El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân–c.5
 




524 ............................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

elde edilen bir durum olarak değerlendirilmiştir. Dolayısıyla insanın elde ettiği bilgiler, ilâhî yol göstericiliğin yansıması ve ilâhî yol göstericilikle gerçekleşmiştir. Ancak bunların da tür olarak farklılık arz ettiklerini görüyoruz. Eşyanın dışsal özellikleri söz konusu olduğunda yüce Allah'ın, bunları öğrenme hususunda insanı yönelttiği yol, algılama yeteneğidir. Tümeldüşünsel bilgiler söz konusu olduğunda, bunlara ulaşmanın yolu, ilâhî bağış ve boyun eğdirmedir. Aynı zamanda algı yeteneğinin de işlevsel olması, bu durumu olumsuzlamaz ya da insan, bu bağlamda hiçbir şekilde ilâhî boyun eğdirmeden müstağni olmaz. Salih ya da fasit amellerle, takva ve günahla ilintili pratik bilimlere gelince; bunun yolu ilâhî ilhamdır, kalplere telkin etmesidir, fıtrat kapısını açmasıdır.

Özü itibariyle ilhama dayanan üçüncü kısmın işlevsel olarak başarılı olması ve beklenen sonuçları vermesi, ikinci kısmın salih oluşuna, doğru ve tutarlı bir zemine dayanmasına bağlıdır. Nitekim aklın doğru ve tutarlı bir etkinlik göstermesi de insanın takva ve fıtrî dini açısından dosdoğru bir çizgide hareket etmesine bağlıdır.

Yüce Allah, konuyla ilgili olarak şöyle buyuruyor: "Sagduyu sahiplerinden başkası düşünüp ögüt almaz." (Âl-i Imrân, 7) "Allah'a yönelenden başkası ibret almaz." (Mü'min, 13) "Gönüllerini ve gözlerini ters çeviririz, ilkin ona inanmadıkları gibi." (En'âm, 110) "Nefsini aşagılık yapan beyinsizden başka, kim İbrahim dininden yüz çevirir?" (Bakara, 130) Demek isteniyor ki, aklını ifsat edip, onu normal çizgisinden saptıranlardan başkası fıtratın gerektirdiği eylemleri yapmaktan kaçınmaz.

Akıl ile takva arasındaki bu gerektiriciliği pratikte de gözlemlemek mümkündür. Hiç kuşkusuz, insanın teorik gücünde bir anormallik varsa hakkı hak olarak, batılı da batıl olarak algılayamaz. Bu bakımdan hakka sarılmanın ve batıldan kaçınmanın gerekliliğini de sezinleyemez, yüce Allah tarafından bu yönden bir ilhama da muhatap olamaz. Söz gelişi, dünya hayatının ötesinde bir hayatın olduğuna inanmayan bir kimse, ahiret hayatı

Mâide Sûresi 27-32 ................................................................ 525

açısından en iyi azık konumunda olan dinî takva duygusunun ilham edilmesini algılayamaz.

Aynı şekilde, insanın fıtrî dini bozulur ve dinî takva duygusuyla beslenmezse, şehvet (çekici güç) gazap (itici güç), sevgi veya nefret gibi içsel algı güçlerinin dengesi bozulur. Bu güçlerin arasındaki denge durumunun bozulmasıyla birlikte, teorik kavrama gücü, istenen düzeyde bir işlevsellik görmez.

Kur'ân'ın, insanlar arasında dinî bilgileri yayma ve onlara yararlı bilgiyi öğretme amacına yönelik açıklamaları bu tarzda devam eder. Bu bağlamda bilgileri edinmek için belirginleştirdiği yöntemleri esas alır. Söz gelimi, algılanmaya elverişli özelliklere sahip olgular, unsurlar söz konusu olduğunda, açık bir ifadeyle duyu organlarına hitap eder. Mesela,"Görmedin mi?, Görmüyorlar mı?, Gördünüz mü?, Görmez misiniz?" gibi ifadeler içeren ayetleri buna örnek gösterebiliriz.

Maddî tümel olgularla ilintili aklî-soyut tümel olgular ya da fizik âleminin ötesi söz konusu olduğunda, duyular açısından madde ve maddî çevrenin dışında gaybî olgular bile olsalar, aklın işlevi kesin belirleyici görülür. Dünya ve ahiret hayatına ilişkin olguları içeren ayetlerin genelini buna örnek gösterebiliriz. Bu gibi ayetlerde, özellikle "akleden bir kavim için...", "Düşünen bir kavim için...", "Hatırlayan bir kavim için..." ve "derin kavrayış sahibi bir kavim için..." gibi ifadelere yer verilir.

Amel, takva ve günahlar bağlamında hayır, şer, yarar ve zarar gibi olgularla ilintili pratik önermeler söz konusu olduğunda, bu sefer ilâhî ilham esas alınır. İnsanın içsel ilham algılamasını anımsatıcı olgulara dikkat çekilir. "Bu, sizin için daha hayırlıdır...", "Onun kalbi günah-kârdır.", "O ikisinde günah vardır.", "Günah ve haksız yere azmadır.", "Allah hidayet vermez..." gibi ifadeler kapsayan ayetleri buna örnek gösterebiliriz. Hiç kuşkusuz bu tespitimiz, üzerinde durup düşünmeye değerdir.

Bu tespitten hareketle öncelikle şunu anlıyoruz: Kur'ân-ı Kerim, duyu organlarının algılamasını ve deneyimi esas alanların

526......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

yöntemlerini yanlış bulur. Bunlar, bilimsel araştırmalarda, salt aklın yargılarını o-lumsuzlarlar. Kur'ân'ın açıklamalarında öncelikle önem yüce Allah'ın birliğine, yani tevhit ilkesine verilir. Sonra açıklanan ve insanlara sunulan tüm gerçek bilgiler bu temele dayandırılır. Bilindiği gibi, duyu organlarının algılama kapasitesinden en uzak meselelerden biri de tevhittir. Maddî olgulardan uzak ve salt aklın yargılarıyla ilintilidir.

Kur'ân, söz konusu gerçek bilgilerin fıtrat menşeli olduklarını açıklar: "Sen yüzünü, Allah'ı birleyici olarak dogruca dine çevir: Allah'ın yaratma kanununa (fıtrata) ki, insanları ona göre yaratmıştır." (Rûm, 130) Buna göre, insan yaratılışı, bu tür bilgi ve kavrayışlara kaynaklık eden bir varoluş şeklidir. Yaratılışının değişmesinin bir anlamı yoktur; elbette bizzat değişim de bir yaratma ve var etme olursa o başka. Mutlak olarak var etmeyi değiştirmek, yani varolan hükmü geçersiz kılmak ve iptal etmek tasavvur edilecek bir anlam değildir. İnsanın buna gücü yetmez; fıtratına yerleştirilen bilgileri iptal edemez ve hayat için fıtratın kesin yolundan başka bir yol izleyemez.

