El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân–c.5
 


586 ...................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

"müheymin" kelimesinin mastarı olan "heymene" kelimesi, bir şeyin bir şeye egemen olması demektir. Bu ise, -kelime-nin anlam kökünden anlaşıldığı kadarıyla- bir şeyin koruma, denetleme ve üzerinde çeşitli tasarruflarda bulunma açısından başka bir şey üzerinde otorite sahibi olması anlamına gelir. I?te Kur'ân'ın konumu budur. Yüce Allah onu önceki semavî kitaplara karşın her şeyin açıklaması olarak nitelendirir. Kur'ân kendisinden önceki semavî kitapların içerdiği değişmez prensipleri korur, yürürlükten kaldırılması gereken, değişime ve dönüşüme tâbi olma özelliğine sahip olan ayrıntı nitelikli kuralları da nesheder. Böylece zamanın geçmesiyle birlikte ilerleme ve olgunlaşma yolunda mesafe kaydeden insanın durumuyla, uyum sağlar.

Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Gerçekten bu Kur'ân en dogru yola iletir." (Isrâ, 9), "Biz bir ayeti siler veya unutturursak, ondan daha iyisini ya da benzerini getiririz." (Bakara, 106), "Onlar ki Tevrat ve Incil'de yanlarında yazılı olarak buldukları, o ümmi peygambere uyarlar. O peygamber ki, kendilerine iyiligi emreder, kendilerini kötülükten meneder, onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar, üzerlerindeki agırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar. Ona inanan, destekleyerek ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla beraber indirilen nura uyanlar, işte felâha erenler onlardır." (A'râf, 157)

Buna göre tefsirini sunduğumuz ayette geçen, "Onlara egemen olarak" ifadesi, "kendinden önceki kitapları dogrulayıcı" ifadesini bü-tünlemektedir. Bu, açıklama nitelikli bir bütünlemedir.

Öyle olmasaydı, Kur'ân'ın Tevrat ve Incil'i doğrulamasından, onun adı geçen kitapların içerdiği yasaların ve hükümlerin tümünü, olduğu gibi bırakmak suretiyle ve hiçbir değişikliğe uğratmaksızın doğruladığı şeklinde bir anlam çıkarılabilirdi. Fakat Kur'ân'ın "onlara egemen olarak" şeklinde nitelendirilmesi, onun söz konusu iki kitabı doğrulamasının, onların Allah katından gelen gerçek bilgiler ve şeriatlar olduklarını doğruladığı anlamında olduğunu açıklayıcı niteliktedir. Dolayısıyla Allah, onlar hakkında dilediği ta-

Mâide Sûresi 41-50 ............................................................. 587

sarrufta bulunabilir, dilediğini yürürlükten kaldırır dilediğini olgunlaştırır.

Ayetin devamındaki şu ifade de buna yönelik bir işaret içermektedir: "Allah isteseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı, fakat size ver-digi nimetler içinde sizi sınamak istedi." Buna göre, "kendinden önceki kitapları dogrulayıcı" ifadesi, söz konusu kitapların içerdiği bilgiler ve hükümler içinde bu ümmetin durumuna uygun olanları onaylayıp yürürlükte kalmasını sağlamak anlamına gelir. Dolayısıyla bu durumla, söz konusu kitapların içerdiği bilgiler ve hükümlerin bir kısmını neshetmek, bir kısmını olgunlaştırmak ve bir kısmına bir şeyler arttırmak arasında bir çelişki yoktur. Nitekim Hz. İsa (a.s) ya da ona verilen kitap olan Incil de, Tevrat'ın içerdiği bazı haramları helâl yapmasına rağmen "Tevrat'ı doğrulayan" niteliğine sahiptir. Nitekim yüce Allah bu hususta Hz. İsa'nın dilinden şöyle aktarmıştır: "Ben, benden önce gelen Tevrat'ı dogrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri size helâl yapayım diye gönderildim." (Âl-i Imrân, 50)

"Şu hâlde insanlar arasında Allah'ın indirdiği ile hükmet ve sana gelen gerçekten ayrılıp onların keyiflerine uyma." Demek isteniyor ki: Sana indirilen kitabın içerdiği şeriat hak olduğuna göre -ki o, kendisinden önceki kitapların içeriğiyle örtüşen kısmıyla hak olduğu gibi, onlara egemen olma özelliğine sahip olduğu için onların içeriğiyle çelişen kısmıyla da haktır- sen -önceki ayetler-den anlaşıldığı gibi- Ehlikitap arasında hükmederken veya -sonraki ayetlerden anlaşıldığı gibi- insanlar arasında hükmederken, ancak Allah'ın sana indirdikleriyle hükmedebilirsin, onların keyiflerine uyup sa-na gelen haktan yüz çeviremezsin.

Bu nedenle, "Şu hâlde aralarında... hükmet." ifadesiyle, Ehlikitap arasında hükmetmesi kadar, insanlar arasında hükmetmesi de kastedil-miş olabilir. Ne var ki, ilk anlam, biraz uzak bir ihtimal gibi görünmektedir. Çünkü bu anlam, şöyle bir takdirî açılımı gerektirir: "Eğer hükmedersen, aralarında hükmet." Çünkü yüce Allah, onu (s.a.a) Ehli-kitap arasında hüküm vermekle yü-

588 .................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

kümlü tutmamıştır. Tersine, hükmetmekle hükmetmekten kaçınmak arasında serbest bırakmıştır: "Sana gelirlerse, ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir."

Kaldı ki, yüce Allah, ayetlerin giriş kısmında Yahudilerle birlikte münafıklardan da söz etmiştir. Dolayısıyla daha önce Yahudilerden söz edildi diye, zamiri özellikle onlara döndürmeyi gerektirecek bir ne-den yoktur. Çünkü daha önce, onlarla birlikte başkalarından da söz edilmiştir. Bu açıdan, ayetlerin akışının bulunduğu noktayı da göz önünde bulundurarak, zamirin "insanlar"a döndürülmesinin daha uygun olacağını düşünüyoruz.

Şu da anlaşılıyor ki, "sana gelen gerçekten" ifadesi, sapma ve yüz çevirme anlamlarını da içkin "uyma" ifadesiyle ilintilidir. "Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol belirledik." Ragıp el-Isfahanî "el-Müfredat" adlı eserinde şu açıklamada bulunur: "şŞer'u, açık ve seçik olan yolda yürümek demektir. 'Şera'tu lehu tari-ken' denildiği zaman, 'Onun için yürümeye elverişli açık bir yol açtım.' anlamını ifade eder. 'eş-Şer'u' mastardır. Daha sonra 'izlenen yol' anlamında kullanılmıştır. Bunun 'şir'un', 'şer'un' ve 'şerîatun' şeklinde türev-leri vardır. Daha sonra 'ilâhî yol' anlamında kullanılır olmuştur. Nitekim yüce Allah buyurmuştur: ...bir şeriat ve bir yol..."

Ragıp, bazı açıklamalardan sonra şuna da yer vermiştir: "Bazılarına göre, ilâhî yola 'şeriat' denilmesinin nedeni, 'şeriat-ul mâ=suya giden yol'a benzetilmiş olmasıdır." (el-Mufredat'tan alınan alıntı sona erdi.)

