El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân–c.5
 



564 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

çağırmıştı. Halife bizden elin nereden kesilmesi gerektiğini sordu.

Ben dedim ki: 'Bilekten kesilmesi gerekir. Çünkü yüce Allah, teyemmümle ilgili olarak, 'Yüzlerinizin ve ellerinizin bir kısmını meshedin.' buyurmuştur.' Orada bulunanlardan bazıları da benim görüşümü benimsediler."

"Başkaları da dediler ki: 'Bilâkis, elin dirsekten kesilmesi gerekir.' Halife 'Buna ilişkin kanıtınız nedir?' diye sordu. Dediler ki: Çünkü yüce Allah abdestle ilgili olarak, "...ve ellerinizi dirseklere kadar" buyurmuştur. Bu da, elin sınırının dirseklere kadar olduğunu gösterir."

"Sonra halife, Muhammed b. Ali'ye döndü ve şöyle dedi: 'Bu konuda sen ne dersin, ey Ebu Cafer?' Dedi ki: 'Bu zatlar, konu hakkında konuştular, ey Emir-ül Müminin.' Halife, 'Onların dediklerini bırak, sen ne diyorsun?' dedi. O, 'Beni bu hususta muaf tut, ey Emir-ül Mü-minin.' dedi. Halife, 'Görüşünü belirtmen için seni Allah adına yemine veriyorum.' diye diretince, o şöyle dedi: Madem ki, beni Allah adına yemine veriyorsun, ben de görüşümü açıklayacağım. Ben diyorum ki: Bu zatlar, sünnete aykırı görüşler ortaya koydular. Çünkü elin parmakların mafsallarından kesilmesi ve avucun bırakılması gerekir."

"Halife, 'Buna ilişkin kanıtın nedir?' diye sordu. Dedi ki: 'Resulullah'ın (s.a.a) şu sözü, 'Secde yedi organla yapılır: Yüz, iki el, iki diz ve iki ayak.' Eğer adamın elini bilekten veya dirsekten kesersen secde edeceği bir eli olmaz. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

'Secde yerleri Allah'ındır.' Burada secde edilirken yere konulan bu yedi organ kastedilmiştir. 'O hâlde Allah'la beraber, bir başkasını çagırmayın.' Dolayısıyla Allah'ın olan bir şey kesilmez. Mu'tasım bu cevabı çok beğendi ve hırsızın elinin parmak mafsallarından kesilmesini ve avucun bırakılmasını emretti. İbn-i Ebu Davud dedi ki: Işte o zaman benim için kıyamet koptu ve keşke yaşıyor olmasaydım, diye temenni ettim."

İbn-i Ebu Zurkan devamla şunları söyledi: İbn-i Ebu Davud dedi ki: 'Üç gün sonra kalktım, Mu'tasım'ın yanına gittim ve dedim ki:

Mâide Sûresi 33-40 ............................................................. 565

'Emir-ül Müminin'e öğüt vermek benim için vaciptir. Bundan dolayı cehenneme gireceğimi bilmeme rağmen kendisine bir şey söyleyeceğim.' Mu'tasım, 'Nedir o?' diye sordu. Dedim ki: 'Emir-ül Müminin, meclisine tebasının fukahasını ve ulemasını dinî bir meseleden dolayı toplayıp, buna ilişkin hükmü onlara soruyor. Onlar da konuya ilişkin görüşlerini belirtiyorlar. Mecliste Emir-ül Mümininin oğulları, komutanları, vezirleri ve kâtipleri de hazır. Diğer insanlar da kapı arkasından konuşulanları dinliyorlar. Sonra Emir-ül Müminin kalkıp onca fukaha ve ulemanın sözünü bir yana bırakarak, ümmetin bir kısmının imam olduğunu ve hilâfet makamına daha lâyık olduğunu savunduğu bir adamın görüşünü benimsiyor, diğerlerinin görüşlerini dikkate almıyor!' İbn-i Davud dedi ki: 'Benim bu sözlerim üzerine Mu'tasım'ın yüzünün rengi değişti. Yaptığım uyarının önemini kavradı ve bana, 'Allah, bu hayırlı uyarından dolayı seni hayırla ödüllendirsin.' dedi."

"Sonra dördüncü gün, vezirlerinin kâtiplerinden birini, onu (Muhammed b. Ali'yi) evine davet etmek üzere görevlendirdi. Adam onu davet etti, fakat o daveti kabul etmedi ve: 'Biliyorsun ki, ben sizin toplantılarınıza katılmam.' dedi. Adam: 'Ben seni yemeğe davet ediyorum. Sergilerime ayak basmanı ve evime girmeni, böylece evimi bereketlendirmeni istiyorum. Ayrıca Halifenin vezirlerinden falan oğlu falan da seninle karşılaşmak istiyor.' dedi. Ebu Cafer adamın evine gitti. Yemeği yiyince, zehirin acısını hissetti. Binek hayvanının getirilmesini istedi. Ev sahibi kalmasını isteyince: Gitmem, senin için evinde kalmamdan daha iyidir.' dedi. Ve üzerinden o gün ve o gece geçmeden vefat etti." [c.1, s.319-320, h:109]

Ben derim ki: Bu olay başka kanallardan da aktarılmıştır. Daha önce tekrarlanan bazı rivayetler gibi bu rivayeti uzun olmasına rağmen aktarmamızın sebebi, bazı Kur'ânî incelikleri içermesidir. Ki ayetlerin anlaşılmasında bunlardan yararlanılabilir.

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Ahmed, İbn-i Cerir ve İbn-i Ebu Hatem, Abdullah b. Ömer'den şöyle rivayet ederler: "Resulullah

566 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

(s.a.a) zamanında bir kadın hırsızlık yaptı. Kadının sağ eli kesildi. Ardından kadın: 'Ya Resulullah, benim tövbem kabul olur mu?' diye sordu. Resulullah (s.a.a)buyurdu ki: 'Evet, sen bu gün, annenden doğduğun günkü gibi, günahından berisin.' Bunun üzerine Mâide suresindeki şu ayet indi: Kim yaptıgı haksızlıktan sonra tövbe eder ve durumunu düzeltirse, şüphesiz Allah rahmetiyle ona dönüp tövbesini kabul eder. Çünkü Allah bagışlayandır, esirgeyendir."

Ben derim ki: Bu rivayet, bir tür uyarlamadır. Çünkü ayetin önceki ayetle bağlantılı olduğu ve her iki ayetinde birlikte indiği apaçık ortadadır.

