El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân–c.5
 



Mâide Sûresi 41-50 ..................................................... 607

meselesiyle örtüşme-mektedir. Konuşma sanatı alanında uzman olan kimseler bu uyumsuzluğu hemencecik fark ederler. Iniş sebeplerine ilişkin birçok rivayette olduğu gibi, bu kıssanın da Kur'ân'a uyarlanmış olması ihtimal dâhilindedir. Örneğin ravi, kıssanın, "Onda onlara: Cana can... yazdık" ayeti ve öncesiyle örtüştüğünü görüp, bu ayetlerin; "Ey Elçi!... küfürde yarışanlar seni üzmesin."

ayetinden başlamak üzere birbiriyle bağlantılı olduğunu da fark etmiş, böylece recm kıssasından gaflet ederek bütün ayetlerin bu kıssayla ilgili olarak indiği sonucuna varmış olabilir. Bununla beraber Allah doğrusunu herkesten daha iyi bilir.

Tefsir-ul Ayyâşî'de Süleyman b. Halid'den şöyle rivayet edilir: İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöyle dediğini duydum: "Yüce Allah bir kuluna hayır dilediği zaman onun kalbinde beyaz bir nokta var eder.

Kalbinin alıcılarını açar. Onu doğruluğa yöneltmek üzere bir meleği gö-revlendirir. Bir kuluna kötülük dilediğinde ise, kalbinde siyah bir nokta var eder. Kalbinin alıcılarını tıkar ve onu saptıracak bir şeytanı başına musallat eder."

Sonra şu ayetleri okudu: "Allah kimi dogru yola iletmek isterse, onun gögsünü Islâm'a açar; kimi de saptırmak isterse, onun gögsünü... dar ve tıkanık yapar.", "Rabbinin kelimesini hak edenler inanmazlar."[En,âm, 125], "Allah onların kalplerini temizlemek istememiştir." [Mâide, 41] [c.1, s.321, h:110.]

el-Kâfi adlı eserde müellif kendi rivayet zinciriyle Sekuni'den, o da İmam Cafer Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet eder: "Ayette geçen 'es-suht =haram' kelimesi, murdar hayvanın, köpeğin, şarabın bedeli, fahişe kadının mehri, mahkemelerde verilen rüşvet ve kâhinlere verilen ücret anlamına gelir." [Füru-u Kâfi, c.5, s.126-127, h:2]

Ben derim ki: İmambu kavramın kapsamına giren bazı hususları saymıştır, bu kavramın sırf bunları kapsadığını anlatmak istememiştir.

Yoksa rivayetlerde de belirtildiği gibi "es-suht"un birçok çeşidi ve kıs-mı vardır. Bu anlamı ve buna yakın anlamları içeren birçok rivayet Eh-libeyt İmamlarından aktarılmıştır.

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Abd b. Hamid, Ali b. Ebu Talib'ten

608 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

şöyle rivayet eder: Hz. Ali'den (a.s) ayette geçen "es-suht" kavramının ne anlama geldiği soruldu. Hz. Ali buyurdu ki: "Rüşvet demektir." Bunun üzerine, "Hüküm vermedeki rüşvet mi?" diye soruldu. Dedi ki: "O, küfürdür."

Ben derim ki: Hz. Ali'nin, "O, küfürdür..." sözü, bu konuyla ilgili ayetlerde geçen "küfür" niteliğine yönelik bir işaret gibidir. Çünkü yüce Allah, hüküm verme meselesinde haram yemeyi ve rüşvet almayı eleştirdiği ayetlerin akışı içinde şöyle buyurmaktadır: "Benim ayetlerimi az bir paraya satmayın! Kim Allah'ın indirdigiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerdir." İmamBâkır ve İmamSadık'tan (a.s) aktarılan rivayetlerde sık sık onların şöyle buyurdukları vurgulanır: "Hüküm vermede rüşvet almak, Allah'ı ve Resulünü inkâr demektir."

"es-Suht" kavramının anlamı ve haram oluşu ile ilgili olarak gerek Şiî1 ve gerekse Sünnî kanallarla birçok rivayet aktarılmış ve hadis kaynaklarında yer almıştır.

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde "Sana gelirlerse, ister aralarında hüküm ver..." ayetiyle ilgili olarak İbn-i Ebu Hatem, Nahhas Nasih ad- lı eserinde, Taberani, Hakim -sahih olduğunu belirterek-, İbn-i Murde-veyh ve Beyhaki -Süneninde- İbn-i Abbas'tan şöyle dediğini rivayet ederler: "Bu surede -Mâide suresi- iki ayet neshedilmiştir.

Bunlardan biri, "el-Kalaid=boyunlarına gerdanlık takılan kurbanlıklar" la ilgili ayet, biri de, "Sana gelirlerse, ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir." ayetidir. Resulullah önceleri, onların aralarında veya onlar- dan yüz çevirme arasında serbest bırakılmıştı. Buna dayanarak Resu- lullah onları kendi hükümlerine döndürmüştür.

Bunun üzerine "Aralarında Allah'ın indirdigiyle hükmet, onların keyiflerine uyma." ayeti indi. Böylece Peygamberimize, onların arasında bizim kitabımıza göre hükmetmesi emredildi.

Yine aynı eserde Ebu Ubeyd, İbn-i Münzir ve İbn-i Mürdeveyh İbn-i Abbas'tan, "Sana gelirlerse, ister aralarında hüküm ver, ister

------

1- [Bihar-ul Envar, c.104, s.273-274. et-Tehzib, c.6, s.222]

Mâide Sûresi 41-50 ......................................................... 609

onlardan yüz çevir." ayetiyle ilgili olarak şöyle rivayet edilir: Bu ayet, "Aralarında Allah'ın indirdigiyle hükmet." ayetiyle neshedilmiştir.

Ben derim ki: Abdurrezzak ve Ikrime'den de benzeri bir açıklama rivayet edilmiştir. Ne var ki, ayetlerin içeriğinin genelini göz önünde bulundurduğumuz zaman, söz konusu neshi kabul etmek mümkün olmuyor. Çünkü ayetlerin akışının bir birileriyle olan güçlü ve belirgin bağlantısı, onların bir kerede ve birlikte inmiş olduğunu gösteriyor. Böylesine birlikte ve bir arada inen ayetlerin bazısının diğer bazısını neshetmesinin bir anlamı olmaz.

Ayrıca, "Aralarında Allah'ın indirdigiyle hükmet." ayeti, anlamı itibariyle bağımsız bir ayet değildir. Bilâkis öncesindeki ayetle sıkı bir bağlantısı vardır. Bu açıdan da onun neshedici olmasını izah etmek mümkün değildir. Buna rağmen bir nesh olayı olmuş olsaydı, daha önceki ayetteki; "Şu hâlde aralarında Allah'ın indirdigiyle hükmet." ifadesinin bunu neshetmiş olması daha yerinde olurdu.

Kaldı ki, "Aralarında..." ifadesindeki zamirin genel olarak Ehlikitab'a veya özel olarak Yahudilere döndürmekten çok, mutlak olarak insanlara döndürmenin daha yerinde olacağını belirtmiştik.