Büyük bir ihtimalle, şeriatın ikinci anlamı, ilk anlamından alınmış- tır. Yani, gidip gelenin çokluğu nedeniyle açık ve belirgin hale geldiği için suya giden yola da 'şeriat' denilmiştir. Ragıp devamla der ki: "en-Nehc de açık yol anlamına gelir. 'Nehece'l-emru' ve 'enhece' 'açık oldu' demektir. 'Menhec' ve 'minhac' da aynı anlamı ifade eder."

Mâide Sûresi 41-50 ..................................................... 589

KUR'ÂN LİTERATÜRÜNDE ŞERİATIN ANLAMI VE ŞERİAT İLE DİN VE MİLLET ARASINDAKI FARK


Bilindiği gibi, şeriat, yol anlamına gelir. Din ve millet de, tutulan yol anlamını ifade eden kavramlardır. Ancak Kur'ân'dan algıladığımız kadarıyla şeriat terimi, dinden daha özel bir anlamda kullanılmaktadır. Buna şu ayetleri örnek gösterebiliriz: "Hiç şüphesiz din, Allah katında Islâm'dır." (Âl-i Imrân, 19), "Kim Islâm'dan başka bir din ararsa, asla ondan kabul edilmez. O, ahirette kayba ugrayanlardandır." (Âl-i Im-rân, 85) Bunlara bir de şu ayetleri ekleyerek anlamsal farklılıklarını düşünelim: "Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol belirledik." (Mâi-de, 48), "Sonra seni de emrimizden bir şeriat üzerine koyduk. Sen ona uy." (Câsiye, 18)

Buna göre şeriat, herhangi bir ümmet için veya bu ümmete gönderilen peygamber için hazırlanan, izlemeye elverişli hâle getirilen yol demektir. Ibrahim şeriatı, Musa şeriatı, İsa şeriatı ve Hz. Muhammed (s.a.a) şeriatı gibi. Din ise, bütün ümmetler için öngörülen genel ve evrensel ilâhî yol demektir. Bu açıdan şeriat neshedilebilir; ama geniş anlamıyla din değil.

Bu iki terim arasındaki bir diğer fark da, dinin hem bireye hem de topluluğa isnat edilebiliyor olmasına rağmen şeriatın kurucusu ve uygulayıcısı dışındaki herhangi bir bireye isnat edilemez olmasıdır.

Söz gelimi; Müslümanların dini, Yahudilerin dini, Müslümanların şeriatı, Yahudilerin şeriatı, denebilir. Allah'ın dini ve şeriatı, Hz. Muhammed'in (s.a.a) dini ve şeriatı da denebilir. Yine Zeyd'in dini, Amr'ın dini denebilir; ama Zeyd'in şeriatı ve Amr'ın şeriatı denemez. Bunun böyle olmasının nedeni, şeriat teriminin mastar anlamını, yani yolu hazırlanma ve düzenleyip belirginleştirme anlamını çağrıştırıyor olması olabilir. Dolayısıyla, Allah'ın hazırladığı yol veya falan peygamber ya da ümmet için hazırlanan yol denebilir; ama Zeyd için hazırlanan yol denemez. Çünkü bu hususta Zeyd'i ayrıcalıklı kılacak bir durum söz konusu değildir.

Her halükârda şunu anlıyoruz ki: Şeriat terimi, din teriminden

590 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

daha özel bir anlamı ifade etmektedir. "O size, dinden Nuh'a tavsiye ettigini, sana vahyettigimizi, Ibrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettigimizi şeriat yaptı." (Şûrâ, 13) ayetiyle de bu değerlendirmemiz arasında bir çelişki yoktur. Çünkü ayetin ortaya koyduğu ve vurguladığı husus şudur: Islâm ümmeti için yasalaştırılan Hz.

Muhammed'in (s.a.a) şeriatı, Allah'ın Hz. Muhammed'e vahyettiği hükümlerin yanı sıra Hz. Nuh'a, Hz. İbrahim'e, Hz. Musa'ya ve Hz. İsa'ya yönelttiği tavsiyelerin tümünden meydana gelmiştir. Bu, ya Islâm'ın önceki tüm şeriatların meziyetlerini bünyesinde barındırmasının yanı sıra fazlasına da sahip olduğunu ya da bütün şeriatların, hitap ettikleri ümmetlerin kapasiteleri açısından farklılık arz etseler de özleri itibariyle tek gerçekliğe sahip olduklarını vurgulamaya yönelik bir kinayedir. Nitekim hemen devamındaki şu ifade bu anlamı çağrıştırmakta ya da doğrudan vurgulamaktadır: "Dini dogru tutun ve onda ayrılıga düşmeyin." (Şûrâ, 13)

Dolayısıyla -din tek ve değişmez olduğu ve şeriatlar da birbirlerinin hükmünü yürürlükten kaldırdıkları hâlde- özel şeriatların dine olan nispetleri, Islâm'da aralarında nasıh ve mensuhlar da olmak üzere cüzî hükümlerin dinin aslına olan nispetlerine benzer. Şu hâlde, insanların yüce Allah'a kulluk sunarlarken esas alacakları tek din vardır, o da Allah'a teslim olmanın adı olan Islâm'dır. Şu kadarı var ki, yüce Allah, insanların bu amacı gerçekleştirmeleri için onları farklı yöntemlere yöneltmiş, onlar için değişik gelenekler ve ilişki tarzları geliştirmiştir. Bütün bunlarda, onların kapasitelerini ve çeşitliliklerini göz önünde bulundurmuştur. Nuh'un, İbrahim'in, Musa'nın, İsa'nın ve Muhammed'in (s.a.a) şeriatlarının işlevi budur.

Aynı şekilde yüce Allah, bir şeriatın kapsamı içindeki bir hükmü, başka bir hüküm koymak suretiyle yürürlükten kaldırmıştır, neshetmiş-tir. Bunda da belirleyici olan, neshedilen hükmün elverişli olma zamanının tükenmesi ve nesheden hükmün elverişliliğinin belirginlik kazanmasıdır. Zina eden kadınlar için öngörülen müebbet hapis cezasının, kırbaç cezası veya recm vs.

Mâide Sûresi 41-50 ........................................................... 591

ile neshedilmesi gibi. Bunu şu ayetten de algılamak mümkündür: "Allah isteseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı; fakat size verdigi nimetler içinde sizi sınamak istedi..."

"Millet" terimine gelince; bununla insanlar arasında etkin olan hayat tarzı kastedilir. Bu terimin kökünde mühlet verme, süre tanıma anlamı yatar. Bu açıdan "millet", başkasından edinilen yol anlamını ifade eder. Ne var ki terimin etimolojik kökünün bu anlamı, şimdiki kullanımda o kadar belirgin değildir. Şimdiki kullanımıyla "şeriat" teriminin eş anlamlısı gibi bir anlam çağrıştırmaktadır.

