El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân–c.5
 


Mâide Sûresi 51-54 ................................................... 651

saf baglayarak çarpışanları sever." (Saff, 4) "Hiç şüphesiz Allah, kendisine dayanan-ları sever." (Âl-i Imrân, 159) "Allah tövbe edenleri sever, temizlenenleri sever." (Bakara, 222) Daha birçok ayet bu hususa örnek oluşturmaktadır.

Yukarıda işaret edilen niteliklerin sonuçlarını ve bu nitelikleri izleyen ve üstün meziyetleri şerh edici ayetleri bir bütün olarak incelediğimiz zaman, iyi karakterlerden oluşan çok sayıda olguyla karşılaşırız. Bunların tümünün şu sıfatlara sahip olan kimselerin yeryüzüne varis olan mirasçılar olmasına ve iyi akıbetin de onların olduğuna gelip dayandıklarını da görürüz. Nitekim üzerinde durduğumuz ayetten de böy-le bir mesaj algılayabiliyoruz: "Ey inananlar!

Sizden kim dininden dönerse..." Başka bir ayette de -genel ve kuşatıcı bir ifade olarak- şöy-le buyurulmuştur: "Sonuç takvanındır." (Tâhâ, 132) Inşallah, akıbetin takvanın olmasının ne anlam ifade ettiğini uygun bir yerde etraflıca irdeleyeceğiz.

"Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve şiddetlidirler."

Ayetin orijinalinde geçen "ezillet-un" ve "eizzet-un" kelimeleri "zelîl" ve "azîz" kelimelerinin çoğuludurlar. Kendilerinin dostu ve kendileri tarafından dost edinilen Allah'a yönelik saygılarının bir ifadesi olarak müminlerin üzerine şefkat kanatlarını germelerinden ve dinin değer vermediği ve önemsemediği kâfirlerin yanında bulunan sahte üstünlük ve onura ihtiyaçlarının olmadığından kinaye bir ifadedir bu. Nitekim yüce Allah, Peygamberini (s.a.a) bu hususta şu şekilde yönlendirip eğitmiştir: "Onlardan bazı çiftlere (sınıflara) verdigimiz dünyalıga gözlerini dikme ve onlara üzülme,

müminlere kanadını indir." (Hicr, 88) Bazı bilginlerin söyledikleri gibi "ezille" kelimesinin "alâ" harf-i cerriyle geçişli kılınması, merhamet, kalp inceliği veya acıma, şefkat gösterme anlamlarını içermesinden dolayıdır.

"Allah yolunda cihat ederler ve hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar." Genel niteliklerinin içerisinden özel olarak "Allah yolunda cihad etmelerinden" söz edilmesi, yüce Allah'ın onlar aracılığıyla dinine yardım edeceğinden söz edildiği bir süreçte böyle bir

652 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

vurguya ihtiyaç olmasından dolayıdır.

"Hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar." ifadesinin akışından anlaşıldığı kadarıyla, bu ifade, sadece kendisinden önceki son cümleyle değil, diğer cümlelerle de ilintilidir. -Gerçi bu tür terkiplerde, ifadenin genellikle en son cümleyle ilintili olduğu kesin ve şüphesizdir.- Çünkü Allah yolunda cihat edilirken kınayanların kınaması önemli bir engel oluşturmaktadır. Onlar insanları, mal ve can kaybı, zorluklara katlanma durumunda kalma gibi meşakkatleri göstererek cihattan alıkoymaya çalışırlar. Aynı şekilde müminler karşısında alçak gönüllü davranıp dünyanın çekici nimetleri ve arzuyla peşinden koşulan sahte değerleri ve müminlerin yanında rastlanılmayan dünya nimetleri kâfirlerin yanında bulunurken onlar karşısında üstün ve onurlu davranmak, kınayanların kınamasının engel olacağı şeydir.

Ayetten, gelecekte meydana gelecek bir olaya yönelik gaybî bir işaret de algılanmaktadır. Inşallah, konunun ayetler ve hadisler ışığında değerlendirildiği ileriki bölümde bu konuya değineceğiz.

AYETLERIN HADISLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, "Ey inananlar! Yahudileri... veli edinmeyin..." ayetiyle ilgili olarak İbn-i Ishak, İbn-i Cerir, İbn-i Münzir, İbn-i Ebi Hatem, Ebu Şeyh, İbn-i Mürdeveyh, Beyhaki -ed- Delalil adlı eserde- ve İbn-i Asakir, Ubade b. Velid'den, Ubade b. Samit'in şöyle dediğini rivayet ederler: "Kaynukaoğulları Yahudileri Resulullah'la (s.a.a) savaşmaya kalkışınca, Abdullah b. Übey b. Selul bunu bahane ederek savaşta Resulullah'ın yanında yer almadı ve bu konuda tarafsız görünmeye koyuldu. Buna karşın Ubade b. Samit Resulullah'ın (s.a.a) yanına giderek onlarla kurduğu ittifakı feshettiğini, onlarla her türlü ilişkisini kestiğini bildirdi. Ubade, Avf b. Hazreç kabilesinin bir bireyiydi. Kaynukaoğullarıyla Abdullah b. Ubey b. Selul arasındaki ittifakın bir benzeri de onunla kurulmuştu. Ama o, bu ittifakı bir yana bırakarak Resulullah efendimizin (s.a.a) yanında yer aldı ve 'Ben Allah'ı, Resulünü ve mü-

Mâide Sûresi 51-54 ..................................................... 653

minleri dost ediniyorum. Şu kâfirlerin ittifaklarından ve dostluklarından sıyrılıp Allah'a ve Resulüne doğru geliyorum' dedi."

Yine aynı eserde, Mâide suresindeki şu ayetlerin Abdullah b. Ubey b. Selul hakkında indikleri rivayet edilir: "Ey inanalar! Yahudileri ve Hıristiyanları veli edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridir... Galip gelecek olanlar, yalnız Allah'ın taraftarlarıdır." [Mâide, 51-56]

Aynı eserde, İbn-i Ebi Şeybe ve İbn-i Cerir, Atiyye b. Sa'd'dan şöyle rivayet ederler: "Haris b. Hazreç Oğullarından Ubade b. Samit Resu-lullah'ın (s.a.a) yanına gelerek şunları söyledi: Benim, Yahudiler arasında çok sayıda dostum vardır. Ben Yahudilerin dostluğundan sıyrılıp Allah'a ve Resulüne geliyorum. Allah'ı ve Resulünü dost ediniyorum."

"Bunun üzerine Abdullah b. Übey şunları söyledi: 'Ben başımıza bir felâketin gelmesinden korkuyorum. Bu yüzden onların dostluklarından sıyrılmıyorum.' Resulullah (s.a.a) ona dedi ki: 'Ey Hubab'ın babası, yoksa sen, Ubade'den ayrı olarak Yahudilerin dostluklarını sürdürmekle kendinin ondan daha kârlı çıkacağını mı düşünüyorsun?' Bunun üzerine Abdullah b. Übey: 'Şimdi kabul ediyorum.' dedi.

