: "O'dur ki, her şeyin yaratılışını güzel yaptı." (Secde, 7) Böylece yaratılan her şey için, O'nun yaratığı olması, O'na izafe edilmesi açısından güzelliği ispat ediyor. Buna göre, güzellik yaratılışı ekseninde, yaratılış da güzellik ekseninde dönmektedir. O hâlde, hiçbir yaratık yoktur ki O'nun güzelleştirmesi ile güzel olmasın ve hiçbir güzel yoktur ki O'nun yaratığı olmasın, O'na izafe edilmesin. Öte yandan yüce Allah, bir ayette şöyle buyuruyor: "O, tek ve kahredici Allah'- tır." (Zümer, 4) ve "Bütün yüzler, O (ölümsüz) diriye, O (her şeyi ayakta tutan) mutlak güce boyun eğmiştir." (Tâhâ, 111) buyuruyor.

Böylece yüce Allah, yarattıklarını herhangi bir gücün baskısıyla yaratmadığını, yaptıklarını bir zorlayıcının zoruyla yapmadığını; tam tersine, yarattığı her şeyi ilmi ve özgür iradesiyle yarattığını bildiriyor. Şu hâlde, varolan her şey, güzeldir ve onun isteği sonucu var olmuştur. Bu, meselenin fiil yönüdür. İsim açısından meseleye yaklaşacak olursak, yüce Allah bu hususta şöyle buyuruyor: "Allah ki, O'ndan başka ilâh yoktur. En güzel isimler O-nundur." (Tâhâ, 8) Bir diğer ayette de şöyle buyuruyor: "En güzel isimler Allah'ındır. O hâlde O'nu onlarla çağırın ve O'nun isimleri hakkında eğriliğe sapanları bırakın." (A'râf, 180) Buna göre yüce Allah hem isimleriyle, hem de fiilleriyle güzeldir ve bütün güzellikler O'ndandır.

Böylece anlaşılıyor ki, yüce Allah hem isimlerinin güzelliğinden ve hem de fiillerinin güzelliğinden dolayı övgüye lâyıktır ve övgüye değer bir şey karşısında övgüsünü ifade eden bir insan gerçekte yüce Allah'ı övüyordur. Çünkü övgüye neden olan güzellik O'ndandır. Şu hâlde övgünün cinsi ve her türlü hamd yüce Allah'a özgüdür. Ayrıca ifadelerin akışından ve "Yalnız sana ibadet ederiz." ifadesindeki hitap değişikliğinden anlaşılan o ki, bu sure kulların diliyle söylenmiştir. Yüce Allah bu surede, kuluna O'nu övmesini ve bir kulun kulluk makamında takınması gereken edep tavrını telkin ediyor. "Hamd Allah'a özgüdür." sözü bu anlamı pekiştirir niteliktedir.

Fâtiha Sûresi / 1-5 ....................... 59


Çünkü hamdetme bir nitelendirmedir ve yüce Allah, bazı kullarının kendisine yönelik nitelendirmelerinden kendisini tenzih etmiştir: "Allah onların nitelendirmelerinden münezzehtir. Sadece Allah'ın arındırılmış kulları hariç." (Sâffât, 159-160), İfade geneldir, bir kayıtlandırma söz konusu değildir. Yüce Allah'ın kitabında, bazı arınmış peygamberlerinden başka, herhangi bir kimsenin kendisine yönelik hamdını naklettiğine rastlanmaz. Yüce Allah Hz. Nuh- 'a (a.s) hitap ederken şöyle buyuruyor: "De ki: Bizi zalimler topluluğundan kurtaran Allah'a hamdolsun." (Mü'minûn, 28) Yine bir ayette İbrahim Peygamberin (a.s) diliyle şöyle buyuruyor: "İhtiyarlık çağımda bana İsmail'i ve İshak'ı lütfeden Allah'a hamdolsun." (İbrâhîm, 39) Yüce Allah bazı yerlerde Peygamber efendimiz Hz. Muhammed'e (s.a.a) şöyle hitap eder: "De ki: Allah'a hamdolsun." (Neml, 93) Bir ayette de Hz. Davud ve Hz. Süleyman'ın diliyle şöyle buyuruyor: "Dediler ki: Allah'a hamd-olsun." (Neml, 15) Bir de cennet ehlinin O'na yönelik övgülerini aktarmıştır. Çünkü onlar da göğüslerdeki kin ve kıskançlıktan, boş ve günah sözden arındırılmışlardır.