Yani, millet de tıpkı şeriat gibi, dinden farklı olarak özel yol anlamını ifade eder, demek istiyoruz. Fakat aynı anlamda kullanılıyor olmalarına rağmen millet ve şeriat terimleri arasında bir farklılık söz konusudur. Şöyle ki: Şeriat terimi bu anlamda kullanılırken, zihinde Allah'ın insanlar izlesinler diye hazırladığı yol anlamı canlanır. Buna karşın, millet terimi aynı anlamda kullanılırken, insanların pratik olarak izlemek üzere başkalarından edindikleri yol şeklindeki bir anlam zihinde belirginlik kazanır. Belki de bu yüzden "din" ve "şeriat" terimleri Allah'a isnat edildiği hâlde, "millet" terimi Allah'a isnat edilmiyor. "Allah'ın dini", "Allah'ın şeriatı" denildiği hâlde, "Allah'ın milleti" denilmiyor.

Buna karşın Peygamberin hayat tarzı ve sünneti anlamında "millet" terimi peygambere, bu hayat tarzına uymaları ve bu sünnet izlemeleri açısından da ümmete nispet edilebiliyor. Örneğin yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Ibrahim'in dosdogru milletine (uyun);

o, Allah'a ortak koşanlardan da degildi." (Bakara, 135) Bir ayette de Hz. Yûsuf'un şöyle dediğini anlatıyor: "Ben Allah'a inanmayan, ahireti de inkâr eden bir kavmin milletini terk ettim. Atalarım Ibrahim, Ishak ve Yakub'un milletine uydum" (Yûsuf, 38) Bir diğer ayette de yüce Allah, kâfirlerin kendilerine gönderilen peygamberlerine şöyle dediklerini anlatmaktadır: "Ya sizi mutlaka yurdumuzdan çıkarırız ya da bizim milletimize dönersiniz." (Ibrâhim, 13)

Özetle, Kur'ân terminolojisinde din, şeriat ve milletten daha ge-

592 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

nel bir anlam ifade etmektedir. Buna karşın, şeriat ve millet terimleri, bazı lafzî ayırtıları bir yana bırakırsak, hemen hemen eş anlamlı kelimelerdir.

* * *

"Allah isteseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı; fakat sizi verdiği nimetler içinde sizi sınamak istedi." Bu ifade, çeşitli ümmetlere gönderilen şeriatların farklılığının sebebini açıklama amacına yöneliktir.

Yoksa, insanların bir tek ümmet yapılmaları, varoluşsal bir kılınma, yani tür olarak aynı olma anlamında kullanılmamıştır. Çünkü insanlar aynı canlı türünün bireyleridir, aynı tarzda bir hayat sürdürürler. Nitekim şu ayet de buna işaret etmektedir: "Insanlar bir tek ümmet olacak olmasaydı, Rahman'ı inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine binip çıkacakları merdivenler yapardık." (Zuhruf, 33)

Dolayısıyla üzerinde durduğumuz ayette, "bir tek ümmet olma" ile, insanların bu yönde göz önünde bulundurulan dereceleri birbirine yakın olduğu için, hepsine aynı şeriatı yasalaştırmayı gerektirecek şekilde aynı kapasiteye ve aynı hazırlığa sahip olma durumu kastedilmiştir.

Dolayısıyla, "Allah isteseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı." ifadesi, şartın gerekçesinin şartın yerine konulmasına bir örnek oluşturmaktadır. Bununla güdülen amaç da, gerekçeyi zihinlerde canlandırmak suretiyle, şartın cezasının (sonucun) daha net bir şekilde algılanmasını sağlamaktır. Şartın cezası derken, "fakat size verdigi nimetler içinde sizi sınamak istedi" cümlesini kastediyorum. Yani, Allah, size verdiği ve bahşettiği nimetler içinde sizi bir sınava tâbi tutmak istemektedir.

Hiç kuşkusuz, bu ayette işaret edilen bağışlar ve nimetler her ümmette farklı olmuştur. Ne var ki bu farklılıklar, coğrafî mekân, dil ve renk açısından olmamıştır. Çünkü yüce Allah'ın aynı zaman içinde iki ayrı şeriatı yasalaştırdığı görülmemiştir. Buradaki farklılıklar, zamanın geçmesi ile birlikte belirginleşen farklılıklardır.

Çünkü zaman geçtikçe buna paralel olarak insan kapasite merdi-

Mâide Sûresi 41-50 ..................................................... 593

venlerinde yukarıya doğru tır-manır, yeni koşullara ilişkin yeni yetenekler edinir. Dolayısıyla insana yönelik ilâhî yükümlülükler ve yasalaştırılan hükümler de, değişik yaşam şartlarında insana yönelik bir ilâhî sınamadan başka bir şey değildir.

Dilersen şöyle de diyebilirsin: Bu ilâhî yükümlülükler ve hükümler mutluluk ve mutsuzluk bağlamında, insanî yeteneklerin ve kapasitelerin, kuvveden fiile çıkarılmasını amaçlayan ilâhî bir tedbirden başka bir şey değildir. Ya da şöyle diyebilirsin: Bu yükümlülükler ve hüküm-ler, ancak Rahmanın partisi ve kulları ile Şeytanın partisini birbirinden ayırma aracıdır. Kur'ân-ı Kerim bu anlamı değişik şekillerde ifade etmiştir; fakat, tümü aynı kapıya çıkmaktadır.

Ulu Allah sınama değerlendirmesi bağlamında şunları söylemekte-dir: "Biz bu günleri insanlar arasında dolaştırırız. Bu Allah'ın kimle-rin mümin oldugunu belirlemesi ve aranızdan bazı şahitler edinmesi içindir. Allah, zalimleri sevmez. Bir de (böylece) Allah, müminleri arındırmak ve kâfirleri yok etmek ister. Yoksa siz, Allah içinizdeki cihat edenleri ayırt etmeden ve sabırlıları belirlemeden cennete girebileceginizi mi sandınız?" (Âl-i Imrân, 140-

142) Bunun gibi daha birçok ayeti örnek göstermek mümkündür. İkinci değerlendirmeyle ilgili olarak da şöyle buyurulduğunu görüyoruz: "Benden size bir hidayet geldigi zaman, kim benim hidayetime uyarsa, artık o, ne sapar, ne de sıkıntıya düşer. Ama kim beni anmaktan yüz çevirirse, onun için de dar bir geçim vardır, kıyamet günü de onu kör olarak mahşur ederiz." (Tâhâ, 123- 124)

Üçüncü değerlendirmeyle ilgili olarak da şöyle buyurulmaktadır: "Bir zaman Rabbin meleklere dedi ki: 'Ben... bir insan yaratacagım...' ...Iblis dedi ki: 'Rabbim, beni azdırmandan ötürü andolsun ki, ben de yeryüzünde onlara günahları süsleyecegim ve onların hepsini azdıracagım. Ancak içlerinden kendilerine ihlâs verilen kulların hariç.' Allah buyurdu ki: 'Işte bana varan dogru yol budur. Benim kul-larıma karşı senin bir gücün yok-

594 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

tur. Ancak sana uyan azgınları azdırabilirsin. Cehennem de onların hepsinin buluşma yeridir." (Hicr, 28-43) Bunun gibi daha birçok ayet örnek gösterilebilir.