Öte yandan surenin baş taraflarında, genel bir değerlendirme yaparken, Mâide suresinin mensuh değil, nasih özelliğiyle belirginleştiğini belirtmiştik.

Tefsir-ul Ayyâşî'de, "Gerçekten Tevrat'ı biz indirdik, onda yol gösterme ve nur vardır..." ayetiyle ilgili olarak Ebu Amr Zübeyri'den şöyle rivayet edilir: İmamSadık (a.s) buyurdu ki: "Imamlığı hakkettiren hususların başında temizlik, insanın ateşe girmesini gerektiren günahlardan arınmış olmak, aydınlatıcı -bir nüshada gizli- bilgileri, ümmetin ihtiyaç duyduğu tüm helâl ve haramı, Allah'ın kitabını; özel ve genel nitelikli ifadelerini, muhkem ve müteşabihini, ilmî inceliklerini, insanlara garip gelen tevillerini, nasih ve mensuhunu bilmek gelir."

Dedim ki: "İmamın bu söylediğin şeyleri bilmesinin zorunlu olduğunun kanıtı nedir?" Buyurdu ki: "Bu konuya ilişkin kanıtım, yüce Allah'ın kendilerine yönetme yetkisini verdiği, kendilerini

610 ............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

ce Al-lah'ın kendilerine yönetme yetkisini verdiği, kendilerini yöneticiliğe ehil gösterdiği kimselere yönelik şu ifadesidir: "Gerçekten Tevrat'ı biz indirdik, onda yol gösterme ve nur vardır. (Allah'a) Teslim olmuş peygamberler, onunla Yahudilere hüküm verirlerdi; kendilerini Allah'a vermiş rabbaniler ve âlimler de..." Burada sözü edilen rabba-nîler, peygamberlerden aşağı bir konumda olan imamlardır.

Onlar sahip oldukları bilgilerle insanları eğitirler. Ayette geçen "ahbar" ise, rabbanilerden aşağı bir konumda olan âlimlerdir.

Ardından yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Allah'ın kitabını korumakla görevlendirildiklerinden ve onu gözetip kolladıklarından." Dikkat edilirse, yüce Allah; "Onu yüklendiklerinden" şeklinde bir ifade kullanmamıştır." [c.1, s.323]

Ben derim ki: Bu, İmam (a.s) tarafından gerçekleştirilen çok hoş ve dakik bir istidlâldir. Bununla ayetin anlamının ilginç bir yönü ortaya çıkıyor. Ki daha önce açıkladığımız anlamdan çok daha ince nükteleri içermektedir. Kİsaca demek isteniyor ki: Ayet, sıralamaya başlarken önce peygamberlerden, sonra rabbanilerden, ardından âlimlerden söz ediyor. Bu sıralama söz konusu grupların fazilet ve olgunluk derecelerini ifade etmektedir. Buna göre, rabbaniler (imamlar) peygamberlerden aşağı, ama âlimlerden üstün bir konumdadırlar. Âlimlerden maksat da, eğitim ve öğretim yoluyla dinî bilgileri yüklenen kimselerdir.

Yüce Allah rabbanilerin (imamların) ilimlerinin türünden söz ederken şöyle buyuruyor: "Allah'ın kitabını korumakla görevlendirildiklerinden ve onu gözetip kolladıklarından" Eğer maksat, âlimlerin sahip oldukları bilgi türünden bir şey olsaydı, "onu yüklendiklerinden..." şeklinde bir ifade kullanılırdı. Nitekim yüce Allah bir ayette şöyle buyurmuştur: "Tevrat'ı yüklenip de sonra onu taşımayanlar..." (Cuma, 5)

Ayetin orijinalinde geçen "istihfaz" kelimesi, korumayı istemek anlamına gelir. Korumakla görevlendirmek yani. Bunu şu ayete benzetebiliriz: "...o dogrulara dogruluklarından sorsun." (Ahzâb, 8) Yani, onları, içlerindeki doğruluk niteliğini açığa çıkarmakla görev-

Mâide Sûresi 41-50 ......................................................... 611

lendirsin, yükümlü tutsun. Ayette sözü edilen bu koruma ve gözetip kollama yükümlülüğü, ancak masumiyet niteliğine sahip olmakla gerçekleştirilebilir. Bu nitelik de Allah tarafından görevlendirilen imamdan başkasında bulunmamaktadır. Çünkü yüce Allah, onlara verdiği hükmetme yetkisini kitabı korumaları şartına dayandırmıştır. Gözetip kollamaları-nı da buna dayalı olarak öngörmüştür.

Dolayısıyla kitabın doğruluğunun kanıtı olarak onların gözetip kollamaları ve tanıklık etmeleri istenirken, aynı zamanda onların hata yapabilen, yanılgıya düşebilen kimseler olmaları imkânsızdır.

Çünkü ayette işaret edilen koruma ve kollayıp gözetme, biz normal insanlar arasında geçerli olan koruma ve kollayıp gözetme olgularından farklıdır. Bilâkis burada kastedilen, amellerin korunması ve onların doğru bir şekilde yerine getirilip getirilmediğinin gözetilmesidir. Ki daha önce aşağıdaki ayeti incelerken bunlardan söz etmiştik: "...Insan-lara şahit olasınız, Elçi de size şahit olsun." ( Bakara, 143) Tefsirimizin birinci cildinde bu konuda gerekli açıklamalarda bulunduk.

Bu koruma ve gözetip kollama işini rabbaniler ve âlimlerden ancak bir kısmı gerçekleştiriyorken onun onların tümüne isnat edilmesi, ancak bir kısmı tarafından gerçekleştirilen ameller üzerinde şahitlik etme görevinin tüm ümmete isnat edilmesine benzer.

Bu tür kullanım Kur'ân'da çoktur. Aşağıdaki ayet bunun bir örneğidir: "Andolsun biz, Israilogullarına kitap, hüküm ve peygamberlik verdik." (Câsiye, 16)

Bu işin rabbaniler tarafından gerçekleştiriliyor olması, âlimlerin de kitabı korumakla, onu gözetip kollamakla yükümlü olmaları ve bu konuda kendilerinden söz alınmış olmasıyla çelişmez. Çünkü âlimlerin bu konudaki yükümlülükleri, şerî ve itibarî bir yükümlülüktür, hatasız ve yanılgısız gerçek bir korumayı gerektiren gerçek ve hakikî bir yükümlülük değildir. Kuşkusuz Allah'ın dini, şer'î ve itibarî bir yükümlülük olarak (âlimler tarafından) korunmak durumunda olduğu gibi, gerçek ve hakikî bir yükümlülük

612 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

olarak (masum imamlar tarafından) korunmaya da gereksinim duymaktadır.

Böylece, peygamberlikle âlimlik makamları arasında bir diğer makamın da bulunduğu anlaşılıyor. Bu da, imamların makamıdır. Yüce Allah şu ayette onlardan söz etmektedir: "Sabrettikleri ve ayetlerimize kesinlikle inandıkları için, onlardan, buyrugumuzla dogru yola ileten imamlar kıldık." (Secde, 24)

Ama bununla, "Ona Ishak'ı hediye ettik, üstelik Yakub'u da fazladan verdik. Hepsini de iyi insanlar yaptık. Onları emrimizle dogru yola ileten imamlar yaptık." (Enbiyâ, 72-73) ayeti arasında bir çelişki yoktur. Çünkü peygamberlik ve imamlık niteliklerinin bir toplulukta birlikte bulunması, bunların diğerlerinde ayrı ayrı bulunmasına engel değildir. Daha önce tefsirimizin 1. cildinde, "Bir zaman Rabbi Ibrahim'i birtakım kelimelerle sınamıştı." (Bakara, 124) ayetini tefsir ederken "İmamlık" meselesi üzerinde etraflıca durmuştuk.