Pratik hayatta, fıtratın hükümlerinden sapma olarak gözlemlenen durumlar, fıtratın hükümlerinin iptal edilmesi anlamına gelmezler; bilâkis hükümlerin ve gerektiği gibi ve gereken yerlerde kullanılmaması olarak değerlendirilmelidirler. Tıpkı bir atıcının, atışı esnasında hedefi tutturmaması gibi. Hiç kuşkusuz atış aleti ve diğer malzemeler, öz doğaları gereği isabet etme özelliğine sahip kılınmışlardır. Fakat bunların kullanımında yanılmalar, hedeften saptırabilir onları. Bıçak, testere, matkap ve iğne gibi aletler bir motora yanlış monte edilirlerse, kesme, delme ve biçme gibi fıtrî işlevlerini görürler; ama istenen şekilde değil. Bunların fıtrî işlevlerinden sapmalarına gelince; söz gelimi, testere ile dikiş yapılması, testerenin iğne gibi kullanılması, dikişin bıçkı hâline getirilmesi, işte bu, imkânsızdır. Bazı grupların bilimsel yöntemlerinin doğruluğunu kanıtlamak için ileri sürdükleri delillerin geneli üzerinde düşünüldüğü zaman bütün bunlar açık bir şekilde ortaya çıkar.

Mâide Sûresi 27-32 ...................................................... 527

Örneğin diyorlar ki: Salt aklî araştırmalarda ve duyu organlarının algılama alanlarından uzak öncüllerin bileşiminden ibaret olan kıyaslarda yanılma payı çok olur. Salt aklî meselelere ilişkin ihtilafların çokluğu da bunu gösterir. İnsanın içine sinmediği için bunlara güvenmemek gerekir.

Yine bazıları somut algı ve deney yöntemlerinin doğruluğunu kanıtlamak için diyorlar ki: Algılama, zorunlu olarak eşyanın özelliklerini kavramayı sağlayan bir alet konumundadır. Özel şartlarıyla birlikte herhangi bir objede bir belirti algılanır, sonra bu belirti, söz konusu şartlarla birlikte aynı objede tekrar tekrar gözlemlenirse, her defasında, önceki gözleme göre bir farlılık ve ayrıtlık gözlemlenmezse, bu, objenin özelliğidir, tesadüfî bir ilinti değildir. Çünkü tesadüf kesin olarak devamlılık göstermez.

Yukarıda sunulan iki kanıt, görüldüğü gibi, duyu organlarının algısına ve deneye dayanmanın zorunluluğunu ve salt aklın yönteminden uzak durmanın gerekliliğini kanıtlama amacına yöneliktir. Bununla beraber, her iki kanıtta da esas alınan önermeler, algı ve deney dışı aklî önermelerdir. Sonra da, bu aklî önermelere dayanarak, aklî önermeleri esas alan yaklaşımları geçersiz kılma çabası içine girmişlerdir. Dedik ya: Fıtrat, kesin olarak iptal edilemez. Yalnızca insan, fıtratı kullanmada yanlışlık yapar! Bu değerlendirme de buna ilişkin bir örnektir.

Bundan daha da kötüsü, yasal hükümlerin ve yürürlüğe konulan kanunların belirlenmesinde deneyim esaslı bir yöntemin izlenmesidir. Örneğin bir hüküm konulur ve bu hüküm insanlar arasında uygulanarak, istatistik veya başka bir yolla, bu hükmün iyi sonuçlarının olup olmadığı sınanır. Şayet uygulandığı alanlarda, genel olarak iyi sonuçlar alınırsa, değişmez, uyulması zorunlu bir yasa hâline getirilir. Aksi takdirde, bu hüküm bir yana bırakılır, yeni bir hükmün denenmesine gi-rişilir. Kıyas ve istihsan yoluyla hüküm belirlemek de en az bunun kadar hatalı ve kötü bir yöntem-

528 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

dir.1 Kur'ân, bu değerlendirmelerin ve anlayışların tümünü yanlış sayar, geçersiz kılar ve şeriat kapsamında konulan hükümlerin apaçık ve fıtrat menşeli olduklarını ortaya koyar. Kur'ân'a göre, genel olarak takva ve günah olguları ilâhî ilham menşeli bilgilerdir. Bunların ayrıntılarınınsa vahiy kanalıyla öğrenilmesi gerekir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Bilmedigin bir şeyin ardına düşme." (Isrâ, 36) "Şeytanın adımlarını izlemeyin." (Bakara, 168) Kur'ân, fıtrat yasasıyla uyumlu olarak konulan şeriatı "hak" diye isimlendirir.

Örneğin şöyle buyurur: "...Beraberlerinde, insanların an-laşmazlıga düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere hak kitapları indirdi." (Bakara, 213) "Zan ise haktan hiçbir gerçek kazandırmaz." (Necm, 28) Nasıl kazandırsın ki, zanna tâbi olma durumunda, her zaman için sapıklık olan batılın kucağına düşme tehlikesi vardır?! Nitekim şöyle buyurur: "Haktan sonra sapıklıktan başka ne var?" (Yûnus, 32) Yine şöyle buyurmuştur: "Allah saptırdıgını yola getirmez." (Nahl, 37) Yani, sapıklık insanı hayra ve mutluluğa ulaştırmaya elverişli bir yol değildir. Dolayısıyla hakka ulaşmak amacıyla batılı, adalet sağlamak adına zulmü, güzelliği elde etmek için kötülüğü, takva duygusuna sahip olmak uğruna günahı bir yol olarak izleyen kimse, yanlış bir yola girmiştir.

Ayrıca yeni baştan, kendiliğinden kanun koymaya, yasa icat etmeye kalkışmıştır ki, insanın kesinlikle böyle bir yetkisi yoktur. Eğer böyle bir şey mümkün olsaydı, zıt şeylerin özellikleri bazında pratize edilme imkânını bulurdu. Birbirine zıt olan şeyler, yek diğerinin işlevini ve etkinliğini yerine getirme misyonunu icra ederdi. Kur'ân-ı Kerim, bilimsel-düşünsel yöntemi iptal etmeyi, fıtrî mantığı bir yana bırakmayı esas alan "anma" yöntemini de geçer-

-------

1- Fıkıh bilimi bağlamında kıyas, istihsan ve fakihlik sezgisi dediğimiz olgular, yeni baştan hüküm koymanın değil, ilâhî hükümleri ortaya çıkarmanın yöntemleridir. Ve bunlar usûl-ü fıkıh biliminin alanına girerler.