Kısacası, yüce Allah'ın insanlara yönelik kapasite ve yetenekler gibi bağışları, zamanların değişmesine paralel olarak değişkenlik arz ettiği gibi, insanlar arasında mutlu bir hayat için uygulanması zorunlu olan şeriatların da birer sınama aracı olarak değişkenlik göstermeleri bir zorunluluktur. Bu nedenledir ki, yüce Allah, şeriat ve yöntemlerin farklılıklarının gerekçelerini bildirme bağlamında iradesinin, insanların kendilerine verilen nimetler çerçevesinde sınanmaları ve imtihan edilmeleri yönünde tecelli ettiğini belirtmiştir. "Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol belirledik. Allah isteseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı; fakat size verdigi nimetler içinde sizi sınamak istedi."

Dolayısıyla, -Allah doğrusunu herkesten daha iyi bilir- ayetin anlamı şu şekilde belirginleşmektedir: "Sizden her bir ümmet için, bir şeriat koyduk; bir hukuk sistemi ve bir hayat metodu belirledik. Allah isteseydi sizi bir tek ümmet yapardı ve size bir tek şeriat koyardı; hepinizin aynı hukuk sitemine uymanızı sağlardı. Fakat topluluk olarak her biriniz için ayrı birer şeriat koydu. Böylece size bahşettiği nimetler içinde sizi sınamak istedi. Nimetlerin farklılığı doğal olarak sınamanın farklılığını gerektirir. Dolayısıyla konulan hükümlerin ve öngörülen yükümlülüklerin dayanağı, bu sınama iradesidir. Bunun da kaçınılmaz sonucu, şeriatların farklılıklar arz etmesidir."

Sözü edilen bu farklı ümmetler; Nuh'un, İbrahim'in, Musa'nın, İsa'nın ve Muhammed'in (Allah'ın salât ve selâmı ona, Ehlibeyti'ne ve onlara olsun) ümmetleridir. Yüce Allah'ın bu ümmete yönelik nimetle-rini vurguladığı ayetten bunu algılıyoruz: "O size, dinden Nuh'a tavsiye ettigini, sana vahyettigimizi, Ibrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettigimizi şeriat yaptı." (Şûrâ,13)

"Öyleyse hayırlı işlerde yarışın; hepinizin dönüşü Allah'adır..." Ayetin orijinalinde geçen "istibak" kelimesi, öne geçmeye girişmek

Mâide Sûresi 41-50 ......................................................... 595

demektir. "Merci" ise, "rucû" kelimesinin mimli mastarıdır. Bu ifade, "Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol belirledik" ifadesine ilişkin bir ayrıntı niteliğindedir. Ifadenin anlamı bunu gerektirmektedir.

Yani, diğer bütün şeriatlardan üstün, onlara egemen olan bu kapsamlı şeriatı, sizin için hayat sistemi yaptık. Bu şeriata uymanız durumunda hayra ulaşmanız, yapıcı bir hayat sürdürmeniz kaçınılmazdır. Şu hâlde hayırlarda yarışın, yani şeriatın öngördüğü hükümlere, kurallara ve yükümlülüklere uyma hususunda birbirinizle yarışa girin. Sizinle diğer ümmetler arasında söz konusu olan bu tür farklılıklarla uğraşmayın. Çünkü hepinizin dönüşü Allah'adır, O size farklılıklarınızı bildirecektir; aranızda eğri ile doğruyu ayıran hükmünü verecektir; adil bir yargıda bulunacaktır.

"İnsanlar arasında Allah'ın indirdiğiyle hükmet, onların keyiflerine uyma." Ayetin bu giriş kısmı, önceki ayetin içerdiği şu ifadeyle aynıdır: "Şu hâlde, insanlar arasında Allah'ın indirdigiyle hükmet... onların keyiflerine uyma." Fakat her iki ifadeye ilişkin ayrıntı nitelikli ifadeler farklıdır. Dolayısıyla, bu ifadenin bu şekilde tekrarlanmış olması, bu ayrıntıları ifade etmek içindir, diyebiliriz. Çünkü önceki ayet, Allah'ın indirdikleriyle hükmedilmesini emrediyor; bu arada insanların keyiflerine uyulmasını yasaklıyordu. Çünkü Allah- 'ın indirdiği, Peygamber (s.a.a) ve ümmeti için oluşturulan ve yasalaştırılan bir şeriattır. Şu hâlde onların bu hayırlarda yarışmaları gerekmektedir. İkinci ayet ise, Allah'ın indirdikleriyle hükmedilmesini emrediyor; bu arada insanların keyiflerine uymayı da yasaklıyor.

Bu arada Allah'ın indirdiklerinden yüz çevirirlerse, bu tavırlarının yüce Allah'ın, yoldan çıkmış oldukları için kendilerini saptırmasının nedeni olacağını dile getiriyor: "Allah onunla birçogunu saptırır ve yine onunla birço-gunu yola getirir. Onunla sadece fasıkları saptırır." (Bakara, 26)

Şimdiye kadar yapılan açıklamalardan anlaşılıyor ki tefsirini sunduğumuz bu ayet, önceki ayetin içerdiği ve açıklamayı gerektiren an-lamların açıklaması konumundadır. Buna göre, heva ve heves sahibi kimselerin Allah'ın indirdikleriyle hükmetmekten yüz

596 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

çevirmelerinin nedeni, onların fasıklar ve yoldan çıkmış kimseler olmalarıdır. Yüce Allah yoldan çıkmalarına neden olan kimi günahlarından dolayı, onlara ceza vermeyi irade etmiştir. Görünen o ki bu ceza da onları saptırmaktır. Buna göre, "İnsanlar arasında Allah'ın indirdigiyle hükmet" ifadesi, "Sana da... bu kitabı gerçek üzere indirdik" ifadesinin kapsadığı kitap kelimesine atfedilmiştir.

Nitekim bazı tefsir bilginleri de bu yönde görüş belirtmişlerdir. Bu açıdan en uygun olanı, "kitab" sözcüğünün başındaki "elif-lam"ın oluşturulma anlamına işaret etme amacına yönelik olmasıdır. Bu açıdan şöyle bir anlam elde etmiş oluyoruz: "Sana da... onlara yazılan hükümleri ve aralarında Allah'ın indirdikleriyle hükmet, diye emrimizi indirdik."

"Onların, Allah'ın indirdiği şeylerin bir kısmından seni şaşırtmalarından sakın." Burada yüce Allah, ilâhî korumanın kapsamı içinde masum (hataya düşmekten korunmuş) olduğu halde, Peygamberini onların saptırma amaçlı girişimlerine uyma konusunda uyarıyor. Bunun nedeni şudur: Ilâhî korunmanın güçlülüğü, insanın seçme özgürlüğünü geçersiz kılmaz ve seçme özgürlüğüne dayalı olarak öngörülen yükümlülüklerin düşmesine neden olmaz. Dolayısıyla masumiyeti, bir tür bilgi nitelikli meleke şeklinde algılayabiliriz.