Mâide Sûresi 41-50 ....................................................... 567

568 ..................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5 41- Ey Elçi! Ağızlarıyla "inandık" dedikleri hâlde kalpleri inanmamış olan (munafık)lardan ve Yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesin. Onlar (Yahudiler), yalana kulak verenler, sana gelmemiş olan bir başka kavme kulak verenlerdir. O kavim, kelimeleri yerlerine konulduktan sonra kaydırırlar; "Eğer size bu verilirse alın; eğer bu verilmezse sakının" derler. Allah kimi fitneye düşürerek sınamak isterse, sen onun için Allah'tan hiçbir şeye malik olamazsın. Onlar öyle kimselerdir ki Allah, onların kalplerini temizlemek istememiştir. Onlar için dünyada rezillik var ve yine onlar için ahirette de büyük bir azap vardır.

Mâide Sûresi 41-50 ....................................................... 569

42- Yalana kulak verirler, haram yerler. Sana gelirlerse, ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir; eğer onlardan yüz çevirirsen, sana hiçbir zarar veremezler. Ve eğer hüküm verirsen, aralarında adaletle hüküm ver. Çünkü Allah adalet sahiplerini sever.

43- Içinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında dururken, seni nasıl hakem yapıyorlar da sonra bunun ardından [Tevrat'taki hükümden] dönüyorlar?! Gerçekte onlar inanmış değillerdir.

44- Gerçekten Tevrat'ı biz indirdik, onda yol gösterme [itikadî bilgiler] ve nur [şer'î hükümler] vardır. (Allah'a) teslim olmuş peygamberler, onunla Yahudilere hüküm verirlerdi ve kendilerini Allah'a vermiş rabbanîler ve âlimler de, Allah'ın kitabını korumakla görevlendirildiklerinden ve onu gözetip kolladıklarından (onunla hüküm verirlerdi). O hâlde, insanlardan korkmayın, benden korkun ve benim ayetlerimi az bir paraya satmayın! Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerdir.

45- Onda onlara: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralara karşı kİsas yazdık. Kim bunu bağışlarsa, o kendisi için keffaret olur. Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar zalimlerdir.

46- Onların izleri üzerine arkalarından, önündeki Tevrat'ı doğrulayıcı olarak Meryem oğlu İsa'yı gönderdik ve ona, içinde yol gösterme ve nur [şer'î yasalar] bulunan, önündeki Tevrat'ı doğrulayıcı, korunanlar için yol gösterici ve öğüt olarak Incil'i verdik.

47- İncil sahipleri, Allah'ın onda indirdiği ile hükmetsinler. Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar fasıklar (yoldan çıkmışlar) dır.

48- Sana da kendinden önceki kitapları doğrulayıcı ve onlara egemen olarak bu kitabı gerçek üzere indirdik. Şu hâlde insanlar arasında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen gerçekten ayrılıp onların keyiflerine uyma. Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol belirledik. Allah isteseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı; fakat

570 ............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

size verdiği nimetler içinde sizi sınamak istedi. Öyleyse hayırlı işlerde yarışın; hepinizin dönüşü Allah'adır. O size ayrılığa düştüğünüz şeyleri haber verecektir.

49- Insanlar arasında Allah'ın indirdiğiyle hükmet, onların keyiflerine uyma. Onların, Allah'ın indirdiği şeylerin bir kısmından seni şaşırtmalarından sakın. Eğer dönerlerse, bil ki Allah, bazı günahları yüzünden onları felâkete uğratmak istiyordur. Zâten insanların çoğu yoldan çıkmışlardır.

50- Yoksa cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgisi olan bir toplum için Allah'tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?

AYETLERIN AÇIKLAMASI


Bu ayetler birbirleriyle bağlantılıdır. Tümüne tek bir ahenk egemendir.

Baştan sona aynı akış sürüp gitmektedir. Bundan da anlaşılıyor ki, ayetler, Ehlikitab'a mensup bir grup hakkında inmiştir. Adı geçen grup, Tevrat'ın bazı hükümleriyle ilgili olarak Resulullah'ın hükmüne başvururlar. Beklentileri, Hz. Muhammed- 'in (s.a.a) Tevrat'ın konuya ilişkin hükmünden farklı bir hüküm vereceği yönündedir. Böylece Tevrat'ın ağır hükmünden kaçıp Peygamberimizin (s.a.a) hükmüne razı olacaklar.

Bu arada, aralarında şu tür bir konuşma yapmayı da ihmal etmiyorlar: "Eger size bu verilirse -yani kişisel arzularınıza uyan hüküm verilirse- alın; eger bu verilmezse -yani size Tevrat'ın hükmü öngörü-lürse- sakının!"

Hz. Peygamber (s.a.a) onları Tevrat'ın hükmüne uymaya yöneltir, onlar bundan kaçınırlar. Bu arada, münafıklardan bir grup da, Ehlikita-b'ın, Peygamberimizden fetva isteyen, hükmüne başvuran mensupları gibi bir eğilim içine girerler. Peygamber'in (s.a.a) aklını çekip, hevadan hüküm vermesini, güçlülerin tarafını tutmasını, yani cahiliye hükmüyle hükmetmesini isterler. Oysa: "Kesin bilgisi olan bir toplum için Allah'tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?" Bu değerlendirme, ayetlerin nüzul sebebine ilişkin rivayetleri desteklemektedir.

Mâide Sûresi 41-50 .......................................................... 571

Buna göre, ayetler Yahudiler hakkında inmiştir. İçlerindeki eşraf takımından evli iki kişi zina ederler. Hahamlar, Tevrat'ta böyle durumlar için öngörülen taşlayarak öldürme (recm) cezasını kırbaç cezasıyla değiştirmek isterler. Bu arada, evli insanların zina etmeleri durumunda çarptırılacakları cezayı öğrenmek üzere Peygamberin (s.a.a) ya-nına adam gönderirler.

Şayet kırbaç cezasını öngörürse kabul edin, taşlayarak öldürmeyi öngörürse kabul etmeyin, diye de tembih ederler. Resulullah (s.a.a) taşlayarak öldürme hükmünü verir. Bunun üzerine Yahudiler, bunu kabul etmekten kaçınırlar. Bu arada Resulullah (s.a.a), İbn-i Suriya'dan Tevrat'ın konuya ilişkin hükmünü sorar ve gerçeği gizlememesi için onu Allah ve ayetleri adına yemine verir. Adam doğruyu söyler ve Resulullah'a recm hükmünün Tevrat'ta mevcut olduğunu belirtir. İnşallah, ilerideki hadisler bölümünde bu olayı daha detaylı bir şekilde ele alacağız.

