El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân–c.5
 



478 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5v

Şunu biliyoruz ki, Kur'ân bu yolların her birinin hak olan yönlerini onaylar. Batıni bir hak olup da Kur'ân'ın zahirinin onunla bağdaşmaması düşünülemez. Zahir ya da batın bir hak olup da hak kanıtın bunu reddetmesi veya çelişmesi mümkün değildir. Kur'ân'ı böyle bir kusurdan tenzih ederiz.

Nitekim bu açmazı aşmak için bazı âlimler ilmî birikimleri ve mensup oldukları ilmî disiplinin farklılığı oranında dinî metinlerin zahirleri ile irfan arasında bir uzlaşma, bir uyuşma sağlamaya çalışmışlardır. bn-i Arabi, Abdurrezzak Kaşanî, bn-i Fehd, Şehid-i Sanî ve Feyz Kaşanî gibi. Bir diğer grup da, felsefe ile irfanı bağdaştırma yönünde bir çaba içinde olmuştur. Ebu Nasr Farabî, Işrak felsefesinin kurucusu Şeyh Sühreverdî ve Şeyh Sainuddin Muhammed Türke'yi buna örnek gösterebiliriz.

Kadı Said vb. gibi bazı âlimler de, dinin zahirî uygulamalarıyla felsefeyi bir noktada buluşturmaya çalışmışlardır. Bir grup da bunların tümünü buluşturmak istemiştir. bn-i Sina yorumlarında ve kitaplarında bunu yapmaya çalışmıştır. Sadr-ül Müteallihin Şirazî'nin kitapları ve risaleleri de bu çabanın bir örneğidir. Sonraki kuşaklar arasında da bu tür bir çaba içine girenler olmuştur.

Buna rağmen, onca çaba bu derin ihtilafı daha da derinleştirmekten, ateşini söndürmek şöyle dursun, daha da alevlendirmekten başka bir işe yaramamıştır: "Bütün muskaları işe yaramaz buldum!"

Yukarıda sözü edilen bu disiplinlerin her birine mensup olanların bir diğerinin mensuplarını cahillikle, zındıklıkla ya da düşüncesizlikle suçladığını, halkın da tümüne sırt çevirdiğini görürsünüz. Bütün bunların nedeni, ümmetin daha ilk günden itibaren, Kur'ân'-ın "Topluca Allah'ın ipine sarılın, ayrılıga düşmeyin." şeklindeki toplumsal tefekküre ilişkin çağrısını kulak ardı etmesidir. Bu konu, oldukça sarmaşık dallıdır.

Mâide Sûresi 15-19 ........................................................ 479

Allah'ım! Bizi seni hoşnut edecek amellere yönelt. Hak üzere söz birliği etmemizi sağla. Bize katından bir veli bahşet. Bize katından bir yardımcı bahşet.

AYETLERIN HADISLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, "Ey Ehlikitap! Elçimiz size geldi. Kitaptan gizlediginiz şeylerin çogunu size açıklıyor." ayetiyle ilgili olarak bn-i Durays, Nesaî, bn-i Cerir, bn-i Ebi Hatem ve Hakim - sahih olduğunu belirterek- bn-i Abbas'tan şöyle rivayet ederler: "Zina edenlerin recm edilmesine (taşlanarak öldürülmesine) ilişkin hükmü inkâr eden kimse, farkında olmadan Kur'ân'ı inkâr etmiş olur. Çünkü yüce Allah, 'Ey Ehlikitap! Elçimiz size geldi. Kitaptan gizlediginiz şeylerin çogunu size açıklıyor.' buyurmuştur. Recm cezası da onların gizlediği bir hükümdü."

Ben derim ki: Burada, "Ey Elçi... seni üzmesin..." (Mâide, 41) ayetini tefsir ederken üzerinde duracağımız, Yahudilerin Peygamberimiz (s.a.a) zamanında recm hükmünü gizlemeleri ve Peygamberimizin (s.a.a) bunu açığa çıkarması olayına işaret ediliyor.

Tefsir-ul Kummî'de, "elçilerin arasının kesildigi, bir boşluk meydana geldigi sırada... size açıklıyor." ayetiyle ilgili olarak Imam Bâ-kır'ın (a.s) şöyle buyurduğu yer alıyor: "Burada, elçi gönderilişinin kesintiye uğramış olması kastediliyor."

el-Kâfi'de müellif kendi rivayet zinciriyle Ebu Hamza Sabit b. Dinar es-Sumalî ve Ebu Rabi'den şöyle rivayet eder: Halife Hişam b. Abdulmelik'in de hacca gittiği bir yılda Imam Bâkır (a.s) ile birlikte hacca gitmiştik. Hişam b. Abdulmelik'in beraberinde Ömer b. Hattab'ın azatlı kölesi Nafi' de bulunuyordu. Kâbe'nin bir rüknünde (köşesinde) oturmuş ve etrafında halkın kümelendiği Imam Bâkır'a baktı. Nafi' dedi ki: "Ey müminlerin emiri! İnsanların etrafında kümelendikleri bu adam da kimdir?" Halife şu cevabı verdi:

"Bu adam Kufelilerin peygamberidir(!) [Halife bunu suçlamak için söylüyor, yoksa Şiîler onun peygamber olduğuna inanıyor değildi-

480 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

ler.] Bu, Muhammed b. Ali'dir." Nafi' şöyle dedi: "Seyret, bak ona gideceğim ve ona ancak bir peygamberin veya peygamber vasisinin cevap vereceği bazı sorular soracağım." Halife dedi ki: "Git sor, belki utandırırsın."

