El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân–c.5
 



630 ............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

rilmiş olanlardan ve kâfirlerden dininizi eglence ve oyun yerine koyanları dost tutmayın." buyurulmasına gelince; burada dost tutma yasaklandığı hâlde, onlardan söz edilirken Ehlikitap oluşları ön plâna çıkarılıyorsa da, bunun yanı sıra Allah'ın dinini eğlence ve oyun yerine koymakla nitelendirilmeleri, Ehlikitap niteliğini bir övgü niteliğinden çıkarıp yergi niteliği hâline getiriyor. Çünkü bir topluluğa hakka çağıran ve hakkı açıklayan bir kitap verilir, bunun ardından kalkıp Allah'ın dinini eğlence ve oyun yerine koyarlarsa, onlar, dost edinilmemeye herkesten daha layık olurlar. Böyle kimselerle birlikte yaşamaktan, on-larla aynı düzlemi paylaşmaktan kaçınmak öncelikli görev niteliğini kazanır. Böyle kimseleri sevmekten kaçınmak kaçınılmaz olur.

"Onlar, birbirlerinin velileridir." ifadesine gelince; daha önce de vurguladığımız gibi, burada geçen "velâyet"ten maksat, nefislerinin yakınlaşmasını, ruhlarının kaynaşmasını gerektiren sevgi ve sempati nitelikli dostluktur. Onlar bu yakınlaşma ve kaynaşma sonucunda heva ve hevese tabi olma hususunda görüş birliği içinde olurlar. Aynı tavrı sergilemek suretiyle, hakka tepeden bakarlar, onu kabul etmeye yanaşmazlar. Allah'ın nurunu söndürme mücadelesinde güç birliği yaparlar. Hz. Peygambere (s.a.a) ve Müslümanlara karşı birbirleriyle yardımlaşarak birlikte hareket ederler.

Sanki aynı dine mensup bir tek nefis gibi davranırlar. Aslında aralarında bir din birliğinden söz edilemez; fakat İslâm'ın onları hakka davet etmesi, heva ve heves peşinde koşmaktan ibaret olan hedefleriyle çakışması, şehevî arzularının peşinde hiçbir sınır ve kural tanımaksızın koşmalarına, dünya zevklerine diledikleri gibi dalmalarına engel olması, onları görüş birliği içinde hareket etmeye yönetmiş, Müslümanlara karşı bir el gibi olmalarını gerektirmiştir.

İşte aralarındaki şiddetli düşmanlığa ve nefrete rağmen iki topluluğu, yani Yahudileri ve Hıristiyanları birbirlerine yaklaştıran, birbirlerine döndüren, Yahudilerin Hıristiyanları, Hıristiyanların Yahudileri, bazı Yahudilerin diğer bazı Yahudileri ve bazı Hıristiyanla-

Mâide Sûresi 51-54 .................................................... 631

rın diğer bazı Hıristiyanları dost edinmelerinin, sevmelerinin nedeni budur. "Onlar, birbirlerinin velileridir..." ifadesinin sözel olarak müphem oluşuyla verilmek istenen mesaj da budur. Bu açıdan cümle, "Yahudileri ve Hıristiyanları veliler edinmeyin." ifadesinin gerekçesi niteliğindedir. Bu açıdan şöyle bir anlam elde ediyoruz:

Onları dostlar edinmeyin; çünkü onlar, aralarındaki şiddetli ayrılıklara, parçalanmışlıklara rağmen birbirlerinin dostlarıdır, size karşı el birliği ederler. Sevgi ve sempatiyle onlara yaklaşmanız size bir fayda getirmez.

"Onlar, birbirlerinin velileridir." ifadesinden başka bir anlam çıkarmak da mümkündür. Şöyle ki: Onları dost edinmeyin; çünkü siz an-cak onların size dost olduklarını düşündüğünüz bir kısmını, diğer bir kısmına karşı yardımlarından yararlanmak için dost edinirsiniz;

fakat bunun size bir yararı olmayacaktır. Çünkü onlar, birbirlerinin dostudurlar; kendilerine karşı size yardım etmeleri beklenemez.

"Sizden kim onları kendine veli yaparsa, o, onlardandır. Allah, zalim toplumu doğru yola iletmez." Ayetin orijinalindeki "yetevelle" kelimesinin mastarı olan "et-tevellî" veli edinmek, dost edinmek demektir.

"Min" edatı ise, tab'iz (bütünden bir parçayı ifade edmek) içindir. Dolayısıyla şöyle bir anlam elde ediyoruz: "İçinizden kim onları dost edinirse, o, onlardan biri olur."

Burada bir indirgeme söz konusudur. Bu indirgeme sonucu, müminlerin bazıları, Yahudilerin ve Hıristiyanların bazıları hâline gelirler. Bu da bizi şu noktaya götürüyor ki: Iman, karışık veya net, bulanık veya berrak olmak açısından çeşitli dereceleri bulunan bir gerçekliktir. Bunu birçok Kur'ân ayetinden algılamak mümkündür:

"Onların çogu, ancak ortak koşanlar olarak Allah'a inanırlar." (Yûsuf, 106) İşte imanda bulunması muhtemel olan bu karışıklığı ve bulanıklığı, bir sonraki ayette yüce Allah kalp hastalığı olarak ifade etmektedir: "Kalplerinde hastalık bulunanların... onların arasında koşuştuklarını görürsün."

Demek ki, görünüşte müminlerden olsalar da, dost edinen bu

632 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

insanları, yüce Allah Yahudiler ve Hıristiyanlardan saymaktadır. En azından bunlar iman demek olan hidayet yolunu izlememektedirler. Bilâkis, onların izledikleri yolu izlemektedirler. Bu yol da onları nereye götürüyorsa, bunları da oraya götürmektedir.

Bu yüzden yüce Allah, müminlerin içinde yer alan bu bir kısım insanları Yahudi ve Hıristiyanların bir kısmı olarak değerlendirmesini, "Allah, zalim toplumu dogru yola iletmez." ifadesiyle gerekçelendirmektedir.

Dolayısıyla ifadenin anlamı şöyle olur: Sizden onları dost edinen kimse, onlardandır; sizin yolunuzu izlememektedir. Çünkü iman yolu, ilâhî hidayet yoludur. Onları dost edinen bu adam ise, onlar gibi zalimdir. Allah da zalimler topluluğunu hidayete iletmez.

Ayet, görüldüğü gibi, sırf müminlerden onları dost edinenleri, onların yerlerine koymakla yetinmiş, bunun ayrıntı nitelikli sonuçlarına değinmemiştir. Gerçi ayetin lafzı bir kayıtla sınırlandırılmamıştır; fakat amaç, "Oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır." (Bakara, 184) "Namaz, kötü ve igrenç şeylerden meneder. Elbette Allah'ı anmak daha büyüktür." (Ankebût, 45) ayetlerinde ve benzeri diğer ayetlerde olduğu gibi ölçü beyanı olduğu için, ayrıntı nitelikli sonuçlar açısından ayetin müphem olduğunu kabul etmeliyiz. Dolayısıyla ayrıntı nitelikli bir meselede hüküm vermek için bu ifadeden kanıt edinmek hususunda sünnetin açıklayıcılığına ihtiyaç vardır. Bu konuda detaylı bilgi edinmek için fıkıh bilimine başvurmak gerekir.