Bununla beraber ayetler açıklamaları itibariyle bu özel durumdan bağımsızdırlar ve nüzul sebebine ilişkin rivayetlerde anlatılanlarla kayıtlı değiller. Yaşanan gelişmelere ilişkin özel sebeplerden dolayı inen Kur'ân ayetlerinin tipik bir özelliğidir bu. Bu gibi ayetlerin iniş sebeplerinin, ayetlerin birçok amacı arasında sadece belli bir payları olur. Bunun tek nedeni, Kur'ân'ın evrensel ve sürekli bir kitap oluşu, herhangi bir zaman veya mekânla kayıtlanamayacağı, belli bir kavme veya özel bir olaya özgülenemeyeceği gerçeğidir.

Ulu Allah konuya ilişkin olarak şöyle buyurmuştur: "O sadece bütün âlemler için bir ögüt-tür." (Yûsuf, 104) "Âlemlere uyarıcı olması için kuluna Furkan'ı indiren Allah pek kutludur." (Furkan, 1) "O, eşsiz bir kitaptır. Ki ne önünden, ne de arkasından ona batıl gelmez." (Fussilet, 42)

"Ey Elçi!...küfürde yarışanlar seni üzmesin." Bu ifade, ayette sözü edilen kimselerden gördüğü kötü muamele karşısında, Peygamberin (s.a.a) gönlünü hoş tutma, ona moral destek sağlama amacına yöneliktir. Ayette sözü edilenler, küfürde yarışanlardır, hızlı adımlarla küfür yolunda koşuşturanlardır. Bunların fiillerinden ve

572 .............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

sözlerinden küfrün gerekleri birer birer orta yere dökülür. Bunlar küfürde yarışan kâfirlerdir. Küfürde yarışmak, küfre doğru yarışmaktan farklıdır.

"Ağızlarıyla "inandık" dedikleri hâlde kalpleri inanma-mış olanlardan" Küfürde yarışanlara, yani münafıklara ilişkin bir açıklamadır bu. Burada nitelik, nitelenenin yerine konulmuştur. Bunun-la yasağın nedenine işaret etmek amaçlanmıştır. Nitekim, önceki nitelik, yani: "küfürde yarışanlar" ifadesi, yasaklanan şeyin nedenine yönelik bir işarettir. Dolayısıyla -Allah doğrusunu herkesten daha iyi bilir- şöyle bir anlam belirginlik kazanıyor: Bunların küfürde yarışmaları, senin üzülmene neden olmasın. Çünkü onlar, yalnızca dilleriyle i-nanmışlar, kalpleriyle değil; onlar mümin değildirler. Sana gelip bir şeyler söyleyen Yahudiler de öyle.

Ayetin akışından anlaşıldığı kadarıyla "ve Yahudilerden" ifadesi, "Agızlarıyla inandık, dedikleri hâlde kalpleri inanmamış olanlardan" ifadesine atfedilmiştir. Yeni bir başlangıç değildir. Buna göre, "Yalana kulak verenler sana gelmemiş olan bir başka kavme kulak verenler" ifadesi, mahzuf müptedanın haberidir. Yani, "Onlar, yalana kulak verenlerdirler."

Uyum içinde sıralanan bu cümleler, Yahudilerin durumunu açıklamaya yöneliktir. Ayetin girişinde işaret edilen münafıkların durumunun ise, bu niteliklerle örtüşmediği açıktır. Buna göre, sözü edilen bu Yahudiler, yalanı dinleyenlerdir. Yani yalan olduğunu bile bile onu sürekli dinlerler. Aksi takdirde bir yergi niteliği olarak kullanılmazdı. Onlar ayrıca, sana gelmeyen bir kavmi de çokça dinlemektedirler. Kendilerine yapılan bütün telkinleri kabul ediyor, kendilerinden istenen her şeyi yerine getiriyorlar.

Dinlemenin farklı anlamlar ifade etmesi nedeniyle "kulak verenler" ifadesi tekrarlanıyor. Çünkü birincisi "kulak verip dinlemek", ikincisi ise "kulak verip kabul etmek" anlamında kullanılmıştır. "Kelimeleri yerlerine konulduktan sonra kaydırırlar." Yani, yerlerine iyice yerleştikten sonra, kelimeleri yerlerinden kaydırıp ilgisiz anlamlara değiştirirler. Bu cümle, "bir başka kavme" sözünün ni-

Mâide Sûresi 41-50 ................................................. 573

teliği konumundadır. "Eger size bu verilirse alın; eger bu verilmezse sakının' derler." sözü de öyle.

Ayeti bütün olarak ele aldığımızda şu husus ortaya çıkıyor: Bir grup Yahudi, dinleri açısından cezayı gerektirirci bir suç işliyorlar. On-lar bunun için öngörülen ilâhî cezayı da bilmektedirler. Fakat bilginleri, sabitleşen bu hükmü değiştiriyorlar. Sonra içlerinden bir grubu Hz. Resulullah'a (s.a.a) gönderiyorlar ve bu olay hakkında hükmüne başvurmalarını emrediyorlar. Eğer bilginlerin verdiği değiştirilmiş hükme uygun bir hüküm verirse alın, başka bir hüküm verirse sakının, diye de tembihliyorlar.

"Allah kimi fitneye düşürerek sınamak isterse, artık sen onun için Allah'tan hiçbir şeye malik olamazsın." Görünen o ki bu cümle, bir ara cümle konumundadır. Bununla anlatılmak istenen şudur: Onlar, bu olayda ilâhî bir fitne ile sınanmaktadırlar. Do-layısıyla Peygamber (s.a.a) müsterih olmalı, üzülmemelidir. Çünkü bu iş Allah'- tandır ve O'na dönmektedir. Peygamber, bu işte Allah adına hiçbir role sahip değildir. Onların sınamadan geçirilmesi için bu iş illâki olacaktı. Bu nedenle üzülmeyi gerektirecek hiçbir gerekçe yoktur. "Onlar öyle kimselerdir ki Allah, onların kalplerini temizlemek istememiştir." Dolayısıyla kalpleri önceki kirliliği üzere kalmıştır.

Günah üzere günah işedikleri, tekrar tekrar yoldan çıktıkları için, Allah bununla onları saptırmıştır. Allah bununla ancak yoldan çıkanları saptırır.

"Onlar için dünyada rezillik var ve yine onlar için ahi-rette de büyük bir azab vardır." Dünyada rezil olacaklarına ilişkin bir tehdittir bu. Nitekim öyle oldular da. Ahirette de büyük bir azaba uğrayacakları vaat ediliyor.