Nafi' insanların arasına dalarak Imam Bâkır'ın (a.s) yanına kadar yaklaştı ve şöyle dedi: "Ey Muhammed b. Ali, ben Tevrat'ı, Incil- 'i, Zebur'u ve Kur'ân'ı okudum. Bunların helâl gördüklerini ve haram saydıklarını öğrendim. Geldim ki, sana ancak bir peygamberin veya bir peygamber vasisinin cevap vereceği sorular sorayım." Imam Bâkır başını kaldırdı ve ona şöyle dedi: "İstediğini sor." Nafi' dedi ki: "Hz. İsa ile Hz. Muhammed arasında kaç yıl geçti?" Imam dedi ki: "Kendi görüşümü mü söyleyeyim, yoksa senin görüşünü mü?" Dedi ki: "İkisini de söyle." Imam şu karşılığı verdi: "Bana göre aradan beş yüz yıl geçti, sana göre ise altı yüz yıl." [Ravzat-ul Kâfi, c.8, s.120-121, h:93]

Ben derim ki: Ayetlerin iniş sebebiyle ilgili olarak farklı rivayetler aktarılmıştır. Örneğin Taberî, Ikrime'den şöyle rivayet eder: Yahudiler, Hz. Resulullah'tan (s.a.a) recmin hükmünü sordular. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) en bilginlerinin kim olduğunu sordu. bn-i Suriya'yı gösterdiler. Resulullah (s.a.a) onu Allah adına yemine verdi ki: "Kitabınızda recm hükmü var mı, yok mu?" bn-i Suriya dedi ki: "Aramızda zina olayları çoğaldığı zaman suçlulara yüz sopa vurup başlarını tıraş ettik." Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) onlar hakkında recm hükmünü öngördü. Ardından şu ayet indi: "Ey Ehlikitap... dosdogru yola iletir."

Yine Taberî bn-i Abbas'tan şöyle rivayet eder: "bn-i Ubeyy, Bahri b. Amr ve Şas b. Adiy Resulullah'ın (s.a.a) yanına geldiler. Karşılıklı olarak konuştular. Resulullah onları Allah'ın birliğine inanmaya davet etti, Allah'ın azabından sakındırdı. Dediler ki: 'Bizi neyle korkutuyorsun ey Muhammed? Allah'a and olsun ki, bizler Allah'ın oğulları ve sevdikleriyiz.' -Hıristiyanlar da benzeri şeyler söylemişlerdir.- Bunun üzerine yüce Allah, 'Yahudiler ve Hıristiyanlar dediler ki...' ayetini indirdi."

Mâide Sûresi 15-19 ................................................... 481

Taberî yine İbn-i Abbas'tan şöyle rivayet eder: "Resulullah (s.a.a) Yahudileri İslâm'a davet etti, onları buna teşvik edip kaçınmanın sakıncalarına karşı uyardı. Ama onlar bütün bunlara rağmen burun kıvırdılar. Bunun üzerine Muaz b. Cebel, Sa'd b. Ubbade ve Ukba b. Vehb onlara şöyle seslendiler: 'Ey Yahudiler, Allah'tan korkun, Allah'a and-olsun ki, siz onun Allah'ın elçisi olduğunu biliyorsunuz.

Siz, onun gönderilişinden önce, bize ondan söz ediyor, niteliklerini sayıp duruyordunuz.' Rafi' b. Huraymala ve Vehb b. Yehuda kalkıp şöyle dediler: 'Size böyle bir şey söylemedik. Allah Musa'dan sonra bir kitap indirmemiştir. Ondan sonra bir müjdeleyici ve uyarıcı da göndermemiştir.' Bunun üzerine yüce Allah: 'Ey Ehlikitap!... elçilerin arasının kesildigi, bir boşluk meydana geldigi sırada elçimiz size geldi, size... açıklıyor.' ayetini indirdi." Aynı hadis ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde hem bn-i Abbas'tan, hem de başkalarından rivayet edilir. Aynı eserde, konuya ilişkin başka rivayetler de vardır.

Rivayetlerin içeriği, nüzul sebebine ilişkin rivayetlerin genelinde olduğu gibi teoriktirler; hadislerin ayetlerin içeriklerine uyarılması yani... Sonra bu olayların bizzat iniş sebepleri olduğuna hükmetmişlerdir. Şu hâlde bunlara teorik sebepler diyebiliriz. Dolayısıyla ayetler, herhangi bir somut nedene bağlı olmaksızın nazil olmuş gibidirler.