Ardından şu ayetler nazil oldu: Ey inananlar! Yahudileri ve Hıristiyanları veli edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridir... Allah seni insanlardan korur." [Mâide, 51-67]

Aynı eserde, İbn-i Mürdeveyh İbn-i Abbas'tan şöyle rivayet eder: "Abdullah b. Übey b. Selul iman ettikten sonra, 'Benimle Kureyza ve Nadiroğulları Yahudileri arasında dostluk antlaşması vardır.

Ben, başımıza bir felâketin gelmesinden korkuyorum.' dedi ve kâfirliğe döndü. Buna karşın Ubade b. Samit, 'Ben Kureyza ve Nadiroğulları dostluğun-dan Allah'a doğru sıyrılıyorum. Allah'ı, Resulünü ve müminleri dost ediniyorum.' dedi."

"Bunun üzerine yüce Allah şu ayetleri indirdi: Ey Inananlar! Yahudileri ve Hıristiyanları veli edinmeyin... Kalplerinde hastalık bulunanların... onların arasına koşuştuklarını görürsün. -Burada Abdullah b. Übey kastediliyor.- Sizin veliniz, ancak Allah, O'nun Resulü ve namazı dosdogru kılan ve rüku ederken zekât veren müminlerdir. -Burada da Ubade b. Samit ve Resulullah'ın ashabı

654 ..................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

müminlerdir. -Burada da Ubade b. Samit ve Resulullah'ın ashabı kastediliyor.- Eger Allah'a, Peygambere ve ona indirilene inansalardı, onları kendilerine veli yapmazlardı. Ama onların çogu yoldan çıkmış insanlardır." [Mâide, 81]

Ben derim ki: Bu kıssa başka kanallardan da aktarılmıştır.

Daha önce, ayetlerin iniş sebeplerine ilişkin bu tür rivayetlerin gelişmelerin, ayetlere uyarlama nitelikli içtihatların ürünü olduklarını belirtmiştik. Nitekim bizzat rivayetlerden hareketle buna ilişkin somut karineler bulmak mümkündür. Örneğin, Yahudilerle birlikte Hıristiyanlardan da söz eden ayetlerle ilgili kıssada Müslümanlarla Kaynuka, Kurayza ve Nadiroğulları Yahudileri arasında geçenlerden söz edilirken, Hıristiyanlardan ve Müslümanların onlarla olan ilişkilerinden hiç söz edilmiyor! Kıssanın akışı içinde Hıristiyanların, hiçbir amaca yönelik olmaksızın sırf iş olsun diye söz konusu edilmelerinin bir sebebi yoktur.

Öte yandan Kur'ân'da Yahudilerle Müslümanlar arasında yaşanan olaylara, münafıkların yönlendirmelerine ilişkin olarak sırf Yahudilerin pozisyonunu ele alan ve Hıristiyanlardan söz etmeyen ayetler vardır. Haşr suresindeki ayetlerin yanı sıra başka surelerdeki bazı ayetleri buna örnek gösterebiliriz. Peki neden, tefsirini sunduğumuz ayetlerde sırf iş olsun diye söz konusu edilirken, yalnızca Yahudilerden söz eden ayetlerde sırf iş olsun diye Hıristiyanlardan söz edilmiyor?!

Kaldı ki, rivayetlerde, 51. ayetten 67. ayete kadar toplam on yedi ayetin Abdullah b. Übey ve Ubade b. Samit hakkında indiği belirtilir. Öncelikle bu ayetler arasında konu bütünlüğü yoktur ki, bir kerede indiklerinden söz edilsin. İkincisi; bu ayetler arasında yer alan "Sizin veliniz, ancak Allah, O'nun Elçisi ve dosdogru namaz kılan ve rüku ederken zekât veren müminlerdir." ayetinin Hz. Ali (a.s) hakkında indiğini gösteren rivayetler, gerek Şiî, gerekse Sünnî kanallardan tevatür derecesinde aktarılmıştır. Üçüncüsü; "Ey elçi, Rabbinden sana indirileni duyur..." ayetinin kıssayla kesinlikle hiçbir ilgisi yoktur.

Mâide Sûresi 51-54 ........................................................ 655

Mesele şudur: Ravi önce Ubade ve Abdullah'ın kıssasını ele alıyor.

Sonra bakıyor ki, bu ayetlerle kıssa arasında belli bir ilişki vardır. Tutup kıssayı bu ayetlere uyarlıyor, ama bunu da doğru düzgün beceremiyor. Sırf Ehlikitab'ın pratik durumuna değiniyorlar diye, on yedi ayeti üç ayetin yerine koyuyor.

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde İbn-i Cerir ve İbn-i Münzir Ikrime- 'den şöyle rivayet ederler: "Ey inananlar! Yahudileri ve Hıristiyanları veli edinmeyin. Onlar, birbirlerinin velileridir." ayeti Kureyzaoğulla-rı Yahudileri hakkında inmiştir. Bunlar hainlik edip, Resulullah (s.a.a) ile imzaladıkları antlaşmayı bozmuşlardı. Ebu Süfyan b. Harb'a haber göndererek onların ve Kreyş'in gelip kalelerine girmelerini önermişlerdi. Resulullah efendimiz (s.a.a) Ebu Lübabe b. Abdulmünzir'i onlara göndererek kalelerinden çıkmalarını istedi. Onlar Ebu Lübabe'yi dinleyerek kalelerinden indiklerinde o, boyunlarının vurulacağını anlatmak için eliyle gırtlağına işaret etti. Talha ve Zübeyr de Hıristiyanlarla ve Şamlılarla yazışıyorlardı. -Ravi der ki: Bana ulaşan haberlere göre- Resulullah'ın (s.a.a) ashabının arasında yoksulluktan ve kıtlıktan korkan bazı kimseler Kureyza ve Nadiroğulları Yahudileri ile yazışıyor-lardı.

Peygamberimizin (s.a.a) hareketlerini gizlice onlara haber gönderiyorlardı. Bunu yaparken de onlardan borç para almayı veya yardım görmeyi umuyorlardı. İşte bu davranışları yasaklandı."

Ben derim ki: Bu rivayetin bir sakıncası yoktur. Çünkü ayetlerde işaret edilen velayeti, sevgi ve sempati nitelikli velayet olarak açıklama esasına dayandırıyor. Daha önce bu açıklamayı destekleyici yorumlarda bulunduk. Eğer bu rivayet gerçekten ayetlerin iniş sebebine ilişkin bir olayı içeriyorsa, bu, ayetin mutlak oluşunu ve bu olayda olduğu gibi başka olaylara uyarlanma özelliğini ortadan kaldırmaz. Şayet rivayet, uyarlama niteliğinde ise, zaten bu durum daha belirgindir.