Şu ayette olduğu gibi: "Dualarının sonu, 'Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun.' sözleridir." (Yûnus, 10) Bunun dışında her ne kadar yüce Allah yaratıklarının büyük çoğunluğunun ve hatta tümünün kendisine yönelik övgülerini birçok ayette dile getirmiştir; meselâ, "Melekler Rabblerini hamd ile tesbih ederler." (Şûrâ, 5) veya "Gök gürültüsü O'nu övgüyle tesbih eder." (Ra'd, 13) veya "O'nu övgüyle tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur." (İsrâ, 44) buyurmuştur; ancak ne var ki, yüce Allah bütün bunlarda kendisine yönelik övgülerini tesbih (tenzih etme) ile birlikte zikrediyor. Hatta asıl olarak tesbihi naklediyor, bunun yanında da övgülerini aktarıyor.

Bunun nedeni şudur: Yüce Allah'tan başkası, O'nun fiillerinin güzelliğini ve kemalini kuşatamaz. Aynı şekilde yüce Allah'ın fiillerinin güzelliğinin kaynağı olan sıfatlarının ve isimlerinin güzelliğini de tam anlamıyla O'ndan başka kimse kavrayamaz. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Onlar bilgice O'nu kuşatamazlar." (Tâhâ, 110) Kullar O'nu neyle nitelendirirlerse, O'nu onunla kuşatmış olurlar. Bu nitelik onların kavrayışlarının kapasitesiyle sınırlanmış, algılayışları oranında belirlenmiş olur.

60 ............................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Dolayısıyla O'nu, düşünceleriyle neden oldukları sınırlandırma ve değerlendirmeden tenzih etmedik- leri sürece, O'nu bu nitelendirmeden dolayı tesbih etmedikleri sürece, O'na yönelik övgüleri hedefine ulaşamaz, doğruluk niteliğini kazanamaz. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Hiç kuşkusuz Allah bilir, siz ise bilmezsiniz." (Nahl, 74) Onun arındırılmış kullarına gelince; onların kendisine yönelik övgülerini kendi kendini övmesi ve onların kendisini nitelendirmelerini de kendi kendisini nitelendirmesi gibi değerlendirmiştir.

Bu,onların Allah'ın arındırılmış kulları olmalarından geliyor. Bundan da anlaşılıyor ki, kulluğun öngördüğü edep, bir kulun Rabbini, O'- nun kendisini övdüğü gibi övmesini ve bunun ötesine geçmemesini gerektiriyor. Hem Ehlisünnet'in, hem de Şia'nın Peygamber efendimizden (s.a.a) rivayet ettikleri hadis de bunu gösteriyor: "Ben senin övgülerini sıralayamam. Sen, kendini övdüğün gibisin..." Şu hâlde surenin başındaki "Hamd, Allah'a özgüdür." ifadesi, kulluğa yaraşır bir edep tavrını edindirme amacına yöneliktir. Eğer yüce Allah, ne şekilde övülmesi gerektiğini öğretmek için kullar adına bu sözü söylememiş olsaydı, kul kendi kendine bunu söyleyemezdi.

"...âlemlerin Rabbi... O, Rahmandır, Rahimdir. Din gününün sahibidir." (Büyük bir çoğunluk "Meliki yevm'id-dîn" şeklinde okumuştur.) "Rab", sahip bulunduğu varlıkların işlerini düzenleyen maliktir. Dolayısıyla bu kavram, mülkiyet anlamını da içermektedir. Mülkiyet, içinde bulunduğumuz toplumsal koşullar çerçevesinde bir şeyin bir kimseye özgü olmasının özel bir türüdür. Yani, tasarruf yetkisine sahip olunacak şekilde bir şeyin bir kimseye ait olmasıdır. Söz gelimi, "Falan şey bizim mülkümüzdür." dediğimiz zaman, o şey bir şekilde bize özgü kılınmış ve bu sayede onun üzerinde tasarrufta bulunma hakkına sahibiz demektir. Eğer bu özgü kılınmışlık olmasaydı, böyle bir tasarruf yetkimiz de olamazdı.

Toplumsal çerçevede bu, gerçekliği bulunmayan sözleşmeli ve itibarî anlamdır. Bu itibarî anlam, gerçekliği olan diğer bir anlamdan alınmıştır ki, ona da mülkiyet deriz. Bu mülkiyet, vücudumuzdaki organların ve güçlerin bizimle var olmaları şeklindeki mülkiyettir. Bizim gözümüz, kulağımız, elimiz ve ayağımız vardır, bunlara malikiz. Bunun anlamı şudur: Bunların varlığı bizim varlığımıza bağlıdır ve bunlar bizden bağımsız değiller, bizim bağımsızlığımızla bağımsızdırlar ve biz onların üzerinde dilediğimiz gibi tasarrufta bulunma yetkisine sahibiz. İşte gerçek mülkiyet budur.