Mâide Sûresi 20-26 ............................................................

20- Hani bir zaman Musa, kavmine demişti ki: "Ey kavmim! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın; zira O, içinizden peygamberler çıkardı, sizi krallar (bağımsız) yaptı ve âlemlerde (sizden önceki dönemlerde) hiç kimseye vermediğini size verdi.

21- Ey kavmim! Allah'ın size (vatan olarak) yazdığı kutsal toprağa girin ve arkanıza dönmeyin, yoksa hüsrana uğrarsınız."

22- Onlar dediler ki: "Ey Musa! Orada zorba bir millet var. Onlar oradan çıkmadıkça, biz oraya girmeyiz. Eğer oradan çıkarlarsa, o zaman oraya gireriz."

23- (Allah'tan) korkanların içinden, Allah'ın kendilerine nimet



Mâide Sûresi 20-26 .................................................... 483

verdiği iki adam dedi ki: "Onların üzerine kapıdan (sınır şehirden) girin. Eğer oradan girerseniz, muhakkak ki siz galip gelirsiniz. Haydi eğer müminler iseniz, ancak Allah'a dayanın."

24- Dediler ki: "Ey Musa! Onlar orada olduğu sürece, biz oraya asla girmeyiz. O hâlde sen ve Rabbin gidin, savaşın; biz burada oturacağız." 25- Musa, "Rabbim! Ben kendimden başkasına malik değilim; kardeşim de (öyle). O hâlde bizimle, o yoldan çıkmış toplumun arasını ayır." dedi.

26- Allah buyurdu ki: "Öyleyse orası onlara kırk yıl yasaklandı; yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. Artık sen yoldan çıkmış o toplum için üzülme."
AYETLERIN AÇIKLAMASI
Bu ayetler grubu, önceki ayetlerden tamamen ayrı, bağımsız değildirler. Çünkü burada İsrailoğullarının kendilerinden alınan sözlerden birini çiğnemelerinden söz ediliyor. Ki daha önce, Musa'yı dinleyip itaat edeceklerine söz vermişlerdi. Ama burada görülüyor ki, Hz. Musa (a.s) onlara bir çağrıda bulununca, bunu gayet açık bir dille reddedip ona cephe almışlar. Sonra bu günahlarının bir cezası olarak yeryüzünde şaşkın dolaşma musibetine duçar oluyorlar. Hiç kuşkusuz bu, ilâhî bir azaptır.

Bazı rivayetlerden anlaşıldığı kadarıyla bu ayetler, hicretin ilk dönemlerinde, Bedir Savaşından önce inmişlerdir. Inşallah, bundan sonraki rivayetler bölümünde bunun üzerinde de duracağız. "Hani bir zaman Musa, kavmine demişti ki: Ey kavmim! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın..." Hz. Musa'nın kıssalarını içeren ayetlerden anlaşıldığı kadarıyla, bu kıssa -Hz. Musa'nın Isra-iloğullarını kutsal topraklara girmeye ilişkin çağrısı- İsrailoğullarının Mısır'dan çıkışlarından sonra yaşanmıştır. Ayette geçen "sizi krallar yaptı." ifadesi de bunu gösterir.

484 ................................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

"âlemlerde hiç kimseye vermedigini size verdi." ifadesi de, bundan önce üzerlerine bazı olağanüstü ayetlerin indiğini gösterir. Kudret helvası, bıldırcın eti, taştan pınarların fışkırması ve bulutların üzerlerinde gölge yapması gibi.

"yoldan çıkmış toplum" ifadesinin iki kere tekrarlanmış olması gösteriyor ki, İsrailoğulları bu kıssanın yaşanmasından önce peş peşe birkaç kez elçiye karşı çıkmış, ona baş kaldırmışlardı. Öyle ki, sonunda fasıklar=yoldan çıkmışlar niteliğini hakketmiş oldular. Bu somut karineler gösteriyor ki söz konusu kıssa, yani yeryüzünde şaşkınca dolaşmaları, Hz. Musa'nın (a.s) peygamber olarak gönderilip aralarında kaldığı dönemin son diliminde yaşanmıştır. Yine şunu anlıyoruz ki: Kur'ân'da onlarla ilgili olarak anlatılan kıssaların büyük kısmı bundan önce meydana gelmiştir.

Buna göre Hz. Musa'nın, "Allah'ın size olan nimetini hatırlayın." şeklindeki sözü, Allah'ın onlara verdiği ve bahşettiği bütün nimetlere yönelik bir işarettir. Hz. Musa'nın söze böyle bir girişle başlaması, biraz sonra, kutsal topraklara girmelerine ilişkin çağrısına yönelik bir teşvik niteliğindedir. Önce onlara Rablerinin nimetlerini hatırlatıyor ki, nimetin artmasına ve tamamlanmasına yönelik olarak daha büyük bir çaba içine girsinler. Çünkü Allah, Musa'yı elçi olarak kendilerine göndermekle büyük bir nimet bahşetmiş oluyor. Onları dinine yöneltmiş olması, Firavun hanedanının zulmünden kurtarması, Tevrat'ı indirmesi, şeriatı bir hukuk sistemi olarak hükme bağlaması büyük bir nimettir. Artık bu nimetlerin tamamlanması için yalnızca kutsal topraklara girmeleri gerekiyor.

