El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân–c.5
 



544 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

in, kardeşi Habile karşı kalktı, ve onu öldürdü. (9) Ve Rab Kaine dedi: Kardeşin Habil nerede? Ve dedi: Bilmiyorum; kardeşimin bekçisi miyim ben? (10) Ve dedi: ne yaptın? Kardeşinin kanının sesi topraktan bana bağrıyor. (11) Ve şimdi sen toprak tarafından lânet edildin, o toprak ki kardeşinin kanını senin elinden almak için ağzını açtı; (12) toprağı işlediğin zaman, artık sana kuvvetini vermiyecektir; yeryüzünde kaçak ve serseri olacaksın. (13) Ve Kain Rabbe dedi: Cezam taşınamıyacak derecede büyüktür.

(14) Işte, bugün toprağın yüzü üzerinden beni kovdun; ve senin yüzünden gizli kalacağım; ve yeryüzünden kaçak ve serseri olacağım; ve vaki olacak ki, her kim beni bulursa, beni öldürecektir. (15) Ve Rab ona dedi: Bunun için Kaini her kim öldürürse, ondan yedi kere öç alınacaktır. Ve Rab, her kim onu bulursa kendisini vurmasın diye, Kain üzerine bir nişane koydu. (16) Ve Kain Rabbin önünden çıktı, ve Adenin şarkında Nod diyarında oturdu." (Tevrat'tan alınan alıntı burada sona erdi.)1

Âdem'in iki oğlunun kıssasının Kur'ân'daki şekli ise şöyledir: (27) "Onlara Âdem'in iki oglunun gerçek haberini oku: Hani her biri, Allah'a yaklaşmak için (bir şey) sunmuşlardı da birisinden kabul edilmiş, ötekinden kabul edilmemişti. (Ameli kabul edilmeyen, kabul edilene) 'Seni öldürecegim.' demişti. (O da,) 'Allah sadece takva sahiplerinden kabul eder.' dedi. (28) 'Andolsun ki, eger sen beni öldürmek için bana elini uzatırsan, ben seni öldürmek için sana elimi uzatacak degilim.

Çünkü ben, âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım. (29) Ben isterim ki sen, benim günahımı da, kendi günahını da yüklenip ateş ehlinden olasın! Zalimlerin cezası işte budur.' (30) Nefsi, kardeşini öldürme hususunda yavaş yavaş ona boyun egdi. (Nihayet) onu öldürdü ve

------

1- [el-Mizan'ın Arapça orijinalinde, bu konuyla ilgili tüm alıntılar, Kitab-ı Mukaddes'in Miladî 1935 yılında Cambridge'de basılan Arapça çevrisinden yapılmıştır.

Ancak biz, bu alıntıları direkt olarak Kitab-ı Mukaddes'in Türkçe çevirisinden yapmayı daha uygun bulduk ve Kitab-ı Mukaddes Şirketi tarafından 1985 yılında İstanbul'da basılan Türkçe çevrisini esas aldık. -tatbik heyeti-]

Mâide Sûresi 27-32 ......................................................... 545

böylece ziyana ugrayanlardan oldu. Derken Allah, ona kardeşinin cesedini nasıl gömecegini göstermesi için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. (Katil kardeş) 'Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten aciz miyim (ben)?' dedi ve böylece pişman olanlardan oldu." (Mâide, 27-31)1

Şimdi bize düşen, kıssanın Tevrat'taki anlatımıyla Kur'ân'daki anlatımı üzerinde düşünmek, sonra bunları karşılaştırmak ve bir yargıya varmaktır.

Tevrat'ın anlatımından ilk gözümüze ilişen şey, yüce Allah'ın yeryüzünde yaşayan bir varlık gibi tasvir edilmesidir. İnsan suretinde, insanlarla içli dışlı olan, aralarında yaşayan herhangi bir insan gibi insanlar lehinde ve aleyhinde hüküm veren birisi gibi gösterilmesidir.

Kıssanın Tevrat'taki bu versiyonuna bakılırsa, yüce Allah'a herhangi bir insan gibi yaklaşılabilir, dokunulabilir, onunla konuşulabilir. Bir şey uzak veya kaybolmak suretiyle O'ndan gizlenebilir ve O yakını, görüneni görebildiği gibi uzağı ve görünmeyeni göremiyor. Kısacası, O, her haliyle yeryüzünde yaşayan bir insan gibidir. Bir farkla: O, irade ettiği zaman iradesini yürütebiliyor. Hükmettiği zaman hükmünü yürürlüğe koyabiliyor. Tevrat ve Incil- 'in yüce Allah'la ilgili tüm anlatımları bu esasa dayanıyor. Hiç kuşkusuz ulu Allah bu tür yakıştırmalardan münezzehtir, yücedir.

Tevrat'ta anlatılan kıssaya bakılırsa, insanlar o zamanlar, yüce Allah'la beraber, yüz yüze yaşıyorlardı. Sonra Kain'den veya ondan ve onun benzerlerinden gizlendi. Diğer insanlar eski hâlleri üzere kaldılar. Oysa kesin kanıtlar şunu ortaya koyuyor ki, insan tek bir türdür. Bütün bireyleri insanlık bakımından denk ve benzerdirler. Yeryüzünde, dünyevî ve maddî bir hayat yaşamaktadırlar. Yüce Allah ise, maddî niteliklerle, bu hallerle nitelendirilmekten münezzehtir.

Arazlarla ilintilen-dirilmekten, mümkünlükten, eksiklik ve

-------

1- Ayetleri burada yeniden vermemizin nedeni kıssanın Tevrat'taki versiyonu ile Kur'ân'daki anlatımı arasında kolay ve sağlıklı bir karşılaştırma yapabilmektir.

546 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

sonradan olmalık gibi durumlara maruz kalmaktan yücedir.

Kur'ân'ın vurguladığı budur.

Kur'ân'da ise, kıssa bireylerin benzerliği esasına dayalı olarak anlatılır. Bunun yanında Kur'ân, kıssaya ek olarak karganın gönderilişi hikayesini de anlatır. Böylece insanın aşamalı olarak olgunluk düzeyine ulaştığı gerçeğini ortaya koyar. Yaşamsal olgunluk derecelerinde ilerleme kaydederken insanın duyu organları aracılığıyla algılama ve buna bağlı olarak düşünme yöntemine dayandığını anlatır.