"Yalana kulak verirler, haram yerler." Ragıb el-Isfahanî el- Müfredat adlı eserinde şöyle der: "es-Suht, gövdeden koparılmış kabuk demektir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Feyushitekum biazabin:

bir azap ile kökünüzü keser." (Tâhâ, 61) Bazıları bu ifadeyi "feyeshetekum" şeklinde okumuşlardır [ki, bu tarz okuyuş farkları anlam değişikliğine neden oluşturmaz]. Araplar, ["kökünü kazıdı"

574 ................................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

anlamında] "sehatehu" ve "eshatehu" derler. Yasak ve haram olan şey için de "es-suht" ifadesi kullanılır ki, bu gibi kişiyi utandıran şeylerin onun dinin ve kişiliğini kökünden kazıdığı ima edilir. Yüce Allah, "haram yerler..." (Mâide, 42) buyuruyor. Yani, dinlerini kökünden kazıyacak haram şeyler yiyorlar. Resulullah efendimiz (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Eti haramdan biten bedene ateş yaraşır." Bundan dolayı rüşvete de "suht" denilmiştir."

Şu hâlde, haramdan kazınılan her mal "suht"tur. Ayetin akışı gösteriyor ki, bu kelime ayette "rüşvet" anlamında kullanılmıştır. Bu bağlamda haram mal yediklerine işaret edilmesinden anılıyoruz ki: İçlerinden bir grubunu Hz. Peygamberin (s.a.a) yanına gönderen bilginler, Allah'ın konuya ilişkin hükmünü tahrif etmek için rüşvet almışlardı. Çünkü Allah'ın hükmü bazılarına zarar veriyordu. Onlar rüşvet vererek bu zararın önüne geçmek istediler. Bilginleri de rüşvet alarak Allah'ın hükmünü değiştirdiler.

Buradan hareketle anlıyoruz ki: "Yalana kulak veririler, haram yerler." nitelemesi, tümü itibariyle, Yahudilerin tümüne yönelik bir nitelemedir. Nitelemeyi aralarında paylaştırmak gerekirse, bu sefer, "Yalana kulak verirler" sözü, önceki ayette sözü edilen Yahudilerin, yani Hz. Peygamberin yanına gönderilenlerin ve onlarla aynı kategoriye giren diğer uyrukların niteliğini, "haram yerler" sözü ise, yine önceki ayette sözü edilen "bir başka kavm" in niteliğini anlatıyor. Kİsacası, demek istenen şudur: Yahudilerin bir kısmı rüşvet yiyen bilginler, bir kısmı da yalana kulak veren taklitçi kitlelerdir.

"Sana gelirlerse, ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir..." Burada hükmüne başvurmaları durumunda, aralarında hüküm vermek veya onlardan yüz çevirmek hususunda Peygamberimiz serbest bırakılıyor. Bilindiği gibi, Peygamber efendimizin (s.a.a) iki şeyden birini tercih etmesi, ancak gerektirici bir maslahata göre belirginlik kazanır. Dolayısıyla mesele, Hz. Peygamberin (s.a.a) görüşüne havale ediliyor.

Sonra yüce Allah, bu tercih bağlamında, Peygamberimize

Mâide Sûresi 41-50 ......................................................... 575

(s.a.a) aralarında hükmetmeyi terk etmesi, onlardan yüz çevirmesi durumunda bunun kendisine zarar vermeyeceğini, açıklıyor ve aralarında hükmetmesi durumunda adalet ilkesi doğrultusunda hükmetmesi gerektiğini vurguluyor.

Sonuçta mesele şuraya gelip dayanıyor: Yüce Allah, onların arasında hükmünün geçerli olmasından başka bir şeye razı olmuyor. Dolayısıyla Hz. Peygamber (s.a.a) ya onlar hakkında Allah'ın hükmünü uygulayacak ya da onlar hakkında hükmetmeyecek. Başka bir hüküm vermesi ise, söz konusu değildir.

"İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında dururken seni nasıl hakem yapıyorlar da sonra bunun ardından dönüyorlar?! Gerçekte onlar inanmış değillerdir." Burada Yahudilerin bir tutumunun hayret verici oluşuna dikkat çekiliyor. Şöyle ki: Kendileri kitap ve şeriat sahibi bir ümmettirler. Senin peygamberliğini, getirdiğin kitabı ve şeriatı inkâr ederler. Sonra bir gelişme yaşanıyor ve buna ilişkin Allah'ın hükmü kitaplarında mevcuttur. Ama onlar, içinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat'tan yüz çeviriyorlar. Dolayısıyla kitaptan ve hükmünden uzak duran bu adamlar, ona inanmıyorlar.

Bu bakımdan, "Sonra bunun ardından dönüyorlar" ifadesinin an-lamı şu şekilde belirginleşiyor: Içinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında bulunduğu hâlde, olaya ilişkin hükümden dönüyorlar. "Gerçekte onlar inanmış degillerdir" yani, onlar Tevrat'a ve içerdiği hükümlere inanmıyorlar. Onlar Tevrat'a ve hükmüne inanmak durumundan saparak küfre yönelmişlerdir.

"Sonra bunun ardından dönüyorlar" ifadesini, Peygamberin (s.a.a) verdiği hükümden dönüyorlar, şeklinde anlamak da mümkündür. Bu durumda, "Gerçekte onlar inanmış degillerdir." ifadesini de, onlar Hz. Peygambere (s.a.a) inanmış değillerdir, şeklinde anlamak gerekir. Çünkü Hz. Peygamber'e başvurmaları, aralarında hükmetmesini istemeleri, ona inanmış olduklarını ima edecek bir davranıştı. Ya da hem Tevrat'a, hem de Hz. Peygambere inanmamış oldukları kastedil-miş olabilir. Ne var ki, önceki anlam, ayetlerin akışına daha uygundur.

576 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Ayet, bugün Yahudilerin elinde bulunan Tevrat'ı bir ölçüde onaylamaktadır. Bugünkü Tevrat, Babil'i fetheden Iran kralı "Kûruş" un izniyle "Azra" tarafından derlenmiştir. Kuruş, Israiloğullarını Babil esaretinden kurtarmış, Filistin'e dönüp heykeli onarmalarına izin vermişti. Bu Tevrat, Hz. Peygamber zamanında onların ellerindeydi. Bugün de aynı Tevrat ellerindedir. Kur'ân, bu Tevrat'ta Allah- 'ın hükmünün bulunduğunu açıklıyor. Ama aynı zamanda tahrif ve değişim geçirdiğini de vurguluyor.