Mecma-ul Beyan tefsirinde, "Ey inananlar! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah, yakında öyle bir topluluk getirecektir..." ayetiyle ilgili olarak şöyle deniyor: "Bazıları, 'Burada getirile-

656 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

ceğinden söz edilen topluluk Emir-ül Müminin ve arkadaşlarıdır. Ki onlara karşı biatlarını bozanlar (nakisin), adaletten sapanlar (kasitin) ve doğru yoldan çıkanlar (marikin) savaşmışlardır.' demişlerdir. Bu görüş Ammar b. Yasir'den, Huzeyfe'den ve İbn-i Abbas'tan rivayet edilmiştir. İmam Bâkır (a.s) ve İmam Cafer'den (a.s) de bu anlamda görüş aktarılmıştır."

Ben derim ki: Mecma-ul Beyan tefsirinde, söz konusu rivayet aktarıldıktan sonra şu açıklamaya yer veriliyor: "Bu görüşü destekleyen bir husus da Resulullah efendimizin Hz. Ali'yi ayette zikredilen özelliklerle nitelendirmiş olmasıdır. Peygamberimiz (s.a.a) sancağı taşıyan kişi, birkaç kez girişimde bulunduğu hâlde Hayber kalesini fethedemeyip geri kaçıp, üstelik insanları korkutmasından ve insanların da onu korkutmalarından sonra Hz. Ali'yi Hayber fethi için görevlendirdi-ğinde şunları söylemişti:

'Sancagı yarın öyle bir adama verecegim ki, o, Allah'ı ve Resulünü sever, Allah ve Resulü de onu sever. Döne döne savaşır, asla cenk meydanından kaçmaz. Allah onun eliyle fethi nasıp etmedikçe geri dönmez.' Sonra sancağı Hz. Ali'ye vermiştir."

"Müminlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı sert ve onurlu olması, Allah yolunda cihat etmesi ve bu hususta hiçbir kınayıcının kınamasından korkmaması gibi niteliklere gelince; hiç kimse, Hz. Ali'nin (a.s) bu nitelikleri hakketmediğini ileri süremez. Çünkü onun şirk ve küfür ehline karşı şiddetli tutumu, onların arasında meydana getirdiği yıkım o kadar belirgin ki; İslâm milletini himaye etme ve İslâm dinini destekleme yönündeki kararlılığı ve müminlere karşı şefkati o kadar açık ki, hiç kimse bunu inkâr edemez."

"Resulullah efendimizin (s.a.a) Kureyşlileri, kendisinden sonra Ali'nin (a.s) de onlarla savaşacağını söyleyerek tehdit etmesi de bu görüşü destekleyici bir husustur. Bir gün Süheyl b. Amr Kureyş'ten bir grupla beraber Resulullah'ın yanına gelir ve şöyle der: 'Ey Muhammed, bizim bazı kölelerimiz senin tarafına geçmişler, onları bize geri ver.' Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) onlara şu karşılığı verir: 'Ey Kureyş toplulugu, ya bu tutumunuzdan vazgeçersiniz ya

Mâide Sûresi 51-54 ........................................................... 657

da Allah sizin üzerinize bir adam gönderir ki, bu adam, Kur'ân'ın tenzili ve inişi için benim sizinle savaştıgım gibi, o da Kur'ân'ın tevili için sizinle savaşır.' Bunun üzerine ashabından bazıları şöyle derler: 'Ya Resulallah, kim bu adam? Ebu Bekir mi?' Peygamberimiz, 'Hayır, odasında ayakkabı diken adam' der. O sırada Hz. Ali (a.s) Peygamber efendimizin (s.a.a) ayakkabılarını dikiyordu."

"Hz. Ali'nin (a.s) Basra savaşının olduğu gün şöyle dediği rivayet edilir: 'Allah'a andolsun ki, bu güne kadar, bu ayetin kastettiği toplulukla savaşan kimse çıkmamıştı.' Sonra tefsirini sunduğumuz ayeti okur."

"Ebu Ishak Salebî kendi tefsirinde, rivayet zincirini de belirterek Zührî'den, Said b. Müseyyib'den ve Ebu Hüreyre'den Peygamber efendimizin (s.a.a) şöyle buyurduğunu rivayet eder: Kıyamet günü, ashabımdan bazı kimseler bana doğru gelmek isterler, ama onlar havuzdan uzaklaştırılırlar. Ben derim ki: Ya Rabbi, ashabım! Ashabım! Bana şöyle seslenilir: Sen onların senden sonra neler yaptıklarını bilmiyorsun? Onlar topuklarının üzerine gerisin geri döndüler." Mecma-ul Beyan tefsirinden alınan alıntı burada sona erdi.

Evet, işaret edilen bu nitelikler, bütün olarak ancak Hz. Ali (a.s) için söz konusudur. Hiç kuşkusuz, Hz. Ali (a.s) ayette işaret edilen niteliklerin en somut göstergesidir, en gerçek temsilcisidir. Fakat sorun, bu niteliklerin onunla birlikte Cemel ve Sıffin savaşlarına katılan herkesi kapsayacak şekilde algılanmasındadır. Çünkü bu savaşlardan sonra, bunların birçoğu değişmişlerdi. Ayette "O, onları sever, onlar da O'nu severler." buyuruluyor ve bu ifade mutlaktır. Herhangi bir istisnaya yer verilmiyor. Daha önce bunun ne anlama geldiğini açıklamıştık.

Yine aynı eserde şöyle deniyor: "Rivayete göre, bu ayetin anlamıy- la ilgili olarak Peygamberimize (s.a.a) bir soru sorulur ve o elini Selman'ın omzuna vurarak, 'Bu adam ve soydaşları kastediliyor.' karşılığını verir, sonra şunları söyler: Eğer din, Süreyya yıldızına asılı olsa, Fars kavminden insanlar, ona ulaşırlar."

658 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Ben derim ki: Bu rivayetle ilgili değerlendirmemiz, bundan önceki rivayete ilişkin değerlendirmemizden farklı olmayacaktır.

[Çünkü Selman'ın soydaşları bu niteliklere sahip değildiler.] Ancak burada sözü edilen kişilerin, Selman'ın soydaşları arasından, ileriki bir zamanda gönderilecekleri kastedilirse, o başka.

Aynı eserde deniliyor ki: "Söylendiğine göre, bu ayette kastedilenler Yemenlilerdir. Çünkü Yemenliler yumuşak kalpli, yufka yürekli kimselerdir. Iman Yemenlidir. Hikmet de Yemen menşelidir.

Iyad b. Ğanem el-Eş'arî şöyle der: Bu ayet nazil olunca, Resulullah (s.a.a) Ebu Musa Eşari'yi işaret etti ve 'Burada kastedilenler bu adamın soydaşlarıdır.' buyurdu."