Fâtiha Sûresi / 1-5 .................... 61


Yüce Allah'a gerçeklik noktasında izafe edilebilecek mülkiyet, ger-çek mülkiyettir, sözleşme ve itibarın ortadan kalkmasıyla geçersiz olan itibarî mülkiyet değildir. Bilindiği gibi gerçek maliklik, tedbir ve yönetim olgularından ayrı düşünülemez. Çünkü bir şey varlığı açısından başka bir şeye muhtaç ise, varlığı açısından o şeyden bağımsız değilse, varlığının sonuçları açısından da o şeyden bağımsız olamaz. Yüce Allah, her şeyin Rabbidir ve Rab, yönetici malik (sahip) demektir. İşte yüce Allah'ın rablığı ve malikliği bu niteliktedir.

"Âlemîn=âlemler" kelimesi, "âlem"in çoğuludur. Bir şeyin bilinmesine aracı olan şey demektir. Kaaleb, hâtem ve tâbe' gibi. Birincisi, bir şeye belli bir şekil vermeye yarayan şey; ikincisi, bir şeye son vermeye aracı olan şey; üçüncüsü ise, bir şeyin nakşedilmesine aracı olan şey demektir. Bu kavram, bütün varlıklar için kullanıldığı gibi bireylerin ve parçaların bir araya gelmesinden oluşan her topluluğu, her bütünlüğü de ifade eder. Cansız varlıklar âlemi, bitkiler âlemi, hayvanlar âlemi ve insanlar âlemi gibi. Belli niteliklere sahip bireylerden oluşan topluluklar için de kullanılır. Arap âlemi ve Acem âlemi gibi.

Burada ikinci anlamın daha uygun olduğunu düşünüyoruz. Çünkü "Malik-i yevm'id-dîn" ifadesine kadar sayılan yüce Allah'ın güzel isimleri hep bu kavramla bağlantılı olarak dile getiriliyor. Din ise, kıyamet günündeki karşılık demektir. Bunun ise sadece insanları ya da sadece insanları ve cinleri ilgilendiren bir durum olduğunu kabul edersek, "âlemler" ifadesiyle insanlar ve cinler âleminin, topluluğunun kastedildiği sonucu ortaya çıkar. Bu kavramın Kur'ân-ı Kerim'in birçok ayetinde belirgin biçimde bu anlamı ile kullanılmış olması da bizim bu yaklaşımımızı pekiştirmektedir: ."Seni âlemlerin kadınlarına üstün kıldı." (Âl-i İmrân, 42) "Âlemlere uyarıcı olsun diye" (Furkan, 1) "Siz, sizden önce âlemlerde hiç kimsenin yapmadığı fuhşu mu yapıyorsunuz?" (A'râf, 80) "Din gününün sahibidir." Bilindiği gibi "malik" kelimesi, "milk" kökünden gelir. "Melik" ise, "mülk" kökünden gelir ve ulusal düzene egemen olan ve onları idare eden kimse demektir. Diğer bir ifadeyle, onlar üzerinde emir ve hüküm yetkisine sahip kimse demektir.

62 ........................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1


Bu ifadenin hem "melik" ve hem de "malik" şeklinde okunduğuna ilişkin açıklamalar yapılmış, her birini pekiştiren kanıtlar ileri sürülmüştür. Şu kadarı var ki, saltanatın, egemenliğin her iki anlamı da yüce Allah için geçerlidir. Ancak Arapça'yı ve Arap geleneğini bilen bir insan "mülk" kavramının "zaman" olgusuyla bağlantılı olduğunu bilir. Örneğin; "Falan dönemin meliki (kralı)" denir, ama "Falan dönemin maliki (sahibi)" denmez. Denirse bile zorlama olduğu anlaşılır. Yüce Allah, "melik-i yevm'id-dîn" buyurarak, deyimi "gün"e izafe etmiştir. Bir ayette de şöyle buyuruyor: "Bugün mülk kimindir? Bir ve ezici güce sahip Allah'ındır." (Mü'min, 16)
AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


el-Uyûn ve el-Meanî'de "Bismillah" ifadesiyle ilgili olarak İmam Rıza'nın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Yani kendimi Allah'ın alâmetlerinden biriyle alâmetlendiriyorum ki o da ibadettir." [Uyûnu Ahbar'ır-Rıza, c.1, bab:26, h: 19. el-Meanî, s.3] Ben derim ki: Bu anlam, bizim işaret ettiğimiz anlamdan elde edilebilecek bir sonuçtur. Biz demiştik ki, besmelenin başındaki "ba" harfi, başlama anlamını ifade eder. Çünkü kul, ibadetini Allah'ın adıyla alâmetlendirdiği zaman, ibadeti izafe ettiği nefsini de Allah'ın alâmetlerinden biriyle alâmetlendirmesi gerekir.