"Kalplerinde hastalık bulunanların... onların arasına koşuştuklarını görürsün." Bu ifade, önceki ayette yer alan, "Allah, zalim toplumu dogru yola iletmez." ifadesine ilişkin bir ayrıntı niteliğindedir. Buna göre, ilâhî hidayet, bunların -sapıklıktan ibaret olan- hallerini kapsamadığı için, onların arasında koşuşturuyorlar, bu konuda işitmeye değmeyecek bahaneler üretiyorlar. Yüce Allah, "onların arasında koşuştuklarını..." buyuruyor da, söz gelimi "onlara doğru koşuştuklarını..."

buyurmuyor. Çünkü onlar, onlardandırlar; sapıklık açısından onların yerini tutmuşlardır. Şu hâlde bunlar, başlarına bir felâket gelmesinden korktukları için bu şekilde

Mâide Sûresi 51-54 .......................................................... 633

felâket gelmesinden korktukları için bu şekilde koşuşturmuyorlar, böyle bir şeyden korkmaları da söz konusu değildir. Bu, Peygamber (s.a.a) ve müminler tarafından kendilerine yönelebilecek bir eleştiriyi ve ayıplamayı savmak için uydurdukları bir bahanedir. Onları bu şekilde onların arasında koşuşturmaya iten şey, onları -Yahudileri ve Hıristiyanları- dost edinmiş olmalarıdır.

Her zulmün ve batılın bir gün yok olup gitmesi, zulmü ve batılı esas alan bir hayat sisteminin rezaletinin ortaya çıkması ve hak gibi görünen yöntemlerle batıl hedeflere yönelenlerin umutlarının suya düşmesi kaçınılmazdır. Nitekim yüce Allah, "Allah, zalim toplumu dogru yola iletmez." buyururken bu gerçeğe dikkat çekmiştir.

Dolayısıyla yüce Allah'ın bir fetih bahşetmek veya katından bir emir indirmek suretiyle onların, yaptıklarından pişmanlık duymalarını, görünümlerinin sahte olduğunun, söylediklerinin yalan olduğunun müminler tarafından bilinmesini sağlaması kaçınılmazdır.

Bu açıklama ile, "Allah, zalim toplumu dogru yola iletmez." ifade- sinden sonra "Kalplerinde hastalık bulunanların..." ifadesine yer veril-mesinin nedeni de anlaşılıyor. Daha önce zalimlerin işledikleri zulüm itibariyle amaçlarına ulaşamamalarını ifade ettiği anlamı açıklamıştık.

Buna göre, sözü edilen bu kimseler, kalplerinde olmayan bir görünümle Hz. Peygamberin (s.a.a) ve müminlerin karşısına çıkmaları bakımından münafık kimselerdirler. Bu özelliklerinden dolayı da Yahudi ve Hıristiyanlar arasında telaşla koşuşturmalarını da "başlarına bir felâ-ketin gelmesinden korkmak" şeklinde yorumluyorlar. Oysa bu davranışlarının, kalplerinde gizli bulunan duygularıyla örtüşen gerçek yorumu, Allah'ın düşmanlarını dost edinmeleridir. Iki yüzlülüklerinin altındaki neden budur. Mümin görünüp içlerinde küfrü saklamak anlamında münafık oluşlarına gelince, ayetlerin akışından böyle bir anlamı algılamak mümkün değildir.

Bazı tefsir bilginleri, konuyla ilgili olarak aktarılan rivayetleri de kanıt olarak göstererek, burada Abdullah b. Übey ve arkadaşla-

634 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

rı gibi münafıkların kastedildiğini söylemişlerdir. Buna göre, bu münafıklar, bir yanda müminlerle birlikte oturup kalkıyor, onlara şirin görünmeye çalışıyorlardı, bir yandan da Yahudi ve Hıristiyanlarla dostluk kuruyor, yardımlaşma ve dayanışma esaslı antlaşmalar yapıyorlardı. İki tarafı birden idare ediyorlardı. Her durumda kazançlı çıkmak ve gıpta ile bakılmak için, kişisel çıkarlarını koruma amacına yönelik olarak temkinli davranıyorlardı. Dolayısıyla taraflardan hangisinin başına bir felâket gelseydi, bu ustaca politikaları sayesinde kendileri güvende olacaklardı!

Fakat söz konusu müfessirlerin anlattıkları, ayetlerin akışı ile ör-tüşmüyor. Çünkü ayetlerin akışı, onların Allah katından Müslümanlara bahşedilen bir fetih veya bir lütuf dolayısıyla onların pişmanlık duyacakları beklentisini ifade etmektedir. Kastedilen fetih, Mekke'nin fethi veya Yahudi kalelerinin ve Hıristiyan yerleşim birimlerinin fethi ya da buna benzer bir gelişmedir. Bu takdirde ise, onların pişmanlık duymalarının bir anlamı olmaz. Çünkü onlar, iki taraf nezdinde de kendilerini güvenceye alacak ihtiyatlı bir tavır içindeydiler. İhtiyatlı davranan insan ise, pişman olmaz. Dolayısıyla, onlar açısından bir pişmanlığın gerçekleşmesi, ancak bir kerede müminlerden kopup, Yahudi ve Hıristiyanlara katılmaları, sonra başlarına bir felâket gelmesi durumunda söz konusu olabilir.

Aynı şekilde yüce Allah'ın, amellerinin boşa gideceği, sonunda hüsrana uğrayacakları yönündeki açıklamaları da ancak böyle bur durumda karşılık bulmuş olur: "Bütün çabaları boşa çıkmış, kaybedenlerden olmuşlardır." Burada kastedilen durum da, onların münafık ol-maları, çıkarları ve istekleri için ihtiyatlı bir tutum sergilemeleri ile bağdaşmıyor. Çünkü başına gelmesinden korktuğu bir şeye karşı kendini koruyacak şekilde ihtiyatlı bir tutum içine giren insanın, korktuğu şeyin gerçekleşmemesi durumunda, bu tutumundan zararlı çıkmasının bir anlamı yoktur. Çünkü ihtiyatlı davranmak, aklî bir tutumdur ve bundan dolayı ne pişmanlık duyulur, ne yergi hak edilir.

Ancak şunu söyleyebilirler: Onların yerilmelerinin sebebi, ilâhî

Mâide Sûresi 51-54 ................................................... 635

yasağı çiğnemeleri, Allah'ın fetih vaadini inandırıcı bulmamalarıdır. Bu çıkarsama özü itibariyle doğru olsa bile, ayette, buna ilişkin lafzî bir kanıt edinmek mümkün değildir.