Mâide Sûresi 27-32 ................................................................ 529

siz sayar. Ki daha önce buna değindik.

Aynı şekilde Kur'ân, insanlar açısından, Allah korkusuyla at başı gitmeyen düşünceyi de sakıncalı kabul eder. Bu konuda da genel bir açıklamaya daha önce yer verdik. Bu yüzden, Kur'ân'ın dinsel yasaları öğretirken, açıkladığı hükümleri ahlâkî faziletlerle ve övgüye değer hasletlerle desteklediğini görürüz. Kur'ân'ın bunu yaparken güttüğü amaç, söz konusu ahlâkî faziletleri ve övgüye değer hasletleri anımsatarak insanın iç dünyasındaki takva duygusunu uyandırmak, böylece hükmün anlaşılması ve derin kavranması hususunda insanı takviye etmektir. Bunun örneklerini aşağıdaki ayetlerde görmek mümkündür:

"Kadınları boşadıgınız zaman bekleme sürelerini bitirdiler mi, birbirleriyle maruf bir biçimde anlaştıkları takdirde, kendilerini ko-calarına nikâhlamalarına engel olmayın. Işte içinizde Allah'a ve a-hiret gününe inanan kimseye bununla ögüt verilir. Bu sizin için daha iyi ve daha temizdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz." (Bakara, 232), "Fit-ne kalkmayıncaya ve din yalnız Allah'ın oluncaya dek onlarla savaşın. Eger vazgeçerlerse, artık zalimlerden başkasına karşı düşmanlık yoktur." (Bakara, 193), "Namazı kıl. Çünkü namaz, kötü ve igrenç şeylerden meneder. Elbette Allah'ı anmak daha büyüktür. Allah ne yaptıgınızı bilir." (Ankebût, 45) "Bundan dolayı İsrailoğullarına şöyle yazdık: Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın bir canı öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de onu diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur." Mecma-ul Beyan tefsirinde "el-ecl"in "cinayet" anlamına geldiği belirtilir. Ragıp el-Isfehanî de el-Müfredat adlı eserinde şöylr der: "el-Ecl", sonradan olmasından korkulan cinayet demektir. Dolayısıyla her "ecl" cinayet, ama her cinayet "ecl" değildir. Araplar: "Fealtu zali-ke min eclihi" (Bunu onun için yaptım) derler." Müfredat'tan alınan alıntı burada sona erdi.

Daha sonra bu kelime, bir şeyin gerekçesi anlamında kullanılmıştır. Araplar, "Min ecli keza" derler. Yani, falan şey, benim fiilimin sebebidir. Belki de bu kelimenin gerekçe anlamında kulla-

530 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

nılması, ilk kez cinayet ve suç konularıyla ilintili olarak söz konusu olmuştur. Tıpkı, "Esae fulanun ve min ecli zalike eddebtuhu biddarb= Falan adam kötülük yaptı. Ben de onu terbiye etmek için dövdüm" dememiz gibi. Yani, benim onu dövmem, onun işlediği suçtan, kabahattan -ki, yaptığı kötülüktür- kaynaklanıyor. Ya da, işlediği kötülük olan suçtan ileri geliyor. Daha sonra kayıtsız olarak gerekçe anlamında kullanılmış ve "Ezûruke min ecl-i hubbî leke ve li-ecli hubbî leke=Seni sevdiğimden ve seni sevdiğim için seni ziyaret ediyorum" gibi ifadelerde yer almaya başlamıştır.

ifadenin akışından anlaşıldığı kadarıyla, "Bundan dolayı..." ifadesiyle, önceki ayetlerde anlatılan Âdem'in iki oğlunun kıssasına işaret ediliyor. Demek isteniyor ki, bu korkunç olayın meydana gelmiş olması, İsrailoğullarına şunları, şunları yazmamıza neden oldu. Bazılarına göre, "Bundan dolayı..." ifadesi, önceki ayette geçen "ve böylece piş-man olanlardan oldu." ifadesiyle ilintilidir. Yani, bu, onun pişmanlığına neden oldu. Bu değerlendirme, "Allah size ayetleri böyle açıklıyor ki, düşünesiniz. Dünya ve ahiret hakkında. Ve sana öksüzlerden soruyorlar."

(Bakara, 219- 220) ayetlerinde örneği olduğu gibi, kendi içinde pek de uzak değildir. [Bu ayetin başlangıcında yer alan "fid-dünya velahireti= dünya ve ahiret hakkında" ifadesi önceki ayetin sonundaki "tetefekkerûne=düşünesiniz" ifadesiyle ilintilidir.] Fakat bunun için, "İsrailogullarına şöyle yazdık..." ifadesinin sözün girişi olması gerekir ki, Kur'ân'ın ifade tarzının belirgin özelliği, az önce yer verdiğimiz Bakara suresindeki ilgili ayette ve benzerlerinde olduğu gibi, bu tür ifadeleri başlangıç "vav"ı (vav-ı istinaf) ile başlatmasıdır.

"Bundan dolayı..." ifadesinin, Âdem'in iki oğlunun kıssasına işaret ediş şekline gelince, bu kıssa, insan türünün karakteristik bir özelliğinin, hevaya ve ellerinde olmayan özellikleri dolayısıyla insanlara kin beslemekten ibaret olan haset duygusuna tâbi olmak olduğunu gösteriyor. Işte bu özellik, en basit bir meselede insanı, yüce Rablık makamına karşı çıkmaya, yaratılışın amacını bir

Mâide Sûresi 27-32 .................................................... 531

kenara bırakmaya yöneltebilir. Kendi hemcinsini, hatta öz kardeşini öldürmeye itebilir.

Hiç kuşkusuz insanlar, teker teker bir türün bireyleri, bir gerçeğin fertleridirler. Bütün bireyler insanlık adına neye sahipseler, bir tanesi de aynısına sahiptir. İnsanlığın bütünü, bireylerin birer birer taşıdıkları özellikleri taşır. Yüce Allah, bireyleri yaratmakla, kuşakları çoğaltmakla, özelliği sadece küçük bir zaman diliminde yaşamak olan bu gerçeğin kalıcı olmasını dilemiştir. Bu gerçeğin sürekliliğini istemiştir. Şöyle ki, sonradan gelenler, önceden gelenlere ulaşsın ve Allah'ın arzında O'na ibadet edilsin. Dolayısıyla, öldürme yoluyla bir insan bireyini yok etmek, yaratılış sistemini bozmak ve yüce Allah'ın insanlık için öngördüğü amacı geçersiz kılmaktır. Yaratılış sistemi ve insan varoluşunun amacı ise, bireylerin çoğalması ve kuşakların birbirlerinin yerini almasıyla kalıcılık sağlar. Nitekim Âdem'in maktul oğlu da kardeşine hitap ederken bu gerçeğe işaret etmiştir: "Ben seni öldürmek için sana elimi uzatacak degilim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım." Âdem'in maktul oğlu bu sözüyle, haksız yere adam öldürmenin rubû-biyetle savaşmak anlamına geldiğine işaret etmiştir.