Bilindiği gibi bilgiler ve algılar, organların içinde bulunan etkin ve dinamik güçleri ve bu güçleri taşıyan organları bir şeyi yapma veya yapmama etkinliğine sahip olmaktan çıkarmaz. Örneğin, bir yemeğin zehir içerdiğine ilişkin kesin bilgi, insanı o yemeği yemekten alıkoyur. Fakat el, ağız, dil ve diş gibi yeme eyleminde kullanılan organlar, bu yeme ve beslenme eyleminde işlevlerini görmek durumundadırlar. Aynı zamanda iş görme imkânına sahip oldukları hâlde, hiçbir şey yapmayabilirler de. Dolayısıyla, böyle bir bilgi olduğu sürece iş görmeleri imkânsız gibi görünse de, bunların iş görüp görmemeleri isteğe bağlı bir olgu olarak belirginleşmektedir.

Daha önce, "Sana hiçbir zarar veremezler. Allah, sana kitap ve hikmeti indirdi ve bilmeyecegin şeyleri sana ögretti. Allah'ın

Mâide Sûresi 41-50 ...................................................... 597

sana lütfü, cidden büyüktür." (Nisâ, 113) ayetini incelerken bu mesele üzerinde bir parça durmuştuk.

"Eğer dönerlerse bil ki Allah, bazı günahları yüzünden onları felâkete uğratmak istiyordur." Bu ifade, daha önce de işaret edildiği gibi, saptırılmalarının fasık oluşlarının bir sonucu olduğunu vurgulamaya yöneliktir. Bu ifadeyle, bir açıdan tefsirini sunduğumuz ayetler grubunun başlangıç kısmına da bir göndermede bulunulmuş oluyor: "Ey Elçi,... küfürde yarışanlar seni üzmesin..." Burada Peygamberimize moral destekte bulunuluyor, gönlü hoş tutuluyor, kalbinde hüzne yer bırakmayacak şeyler öğretiliyor. Yüce Allah'ın pey-gamberini, kâfirlerin hak nitelikli çağrıya burun kıvırmaları, kendilerini dosdoğru yola iletecek olan ilkelere sırtlarını dönmeleri, onları kabul etmemeleri yüzünden üzülmekten menettiği birçok yerde bu tür ifadelerle karşılaşıyoruz.

Bu çerçevede Peygamberine şunu açıklıyor: Böyle yapmakla onlar, Allah'ı mülkünde âciz duruma düşürecek değillerdir. Allah'ı yenilgiye uğratmalarının imkânı yoktur. Tam tersine, yüce Allah emri ve iradesi hususunda galip olandır. Fasıklıkları yüzünden onları saptıran da O'dur. Içlerindeki bir eğrilikten dolayı, onların kalplerini eğriltmektedir. Pisliğe yatkın olmaları ve aşamalı olarak kendilerini ona doğru yöneltmeleri yüzünden, onların üzerlerine pislik ve iğrençlik kılmaktadır.

Yüce Allah konuyla ilgili olarak bir ayette şöyle buyurmuştur: "Inkâr edenler kurtulup geçtiklerini sanmasınlar. Onlar (bizi) âciz bırakmazlar." (Enfâl, 59) Şu hâlde, her şey yüce Allah'ın elinde olduğuna ve O, dininin pak meydanında pisliğin, çirkefin etkin olmasına izin vermediğine göre O'nun irade ettiği her şey gerçekleşmiştir; kaybettiği bir şey olmamıştır. Kaybedilen bir şey olmadığına göre üzülmeye gerek yoktur.

"Eger dönerlerse, bil ki Allah... istiyordur" ifadesi yerine, "Eğer dönerlerse, şüphesiz Allah... istiyordur" gibi bir ifadenin kullanılmamış olması da bu mesajı vermeye yönelik olsa gerektir. Dolayısıyla bu ifadenin anlamı onların yüz çevirmelerinin ilâhî yönlen-

598 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

dirmenin sonucu olduğunu vurgulama şeklinde belirginlik kazanmaktadır.

Bu nedenle, söz konusu durumun, Peygamberi (s.a.a) üzmemesi gerekir. Çünkü o, Rabbinin yoluna insanları çağıran bir elçidir. Eğer bir şeye üzülecekse, dine davet bağlamında bir şeyin Allah'ın iradesine galip gelmesine üzülmelidir. Ki o da mümkün değildir. Çünkü hiçbir şey yü-ce Allah'ı âciz bırakamaz. Bilâkis, onları ilâhî yönlendirmesi ve plânla-masıyla şuraya buraya sevk eden, O'dur. O hâlde üzülecek bir şey yok.

Yüce Allah bu gerçeği başka şekilde de ifade etmiştir: "Her hâlde sen, onlar bu söze (Kur'ân'a) inanmazlarsa, arkalarından, üzüntüden kendini helâk edeceksin! Biz yeryüzündeki şeyleri, kendisine süs olsun diye yarattık ki onların hangisinin daha güzel iş yaptıgını deneyelim. Biz elbette bir gün yerin üzerindekilerini kupkuru bir toprak yaparız." (Kehf, 6-8) Bundan da anlaşılıyor ki yüce Allah, peygamberler göndermekle, dinî uyarı ve müjdelemeyi insanlara yöneltmekle onların tümünün -insanın, ihtiyaçları ve beklentileri bağlamında istediği gibi- iman etmelerini istememiştir.

Bilâkis bütün bunların olmasının nedeni, insanların sınanmalarıdır ve imtihandan geçirilmeleridir ki, içlerinde en güzel işler yapanlar belirginleşsinler. Yoksa dünya ve üzerindekiler bir gün ortadan kalkacak-tır ve yok olacaktır. Kupkuru bir topraktan başka bir şey kalmayacaktır. Şu hak sözden yüz çeviren kâfirler burada olmayacaklardır; dünya yüzünden silineceklerdir. Onlar ve kalplerinin arzuyla bağlandığı her şey toz duman olup kaybolacaktır. Bunun için de üzülmek gerekmez. Çünkü bu, çabalarımızın boşa gitmesi anlamına gelmez. Bu, gücümüzün işlevsizliği ve irademizin geçersizliği demek değildir.

"Zaten insanların çoğu yoldan çıkmışlardır." Bu ifade, bir bakıma, "Allah... onları felâkete ugratmak istiyordur." ifadesinin gerekçesi konumundadır. Ki daha önce buna ilişkin açıklamalarda bulunduk.

"Yoksa cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgisi olan bir toplum için Allah'tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?" Bu ifade ön-

Mâide Sûresi 41-50 ........................................................... 599

ceki ayetin içeriğinin soru şeklindeki bir ayrıntısı niteliğindedir. Buna göre, onların uymaktan yüz çevirdikleri şey, Allah'ın hükmüdür, ki onu hak olarak kendilerine indirmiştir ve onun hak olduğunu da bilmektedirler. Bu ifadenin önceki ayetlerin tümünde açıklanan hususların bir sonucu olması da mümkündür.