Kısacası peygamberlerle âlimlerin makamları arasında bir makamları olan rabbaniler ve imamlar kitabın gerçeğini bilirler ve gerçek bir gözetip kollamakla onu gözetip kollamakta ve onun şahitliğini yapmaktadırlar.

Burada İsrailoğullarının rabbanîleri ve imamları kastediliyor; fakat ayet bunun, Tevrat'ın Allah katından indirilen, yol göstericilik ve nur, yani ümmetin ihtiyaç duyduğu itikadî ve amelî bilgiler içeren bir kitap olmasından dolayı olduğunu göstermektedir. Tevrat'ın bu niteliklere sahip bir kitap olması, ancak rabbanilerin ve imamların yerine getirebilecekleri bir korunmayı ve gözetilmeyi gerektirdiğine göre, bu, Allah katından inen, ilâhî bilgiler ve amelî hükümler içeren bütün kitaplar için geçerli olan bir durumdur. Böylece maksadımız kanıtlanmış oluyor.

Dolayısıyla İmamın (a.s), "Bu rabbaniler, peygamberlerden aşağı bir konumda olan imamlardır" sözü, ayetteki sıralamadan hareketle onların mevki bakımından daha alt bir düzeyde olduklarını ifade etmektedir. Nitekim aynı ayette, ahbarın, yani âlimlerin de

Mâide Sûresi 41-50 ............................................................. 613

rabbanilerden daha aşağı bir konumda oldukları, bu sıralama ile ifade edilmiştir. İmamın (a.s), "Onlar sahip oldukları bilgilerle insanları eğitirler" sözü gösteriyor ki, İmama (a.s) göre "rabbani" kelimesi "rubûbiyet" kökünden değil, "terbiye" kökünden türemiştir. Rivayetin diğer bölümlerinin içerdiği anlamlar ise, buraya kadar yaptığımız açıklamalar ile açıklığa kavuşmuş oldu.

Belki de Ayyâşî'nin Malik Cüheni kanalıyla aktardığı rivayette, I-mam (a.s); "Gerçekten Tevrat'ı biz indirdik, onda yol gösterme ve nur vardır." ayetini tefsir ederken, "Bu ayet bizim [Ehlibeyt İmamları] hakkımızda inmiştir." derken bu anlama işaret etmek istemiştir. [c.1, s.322, h:118]

Tefsir-ul Burhan'da, "Kim Allah'ın indirdigi ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerdir." ayetiyle ilgili olarak el-Kâfi adlı eserden naklen şöyle deniyor: Müellif kendi rivayet zinciriyle Abdullah b. Müskan'dan merfu olarak şöyle rivayet eder: Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Kim iki dirhem hakkında zulme dayalı bir hüküm verir, sonra da adamı bu hükme uymaya zorlarsa, 'Kim Allah'ın indirdigi ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerdir.' ayetinin kastettiği kimselerden olur." Ravi der ki: Dedim ki: "Nasıl zorlar?" Buyurdu ki: Kırbaç vurma ve zindana atma yetkisine sahip olur, hükmüne razı olursa, ne âlâ; aksi takdirde ona kırbaç vurur ve zindana atar." [c.1, s.476, h:1]

Ben derim ki: Bu hadisi Şeyh Tûsî et-Tehzib adlı eserinde1 kendi rivayet zinciriyle İbn-i Müskan'dan, o da merfu olarak Peygamberimiz- den rivayet eder. Ayyâşî de Tefsirinde aynı hadisi mürsel olarak Pey- gamberimizden (s.a.a) rivayet eder.2 Hadisin giriş kısımının ifade ettiği anlam, başka kanallarla Ehlibeyt Imamlarından da rivayet edilmiştir. [et-Tehzib, c.6, s.221, h:15]

Rivayette hükmün zorlama ile birlikte olmasının vurgulanması, hükmün, sonucu olan bir karar olması gerektiğini vurgulamaya

------ 1- [et-Tehzib, c.6, s.221-222, h:16]

2- [Tefsir-ul Ayyâşî, c.1, s.323, h:120]

614 ............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

yöneliktir. Demek isteniyor ki, bir hükmün hüküm olabilmesi için, doğası gereği ayırıcı, çözümleyici, yani sonuç verici olması gerekir. Sırf kurgulamak, hükmetmek anlamına gelmez çünkü.

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, Said b. Mansur, Ebu Şeyh ve İbn-i Mürdeveyh İbn-i Abbas'tan şöyle rivayet ederler: "Yüce Allah, 'Kim Allah'ın indirdigi ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerdir... zalimlerdir... fasıklardır." ayetlerini özellikle Yahudiler hakkında indirmiştir." Ben derim ki: Sözü edilen üç ayet mutlaktır, onları belli bir topluluğa özgü kılmayı gerektiren bir kanıt ortada yoktur. Kaldı ki, üçüncü ayet de Hıristiyanlarla ilgilidir. Ayrıca İbn-i Abbas'tan bununla çelişen rivayetler de aktarılmıştır.

Aynı eserde, Abd b. Hamid, Hakîm b. Cübeyr'den şöyle rivayet eder: Mâide suresinde yer alan bu üç ayetin anlamını Said b. Cübeyr'den sordum ve dedim ki: "Bazıları bu ayetlerin Israiloğulları hakkında inmiş olduğunu, bizimle ilgili olarak inmediğini söylüyorlar, ne dersin?" Dedi ki: "Bu üç ayetin öncesindeki ve sonrasındaki ayetleri oku." Istediği ayetleri okudum. Dedi ki: "Hayır; bu ayetler bizim hakkımızda inmiştir."

Daha sonra İbn-i Abbas'ın azatlık kölesi Maksem ile karşılaştım ve Mâide suresinde yer alan bu üç ayet hakkında ona bir soru yönelttim ve dedim ki: "Bazıları diyorlar ki, bu ayetler bizim hakkımızda değil, Israiloğulları hakkında inmiştir, ne dersin?" Dedi ki: "Bu ayetler hem Israiloğulları hakkında, hem de bizim hakkımızda inmiştir. Onların ve bizim hakkımızda inen ayetler, onları da, bizi de bağlar."

Sonra Ali b. Hüseyin'in huzuruna vardım ve Mâide suresinde yer alan bu üç ayeti sordum ve bu ayetlerin kimler hakkında indiklerini Said b. Cübeyr'den ve Maksem'den de sorduğumu kendisine bildirdim. Dedi ki: "Maksem ne dedi?" Onun verdiği cevabı aktardım. Dedi ki: "Doğru söylemiştir. Fakat buradaki küfür, şirk menşeli küfür gibi değildir; fasıklık da şirk menşeli fasıklık gibi değildir;

zulüm de şirk menşeli zulüm gibi değildir." Daha sonra Said b.