"Umulur ki Allah, fetih ya da kendi katından bir iş getirir de onlar, içlerinde gizlediklerine pişman olurlar." İfadenin orijinalinin başında yer alan "asa" kelimesi, insanların sözlerinde olduğu gibi, yüce Allah'ın sözleri içinde de temenni anlamını ifade eder; -daha önce, bu temenninin dinleyici ya da içinde bulunulan durum itibariyle geçerli olduğunu belirtmiştik- ancak, ifadenin akışından edindiğimiz intiba, dolayısıyla karine, bunun kesin olarak gerçekleşecek bir vaat olduğunu göstermektedir. Çünkü ifade, "Allah, zalim toplumu dogru yola iletmez." ifadesinde dile getirilen hususu pekiştirmeye, bu-nun doğruluğunu vurgulamaya, içerdiği hususun kesinlikle gerçekleşeceğini ifade etmeye yöneliktir.

Yüce Allah fetihten söz ederken, fetihle katından bahşedeceği ve pek net olmayan bir lütuftan söz ediyor. Dolayısıyla bu fetihle bizce meçhul olan bir gelişmeye değiniyor. Bu da, fetih kelimesinin başındaki "lam"ın cins için olduğunu, zihinde bilinen bir olguya işaret etmediğini gösterir. Dolayısıyla bununla kastedilenin, çeşitli ayetlerde vaat edilen Mekke fethi olması söz konusu değildir, diyebiliriz.

Örneğin, şu ayetlerde olduğu gibi: "Kur'ân'ı sana gerekli kılan Allah, elbette seni, varılacak yere döndürecektir." (Kasas, 85) "Andolsun, Mescid-i Haram'a gireceksiniz." (Fetih, 27) Bunun gibi daha birçok ayet örnek verebiliriz.

Kur'ân'da fetihten söz edildiğinde, bununla genellikle Mekke'- nin fethi kastedilmekle beraber, bazı yerlerde bu ifadeyi Mekke'- nin fethi şeklinde yorumlamak mümkün görünmüyor. Şu ayette geçen fetih ifadesini buna örnek gösterebiliriz: "Dogru iseniz bu fetih ne zaman? diyorlar. De ki: 'Fetih günü gelince, inkâr edenlere inanmaları fayda vermez ve kendilerine mühlet de verilmez.'

Sen onlardan yüz çevir ve bekle, zaten onlar da beklemektedirler." (Secde, 28-30) Burada yüce Allah, söz konusu fetih gerçekleştiğinde, daha önce kâfir olanların, bu sırada inanmalarının kendile-

636 ..................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

rine bir fayda vermeyeceğini ve kâfirlerin böyle bir fethi beklediklerini bildirmektedir.

Şunu biliyoruz ki, bu hususlar ne Mekke'nin fethi ile, ne de Müslümanların bugüne kadar elde ettikleri diğer fetihlerle ilgili değildir. Çünkü imanın fayda vermemesinden, yani tövbenin işe yaramamasından söz etmek, -daha önce, tefsirimizin 4. cildinde Nisâ suresi, 17-18. ayetleri tefsir ederken tövbe kavramı üzerinde durduğumuz sırada belirttiğimiz gibi- ancak iki durumla birlikte söz konusu olabilir: Ya hayattan ayrılma anında, dünya ile ahiretin yer değiştirmesi dolayısıyla insanın seçme özgürlüğünün ortadan kalkması durumunda. Ya da olumsuz huy ve karakterlerin tövbe ve Allah'a dönme ihtimalini ortadan kaldıracak şekilde kalplerin katılaşmasına yol açması durumunda. Nitekim yüce Allah bu hususta şöyle buyurmuştur: "Rabbinin bazı ayetlerinin geldigi gün, daha önce inanmamış ya da imanından bir hayır kazanmamış olan kimseye, artık inanması fayda saglamaz." (En'âm, 158) "Içlerinden birine ölüm gelip çatıncaya kadar kötülükleri yapıp, 'Ben şimdi tövbe ettim' diyenler ve kâfir olarak ölenler için (kabul edilecek) tövbe yoktur." (Nisâ, 18)

Bu bakımdan, eğer ayette geçen fetihten maksat, Mekke'nin yahut Yahudi kalelerinin veya Hıristiyan yerleşim birimlerinin fethi gibi Müslümanlar tarafından gerçekleştirilen herhangi bir fetihse, buna diyecek bir şey yok. Ancak daha önce de işaret ettiğimiz gibi, "içlerinde gizlediklerine..." ve "Inananlar... derler." ifadeleriyle anlatılanların bu ihtimalle örtüşmesi pek açık değildir.

Ama eğer sözü edilen fetihten maksat, İslâm'ın küfrün işini bitirmesi ve Resulullah ile kavminin arasında kesin hükmün verilmesi ise, hiç kuşkusuz bu, Kur'ân'ın geleceğe ilişkin gaybî haberlerindendir.

Yüce Allah bu haberlerde, bu ümmetin ileride karşılaşacağı kimi olayları ve gelişmeleri haber verir. Böyle bir çıkarsama, Yûnus suresinde yer alan şu ifadelerin anlamlarıyla da örtüşmektedir:

"Her ümmetin bir elçisi vardır. Elçileri gelince aralarında adaletle hükmolunur..." (Yûnus, 47-56)

Mâide Sûresi 51-54 ....................................................... 637

"Onlar, içlerinde gizlediklerine pişman olurlar." Pişmanlık, yapılmaması gereken bir işin yapılmasından veya yapılması gereken bir işin yapılmamasından dolayı içine düşülen psikolojik bir durumdur. Onlar bir şey yapmışlardır. Yüce Allah, bunu izleyen ayette, onların amellerinin boşa gittiğinden ve ticaretlerinin hüsranla sonuçlandığından söz ediyor. Onların içlerinde gizledikleri şey, Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeleri, onların arasında koşuşturarak, Yahudi ve Hıristiyanların Allah'ın nurunu söndürme, dünyanın zevklerinden hiçbir engelle karşılaşmaksızın yararlanma yönündeki hedeflerini gerçekleştirme hususunda onlara yardımcı olmalarıdır.

Büyük bir ihtimalle, onlar içlerinde bunu gizliyorlardı; bunun için Yahudi ve Hıristiyanların aralarında koşuşturuyorlardı. Ama Allah, hak esaslı mesaja fetih bahşedince, çabalarının boşa gitmesinden dolayı büyük bir pişmanlık duyacaklardır.

"İnananlar... derler..." İfadenin orijinalinde geçen "yekûlu" kelimesi, "yekûle" şeklinde de okunmuştur. Bu okuyuş ifadenin, önceki ayette geçen, "fe yusbihu..." ifadesine atfedilmesinden ileri gelmektedir. Bizce ifadeyi bu şekilde okumak daha isabetlidir.

Çünkü ayetlerin akışına böyle bir anlam daha uygun düşmektedir.

Çünkü onların içlerinde gizlediklerine pişman olmaları ve müminlerin onlara; "bunlar mı?" şeklinde hitap etmeleri, onların Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmelerinin ve onların arasında koşuşturmalarının bir sonucudur.