Ben derim ki: Bu anlamı içeren bir rivayet, ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde birçok kanaldan aktarılmıştır. Bundan önceki rivayetle ilgili olarak söylediklerimiz bu rivayet için de geçerlidir.

Taberî, tefsirinde kendi rivayet zinciriyle Katade'den şöyle rivayet eder: "Yüce Allah, bu ayeti indirdi. O, bazı insanların dinden dönecek-lerini biliyordu. Allah, peygamberi Hz. Muhammed'in (s.a.a) canını alınca, neredeyse Arapların tamamı dinden döndüler.

Sadece Medinelilerin, Mekkelilerin ve Bahreynlilerin mescitlerine devam eden insanlar irtidat etmediler. Irtidat edenler diyorlardı ki:

'Namaz kılarız, ama zekât vermeyiz. Allah'a andolsun ki, mallarımızın gasp edilmesine izin vermeyeceğiz.' Ebu Bekir bu hususta etrafındakilerle istişare etti. Onla-ra (bir nüshada: Ona) denildi ki:

'Eğer onlar, zekâtın önemini kavramış olsalardı, kuşkusuz verirlerdi, hatta fazlasını da verirlerdi.' Fakat o şunları söyledi: Hayır, vallahi, Allah'ın birleştirdiği şeyleri birbirinden ayırmayacağım. Eğer Allah'ın ve Resulünün farz kıldığı şeylerden bir bukağıyı dahi vermeyecek olurlarsa, onlarla savaşacağız."

"Allah bir grup insanı Ebu Bekir'le birlikte onların üzerine gönder- di. Böylece Peygamberin (s.a.a) uğruna savaştığı şeyler için savaştı.

Dinden dönen ve zekât vermekten kaçınan insanların bir kısmını esir aldı, bir kısmını öldürdü, bir kısmını da ateşe atarak yaktı . Burunları sürterek maunu -yani zekât- vermeyi kabul edin-

Mâide Sûresi 51-54 ......................................................... 659

ceye kadar onlarla savaştı..."

Ben derim ki: ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, müellif bu rivayeti, Abd b. Hamid, İbn-i Cerir, Ebu Şeyh, Beyhaki ve İbn-i Asakir'in Kata-de'den naklettiklerini açıklar. Yine müellif bu rivayeti Dahhak ve Hasan'dan da nakletmiştir.

Bunun teorik bir uyarlama olduğunun en somut kanıtı, rivayetin kendi ifade tarzıdır. Bu bakımdan, önceki bazı rivayetlere yöneltilen eleştiriler bunun için de geçerli olur. Çünkü bu gelişmeler ve seferlerde birtakım olumsuz olaylar yaşanmış, kimi olgularla karşılaşılmıştır. Sonra bu savaşlarda tarihin birtakım zulümleri ve günahları nispet ettiği Halid, Muğire b. Şube, Busr b. Ertat ve Semure b. Cündep gibi şahsiyetler rol oynamışlardır. Ki, onların bu özelliklerini, "O, onları sever, onlar da Allah'ı severler." ifadesiyle bağdaştırmak mümkün değildir. Bu ifadeyi onlara uyarlamak, onlarla ilgili olduğunu söylemek gerçekçi olmaz. Bu durumda okuyucuya düşen görev, tarihi objektif bir şekilde incelemek, sonra da ayete ilişkin olarak ortaya koyduğumuz anlam üzerinde durup düşünmektir.

Bazı müfessirler, o kadar aşırı gitmişler ki, "Bu ayet, içeriği bakımından, riddet ehliyle savaşanlardan çok, Yemenli Eş'arîlerin nitelikleriyle örtüşmektedir." diyen bazılarının bu sözlerini bile garipsemişlerdir. Bu müfessirler şöyle demişlerdir: "Ayet, genel bir duruma işaret etmektedir. Ayetin içerdiği nitelikleri, üzerinde taşıyacak şekilde dine yardım eden herkesi kapsamaktadır.

Resulullah (s.a.a) zamanındaki seçkin Müslümanlardan tutun, ondan sonra gelen ve bu niteliklere uyan tüm Müslümanları ilgilendirmektedir. Aynı şekilde, bu konuyla ilgili olarak aktarılan tüm rivayetlerin işaret ettikleri gelişmelere uyarlanabilir. Zayıf bir rivayet olmasına rağmen ayetin, Selman ve soydaşlarına işaret ettiğine, Ebu Musa ve soydaşlarını kastettiğine, Ebu Bekir ve arkadaşlarıyla ilgili olduğuna ilişkin rivayetleri buna örnek gösterebiliriz.

Yalnız, ayetin Ali (a.s) hakkında indiğine ilişkin rivayeti bu genellemenin dışında tutmak gerekir. Çünkü ayetin lafzı buna uymamaktadır. Ayette geçen kavim sözcüğü, bir kişi anlamına

660 ............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

çen kavim sözcüğü, bir kişi anlamına alınmaz. Kavimle ancak bir topluluk kastedilir."

Adı geçen müfessirin sübjektif açıklamaları özetle böyle. Fakat görülen o ki müfessirimiz, yüce Allah'ın kelâmını, övgülerini hayal gü-cüne dayandıran bir şairin herhangi bir kavme yönelik övgüleri gibi algılamış. Artık şairin hayal gücü ne kadar elverdiyse, yalan mı doğru mu olduğuna bakmadan, kastettiği kavme övgüler düzer.

Ama Allah'ın değerlendirmeleri böyle mi?! Ulu Allah bir ayette şöyle buyuruyor: "Allah'tan daha dogru sözlü kim olabilir?" (Nisâ, 122) Ya da müfessirimiz, ayeti, biz normal insanlar arasında geçerli olan konuşmalarla karıştırmış! Biz, normal insanlar bir şeyler söylerken, hoş görme, görmemezlikten gelme gibi olgulara dayanan anlayışımızı esas alırız da özellikle önemsediğimiz bir yanı ön palana çıkaracak şekilde konuşuruz ve maksadımızla çelişen öbür yanları görmemezlikten geliriz. Bu hususla ilgili eleştirilere karşılık, sözlerin müsamahaya dayalı olduğunu mazeret olarak devreye sokarız. Peki ulu Allah için böy-le bir yakıştırmada bulunmak doğru mudur? Yüce Allah sözlerini şu şekilde nitelendiriyor: "O, elbette hak ile batılı ayırt edici bir sözdür. O, şaka degildir." (Tarık, 13- 14)

Daha önce belirttiğimiz gibi, ayetin içerdiği niteliklerin ifade ettik- leri gerçek anlamlar üzerinde iyice durup düşünülecek olursa, bu nitelikleri gerçek anlamda temsil eden insanların henüz ortaya çıkmadıkları anlaşılacaktır. Okuyucu, ayeti bu gözle okumalı, bu anlayış çerçevesinde değerlendirmeli ve kararını buna göre, objektif olarak vermelidir.