et-Tehzib adlı eserde İmam Sadık'ın (a.s), el-Uyûn ve Tefsir'ul- Ayyâşî'de ise İmam Rıza'nın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Besmele, Allah'ın ism-i a'zamına gözbebeğinin gözakına yakınlığından daha yakındır." [et-Tehzib, c.2, s.289, h: 15. el-Uyûn, c.2, bab:30, h: 11. Tef-sir'ul-Ayyâşî, c.1, s.21, h: 13] Ben derim ki: İleride ism-i a'zamla ilgili açıklamamızda bu hadisi anlamına değineceğiz.

el-Uyûn'da Emir'ül-Müminin'in (a.s) şöyle dediği anlatılır: "Besmele Fatiha'dan bir ayettir. Resulullah besmeleyi okur ve onu Fatihadan bir ayet sayardı. 'Fatiha suresi tekrarlanan yedidir.' derdi." [c.1, s. 235, bab:28, h: 59] Ben derim ki: Bu görüşü destekleyen benzeri rivayetler Ehlisünnet kanallarınca da aktarılmıştır. Örneğin, Darekutnî Ebu Hureyre'den şöyle rivayet eder: "Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: Fatiha suresini okuduğunuz zaman, besmeleyi de okuyun.

Fâtiha Sûresi / 1-5 ............................. 63


Fatiha Kur'ân'ın anası ve tekrarlanan yedidir, bismillahirrahmanirrahim de onun bir ayetidir." [Sünen-i Darekutnî, c.1, s.236, h: 28] el-Hisal adlı eserde İmam Sadık'ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: "Ne oluyor şunlara? Allah canlarını alasıcalar, Allah'ın kitabında yer alan en büyük ayetlerden birini bilerek terk ettiler ve onu açıkça okumanın bid'at olduğunu ileri sürdüler." İmam Bâkır'ın (a.s) da şöyle dediği rivayet edilir: "Allah'ın kitabındaki en şerefli ayeti, yani besmeleyi çaldılar. Büyük-küçük her işin başında besmeleyi söylemek gerekir ki, o iş bereketlensin." [Bihar'ul-Envar, c.92, s.238, h: 39] Ben derim ki: Bu anlam doğrultusunda Ehlibeyt İmamlarından çokça rivayet aktarılmıştır. Bunlar da gösteriyor ki, Tevbe suresi hariç, her surenin başında yer alan "besmele" o sureden bir ayettir. Ehlisünnet kanallarınca da bu görüşü pekiştiren hadisler rivayet edilmiştir.

Örneğin; Sahih-i Müslim'de Enes, Resulullah'ın (s.a.a), "Az önce bana bir sure indirildi." dediğini ve besmeleyi okuyarak başladığını rivayet eder. [c.4, s.112] Ebu Davud'un bildirdiğine göre İbn-i Abbas (bu hadisin rivayet zinciri sahih kabul edilmiştir) şöyle demiştir: "Bismillahirrahmanirrahim inmedikçe, Peygamber efendimiz (s.a.a) surelerin aralarını (bir rivayete göre sonlarını) bilmezdi." [Sünen-i Ebu Davud, c.1, s.209, h: 788] Ben derim ki: Bu anlamı pekiştiren açıklamalar, Şiî kanallardan İmam Bâkır'dan (a.s) rivayet edilmiştir.

el-Kâfi, et-Tevhit, el-Meanî ve Tefsir'ul-Ayyâşî'de İmam Sadık'ın (a.s) şöyle dediği anlatılır: "Allah her şeyin ilâhıdır, tüm yarattıklarına karşı Rahman'dır ve özellikle müminlere karşı da Rahim'dir." [El-Kâfi, c.1, s.114, h: 11. et-Tevhit, s.230, h: 1. el-Meanî, s.3, h: 1. Tefsir'ul- Ayyâşî, c.1, s.22, h: 19-20] Bir rivayete göre İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Rahman, genel nitelikli özel isimdir; Rahim ise, özel nitelikli genel isimdir." [Mecma'l-Beyan, c.1, s.21] Ben derim ki: Yukarıdaki açıklamalarda Rahman sıfatının hem mümine ve hem de kâfire yönelik genel bir sıfat olduğuna, Rahim sıfatının da sırf müminlere yönelik olduğuna işaret etmiştik.

64 .............................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1


Rahman'ın genel nitelikli özel bir isim oluşu ve Rahim'in de özel nitelikli genel bir isim oluşu ile de Rahman sıfatının dünya hayatına özgü olup hem kâfiri ve hem de mümini kapsaması, Rahim sıfatının ise hem dünya hayatını ve hem de ahireti kapsamakla birlikte sadece mümine yönelik olmasını kastediyor olsa gerektir. Diğer bir ifadeyle: Rahman sıfatı, tekvinî bağış ve lütuflara özgüdür ve bu hem kâfiri ve hem de mümini kapsıyor. Rahim ise, hem tekvinî [varoluşla ilgili] ve hem de teşrii (yasamayla ilgili) olanı kapsar. Bu ise, hidayet ve mutluluk kategorisine girer. O da sadece mümine özgüdür. Çünkü süreklilik ve kalıcılık müminlere özgü bağışlar için geçerlidir. Çünkü akıbet, Allah'tan korkanlarındır.