Oraya girdiklerinde bağımsız ve egemen bir ulus olarak onurlu bir hayat sürdürme imkânına kavuşacaklar. Yüce Allah, İsrailoğullarına hatırlattığı nimetleri ayrıntılandırırken bunları üç kısma ayırıyor. Önce şuna dikkatlerini çekiyor: "zira O, içinizden peygamberler çıkardı." Bununla, soylarının kökeni konumundaki peygamberler olan Hz. İbrahim, Ishak ve Yakup ile onlardan sonra gelen peygamberler kastediliyor. Ya da özel olarak İsrailoğullarına gönderilen Yûsuf, esbat [torunlar,

Mâide Sûresi 20-26 ..................................................... 485

Yakup soyundan gelen peygamberler veya İsrailoğulları boyları], Musa ve Harun gibi peygamberler kast-ediliyor. Hiç kuşkusuz peygamberlik başlı başına bir nimettir.

Sonra şöyle buyuruyor: "sizi krallar yaptı." Yani bağımsızlığa kavuşmanızı, Firavunların köleci düzenlerinden ve zorbaların tahakkümünden kurtulmanızı sağladı. Canı, ailesi ve malı üzerinde tek başına egemen olabilen bir kimse için krallık söz konusu olabilir ancak. İsrailoğulları Hz. Musa zamanında, temel bir sosyoloji yasaya göre hareket ediyorlardı. Yasaların en güzeli olan tevhit esaslı yasadan söz ediyoruz. Bu yasa Allah'a ve Resulüne itaat etmelerini, sosyal yaşamlarında eksiksiz adaleti egemen kılmalarını, diğer topluluklara yönelik haksız saldırılarda bulunmamalarını, bunun yanında birbirlerine karşı komplolar içine girmemelerini, bir olan toplumlarını farklı sınıflara ayırmamalarını öngörüyordu. Aksi takdirde toplumsal düzen bozulurdu. Baş-larında da bir peygamber olan Musa (a.s) vardı. O da kral veya aşiret reisi gibi üzerlerinde haksız, tepeden bakmacı zorba bir egemenlik kurmamıştı.

Bir görüşe göre, onların krallar yapılmasından maksat, yüce Allah'ın içlerinden krallar çıkarmaya yönelik takdiridir. Bu da Talut'u, Davud'u ve diğer kralları kapsayan bir süreçtir. Bu durumda, ifade onlara krallık bahşedeceğine ilişkin bir vaat niteliğinde olur. Yani gaybî bir haber sunuluyor. Çünkü İsrailoğullarının krallığı Hz. Musa'dan bir zaman sonra kuruluyor. Gerçi böyle bir yorumun sakıncası yoktur; ama bu, "sizi krallar yaptı." ifadesinin vurgusuyla örtüşmüyor. Öyle ya, "içinizden peygamberler çıkardı." denildiği gibi, "içinizden krallar çıkardı." denilmiyor.

Krallıkla, doğrudan egemenliğin bir grubun elinde olması da kastedilmiş olabilir. Bu, ak sakallı insanların bir topluluğu doğal olarak yönetmeleri yasasını da kapsar. Bu bakımdan Hz. Musa (a.s), ondan sonra Yuşa peygamber (a.s) birer kral sayılırlar. Hz. Yûsuf (a.s) daha önce zaten kraldı. Nihayet bu, tanınan Talut, Davud ve Süleyman gibi krallara kadar devam edip gider. Önceki değerlendirme için işaret ettiğimiz sakınca bunun için de geçerli-

486 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

dir. Sonra şöyle buyuruyor: "âlemlerde (sizden önceki dönemlerde) hiç kimseye vermedigini size verdi." Burada apaçık ayetler desteğindeki ilâhî yardımlara ve lütuflara işaret ediliyor. Şayet dediklerinde dursalar ve verdikleri sözleri tutsalar, hayatlarında olumlu yönde büyük bir değişim meydana gelecektir. Bunlar, Mısır'- da bulundukları günlerde kendilerini çepeçevre kuşatan apaçık mucizelerdir. Ardından yüce Allah, onları Firavun'dan ve soydaşlarından kurtarmıştı. Hz. Musa (a.s) zamanında, İsrailoğullarına o denli yoğun mucizeler, apaçık belgeler gösterilmiş ve nimetler bahşedilmişti ki, o güne kadar hiçbir topluma böylesi bir onur bahşedilmemişti; bu yoğunlukta mucizeler ve nimetler vermişti.

Bu bakımdan bazılarının, "Ayette geçen 'âlemler'den maksat, Isra-iloğullarının çağdaşları olan topluluklardır." şeklindeki yorumlarının yanlışlığı ortaya çıkıyor. Çünkü ayet, o güne kadar gelen herhangi bir topluluğun İsrailoğullarına bahşedilen türden nimetlere nail oluşunu olumsuzluyor, ki öyledir de.