Bu arada, söz konusu müfessirin son sözleri oldukça ilginçtir.

Her şeyden önce, ayetin Ali (a.s) hakkında indiğini söyleyen kimse, Ali ve arkadaşlarını birlikte zikretmiştir. Tıpkı diğer ravilerin, ayetin Selman ve soydaşları, Ebu Musa ve soydaşları, Ebu Bekir ve arkadaşları hakkında indiğini belirtmeleri gibi. Ayrıca, bazısına yukarıda yer verdiğimiz bu rivayetler, Ali ve arkadaşlarını birlikte anıyorlar.

Yani, ayetin tek başına Ali hakkında indiğini söyleyen bir riva-

Mâide Sûresi 51-54 ................................................... 661

yet yoktur ki, buna karşı çıkılsın ve ayetin ifade tarzı geneldir, bir topluluğu kastediyor, dolayısıyla bir kişiye indirgenemez, densin.

Salebî tefsirinde, bu ayetin Ali (a.s) hakkında indiğinden söz edildiği, yine Şeybanî'nin Nehc-ül Beyan'ında, İmam Bâkır (a.s) ve İmam Sadık'tan (a.s), bu ayetin Ali (a.s) hakkında indiği rivayet edildiği doğrudur. Kuşkusuz, ayetin onun ve arkadaşlarının hakkında indiğini belirten diğer rivayetlerden hareketle, burada da onun ve arkadaşlarının birlikte kastedildiği anlaşılmaktadır. Cemel ve Sıffin savaşlarında ve Haricîlere karşı yapılan savaşta, dine yardımcı olan bir tutum içinde ol-maları açısından bu rivayetlerde, onların ayetin kastettiği kişiler oldukları değerlendirmesinde bulunulmuştur.

Kaldı ki, ileride belirteceğimiz gibi, Ehlisünnet kanallarından aktarılan birçok rivayette, ifade tarzı genel olduğu hâlde, "Sizin veliniz, ancak Allah, O'nun Elçisi... müminlerdir." ayetinin Hz. Ali (a.s) hakkında indiği belirtilir.

Öte yandan, Katade, Dahhak ve Hasan'dan aktarılan rivayetle ilgili bir başka sorun söz konusudur. Şöyle ki: "Ey inananlar! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah, yakında öyle bir toplum getirecek ki O, onları sever, onlar da O'nu severler..." ayeti, en ufak bir kuşkuya meydan vermeyecek şekilde, bir toplumu diğeriyle değiştirme, belli bir topluma muhtaç olunmadığı anlamını vurgulamaktadır. Hitabın, o sırada ayetin inişine tanık olanlara yönelik olmasıyla, olanlarla olmayanlara birlikte yönelik olması arasında herhangi bir fark yoktur. Maksat, bir grup Müslüman'a şu mesajı vermektir: Onların tamamı veya bir kısmı, dinlerinden dönecek olurlarsa, Allah, onların yerine O'nu seven ve O'nun tarafından sevilen bir kavim getirecektir. -Allah mürtetleri sevmez, mürtetler de O'nu sevmezler.- Adı geçen kavmin şu şu özellikleri vardır ve onlar Allah'ın dinine yardımcı olacaklardır.

Bu da gösteriyor ki, getirilecek olan kavim, bir grup mümindir ve onlar, o gün mevcut olan müminlerden ayrıdırlar. Yani, bu ayette kastedilenler, Peygamberimizin (s.a.a) vefatının hemen sonrasında mürtet-lerle savaşan kimseler değildirler. Çünkü onlar, aye-

662 .................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

tin inişine tanık olmuşlardı. Dolayısıyla onlar, "Ey inananlar..." sözünün muhatabıdırlar; "Allah, yakında bir toplum getirecek..." ifadesinin kapsamına girmez-ler. Bu açıdan tefsirini sunduğumuz ayeti, şu ayete benzetebiliriz: "Eger yüz çevirecek olursanız, Allah, yerinize başka bir toplum getirir de onlar sizin gibi olmazlar." (Muhammed, 38)

Tefsir-un Nü'manî'de, müellif kendi rivayet zinciriyle Süleyman b. Harun İclî'den şöyle rivayet eder: "İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöyle dediğini duydum: Bu ayette işaret edilen misyonun sahibi koruma altındadır. Şayet insanların tümü gitseler de, Allah onu ve ashabını getirecektir. Onlar yüce Allah'ın haklarında şöyle buyurduğu kimselerdir: 'Şimdi şunlar, bunları inkâr ederse, biz, bunları inkâr etmeyecek bir toplumu, bunlara vekil bırakmışız.' (En'âm, 89)

Onlar şu ayetin kastettiği kimselerdir: Allah, yakında öyle bir toplum getirecek ki O onları sever, onlar da O'nu severler. Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve şiddetlidirler." Bu anlamı içiren bir rivayeti Ayyâşî ve Kummî kendi tefsirlerinde aktarmışlardır. [Tefsir-ul Ayyâşî, c.1, s.326, h:135. Tefsir-ül Kummî, c.1, s.17]

KUR'ÂN VE HADIS IŞIĞINDA KONUYA YÖNELIK GENEL BIR DEĞERLENDIRME


Önceki bölümlerin akışı içinde defalarca işaret edildiği gibi Kur'ân, önem verdiği meseleleri ele alırken, vurgulu ve sert bir üslûp kullanır. Bu da şunu gösterir: Ortada birbirini pekiştiren olumsuz etkenler vardır ve bunlar insanları büyük felâketlere, onur kırıcı alçaklıklara duçar edecek yoğunluktadır. Sonuçta Kur'ân'ın bu uyarılarını dikkate almayanlar, Allah'ın korkunç gazabıyla yüz yüze geleceklerdir. Faizi yasaklayan, Peygamberin akrabalarını sevmeyi emreden vb. ayetleri buna örnek gösterebiliriz.

Aslında bu, konuşma sanatının vazgeçilmez bir yöntemidir.

Örneğin, hikmet sahibi bir konuşmacı, küçük ve basit bir şeyi emrediyorsa ve bunu ısrarla vurgulayıp, söz konusu basit şeyin hak

Mâide Sûresi 51-54 ...................................................... 663

etmediği yoğunlukta üzerinde duruyorsa ya da bir kimseye hak etmediği bir üslupla hitap ediyorsa, söz gelimi züht ve ibadet alanında önemli bir konumu işgal eden kendini Allah'a adamış bir âlimi, hem de kalabalıkların gözü önünde yüz kızartıcı bir suçu işlemekten nehyediyorsa, bu, söylenenlerin boşuna olmadığını, büyük ve ölümcül bir tehlikeyle yüz yüze olunduğunu gösterir. Bu sertlikteki bir üslûba sahip Kur'ân ayetlerinin doğruluğunu, çok geçmeden yaşanan olaylar kanıtlamıştır. Işaret ettiği, daha doğrusu doğrudan gösterdiği olaylar birer birer gerçekleşmiştir. Belki de bu tür ayetlerin indiği sıralarda bunlara ilk kez muhatap olanlar, bunların işa-ret ettiği olayları kavrayamamışlar ve meseleyi algılayamamışlardır.