Sonra iki kardeş arasındaki diyalogu aktarır. Maktulün insanîfıtrî bilgilerle, tevhit, peygamberlik ve ahiret inancı gibi dinî marifetlerle donanmış olduğunu ifade eder. Takva ve zulmü gündeme getirir ki, bu ikisi ilâhî yasalar ve şer'î hükümler bazında etkin rol oynayan faktörlerdir. Ardından kabul ve ret bazında, uhrevî ceza hususunda adl-i ilâhînin etkin olduğunu belirtir.

Bunun akabinde katilin, yaptığı işten pişman oluşunu, dünya ve ahirette hüsrana uğrayışını dile getirir. Bütün bunlardan sonra, adam öldürmenin ne denli ağır bir cürüm olduğunu vurgulayarak, bir kişiyi öldürmenin herkesi öldürmek gibi, bir kişiyi yaşatmanın da herkesi yaşatmak gibi olduğunu anlatır.

Mâide Sûresi 33-40 ...................................................... 547

33- Allah ve Elçisiyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri ya asılmaları ya elleri veya ayaklarının çapraz kesilmesi veya bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu, onların dünyada çekecekleri rezilliktir. Ahirette ise onlara büyük bir azap vardır.

34- Ancak, sizin kendilerini ele geçirmenizden önce tövbe e-

548............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

denler başka; bilin ki Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.

35- Ey inananlar! Allah'tan korkun, O'na yol arayın ve O'nun yolunda cihat edin ki, kurtuluşa eresiniz.

36- Şüphe yok ki inkâr edenler, eğer yeryüzünde olanların hepsi ve onun bir katı daha kendilerinin olsa da, kıyamet gününün azabından kurtulmak için onu fidye verseler, kendilerinden kabul edilmez. Onlar için acı bir azap vardır.

37- Ateşten çıkmak isterler, ama oradan çıkacak değillerdir. Onlar için sürekli bir azap vardır.

38- Hırsızlık eden erkek ve kadının, elde ettiklerine karşılık Allah tarafından ibret verici bir ceza olarak, ellerini kesin. Allah üstündür, hikmet sahibidir.

39- Kim yaptığı haksızlıktan sonra tövbe eder ve durumunu düzeltirse, şüphesiz Allah rahmetiyle ona dönüp tövbesini kabul eder. Çünkü Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.

40- Göklerin ve yerin egemenliğinin Allah'a ait olduğunu bilmedin mi? Dilediğine azap eder, dilediğini bağışlar. Allah'ın her şeye gücü yeter.

AYETLERIN AÇIKLAMASI


Bu ayetler grubunun önceki ayetlerle bütünüyle bağlantısız olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü bundan önce sunulan Âdem'in oğlunun kardeşini öldürmesi kıssası, bundan dolayı da yüce Allah'ın İsrailoğullarına bir hükmü yazması, her ne kadar İsrailoğullarına yönelik açıklamayı bütünleyici ve direkt olarak herhangi bir yaptırım veya hüküm içermeksizin onların durumlarını açıklayıcı mahiyette olsa da, içeriğinin bir gereği olarak, yeryüzünde bozgunculuk ve hırsızlık yapan kimselere uygulanacak cezayı işleyen bu ayetlerle bir şekilde ilintili olduğu açıktır.

"Allah ve Elçisiyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışanların cezası" Ayetin orijinalinde geçen "fesad" keli-

Mâide Sûresi 33-40 ..................................................... 549

mesi, cümle içinde "hâl" yerine kullanılan bir mastardır. Allah ile savaşmak gerçek anlamı itibariyle imkânsızdır. Dolayısıyla bu kullanımda mecazî anlamda kullanıldığı açıktır. Bununla beraber, geniş bir anlama sahip bir kavram olarak, şeriatın öngördüğü herhangi bir hükme karşı çıkmayı, zulüm işlemeyi ve aşırı gitmeyi ifade eder. Fakat, Resulullah'ın da eklenmesi gösteriyor ki, burada, Resulullah'ın da etkinliğinin söz konusu olduğu bazı olaylar kastediliyor.

Dolayısıyla, bununla Resulullah'ın (s.a.a) yüce Allah tarafından ve-lâyet (yöneticilik) hakkına sahip kılındığı kimi etkinliklerin iptal edilişinin kastedildiği belirginlik kazanıyor. Kâfirlerin Peygambere (s.a.a) savaş açmaları ve Peygamberin egemenliğinin somut göstergesi olan genel güvenliğin kimi eşkiyalar tarafından ihlâl edilmesi gibi. ifadenin hemen ardında, "ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışanlar" ifadesinin yer alması da, bu anlamın kastedildiğini pekiştiriyor. Bu da, yol kesmek suretiyle genel güvenliği bozarak yeryüzünde bozgunculuk yapmaktır.

Dolayısıyla mutlak olarak "Müslümanlarla savaşma" durumunun kastedildiğini söyleyemeyiz. Kaldı ki, ortada bizi böyle bir çıkarsamayı kabul etmeye zorlayan somut bir örnek vardır. Şöyle ki: Peygamberimiz (s.a.a) kendisiyle savaşan kâfirlere üstünlük sağlayıp onları yenilgiye uğrattıktan sonra, onlara karşı öldürme, asma, organlarını kesme veya sürgün etme gibi bir uygulamaya gitmemiştir.

Öte yandan, hemen sonrasındaki ayetin içerdiği istisna, bu savaşmaktan maksadın sözü edilen bozgunculuk olduğuna ilişkin somut bir karine konumundadır. Çünkü bu istisna açık bir şekilde, sözü edilen tövbenin savaşma durumuyla ilgili olduğunu gösteriyor, şirk veya benzeri bir günahla değil.

Dolayısıyla ayetten anlaşıldığı kadarıyla savaşma ve bozgunculuk yapmaktan maksat, genel güvenliği, kamu güvenliğini bozmaktır. Genel güvenlik de, genel bir korku meydana getirip onu genel güvenliğin yerine etkin kılmak suretiyle bozulur. Genellikle

550 ............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

ve doğal olarak böyle bir durum, ancak doğaları gereği ölüm tehdidini ifade eden silâhlar aracılığıyla gerçekleştirilebilir. Nitekim, bundan dolayı hadislerde yeryüzünde bozgunculuk yapma "kılıç çekme" gibi nitelemelerle anılmıştır. Inşallah bundan sonraki hadisler bölümünde buna değineceğiz.