Mâide Sûresi 41-50 ............................................................. 615

Cübeyr'le karşılaştım ve Ali b. Hüseyin'in (a.s) verdiği cevabı ona aktardım. Bunun üzerine Said b. Cübeyr oğluna döndü ve "Bu cevabı nasıl buldun?" diye sordu. Oğlu dedi ki: "Bu cevabı senin ve Maksemin cevabından daha üstün buldum."

Ben derim ki: Bu rivayet ile önceki açıklamalar kapsamında belirginleşen şekliyle ayetin anlamı arasında bir uyumluluk vardır. el-Kâfi'de, müellif kendi rivayet zinciriyle Halebi'den, o da İmam Cafer Sadık'tan (a.s), aynı şekilde Tefsir-ül Ayyâşî'de Ebu Basir kanalıyla İmamCafer'den :"Kim bunu bagışlarsa, o kendisi için keffaret olur." ayetiyle ilgili olarak şöyle buyurduğu rivayet edilir:

"Affettiği yara ve benzeri zararları oranında günahları silinir."1 ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, İbn-i Mürdeveyh, Ensar'dan bir adam aracılığıyla Peygamberimizden (s.a.a), "Kim bunu bagışlarsa, o kendisi için keffaret olur." ayetiyle ilgili olarak şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Adamın dişi kırılır veya eli kesilir ya da vücudunun bir uzvu kesilir yahut bir yeri yaralanır da bunu bağışlarsa, bağışladığı oranında günahları silinir. Diyetin çeyreğini bağışlarsa, günahlarının çeyreği bağışlanır. Diyetin üçte birini bağışlarsa, günahlarının üçte biri bağışlanır. Bütün diyetten vazgeçerse, bütün günahları silinir."

Ben derim ki: Benzeri bir rivayet de Deylemi kanalıyla İbn-i Ömer'den nakledilmiştir. Bu ve bundan önceki rivayette, günahların silinmesinin bağışlamanın miktarı oranında gerçekleşmesine yönelik olarak yer alan ifadeler, bölünme özelliğine sahip diyetin şer'an kİsas konumunda görülmesinden, kİsas ve diyetin de birlikte bölünme özelliğine sahip günahların bağışlanmasına denk tutulmasından hareketle varılan bir sonuçtur. Bütün bütüne uyarlandığı gibi parça da parçaya uyarlanır kuralından hareketle böyle bir çıkarsamada bulunulmuştur.

Tefsir-ul Kummî'de, "Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol belirledik." ayetiyle ilgili olarak şöyle deniyor: "Her peygamberin

------ 1- [Füru-u Kâfi, c.7, s.358, h:1. Tefsir-ul Ayyâşî, c.1, s.325, 129]

616 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

bir şeiratı ve bir yolu vardır." [c.1, s.169-170]

Tefsir-ul Burhanda, "Yoksa cahiliye hükmünü mü arıyorlar?" ifadesiyle ilgili olarak el-Kâfi adlı eserden naklen şöyle deniyor: Müellif kendi rivayet zinciriyle Ahmed b. Muhammed b. Halid'den, o da babasından, o da merfu olarak İmamCafer Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet eder: "Yargıçlar dört grupturlar. Bu grupların üçü ateşte, biri cennettedir. Bir adam bildiği hâlde zulümle hükmeder, o ateştedir. Bir adam bilmeden zulümle hükmeder, o da ateştedir.

Bir adam bilmeden hakka göre hükmeder, o da ateştedir. Bir adam da bilerek hakka göre hükmeder, o cennettedir." İmam(a.s) buyurdu ki: "İki hüküm vardır: Allah'ın hükmü, cahiliye hükmü. Allah'ın hükmünde yanılan kimse, cahiliye hükmüyle hükmetmiş olur." [c.1, s.478, h:1]

Ben derim ki: Her iki anlamı da destekleyen birçok rivayet gerek Şiî, gerekse Sünnî kanallarla aktarılmıştır. Bunlar yargı ve şahitlikle ilgili kitaplarda yer almaktadırlar. Ayet her iki anlama da işaret ediyor. Daha doğrusu her iki anlamı da ifade ediyor. Ilk anlama gelince; zulüm esaslı bir hüküm ister bilerek verilsin, ister bilmeyerek verilsin, zulümdür. Aynı şekilde bilmeyerek hakka göre hükmetmek de öyledir. Çünkü bütün bunlarda, heva ve hevese uyulmaktadır. Yüce Allah da, "Şu hâlde aralarında Allah'ın indirdigiyle hükmet ve sana gelen gerçekten ayrılıp onların keyiflerine uyma." ayetiyle hükmetme bağlamında heva ve hevese uymayı yasaklamıştır. Bunun karşılığı olarak da hakka göre hükmetmeyi zikretmiştir. Bundan da anlaşılıyor ki, bir hük-mün caiz olmasının şartı, onun hak olduğunun bilinmesidir. Aksi takdirde böyle bir hüküm caiz olmaz; çünkü heva ve hevese tâbi olma durumu söz konusu olur. Heva ve heves menşeli bir hüküm de, Allah'ın hükmünün karşıtı olan cahiliye hükmü niteliğini hak eder.

İkinci anlama, yani hükmün, Allah'ın hükmü ve cahiliye hükmü olmak üzere ikiye ayrılması meselesine gelince; bu ayırımı şu ayetten algılıyoruz: "Yoksa cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgisi olan bir toplum için Allah'tan daha güzel hüküm veren kim

Mâide Sûresi 41-50 ......................................................... 617

olabilir?" Çünkü bu ayette, iki hüküm şekli arasında bir karşılaştırma yapılmıştır. Bununla beraber, Allah doğrusunu herkesten daha iyi bilir.

Taberî Tefsirinde Katade'den, "Gerçekten Tevrat'ı biz indirdik, onda yol gösterme ve nur vardır. (Allah'a) teslim olmuş peygamberler, onunla Yahudilere hüküm verirlerdi, kendilerini Allah'a vermiş rabbaniler ve âlimler de." ayetiyle ilgili olarak şöyle rivayet edilir; dedi ki: "Ayette geçen rabbanilerden maksat, Yahudilerin fakihleridir. Ahbar ise, onların âlimleridir." Yine Katade dedi ki: "Bize anlatıldı ki, bu ayet indiğinde Peygamberimiz şöyle buyurdu: "Biz Yahudiler ve onların dışındaki başka dinlere mensup insanlara hükmederiz."

Ben derim ki: Aynı hadisi Suyuti de, "Gerçekten Tevrat'ı biz indirdik..." ayetiyle ilgili olarak Abd b. Hamid'den, İbn-i Cerir'den ve Katade'den rivayet etmiştir.

Rivayetten algıladığımız kadarıyla, Peygamberimizden (s.a.a) aktarılan ifade, ayetle ilintilidir. Yani bu hususta kanıt olan ayettir. Bu durumda da ortaya bir problem çıkıyor. Çünkü ayet, sadece Tevrat'a göre Yahudiler hakkında hükmedilmesine delâlet ediyor.