Kur'ân, Resulullah'ın akrabalarının sevilmesini emretmiştir. Bu konuya o denli önem vermiştir ki, Peygamber efendimizin (s.a.a) akrabalarını sevmeyi, onun elçiliğinin ücreti ve Allah'a ulaştıran yol olarak nitelendirmiştir; ama sonra ümmet, onun Ehlibeyti'ne karşı tarihin tanık olduğu en korkunç mezalimi işlemekte bir sakınca görmemiştir. Şayet, onlara Peygamberin Ehlibeyti'ne zulmetmeleri emredilseydi, bundan fazlasını yapamazlardı!

Kur'ân ayrılığı yasaklamış ve bu konu üzerinde sıkça durarak Müslümanları ayrılığa düşmeme konusunda uyarmıştır. Sonra ümmet paramparça oldu, Yahudiler ve Hıristiyanlardan daha fazla grupçuklara bölündü. Yahudiler yetmiş bir, Hıristiyanlar yetmiş iki gruba bölünmüşlerdi. Müslümanlar bu konuda onları geride bırakarak yetmiş üç fırkaya bölündüler. Bu, dinî meselelere ilişkin mezhepsel bölünmelerini gösterir. Toplumsal yasalar ve yönetim şekilleri gibi sosyal meselelere ilişkin bölünmeleri ise, istatistiklere sığacak gibi değildir.

Kur'ân Allah'ın indirdiklerinin dışında bir şeyle hükmetmeyi, insanları sınıflara bölmeyi, azgınlığı, heva ve hevesin peşinde gitmeyi yasaklar. Bu konuda oldukça sert ifadeler kullanır. Sonra olanlar gözler önündedir.

Kâfirlerin ve Ehlikitab'ın dost edinilmesinin yasaklanması du-

664 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

rumu da Kur'ân'da üzerinde önemle durulan yasaklardan biridir.

Hatta, denebilir ki, Kur'ân'da kâfirlerin ve Ehlikitab'ın dost edinilmesinin yasaklanışı ile ilgili olarak kullanılan sert üslûp başka hiçbir ayrıntı nitelikli yasakla ilgili olarak kullanılmamıştır.

Kur'ân bu konuya o kadar önem verir ki, yüce Allah Ehlikitab'ı ve kâfirleri dost edinenleri onlardan sayar: "Sizden kim onları kendine veli yaparsa, o, onlardandır." Böyle bir şeyi yapmaları durumunda kendisiyle aralarında bir ilginin kalmayacağını belirtir:

"Kim böyle yaparsa, artık onun için Allah'tan hiçbir şey yoktur." (Âl-i Imrân, 28) Sonra onları olabilecek en açık bir ifadeyle uyarır ve şöyle der: "Allah sizi kendisinden sakındırır." (Âl-i Imrân, 28-30) Daha önce bu ifade üzerinde dururken, bunun uyardığı şeyin kesin olarak gerçekleşeceğine delâlet ettiğini, bunun kaçınılmaz olduğunu, değişmesinin ve başka bir şeye dönüşmesinin söz konusu olmadığını belirtmiştik.

Daha fazla açıklama istiyorsan, şu ayetin anlamı üzerinde düşünebilirsin:

"Şüphesiz Rabbin, hepsinin işlerinin karşılıgını tam verecek-tir. -Bu ayetten önce Nuh, Hûd ve Salih gibi peygamberlerin kavimlerinin kıssaları anlatılmış, sonra Yahudilerin, kitapları hakkında ihtilafa düşmeleri dile getirilmiştir.- Çünkü Allah, yaptıklarınızı bilmektedir. Öyleyse emrolundugun gibi dogru ol; seninle beraber tövbe edenler de; aşırı gitmeyiniz, -görüldüğü gibi ayetin hitap tarzı, toplumsal niteliklidir- zira O, yaptıklarınızı görmektedir."

(Hûd, 111-112) Sonra bir de yüce Allah'ın şu sözü üzerinde düşün: "Sakın zulmedenlere dayanmayın; sonra size ateş dokunur!

Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur; sonra size yardım edilmez!" (Hûd, 113)

Yüce Allah, "Allah sizi kendisinden sakındırır." uyarısıyla vaat ettiği bu ateşin ahiretten önce, dünyadayken dokunmasının - ayetin ifadesinin mutlak olduğu göz önünde bulundurulmalıdır- ne anlam ifade ettiğini şu ayette açıklıyor: "Bugün artık inkâr edenler, sizin dininizi yok etmekten, umudu kesmişlerdir. Artık onlardan korkmayın, benden korkun." (Mâide, 3) Bunu söylerken

Mâide Sûresi 51-54 ............................................................ 665

yüce Allah, müminlerin, müşriklerden ve Ehlikitap'tan oluşan kâfirlerin, dinlerini yok etmelerinden korktuklarını belirtiyor -ki biz daha önce bunun üzerinde durduk- ve bu korku, bu ayetin indiği güne kadar devam etmiştir. Artık bugün, bu ayetin inişinden sonra, dinin ortadan kalkması hususunda kâfirlerden korkmalarına gerek yoktur. Bilâkis bu konuda Rablerinden korkmaları gerekmektedir.

Onların dinleri hususunda korktukları şey, kâfirlerin ellerinden gelen her imkânı kullanarak dinlerini yok etmeye ve bu olağanüstü değeri ellerinden çıkarmaya çalışacakları hususuydu.

Müminler, bu ayetin inişinden önce bundan korkuyorlardı. Fakat Mâide suresinin inişiyle birlikte bu korkuları güvene dönüştü; yüreklerinde kopan korku fırtınaları dindi. Ama bu hususta Rablerinden kork-maları gerekir. Allah'ın, nurlarını gidermemesi, dinlerini ellerinden al-maması için dikkatli olmak durumundadırlar.