Keşf'ül-Gumme adlı eserde İmam Sadık'm (a.s) şöyle dediği belirtilir: "Babamın katırı kaybolmuştu. Eğer Allah onu bana geri döndürürse, hiç kuşkusuz onun hoşnut olacağı bir şeyle ona hamdedeceğim, dedi. Çok geçmeden katırı eğeriyle ve gemiyle birlikte getirildi. Şöyle bir doğruldu, elbiselerini toparladı. Sonra göğe başını kaldırarak, 'Allah'a hamdolsun.' dedi ve başka da bir şey söylemedi. Ardından şöyle dedi: Geride hiçbir şey bırakmadım, bütün hamtları Allah'a kıldım. Çünkü bu ifadenin içine girmeyen hiçbir hamt yoktur." [c.1, s.118] el-Uyûn adlı eserde belirtildiğine göre, bu ifadenin tefsiri hakkında İmam Ali'den (a.s) bir soru sorulmuş o da şöyle cevap vermiştir: "Yüce Allah kullarına ancak nimetlerinin bir kısmını detaysız biçimde bildirmiştir.

Çünkü bunların hepsini ayrıntılı biçimde bilemezler. Bu nimetler sayılmayacak ve bilinmeyecek kadar çokturlar. Öyleyse, 'Bize verdiği nimetlere karşılık Allah'a hamdolsun.' deyin." [c.1, s.220, h: 30] Ben derim ki: İmam (a.s) bu sözleriyle, yüce Allah kullarına kulluğa yaraşır edep tavrını göstermek ve onlara öğretmek amacıyla onlar adına hamdı dile getiriyor, şeklindeki açıklamamıza işaret ediyor.

FELSEFÎ BİR ARAŞTIRMA


Aklî kanıtlar, malûlün bağımsızlığını ve kendisiyle ilgili her hususun illetine dayandığını göstermektedir. Malûlde olan her kemal gerçekte illetinin varlığının bir uzantısıdır. Dolayısıyla eğer gerçekte illetinin varlığının bir uzantısıdır.

Fâtiha Sûresi / 1-5 ............................................... 65


Dolayısıyla eğer varlıkta güzelliğin bir gerçekliği varsa, onun kemali ve bağımsızlığı varlığı zorunlu olan yüce Allah'a aittir. Çünkü O, bütün illetlerin kaynağı olan tek illettir. Hamd ve övgü ise, herhangi bir varlığın kendi varlığıyla bir başka varlığın kemalini göstermesidir. O başka varlık da onun illetinden başkası değildir. Bilindiği gibi her kemalin kaynağı yüce Allah'tır. Şu hâlde, her övgünün ve her hamdın gerçekliği O'- na dönüktür. Öyleyse hamd, âlemlerin Rabbı olan Allah' a mahsustur.

* * *

"Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz..." Ayetin orijinalinde geçen "na'budu" kelimesinin kökü olan "abd" kelimesi, sahip olunan insan veya -anlamı soyutlarsak- tüm bilinçli varlıklar anlamında bir kavramdır. Nitekim yüce Allah'ın şu sözünde bu soyutlanmış anlamda kullanılmıştır: "Göklerde ve yerde bu-lunan herkes Rahman'a kul olarak gelecektir." (Meryem, 93) İbadet kavramı da bu kelimeden türemiştir. Yerlerine göre farklı köklerden gelmiş veya farklı anlamlarda kullanılmıştır da denebilir.

Cevherî'nin, es-Sihah'ta; "Ubudiyet (kulluk) kavramının aslı boyun eğmedir." şeklideki sözüne gelince; boyun eğmenin ubudiyetin gereklerinden olduğundan dolayı bu sözü söylemiş olsa gerek. Yoksa, boyun eğme anlamına gelen "huzu" kelimesi ancak "lam" harf-i cerri ile geçişli olabiliyor, ibadet ise, yapısı itibariyle geçişlidir.

Kısacası; ibadet, kulun kendini Rabbinin mülkü yerine koyması ve öyle görmesidir. Bu yüzden kulluk büyüklenmenin karşıtıdır, böyle bir duyguyu yok eder; ama şirk koşmanın karşıtı değildir. Yani, kölenin köleliği ve kulun kulluğu üzerinde birden fazla kişinin ortaklığı söz ko-nusu olabilir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Bana ibadet etmekten büyüklenenler, aşağılanarak cehenneme gireceklerdir." (Mü'-min, 60) Bir diğer ayette de şöyle buyuruyor: "Ve Rabbine ibadete hiç kimseyi ortak etmesin." (Kehf, 110) Bu ayete, şirk koşmanın mümkün olduğu varsayılarak yasaklanıyor. Yasaklama ancak mümkün ve güç yetirilebilen şeyler için geçerlidir. Oysa, Allah'a ibadet etmeye tenezzül etmeyip büyüklük taslama, böyle bir durumu içermiyor.