Bu açıdan ayetten şöyle bir anlam algılıyoruz: Bu hükümler ve şeriatlar hak olduğuna, Allah katından nazil olduğuna ve bundan öte hak nitelikli bir hüküm olmayacağına göre, onun dışındaki tüm hükümler heva ve heves menşeli cahiliye hükümleridir. Öyleyse hak nitelikli hükümden yüz çevirenler, bu davranışlarıyla ne istiyorlar? Geride cahili-ye hükmünden başka bir şey yok ki? Yoksa cahiliye hükmünü mü istiyorlar? Halbuki, kendilerinin de mümin olduklarını iddia eden bu insanlar için Allah'tan daha güzel hüküm verecek kimse yoktur.

"Yoksa cahiliye hükmünü mü arıyorlar?" ifadesi, azarlama ve utandırma amaçlı bir sorudur. "Allah'tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?" ifadesi de olumsuzlayıcı soru niteliğindedir. Yani, Allah'tan daha güzel hüküm veren kimse yoktur, demek isteniyor.

Bir hükme de ancak güzel olduğu için uyulur. "Kesin bilgisi olan bir toplum için..." ifadesinin orijinalinde "yakin=kuşku götürmeyen kesin bilgi ve kesin inanç" niteliği esas alınmıştır. Bununla onların iman iddialarına göndermede bulunuluyor ve deniliyor ki: Şayet Allah'a inandıklarına ilişkin iddialarında samimi iseler, Allah'ın ayetlerine kesin olarak inanmaları gerekirdi. Allah'ın ayetlerine kesin olarak inananlar da Allah'tan daha güzel hüküm koyan birinin olmasını kesinlikle kabul etmezler.

Biliniz ki: Ayetlerin akışı içinde, birçok yerde birinci tekil veya çoğul şahıs kipiyle konuşmadan, üçüncü şahıs kipine geçiş yapılmış veya bunun aksi örnekler sunulmuştur [iltifat sanatının çeşitli örnekleri sergilenmiştir]. "Allah adalet sahiplerini sever." denilmesinin ardından "Gerçekten Tevrat'ı biz indirdik" denilmesi sonra, "Allah'ın kitabını korumakla görevlendirildiklerinden" denilmesi ve sonra, "benden korkun" denilmesi gibi. Bu ifadeler içinde

600 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

üçüncü şahıs olarak "Allah" lafzının kullanıldığı ifadelerde, sahibinin büyüklüğünden hareketle işin büyüklüğüne, önemine dikkat çekilmek istenmiştir.

Birinci tekil şahıs lafzının kullanıldığı ifadelerde ise, işin yüce Allah'a ait olduğu ve bu konuda bir velinin veya şefaatte bulunacak bir kimsenin etkinliğinin söz konusu olamayacağı vurgulanmak istenmiştir. Bir teşvik veya ödülden söz edilmişse, bunu gerçekleştirecek olan yüce Allah'tır. O, sözünde duranlar içinde en kerim olanıdır. Bir yasaklama ve tehdit söz konusuysa, hiç kuşkusuz bu çok zor ve çok ağır olur. Bunun bir veli veya şefaatçi aracılığıyla insandan uzaklaştırılması mümkün değildir. Çünkü yetki Allah'ın elindedir ve bu bağlamda her türlü aracı olumsuzlanmış ve aradaki bütün sebepler kaldırılmıştır. Verilmek istenen mesajın gayet açık olduğu ve anlaşılmaması için hiçbir nedenin olmadığı görülmektedir. Önceki bölümlerde bu konuyla ilgili bazı açıklamalarda bulunmuştuk.

AYETLERIN HADISLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


Mecma-ul Beyan tefsirinde, "Ey Elçi! ...küfürde yarışanlar seni üzmesin." ayetiyle ilgili olarak İmam Bâkır'dan (a.s) şöyle rivayet edilir: "Hayber Yahudilerin eşraf takımından bir kadın, toplumun eşraf takımından bir adamla zina etti. Ikisi de evliydi. Hayberliler onları taş-layarak öldürmek istemediler. Bunun üzerine Medine Yahudilerine bir haber göndererek bu hususta bir çözüm bulabilmek için Hz. Peygamberin görüşüne başvurmalarını istediler. Peygamberin taşlayarak öldürme dışında daha hafif bir ceza vereceğini umuyorlardı. Bunun üzerine Kâ'b b. Eşref, Kâ'b b. Useyd, Şube b. Amr, Malik b. Sayf, Kinane b. Ebi'l-Hakik ve diğerlerinden oluşan bir topluluk Peygamberimizin yanına gelerek ona şöyle dediler: Ey Muhammed, bize zina eden evli erkek ve evli kadının cezasını bildir."

"Peygamberimiz buyurdu ki: 'Benim bu konuda vereceğim hükmü kabul edecek misiniz?' 'Evet' dediler. Bu sırada Cebrail

Mâide Sûresi 41-50 ................................................ 601

recm cezasının gerektiğini vahyetti. Peygamberimiz de onlara evli erkekle evli kadının zina etmeleri durumunda taşlanarak öldürülmeleri gerektiğini açıkladı. Ama onlar bu hükmü kabul etmeye yanaşmadılar. Bunun üzerine Cebrail Peygamberimize, onlarla kendisinin arasında İbn-i Suriya'yı hakem kılmasını tavsiye etti ve İbn-i Suriya'nın niteliklerini Peygambere bildirdi. Peygamberimiz dedi ki: 'Fedekte oturan, adına İbn-i Suriya denilen yüzünün kılları henüz çıkmış, bir gözü görmeyen beyaz tenli bir delikanlı var; onu tanır mısınız?' Dediler ki: 'Evet.' Peygamberimiz buyurdu ki: 'Peki o sizin aranızda nasıl bilinir?' Dediler ki: 'Yeryüzünde Allah'ın Musa'- ya indirdiğini en iyi bilen Yahudidir. Peygamberimiz dedi ki: 'Öyleyse onu buraya çağırın.' Onlar da söyleneni yaptılar. Bunun üzerine Abdullah b. Suriya oraya geldi."

Peygamberimiz ona dedi ki: 'Seni, kendisinden başka ilâh bulunmayan ve Musa'ya Tevrat'ı indiren, sizin için denizi yaran, sizi denizden kurtarıp Firavun hanedanını denizde boğan, bulutla üzerinize gölge yapan, size bıldırcın eti ve kudret helvası indiren Allah adına yemine veriyorum, evli olup da zina eden kimselerin recim cezasına çarptırılmalarına ilişkin bir ifade var mıdır kitabınızda?'

İbn-i Suriya şunları söyledi: 'Evet, bana hatırlattığın zatın hakkı için, eğer yalan söylemem veya değiştirmem durumunda Tevrat'ın Rabbinin beni yakacağından korkmasaydım, sana bunu itiraf etmezdim. Peki sen söyle ey Muham-med, senin kitabında bunun hükmü nasıl yazılıdır?' Peygamberimiz buyurdu ki: 'Adalet sahibi dört kişi, erkeğin cinsel organının kadının cinsel organına sürme milinin sürmedanlığa girdiği gibi girdiğini görüp buna tanıklık ederse, onun recm cezasına çarptırılması [yani taşlanarak öldürülmesi] gerekir.' İbn-i Suriya dedi ki: Allah Tevrat'ta da Musa'ya bu şekilde vahyetmiştir."