Bilindiği gibi, yüce Allah hak etmedikleri sürece, bir kavmi sürpriz bir şekilde cezalandırmaz ve üzerlerine azap indirmez. Yüce Allah bu hususta şöyle buyurur: "Bu böyledir; çünkü bir millet kendilerinde bulunan güzel meziyeti degiştirmedikçe, Allah onlara verdigi nimeti degiştirmez." (Enfâl, 53) Bu ayette, ilâhî nimetin değişmesinin, hak edilmesi durumunda gerçekleşecek bir olgu olduğu açıklanıyor. İnsanların kendilerini değiştirmeleriyle birlikte, onlara yönelik nimetin de değişeceği vurgulanıyor. Daha önce de belirtildiği gibi, din ya da di-nî velâyet -yönetim- "nimet" olarak nitelendirilmiştir: "Bugün sizin için dininizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'a razı oldum." (Mâide, 3)

Demek ki, bu nimetin onlar tarafından değiştirilmesi, Allah ile bağlantının kesilmesi suretiyle Allah'ın velâyetinden sıyrılmaları, zalimlere dayanmaları, kâfirleri ve Ehl-i Kitabı dost edinmeleri beklenmektedir. Öyleyse bu konuda, kendilerine bundan korkmaları ve dolayısıyla Allah'ın önü alınmaz azabını üzerlerine indirmesinden korkmaları gerekir. Yüce Allah, onları şu ifadelerle uyarıyor: "Sizden kim onları kendine veli yaparsa, o, onlardandır.

Allah, zalim toplumu dogru yola iletmez." (Mâide, 51) Burada yüce

666 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

lim toplumu dogru yola iletmez." (Mâide, 51) Burada yüce Allah, onları mutluluğa yöneltmeyeceğini bildiriyor. Çünkü mutluluğun hidayetle doğrudan ilintisi vardır. İnsanların dünya hayatında mutlu olmaları, ancak dinî kurallar ve İslâm'ın genel sosyal ilkeleri doğrultusunda bir yaşam sürdürmeleri ile mümkündür.

Bu gidişatın bünyesi yıkıldığı zaman, marufu emretme ve münkeri yasaklama gibi İslâmî yaşantının özünü koruyucu prensipler ihlâl edilir ve İslâm'ın toplumsal yaşam için öngördüğü genel semboller ortadan kalkar. Onun yerini kâfirlere özgü yaşam tarzı alır. Sonra bu yaşam tarzı git gide temellerini sağlamlaştırır ve prensiplerini yerleşik hâle getirir. Bugün Müslüman toplumların içinde bulunduğu durum, bunun en somut örneğidir. Kâfirlere özgü yaşam sistemi, bütün görünümleriyle Müslüman toplumların hayatının her alanına egemendir.

Kur'ân ve sünnetin düzenledikleri ve Müslümanlar arasında yerleşik bir sistem hâline getirdikleri genel Islamî hayat sistemi ile, bugün Müslümanlara dayatılan yıkıcı ve fasit hayat sistemini karşılaştırdığımız, sonra, "Allah, yakında öyle bir toplum getirecek ki, O onları sever, onlar da O'nu severler. Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve şiddetlidirler. Allah yolunda cihat ederler, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar." (Mâide, 54) ayetinin işaret ettiği husus üzerinde düşündüğümüz zaman göreceğimiz şudur:

Bugün biz Müslümanlar topluluğunu saran ve hayatımızın her alanına egemen olan tüm rezillikler, -ki biz bunları önce kâfirlerden aldık, sonra içimizde kök saldılar, bizzat bizim değerlerimiz hâline dönüşerek ürediler- yüce Allah'ın ayette, getireceğini vaat ettiği topluluğa ilişkin olarak dile getirdiği niteliklerin karşıtlarıdır.

Şunu demek istiyorum: Bugün pratik hayatta sergilediğimiz tüm rezillikler, şu noktada özetleniyor: Bugünkü toplum Allah'ı sevmiyor, Allah da onları sevmiyor. Kâfirlere karşı alçak, süklüm büklüm, müminlere karşı zorba, tepeden bakmacı ve şiddetlidir.



Mâide Sûresi 51-54 ........................................................ 667

Allah yolunda cihat etmez; her kınayanın kınamasından da korkar.

İşte Kur'ân bu çarpıcı gerçeği bu denli net ifadelerle muhataplarına anlatıyor. Istersen şöyle de diyebilirsin: Bu, gaybî bir haberdir. Her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Allah, İslâm toplumunun bir gün dinden döneceğini haber veriyor. Kuşkusuz bu, terminolojik anlamda bir riddet değildir. Bir düşüş, bir alçalış anlamında dinden dönüştür. Ulu Allah şu ayetlerde bu hususa işaret etmiştir:

"Sizden kim onları kendine veli yaparsa, o, onlardandır. Allah, zalim toplumu dogru yola iletmez." (Mâide, 51) "Eger Allah'a, Peygambere ve ona indirilene inansalardı, onları kendilerine veli yapmazlardı. Ama onlardan birçogu yoldan çıkmış insanlardır." ( Mâide, 81)

Allah, kendisine -dinine- yardım etmeleri durumunda kendilerine yardım edeceğini vaad etmiştir. Kendileri desteklemeseler ve onların güçlerine katkıda bulunmasalar, düşmanlarını zayıflatacağına söz vermiştir: "Eger Ehlikitap inanmış olsaydı, elbette kendileri için iyi olurdu. Içlerinden inananlar da var; ama çokları yoldan çıkmışlardır. Size eziyetten başka bir zarar veremezler. Sizinle savaşsalar bile, size arkalarını dönüp kaçarlar, sonra onlara yardım da edilmez. Nere-de bulunurlarsa, onlara alçaklık (damgası) vurulmuştur. Meger ki Allah'ın ipine ve insanların ipine sıgınmış olsunlar." (Âl-i İmrân, 110-112) "Meger ki Allah'ın ipine ve insanların ipine sıgınmış olsunlar" ifadesinden "İnsanların onları dost edinmeleri ve sonuçta yüce Allah'ın onları insanlara egemen kılması suretiyle bu zilletten çıkmaları mümkündür" şeklinde bir çıkarsamada bulunmak uzak bir ihtimal değildir.

Sonra yüce Allah -bu pozisyonda bulunan- İslâm toplumuna, bir topluluk ortaya çıkaracağını vaat ediyor. Bunlar öyle bir topluluktur ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler. Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı şiddetli ve onurludurlar. Allah yolunda cihat ederler ve hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, onlara ilişkin olarak sayılan bu 668 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5 nitelikler, bugünkü İslâm toplumunda izine rastlanmayan niteliklerdir.

Ayetin üzerinde iyice düşündüğümüz zaman, ayetin İslâm toplumunun ileride ne tür rezilliklere duçar olacağını ve hangi alçaltıcı durumlara düşeceğini ayrıntılı bir şekilde haber verdiğini görürüz. Bu rezilliklere ilişkin olarak, ahir zamanda meydana gelecek kimi gelişmelerle ilgili Peygamberimizden (s.a.a) ve Ehlibeyt İmamlarından (onlara selâm olsun) çok sayıda hadis rivayet edilmiştir.

Bu hadislerin bir kısmı art niyetli saptırmalardan ve tahriflerden kurtulamamışsa da, bununla beraber bunlar arasında, gelişmeler ve yaşanan pratik tarafından doğrulanan haberleri içeren hadisler de vardır. Bun-lar, yaklaşık olarak bin yıl önce kaleme alınmış ilk kuşak âlimlerin eserlerinde yer almaktadırlar. Bu eserlerin çoğu da gerçekten isnat edildikleri kişiler tarafından kaleme alınmış; günümüze aktarılırken herhangi bir kayba uğramamış ve birçok âlim tarafından onlardan nakledilmiştir.