İnsan, basit bir sebepten dolayı zulüm işleyecek tıynette olduğu için onun bu tıynete dayalı olarak işlediği suçlar, gerçek anlamda rubû-biyetin egemenliğinin ve insanlığın genel yaratılış amacının iptali olarak yorumlanmıştır. Bu ayetten önce yüce Allah- 'ın işaret ettiği gibi, İsrailoğullarının karakteristik özellikleri arasında kıskançlık, kibir, he-vaya tâbi olma ve hakkı inkâr etmek gibi olumsuz nitelikler yer alıyor. Nitekim bununla ilgili kıssaları önce anlatmıştı. Bu yüzden yüce Allah onlara, bu korkunç zulmün gerçek mahiyetini ve ifade ettiği anlamı büyük bir itinayla anlattı. Bu bağlamda, bir insanı öldürmenin, katında bütün insanları öldürmek kadar ağır bir suç, buna karşılık bir insanı diriltmenin, katında bütün insanları diriltmek kadar büyük bir iyilik olduğunu vurguladı.

Bu hükmün bu şekilde İsrailoğullarına yazılması, her ne kadar

532 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

yaptırım gücü olan bir yasal yükümlülük niteliğine sahip olmasa da, konum ve yaklaşım itibariyle yasal açıdan ağırlaştırma niteliğinden de büsbütün uzak değildir. Dünya ve ahirette ilâhî gazap ve öfkeyi gerektirici bir işlevinin olduğuna, böylece işaret edilmiş oluyor. Özetleyecek olursak, cümlenin ifade ettiği anlam şudur: İnsan, en basit bir sebepten dolayı böylesine korkunç bir zulmü işleme karakterine sahip olduğundan ve İsrailoğullarının karakteristik özellikleri de bilindiğinden, onlara bir cana kıymanın mahiyetini açıkladık ki, adam öldürmede aşırı gitmekten kaçınsınlar. Bu amaçla elçilerimiz onlara apaçık belgeler getirdiler, fakat onlar bundan sonra da yeryüzünde aşırı tutumlarını sürdürdüler.

"Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın bir canı öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir." ifadesinde yüce Allah, bir cana karşılık olarak birini öldürmeyi, yani kısası genel yargının dışında tutmuştur. Ki kısası öngören hükmü içeren ayet şudur: "Öldürmede kısas size farz kılındı." (Bakara, 178) Yine yeryüzünde bozgunculuk yapmanın karşılığı olarak birini öldürmek de istisna edilmiştir. Buna ilişkin hükme de şu ayet işaret etmektedir: "Allah ve Elçisiyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışanların cezası..." (Mâide, 33)

"Keennema=gibidir" ifadesiyle dikkat çekilen konuma gelince, bu-nu yukarıda şöyle açıkladık: Birey olarak insanın yaşayan ve ölen bir olgu olarak taşıdığı gerçekliği, insanlık da taşımaktadır. Çünkü insanlık, bireyleriyle, kısımlarıyla ve bütünüyle bir tek gerçeklikten ibarettir. Bu bakımdan bir tek kişiyle, birçok kişi arasında herhangi bir fark yoktur. Bu itibarla, bir tek insanı öldürmek, bütün insanları öldürmek; aynı şekilde bir tek insanı diriltmek de bütün bir insanlık türünü diriltmek konumundadır. Ayet-i kerimenin üzerinde durduğu husus da budur.

Bu ayetle ilgili olarak iki problem öne sürülmüştür. Birincisi: Bütün insanları öldürmeyi, bir insanı öldürme konumuna indirgeme, amacın çürütülmesine yol açar. Çünkü amaç, adam öldür-

Mâide Sûresi 27-32 ...................................................... 533

menin günah ve etki bakımından önemini ve büyüklüğünü vurgulamaktır. Bunun doğal gereği de, öldürülen kişilerin sayısı arttıkça önemin de artmasıdır. Bir kişinin öldürülmesini, herkesin öldürülmesi gibi algılamak, birden fazla öldürmelerin karşılığının olmamasını, artı bir cezanın olmamasını gerektirir. Çünkü bir kişi on adamı öldürse, bu öldürülenlerin bir tanesinin öldürülmesi, herkesin öldürülmesi anlamına gelir. Bu durumda, geriye kalanlara karşılık olabilecek bir değer kalmaz.

"On kişiyi öldürmek, on kere herkesi öldürmek gibidir. Herkesi öldürmek de, herkes kadar herkesi öldürmek gibidir." demekle yukarıdaki problemi çözmüş olmayız. Çünkü bu değerlendirme, cezanın sayısının katlanmasına dönüktür. Oysa, problemin ifadesi için kullanılan üsluptan bunu anlamamız mümkün değildir. Kaldı ki, herkes, bireylerden meydana gelen bir olgudur. Bu bireylerin her biri de, diğer bireylerle birlikte oluşturdukları topluma, yani herkese denktir. Bu, sonsuza kadar sürer. Dolayısıyla bu tür bir bütünün anlamı olmaz. Çünkü kendine ait bir bireyi yoktur. Bireysiz toplum da düşünülemez.

Öte yandan yüce Allah, "Kim kötülük getirirse, sadece onun dengiyle cezalandırılır." (En'âm, 160) buyuruyor. İkincisi: Bir kişinin öldürülmesinin, herkesin öldürülmesine denk olması, bununla söz konusu bir kişiyi de kapsayan herkesin öldürülmesi kastedilirse bu birin, kendisinin ve başkasının toplumundan ibaret olan bir topluma eşit olmasını gerektirir ki, böyle bir şey kesin olarak muhaldir. Eğer böyle bir sözle, söz konusu birin dışındaki herkesin öldürülmesi kastedilirse, bunun anlamı, bir kişiyi öldüren kimse ondan başka kimseleri öldürmüş gibidir. Ki bu, bir söz için yakışık almaz bir anlamdır, amacı bozucudur. Özellikle zulmün ne büyük bir günah olduğunu vurgulama amacına yönelik bir ifade açısından bu durum daha belirgindir. Ayrıca "bütün insanları öldürmüş gibidir." ifadesinin, bir istisnaya yer verilmeksizin mutlak bırakılmış olması böyle bir ihtimali ortadan kaldırmaktadır.