"Hz. Peygamber ona dedi ki: 'O hâlde, ilk kez ne zaman Allah- 'ın hükmünde indirime gittiniz?' Dedi ki: 'Toplumun yüksek tabakalarından biri zina ettiği zaman ona ilişmezdik. Ama güçsüz kesimden biri zina ettiği zaman ona gereken cezayı uygulardık. Bu-

602 ............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

nun üzerine toplumun yüksek tabakaları arasında zina yaygınlaştı. Derken kıralımızın amcasının oğlu da zina etti. Ama ona recm cezasını uygulamadık. Sonra başka bir adam zina etti. Kıral onun recm edilmesini istedi. Halk buna karşı çıktı ve 'Hayır, falanı -yani amcasının oğlunu- recm etmediğin sürece bu adamı recm edemezsin.' dediler. Bunun üzerin dedik ki: Bir araya gelelim ve recm etme dışında bir ceza belirleyelim ve bu ceza yüksek kesimden olsun, alt katmanlardan olsun, herkesi kapsasın. Sonuçta, kırbaç ve dağlama cezasını öngördük. Bu ceza şöyle uygulanacaktı: Zina edenlere kırkar kırbaç vurulacak, sonra yüzleri is sürülerek karartılacak, yüzleri kuyruk kısmına gelecek şekilde eşeklere ters bindirilerek halk arasında dolaştırılacaklardı ve bu recm cezasının yerine geçecekti."

"Yahudiler İbn-i Suriya'ya çıkıştılar: 'Bakıyoruz, her şeyi ona anlatmakta gecikmedin! Aslında sen, bu konuda görüşüne baş vurulacak ehliyette değilsin; ama sen burada değildin ve senin bulunmadığın bir yerde senin arkandan olumsuz şeyler söylemek istemedik. İbn-i Suriya dedi ki: 'Beni Tevrat adına yemine verdi. Öyle olmasaydı, bunları ona anlatmayacaktım.' Daha sonra Hz. Peygamber, zina eden erkek ve kadının getirilmelerini istedi ve Mescidin önünde recm edildiler.

Ardından şöyle buyurdu: Ben, uygulamadan kaldırılan recm cezasını uygulayan ilk kişiyim.' Bunun üzerine Yüce Allah şu ayeti indirdi: "Ey Ehlikitap! Elçimiz size geldi. Kitaptan gizlediginiz şeylerin birçogunu size açıklıyor, birçogundan da geçiyor." (Mâide, 15) Bu sırada İbn-i Suriya yerinden kalktı ve ellerini Hz. Peygamberin (s.a.a) dizlerinin üzerine koydu ve şöyle dedi: 'Ben, vazgeçmen emredilen çok şeyi bize hatırlatmandan Allah'a ve sana sığınırım.' Bunun üzerine Peygamberimiz bu işten vazgeçti."

"Sonra İbn-i Suriya Peygamberimizden uykusunun nasıl olduğunu sordu. Peygamberimiz buyurdu ki: 'Gözlerim uyur, ama kalbim uyumaz.' İbn-i Suriya, 'Doğru söyledin' dedi, 'Bana, kimi çocukların babalarına benzedikleri hâlde neden hiç annelerine benze-

Mâide Sûresi 41-50 .................................................. 603

mediklerini ve kimi çocukların da annelerine benzedikleri hâlde neden hiç babalarına benzemediklerini açıklar mısın?' Peygamberimiz (s.a.a) dedi ki: 'Anne-babadan hangisinin döl suyu diğerine galip gelip onu geçerse, çocuk ona benzer.' İbn-i Suriya, 'Doğru söyledin' dedi, 'O hâlde bana, çocuğun nelerinin babadan, nelerinin de anneden kaynaklandığını söyle.' Bu sırada Peygamberimiz uzun süre kendinden geçti.

Sonra kendine gelince yüzü kıpkırmızı olmuştu ve boncuk boncuk terler akıyordu. Buyurdu ki: 'Et, kan, tırnak ve iç yağı anneden; kemik, sinirler ve damarlar da babadan kaynaklanır.' İbn-i Suriya şöyle dedi: Doğru söyledin, senin niteliklerin bir peygamberin nitelikleridir."

"Bunun üzerine İbn-i Suriya Müslüman oldu ve şunları söyledi: 'Ey Muhammed, hangi melek sana geliyor?' Peygamberimiz (s.a.a) buyurdu ki: 'Bana Cebrail adlı melek gelir.' 'Bana onun niteliklerini anlatır mısın?' dedi. Peygamberimiz Cebrail'in niteliklerini ona anlattı. İbn-i Suriya dedi ki: Ben, Cebrail'in Tevrat'ta da senin söylediğin gibi nitelendiğine ve senin gerçekten Allah'ın Resulü olduğuna tanıklık ederim."

"İbn-i Suriya Müslüman olunca, Yahudiler onunla ilgili olarak olumsuz şeyler söylemeye, ona sövüp saymaya başladılar. Tam kalkıp gideceklerdi ki, Kurayzaoğulları Yahudileri, Nâdiroğulları Yahudilerinin eteklerinden tutup oturmalarını istediler ve dediler ki: 'Ey Muham-med! Nâdiroğulları kardeşlerimizle babalarımız birdir, dinimiz birdir, peygamberimiz birdir. Buna rağmen bizden birini öldürdükleri zaman karşılığında kİsas yapmaya yanaşmazlar, bizden öldürülen adamın kan bedeli olarak yetmiş vasak hurma verirler. Biz onlardan birini öldürdüğümüz zaman ise katili öldürür ve bizden bize verdiklerinin iki katı, yani yüz kırk vasak hurma alırlar. Biz onlardan bir kadın öldürsek, onun yerine bir erkeğimizi öldürürler. Bir erkeklerini öldürsek, yerine iki erkeğimizi öldürürler.

Öldürdüğümüz kölelerine karşılık özgür bir insanımızı öldürürler. Bizim yaralarımız onların yaralarının yarısı gibi muamele görür. Şimdi bizimle onlar arasında sen hüküm ver.' Bunun üzerine yüce

604 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Allah recm cezasına ve kısasa ilişkin ayetleri indirdi."

Ben derim ki: Tabersi, Mecma-ul Beyan tefsirinde İmamBâkır- 'dan (a.s) aktardığı rivayetin yanı sıra bir grup müfessirin de rivayetine dayanmaktadır. Kıssanın giriş kısmında anlatılanlara yakın açıklamalar içeren rivayetler, Ehlisünnet'in hadis kaynaklarında ve tefsirlerinde çeşitli kanallarla Ebu Hüreyre'den, Bera b. Azib'ten, Abdullah b. Ömer'den, İbn-i Abbas'tan ve başkalarından aktarılmıştır. Söz konusu rivayetler birbirlerine yakın açıklamalar içermektediler. Kıssanın son kısmı ise, ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Abd b. Hamid ve Ebu Şeyh kanalıyla Katade'den, İbn-i Cerir, İbni Ishak, Taberani, Ebu Şeybe ve İbn-i Münzir kanalıyla da İbn-i Abbas'tan rivayet edilmiştir.