"Bunlar..." sözüyle, Yahudi ve Hıristiyanlara işaret ediliyor; "sizinle beraber..." ifadesinde de kalplerinde hastalık bulunanlara hitap ediliyor. Bunun tam tersi de olabilir. Aynı şekilde, "Bütün çabaları boşa çıkmış, kaybedenlerden olmuşlardır..." ifadesinde zamirin Yahudi ve Hıristiyanlara dönük olması mümkün olduğu gibi, kalplerinde hastalık bulunanlara dönük olması da mümkündür. Fakat ayetlerin akışından algıladığımız kadarıyla hitap kalplerinde hastalık bulunanlara, işaret de Yahudi ve Hıristiyanlara yöneliktir.

Dolayısıyla, "Çabaları boşa çıkmış..." sözü, takdirî bir soru-

638 ............................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

nun cevabı niteliğindedir ve şöyle bir anlam belirginlik kazanıyor:

Umulur ki, Allah bir fetih veya katından bir iş getirir. O zaman iman edenler, ilâhî gazabın kapsamına giren, şu kalplerinde hastalık bulunanlara şöyle diyeceklerdir: "Şu Yahudi ve Hıristiyanlar mı, var güçleriyle yemin ederek sizinle beraber olduklarını söylüyorlardı? Peki şimdi niye size bir yararları dokunmuyor?!" Sonra, "Şimdi bu Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinenlerin akıbeti ne olacak?" diye sorulmuş gibi şöyle bir cevap veriliyor: "Bütün çabaları boşa çıkmış, kaybedenlerden olmuşlardır."

KALPLERİN HASTA OLMASININ ANLAMI ÜZERİNE


"Kalplerinde hastalık bulunanlar" ifadesi gösteriyor ki, kalpler için bir hastalık ve bunun kaçınılmaz sonucu olarak da sağlık ve sıhhat söz konusudur. Çünkü sağlık ve hastalık birbirine karşıt iki olgudur. Bunlardan biri, ancak öbürünün bulunabilme imkânı söz konusu olduğu bir yerde gerçekleşebilir. Görme ve kör olma gibi. Örneğin bir duvar için hastalıktan söz edilmez. Çünkü onun sağlık ve sıhhate kavuşması gibi bir durum yoktur.

Yüce Allah'ın kitabının çeşitli yerlerinde kalplerin hastalığından söz ettiği durumlarda, bu kalplerin hâllerinden ve etkilerinden söz eder ki bunlar, söz konusu kalplerin fıtratın dosdoğru çizgisinden saptıklarını, normal davranışların dışına çıktıklarını ve dosdoğru yoldan uzaklaştıklarını gösterirler. Söz gelimi yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunan kimseler, 'Allah ve Resulü bize sadece boş vaatlerde bulundu' diyorlardı." (Ahzâb, 12) "Münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar, 'Bunları dinleri aldatmış' diyorlardı." (Enfâl, 49) "Şeytanın attıgını, kalplerinde hastalık olanlar ve kalpleri katılaşanlar için bir imtihan yapsın." (Hac, 3) Bu konuda örnek gösterilebilecek birçok ayet vardır.

Özetleyecek olursak; kalbin hasta olması, onun bir tür kuşku ve tatminsizliğe müptela olması anlamına gelir. Bu kuşku, Allah'a inanma ve onun ayetleriyle tatmin bulmayı böyle bir kalp için

Mâide Sûresi 51-54 ..................................................... 639

bulanık ve karanlık bir duruma düşürür. Açıkçası bunun adı, imana şirkin karıştırılmasıdır. Dolayısıyla böyle bir kalp için Allah'ı ve ayetlerini inkâr etme durumuyla örtüşen durumlar gerçekleşir. Pratik eylem aşamasında, böyle bir kalbe sahip olan insandan, Allah'ı ve ayetlerini inkâr etme durumuyla örtüşen davranışlar sâdır olur.

Buna karşılık, kalbin sağlıklı olması da, onun fıtratın çizgisi üzere kalıcı olmasını, dosdoğru yol üzere bulunmasını ifade eder. Bunun sonucunda Allah'ı, her türlü şirk unsurundan arınmış bir şekilde birler, her şeyden soyutlanarak sırf O'na güvenip dayanır, insan arzusunun, heva ve hevesinin ilgili olduğu her türlü zevki ve keyfi bir kenara bırakır, elinin tersiyle iter. Yüce Allah bu hususta şöyle buyuruyor: "O gün ki, ne mal, ne de ogullar yarar vermez.

Ancak Allah'a saglam ve temiz kalp getiren yarar görür." (Şuarâ, 87-89)

Buradan da anlıyoruz ki, kalplerinde hastalık bulunanlar, münafıklardan ayrı bir grupturlar. Nitekim Kur'ân'da da onlardan iki ayrı grup olarak söz edilir: "Münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar..." diye. Birçok yerde geçen bu ifade, onların iki ayrı grup olduğuna yönelik işaret içermiyor değildir. Çünkü münafıklar, dilleriyle inandık diyen, ama kalpleri inanmayan kimselerdir. Salt küfür kalbin ölü olduğunu gösterir, hasta olduğunu değil. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Ölü iken kendisini dirilttigimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebilecegi bir ışık verdigimiz kimse..." (En'âm, 122) "Ancak işitenler çagrıya gelir; ölülere gelince, Allah onları diriltir." (En'âm, 36)

Bundan da anlaşılıyor ki, Kur'ân literatüründe "kalp hastalığı" Allah ve ayetleri bağlamında insanın kavrayışını bürüyen kuşku anlamını ifade eder. Böylesi bir kuşkunun etkisi altına giren bir kalp, dinsel i-nanca sağlam bir şekilde bağlı kalıp dinginliğe ulaşamaz, bu kuşkunun komplekslerinden kurtulamaz.

Buna göre, anlamın doğasını esas alacak olursak, kalplerinde hastalık bulunanlar, zayıf imanlı kimselerdir. Bunlar her çağırana kulak verir, her rüzgarın önünde sürüklenirler. Münafıklardan fark-

640 .................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

lıdırlar. Onlar açıktan mümin olduklarını söyler, buna karşın içlerinde salt küfrü gizlerler. Bunu yaparken de amaçları dünyevî çıkarlarını korumaktır. Dış görünümleriyle müminlerden, iç dünyalarıyla da kâfirlerden ya-rarlanmaya çalışırlar.

Evet, Kur'ân-ı Kerim'de, kalplerinde hastalık bulunanlar için de "münafıklar" niteliğinin kullanıldığını görüyoruz. Bu, onların iç dünyalarının da tıpkı münafıklar gibi iman letafetinden yoksun olduğunu vurgulamaya dönük bir analizdir. Bu ise, içinde iman bulunmadığı hâlde mümin gibi görünenlere ilişkin olarak kullanılan "kalplerinde hastalık bulunanlar" niteliğinden ayrıdır. Aşağıdaki ayeti buna örnek gösterebiliriz: "Münafıklara, kendileri için acı bir azap oldugunu müjdele! Onlar müminleri bırakıp kâfirleri dost edinirler. Onların yanında mı izzet (güç ve şeref) arıyorlar?