"ancak öldürülmeleri ya asılmaları..." "et-Taktil, et-taslib ve ettakti'" kelimeleri "el-katl, es-salb ve el-kat'" kelimelerinin tef'il kalıbına uyarlanmış şekilleridir. Bu kalıbın özelliği, kök anlamda şiddeti veya artışı ifade etmesidir. Ayetin orijinalinde "ya" anlamını verdiğimiz "ev" edatı, sayılan cezaların tümüne karşılık bunlardan sadece birinin uygulanacağını anlatmaya yöneliktir. Sıralama veya sayılan cezalardan birinin tercihi, tavır veya söylem nitelikli dışsal bir karineye göre belirlenir. Çünkü ayet, bu açıdan bir ölçüde mücmel bir anlatıma sahiptir ve ancak hadisler bu kapalılığı giderebilir.

Ileride göreceğimiz gibi, Ehlibeytİmamlarından (a.s) aktarılan hadislerde ayette sayılan bu dört cezanın bozgunculuğun derecesine göre düzenlenmiş olduğu belirtilmiştir. Birinin kılıç çekerek, bir cana kıyıp bir malı gasp etmesi veya sadece bir adamı öldürmesi ya da sadece bir malı gasp etmesi yahut sadece kılıç çekmesi gibi. Inşallah gelecek ha-disler bölümünde bu ayrıntıları ele alacağız.

"Ya elleri ve ayaklarının çapraz kesilmesi" Çapraz kesmekten maksat, ellerden kesilenin ayaklardan kesilenin karşıtı olmasıdır.

Sağ el ve sol ayak gibi. Bu da gösteriyor ki, ellerin ve ayakların kesilmesinden maksat, tümünün değil, bir kısmının kesilmesidir. Çapraz olmaları gözetilerek bir elin ve bir ayağın kesilmesi yani. "Veya bulundukları yerden sürülmeleridir." Sürmek, kovmak ve gözden kaybolmasını sağlamaktır. Hadislerde, bir beldeden başka bir beldeye kovmak şeklinde açıklanmıştır.

Ayetle ilgili olarak başka fıkhî meseleler de ele alınmıştır. Fıkıh kitaplarında bu konuyla ilgili ayrıntılı bilgiler edinilebilir.

"Bu, onların dünyada çekecekleri rezilliktir. Ahirette ise, onlara bü-

Mâide Sûresi 33-40 ........................................... 551

yük bir azap vardır." Rezillik, utanç verici, yüz kızartıcı bir duruma düşmektir. Dolayısıyla kastedilen anlam açıktır. Bu ayetten hareketle, suçlu bir kimseye ceza uygulamanın, ahiret azabının ortadan kalkmasını gerektirmediği çıkarsamasında bulunulmuştur. Ki bir yere kadar doğru bir çıkarsamadır bu.

"Ancak sizin kendilerini ele geçirmenizden önce tövbe edenler başka..." Bu gibi suçlular yakalanıp suçu işlediklerine dair kesin kanıtlar ortaya konduktan sonra, cezanın düşmesi söz konusu olmaz. "Bilin ki Allah, bagışlayandır, esirgeyendir." ifadesi, onlara yönelik cezanın kaldırılmasına ilişkin bir kinayedir. Dolayısıyla bu ayet, uhrevî olmayan hususlarla ilgili olarak bağışlamayı ele alan açıklamaların bir örneğidir.

"Ey inananlar! Allah'tan korkun, O'na yol arayın..." Ragıp elIsfahanî "el-Müfredat" adlı eserinde der ki: "Vesîle, bir şeye istekle ulaşma demektir. Istek anlamını da içermesinden dolayı "vasîle"den daha özel bir anlamsal alanı kapsamaktadır. Yüce Allah: "Ona yol (vesile) arayın." buyurmuştur. Allah'a yol aramak, gerçek anlamıyla, bilgi ve ibadet aracılığıyla O'nun yolunu gözetmek, şeriatın değerleriyle bezenmektir. Dolayısıyla O'na yol (vesile) aramak, O'na yaklaşmak gibi bir anlam ifade etmektedir". Buna göre "vesile" bir tür ulaşma anlamına gelir. Ki kastedilen, Rab ile kulu birbirine bağlayan manevî bir ulaşma ve kavuşmadır.

Kul-luk kastı taşıyan boyun eğmeden başka kulu Rabbine bağlayan her-hangi bir bağ söz konusu olmadığına göre de vesile, kulluk gerçeğini yerine getirmek, zayıflık ve fakirlik nitelikleriyle ulu Allah'a yönelmek demektir. Kulu Rabbine bağlayan rabıta anlamındaki vesile budur. Ilim ve amele gelince, bunlar vesilenin gerekleri ve araçlarıdır. Ki bu husus gayet açıktır. Ancak ilim ve amel bu durumu ifade etmek için kullanılırsa başka.

Buradan hareketle anlıyoruz ki: "O'nun yolunda cihat edin..." ifadesiyle, hem nefse karşı, hem de kâfirlere karşı verilen mücadeleyi kapsayan genel cihat kastedilmiştir. Cümle kendisinden ön-

552 ............................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

ceki vesile arama meselesiyle bağlantılı olduğundan, "vesile arama" nın da ne anlama geldiğini öğrenmiş bulunduktan sonra onu sırf kâfirlere karşı verilen cihatla sınırlandırmak dayanaksız, kanıtsız bir yorum olur. Kaldı ki, bundan sonraki iki ayetin içerdiği gerekçe, ancak "O'nun yolunda cihat edin" ifadesiyle mutlak cihadın kastedilmesi durumunda amacına ulaşmış olabilir.

Bununla beraber, ayette geçen "cihat" ile kâfirlerle savaşmanın kastedilmiş olması ihtimalini de büsbütün göz ardı edemeyiz. Çünkü "cihad"ın "Allah yolunda..." nitelemesiyle kayıtlandırılması, özellikle savaş anlamında "cihad"ı emreden ayetlerde rastlanan bir olgudur. Genel kullanımlarda ise, böyle bir kayıtlamaya rastlanmıyor. "Ama bizim ugrumuzda cihat edenleri, biz, elbette yollarımıza iletiriz. Muhakkak ki Allah, iyilik edenlerle beraberdir."