Bunu, ayette geçen:"...Yahudilere..." sözünden algılıyoruz. Yani Yahudi olmayanlara da bu hükmün geçerli olacağına ilişkin bir ifadeye rastlayamıyoruz. Aynı şekilde ayette Tevrat'ın dışında bir şeyle de hükmedilebileceğine dair bir ifade de yoktur. Oysa rivayetin zahirinden bu anlaşılmaktadır. Bu çelişki ancak, "Biz... hükmederiz." ifadesinin, "Peygamberler şöyle şöyle hükmederler." şeklinde algılanması durumunda ortadan kalkar, ki o zaman da ayetle ilgisi bulunmayan zayıf bir anlam ortaya çıkar.

Öyle anlaşılıyor ki, bazı raviler ilgili ayeti naklederken yanılmışlar ve Peygamberimiz bu sözü, "Sana da... bu kitabı gerçek olarak indirdik. Şu hâlde insanlar arasında Allah'ın indirdigiyle hükmet." ayetinin inmesi üzerine söylemiştir. Buna göre bu rivayet de bizim, "arasın-da" ifadesindeki zamirin özellikle Yahudilere değil de insanlara dön-düğü yönündeki tespitimizi

618 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

desteklemektedir. Bu da gösteriyor ki, ravi, o ayeti yanlışlıkla bu ayetin yerine aktarmıştır.

Mâide Sûresi 51-54 ..................................................619....c:5

51- Ey inananlar! Yahudileri ve Hıristiyanları veli edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridir. Sizden kim onları kendine veli yaparsa, o, onlardandır. Allah, zalim toplumu doğru yola iletmez.

52- Kalplerinde hastalık bulunanların, "Bize bir felâketin gelmesinden korkuyoruz!" diyerek onların arasına koşuştuklarını görürsün. Umulur ki Allah, fetih ya da kendi katından bir iş getirir de onlar, içlerinde gizlediklerine pişman olurlar.

53- Inananlar, "Bunlar mı o bütün güçleriyle sizinle beraber olduklarına yemin edenler?" derler. Bütün çabaları boşa çıkmış, kaybedenlerden olmuşlardır.

54- Ey inananlar! Sizden kim dininden dönerse (Yahudi ve Hıristiyanları dost edinirse, bilsin ki) Allah, yakında öyle bir toplum

620 ..................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

getirecek ki O onları sever, onlar da O'nu severler. Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve şiddetlidirler. Allah yolunda cihat ederler ve hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar. Bu, Allah'ın lütfü ve ihsanıdır, onu dilediğine verir. Allah, (lütfü ve ihsanıyla) geniştir, bilendir.

AYETLERIN AÇIKLAMASI


Bu ayetler üzerinde yapılacak genel bir değerlendirme, bunların, önceki ayetler grubuyla bağlantılı oldukları şeklindeki bir değerlendirmeyi ihtiyatla karşılamamızı gerektirmektedir. Aynı şekilde, "Sizin veliniz, ancak Allah, O'nun elçisidir..." ifadesiyle başlayan sonraki iki ayetle ve ondan sonraki, "Ey inananlar, ...kâfirlerden dininizi eglence ve oyun yerine koyanları dost edinmeyin." ayetiyle başlayan birkaç ayetle bağlantılı olduklarını söylemek oldukça zordur. "Ey Elçi! ...duyur." ayeti hakkında da aynı şeyi söyleyebiliriz.

Tefsirini sunduğumuz bu dört ayet ise, Yahudiler ve Hıristiyanlardan söz ediyor. Kur'ân, Mekke inişli ayetlerde onlardan söz etmezdi. Çünkü o gün için buna ihtiyaç yoktu. Bu yüzden sonraları Medine iniş-li ayetlerde onların durumlarına ilişkin açıklamalara yer verildiğini görüyoruz. Hatta hicretin ilk dönemlerinde de onlardan söz eden ayet hemen hiç yok gibidir.

Çünkü Müslümanlar, o gün için sadece Yahudi-lerle bir arada, onlarla iç içe yaşamak durumundaydılar. Bu süre içinde ya onlarla karşılıklı saldırmazlık antlaşması çerçevesinde yaşamış veya onların hile ve komplolarını savmakla meşgul olmuşlar.

Hıristiyanlarla ise bu süre içinde hiçbir problem olmamış; sadece Peygamberimizin (s.a.a) Medine'de ikâmet ettiği dönemin ikinci yarısında Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında bazı problemler olmuş. Dolayısıyla buna göre, bu dört ayetin bu dönemde inmiş olduğu ve bu ayetlerde sözü edilen fethin, Mekke fethi olduğu ihtimali söz konusu oluyor.

Mâide Sûresi 51-54 ........................................................... 621

Ne var ki, daha önce tercih edilen görüşe göre, Mâide suresi Pey-gamberimizin Veda Haccını yaptığı yıl nazil olmuştur, demiştik. O sırada ise, Mekke çoktan fethedilmişti. Bu durumda, acaba burada, Mek-ke fethinden başka bir fetih mi kastediliyor? Yoksa bu dört ayet Mekke fethinden önce, dolayısıyla surenin bütünün inişinden önce mi nazil olmuştur?

Öte yandan, "Ey İnananlar! Sizden kim dininden dönerse..." ayeti, acaba kendisinden önceki üç ayetle bağlantılı mıdır? Burada dinden dönmeleri beklenen kimseler kimlerdir? Yüce Allah'ın ileride ortaya çıkaracağını vaad ettiği topluluk kimlerden oluşmaktadır? Bu soruların her biri, belirsizliği bir kat daha arttırmaktadır. Bu konuda birbirini tut-mayan birçok iniş sebebi rivayeti aktarılmıştır. Bunlar da, iniş sebeplerine ilişkin rivayetlerin çoğunda olduğu gibi, ayetlerin iniş sebebi olarak rivayet edilen ilk kuşak (selef) müfessirlerin kişisel görüşlerinden başka bir şey değildirler.

Rivayetler arasındaki bu korkunç farklılıklar, zihni bulandırmakta ve anlamın kavranmasını zorlaştırıp içinden çıkılmaz hâle getirmektedir. Bütün bunlara, bir de mezhebî taassubun ürünü görüşlerin karışıklığı eklenince iyice yoğunlaşmıştır. Ileride buna ilişkin ilk kuşak ve son kuşak müfessirlerin görüşlerinden ve rivayetlerinden oluşan somut örnekleri gözler önüne sereceğiz.

Ayetler üzerinde düşündüğümüz zaman, bu dört ayetin aralarında bir bütünlük oluşturdukları, buna karşın, öncesindeki ve sonrasındaki ayetler grubuyla herhangi bir bağlantılarının bulunmadığı sonucuna va-rıyoruz. Bu bakımdan dördüncü ayet, dört ayetle güdülen amacın bütünleyici unsuru gibi belirmektedir. Dolayısıyla ileride değineceğimiz gibi kimi araştırmacı müfessirlerin bu ayetlerle, özellikle bu ayetlerde zikredilen niteliklerle ilgili olarak ileri sürdükleri görüşlerde görüldüğü gibi ayetin anlamını şu veya bu tarafa çekmeye dönük geniş yelpazeli yorumlardan uzak durmak gerekir.