Kaldı ki, bu rivayetler, o gün için henüz gerçekleşmemiş ve o sırada yaşayan insanların beklemediği, tahmin etmediği ve edemeyeceği olaylara ilişkin haberler veriyorlar. Dolayısıyla bunların doğruluğunu kabul etmek ve vahiy membaından derlendiklerini itiraf etmek bizim açımızdan kaçınılmaz olmuştur.

Örneğin Kummî kendi tefsirinde babasından, o, Süleyman b. Müslim el-Haşşab'dan, o Abdullah b. Cerih el-Mekki'den, o Ata b. Ebi Riyah'dan, o da Abdullah b. Abbas'tan şöyle rivayet eder:

Resulullah efendimizle (s.a.a) birlikte Veda Haccını yerine getiriyorduk. O sırada Resulullah (s.a.a) Kâbe'nin kapısına tutundu ve yüzünü bize çevirerek şöyle buyurdu: "Size kıyametin işaretlerini haber vereyim mi?" O sırada onun en yakınında Selman (r.a) bulunuyordu, dedi ki: "Evet, haber ver ya Resulullah."

Peygamberimiz (s.a.a) şöyle buyurdu: "Kıyametin işaretlerinden biri namazın ortadan kalkması, şehevî arzuların peşine düşülmesi, tutkulara yönelik eğilimlerin artması, mala büyük değer verilmesi, dinin satılarak karşılığında dünyalık şeylerin alınmasıdır.

Mâide Sûresi 51-54 ..................................................... 669

Bu şartlar ortaya çıktığında, gördüğü kötülükleri değiştirme gücünü kendinde bulamamanın verdiği ıstırapla müminin yüreği ve içi, suda tuzun erimesi gibi erir."

Selman hayretle sordu: "Bu da mı olacak ya Resulallah?"

Buyurdu ki: "Evet, canımı elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, ey Selman! Bütün bunlar olacak ve bu sırada onları zorba emirler, fasık vezirler, zalim bilginler ve hain eminler yönetecektir." Selman sordu: "Bunlar da mı olacak ya Resulallah?"

Buyurdu ki: "Evet, canımı elinde bulunduran Allah'a yemin olsun ki, ey Selman, bütün bunlar olacak. Bu sırada münker (kötü) maruf (iyi) olacak, maruf da münker olacak, haine güvenilecek, güvenilen kimse ihanet edecek, yalan söyleyenler tasdik edilecek ve doğru söyleyenler de yalanlanacaklardır."

Selman, "Bütün bunlar olacak mı ya Resulallah?" diye sordu.

Buyurdu ki: "Evet, canımı elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki, ey Selman, bütün bunlar olacak ve bu sırada kadınlar yönetici olacak, cariyelere danışılacak, çocuklar minberlere oturacak, yalan bir beceri gibi algılanacak, zekât bir kayıp, Müslümanların beytülmalını talan etmek bir ganimet gibi görülecektir. Kişi anne ve babasına eziyet edecek, buna karşın arkadaşına iyilik edecektir. Ve kuyruklu yıldız doğacaktır."

Selman dedi ki: "Bunlar da mı olacak ya Resulallah?"

Buyurdu ki: "Evet, canımı elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki, ey Selman, bütün bunlar olacak ve o sırada kadın kocasının ticaret ortağı olacak, yağmur normal mevsiminde yağmayacak, sıcak mevsimlerde yağacak, cömert insanlar olabildiğince sert ve kaba olacaklar, zor duruma düşen yoksul insan küçümsenecektir. Bu sırada çarşılar birbirlerine yakın olacaktır. Biri: 'Hiçbirşey satamadım' diyecek, bir başkası: 'Hiç kâr etmedim' diyecektir. Bundan dolayı Allah'ı suçlar gibi konuşacaklardır."

Selman, "Bunlar da mı olacak ya Resulallah?" diye sordu.

Buyurdu ki: "Evet, canımı elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki, ey Selman, bütün bunlar olacaktır ve bu sırada başlarına bir kavim musallat olacaktır ki konuşacak olsalar, boyunlarını

670 ...................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

vuracaklar; susacak olsalar, her şeylerini mubah sayacaklar, mallarına el koyacak, saygınlıklarını çiğneyecekler. Kanlarını dökecek, yüreklerine korku salacaklar. O sırada müminleri korkak, ürkek, pısırık ve çekingen görürsün."

Selman, "Bunlar da mı olacak ya Resulallah?" diye sordu.

Buyurdu ki: "Evet, canımı elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki, ey Selman, bütün bunlar olacak ve o sırada bir şey doğudan ve bir şey de batıdan getirilecek ve bunlar ümmetimi etkileyip yönlendirecektir. Vay ümmetimin zayıflarına, onların elinden neler çekecekler, neler?! O zalimlerin de Allah'ın azabından dolayı vay hâllerine! Bunlar küçüklere acımayacak, büyüklere saygı göstermeyeceklerdir. Hiçbir kusuru bağışlamayacaklardır. Onlarla ilgili haberler hep çirkin ve ağza alınmayacak cinstendir. Bedenleri insan bedeni, ama kalpleri şeytan kalbi olacaktır."

Selman, "Bunlar da mı olacak ya Resulallah?" diye sordu.

Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Evet, canımı elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki, ey Selman, bütün bunlar olacak ve o sırada erkekler erkeklerle, kadınlar da kadınlarla ilişkiye gireceklerdir.

Kızlar ailelerinin evinde kıskanılıp korunulduğu gibi erkek çocuklar da kıskanılıp korunulacaklar. Erkekler kendilerini kadınlara, kadınlar da kendilerini erkeklere benzetecekler. Kadınlar eğerlere bineceklerdir. Ümmetimden onlara Allah'ın lâneti olsun."

Selman, "Bunlar da mı olacak ya Resulallah?" diye sordu.

Buyurdu ki: "Evet, canımı elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki, ey Selman bütün bunlar olacak ve o sırada mescitler tıpkı Kilise ve Havralar gibi yaldızlanacak. Mushaflar süslenecek, minareler uzun olacak, saflar kalabalık, ama kalpler birbirlerine karşı nefretle dolu olacak, dilleri farklı şeylerden söz edecektir."

Selman, "Bunlar da mı olacak ya Resulallah?" diye sordu.

Buyurdu ki: "Evet, canımı elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki, ey Selman, bütün bunlar olacak ve o sırada ümmetimin erkekleri altın takılarla süsleneceklerdir. İpek ve ibrişim giysiler giyinecek, kaplan derisini alış veriş metaı hâline getireceklerdir."