534 ................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Sonra böyle bir problemin de, "Burada kastedilen, ceza açısından denkliktir ya da cezanın kat kat arttırılmasıdır." şeklindeki açıklamalarla ortadan kalkmayacağı da açıktır.

Bu iki probleme vereceğimiz cevap şudur: "Kim... bir canı öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir." ifadesi, bütün insanların tek bir insanî gerçeklik bakımından bir olduklarına yönelik bir kinayedir. Bu gerçeklik bağlamında bir insanla, bütün insanlar birdir. Bu bakımdan, insanların birinde somutlaşan insanlık gerçeğine yönelen bir kimse, herkeste somutlaşan insanlık gerçeğine yönelmiş gibidir. Örneğin su, ayrı ayrı kaplara konulsa, bu kaplardan birinde bulunan suyu içen kimse, su içmiş olur. Su olması hasebiyle suya yönelmiştir. Bütün kaplarda bulunan su, su olmak noktasında suya herhangi bir katkıda bulunmuş olmazlar. Dolayısıyla bütün suyu içmiş gibidir.

Şu hâlde, "Kim... bir canı öldürürse..." ifadesi, benzetme kalıbın-da bir kinayedir. Bu bakımdan yukarıdaki iki problem ortadan kalkmış olurlar. Çünkü iki problemin dayanağı, benzetmenin basit veya kinaye dışı olduğu varsayımıdır. Buna göre benzerlik noktası, benzeyenin sayısının artmasıyla orantılı olarak artar. Bu nedenle bu esnada bir kişiyle herkes eşit tutulursa, anlam bozulur ve problem baş gösterir. Tıpkı; falan kavmin bir kişisi, aslanlardan bir tane gibidir. Onlardan bir tanesi, düşmanı kapmak ve cesur olmak bakımından tümü gibidir, denilmesi gibi.

"Kim de onu diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur." ifadesine gelince; bu konuda söyleyeceğimiz, önceki cümle ile ilgili sözlerimizden farklı olmayacaktır. Hiç kuşkusuz, ifadede geçen "yaşatma" akıl erbabının literatüründe, boğulmakta olan birini kurtarmak ve bir esiri serbest bırakmak gibi bir anlamı ifade eder. Nitekim yüce Allah, bir insanın hakka yöneltilmesini diriltme olarak nitelendirmiştir: "Ölü iken kendisini dirilttigimiz ve kendisine insanlar içerisinde yürüyebilecegi bir ışık verdigimiz kimse..." (En'âm, 122) Buna göre, bir insanı imana yönelten kimse, onu diriltmiş olur.

Mâide Sûresi 27-32 ...................................................... 535

"Andolsun elçilerimiz onlara açık deliller getirdiler." Bu ifade, ayetin baş tarafına matuftur. Demek isteniyor ki: Onlara elçilerimiz apaçık belgelerin desteğinde geldiler, onları adam öldürmekten ve benzeri yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya yönelik davranışlardan sakındırdılar.

"Ama bundan sonra da onlardan çoğu, yine yeryüzünde aşırı gitmektedirler." Bu ifade, açıklamanın akışını bütünleyici niteliktedir. Bunun eklenmesiyle, açıklamadan beklenen sonuç elde edilmiş oluyor. Ki bu sonuç onların bozguncu, büyüklük taslama ve dik başlılık yapma hususunda bir kavim olduklarının anlaşılmasının sağlanmasıdır. Deniliyor ki: Biz onlara adam öldürmenin ne denli ağır bir suç olduğunu açıkladık. Bu amaçla birtakım belgeler eşliğinde elçilerimizi gönderdik. Elçiler onlara açıklamalarda bulundular, onları uyardılar. Ama onlar buna rağmen, dik başlı ve büyüklenici tavırlarında ısrar ettiler. Öteden beri yeryüzünde bozgunculuk yaptılar ve hala bu bozguncu tavırları sürmektedirler.

Israf, yani aşırı gitmek, insanın yaptığı her işte maksadın dışına çıkması ve sınırı aşması anlamına gelir. Bununla beraber, Ragıb'ın el-Müfredat'ta dediği gibi, genellikle harcamalarla ilgili olarak kullanılır: "Ve harcadıkları zaman, ne israf ederler, ne de cimrilik ederler; har-camaları bu ikisinin arasında dengeli olur." (Furkan, 67)

AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


Tefsir-ul Ayyâşî'de Hişam b. Salim, Habib Sicistanî'den, o da İmam Bâkır'dan (a.s) şöyle rivayet eder: "Âdem'in iki oğlu Allah'a yaklaşmak için bir şey sunup, birininki kabul edilip, diğerininki kabul edilmeyince, -İmam dedi ki: Habil'in sunduğu şey kabul edildi; ama Ka-bil'inki kabul edilmedi- Kabil'in içinde şiddetli bir kıskançlık duygusu yerleşti ve Habil'e saldırdı. Sürekli onu gözetliyordu, yalnız yakalayıp, Âdem'in görmediği bir sırada onu öldürmeyi amaçlıyordu. Nihayet böyle bir anda üzerine atlayıp öldürdü. Kıssaları ve öldürme olayından önceki konuşmaları Kur'ân'da anlatılmıştır..." [c.1, s.306-309, h:77]

536 ............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

mıştır..." [c.1, s.306-309, h:77]

Ben derim ki: Bu rivayet, kıssayla ilgili en güzel rivayetlerdendir. Oldukça uzun olan bu rivayetteİmam, "Bundan sonra Âdem'in Hibetullah (Şis) adlı oğlunun dünyaya gelmesini, Hz. Âdem'in ona vasiyette bulunmasını ve bu vasiyetin peygamberler arasında yürürlüğe konulmasını" açıklamıştır. Biz, inşallah uygun bir yerde bu rivayeti aktaracağız. Bu rivayetten anlaşıldığı kadarıyla Kabil Habil'i pusu kurarak ve kendini savunmasına fırsat vermeyerek öldürmüştür. Daha önce de açıkladığımız gibi, böylesi konuyla ilgili değerlendirmemize uygundur.

Biliniz ki, rivayetlerde Âdem'in oğullarının adları Habil ve Kabil, bugün Yahudilerin elinde bulunan Tevrat'ta da, Habil ve Kayin şeklinde geçer. Ancak Tevrat, bu konuda kanıt olarak ele alınamaz. Çünkü Tevrat, durumu bilinmeyen bir insana dayanıyor, birtakım tahriflere de maruz kalmıştır.