Ayetlerden genel olarak şunları algılıyoruz: Yüce Allah müminleri, Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmek hususunda uyarıyor, bu

622 ................................................El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

konuda onları sert bir dille tehdit ediyor ve Kur'ân'ın o kendine özgü ifade tarzının çerçevesi içinde onları dost edinmenin dinî yapının yıkılmasına neden olacağını, buna karşın Allah'ın ileride bir toplumu ortaya çıkaracağını, onların dinî mücadeleyi yürütme misyonunu üstleneceklerini ve dinî yapıyı yeniden orijinal özelliklerine kavuşturacaklarını dile getiriyor.

"Ey İnananlar! Yahudileri ve Hıristiyanları veli edinmeyin. Onlar, birbirlerinin velileridir." Ayette geçen "tettehizû" kelimesinin mastarı olan "ittihaz=edinme" ifadesiyle ilgili olarak Mec-ma-ul Beyan tefsirinde şöyle deniyor: "Ittihaz; bir şeyi bir iş için hazırlamak amacıyla ona güvenip dayanmak demektir. Bu kelime, 'ahaze' fiilinin 'iftial' kalıbına uyarlanmış türevidir. Aslı 'i'tihaz'dır. Sonra hemzenin biri 'ta'ya dönüştürülmüş ve bu 'ta' da öbür 'ta'da idgam edilmiştir. Tıpkı 'va'd' kökünden türeyen 'ittiad' gibi. 'Ahz'ın birkaç anlamı var-dır. 'Ahaz-el kitabe' dediğin zaman, kitabı eline almasını kastetmiş olursun. 'Ahaz-el kurbane' dediğin zaman, kurbanı kabul etmesini kast-ediyorsun. 'Ahazehu'llahu min me'menihi' dediğinde ise öldüğünü kast-ediyorsun. Bu kelimenin asıl anlamı ise, bir şeyin bir yönden başka bir yöne geçmesidir." Mecma-ul Beyan'dan alınan alıntı burada sona erdi.

Ragıp el-İsfahanî "el-Müfredat" adlı eserinde der ki: "el-Velâ ve et-tevalî, iki veya daha fazla şey arasında, ikisinin dışında yabancı bir şey olmayacak şekilde yakınlık meydana gelmesi anlamına gelir.

Bu kelime, yer, nispet, din, arkadaşlık, yardım ve inanç açısından yakınlık anlamında kullanılır." (Müfredattan yaptığımız gerekli alıntı burada sona erdi.) Velâyet kavramının anlamını incelerken daha geniş bilgiler sunacağız.

Toparlayacak olursak; "velâyet" iki şey arasında, yakınlaştıkları husus bağlamında engelleri ve perdeyi kaldıracak şekilde bir yakınlığın meydana gelmesi anlamına gelir. Şayet bu yakınlaşma takva ve inanç bazında meydana geliyorsa, "veli" yardımcı demektir ve yakınlaştığı kimseye yardım etmesini hiçbir şey engelleyemez. Şayet ruhsal çekim türünden bir sevgi ve birliktelik

Mâide Sûresi 51-54 ............................................................ 623

nitelikli kaynaşma bazında bir yakınlaşma ise, "veli" sevgilidir ve insan böyle bir durumda nefsinin sevgilinin iradesinden etkilenmesine, sevgilinin istediğini vermesine engel olamaz. Şayet bu yakınlık soy bazında söz konusu ise, "veli" bu bağlamda yakın olduğu kişinin, söz gelimi mirasçısı olur ve hiç ir şey onu bundan alıkoyamaz. Eğer itaat bazında bir yakınlaşma söz konusuysa, "veli" bu açıdan yakın olduğu kişi üzerinde dilediği gibi hüküm verir.

Yüce Allah, "Yahudileri ve Hıristiyanları veli edinmeyin." ayetinde veliliği, herhangi bir özellikle veya bir bağla kayıtlandırmamıştır. Dolayısıyla ifade mutlaktır. Şu kadarı var ki, yüce Allah bir sonraki ayette, "Kalplerinde hastalık bulunanların, 'Bize bir felâket gelmesinden korkuyoruz' diyerek onların arasında koşuştuklarını görürsün." buyurmuştur. Bu da gösteriyor ki; ayette geçen velilikten maksat, bir tür yakınlık ve ilişkidir ki, "Bize bir felâket gelmesinden korkuyoruz" bahanesini ileri sürmelerini gerektirmiştir.

Burada başlarına bir felâ-ketin, bir yıkımın gelmesini kastediyorlar. Bu felâketin, Yahudilerin ve Hıristiyanların dışında başka bir topluluktan gelmesi mümkün olduğu gibi, bizzat Yahudi ve Hıristiyanlardan gelmesi de mümkündür. Birin-ci olasılığı göz önünde bulundurarak bu iki topluluğu yardım bazında veli edinerek onların yardımıyla konumlarını pekiştirmeyi, ikinci olasılığı dikkate alarak da sevgi ve içiçe yaşama bazında onları dost edinmek suretiyle zararlarından kurtulmayı amaçlamış olurlar.

Sevgi duyma ve içiçe yaşama yakınlığı anlamında velâyet, iki sonucu birden verir. Yardım etmeyi ve ruhsal kaynaşmayı yani. Ayette de kastedilen budur. "Ey inananlar! Sizden kim dininden dönerse..." ayetinin içerdiği kayıtların ve niteliklerin, bu ayette geçen velâyetle, sevgi duyma anlamında dostluğun kastedildiğini, başka bir anlamın kastedilmediğini gösterdiğini ayrıntılı bir şekilde ele alacağız.

Bazı müfessirler, ayette geçen "velâyet" kavramıyla, yardımlaşma esaslı dostluk kastedildiği hususunda ısrarlıdırlar. İki kişi veya iki ulus arasında ihtiyaç duyulduğu sırada karşılıklı yardım-

624 ..................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

laşma esasına dayalı ittifak ve antlaşmalar yani. Bu müfessirler, buna kanıt olarak, ayetin zahirinden de algılandığı gibi, ayetlerin Veda Haccından önce, hicretin ilk dönemlerinde inmiş olmasını gösterirler. O günlerde Peygamberimiz (s.a.a) ve Müslümanlar henüz Medine ve çevresindeki Fedek ve Hayber gibi yerlerde yaşayan Yahudiler sorununu çözmemişlerdi. Hıristiyanlar sorun da öyle. Bunlarla bazı Arap kabileleri arasında yardımlaşma esasına dayalı ittifaklar ve antlaşmalar imzalanmıştı.

Ayetlerin iniş sebebiyle ilgili olarak aktarılan kimi olaylarla bu değerlendirmeler arasında da bir paralellik vardır. Bu rivayetlerin birinde şöyle anlatılır: Hazreç'ten Avfoğulları kabilesine mensup Ubade b. Samit, Resulullah'a (s.a.a) savaş açan Kaynukaoğulları Yahudileri ile imzaladığı ittifak antlaşmasını feshetti. Ama münafıkların elebaşısı Abdullah b. Übey bu antlaşmayı feshetmediği gibi onlar için sağa sola koşuşturarak, "Bize bir felâket gelmesinden korkuyoruz." diyordu.

Yine bu tür rivayetlerin birinde, Ebu Lübabe kıssası anlatılır. Buna göre, Resulullah (s.a.a) onu Kurayzaoğullarını sığındıkları kalelerinden çıkarmak ve onlar hakkında hükmünü uygulamak üzere görevlendirir. O da eliyle gırtlağını işaret ederek, hükmünün onları kılıçtan geçirmek olduğunu belirtir.