(Ankebût, 69) ayetinde olduğu gibi. Bu bakımdan "Allah'a yaklaşmaya yol arama"ya ilişkin emirden sonra "Allah yolunda cihad"ın emredilmesi, önemine binaen, daha özel olanın daha genel olandan sonra zikredilmesine ilişkin bir örnek konumundadır. Büyük bir ihtimalle, "takvanın, Allah'tan korkmanın" emredilmesinden sonra "vesile aramanın" emredilmesi de böyle bir amaca yöneliktir.

"Şüphe yok ki inkâr edenler, eğer yeryüzünde olanların hepsi... Onlar için sürekli bir azap vardır." Bu ifade yukarıda da işaret edildiği gibi, önceki ayetin içerdiği açıklamanın gerekçesi konumundadır.

Özetle verilen mesaj şudur: Allah'tan korkmanız, O'na yaklaşmaya yol aramanız ve O'nun yolunda cihat etmeniz gerekir. Bu, sizi elem verici ve kalıcı bir azaptan koruyacak önemli bir husustur. Bunun yerine sarılacağınız başka bir vesile de yoktur. Çünkü Allah'tan korkmayan, O'na yaklaşmaya yol aramayan ve O'nun yolunda cihat etmeyen kâfirler, yeryüzünde bulunan her şeye sahip olsalar, ki Âdemoğlunun dünyada isteyebileceği en son şey budur, sonra buna bir kat fazlası eklense ve yeryüzündeki her şeyin bir katı daha kendilerine verilse de bunların tümünü verip kıyamet gününün o korkunç azabından kurtulmak isteseler, yine de kabul edilmeye-

Mâide Sûresi 33-40 ............................................................553

cektir ve onlar için acı veren bir azap vardır. Ateşten, yani azaptan çıkmak isterler, ama çıkamazlar. Çünkü bu, sonsuz bir azaptır, ebediyen onlardan ayrılmayacak kalıcı bir işkencedir.

Ayetten, öncelikle azabın özü itibariyle insana yakın olduğunu ve ancak iman ve takvanın onu insandan uzaklaştırdığını anlıyoruz. Nitekim şu ayetlerden de bu yönde bir mesaj algılıyoruz: "İçinizden oraya (cehenneme) girmeyecek hiç kimse yoktur. Bu, Rabbinin üzerine aldıgı kesin borçtur. Sonra korunanları kurtarırız ve zalimleri orada öyle diz üstü çökmüş olarak bırakırız." (Meryem, 72), "İnsan kesinlikle ziyandadır; ancak inanıp iyi işler yapanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler hariç." (Asr, 2-3)

İkinci olarak da ayetten, insanın temel fıtratı ve öz doğasının değişmeyeceğini, geçersiz olmayacağını ve olumsuzlanmayacağını anlı-yoruz. Aksi takdirde onlar acı duymaz, azabı hissetmez ve oradan çıkmayı istemezlerdi.

"Hırsızlık eden erkek ve kadının... ellerini kesin..." Ayetin orijinalinin başındaki "vav" harfi, yeni bir cümleye başlanıldığını gösteren başlangıç edatıdır ve ifade ayrıntılandırma amacına yöneliktir. Bu bakımdan ifade: "Hırsızlık eden erkek ve kadına gelince..." anlamındadır. Haber cümlesinin, yani "ellerini kesin" ifadesinin orijinalinin başında "fa" harfinin yer alması da bu yüzdendir. Çünkü cümle, ayrıntılandırma amacına yönelik "emma" edatının cevabı konumundadır. Nitekim başka müfessirler de buna işaret etmişlerdir.

Maksat, iki el olduğu hâlde ayette "ellerini" şeklinde çoğul bir ifadenin kullanılmış olmasına gelince, bazılarına göre, bu Araplar arasında yaygın olan bir kullanımdır. Şöyle ki: İnsan bedeninde bulunan organların bir kısmı ya da çoğu çifttir. İki şakak, iki göz, iki kulak, iki el, iki bacak ve iki ayak gibi. Bunlar iki kişiye izafe edildikleri zaman sayı dörde çıkar, dolayısıyla çoğul ifadenin kullanılması zorunlu olur. O ikisinin gözleri, elleri ve ayakları gibi.

Sonra, çift olmayan bir organ da iki kişiye izafe edildiğinde,

554 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

çoğul ifadeyle kullanılır oldu. Araplar, "O ikisinin sırtlarını ve karınlarını dayakla doldurdum." derler. Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyrulur: "Eger ikiniz de kalplerinizin sapmış olmasından dolayı Allah'a tövbe ederseniz..." (Tahrîm, 4) "Yed=el"den maksat, omuzdan başlayıp parmak uçlarında son bulan organdır. Sünnetten algıladığımız kadarıyla, kastedilen sağ eldir. Elin kesilmesi, elin bir kısmının veya tümünün kesici bir aletle bedenden ayrılmasıyla gerçekleşmiş olur.

"Elde ettiklerine karşılık Allah tarafından ibret verici bir ceza olarak." Öyle anlaşılıyor ki, bu ifade, "ellerini kesin" emrinden anlaşılan kesme eyleminden hâl konumundadır. Yani bu el kesme, onların yaptıklarına karşılık Allah'tan bir ceza olarak uygulanmaktadır. Ayette geçen "nekal", suçlunun suçundan vazgeçmesi ve diğer insanların da ibret almaları için uygulanan ceza demektir.

El kesmenin suçlunun suçundan vazgeçmesi ve diğer insanların da ibret almaları için bir ceza oluşu, şu tür bir değerlendirme yapmaya anlam kazandırmaktadır: "Kim yaptıgı haksızlıktan sonra tövbe eder, durumunu düzeltirse, şüphesiz Allah rahmetiyle ona dönüp tövbesini kabul eder." Demek isteniyor ki: El kesme, cezaya uğrayanın günahından dönmesi için uygulanan caydırıcı ve ibret verici bir ceza olduğuna göre, kim işlediği zulümden sonra tövbe ederse ve tövbe ettiğinin belirtisi olarak ardından durumunu düzeltip hırsızlıkla ilgisini keserse, hiç kuşkusuz yüce Allah, onun tövbesini kabul eder, bağışlaması ve esirgemesiyle ona döner. Çünkü Allah bağışlayandır, esirgeyendir: "Eger şükreder ve inanırsanız, Allah size niçin azap etsin? Allah şükrün karşılıgını veren ve (her şeyi) bilendir." (Nisâ, 147)

Bu ayetle ilgili olarak, fıkıh biliminin kapsamında olmak üzere çeşitli meseleler üzerinde durulmuştur. Daha detaylı bilgi için fıkıh kitaplarına baş vurulabilir.