Tefsir-ul Kummî'de deniliyor ki, bize babam anlattı, o da Hasan b. Mahbub'dan duymuş, ona Hişam b. Salim anlatmış, ona Ebu Hamza Sumali, Süveyr b. Ebi Fahita'dan aktarmış ki, Ali b. Hüseyin'in (a.s) Kureyş'den bazı adamlarla şöyle konuştuğunu duydum: "Âdem'in iki oğlu kurban sunarlarken, biri sahibi olduğu en semiz koçu sundu, diğeri de bir demet başak sundu. Koç sahibinin, yani Habil'in kurbanı kabul edildi; ama diğerininki kabul edilmedi. Kabil bu olay karşısında öfkelendi. Habil'e dedi ki:

'Allah'a andolsun ki seni öldüreceğim.' Bunun üzerine Habil şöyle dedi: Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder. Andolsun ki, eger sen beni öldürmek için bana elini uzatırsan, ben seni öldürmek için sana elimi uzatacak degilim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım. Ben isterim ki sen benim günahımı da, kendi günahını da yüklenip ateş ehlinden olasın. Za-limlerin cezâsı işte budur." "Derken, nefsi ona kardeşini öldürme hususunda boyun eğdi. Fakat onu nasıl öldüreceğini bilmiyordu. İblis geldi, kardeşini nasıl öldüreceğini öğretti. Dedi ki: 'Kafasını iki taşın arasına koyup parçala.' Böylece kardeşini öldürdü. Ama ne yapacağını bilmiyordu.

Mâide Sûresi 27-32 ....................................................... 537

Bu sırada iki karga geldi. Bu kargalar vuruşmaya başladılar. Nihayet biri ötekini öldürdü. Sonra sağ kalanı, pençesiyle yeri eşeledi ve öbürünü oraya gömdü. Bunu gören Kabil, 'Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten aciz miyim (ben)?' dedi ve böylece pişman olanlardan oldu.' Bir çukur kazdı ve kardeşini oraya gömdü. Ölüleri toprağa gömme geleneği bu ilk örnekten itibaren başlamış oldu."

"Kabil babasının yanına döndüğünde, babası Habil'i yanında göremedi. Âdem dedi ki: 'Oğlumu nerede bıraktın?' Kabil şu cevabı verdi: 'Beni onun başında çoban olarak mı gönderdin?' Âdem dedi ki: 'Benimle kurban yerine gel.' Kabil'in yaptığı işle ilgili olarak Âdem'in içine bir kuşku düşmüştü. Kurban yerine ulaştıklarında Âdem, Kabil'in Habil'i öldürdüğünü anladı. Âdem Habil'in kanını kabul eden toprağı lânetledi. Âdem'e Kabil'i lânetlemesi emredildi.

Gökten Kabil'e şöyle seslenildi: 'Kardeşini öldürdüğün gibi, lânete uğradın.' Işte bu yüzden toprak kanı çekmez." "Âdem oradan döndü ve kırk gün kırk gece Habil için ağladı. Oğlunun acısına dayanamaz hâle gelince, durumu Allah'a şikayet etti. Bunun üzerine Allah ona, 'Ben sana bir oğul bağışlayacağım. Bu oğul Habil'in yerine geçecektir.' diye vahyetti. Derken Havva temiz ve kutlu bir oğul doğurdu. Doğumun üzerinden yedi gün geçince Allah ona şöyle vahyetti: 'Ey Âdem! Bu oğul benden sana bir bağış, bir hibedir. Onun adını Hibetullah (Allah'ın bağışı) koy.' Âdem, oğluna Hibetullah adını verdi."

Ben derim ki: Bu rivayet kıssa ve onunla ilgili olaylar üzerine aktarılan rivayetler içinde orta çizgiyi temsil eder özelliktedir. Bununla beraber, metninde karışıklık da yok değildir. Söz gelimi, metinden anlaşıldığı kadarıyla Kabil Habil'i ölümle tehdit ediyor, ama onu nasıl öldüreceğini bilemiyor. İblis -Allah'ın lâneti üzerine olsun- ona kardeşinin kafasını taşla ezmesini telkin ediyor. Gerek Ehlisünnet, gerekse Şia kanallarında aktarılan başka rivayetler de var. Bunların içerikleri bu rivayete yakındır.

Biliniz ki, bu kıssayla ilgili olarak, içerik bakımından birbirle-

538 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

rinden oldukça farklı, son derece ilginç rivayetler aktarılmıştır. Örneğin bunlardan birinde deniyor ki: "Allah, Habil'in kurban ettiği koçu aldı ve onu cennette kırk gün sakladı. Sonra İsmail yerine kurban edilmek üzere İbrahim'e gönderdi. İbrahim de onu kurban etti." Bir başkasında şöyle deniyor: "Habil, Kabil'in kendisini öldürmesine müsaade etti ve kendisi kardeşine el uzatmaktan kaçındı." Diğer bir rivayette şöyle deniyor: "Kabil kardeşini öldürünce, yüce Allah öldürdüğü gün, ayaklarından birini butuna bağladı ve bu durum kıyamet gününe kadar sürecektir. Yüzünü de sağ tarafa döndürdü. Ne tarafa dönse, kış mevsiminde karlı bir hava, yaz mevsiminde ateş gibi yakan kavurucu bir hava ona musallat olur. Yanında yedi melek bulunmaktadır. Biri gidince bir başkası onun yerine gelir."

Diğer bir rivayette şöyle deniyor: "Kabil denizin ortasındaki adaların birinde işkence görmektedir. Ayaklarından asılı hâldedir ve bu durumu kıyamet gününe kadar devam edecektir." Başka bir rivayet de şöyledir: "Âdem'in oğlu Kabil, başının iki yanındaki saçlarla güneş kursuna asılmıştır. Yaz kış onunla birlikte dönmektedir.

Kıyamet gününe kadar böyle kalacaktır. Kıyamet günü Allah onu ateşe atacaktır." Diğer birinde şu ifadelere yer verilmektedir: "Âdem'in kardeşini öldüren oğlu, cennette doğan Kabil'dir." Bir başkasında deniliyor ki: "Âdem Habil'in öldürüldüğünü anlayınca, Arapça birkaç mersiye söyledi." Bir diğer rivayetin ifadesi de şöyledir: "Onların şeriatının hükmü şöyleydi: Bir kimseye birisi el uzatsaydı, onu dilediğini yapmak üzere kendi hâline bırakırdı, ona engel olmaya kalkışmazdı." Bunun gibi daha birçok rivayet vardır.

Ne var ki, bu benzeri rivayetlerin kanallarının büyük bir kısmı veya tümü zayıftır. Ne doğru bir değerlendirme ile uyuşuyorlar, ne de Kur'ân onların içerikleriyle örtüşüyor. Bunların bir kısmı besbelli uydurma, bir kısmı tahrif edilmiş, bir kısmında da ravilerin hatası söz konusudur. Çünkü hadisin asıl lafzını değil de algıladıkları anlamı aktarmaya çalışmışlardır.