Rivayette belirtildiği gibi, İbn-i Suriya'nın recm cezasının Tevrat'ta yer aldığına ilişkin açıklamasının Kur'ân'daki şu ifadeyle desteklendiği kuşku götürmez bir gerçektir: "İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında dururken, seni nasıl hakem yapıyorlar?!" Ayrıca bu hükmün, hadiste aktarılanlara yakın bir şekilde bu günkü Tevrat'ta yer alması da bu hususu pekiştirici bir unsurdur. Söz gelimi, Tevrat'ın "Tesniye" bölümünün yirmi ikinci babında şöyle deniyor:

"(22) Eğer bir adam, başka bir adamın karısı olan bir kadınla yatmakta olarak bulunursa, o zaman kadınla yatan adam ve kadın, onların ikisi de öleceklerdir; ve İsrail'den kaldıracaksın. (23) Eğer kız olan bir genç kadın bir adama nişanlı ise ve bir adam onu şehirde bulup onunla yatarsa; (24) O zaman onların ikisini de o şehrin kapısına çıkaracaksınız ve onları, şehirde olduğu hâlde bağırmadığı için, kadını ve komşusunun karısını alçalttığı için erkeği taşla taşlayacaksınız ve ölecekler; ve kötülüğü aranızdan kaldıracaksınız." Bu ifadeler görüldüğü gibi, recm cezasını bazı durumlara özgü olarak dile getirmektedir.

Rivayette belirtildiği şekliyle Yahudilerin evli insanların zina cezasını sordukları gibi adam öldürme olaylarında kan bedelinin

Mâide Sûresi 41-50 ............................................................. 605

hükmünü de sormalarına gelince; daha önce de belirtildiği gibi, ayetler bunu destekleyecek işaretlerden büsbütün yoksun değildir. Ayette adam öldürmenin ve yaralamanın hükmü olarak belirtilen hususların Tevrat'ta mevcut olduğuna ilişkin açıklamalara gelince; bunların bugün Yahudilerin elinde bulunan Tevrat'ta da mevcut olduğunu görüyoruz.

Tevrat'ın "Çıkış" bölümünün yirmi birinci babında şöyle deniyor: "(12) Bir adamı vuran, vurduğu ölürse, mutlaka öldürülecektir. (13) Ve eğer pusu kurmaz, fakat Allah onu kendi eline teslim ederse, o zaman sana tayin edeceğim yere kaçacaktır... (23) Fakat zarar olursa, o zaman can yerine can, (24) göz yerine göz, diş yerine diş, el yerine el, ayak yerine ayak, (25) Yanık yerine yanık, yara yerine yara, bere yerine bere vereceksin."

Tevrat'ın "Leviler" bölümünün yirmi dördüncü babında şu ifadelere yer veriliyor: "(17) Ve bir kimse bir adamı vurursa mutlaka öldürülecektir. (18) Ve bir hayvanı vuran, can yerine can olarak onu ödeyecek. (19) Ve bir kimse komşusunu sakatlarsa, kendisine de yaptığı gibi yapılacaktır; (20) Kırık yerine kırık, göz yerine göz, diş yerine diş olmak üzere, adamı nasıl sakat etti ise de, kendisine de öylece edilecektir."

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, Ahmed, Ebu Davud, İbn-i Cerir, Ib-n-i Münzir, Taberani, Ebu Şeyh ve İbn-i Mürdeveyh İbn-i Abbas'tan şöyle rivayet ederler: Yüce Allah, "Kim Allah'ın indirdigiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerdir... zalimlerdir... fasıklardır." ayetlerini Yahudilerden iki topluluk hakkında indirmiştir. Cahiliye döneminde bunların güçlü olanı zayıf olanı eziyordu.

Güçlüler uyguladıkları baskı sonucu zayıfları şuna razı etmişlerdi: Üstün olanlardan bir kimse zayıf olanlardan birini öldürürse, onun kan bedeli elli vasak hurmadır. Zayıflardan bir kimse üstün olanlardan birini öldürürse, onun kan bedeli de yüz vasak hurmadır.

Bu uygulama Resulullah'ın (s.a.a) Medine'ye gelişine kadar bu şekilde devam etti. O gün her iki kabile de Peygamberi (s.a.a) kar-

606 ............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

şılamaya gelenler arasında yer alıyorlardı. Peygamberimiz de henüz onlara cephe almamıştı. Bu sırada zayıf kabilenin adamları ayağa kalkıp şöyle dediler: "Dünyada başka hangi iki kabile arasında böyle bir uygulama var: Ikisinin dini bir, soyları bir, beldeleri bir olacak; ama birinin kan bedeli diğerinin yarısı kadar olacak! Biz size bu üstünlük hakkını sizden korktuğumuz için vermiştik. Ama artık Muhammed geldiğine göre size bu ayrıcalığı tanımayacağız."

Bu konuşmalardan sonra iki kabile arasında bir savaşın çıkması an meselesiydi. Ki aralarında hüküm vermek üzere Peygamber efendimize (s.a.a) başvurma hususunda anlaştılar. Bu sırada üstün olan kabilenin adamları aralarında fikir alış verişinde bulunup şöyle dediler: "Allah'a andolsun ki, Muhammed sizden alıp onlara vereceği kan bedelinin iki katını onlardan alıp size verecek değildir. Nitekim onlar bize bu üstünlüğü ancak bizden duydukları korkudan dolayı tanıdıklarını ifade ettiler."

Bunun üzerine iki kabilenin, huzurunda yüzleşecekleri gün gelmeden Hz. Peygamberin (s.a.a) fikrini çalma amacına yönelik girişimlerde bulundular. Yüce Allah onların tüm durumlarını ve ne yapmak istediklerini Peygamberine haber verdi ve şu ayetleri indirdi: "Ey Elçi! ...küfürde yarışanlar seni üzmesin. ...Kim Allah'ın in-dirdigiyle hükmetmezse, işte onlar, yoldan çıkmışlardır.'" Sonra İbn-i Abbas şöyle dedi: "Allah'a andolsun ki, bu ayetler onlar hakkında nazil olmuştur."

Ben derim ki: Kummî de Tefsirinde bu kıssayı uzun bir hadisin kapsamında rivayet etmiştir. Orada ayrıca şöyle deniyor: "Üstün konumdaki kabile olan Nadîroğulları adına Peygamberimizle konuşan kişi, Abdullah b. Übey idi ve Peygamberi onlarla korkutmaya çalışıyordu. Ve yine, "Eger size bu verilirse alın, bu verilmezse sakının." diyen kişi de oydu."

Birinci rivayetin metni, buna göre daha doğrudur. Çünkü ayetlerin akışıyla daha uyumlu ve daha ahenkli görünmektedir. Özellikle ilk iki ayet, akışları itibariyle ikinci rivayette işaret edilen Kureyzaoğullarıyla Nadiroğulları arasında cereyan eden kan bedeli