Bütün bunlardan şu sonuca varıyoruz: Bugün Yahudilerin elinde bulunan Tevrat, Hz. Musa'ya (a.s) inen orijinal Tevrat'tan bölümler içeriyor. Bunun yanında bazı yerleri tahrif edilmiş, değiştirilmiştir; ya eklemede bulunulmuş, ya çıkarmalar yapılmış ya da ifadelerin yerleri değiştirilmiştir vs. Kur'ân'ın Tevrat'a ilişkin görüşü budur. Bu konuda yapılacak objektif kapsamlı bir araştırma da bunun böyle olduğunu ortaya koyacaktır.

"Gerçekten Tevrat'ı biz indirdik, onda yol gösterme ve nur vardır. (Allah'a) teslim olmuş peygamberler, onunla Yahudilere hüküm verirlerdi." Bu ifade, önceki ayette açıklanan hususun gerekçesini açıklamaya yöneliktir. Dolayısıyla, bu ve bundan sonraki ayetler, yüce Allah'ın değişik dönemlerde yaşayan topluluklara şeriatlar indirdiğini, bu şeriatları kutsal kitaplar kapsamında onlara indirdiğini açıklıyor.

Bununla güdülen amacın, söz konusu toplulukların bu kitaplar aracılığıyla doğru yola iletilmeleri, onların aracılığıyla hakkı görmeleri, aralarında baş gösteren ihtilaflar hususunda onlara başvurmalarıdır. Bu çerçevede peygamberlere ve bilginlere, indirilen bu kitapların içerdiği şeriatlar doğrultusunda hüküm vermeleri, kitapları ve içerdiği şeriatları korumaları, değiştirme ve tahrif girişimlerinden muhafaza etmeleri, hükmederken, insanlardan miktarı ne olursa olsun, az olmaktan öte olmayan herhangi bir bedel almamaları, bu hususta sadece Allah'tan korkmaları, O'ndan başkasından korkmamaları emrediliyor.

Bu arada yükümlülükleri daha da pekiştirilerek heva ve heves-

Mâide Sûresi 41-50 ...................................................... 577

lere tâbi olmamaları, dünya perestlerin baştan çıkarıcı çalımlarına kanmamaları isteniyor. Şeriatların ve hukuk sistemlerinin farklılığı, toplumların ve yaşadıkları dönemlerin farklılığından kaynaklanan bir durumdur. Amaç, toplumlara yönelik ilâhî sınamanın eksiksiz olarak tamamlanmasıdır. Çünkü asırlar geçtikçe zamanlar değişik kapasiteler edinir. Güçlülük ve zayıflık bakımından değişiklik arz eden iki farklı kapasite de, tek bir tarzda sürüp giden tek bir teorik ve pratik eğitim sistemi ile istenen olgunluk derecesine ulaşmaz. Dolayısıyla, "Gerçekten Tevrat'ı biz indirdik, onda yol gösterme ve nur vardır." ifadesi, doğru yola ulaşmak için bir ölçüde hidayet ve Israiloğullarının pratikleri ölçeğinde ve kapasiteleri oranında bilgileri ve hükümleri görmek için bir nur vardır demektir.

Yüce Allah, Kur'ân-'da, onların genel ahlâkî yapılarını, çeşitli dönemlerde tarih sahnesine çıkan halklarının karakteristik özelliklerini ve anlayış kapasitelerini açıklamıştır. Bu yüzden onlara hidayetin sadece bir kısmını, nurun sadece bir bölümünü indirmiştir. Bu eski dönemde yaşamalarından, ümmet olarak önce tarih sahnesine çıkmalarından ve kapasitelerinin azlığından kaynaklanan bir durumdur. Yüce Allah bir ayette şöyle buyurmuştur: "Musa için levhalarda her şeyden bir ögüt ve her şeyin bir açıklamasını yazdık." (A'râf, 145)

"(Allah'a) teslim olmuş peygamberler, onunla Yahudilere hüküm verirlerdi." Bu ifade de peygamberler Allah'a teslim olmak anlamına gelen "İslâm" niteliğiyle anılıyorlar. İslâm, Allah katındaki dinin adıdır. Bununla dinin tek olduğuna işaret ediliyor. Bu din de Allah'a teslim olmaktır, O'na kulluk sunmaktan kaçınmamaktır. Allah'a teslim olmuş bir müminin Allah'ın hükümlerini ve yasalarını kabul edip uygulamaktan kaçınması düşünülemez.

"Kendilerini Allah'a vermiş rabbanîler ve âlimler de, Allah'ın kitabını korumakla görevlendirildiklerinden ve onu gözetip kolladıklarından (onunla hüküm verirlerdi)." Yani, bilgi ve amel olarak kendilerini Allah'a adayan âlimler ya da "Rabbaniyyûn" kelimesinin "rab" veya

578 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

"terbiye" sözcüklerinden türediğini esas alarak, bilgileri doğrultusunda insanları terbiye etme görevini üstlenenler ve Yahudilerin üst düzey bilginleri olan Hahamlar, Allah'ın emri doğrultusunda onunla hükmederlerdi. Allah, kitabı koruma görevini de onlara vermişti. Dolayısıyla kitabı koruma ve onu taşıma açısından onun gözetleyicileriydiler -denetleyicileriydiler- de. Onu ezber-lerinde tuttukları için değiştirilme ve tahrif ihtimali de ortadan kalkıyordu. Bu bakımdan, "ve onu gözetip kolladıklarından" ifadesi, "ko-rumakla görevlendirildikten" ifadesinin bir sonucu konumundadır. Onlara kitabı korumaları emredilmişti, onlar da, onu kollayıp gözetmek suretiyle koruyorlardı.

Şahitlik etmenin, kollayıp gözetmenin anlamıyla ilgili olarak anlattıklarımız, ayetin akışından da kendini göstermektedir. Bazılarına göre, bundan maksat, Peygamberin recme ilişkin hükmünün Tevrat'ta yer aldığına tanıklık etmeleridir. Diğer bazılarına göre de, bundan maksat, kitabın tek ve ortaksız Allah'ın katından geldiğine şahitlik etmeleridir. Ne var ki ayetin akışından, bu iki yorumu destekleyecek karineler algılamak mümkün görünmüyor.

"O hâlde, insanlardan korkmayın, benden korkun ve benim ayetlerimi az bir paraya satmayın." ifadesine gelince, bu cümle, "Gerçekten Tevrat'ı biz indirdik, onda yol gösterme ve nur vardır... onun-la hüküm verirlerdi." ifadesinin ayrıntısı, açılımı konumundadır.