"Göklerin ve yerin egemenliğinin Allah'a ait olduğunu bilmedin mi?..." Bu ifade, önceki ayette işaret edilen tövbe etmeleri ve işledikleri zulmün ardından durumlarını düzeltmeleri durumunda hır-

Mâide Sûresi 33-40 ........................................................ 555

sızlık eden erkek ve kadının tövbesinin kabul edileceğine ilişkin hükmün gerekçesini bildirme amacına yöneliktir. Buna göre, göklerin ve yerin egemenliği yüce Allah'a aittir. Bir hakimiyet sahibi de mülkü üzerinde ve tâbileri arasında dilediği gibi hükmetme hakkına sahiptir. İsterse azap eder isterse merhamet eder. Dolayısıyla ulu Allah da hikmet ve maslahat uyarınca dilediğine azap etme, dilediğini bağışlama yetkisine sahiptir. Tövbe etmezlerse hırsızlık eden erkek ve kadınlara azap edebilir. Tövbe ederlerse de bağışlayabilir. "Allah'ın her şeye gücü yeter." ifadesi, "Göklerin ve yerin egemenligi Allah'a aittir." ifadesinin gerekçesi konumundadır. Çünkü egemenlik, gücün, kudretin belirtisidir. Nitekim mülkiyet de yaratmanın ve var etmenin detayıdır. Her şeyin O'na dayanır olması ve O'nun her şeyi ayakta tutuyor ve koruyor olması yani.

Açıklayacak olursak: Yüce Allah, varlıkların yaratıcısı ve var edicisidir. Hiçbir şey yoktur ki, hem kendisi, hem de etkinlikleri Allah'ın mülkü olmasın. Bahşettiğinin bahşedicisi, vermediğinin alıkoyucusu O'dur. O, her şey üzerinde tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir. Işte mülkiyet sahibi olmak budur: "De ki: Her şeyin yaratıcısı Allah'tır; O tektir, kahredendir." (Ra'd, 16) "Allah ki, O'ndan başka tanrı yoktur, daima diri ve yaratıklarını koruyup yöneticidir.

Kendisini ne bir uyuklama, ne de uyku tutmaz. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'-nundur." (Bakara, 255) Bunun yanında yüce Allah, dilediği her tasarrufta bulunma gücüne sahiptir. Çünkü varsayılan her şey O'ndandır. Dolayısıyla hükmünü yürütmek ve iradesini etkin kılmak O'nun yetkisi dâhilindedir. Işte her şey üzerinde egemenlik ve saltanatın sahibi olmak da budur. Böylece ulu Allah hem maliktir, çünkü her şey üzerinde sınırsız tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir; hem de meliktir, hükümrandır, çünkü güçlüdür, âciz değildir, iradesini, dileğini etkin kılmasına engel olunamaz.

556 ..................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


el-Kâfi'de, müellif kendi rivayet zinciriyle Ebu Salih'ten, o da İmam Cafer Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet eder: "Dabbeoğullarından bir hastalığa yakalanmış bir topluluk Resulullah'ın (s.a.a) yanına gelir. Resulullah onlara, 'Yanımda kalın. İyileştiğinizde sizi bir müfrezeyle birlikte devriye görevine gönderirim.' dedi. Onlar: 'Bizi Medine'den çıkar.' dediler. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) onları zekât develerinin bulunduğu bölgeye gönderdi, orada develerin sidiklerini (ilaç niyetine) içiyor, sütleriyle besleniyorlardı. İyileşip güçlerini toparlayınca, çobanlardan üçünü öldürdüler."

"Peygamberimiz (s.a.a) bu gelişmeyi haber alınca, Hz. Ali'yi (a.s) onları yakalamak üzere görevlendirdi. Hz. Ali, onları bir vadide yollarını şaşırmış bir hâlde yakaladı. Yemen sınırına yakın bu vadiden yollarını bulup çıkamıyorlardı. Hz. Ali (a.s) onları tutsak aldı ve Resulullah'ın (s.a.a) yanına getirdi. Bunun üzerine, 'Allah ve Elçisiyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışanların cezası an-cak, öldürülmeleri ya asılmaları ya elleri ve ayaklarının çapraz kesilmesidir.' ayeti indi." [Füru-u Kâfi, c.7, s.245, h:1]

Ben derim ki: Bu hadisi "et-Tehzib" adlı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle Ebu Salih'ten, o da İmam Cafer Sadık'tan (a.s) bazı küçük değişikliklerle rivayet eder.1 Ayyâşî de, kendi tefsirinde İmam Cafer Sadık'tan rivayet eder. Sonuna da şu eklemede bulunur: "Resulullah (s.a.a), onların ellerini ve ayaklarını çapraz kesmeyi tercih etti."2

Bu olay, başta Kütüb-i Sitte olmak üzere Ehlisünnet kaynaklarında, çeşitli kanallardan rivayet edilmiştir. Fakat bunlar arasında özellik farklılıkları vardır. Bunların bazısına göre, Resulullah (s.a.a) onları ele geçirdikten sonra ellerini ve ayaklarını çapraz kesmiş, sonra da gözlerini oymuştur. Bazısında şöyle deniyor: "Resulullah (s.a.a) onların bir kısmını öldürdü, bir kısmını

------

1- [et-Tehzib, c.10, s.134, h:150.]

2- [Tefsir-ul Ayyâşî, c.1, s.314, h:90.]

Mâide Sûresi 33-40 ......................................................... 557

(s.a.a) onların bir kısmını öldürdü, bir kısmını astı, bir kısmının ellerini ve ayaklarını çapraz kesti ve gözlerini oydu." Bazısında da şöyle deniyor: "Resulullah (s.a.a) onların gözlerini oydu, çünkü onlar da çobanların gözlerini oymuşlardı." Diğer bazısında şöyle deniyor:

"Yüce Allah, gözleri oymasını yasakladı. Ayet de bu tarz bir işkence uygulayan Peygamberi azarlamak için inmiştir." Bazısında deniyor ki: "Hz. Peygamber (s.a.a) onların gözlerini oymak istedi, fakat yapmadı." Ehlisünnet kaynaklarında konuya ilişkin bunlar gibi farklı değerlendirmeler içeren rivayetler vardır. Ehlibeytİmamlarından (a.s) aktarılan konuya ilişkin rivayetlerde, gözlerin oyulmasından söz edilmiyor.

el-Kâfi'de, müellif kendi rivayet zinciriyle Amr b. Osman b. Abdullah el-Medainî'den, o daİmam Ebu-l Hasan er-Rıza'dan (a.s) şöyle rivayet eder: "İmama, 'Allah ve Elçisiyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışanların cezası ancak, öldürülmeleri...' ayetiyle ilgili olarak şöyle soruldu: 'Hangi suçu işlemek, ayette işaret edilen dört cezadan birinin uygulanmasını gerektirir?'