Dogrusu izzet bütünüyle Allah'ındır. O, kitapta size şöyle indirmiştir ki: Allah'ın ayetlerinin inkâr edildigini yahut alaya alındıgını işittiginizde, bundan başka bir söze geçinceye kadar kâfirlerle bir arada oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Dogrusu Allah, münafıkların ve kâfirlerin tümünü cehennemde toplayacaktır." (Nisâ, 138-140)

Bakara suresinde yer alan, "İnsanlardan öyleleri vardır ki, inanmadıkları hâlde 'Allah'a ve ahiret gününe inandık' derler... Onların kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını artırdı...

Onlara, 'İnsanların inandıkları gibi siz de inanın.' dense, o beyinsizlerin inandıkları gibi inanır mıyız? derler..." (Bakara, 8-20) ayetlere gelince; burada, onların kalplerinin haktan şüphe ederek sonunda hakkı inkâra kadar vardığı anlatılıyor. Bunlar, başlangıçta kalplerinde hastalık bulunan kimselerdi. Çünkü henüz tam olarak inanmadıkları hâlde, yalan söyleyerek iman ettiklerini ileri sürmüşlerdi. Oysa başlangıçta kuşku içindeydiler. Allah da hastalıklarını artırdı. Böylece hakkı inkâr etmelerinden ve alaya almalarından dolayı helâk olup gittiler.

Yüce Allah, kalp hastalığının fiziki bir hastalık gibi arttığından ve hatta süreğenleşerek kişiyi helâke sürüklediğinden söz ediyor.

Mâide Sûresi 51-54 .......................................................... 641

Bunun nedeni de, hastalığı esnasında, hasta olan insanın doğasını bozacak günahlarla hastalığa sürekli katkıda bulunmasıdır. Bu hususta yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Onların kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını artırmıştır." (Bakara, 10) Yüce Allah bir diğer ayette de şöyle buyurmuştur: "Ne zaman bir sure indirilse...

Fakat yüreklerinde hastalık olanlara gelince bu, onların pisliklerine pislik katar. Ve onlar kâfir olarak ölürler. Kendilerinin her yıl bir iki defa sınandıklarını görmüyorlar mı? Yine de tövbe etmiyor, ögüt almıyorlar." (Tevbe, 124-126) Bir diğer yerde -genel bir açıklama niteliğinde- şöyle buyuruyor: "Sonra kötülük edenlerin sonu çok kötü oldu. Çünkü Allah'ın ayetlerini yalanladılar. Ve onlarla alay ediyorlardı." (Rûm, 10)

Daha sonra yüce Allah, kendisine yönelik imanın, bu hastalığın tedavisi olduğunu açıklıyor ve -genel bir duyuru olarak- şöyle buyuru- yor: "Imanlarından dolayı Rableri onları hidayete erdirir." (Yûnus, 9) Konuyla ilgili olarak bir başka ayette de şöyle buyuruyor:

"Güzel söz O'na çıkar, iyi amel de onu yükseltir." (Fâtır, 10) Şu hâlde, kalbinde hastalık bulunan kimse, eğer bu hastalıktan kurtulmak istiyorsa, Allah'a tövbe etsin ki bu, O'na iman etmek demektir.

Salih düşüncelerle ve salih amellerle düşünüp öğüt almaya çalışsın. Nitekim yukarıda yer verdiğimiz ayetlerin birinde bu husus vurgulanmıştır: "Yine de tövbe etmiyor, ögüt almıyorlar." (Tevbe, 126)

Bu konuyla ilgili en kapsamlı açıklamayı ise, şu ayet içermektedir: "Ey inananlar! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Alla-h'a aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz? Şüphe yok ki münafıklar, ateşin en alt tabakasındadırlar. Artık onlara asla bir yardımcı bulamazsın. Ancak tövbe edenler, durumlarını düzeltenler, Allah'a sımsıkı sarılanlar ve dinlerini sırf Allah için yapanlar başka. İşte onlar (gerçek) müminlerle beraberdirler;

Allah da yakında müminlere büyük bir mükâfat verecektir." (Nisâ, 144-146) Daha önce, ayetlerde sözü edilen Allah'a dönmekten maksadın, O'na inanmak, bu iman üzere dosdoğru ha-

642 .............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

reket etmek, kitap ve sünnet doğrultusunda hareket etmek ve ihlâs yani tevhit inancına hiçbir şirk şaibesini karıştırmamak olduğunu belirtmiştik.

"Ey inananlar! Sizden kim dininden dönerse..." [Ayetin orijinalinde geçen "yertedde" kelimesinin mazi fiili "irtedde"dir.] "Irted-de an dinihi" ise dininden döndü, anlamına gelir. Dindarların literatüründe "irtidat" kelimesi, imandan küfre dönmeyi ifade eder. Bu imanından önce küfrün olması ile olmaması arasında, bu nitelikle anılma açısından herhangi bir fark yoktur. Bir kâfirin inanması, ardından tekrar küfre dönmesi gibi.

Önceden kâfirken Müslüman olan, ardından tekrar küfre dönen insanın irtidadı, "Millî irtidat"; Müslüman bir aileden dünyaya geldiği için önceden küfre sapması söz konusu olmayan bir kimsenin dinden dönüşü de "Fıtrî irtidat" olarak isimlendirilir. [Bu anlamlar, bu kelimenin asıl anlamları durumuna gelmişlerdir. Mecazî bir kullanım söz konusu değildir. Ancak bu kullanım, ya İslâm'ın getirdiği bir olgudur -ha-kikat-ı şer'iye- veyahut Müslümanlar arasında yaygınlaşan bir kullanımdır -hakikat-ı müteşerria-.]

Ayette geçen "irtidat" kelimesi ile, dindarların literatüründe dinden dönme anlamına gelen irtidadın kastedildiği şeklinde bir düşünce zihinlerde uyanabilir. Bu takdirde, ayetin öncesiyle bir bağlantısı olmaz. Yani, bağımsız bir ayet gibi algılanır. Buna göre, yüce Allah ayette mü-minlerden bir grubun imanına ihtiyacının olmadığını, nasıl olsa bir baş-ka grubun imanın yükümlülüklerini yerine getireceğini anlatmaktadır.

Ancak bu ayet ve bundan önceki diğer ayetler üzerinde düşündüğümüz zaman, bu ihtimalin geçersiz olduğunu görürüz.

Çünkü ayet bu anlatımıyla, müminlere yüce Allah'ın, kendi arzında insanları kendisine taptırma gücüne sahip olduğunu vurgulama amacına yöneliktir. De-mek isteniyor ki, ileride Allah, öyle topluluklar ortaya çıkaracaktır ki bunlar, Allah'ın dininden dönmek şöyle dursun, ona sıkı sıkıya sarılırlar. Şu ayetleri de bu açıdan ele alabiliriz: "Şimdi şunlar, bunları in-kâr ederse, bilsinler ki, bunları inkâr etmeyecek bir toplumu, bunlara vekil bırakmışızdır." (En'âm,

Mâide Sûresi 51-54 ......................................................... 643

etmeyecek bir toplumu, bunlara vekil bırakmışızdır." (En'âm, 89) "Kim de küfre saparsa, şüphesiz Allah âlemlerden müstagnidir." (Âl-i Imrân, 97) "Siz ve yeryüzünde bulunanlar hep inkâr etseniz, iyi bilin ki, Allah zengindir, övülmüştür." (Ibrâhim, 8)

Bu aşamada, asıl amacın ötesinde fazladan bir açıklama yapma gereği duyulmaz. Ayetin asıl maksadı, Allah'ın dininden dönmeyen mümin bir kavmin getirileceğinin haber verilmesidir.