Yani, Tevrat bizim katımızdan indirilmiştir ve bir şeriat, bir hukuk sistemi içermektedir. Peygamberler, kendini Allah'a adamış bilginler ve Hahamlar aranızda onunla hüküm verirlerdi. Şu hâlde, ondan herhangi bir şey gizlemeyin, birilerinden korktuğunuz veya maddî bir çıkar beklentisi içinde olduğunuz için onu değiştirmeyin. Diğer bir ifadeyle: Insanlardan korkup Rabbinizi unutmayın. Bilâkis, Allah'tan korkun ki, insanlardan korkmayasınız. Öbür yandan, boş, geçici dünyevî bir mal veya makam şeklinde somutlaşan az bir bedele karşılık Allah'ın ayetlerini satmayın.

Bu ifadenin, anlam itibariyle, "Allah'ın kitabını korumakla görevlendirildiklerinden ve onu gözetip kolladıklarından" ifadesine

Mâide Sûresi 41-50 ........................................................ 579

ilişkin bir ayrıntı olması da mümkündür. Çünkü bu, bir anlamda kitabı koruma hususunda söz alma hükmündedir. Yani, kitabı koruma hususunda onlardan söz aldık ve onları buna şahit tuttuk ki, onu değiştirme-sinler, onun hükmünü açıklamak hususunda benden başkasından kork-masınlar ve ayetlerimi az bir paraya satmasınlar. Nitekim yüce Allah, başka ayetlerde şöyle buyurmuştur: "Allah kendilerine kitap verilenlerden 'Onu insanlara mutlaka açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz' diye söz almıştı. Onlar ise, bunu arkalarına atıp terk ettiler; onun karşılıgında az bir menfaat aldılar." (Âl-i Imrân, 187) "Onların ardından, yerlerine geçip kitaba varis olan birtakım insanlar geldi ki, onlar şu alçak dünyanın menfaatini alıyorlar ve 'Biz nasıl olsa bagışlanacagız'

diyorlar. Kendilerine benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlar. Peki, Allah hakkında, gerçek-ten başkasını söylememeleri hususunda kendilerinden kitap mİsakı alınmamış mıydı?! Ve onun içindekini okuyup ögrenmediler mi?! A-hiret yurdu korunanlar için daha hayırlıdır. Düşünmüyor musunuz? Onlar ki kitaba sımsıkı sarılırlar ve namazı kılarlar, elbette biz, iyili-ge çalışanların ecrini zayi etmeyiz." (A'râf, 169-170) Bu ikinci anlam, ayetin devamındaki "Kim Allah'ın indirdigiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerdir." şeklindeki sert ve vurgulu ifade-ye daha uygun ve daha yatkın görünmektedir.

"Onda onlara: Cana can... yaralara karşı kİsas yazdık." Ayetin akışı, özellikle "yaralara karşı kİsas" ifadesi perspektifinden bakıldığında, gösteriyor ki, maksat, adam öldürme, bir organı kesme ve yaralama gibi suç türlerine ilişkin kİsas (ödeşme) hükmünü açıklamaktır. "Cana can..." ifadesindeki ve diğer hususlarla ilişkili ifadelerdeki karşılıklılık durumu, kİsas edilenle kendisi için kİsas edilen arasında geçerlidir. Demek isteniyor ki, kİsas bazında canın dengi yine bir candır, göz göze karşılıktır, burun buruna vs. Ifadenin orijinalindeki "ba" harfi, mukabele anlamını içerir. "Bi'tu haza bi-haza= Şu malı şu fiyat karşılığında sattım." örneğinde olduğu gibi.

580 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Dolayısıyla bir ahenk içinde akıp giden cümlelerin anlamı şu sonuca götürüyor bizi: Öldürülen bir cana karşılık bir can öldürülür, oyulan bir göze karşılık bir göz oyulur, kesilen bir buruna karşılık bir burun kesilir, koparılan bir kulağa karşılık bir kulak koparılır, sökülen bir dişe karşılık bir diş sökülür. Ve yaralamaların karşılığı da yaralamadır. Kİsacası insanın canı ve bedeninin tüm organları bazında kİsas, onların karşılıklarına uygulanır.

"Cana can..." ifadesi için -ayrıca diğer cümleler için de- 'Cana karşılık bir can kİsas edilir veya öldürülür' şeklinde bir takdirî açılım öngörenlerin maksadı da bu olsa gerektir. Yoksa böylesi bir takdirî açılıma hiç gerek yoktur. Cümleler dil açısından tamdır ve cümle içindeki zarf, takdirî açılıma gerek duymayan zarf-ı lağv türündendir.

Tefsirini sunduğumuz şu ayet, şöyle bir imada da bulunmuyor değildir: Burada zikredilen hüküm, onların başlarına gelen olay için Peygamberden (s.a.a) bekledikleri ve önceki ayetlerde de işaret edilen hüküm değildi. Çünkü ayetlerin akışı, "Gerçekten Tevrat- 'ı biz indirdik, onda yol gösterme ve nur vardır." ifadesiyle yenileniyor. Bundan sonraki rivayetler bölümünde değineceğimiz gibi, bu hüküm bugün Israiloğullarının elinde bulunan Tevrat'ta da mevcuttur.

"Kim bunu bağışlarsa, o kendisi için keffaret olur." Öldürülenin yasal velisi olup kİsas hakkına sahip kişi veya saldırıya uğrayıp yaralanan kimse suçluyu bağışlar, kİsas uygulamasından vazgeçerse, yani affederse bu, bağışlayan kişinin günahlarının keffareti veya suçlunun işlediği suçun keffareti olur. Konunun akışından anlıyoruz ki, ayette kastedilen anlam şudur: Şayet kİsas hakkına sahip olan kişi bağışlarsa, bu onun için keffaret olur. Eğer bağışlamazsa, hükmetme yetkisine sahip olan kişi, Allah'ın indirdiği kİsas hükmünü uygulamalıdır. Buna rağmen kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, zalimlerden olur.

Buradan hareketle öncelikle şunu anlıyoruz: "ve men lem

Mâide Sûresi 41-50 ........................................................ 581

yahkum =kim hükmetmezse" ifadesinin başındaki "vav" harfi, "men tesaddaka =kim bağışlarsa" ifadesine yönelik bir atıf işlevini görüyor. Yeni bir cümleye başlanıldığını bildirmiyor. Nitekim "men tesaddaka=kim bağışlarsa" ifadesinin başındaki "fa" harfi de ayrıntılandırma amacına yö-neliktir. Mücmel anlatımdan sonra, ayrıntılı açıklamaya geçiş yani. Kİsas ayetini de buna örnek gösterebiliriz: "Ama öldüren kimse, kardeşi tarafından affedilirse, o zaman örfe göre uygun olanı yapması ve güzelce (diyeti) ödemesi gerekir." (Bakara, 178)

İkincisi: "Kim... hükmetmezse" ifadesi, nedenin sonucun yerine konulmasının tipik bir örneğidir. Bu durumda takdirî açılımı şöyle olur: Eğer bağışlamazsa, o zaman Allah'ın indirdiğine göre hükmetsin. Çünkü Allah'ın indirdiğine göre hükmetmeyenler zalimlerdir.