Buyurdu ki: Bir kimse Allah'a ve Elçisine (s.a.a) savaş açar ve yeryüzünde bozgunculuk yapar da adam öldürürse, öldürülür. Eğer adam öldürür ve mal gasp ederse, asılarak öldürülür. Eğer mal gasp eder, ama kimseyi öldürmezse, elleri ve ayakları çapraz kesilir. Eğer kılıcını çeker, Allah'a ve Elçisine savaş açar ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışır da kimseyi öldürmezse ve herhangi bir malı gasp etmezse, bulunduğu yerden sürgün edilir."

"Dedim ki: 'Nasıl sürgün edilir, sürgün edilişinin süresi ne kadardır?' Buyurdu ki: 'Suçu işlediği yerleşim biriminden başka bir yerleşim birimine sürgün edilir ve yerleşim biriminin halkına, bu adam sürgündür, onunla oturmayın, ona bir şey satmayın, kadınlarınızı onunla evlendirmeyin, onunla birlikte bir şey yemeyin, bir şey içmeyin, ona ortak olmayın, diye bildirimde bulunulur. Bir yıl boyunca bu muamele devam eder. Şayet o beldeden çıkıp başka bir yere giderse, o beldenin halkına da benzeri bir yazıyla bildirimde

558 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

bulunulur. Ta ki bir yıl doluncaya kadar.' Dedim ki: 'Şirk yurduna gitmek isterse ne yapılır?' Buyurdu ki: Şirk yurduna gitse oranın halkına savaş açılır." [Füru-u Kâfi, c.7, s.246-247]

Ben derim ki: Şeyh Tusî, "et-Tehzib" adlı eserinde1, Ayyâşî de kendi tefsirinde2 Ebu Ishak el-Medainî'den, o da Resulullah'tan (s.a.a) aynı hadisi rivayet etmişlerdir. Bu anlamda Ehlibeyt İmamlarından aktarılan hadislerin sayısı oldukça fazladır. Aynı şekilde, bazı Ehlisün- net kanallarında da bu tür rivayetler aktarılmıştır. Bazı Ehlisünnet rivayetlerinde, imamın serbest olduğu, dilerse öldüreceği, dilerse asacağı, dilerse elleri ve ayakları çapraz keseceği ya da dilerse sürgün edeceği belirtilir.

Şiî kanallarda da imamın bu hususta serbest olduğuna ilişkin bazı rivayetlere rastlanmaktadır. Söz gelimi el-Kâfi'de Cemil b. Derrac'dan o daİmam Sadık'tan (a.s) ayetle ilgili olarak şöyle rivayet eder: "Dedim ki: 'Yüce Allah'ın teker teker saydığı bu cezaların hangisi onlara uygulanır?' Buyurdu ki: 'Bu tercihi yapmak imama kalmıştır. Dilerse elleri ve ayakları çapraz keser, dilerse sürgün eder, dilerse asar, dilerse öldürür.' Dedim ki: 'Nereye sürer?' Buyurdu ki: 'Bir yerleşim biriminden başkasına.' Sonra şunu ekledi:

Hz. Ali (a.s) iki kişiyi Kufe'den Basra'ya sürmüştür." [Füru-u Kâfi, c.7, s.245-246, h:3]

Bu konunun devamı, fıkıh bilimini ilgilendirir. Şu kadarı var ki, ayetten bozgunculukların derecesine göre, cezaların sıralandığını algılamak mümkündür. Çünkü, birbirleriyle denk ve eşit olmayan, bilâkis şiddet ve zayıflık bakımından farklılık arz eden öldürme, asma, kesme, ve sürme cezaları arasında tercihli bir üslûp kullanılması aklen, buna ilişkin somut bir karine olarak algılanabilir.

Nitekim ayet, bunların Allah ve elçisine karşı savaşmanın ve yeryüzünde bozgunculuk yapmanın cezaları olduklarını vurgulayıcı bir ifade tarzına sahiptir. Dolayısıyla bir kimse kılıcını çekip yeryü-

-------

1- [et-Tehzib, c.10, s.132-133, h:143]

2- [Tefsir-ul Ayyâşî, c.1, s.317]

Mâide Sûresi 33-40 ....................................................... 559

zünde bozgunculuk yapsa veya bir kimseyi öldürse, onu öldürmek gerekir. Çünkü o bu tavrıyla savaş açan ve bozgunculuk yapan bir kimse konumundadır. Bu ceza, saygın olan bir cana kıymasına karşılık olarak kısas uygulanması şeklinde algılanamaz. Dolayısıyla maktulün yakınları diyete razı olsalar da böyle bir kimse için öngörülen öldürme cezası düşmez.

Nitekim bu yönde bir açıklamayı Ayyâşî tefsirinde Muhammed b. Müslim'den, o daİmam Bâkır'dan (a.s) rivayet etmiştir. Bu rivayetin kapsamında deniliyor ki: "Ebu Ubeyde şöyle dedi: 'Allah senin işlerini yoluna koysun! Maktulün yakınları katili affetseler, ne olacak?'

İmam Bâkır (a.s) buyurdu ki: 'Maktulün yakınları, onu affetseler de, imamın onu öldürmesi gerekir. Çünkü o, savaş açmış, adam öldürmüş ve hırsızlık yapmıştır.' Ebu Ubeyde şöyle dedi: 'Maktulün yakınları ondan diyet almak isteyip serbest bıraksalar, bunu yapmaya hakları var mıdır?' İmam, hayır dedi. Onun öldürülmesi gerekir." [c.1, s.314, h:89]

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, İbn-i Ebi Şeybe, Abd b. Hamîd, İbn-i Ebi Dünya -Kitab-ul Eşraf'ta-, İbn-i Cerir ve İbn-i Ebi Hatem Şa'- bi'den şöyle rivayet ederler: "Basralı Harise b. Bedr et-Temimî, yeryüzünde bozgunculuk yapmış, genel güvenliğe karşı savaş açmıştı. [Sonra pişman olmuş] ve Kureyş'ten bazı adamlarla konuşarak onun için Ali'den güvence almalarını istemişti. Ama onlar, bu işi üstlenmeyi kabul etmemişlerdi. Bunun üzerine Said b. Kays el-Hemedanî'ye gidip onu Ali'nin yanına gönderdi. Said b. Kays şöyle dedi: 'Ey Müminlerin emiri, Allah'a ve Elçisine savaş açan ve yeryüzünde bozgunculuk yapan kimselerin cezası nedir?'