Onların Allah'ı, Allah'ın da onları sevdiği, onların müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu oluşları gibi ayette işaret edilen niteliklerine gelince; bunlar asıl amaca ilişkin ek olgulardır ve söz konusu edilmelerini gerektirecek bir durum ve ortamın gerçekleşmesi zorunludur.

Diğer bir açıdan baktığımızda, ayette işaret edilen niteliklerin, önceki ayette sözü edilen Yahudi ve Hıristiyanları dost edinme durumuyla irtibatlı olduklarını görürüz. Çünkü onların Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmiş olmaları, kalben sevgi ve sempatiyle onlara ilgi duymalarından kaynaklanan bir sonuçtur. Bu nitelikteki bir kalbin Allah sevgisini taşıması mümkün müdür? Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Allah, bir insanın gögüs boşlugunda iki kalp yaratmadı." (Ahzâb, 4)

Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmenin kaçınılmaz bir sonucu da müminlerin kâfirler karşısında ezilmeleri ve müminlere karşı da tepeden bakan ekabir bir konumda olmalarıdır. Nitekim yüce Allah, bu psikolojik sapmaya şu şekilde işaret etmiştir: "Onların yanında mı izzet (güç ve şeref) arıyorlar? Dogrusu izzet bütünüyle Allah'ındır." (Nisâ, 139)

Bu dostluğun bir gereği de, onlara karşı cihat etme yükümlülüğünü ağırdan almadır, onlarla savaşmaktan kaçınmadır, onlarla sosyal ilişkileri kesme hususunda kendilerine yöneltilen her türlü kınamaya göğüs germemektir ve bu husustaki mahrumiyet ve zorluklara katlanmaya yanaşmamaktır. Nitekim yüce Allah bu hususa şöyle işaret etmiştir: "Ey inananlar! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimseleri dost edinmeyin. Onlar size gelen

644 .............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

gerçegi inkâr ettikleri... hâlde, siz onlara sevgi iletiyorsunuz... Benim yolumda cihat etmek ve benim rızamı kazanmak için yurdunuzdan çıktıgınız hâlde içinizde onlara sevgi mi gizliyorsunuz? (Mümtehine, 1)

Diğer bir ayette konuyla ilgili olarak şöyle buyurulmaktadır: "İbrahim'de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir örnek vardır; onlar kavimlerine 'Biz sizden ve sizin Allah'tan başka taptıklarınızdan uzagız. Sizin taptıklarınızı tanımıyoruz. Siz, bir tek Allah'a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir.' demişlerdi." (Mümtehine, 4) Aynı şekilde, sözlük anlamı açısından veya analitik olarak ele alırsak, irtidat kelimesi, kâfirleri dost edinme durumunu da kapsamına alır. Nitekim yüce Allah, önceki ayetlerin birinde şöyle buyurmaktadır: "Sizden kim onları kendine veli yaparsa, o, onlardandır." (Mâide, 51) Diğer bir ayette de şöyle buyurmuştur: "Kim böyle yaparsa, artık onun için Allah'tan hiçbir şey yoktur." (Âl-i Imrân, 28) Başka bir ayette de şöyle buyurulmaktadır: "Siz de onlar gibi olursunuz." (Nisâ, 140)

Bu açıklamaların ışığında anlıyoruz ki, tefsirini sunduğumuz ayetin, önceki ayetlerle bağlantısı vardır ve ayet Allah'ın dininin, topluluklarına yavaş yavaş nifakın sızmasından ve topluluklarında dünyalık çıkar karşılığında dini satmaya aldırış etmeyen, Allah'ın, Elçisinin ve müminlerin yanında olan gerçek onura, dünya ve ahiret hayatını kuşatan mutluluğa karşılık din düşmanlarının yanındaki sahte ve geçici üstünlüğü, düzmece onuru tercih eden kalpleri hasta insanlar bulunduğundan dolayı Allah'a karşı gelme, Yahudi ve Hıristiyanları dost edinme uçurumuna düşeceklerinden endişe duyulan bu adamlardan müstağni olduğunu, onlara ihtiyacının olmadığını vurgulama amacına yöneliktir.

Ayet, aslında bununla Kur'ân'ın gayba ilişkin bir öngörüsünü de haber vermektedir. Buna göre, yüce Allah, dinin şu zayıf imanlılardan görmüş olduğu iki yüzlülük ve çeşitli kılıklara bürünmesi, Allah'tan başkasının sevgisini Allah'ın sevgisine tercih ediş-

Mâide Sûresi 51-54 ........................................................ 645

leri, onuru Allah'ın düşmanlarının yanında aramaları, Allah yolunda cihat yükümlülüğü karşısında ağırdan alıcı, ayak sürtücü bir tavır takınmaları, bu konuda kınayanların kınamasından korkmaları karşısında, ileride bir kavim getirecektir. Bunlar Allah'ı sevecek, Allah da onları sevecektir. Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu olacaklardır. Allah yolunda cihat edecek ve kınayan hiç kimsenin kınamasından korkmayacaklardır.

Tefsir bilginlerinin bir çoğusu, ayetin gaybî bir mesaj taşıdığını fark etmelerine ve bu ayette işaret edilen niteliklerin hangi kavmin durumuyla örtüştüğü hususunda uzun değerlendirmeler yapmalarına karşın, ayetin lafızlarını açıklama hususunda alabildiğine müsamahalı davranmışlardır. Dolayısıyla ayetin içerdiği niteliklere gerekli açıklamalar getirememişlerdir. Sonuçta yüce Allah'ın sözünü herhangi bir insanın sözü gibi ele alıp, insanların sözlerinde olduğu gibi, O'nun ayetlerinde de örfte gösterilen müsamahaların ve dikkatsizliklerin olabileceğini kabul eder bir tutum içinde olmuşlardır.

Gerçi Kur'ân belâgat açısından, uyduruk ve türedi bir yöntem izlememiştir. Sözcüklerin kullanımında, cümlelerin yapımında ve anlamlarına karşılık sözcükler bırakılması hususunda, yeni ve alışık olunmayan bir metot geliştirmemiştir. Bu hususta, insanların normal ko-nuşmalarında izlenilen yöntemi esas almıştır.