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, İbn-i Ebi Şeybe Ömer'den şöyle ri-

Mâide Sûresi 27-32 ......................................................... 539

vayet eder: Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Sizden biriniz, neden kendini öldürmeye gelen kimse karşısında böyle diyemez ki? Neden bir elini diğerinin üzerine koyup, Âdem'in oğullarından en iyi olanı gibi olmasın ki? Nasılsa kendisi cennette, katili de cehennemde olacaktır."

Ben derim ki: Bu rivayet, fitne zamanı ile ilgili olarak aktarılan çok sayıda rivayetten biridir. Bunların birçoğunu Suyutî ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde derlemiştir. Örneğin bu tefsirde Beyhaki'nin, Ebu Musa'dan, o da Resulullah'tan (s.a.a) şöyle rivayet ettiği aktarılır: "Kılıçlarınızı kırın -yani fitne zamanında-, oklarınızı ve kemanlarınızı par-çalayın. Evlerinizin bir köşesine kapanın. Âdem'in oğulları içinde, en hayırlı olanı gibi davranın." Yine müellif İbn-i Cerir ve Abdurrezzak kanalıyla Hasan'dan şöyle rivayet eder: Resulullah buyurdu ki: "Âdem'in iki oğlunun hikayesi bu ümmet için verilmiş bir örnektir. Siz ikisinden hayırlı olanın tavrını kendinize örnek alın." Bunun gibi daha birçok rivayet vardır.

Ne var ki bu rivayetler, zahiri itibariyle öz savunmayı (nefsi müdafa) ve hakka yardımcı olmayı emreden sahih rivayetlerin desteklediği doğru anlayışla, doğal tepkimeyle bağdaşmamaktadır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Eger inananlardan iki grup vuruşurlarsa, onların arasını düzeltin; şayet biri ötekine saldırırsa, Allah'ın buyruguna dönünceye kadar saldıran tarafla vuruşun." (Hucurât, 9)

Ayrıca söz konusu rivayetlerin tümü, kıssada aktarılan Habil'in "Andolsun ki, eger sen beni öldürmek için bana elini uzatırsan, ben seni öldürmek için sana elimi uzatacak degilim." şeklindeki sözlerinin, Habil'in kardeşinin kendisini öldürmesine ses çıkarmadığı, kendini savunmadığı şeklinde yorumlanması esasına dayanmaktadır. Ki bu yaklaşımın yanlış olduğunu daha önce açıklamıştık. Bu rivayetlerle ilgili olarak, bir art niyet söz konusu olmasını insanın aklına getiren bir olgu, bunların "fitnet-üd dar" [üçüncü halife Osman'ın evinin muhasara edilmesi] olayında ve Hz. Ali (a.s)

540 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

ile Muaviye, Haricîler, Talha ve Zübeyr arasında yaşanan savaşlarda bir kenarda oturup tarafsız kalmayı yeğleyenler tarafından rivayet edilmeleridir. Bu durumda, rivayetleri mümkünse bir şekilde yorumlamak gerekir. Yoksa nazarı dikkate almamak ve merdut bilmek daha doğru olur.

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, İbn-i Asakir Ali'den şöyle rivayet eder: Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Şam'da Kasiyun adı verilen bir dağ var. Âdem'in oğlu, kardeşini orada öldürdü."

Ben derim ki: Bu rivayetin bir sakıncası yok. Fakat İbn-i Asakir, bir başka kanaldan Ka'b el-Ahbar'dan şöyle rivayet etmiştir: "Kasiyun dağındaki kan Âdem'in oğlunun kanıdır." Bir başka kanaldan da Amr b. Habir eş-Şa'bani'den şöyle rivayet etmiştir: "Deyr-ul Meran dağında Ka'b el-Ahbar'la beraberdim. Dağın bir yerinde akan bir dere gördü. Dedi ki: Âdem'in oğlu burada kardeşini öldürdü. Bu, öldürülen kardeşin kanının izidir. Allah onu âlemler için bir ayet kılmıştır."

Bu iki rivayet gösteriyor ki, orada kalıcı bir iz vardı ve insanlar onun öldürülen Habil'in kanı olduğunu söylüyorlardı. Öyle anlaşılıyor ki, bu da asılsız bir hurafeydi. İnsanların dikkatini oraya çekmek, ziyaret amacıyla adaklar ve hediyeler sunmalarını sağlamak amacıyla uydurulmuştur. Taşlara işlenmiş el ve ayak izlerini ve Cidde'deki "büyük anne" (Havva) kabrini bu tür hurafelere örnek gösterebiliriz.

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, Ahmed, Buharî, Müslim, Tirmizi, İbn-i Mace, İbn-i Cerir ve İbn-i Münzir'in İbn-i Mesud'dan şöyle rivayet ettikleri belirtiliyor: Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Haksız yere öldürülen hiç kimse yoktur ki, ölümünün sorumluluğu Âdem'in ilk oğlunun omuzlarına binmiş olmasın. Çünkü adam öldürme geleneğini ilk o başlattı."

Ben derim ki: Bu anlamı içeren başka rivayetler, bunun dışındaki kanallardan, hem Sünnî, hem de Şiî ravilerce aktarılmıştır. el-Kâfi'de müellif kendi rivayet zinciriyle Hamran'dan şöyle aktarır: "İmam Bâkır'a (a.s) dedim ki: 'Bundan dolayı İsrailogullarına şöyle yazdık: Kim, bir cana veya yeryüzünde

Mâide Sûresi 27-32............................................................ 541

şöyle yazdık: Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın bir canı öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir.' sözü ne anlama gelir? Sadece bir kişiyi öldürdüğü hâlde, nasıl bütün insanları öldürmüş gibi kabul edilir?' Buyurdu ki: 'Cehennemin en şiddetli azap görülen kısmına konulur. Eğer bütün insanları öldürmüş olsaydı, buraya konulacaktı.' Dedim ki: 'Birini daha öldürse ne olur?' Dedi ki: Azabı katlanır." [Füru-u Kâfi, c.7, s.271, h:1]

Ben derim ki: Şeyh Saduk Maan-il Ahbar adlı eserde, benzeri bir rivayeti Hamran kanalıyla aktarır. [s.379, h:2] "Dedim ki: Birini daha öldürürse ne olur?" sözünde, daha önce yaptığımız açıklamaya yönelik bir işaret vardır. Ki orada bir kişiyi öldürmenin vebalının, birkaç adamın öldürmenin vebalına eşit olması sorunu üzerinde durulmuştu.İmam burada, "Azabı katlanır."

cevabını veriyor. Burada, "Kim, bir cana... karşılık olmaksızın bir canı öldürürse..." ayetinde işaret edilen indirgeme olgusunun gerektirdiği eşitliği gündeme getirmiyor. Çünkü azabın katlanması, birin çoğa veya herkese eşit olmamasını gerektirir, şeklinde bir problem ileri sürülemez. Böyle bir problemin ileri sürülmeyecek olmasının nedenine gelince, konum eşitliği azabın türüyle ilgilidir. O da, bir kişiyi öldürenle, iki kişiyi öldüren ve herkesi öldürenin cehennemin aynı vadisine konulacak olmalarıdır. Nitekimİmamın sözü de buna işaret ediyor: "Eğer bütün insanları öldürmüş olsaydı, buraya konulacaktı."