Bir diğer rivayete göre, bazıları Şam Hıristiyanlarıyla yazışıyorlardı ve onlara Medine'de olup bitenleri haber veriyorlardı.

Yine bazıları, borç para almak gibi maddî konularda kendilerinden yararlanabilmek için Medine Yahudileriyle yazışıyorlardı. Diğer bazı rivayetlerde belirtildiğine göre, kimi Müslümanlar Uhud'da karşılaşılan hezimetten ve öldürülmelerden sonra falan Yahudiye veya falan Hıristiyana sığınmak istemişlerdi. Bu rivayetler, "Bize bir felâket gelmesinden korkuyoruz."

diyenlerin münafıklar oldukları hususunda ittifak etmiş gibidirler. Kısacası, söz konusu müfessirler demek istiyorlar ki: Ayetler, Müslümanlarla Yahudi ve Hıristiyanlar arasında yardımlaşma esaslı ittifak ve dostluk antlaşmalarının imzalanmasını yasaklamaktadır.

Mâide Sûresi 51-54 .......................................................... 625

Diğer bazı müfessirler ise, ayetin lafızları ve akışı itibariyle sevgi duyma ve güvenip dayanma anlamındaki bir veliliği yasaklamaktan uzak olduğunu iddia edecek kadar ısrarla bu görüşü savunmaktadırlar.

Onlara göre, ayet lafızları ve akışı itibariyle bu anlamdan uzak olduğu gibi, iniş sebebi ve ayetlerin indiği sıralardaki Müslümanların ve Ehlikitab'ın genel durumu itibariyle de bundan uzaktır.

Zimmet ehli ve antlaşmalı oldukları hâlde, ayet onlarla içiçe yaşamayı, onlarla kaynaşmayı nasıl yasaklasın ki?! Yahudiler Medine'de Peygamberimizle ve ashabla birlikte yaşıyorlardı ve onlardan tam bir eşitliğe uygun bir muamele görüyorlardı. (Adı geçen müfessirin görüş-lerini özetleyerek sunduk.) Hiç kuşkusuz bu yaklaşım, ayetin anlamı açısından yersiz bir toleransın ifadesidir.

Ayetin Veda Haccından önce, yani Mâide suresinin indiği yıldan önce indiğini söylemelerinin fazla bir problem oluşturmadığını düşünüyoruz; ancak bu, ayette geçen velâ-yet kavramının yardım amaçlı ittifak olmasını ve sevgi esaslı dostluk olmamasını gerektirmez. Kanıt olarak sundukları nüzul sebebine ilişkin rivayetlere ve bunların, ayetin bazı Arap kabileleri ile Yahudi ve Hıristiyan toplulukları arasında gerçekleştirilen yardım esaslı ittifaklar hakkında indiğini gösterdiklerini ileri sürmelerine gelince; bu hususta şu itirazlarımız vardır:

Birincisi: Nüzul sebepleriyle ilgili rivayetler birbirleriyle çelişmektedirler, tümünün aynı anlamı vurguladıkları söylenemez. Dolayısıyla bunların üzerinde birleştikleri güvenilir bir anlam elde etmek mümkün değildir.

İkincisi: Ayet, Yahudilerle gerçekleştirilen yardım esaslı ittifaklar- la, böyle bir ittifak bağlamında ilgili olsa bile, Hıristiyanlarla ilgili olması mümkün değildir. Çünkü o dönemde Müslüman Araplarla Hıristiyanlar arasında herhangi bir sözleşme imzalanmamıştı.

Üçüncüsü: Ayetin iniş sebebiyle ilgili olarak anlatılan rivayetlerin içerdikleri olayların doğru olduğunu kabul etsek bile, daha önceki

626 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

bölümlerde vurguladığımız gibi, iniş sebeplerine ilişkin rivayetlerin büyük bir kısmı, zayıf olmakla birlikte tarihsel olarak aktarılan olayların, kendilerine uygun düşen Kur'ân ayetlerine uyarlanmalarından ibarettirler. Bunun bir sakıncası olmamakla birlikte, bu olayların Kur'ân ayetlerinden herhangi birinin genel niteliğini özele dönüştürdüğünü ya da ayetin lafzî mutlaklığını kayıtlandırdığını söylememiz asla mümkün değildir. Ayetin zahiri de buna müsaade etmez. Eğer ayetin zahiri, ken-di lafzından kaynaklanan somut bir karine olmaksızın, özel bir iniş sebebi yüzünden kayıtlandırılacak olsaydı, Kur'ân'ın inişine muhatap olan özel topluluğun ölmesiyle birlikte Kur'ân da ölürdü; Kur'ân'ın iniş asrından sonra meydana gelen herhangi bir olayla ilgili olarak Kur'ân-'ın kanıtsallık özelliği kalmazdı. Böyle bir iddiayı ne Kitap, ne sünnet, ne de sağlığını yitirmemiş akıl kabul eder.

Bazılarının, "Ayette geçen 'velâyet' kavramını, sevgi duymak ve güvenip dayanmak anlamına almak yanlıştır. Ayet, lafızları ve akışı iti-bariyle bu anlamdan uzak olduğu gibi, iniş sebebi ve ayetlerin indiği sıralardaki Müslümanların ve Ehlikitab'ın genel durumu itibariyle de bundan uzaktır." şeklindeki iddialarına gelince; bu sözlerin üzerinde iyice düşününce, doğru dürüst bir anlamının olmadığı sonucuna varırız.

Çünkü söz konusu müfessirlerin sözünü ettikleri nüzul sebeplerinin ve genel durumun bu anlamdan uzak olması, ancak ayetin bu tür nesnel olgulara uyarlanamaması durumunda geçerli olabilir. Ayetin delâletini, salt ilgili olarak indiği gelişmeye ve o günkü genel duruma özgü kılmaksa, kanıtlanacak bir durum değildir. Tam tersine, ayetin zahirinin mutlak ifadesinden algılanan kanıt, bunun aksini göstermektedir. Nitekim tefsirini sunduğumuz ayetin mutlak olduğunu ve belli bir olguyla kayıtlanmasını gerektirecek bir kanıtın söz konusu olmadığını belirtmiştik. Dolayısıyla ayette geçen "velâyet" sevgi duyma anlamına gelmektedir.

Söz konusu müfessirlerin; "Ayet, lafızları ve akışı itibariyle böyle bir anlamdan uzaktır" demeleri ise, oldukça ilginçtir. Keşke bil-

Mâide Sûresi 51-54 ........................................................... 627

seydim, bu zatlar, niteledikleri ve ayetin lafızlarına yükledikleri uzak olma durumuyla neyi kastediyorlar? Hele lafızlarla da yetinmemiş, ayetin akışını da buna ilave etmişlerdir.

Ayetin lafızlarının veya akışının böyle bir anlamdan uzak olduğu nasıl söylenebilir ki?! Oysa "Yahudileri ve Hıristiyanları veli edinmeyin." ifadesinin hemen arkasından, "Onlar birbirlerinin velileridir." ifadesine yer veriliyor. Bu da gösteriyor ki, kastedilen; sevgi, birlik ve kaynaşma esaslı dostluktur. Ittifak ve antlaşma niteliğindeki dostluk değil. Çünkü "Yahudi ve Hıristiyanlarla antlaşmalar imzalamayın.