Ancak Kur'ân, başka bir açıdan insanların sözlerinden ayrı bir özellik arz eder. Şöyle ki; bizler, belâgatçiler ve normal insanlar olarak konuştuğumuz zaman, sözlerimizi aklımızda yer edinen anlamlara dayalı olarak söyleriz. Bizim tarafımızdan algılanan anlamlar, insanî- sosyal fıtratımız aracılığıyla oluşturduğumuz sosyal hayatımızın bir kazanımı olan anlayışımız aracılığıyla zihnimizde yer edinirler. Bu niteliklere sahip kavrama yeteneğimizin bir özelliği de, algıladığı olgular arasında karşılaştırma yaparak bir yargıya varmasıdır.

Bu aşamadan sonra, tolerans ve müsamaha kapıları açılır zihnimize. Örneğin çoğu, tümün yerine kabul ederiz. Geneli, sürekli

646 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

olan konumunda görürüz. Nispi olguları mutlak olgular gibi algılarız.

Her az bulunanı (nadir olanı), yok olanlar kategorisine sokarız. Sıklıkla rastlanmayan her olguyu varolmayan şeyler kapsamına alırız. Bizden biri çıkar, "Şu güzeldir veya çirkindir. Şu sevimlidir veya sevimsizdir. Şu övülendir veya yerilendir. Şu yararlıdır veya zararlıdır.

Falan iyidir veya kötüdür." der. Bizler bu bağlamda, bir toplulukla ilgili olarak mutlak bir nitelemeye gideriz. Oysa söz konusu topluluk bazı durumlarda, bazı değerlendirmeler bağlamında, bazı insanlara göre ve bazı olgular açısından bu niteliklere sahiptir, yani mutlak olarak böyle bir durumu söz konusu değildir. Ne var ki, niteliği dile getiren kişi, bazı karşı değerlendirmeleri yok saymıştır. Bunu yaparken algılayışın da ve yargısı hususunda gösterdiği müsamahaya dayanmıştır.

Bu, insanın objeler dünyasına ilişkin somut olgulara dayalı algılarının durumudur. Algılama kapasitesinin sınırlı olmasından dolayı, varlık âleminin onun kendisiyle ilintili yönlerinden farkında olmadığı şeyler bir öncekine oranla daha fazladır. Buna göre, insanın haber verdiği bütün şeyler, dış objelerle ilgili bütün konuşmaları ve realiteyi bütünüyle kuşattığını, tüm bilinmezliklerini ortaya çıkardığını düşün- düğü bütün hususlar, sübjektif değerlendirme ve bazı yönlere karşı müsamahalı davranmanın ve bazı yönleri de bilmemenin ürünüdür. Bir insanın bütün realiteyi kuşattığını ve bir kimsenin konuşmasını buna göre kuşatıcı bir şekilde değerlendirdiğini söylemesi ciddiyetle bağdaşmaz. Bu husus, üzerinde iyice düşünmeye değer.

Sahip olduğu bilgiye dayalı olarak insanın söylediği sözlerin durumu bundan ibarettir. Yüce Allah'ın sözlerine gelince, onları bu tür bir kusurdan münezzeh saymamız bir zorunluluktur. Çünkü yüce Allah, her şeyi bilgice kuşatmıştır. Nitekim yüce Allah, sözlerinin özellikleriyle ilgili olarak şöyle buyurmaktadır: "O, elbette hak ile batılı ayırt edici bir sözdür. O, şaka degildir." [Târık, 13-14]

İşte bu husus ve ayrıcalık, yüce Allah'ın zahirî itibariyle mutlak olan ve ayrı ya da bitişik herhangi bir kayıtla sınırlandırılmayan

Mâide Sûresi 51-54 ..................................................... 647

sözlerini mutlak olarak algılamamızın delillerinden birini oluşturur. Yine aynı husus, yüce Allah'ın sözlerinde geçen niteliklerin nedenselliğe işaret ettiğinin delillerinden biridir de. Söz gelimi yüce Allah, "O onları sever..." diyorsa, bu demektir ki, herhangi bir şeyde onlara buğz etmiyor. Aksi takdirde, bu genel ifadeye bir istisna getirirdi. Yüce Allah, bir kavmin müminlere karşı yumuşak ve alçak gönüllü olduklarını söylüyorsa, onların müminlik sıfatlarından, yani Allah'a iman etmelerinden dolayı onlara alçak gönüllü oldukları ve her durumda ve her takdirde alçak gönüllü olmaları gerekir. Aksi takdirde, böyle bir ifade, hak ile batılı birbirinden ayırma özelliğine sahip olamazdı.

Kuşkusuz, bazı anlamlar vardır ki bunlar, nispeti doğru kılacak bir kuşatıcı husus söz konusu olduğunda, bunları hakketmeyen insanlara da nispet edilirler. Aşağıdaki ayetlerde olduğu gibi:

"Andolsun biz, Israilogullarına kitap, hüküm ve peygamberlik verdik, onları güzel rızıklarla besledik ve onları âlemlere üstün kıldık." (Câsiye, 16) "O, sizi seçti ve dinde size bir güçlük yüklemedi." (Hac, 78) "Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet oldunuz. Iyiligi emreder, kötülükten sakındırırsınız." (Âl-i Imrân, 110) "İnsanlara şahit olasınız, elçi de size şahit olsun." (Bakara, 143) "Elçi de, 'Ya Rabbi, kavmim bu Kur'ân'ı terk edilmiş bıraktılar.' demiştir." (Furkan, 30)

Bunun gibi toplumsal niteliklerden söz eden birçok ayet vardır, ki bunlarla nitelenme bağlamında bireylerle topluluklar arasında herhangi bir fark yoktur. Bunun da toleransla, bazı yönlerin lehine olmak üzere başka yönleri görmezlikten gelmekle ilgisi yoktur. Tersine, burada hem parçanın, hem de bütünün nitelendirildiği nitelikler söz konusudur. Hem birey, hem de toplum gerektirici bir etkenden dolayı, bu şekilde nitelendirilirler. Tıpkı, değerli bir mücevheri içeren bir toprağın içerdiği mücevherden dolayı avuçlanması gibi. Hem toprak avuçlanmış, hem de mücevher avuçlanmış olur; ama asıl hedef mücevherdir. Şimdi konumuza dönelim. "Ey inananlar! Sizden kim dininden dönerse..." Yukarıda yap-

648 .................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

tığımız açıklamaların ışığında meseleyi ele alacak olursak, dinden dönüp irtidat etmekten maksadın, Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmek olduğunu anlarız. Hitap özellikle müminlere yöneltilmiştir;

çünkü bundan önceki hitap da onlara yönelikti ve ayetlerin akışının bu aşamasında verilmek istenen mesaj şudur: Allah'ın dininin, Allah düşmanlarının dostluğuyla kirlenmiş bir imana ihtiyacı yoktur. Nitekim yüce Allah, Allah düşmanlarını dost edinmeyi küfür ve şirk olarak nitelendirmiştir: "Sizden kim onları veli yaparsa, o, onlardandır."

Çünkü yüce Allah, dininin velisi ve yardımcısıdır. O'nun dininin yardımcısı olduğunun bir göstergesi, ileride, düşmanlarından her türlü ilişkiyi kesen, O'nun dostlarını dost edinen, sadece O'nun için seven bir topluluğu getirecek olmasıdır.