"Onların izleri üzerine arkalarından, önündeki Tevrat'ı doğrulayıcı olarak Meryem oğlu İsa'yı gönderdik." Ayetin orijinalinde geçen "kaffeyna" fiilinin mastarı olan "et-takfiye" kelimesi, bir şeyi başka bir şeyin ardına koymak anlamına gelir ve "kafâ=başın ense kısmı kelimesinden türemiştir. "el-Asâr" ise "eser"in çoğuludur. Bu da bir şeyin varlığına delâlet etme niteliğine sahip ve ondan kaynaklanan etkinlikler anlamına gelir. Daha çok yürüyen kimsenin geride bıraktığı ayak izi anlamında kullanılır. "Onların izleri üzerines" ifadesindeki zamir, peygamberlere dönüktür.

"Onların izleri üzerine arkalarından... Meryem oglu İsa'yı gönderdik." ifadesi kinayeli istiare sanatına bir örnektir. Bununla demek isteniyor ki: Hz. İsa (a.s) kendisinden önceki peygamberlerin izlediği yolu izlemiştir. Bu, insanları tevhide ve Allah'a teslim olmaya davet etme yoludur.

"Önündeki Tevrat'ı dogrulayıcı" ifadesi, "Onların izleri üzerine arkalarından..." ifadesini açıklamakta ve İsa'nın davetinin Musa'- nın davetinin aynısı olduğunu, temelde aralarında herhangi bir fark bulunmadığını göstermektedir.

"...Ona, içinde yol gösterme ve nur bulunan, önündeki Tevrat'ı doğ-

582 .............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

rulayıcı... olarak Incil'i verdik." Ayetlerin akışı, Hz. Musa'nın, Hz. İsa'- nın ve Hz. Muhammed'in (s.a.a) şeriatlarının durumlarını açıklaması ve onların kitapları hakkında inmiş olması bakımından, bunların birbirleriyle uyumlu olduklarını göstermektedir.

Bundan sırasıyla şu sonuçlar çıkar:

Birincisi: Ayette sözü edilen ve müjde anlamına gelen- Incil, Hz. İsa'ya (a.s) inen bir kitaptı, kitap dışında sırf bir müjde değildi. Ne var ki yüce Allah, Tevrat ve Kur'ân hakkında ayrıntılı bilgi verdiği gibi onun inişi hakkında ayrıntılı bilgi vermemiştir. Ulu Allah Tevrat'la ilgili olarak şöyle buyuruyor: "Allah buyurdu ki:

'Ey Musa, ben, üzerine bıraktıgım görevlerle ve sözlerimle seni insanların başına seçtim; artık sana verdigimi al ve şükredenlerden ol!' Ona levhalarda her şeyden bir ögüt ve her şeyin bir açıklamasını yazdık." (A'râf, 145) "...Musa levhaları aldı. Onlardaki yazıda Rablerinden korkanlar için yol gös-terme ve rahmet vardır." (A'râf, 154) Kur'ân'la ilgili olarak da şöyle buyuruyor: "Onu Ruh-ul Emin indirdi, senin kalbine, uyarıcılardan olman için, apaçık Arapça bir dil-le." (Şuarâ, 195), "O, degerli bir elçinin sözüdür. Güçlüdür o elçi arşın sahibi Allah katında yücedir. Orada kendisine itaat edilen, güvenilendir." (Tekvîr, 21), "...sahifeler içindedir, deger verilen, saygı ile yükseltilen, tertemiz sahifeler. Degerli, iyi yazıcıların ellerinde." (Abese, 13-16)

Buna karşın yüce Allah, Incil'in inişi hakkında ayrıntılı bilgi vermemiş, ayrıntılardan söz etmemiştir. Şu kadarı var ki, önceki ayette Tevrat'ın Hz. Musa'ya (a.s) inişinden ve Kur'ân'ın Hz. Muhammed'e (s.a.a) inişinden söz edildiği bir atmosferde, onun da İsa'ya inişinden söz edilmesi, onun da sözü edilen iki kitap türünden bir kitap olduğunu göstermektedir.

İkincisi: Aynı şekilde Tevrat'ın niteliğinden söz edilirken, "Gerçekten Tevrat'ı biz indirdik, onda yol gösterme ve nur vardır." şeklinde bir ifadenin kullanılmasının ardından, yüce Allah'ın Incil'i nitelerken, "içinde yol gösterme ve nur bulunan" buyurması ile kitabın içerdiği bilgi ve hükümleri kastetmiştir. Ancak yüce Allah,

Mâide Sûresi 41-50 ....................................................... 583

aynı ayette, ikinci kez "korunanlar için yol gösterici ve ögüt olarak" buyurması gösteriyor ki, önceki yol gösterme, öğüt ifadesiyle açıklanan "yol gösterme"den farklıdır. Dolayısıyla daha önce işaret edilen "yol gösterme", inanç bazında doğru yola ulaşmayı sağlayan bilgi türündendir. Dinde takvalı olmaya ulaştıran, günahlardan korunmayı sağlayan bilgilerin yol göstericiliği ise, ikinci sözü edilen 'yol gösterme'nin kapsamı dâhilindedir.

Buna göre, "Nur" ifadesinin somut karşılığı olarak sadece hükümler ve şer'î yasalar kalıyor. Ayetin üzerinde biraz düşünüldüğünde, bunun böyle olduğu görülecektir. Çünkü hükümler ve şer'î yasalar aydınlatıcı olgulardır. Onların ışığında ve aydınlığında hayat yolunda ilerleme sağlanır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Ölü iken kendisini dirilttigimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebilecegi bir ışık verdigimiz kimse..." (En'âm, 122) Böylece anlaşılıyor ki: Tevrat'ın niteliği bazında kullanılan "yol gösterme" (hidayet) ile Incil'in niteliği bazında kullanılan ilk "yol gösterme"den maksat tevhid ve ahiret inancı gibi itikadî bilgilerdir. Yine her ikisi hakkında kullanılan "nur"dan maksat da, şer'î yasalar ve hükümlerdir. Ikinci kez, Incil'in niteliği olarak geçen "yol gösterme" ise, öğütler ve nasihatlar anlamında kullanılmıştır. Yine de Allah doğrusunu herkesten daha iyi bilir.