"Ey kavmim! Allah'ın size yazdığı kutsal toprağa girin ve arkanıza dönmeyin, yoksa hüsrana uğrarsınız." Kutsal topraklara girmeleri emrediliyor. ifadenin vurgusundan Hz. Musa'nın, on-ların serkeşlik yapacaklarını, emri yerine getirmeye yanaşmayacaklarını beklediği anlaşılıyor. Bu yüzden Hz. Musa, emrini bir de geri dönmeme yasağıyla pekiştirme gereğini duyuyor. Bunun akabinde kaçınılmaz bir hüsranın olacağını vurguluyor. Hz. Musa'nın (a.s) onlardan olumsuz bir tepki beklediğinin kanıtı, emri reddetmelerinden sonra on-ları "fasıklar" diye nitelendirmiş olmasıdır. Çünkü bir emre olumsuz tepki göstermek, fısk ve yoldan çıkmadır. Dolayısıyla bir kereyle "fasıklar" diye nitelenmeleri doğru olmaz. Bu da gösteriyor ki, öteden beri bu tür tavırları yineliyorlardı.

Ayette sözü edilen yer, "kutsal" olarak nitelendiriliyor. Müfessirler bu kelimeyi peygamberlerin ve müminlerin orada ikamet ediyor olmasından dolayı "şirkten arınmış" olarak açıklamışlar. Kur'ân'da bu kelimeyi açıklayıcı mahiyette bir ifade yer almıyor.

Mâide Sûresi 20-26 ....................................................... 487

Yalnızca bu çerçevede yararlanılacak, yakın bir anlam içeren şöyle bir ifade var: "Çevresini bereketli kıldıgımız Mescid-i Aksa." (İsrâ, 1) Bu konuda yararlanılacak bir diğer ifade de şudur: "Hor görülüp ezilmekte olan milleti de içini bereketlerle donattıgımız yerin, dogularına ve batılarına mirasçı kıldık." (A'râf, 137) Bereketli olma niteliği, yer açısından bol hayrı ve iyiliği barındırma anlamını ifade eder. Dinin egemen kılınıp şirk pisliğinin giderilmesi de bol bir hayırdır. "Allah'ın size yazdıgı..." ifadesine gelince; ayetlerin akışından, yurt olarak oraya yerleşmelerine hükmedildiğine işaret edildiği anlaşılıyor. Daha sonra, "Öyleyse orası onlara kırk yıl yasaklandı."

şeklindeki ifadeyle bunun arasında bir çelişki yoktur. Tam tersine, onu pekiştirdiği bile söylenebilir. Çünkü, "Allah'ın size yazdıgı..." ifadesi mücmeldir, zaman ve hatta şahıslar belirtilmemiştir. Çünkü, bireylerin ve şahısların durumuna işaret etmeksizin bir ümmete hitap edilmiştir. Nitekim söylendiğine göre, bu hitaba muhatap olan, yükümlülüğü üstlenen kuşak çölde şaşkın dolaştıkları sırada, geride bir kişi kalmayacak şekilde ölmüştü. Kutsal topraklara Yuşa b. Nun önderliğinde oğulları ve oğullarının oğulları girmişlerdi. Kısacası, "orası onlara kırk yıl yasaklandı." ifadesi, kutsal toprakların bundan sonra onlara yazıldığına yönelik işaretler içermiyor değildir.

Kutsal toprakların yurt olarak onlara bahşedilmesine ilişkin ilâhî öngörüye şu ayette de işaret edilmiştir: "Biz de istiyorduk ki o yerde ezilenlere lütfedelim, onları önderler yapalım, onları mirasçı kılalım ve onları o yerde iktidara getirelim." (Kasas, 6) Hz. Musa (a.s) onlar için bunu diliyordu; ama bu arada Allah'tan yardım dilemelerini ve sabırlı olmalarını şart koşuyordu: "Musa kavmine, 'Allah'tan yardım isteyin, sabredin! Yeryüzü Allah'ındır, onu kullarından diledigine verir. Sonuç, korunanlarındır' dedi. Onlar, 'Ey Musa, sen bize gelmezden önce de, sen bize geldikten sonra da bize işkence edildi' dediler. Musa dedi: Umulur ki, Rabbiniz düşmanınızı yok eder ve onların yerine sizi yeryüzüne hakim kılar

488 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

da nasıl hareket edeceginize bakar." (A'râf, 128-129) Yüce Allah, aşağıdaki ayette bu vaadin gerçekleştiğini haber veriyor: "Hor görülüp ezilmekte olan milleti de içini bereketlerle donattıgımız yerin, dogularına ve batılarına mirasçı kıldık. Rabbinin Isra-ilogullarına verdigi güzel söz, sabretmeleri yüzünden tam yerine gel-di." (A'râf, 137) Bu ayet gösteriyor ki, kutsal toprakları işgal edip yurt edinmeleri, ilâhî bir söz, hükme bağlanmış bir yazı, kararlaştırılmış bir yargıdır. Bunun gerçekleşmesi için öngörülen tek şart, sabırla itaat etmek, isyan etmekten kaçınmak ve acı olaylar karşısında direnmektir.