"Allah, yakında öyle bir toplum getirecek" Burada yüce Allah, söz konusu toplumu getirmeyi doğrudan kendi zatına nispet ediyor.

Bununla dininin yardımcısı olduğu mesajını veriyor. Ki ayetin akışından da bu husus algılanıyor. Demek isteniyor ki, bu dinin bir yar-dımcısı var. O varken dine yardım için başkasına ihtiyaç yoktur.

Bu yardımcı, yüce Allah'tır.

Ayetin akışı, söz konusu kavim aracılığı ile dine yardım edileceğini vurgulamaktır. Bu da, bazı kimselerin din düşmanlarını ulusal yardımlaşma için dost edinmelerine karşılık olarak dile getiriliyor.

Ayrıca kavim sözcüğü kullanılıyor ve söz konusu kavmin nitelikleri ve davranışları çoğul kipiyle ifade ediliyor. Bütün bunlar gösteriyor ki, geleceği vaat edilen kavim bir topluluk olacaktır, bir veya iki kişiden ibaret olmayacaktır. Yüce Allah'ın her dönemde, Allah'ı seven, Allah tarafından sevilen, müminlere karşı alçakgönüllü, buna karşın kâfirlere karşı üstün ve onurlu, Allah yolunda cihat eden ve bu hususta hiçbir kınayıcının kınamasından korkmayan bir insan göndermesi gibi bir durum kastedilmiyor.

Söz konusu kavim, kendisi gelecek olduğu hâlde, getirilişleri yüce Allah'a nispet edilmiş ve O'nun onları getireceği belirtilmiştir.

Bu, Allah'ın onları yaratacağı anlamında değildir. Çünkü Allah'tan başka yaratıcı yoktur. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Allah her şeyin

Mâide Sûresi 51-54 ...................................................... 649

yaratıcısıdır." (Zümer, 62) Bilâkis bu ifade, yüce Allah'ın onları dine yardım edecekleri bir konuma getireceği anlamını içermektedir.

Onlara kendisini sevmeleri ve kendisinin de onları sevmesi onurunu bahşedecektir. Dostları karşısında alçak gönüllü, düşmanları karşısında üstün ve onurlu olmalarını sağlayacaktır. Yolunda cihat etmelerini ve her türlü kınamadan etkilenmemelerini mümkün kılacaktır.

Şu hâlde onların dine yardım etmeleri, aslında yüce Allah'ın onlar aracılığıyla dine yardım etmesidir. Zamanın uzağı ile yakını Allah açısından birdir. Bu, sadece bizim yetersiz görüşümüz açısından bir farklılık arzeder.

"O onları sever, onlar da O'nu severler." Burada sevgi kelimesi, bir nitelikle veya başka bir hususla kayıtlı olmaksızın, özle ilintili olarak mutlak bir şekilde kullanılmıştır. Onların Allah'ı sevmelerinin gereği, Rablerini, O'nun dışındaki her şeye ve mal, mevki, soy gibi insanın bağlı olduğu her değere tercih etmeleridir. Bu demektir ki, adı geçen kavim, Allah'ın düşmanlarından hiç kimseyi dost edinmezler. Eğer dost edinirlerse, Allah'ın dostluğundan dolayı, O'nun dostlarını dost edinirler.

Yüce Allah'ın onları sevmesinin gereği de, onların her türlü zulümden arınmış olmaları, küfür, fısk gibi manevî kirlerden ya masumiyet ya da tövbe sonucu olan mağfiret yoluyla temiz olmalarıdır. Çünkü zulümler ve günahların tümü hiçbir şekilde yüce Allah tarafından sevilmezler. Nitekim ulu Allah şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Allah, kâfirleri sevmez." (Âl-i Imrân, 32) "Allah, zalim olanları sevmez." (Âl-i Im-rân, 57) "O israf edenleri sevmez." (En'âm, 141) "Allah bozguncuları sev-mez." (Mâide, 64) "Allah haksız yere saldıranları sevmez." (Bakara, 190) "O, büyüklük taslayanları sevmez." (Nahl, 23) "Allah, hainleri sevmez." (Enfâl, 58) Bu hususla ilgili olarak birçok ayet örnek gösterilebilir.

Yukarıda sunduğumuz ayetlerde, insanlarda olabilecek küçük düşürücü, çirkin huyların, rezilliklerin ana unsurları zikredilmiştir.

Yüce Allah, bir insanı sevdiğini belirterek ondan bu olumsuz nite-

650 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

liklerin kalktığına tanıklık edince, o insan, bunların karşıtı olan üstün ve onur verici niteliklerle nitelenmiş olur. Çünkü insan, bir ahlâka sahip olacaksa, üstün niteliklerden veya aşağılayıcı niteliklerden biriyle mutlaka ahlâklanmak durumundadır.

Buna göre, ayette kastedilen bu insanlar, Allah'a gerçekten inanıyorlar, imanları zulüm kirine bulanmamıştır. Nitekim yüce Allah bir ayette şöyle buyuruyor: "Inananlar ve imanlarını bir haksızlıkla bulamayanlar... İşte güven onlarındır ve dogru yolu bulanlar da onlardır." (En'âm, 82) Buna göre, onlar sapmaya karşı güvencededirler. Yüce Allah bir ayette bu hususa şöyle işaret etmiştir: "Allah şaşırttıgını yola getirmez." (Nahl, 37) Bu demektir ki, onlar, her türlü sapıklığa karşı ilâhî güvencenin kapsamı içindedirler. Ilâhî yol göstericiliğin önderliğinde Allah'ın dosdoğru yoluna yönelmektedirler.

Onlar, yüce Allah'ın da onayladığı gerçek imanları sayesinde, Allah'a tam anlamıyla teslim oldukları gibi Elçiye de tabi olmuş, ona teslim olmuşlardır. Yüce Allah, bir ayette bu hususa şöyle işaret etmiştir: "Hayır, Rabbine andol-sun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıklar hususunda seni hakem kılıp, sonra da verdigin hükmü, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam anlamıyla kabullenmedikçe inanmış olmazlar." (Nisâ, 65)

Buradan hareketle anlıyoruz ki, bunlar şu ayetin kastettiği kimseler arasında yer almaktadırlar: "De ki: Eger siz Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin." (Âl-i Imrân, 31) Bu ayetin içeriğinden anlıyoruz ki, Peygambere uymakla Allah'ı sevmek arasında zorunlu bir bağıntı vardır. Kim Peygambere uyarsa, Allah onu sever. Allah bir kulunu, ancak Peygambere (s.a.a) tabi olduğu zaman sever.

Peygambere (s.a.a) uydukları zaman takva, adalet, ihsan, sabır, sebat, tevekkül, tövbe ve arınma gibi yüce Allah'ın sevdiği ve hoşnut olduğu niteliklere de sahip olurlar. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz, Allah da sakınanları sever." (Âl-i Imrân, 76) "Allah iyilik edenleri sever." (Bakara, 195) "Allah sabırlıları sever." (Âl-i Imrân, 146) "Allah, kendi yolunda kaynatılmış binalar gibi