66 ............................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1

Kulluk, ancak kölelerle onlara sahip olan efendiler arasında, efendilerin mülkiyeti altındaki hususlarda geçerli olan bir ilişki biçimidir. Kölenin varlığıyla ilgili olup da sahip olmanın kapsamına girmeyen hususlar, yani kölenin falanın oğlu olması ve boyunun uzun olması gi-bi hususlar ise ibadetle, kullukla ilintili değildir. Ne var ki, yüce Allah'ın kulları üzerindeki sahipliği bu tür bir ilişkiden farklıdır. O'nun sahipliği başkalarının sahipliğine benzemez. O'nun karşısında kulun konumu bölünme kabul etmez. Yani O'nun kulun bazı kısımlarına sahip olması, buna karşın bazı kısımlarına sahip olmaması mümkün değildir. Onun için, kul üzerindeki bazı tasarrufların caiz, bazılarınınsa caiz olmaması söz konusu değildir.

Nitekim insanlar arasındaki kölelik ilişkilerinde kölelerin kimi nitelikleri efendilerin mülkiyeti altındadır, kendi isteklerine bağlı olan fiilleri gibi; bazı nitelikleri de bu mülkiyetin kapsamına girmez, doğuştan gelen zorunlu nitelikleri gibi. Aynı şekilde köleler üzerinde bazı tasarruflarda bulunmak caizdir, işlerinden yararlanmak gibi; onlarla ilgili bazı tasarruflar da caiz değildir, onları suçsuz yere öldürmek gibi.

Yüce Allah kayıtsız ve şartsız olarak maliktir, mülkiyeti sınırsızdır. Onun dışındakilerse, kayıtsız ve şartsız olarak mülktürler. Onların Allah karşısındaki mülklükleri bölünme kabul etmez. Burada her iki açıdan da bir sınırlandırma vardır. Maliklik, sahiplik Rabb'e özgüdür, kulluksa kula özgüdür. İşte yüce Allah'ın şu sözü buna işaret etmektedir: "Yalnız sana ibadet ederiz." Burada meful öne geçirilmiş ve ibadet kavramı da mutlak tutularak hiçbir kayıtla kayıtlandırılmamıştır.

Daha önce de açıkladığımız gibi mülk ancak maliki ile varolabileceği için, ne malikini perdeler, ne de malikinden perdelenir. Söz gelimi, sen Zeyd'in evine baktığında oraya herhangi bir ev gözüyle bakarsan, Zeyd'i göz ardı edebilmen mümkündür. Ama eğer oraya Zeyd'in mülkü gözüyle bakarsan, onun sahibi olan Zeyd'i göz ardı etmen mümkün değildir.

Ancak Allah'ın dışındaki varlıklar sadece mülk oldukları ve bu ger-çeklik onların hakikatini oluşturduğu için varlıklar âleminde hiçbir şey Allah'tan gizlenemez. Varlığa bakan bir göz yüce Allah'ı görmeden edemez. O her zaman hazırdır.

Fâtiha Sûresi / 1-5 ........................ 67


Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi? İyi bil ki onlar, Rablerine kavuşmaktan kuşku içindedirler. İyi bil ki O, her şeyi kuşatmıştır."(Fussilet, 53-54) Durum bundan ibaret olduğuna göre, gerçek ibadet, hakkı her iki tarafın da hazır bulunduğu bir ortamda gerçekleştirilen ibadettir.

Bu, yüce Allah açısından, O'na hazır bulunan bir mabut gibi ibadet edilmesiyle olur. "Yalnız sana ibadet ederiz." ifadesindeki üçüncü şahıstan ikinci şahsa yönelik hitap değişikliğini gerektiren husus da budur. Kul açısından ise, şöyle olur: İbadetini, hazır olan bir kulun ibadeti gibi yerine getirir, ibadetinde mabudundan gaflet etmez.

Aksi takdirde, ibadeti sadece anlamdan yoksun bir şekle ve ruhsuz bir cesede benzer. Ya da ibadetini böler, hem Rabbiyle ve hem de başkalarıyla açıkta ve gizlide ilgilenir. Tıpkı hem Allah'a ve hem de putlarına ibadet eden putperestler gibi. Ya da kulluğunu gizlice bir başkasına yöneltir. Çeşitli amaçlar için Allah'a ibadet ediyor görünen kimseler gibi. Böyle bir insan Allah'a ibadet eder ama, ilgisi bir başkasına yöneliktir. Ya da cennet arzusuyla veya cehennem korkusuyla Allah'a ibadet eder. Bütün bunlar, ibadet açısından şirktir ve Kur'ân-ı Kerim'de yasaklanmıştır.

Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Dini yalnız kendisine has kılarak Allah'a kulluk et." (Zümer, 2) "İyi bil ki, halis din yalnız Allah'ındır. O'ndan başka veliler edinenler, 'Biz bunlara, sırf bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz.' derler. Şüphesiz ki Allah, onlar arasında, ayrılığa düştükleri şeyde hükmünü verecektir." (Zümer, 3) Kul içten davranınca ve tüm benliğini bu işe verince, ancak o zaman ibadet gerçek ibadet niteliğini kazanır. Bu da sözünü ettiğimiz gibi ibadet anında, mabudundan gaflet etmemekle mümkündür.

Bununla da anlaşılıyor ki kul, amelinde Allah'tan başkasıyla ilgilenmediği zaman ibadeti eksiksiz olur. Eğer başkasıyla ilgilenirse, ibadetinde, ilgilendiği kimseye Allah'ın ortağı niteliğini kazandırmış olur. Şayet kulun kalbi bir umuda veya bir korkuya takılı değilse, yani ibadetinin amacı cenneti elde etme veya ateşten korunma değilse, o zaman bu ibadet sırf Allah rızası için yerine getirilmiş olur. Kişi ibadet esnasında kendisiyle de meşgul olmamalıdır. Çünkü bu duygu, kulluk pozisyonuna ters düşer.

68 .......................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1


Kulluk,benliği ve büyüklenmeyi içinde barındırmaz. "ibadet ederiz", ifadesinin birinci çoğul şahıs kipiyle dile getirilmiş olması da, bu noktaya işaret etme amacına yönelik olabilir. Çünkü bu takdirde kişinin şahsı söz konusu değildir. Dolayısıyla bencillik ve bağımsızlık duygusuna kapılmaz, kişisel belirginlikleri, izleri topluluk içinde kaybolup gider. Bu açıklamaların tümünden çıkan sonuç şudur: "Yalnız sana ibadet ederiz." sözüyle ifade edilen kulluk, anlam ve ihlâs açısından özünde bir noksanlık barındırmaz. Ancak; "Yalnız sana ibadet ederiz." derken kul, ibadeti kendine izafe etmiş oluyor. Bu da derken varlık, güç ve irade bağımsızlığı olduğu zannını uyandırıyor.

Hâlbuki kul, mülktür ve başkasının mülkü olan bir kimse bir şeye malik olamaz. Bu yüzden bu zannın ortadan kalkması için olsa gerek, ardından hemen, "ve yalnız senden yardım dileriz." buyuruluyor. Yani, biz ibadeti ken-dimize izafe ediyor ve bunu biz yapıyoruz diyorsak, ancak senin yardımın olmadan bunu yapamayacağımızın da bilincindeyiz. Bu yüzden sana ibadet ederken de senden yardım diliyoruz.

Şu hâlde, "Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz." sözü bir tek anlamı vurgulama amacına yöneliktir. O da sırf Allah'a yöneltilmiş samimî ibadettir. İbadet ile yardım istemenin aynı ahenk içinde zikredilişinin amacının da bu noktayı vurgulamak olması mümkündür. Nitekim, "Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz." buyurulmuştur, "Yalnız sana ibadet ederiz. Bize yardım et, bizi doğru yola ilet." denmemiştir.

"Bizi doğru yola hidayet et." ifadesiyle birlikte surenin akışının ahenksel değişikliğe uğramasına gelince, inşaallah ileride bununla ilgili açıklamalarda bulunacağız. "Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz." sözünün açıklaması esnasında; üçüncü şahıstan ikinci şahsa geçilmesinin sebebi, mef'ulün öne geçirilmesiyle ifade edilen hasrın amacı, "ibadet ederiz" ifadesinde, ibadet kavramının hiçbir kayıtla sınırlandırılmamış olmasının nedeni, birinci çoğul şahıs lafzının tercih edilişinin sebebi, birinci cümlenin ardından ikinci cümlenin getirilişi ile verilmek istenen mesaj ve surenin akışı içinde bu iki cümlenin aynı ahenk içinde oluşlarının amacı gibi hususlar açıklık kazandı.

Fâtiha Sûresi / 1-5 .............................. 69

Bu ayetle ilgili olarak tefsir bilginleri, başka hususlara da dikkat çekmişlerdir. Dileyen bu bilginlerin kitaplarına başvurabilir. Yüce Allah kullarından alacaklardır, O'nun borcunu ödemek gücümüzün üstünde bir yükümlülüktür.

70 ........................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.1


Fâtiha Sûresi / 6-7 ...................................


6- Bizi doğru yola hidayet et.

7- Kendilerine nimet verdiğin, gazaba uğramamış ve de sapmamış kimselerin yoluna.