Sabır kavramını genel tuttuk; çünkü ayette mutlak olarak kullanıl- mıştır ve çünkü Hz. Musa (a.s) zamanında peş peşe meşakkatli olaylara maruz kalmışlardı, bunun yanı sıra ilâhî emir ve yasaklara da muhatap oluyorlardı. Günah işleme hususunda ısrar ettikçe, kendilerine ağır yükümlülükler indirilmiştir. Nitekim Kur'ân'da onlarla ilgili olarak anlatılan haberler de bunu göstermektedir. Kutsal toprakların İsrailoğullarına yazılmasının Kur'ân bütünü içinde ifade ettiği anlam budur. Bununla beraber, ayetlerde bu öngörümün zamanı ve süresi açıkça zikredilmemiştir. Şu kadarı var ki, Isrâ suresinde yer alan ilgili ayetlerin sonunda yer alan şu ifade bu konuda bir fikir vermektedir: "Ama siz dönerseniz, biz de döneriz. Cehennemi, kâfirler için kuşatıcı yapmışızdır." (Isrâ, 8) Aynı şekilde, A'râf suresindeki ilgili ayetin sonunda Hz. Musa'dan aktarılan şu ifadeler de bir ipucu niteliğindedir: "Umulur ki, Rabbiniz düşmanınızı yok eder ve onların yerine sizi yeryüzüne hakim kılar da nasıl hareket edeceginize bakar." (A'râf, 129)

Şu ayet de konuya ışık tutucu niteliktedir: "Musa kavmine demişti ki: Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın... Ve Rabbiniz size şöyle bildirmişti: Andolsun şükrederseniz elbette size daha fazla veririm ve eger nankörlük ederseniz azabım pek çetindir." (İbrâhim, 6-7) Bunun gibi daha birçok ayet gösteriyor ki söz konusu öngörü, bir şarta bağlıdır; değişmez, yürürlükten kaldırılmaz mut-

Mâide Sûresi 20-26 ....................................................... 489

lak bir hüküm değildir.

Bazı müfessirlere göre, Hz. Musa'nın ayette aktarılan "Allah'ın size yazdıgı..." ifadesinden maksat, Allah'ın Hz. İbrahim'e (a.s) yönelik vaadidir. Sonra bu müfessirler, Tevrat'tan aktardıkları1 pasajlarla yüce Allah'ın Hz. İbrahim'e, Ishak'a ve Yakub'a yeryüzünü nesillerine vereceğini vaat ettiğini kanıtlamaya çalışırlar ve konuyu alabildiğine uzatırlar.2

Kitabımızın akışı içinde bu aktarma pasajların orijinal Tevrat'- tan mı, yoksa tahrif edilen kısımlardan mı olduğunu tartışacak değiliz ve bu bizi ilgilendirmez de. Çünkü Kur'ân Tevrat'la tefsir edilmez.

"Onlar dediler ki: Ey Musa! Orada zorba bir millet var. Onlar oradan çıkmadıkça, biz oraya girmeyiz. Eğer oradan çıkarlarsa, o zaman oraya gireriz." Ragıp el-Isfahanî der ki: "Cebr" sözcüğünün etimolojik anlamı, bir şeyi bir tür zorlamayla onarmak ve ıslah etmek demektir.

Araplar derler ki: Cebertuhu fe'nce-bere ve ictebere [zorla onu düzelttim, o da düzeldi]... Bazen "cebr" sözcüğü, salt düzeltme anlamında kullanılır. Hz. Ali'nin şu sözünde olduğu gibi: "Ey her kırığın düzelticisi (Cabir) ve ey her zorluğun kolaylaştırıcısı!" Arapların ekmek anlamında kullandıkları "Cabir b. Hab-be" (Buğday tanesi-

-----

1- Örneğin "Tekvin Kitabı"nda şöyle deniyor: "İbrahim Kenanlıların topraklarından geçerken Rab ona göründü ve ona dedi ki: Bu memleketi senin zürriyetine vereceğim." (Bap 12 : 7)

Yine aynı kitapta şöyle deniyor: "O gün Rab, Abram'la [İbrahim'le] ahdedip dedi: Mısır ırmağından büyük ırmağa, Fırat ırmağına kadar, bu diyarı... senin zürriyetine verdim." (Bap 15 : 18)

"Tesniye Kitabı"nda şu ifadelere yer verilir: "Allahımız Rab, Horebde bize söyliyip dedi: Bu dağda oturmanız yeter; dönün ve göç edin, ve Amarîlerin dağlığına, ve ona yakın olan Arabada, dağlıkta, ve Şefalada ve Cenupta, ve deniz kenarında bütün yerlere, büyük ırmağa, Fırat ırmağına kadar Kenânlılar diyarına, ve Libnana girin. Işte, diyarı önünüze koydum; girin, ve Rabbin atalarınıza, İbrahime, Ishaka ve Yakuba kendilerine ve kendilerinden sonra onların zürriyetine vermek için and ettiği diyarı kendinize mülk edinin." (Bap 1 : 6-8) 2- [el-Menar tefsiri, c.6, s.326-327.]