Bununla, "yol gösterme" kavramının ayette tekrarlanmasının nedeni de anlaşılıyor. Buna göre, ikinci kez işaret edilen "yol gösterme", birincisinden farklıdır. Dolayısıyla "öğüt" ifadesi de, açıklama nitelikli atıf konumundadır.

Üçüncüsü: İncil'in ikinci kez nitelendirilmesi bazında "önündeki Tevrat'ı dogrulayıcı" denilmesi, te'kit veya başka bir amaca yönelik bir tekrar olarak algılanmamalıdır. Bilâkis, bu ifadenin maksadı, Incil'in Tevrat'ın içerdiği şeriata tâbi olduğunu vurgulamaktır.

Çünkü Incil'de Tevrat'ın içerdiği şeriatı onaylayıcı, insanları Tevrat'a uymaya davet edici ifadelerin dışında bir amaç güdülmüyor. Hz. İsa'nın istisna ettiği bazı hususlar başka. Kur'ân-ı Kerim bunu da şöyle dile getiriyor: "Size haram kılınan bazı şeyle-

584 ............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

ri de size helâl yapayım diye." (Âl-i Imrân, 50) Bunun kanıtı da, Kur'ân'ı incelemeye dönük bir sonraki ayetin içeriğidir: "Sana da kendinden önceki kitapları dogrulayıcı ve onlara egemen olarak bu kitabı gerçek üzere indirdik."

"Korunanlar için yol gösterici ve öğüt olarak..." Daha önce bu ifadeyle neyin anlatılmak istendiğini açıkladık. Bu ayet gösteriyor ki, Hz. İsa'ya inen İncil'de, Tevrat'ın kapsadığı inançlarla ilgili bilgilerin ve pratik hükümlerin yanı sıra, dinî takvaya, dinin yasaklarından sakınıp korunmaya özel bir itina gösterilmiştir. Her ne kadar bugün Yahudilerin elinde bulunan Tevrat'ı Kur'ân tümüyle onaylamıyorsa da, Matta, Markos, Luka ve Yuhanna'ya mal edilen dört Incil de Kur'ân'ın İsa'ya indiğini söylediği Incil'den farklı ise de, ancak bu halleriyle de bu anlamı doğrulamaktadır. Inşallah ileride bu konuya detaylı bir şekilde değineceğiz.

"İncil sahipleri, Allah'ın onda indirdiği ile hükmetsinler." Hz. İsa'ya indirilen Incil'de neshedildiği belirtilen kimi hükümlerin dışında, Incil'de Tevrat'ın içerdiği şeriatın tümüyle onaylandığı bildirilmişti. Incil Tevrat'ın içerdiği şeriatı onayladığına ve onda haram olan bazı şeyleri helâl yaptığına göre, Incil'in helâl kıldığı bazı şeylerin dışında, Tevrat'ın içeriğine göre amel etmenin, Allah'ın Incil'de indirdiği şeylerle amel etmek anlamına geleceği açıktır.

Buradan hareketle anlıyoruz ki, bazı tefsir bilginlerinin, ayetin, Incil'in Tevrat gibi ayrıntılı bir şeriat içerdiğini ifade ettiği yönündeki çıkarsamaları zayıftır.

"Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar fasıklar (yoldan çıkmışlar)dır." Bu ifade, "hükmetsinler" ifadesinin içerdiği emri pekiştirmeye yöneliktir. Yüce Allah, bu ifadeyi pekiştirme amacına yönelik olarak üç kez tekrarlamıştır. Iki kez Yahudilerle, bir kez de Hıristiyanlarla ilgili olarak ve küçük farklılıklarla, "Kim Al-lah'ın indirdigi ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerdir.", "...işte onlar zalimlerdir.", "...işte onlar fasıklardır." buyurmuştur. Böylece onların kâfirlikleri, zalimlikleri ve fasıklıkları hükme bağlanıyor. Konu Hıristiyanlarla ilgiliyken "fasıklık, yoldan çıkmışlık"tan,

Mâide Sûresi 41-50 ......................................................... 585

Yahudilerle ilgiliyken "kâfirlik"ten ve "zalimlik"ten söz edilmesi, şundan olsa gerektir: Hıristiyanlar tevhidi (Allah'ın birliği ilkesini) teslis (üçlü tanrı motifi) ile değiştirdiler. Tevrat'ın hükümlerini ellerinin tersiyle iterek, Pavlos'un direktifleri doğrultusunda Hz. İsa'nın (a.s) dinini, Hz. Musa'nın (a.s) dininden ayrı, bağımsız bir din hâline getirdiler. İsa'nın kendini feda etmesi efsanesini uydurarak dinî hükümleri ortadan kaldırdılar. Böylece Hıristiyanlar, tevillerle tevhitten ve tevhid esaslı şeriattan uzaklaştılar. Allah'ın hak dininden çıktılar. Bilindiği gibi fısk, bir şeyin yerleşik bulunduğu yerden çıkması demektir. Hurma çekirdeğinin kabuğunun içinden çıkması gibi.

Yahudilere gelince, onlar sahip oldukları Hz. Musa'nın (a.s) dini hususunda bir kuşkuya, bir yanılgıya düşmediler. Yalnızca bildikleri öğretileri ve hükümleri reddettiler. Bu ise, Allah'ın ayetlerini inkâr etmek, onlara haksızlık etmek demektir.

"Kim Allah'ın indirdigi ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerdir.", "...işte onlar zalimlerdir.", "...işte onlar fasıklardır." ayetleri mutlaktır. Dolayısıyla buradaki muhatapları Ehlikitap olmakla birlikte belli bir topluluğa özgü kılınamazlar.

Tefsir bilginleri, Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyen kimsenin küfrünün anlamı hakkında: Allah'ın indirdiğinden başkasıyla yargılayan yargıç, Allah'ın indirdiğinden başkasıyla hükmeden hâkim ve sünnetin dışında bir gelenek uyduran bidatçi gibi, değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu konu, fıkhî bir meseledir. Bize göre bu konudaki doğru görüş de şudur: Sabit olduğunu bilerek şer'î bir hükme veya dinin herhan-gi bir ilkesine karşı çıkıp onu reddetmek küfrü gerektirir. Sabit olduğunu bilip reddetmeden karşı çıkmak fıskı gerektirir.

Sabit olduğunu bilmeden reddetmekse küfrü veya fıskı gerektirmez. Çünkü bu bir kusurdur ve böyle bir kimse mazur sayılır. Ancak bu kusurda kişinin ön ihmalinin olması başka. Daha ayrıntılı bilgi için fıkıh kitaplarına bakmak gerekir.

"Sana da kendinden önceki kitapları doğrulayıcı ve onlara egemen olarak bu kitabı gerçek üzere indirdik." Ayetin orijinalinde geçen