AYETLERİN AÇIKLAMASI


"Bizi doğru yola hidayet et. Kendilerine nimet verdiğin... kimselerin yoluna." Hidayet kavramının anlamı, "sırat=yol" kelimesini açıklarken açıklık kazanacaktır. Sırat, tarîk ve sebil, anlam olarak birbirine yakın kavramlardırlar. Yüce Allah, sıratı (yolu) müstakim (doğru) olmakla nitelendiriyor. Sonra bunun, Allah'ın nimet verdiği kimselerin izlediği yol olduğunu açıklıyor. Şu hâlde, niteliği bu olan ve kulların iletilme (hidayet) isteğine konu olan yol, ibadetin hedefidir. Yani, kul Rabbinden istiyor ki, kulluğu sırf bu yolun sınırları içinde kalsın.

Bunun açıklaması şöyledir: Yüce Allah, kitabında insan türü için, daha doğrusu tüm varlıklar için, kendisine doğru yol alırlarken izleyecekleri yolu belirlemiştir. Yüce Allah bu hususla ilgili olarak şöyle buyuruyor: "Ey insan, muhakkak sen, Rabbine doğru varan bir yol üzerinde çabalayıp durmaktasın, nihayet O'na varacaksın." (İnşikak, 6) "Dönüş O'nadır." (Teğâbun, 3) "Dikkat edin, bütün işler sonunda Allah'a döner." (Şûrâ, 53) Bunun gibi daha birçok ayet açıkça gösteriyor ki tüm varlıklar, bir yolu kat etmekte ve yüce Allah'a doğru yol almaktadırlar.

Sonra şu gerçeği ortaya koymuştur: Tek bir özelliğe sahip tek bir yol söz konusu değildir. Yol, ikiye ayrılmaktadır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Ey Âdem oğulları! Ben size, 'Şeytana tapmayın, o sizin apaçık düşmanınızdır. Bana tapın, doğru yol budur.' diye? bir-dirmedim mi" (Yâsîn, 60-61)Şu hâlde, bir doğru yol var, bir de onun ötesinde başka bir yol.

Fâtiha Sûresi / 6-7 ............................. 71

Bir ayette şöyle buyuruluyor: "Ben pek yakınım. Bana dua ettiği zaman, dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da benim çağrıma cevap versinler ve bana iman etsinler. Umulur ki doğru yolu bulmuş olurlar." (Bakara, 186) Bir diğer ayette de şöyle buyuruluyor: "Bana dua edin, duanızı kabul edeyim. Bana kulluk etmekten büyüklenenler, aşağılanarak cehenneme gireceklerdir." (Mü'min, 60) Böylece yüce Allah, kendisinin kullarına yakın olduğunu ve kendisine en yakın yolun kendisine yönelik ibadet ve dua yolu olduğunu açıklamıştır. Sonra inanmayanları nitelendirirken de şöyle buyurmuştur: "Onlar uzak bir yerden çağırılıyorlar." (Fussilet, 44) Burada, inanmayanların izledikleri yolun hedefe çok uzak olduğu belirtilmiştir.

Bununla anlaşılıyor ki, Allah'a giden iki yol vardır: Biri yakın; ki bu, müminlerin yoludur. Diğeri de uzak; ki bu da başkalarının yoludur. Bu, bir yol ayrılığıdır. Bir başka yol ayrılığı daha var ki, yüce Allah şu ayette ona işaret etmektedir: "Bizim ayetlerimizi yalanlayan ve onlara inanmaya tenezzül etmeyenlere, göğün kapıları açılmayacaktır." (A'râf, 40) Hiç kuşkusuz, yolcuların yürüdükleri bir yol olmasaydı, kapı bir anlam ifade etmezdi. Şu hâlde, aşağıdan yukarıya doğru giden bir yol vardır.

Yüce Allah, bir başka ayette de şöyle buyuruyor: "Kimin üstüne gazabım inerse, artık o düşmüştür." (Tâhâ, 81) İfadenin orijinalinde geçen "heva" fiili, aşağı doğru düşmek anlamını ifade eder. Şu hâlde, bir de aşağıya doğru yuvarlanırken de izlenen bir yol vardır. Sonra yüce Allah şöyle buyuruyor: "Kim küfrü imanla değişirse, artık dümdüz yoldan sapmış olur." (Bakara, 108) Burada yüce Allah "sapıtmıştır" diyerek doğru yoldan ayrılmayı şirk olarak nitelendirmiştir. Bu durumda, insanlar tuttukları yol itibariyle üç grup hâlinde değerlendirilmektedir:

a) Yukarıya doğru yol alanlar. Bunlar, Allah'ın ayetlerine inanan, ona kulluk sunmada büyüklenmeyen kimselerdir.

b) Aşağı doğru yol alanlar. Bunlar, Allah'ın gazabına uğramış kimselerdir.