490 ............................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5 nin oğlu olan düzeltici) deyim de buna ilişkin bir örnektir. Bazen de salt baskı, zorlama anlamında kullanılır. Hz. Ali'nin (a.s) şu sözü buna örnektir: "Ne zorlama var, ne de tam özgürlük..." "İcbar" kelimesi, etimolojik yapısı itibariyle bir başkasını diğer birini düzeltmeye yöneltmek anlamını ifade eder. Ne var ki, bu ifade salt zorlama anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Bu yüzden biri, "Ecber-tuhu ala keza" dediğinde, bu "onu zorladım" demektir...

Bir insanı nitelemek anlamında "cabbar" niteliği kullanıldığı zaman, denmek isteniyor ki bu insan, hakketmediği bir üstünlük iddiasında bulunmak suretiyle bir eksikliği gideriyor. Dolayısıyla bu nitelik sadece yergi anlamında kullanılır. Buna şu ayetleri örnek gösterebiliriz: "Ve her inatçı zorba perişan oldu." [Ibrâhim, 15], "Beni baş kaldıran bir zorba yapmadı." [Meryam, 32], "Orada zorba bir millet var." [Mâide, 22]

Bir şeyin akranlarına, hem cinslerine baskın çıkması, üstün olmasıyla düşünülebilir olduğundan Araplar, "Nahletun cebbaretun" (iri hurma ağacı) ve "nâketun cebbaretun" (kocaman deve) derler." Ragıp'tan ihtiyaç duyduğumuz kadarıyla yaptığımız alıntı burada son buldu. Bundan da anlaşılıyor ki, "zorbalar" (cebbarin)dan maksat, halkı kendi isteklerine göre hareket etmeye zorlayan güç ve iktidar sahipleridir.

"Onlar oradan çıkmadıkça, biz oraya girmeyiz." Bu ifade, kutsal yerlere girmek için orada yaşayan zorba kavmin çıkmasını şart koştuklarını gösteriyor. Ancak gerçekte, ikinci kez, "Eger çıkarlarsa, o zaman oraya gireriz." demiş olsalar bile, Hz. Musa'nın emrini reddetmek anlamındadır bu ifade.

Bazı rivayetlerde, o dönemde kutsal topraklarda yaşayan zorba Amaliklerin nitelikleri, bedenlerinin iriliği ve boylarının uzunluğu ile ilgili akıl almaz açıklamalara yer verilmiştir ki, aklıselimin bu tür abartmaları onaylaması mümkün değildir. Öte yandan arkeolojik kazılarda ve insan fizyolojisi alanında yapılan araştırmalarda bunu destekleyecek herhangi bir bulguya rastlanmamıştır. Dolayısıyla bu tür rivayetler, zihin bulandırıcı, asılsız uydurmalardan baş-

Mâide Sûresi 20-26 ................................................... 491

ka bir şey değildir.

"(Allah'tan) korkanların içinden, Allah'ın kendilerine nimet verdiği iki adam dedi ki..." Ayetin akışından anlaşıldığı kadarıyla, burada Allah korkusu kastediliyor. Bu da gösteriyor ki, bazı adamlar Allah'ın ve peygamberinin emrine karşı çıkmaktan korkuyorlardı ve ayetteki sözleri söyleyen bu iki adam da onlar arasında yer alıyorlardı.

Aynı zamanda bu iki adam, Allah'tan korkanlardan farklı olarak "Allah'ın nimet verdigi" kimseler olarak nitelendiriliyorlar. Tefsirimizin bundan önceki birçok bölümünde, "nimet" kavramının, Kur'ân literatüründe mutlak kullanılması durumunda "ilâhî velayet" anlamını ifade ettiğini belirtmiştik. Dolayısıyla bu iki adam Allah'ın velileriydiler. Bu da, ayette geçen "korku" ile "Allah korkusu" nun kastedildiğine ilişkin somut bir karinedir. Çünkü Allah'ın velileri O'ndan başkasından korkmazlar: "Iyi bil ki, Allah'ın velilerine korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir." (Yûnus, 62) Ayette geçen "en'ame" fiilinin, ilintili olduğu mahzuf şeyin yani, "nimet olarak verilen şeyin" "korku" olması mümkündür. Bu durumda, yüce Allah'ın onlara korkusunu bahşettiği kastedilmiş olur ve "yehafû-ne=korkanlar" fiilinin mef'ulunun hazfedilmiş olması, "Allah'ın nimet verdigi iki adam" ifadesinin yeterli açıklığa sahip olmasından dolayı olur. Çünkü korkularının, zorba kavimden kaynaklanmadığı bilinmektedir. Öyle olsaydı, "Onların üzerine kapıdan girin." diye İsrailoğullarını kutsal topraklara girmeye çağırmazlardı.