Dedi ki: 'Öldürülmeleri veya asılmaları ya da elleri ve ayaklarının çapraz kesilmesi yahut bulundukları yerden sürülmeleridir.' Sonra şöyle dedi: Ancak sizin kendilerini ele geçirmenizden önce tövbe edenler başka."

"Bunun üzerine Said şöyle dedi: 'Bu, Harise b. Bedr de olsa!' Sonra Said şöyle dedi: 'Harise b. Bedr, tövbe edip gelmiştir, acaba ona güvence var mıdır?' Hz. Ali: 'Evet.' dedi. Bunun üzerine Said,

560 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Harise'yi getirdi. O da Ali'ye biat etti. Hz. Ali de biatini kabul etti ve canının bağışlandığına dair kendisine bir yazı verdi."

Ben derim ki: Rivayetin akışı içinde Said'in: 'Bu, Harise b. Bedr de olsa!' şeklindeki sözü, ayetin akışının oluşturduğu havaya uygun olarak söylenmiştir. Çünkü ayetin mutlak ifadesi, savaşma ve bozgunculuk yapmaktan sonra tövbe eden herkesi kapsayacak niteliktedir. Normal konuşmalarda da bunun örnekleri çoktur.

el-Kâfi'de, müellif kendi rivayet zinciriyle Sevre b. Küleyb'den şöyle rivayet eder: "İmam Cafer Sadık'a (a.s) sordum: 'Bir adam evinden çıkıp mescide gitmek ister ya da bir ihtiyacını gidermeyi amaçlar. Bu sırada bir adam karşısına çıkıp onu durdurur, döver ve elbiselerini gasp eder. Bunun için ne lâzım gelir?'İmam buyurdu ki: 'Sizin yanındakiler (Sünni âlimler) bu konuda ne diyorlar?' Dedim ki: 'Onlar diyorlar ki 'Bu, korku ve dehşet salmadır. Savaş açan ise, ancak müşriklerin beldelerinde olur.' Buyurdu ki: 'Hangisinin saygınlığı daha büyüktür: İslâm yurdunun mu, şirk yurdunun mu?' Dedim ki: 'İslâm yurdunun.' Bunun üzerine şöyle dedi: Bu gibi adamlar, 'Allah ve Elçisiyle savaşanlar...' ayetinin kapsamındaki kimselerdendirler." [Füru-u Kâfi, c.7, s.245, h:2]

Ben derim ki: Ravinin sözünü ettiği görüş, Ehlisünnet kanallarında yer alan rivayetlerin bir kısmında dile getirilmiştir. Nitekim, ayetin iniş sebebiyle ilgili olarak Dahhak'tan şöyle rivayet edilir: "Bu ayet, müşrikler hakkında inmiştir." Taberî tefsirinde şöyle bir olay anlatılır: "Abdulmelik b. Mervan, Enes'e bir mektup yazarak bu ayetle ilgili fikrini sordu. Enes ona ayetin iniş nedenini içeren bir yazı gönderdi: 'Bu ayet, Becile soyundan gelen Uranîler grubu hakkında inmiştir.

Bunlar Islâm'dan döndüler, çobanı öldürdüler, develeri önlerine katıp götürdüler, yollara korku saldılar ve haram olan ırza tecavüz ettiler. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) Cebrail'den bu şekilde kamu düzenine savaş açanların hükmünü sordu. O da dedi ki: 'Hırsızlık yapıp yollara korku salanları, haram olan ırza tecavüz edenleri as.'" Bunun gibi daha birçok rivayet örnek gösterilebilir. Ayet, mutlak ifadesi itibariyle el-Kâfi'deki rivayeti destekler

Mâide Sûresi 33-40 .................................................... 561

mahiyettedir. Bilindiği gibi, bir ayetin iniş sebebi, o ayetten anlaşılan anlamı kayıtlandırma, sınırlandırma sebebi olmaz. Tefsir-ul Kummî'de, "Ey İnananlar! Allah'tan korkun. O'na yol arayın." ayetiyle ilgili olarak şöyle deniyor: "Demek isteniyor ki: İmam aracılığıyla Allah'a yaklaşın." [c.1, s.168]

Ben derim ki: Yani, imama itaat ederek Allah'a yaklaşın. Rivayetteki bu yaklaşım, genel bir anlamın somut bir örneğe uyarlanması kabilindendir.

Bunun bir benzerini de İbn-i Şehraşub rivayet eder: "Emir-ül Müminin, 'O'na yol arayın' ayeti hakkında dedi ki: Ben Allah'a yaklaştıran yolum." [Menakıb, c.3, s.75] Buna yakın bir rivayet de "Besair-ud Derecat" adlı eserde yer alır. Müellif kendi rivayet zinciriyle Selman'dan, o da Ali'den (a.s) rivayet eder.1 Bu iki rivayetin, tevil olmaları da muhtemeldir. Rivayetleri bir de bu gözle incelemek gerekir.

Mecma-ul Beyan tefsirinde, Peygamber efendimizden (s.a.a) şöyle rivayet edilir: "Allah'tan benim için vesile isteyin. Çünkü vesile cennette bir derecedir ve oraya sadece bir kul ulaşacaktır. Ben o kul olmayı ümit ediyorum."

el-Maani'de, müellif kendi rivayet zinciriyle Ebu Said el- Hudrî'den şöyle rivayet eder: "Resulullah (s.a.a) efendimiz buyurdu ki: 'Allah'a dua edip bir şeyler istediğiniz zaman, benim için de vesile isteyin.' Bunun üzerine Resulullah'a "vesile"nin ne olduğunu sorduk. Buyurdu ki: O, cennette bir derecedir..."2 Bu, "vesile hadisi" adıyla bilinen uzun bir hadistir.