On-lar birbirleriyle antlaşma imzalamışlardır" demenin bir anlamı olmaz. Kaldı ki, Yahudiler arasında mevcut bulunan ve onları birbirlerine bağlayan, ulusal sevgi ve kardeşlik anlamını içeren dostluk olgusudur. Hıristiyanlar arasında da benzeri bir bağdan söz edilebilir. Ya da olsa olsa, aralarında din açısından bir sevgi ve sempatiden söz edilebilir. Yoksa bunun dışında aralarında herhangi bir antlaşmanın varlığından söz edilemez.

Aynı değerlendirmeyi, bundan sonra yer alan şu ifade için de yapabiliriz: "Sizden kim onları veli yaparsa, o, onlardandır." Aklî değerlendirme, bir toplumu dost edinen kimsenin o toplumdan olmasını gerektirir.

Çünkü sevgi ve sempati, ayrılıkları birleştirir, farklı eğilimlere sahip ruhları bir araya getirir, algılayışların birleşmesini, ahlâkla-rın bağlantılı olmasını, davranışların benzeşmesini sağlar. Bu nedenle sevgi duyma esaslı velayetin iyice yerleşmesinden sonra, birbirini seven iki insanın bir tek nefse sahip bir insan gibi davranmaya başladıklarını, aynı iradeye sahipmişler gibi tavırlar sergilediklerini, bunlardan birinin, hayat tarzı ve ilişki biçimi bağlamında ötekinin adımını koyduğu yere adımını koyduğunu görürsünüz.

İşte bir toplumu dost edinen kimsenin onlardan olmasını, onların bir ferdi gibi algılanmasını gerektiren durum budur. Nitekim, "Bir kavmi seven onlardandır.", "Kişi sevdiği ile beraberdir." denilmiştir.

Nitekim yüce Allah, buna benzer gerekçelerle müşrikleri veli edinmeyi de yasaklamıştır: "Ey inananlar! Benim de düşmanım,

628 ............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

sizin de düşmanınız olan kimseleri dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçegi in-kâr ettikleri hâlde siz onlara sevgi iletiyorsunuz!...

Kim onları veli edinirse, İşte zalimler onlardır." (Mümtehine, 1-9) Bir diğer ayette de şöyle buyurmuştur: "Allah'a ve ahiret gününe inanan bir milletin babaları, ogulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa, Allah'a ve Elçisine düşman olanlarla dostluk ettigini göremezsin." (Mücâdele, 22)

Bir diğer ayette ise, yüce Allah kâfirler -ifade geneldir; dolayısıyla Yahudileri, Hıristiyanları ve Müşrikleri birlikte kapsar- hakkında şöyle buyurmaktadır: "Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa, artık onun için Allah'tan hiçbir şey yoktur. Ancak onlardan korunmanız gayesiyle sakınmanız başka. Al-lah sizi kendisinden sakındırır." (Âl-i Imrân, 28) Ayetin sevgi ve sempati nitelikli dostluğu kastettiği, antlaşma imzalama ve ittifak kurma nitelikli dostluğu kastetmediği ise açıktır.

Kaldı ki, o sırada, yani Âl-i Imrân suresinin indiği sıralarda Peygamberimizle Yahudiler arasında, aynı şekilde Peygamberimizle müşrikler arasında çeşitli antlaşmalar imzalanmış, ittifaklar kurulmuştu. Kısacası, aklî değerlendirme açısından, bir topluluğun bir kavimden olmasını gerektiren dostluğun sevgi ve sempati nitelikli dostluk ol-duğu, ittifak kurma ve antlaşma imzalama nitelikli dostluk olmadığı açıktır. Eğer "Sizden kim onları kendine veli yaparsa, o, onlardandır." ayetinin maksadı, bu yasaktan sonra, onlarla yardımlaşma esasına dayalı ittifak sözleşmeleri imzalayanlar, yasağı çiğneme günahını işleme-lerinden dolayı, zulüm açısından bu zalimlerin topluluğuna dâhildirler, şeklinde olsaydı, -son derece yersiz olması bir yana- ayetin lafızları açısından da uzak olurdu ve böyle bir anlam elde etmek için, ayette fazladan lafzî kayıtların olması gerekirdi.

Kur'ân'ın ifade tarzının bir özelliği, daha önce caiz olan ve toplum içinde yaygın olarak uygulanan bir şeyi yasaklarken, daha önceki yasal hükmü gözetmek ve eskiden yürürlükte olan nebevî

Mâide Sûresi 51-54 ........................................................ 629

pratiğe saygı duymak maksadıyla, buna işaret etmesidir. Şu ayetleri buna örnek gösterebiliriz: "Allah'a ortak koşanlar pisliktir, artık bu yıllarından sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar." (Tevbe, 28) "Artık şimdi onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için yazıp takdir etmiş oldugunu arayın ve ...yiyin, için." (Bakara, 187) "Bundan sonra artık sana başka kadınlarla evlenmek, ...bunları başka eşlerle degiştirmek helâl degildir." (Ahzâb, 52) Bunun gibi daha birçok ayet örnek gösterilebilir.

Bu da gösteriyor ki, ayetin lafızları ve akışı, içerdiği velayet kavramının sevgi ve sempati nitelikli dostluk anlamında olmasından uzak değildir. Bilâkis, şayet ayetin lafızlar ve akışı, bir anlamdan uzak olacaksa, o da kavram için öngörülen diğer anlamlar olacaktır.

Bazı tefsir bilginlerinin, "Kalplerinde hastalık bulunanlardan maksat, münafıklardır." şeklindeki sözlerine gelince; ayetin akışının böyle bir anlam elde etmeye elverişli olmadığını ileride yeri gelince açıklayacağız.

Şu hâlde, "Yahudileri ve Hıristiyanları veli edinmeyin" ifadesinden maksat, ruhsal olarak insanları birbirine çeken sevgi ve sempatinin yasaklanmasıdır. Çünkü bu tür psikolojik bir yakınlaşma, iki tarafın ahlâkî açıdan birbirlerini etkilemelerine yol açar.

Bu da Müslümanlar toplumunun hakka uyma mutluluğu esasına dayalı dinsel yaşam tarzının, heva ve hevese uyma, şeytana tapma, fıtrî yaşam çizgisinden sapma esasına dayalı küfür nitelikli yaşam tarzına dönüşmesini doğuracak bir olgudur. Burada, onlardan Yahudiler ve Hıristiyanlar diye söz edil-mesinin ve gelecek ayetlerde olduğu gibi "Ehlikitap" diye söz edilmemesinin sebebi, Ehlikitap tabirinin onların bir şekilde Müslümanlara yakın olmalarını çağrıştırması ve Müslümanlarda onlara karşı bir sevgi duygusunun uyanmasına yol açmasıdır. Dolayısıyla sevgi beslemenin yasaklandığı bir ifadede bu kavramın kullanılması uygun düşmezdi.

Sonraki ayetlerin birinde, "Ey inananlar, sizden önce kitap ve-