Bizim bu açıklamamız, Ayyâşî'nin tefsirinde Hamran'dan, onun da söz konusu ayetle ilgili olarakİmam Cafer Sadık'tan (a.s) aktardığı rivayetçe de desteklenmektedir.İmam (a.s) buyurdu ki: "Cehennemde bir yer var ki burası, cehennem azabının şiddet bakımından ulaştığı son noktadır. Adam öldüren kişi oraya konur." - Ravi diyor- dedim ki: "Ya iki kişiyi öldürürse?" şu cevabı verdi: "Ateşte, bu yerden daha şiddetli azap veren bir yer olmadığını bilmez misin? Bu azap, yaptığıyla orantılı olarak arttırılır..." [c.1, s.312-313, h:84]

542 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

İmamın (a.s) cevabında olumlamayla olumsuzlamaya birlikte yer vermiş olması, bizim de rivayeti yorduğumuz amaca yöneliktir. Şöyle ki: Birlik ve eşitlik azabın türüyle ilgilidir. Bu da konum birliğine yönelik bir işarettir. Farklılık, şekil ve katilin tattığı azabın mahiyeti bakımından söz konusudur.

Ayrıca Hannan b. Sudeyr'in İmam Cafer Sadık'tan (a.s) "Kim bir canı öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir." ayetiyle ilgili olarak aktardığı şu sözler de bu yorumumuzu bir açıdan desteklemektedir: "Cehennemde bir vadi var. Bir kimse bütün insanları öldürse, oraya girer. Bir insanı öldürse, yine oraya girer." [c.1, s.313, h:86]

Bu rivayette ayet, anlam olarak aktarılmış gibidir.

el-Kâfi'de, müellif kendi rivayet zinciriyle Fudayl b. Yesar'dan şöyle aktarır: "İmam Bâkır'a (a.s), 'Kim de onu diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur.' ayetini sordum. Buyurdu ki: 'Birini yangından veya boğulmaktan kurtarması kastediliyor.' Dedim ki: 'Ya birini sapıklıktan kurtarıp hidayete erdirirse?' Buyurdu ki: Işte bu, ayetin en yüce yorumudur." [Usûl-ü Kâfi, c.2, s.210-211] Ben derim ki: Bu hadisi Şeyh Tûsî el-Emalî adlı eserinde ve Bar-kî, el-Mehasin adlı eserinde Fudayl'den, o daİmam Bâkır'dan (a.s) ri-vayet etmiştir. Aynı hadis Semaa ve Hamran kanalıylaİmam Cafer Sadık'tan (a.s) rivayet edilmiştir. [el-Emalî, c.1, s.230. el- Mehasin, c.1, s.232, h:181 ve 182]

Sapıklıktan kurtarmanın ayetin en yüce yorumu olmasından maksat, en ince, en özenli tefsiri olmasıdır. Çünkü Islâm'ın ilk çağlarında "tevil" kelimesi çoğu yerde "tefsir"in eşanlamlısı olarak kullanılırdı.

Yaptığımız açıklamayı destekleyen bir kanıt da Tefsir-ul Ayyâşî'de Muhammed b. Müslim aracılığıylaİmam Bâkır'dan (a.s) aktarılan rivayettir: "İmama (a.s), 'Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın bir canı öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir.' ayetini sordum. Buyurdu ki: 'Ona ateşten bir oturak verilir ki, bütün insanları öldürmüş olsaydı,

Mâide Sûresi 27-32 ......................................................... 543

bundan fazla bir azaba çarptırılmayacaktı.'İmam devamla buyurdu ki: 'Kim de onu diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur.' Onu öldürmezse veya boğulmaktan ya da yangından kurtarırsa. Bütün bunlardan daha büyük ve önemli olanı, onu sapıklıktan çıkarıp hidayete ulaştırmasıdır." [c.1, s.313, h:87]

Ben derim ki: İmam "Onu öldürmezse..." sözünü, öldürülmeyi hakkettiği hâlde öldürmezse, anlamında kullanmıştır. Kısasta örneğin. Aynı eserde Ebu Basir'den, o daİmam Bâkır'dan (a.s) şöyle rivayet eder: "İmama, 'Kim de onu diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur.' ayetinin anlamını sordum. Buyurdu ki: Küfürden çıkarıp imana ulaştırması kastedilmiştir." [c.1, s.313, h:88] Ben derim ki: Bu anlamı içeren birçok rivayet Ehlisünnet kanallarında da aktarılmıştır.

Mecma-ul Beyan tefsirinde deniliyor ki:İmam Bâkır'dan (a.s) şöyle rivayet edilmiştir: "İsraf edenler (aşırı gidenler), haramları helâl sayanlar ve kan dökenlerdir."

BİLİMSEL BİR YAKLAŞIM VE KARŞILAŞTIRMA


Tevrat'ın "Tekvin Kitabı"nın dördüncü babında şöyle deniyor: "(1) Ve Âdem karısı Havvayı bildi; ve gebe kalıp Kaini doğurdu; ve: Rabbin yardımı ile bir adam kazandım, dedi. (2) Ve yine kardeşi Habili doğurdu. Ve Habil koyun çobanı oldu, fakat Kain çiftçi oldu.

(3) Ve Kain, günler geçtikten sonra, toprağın semeresinden Rabbe takdime getirdi. (4) Ve Habil, kendisi de sürünü ilk doğanlarından ve yağlarından getirdi. Ve Rab Habile ve onun takdimesine baktı; (5) fakat Kaine ve onun takdimesine bakmadı. Ve Kain çok öfkelendi, ve çehresini astı. (6) Ve Rab Kaine dedi: Niçin öfkelendin? Ve niçin çehreni astın? (7) Eğer iyi davranırsan, o yükseltilmeyecek mi? Ve eğer iyi davranmazsan, günah kapıda pusuya yatmıştır;

ve onun istediği sensin; fakat sen ona üstün ol. (8) Ve Kain, kardeşi Habile söyledi. Ve vaki oldu ki, kırda oldukları zaman, Ka-