Hadis üzerinde düşünüp ayetin anlamıyla karşılaştırdığımız zaman "vesile"nin, yüce Allah tarafından Peygamberine (s.a.a) bahşedilen bir makam olduğunu görürüz. Peygamberimiz (s.a.a) bunu Allah'a yaklaşmak için bir yol olarak kullanır. Tertemiz Ehlibeyti, ardından ümmetinden salih olanlar da onu izlerler.

Ehlibeytİmamlarından (a.s) şöyle rivayet edilir: "Resulullah (s.a.a)

------

1- [Besair-ud Derecat, s.216, h:21]

2- [el-Maâni, s.116]

562 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Rabbinin eteğine, biz onun eteğine, siz de bizim eteğimize yapışırsınız." [el-Mehasin, c.1, s.182-183, h:179-180-181]

Kummî ve İbn-i Şehraşub'un rivayetleriyle ilgili olarak, bunların te'vil olmaları muhtemeldir, derken maksadımız bu noktaya işaret etmekti. Inşallah ileriki bölümlerde bu anlamı açıklama fırsatını buluruz.

Ayyâşî'nin Ebu Basir'den aktardığı rivayeti de bu kategoride incelemek gerekir. Diyor ki:İmam Bâkır'ın (a.s) şöyle dediğini duydum: "Ali'nin düşmanları, ateşte sonsuza dek kalacaklardır. Allah buyuruyor ki: Onlar oradan çıkacak degillerdir." [c.1, s.317, h:100] el-Burhan tefsirinde, "Hırsızlık eden erkek ve kadının... ellerini kesin." ayetiyle ilgili olarak et-Tezhib adlı eserden naklenİmam Musa Kâzım'ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: "Hırsızın eli kesilir, fakat baş parmağı ve avucu bırakılır. Ayağı kesilir, ama yürüyebilmesi için topuğu bırakılır." [c.1, s.470, h:2]

Yine et-Tehzib adlı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle Muhammed b. Müslüm'den şöyle rivayet eder: "İmam Cafer Sadık'a (a.s) sordum: 'Hırsızın elinin kesilmesi için çalınan malın miktarı en az ne kadar olmalıdır?' Buyurdu ki: 'Çeyrek dinar.' 'Ya iki dirhem çalarsa?' diye sordum. Buyurdu ki: 'Çeyrek dinarın kaç dirhem ettiğine bakılır.' Dedim ki: 'Çeyrek dinar etmeyen bir şey çalan insana hırsız denir mi? O, bu durumda Allah katında hırsız mıdır?'

Buyurdu ki: Bir Müslümanın koruyup sakladığı bir şeyi çalan herkes için hırsız adı geçerlidir. O, Allah katında hırsızdır. Fakat bir hırsızın eli ancak çeyrek dinar ve daha fazla bir değere haiz bir şey çalması durumunda kesilir. Eğer çeyrek dinardan daha az bir şeye karşılık hırsızın eli kesilecek olsaydı, insanların çoğunun eli kesilmiş olacaktı." [c.10, s.99, h:2]

Ben derim ki:İmam (a.s), "Eğer... hırsızın eli kesilecek olsaydı..." sözüyle şunu demek istiyor: El kesme hükmünde bir hafifletme söz konusudur. Bu, yüce Allah'ın kullarına yönelik rahmetinin göstergesidir. Bu anlam, yani hırsızın elinin çaldığı malın değerinin çeyrek dinar ve daha fazla tutması durumunda kesilmesi

Mâide Sûresi 33-40 ........................................................ 563

gerektiği hususu, Ehlisünnet kanallarında da aktarılmıştır. Örneğin, Buharî ve Müslim Sahihlerinde Aişe'den şöyle rivayet edilir: Resulullah efendimiz (s.a.a) buyurdu ki: "Hırsızın eli ancak çeyrek dinar ve daha yukarısı için kesilir." [Sahih-i Buharî, c.8, s.199. Sahih-i Müslim, c.5, s.112]

Tefsir-ul Ayyâşî'de Sümaa'dan, o daİmam Cafer Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet eder: "Hırsız yakalandığında avucunun ortasından eli kesilir, tekrar çalarsa tabanının ortasından ayağı kesilir, tekrar çalarsa hapse atılır. Hapiste de hırsızlık yaparsa öldürülür." [c.1, s.318, h:105]

Aynı eserde, Züurare'den şöyle rivayet edilir:İmam Bâkır'a (a.s) hırsızlık yapan, bu yüzden sağ eli kesilen, sonra tekrar hırsızlık yapan ve bundan dolayı sol ayağı kesilen, ardından üçüncü kez hırsızlık yapan adam için hangi hükmün uygulanacağı soruldu. Buyurdu ki: "Emir-ül Müminin (a.s) böyle kimseleri müebbet hapse mahkûm ederdi ve şöyle derdi: Temizlenmek için kullanılacak eli ve ihtiyacını gidermek amacıyla yürümek için ayağı olmadan onu dışarı salmak hususunda Rabbimden utanırım."

İmam devamla şunları söyledi: "Hz. Ali (a.s) hırsızın elini kestiği zaman mafsalın aşağısından keserdi. Ayakları kestiğinde de iki topu-ğun aşağısından keserdi. Şeriatın öngördüğü cezalardan gafil olunmasını da hoş karşılamazdı." [c.1, s.318, h:104] Aynı eserde, İbn-i Ebu Davud'un arkadaşı ve yakın dostu Zurkan'dan şöyle rivayet edilir: "Bir gün İbn-i Ebu Davud halife Mu'tasım'ın yanından canı sıkkın bir hâlde döndü. Bunun sebebini sordum. Dedi ki: 'Bugün, bundan yirmi yıl önce ölmüş olmayı istedim.' 'Niçin?' diye sordum. Dedi ki: 'Ebu Cafer Muhammed b. Ali b. Musa [İmam Muhammed Taki] denen şu siyah adamın Emir-ül Müminin Mu'tasım'ın yanında olduğu sırada meydana gelen bir olaydan dolayı.' 'Nasıl oldu?' diye sordum. Dedi ki:

'Bir hırsız birinin malını çaldığını itiraf etti ve Halife'den hakkında şer'î hükmü uygulamak suretiyle kendisini arındırmasını istedi. Bunun üzerine halife fıkıh bilginlerini meclisinde topladı. Muhammed b. Ali'yi de çağırmıştı. Halife bizden elin nereden kesilmesi gerektiğini sordu.