Bazı müfessirler demişlerdir ki, "yehafûne=korkanlar" ifadesindeki çoğul zamiri İsrailoğullarına dönüktür. Mevsule dönük zamirse hazfedilmiştir. Dolayısıyla kastedilen anlam şudur: "İsrailoğullarının kendilerinden korktukları ve Allah'ın kendilerine Islâm'ı bahşettiği iki adam dediler ki..." İbn-i Cübeyr'in bu kelimeyi "yuhafune" [edilgen fiil=kendilerinden korkulan] şeklinde okuduğuna ilişkin rivayet de bu yorumu destekler mahiyettedir. Deniliyor ki: Bu iki adam Amalik Oğullarına mensuptu. Hz. Musa'ya iman etmiş, İsrailoğullarına katılmış-lardı. İsrailoğullarına bu sözleri söy-

492 ..........................................El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

leyerek onlara, Amalik Oğullarını nasıl yenilgiye uğratacaklarını, yurtlarını ve topraklarını nasıl istila edeceklerini göstermek istemişlerdi. Söz konusu müfessirler, ayetlerin tefsiri ile ilgili olarak aktarılan bazı rivayetlere dayanarak bu tür bir açıklamada bulunmuşlardır. Fakat bu tür rivayetler, Kur'ân veya başka güvenilir bir kaynak tarafından desteklenmeyen tek kanallı haberlerdir. "Onların üzerine kapıdan girin." Büyük bir ihtimalle, bununla söz konusu zorba kavmin İsrailoğullarına en yakın olan şehirleri kastedilmiştir. Söylendiğine göre, bu şehir Urayha'ydı. Sınır kentlerine "ülkenin kapısı" demek yaygın bir kullanımdır. Bununla "şehrin kapısı" kastedilmesi de muhtemeldir.

"Eger oradan girerseniz, muhakkak ki siz galip gelirsiniz." Allah'ın nimet verdiği iki adam onlara fetih ve düşman karşısında galip gelme vaadinde bulunuyorlar. Söz konusu iki adamın bu kadar kesin konuşmaları, Hz. Musa'nın "Allah'ın kutsal toprakları kendilerine yazdığı"na ilişkin açıklamasından ileri geliyor. Onlar Hz. Musa'nın verdiği haberlerin kesin doğru olduğuna inanıyorlardı ya da ilâhî velayet nuru sayesinde böyle bir öngörüde bulunuyorlardı.

Nitekim Ehlisünnet ve Şia müfessirlerinin büyük bir kısmı, bu iki adamın Yuşa b. Nun ve Ka-leb b. Yefunne olduklarını söylemişlerdir ki, bu ikisi İsrailoğulları arasından seçilen on iki nakib, yani temsilcidendirler. Sonra bu iki adam İsrailoğullarını Allah'a güvenip dayanmaya çağırıyorlar: "Haydi eger müminler iseniz, ancak Allah'a dayanın." Allah, kendisine güvenip dayananlara yeter. Bu ifade aynı zamanda, onlara moral aşılama ve yüreklendirme amacına yöneliktir.

"Dediler ki: Ey Musa! Onlar orada olduğu sürece, biz oraya asla girmeyiz..." "Oraya girmeyiz" sözünü bir kez daha tekrarlıyorlar. Bununla Hz. Musa'yı (a.s) ısrarlı davetlerinden, çağrı üstüne çağrı yapmaktan vazgeçirmeyi, davetlerinin bir yarar sağlamayacağını düşünmesini amaçlıyorlar.

Bu ifade, birçok açıdan Hz. Musa'nın konumunu küçümsedik-

Mâide Sûresi 20-26 ....................................................... 493

lerini, kendilerine hatırlattığı Rablerinin emirlerini ve vaadini ciddiye almadıklarını yansıtmaktadır. Bir kere, söze girişleri ilginçtir. Öncelikle, Hz. Musa'nın çağrısına uymaya davet eden iki adamı muhatap almaya tenezzül etmiyorlar. Sonra açıklamayı kısaca kestirip atıyorlar. Oysa bunun öncesinde uzun açıklamalarda bulunup nedenleri ve özellikleri ileri sürmüşlerdi. Karşılıklı atışma ve cevap verme ortamlarından biri, başlangıçta uzun tuttuğu açıklamalarını kısaca geçiştiriyorsa bu, konuşmanın sıkıcı olmaya başladığını, muhatabın karşı tarafın sözlerini dinlemeyi istemediğini gösterir.

Sonra İsrailoğulları, ikinci kez tekrarladıkları "biz oraya girmeyiz." sözlerini, "asla" vurgusuyla pekiştiriyorlar. Ardından, cehaletleri bundan daha büyük, daha küstahça bir söz sarf etmelerine neden oluyor. Çağrıyı kesin olarak reddettikten sonra şunu söylüyorlar: "O hâlde sen ve Rabbin gidin, savaşın; biz burada oturacagız."

Bu ifade, onların putperestler gibi Allah'ı insanlara benzetenmü- şebbihe olduklarının açık bir kanıtıdır. Öyledirler de. Çünkü yüce Allah, onların bu anlayışının bir ifadesi olarak şöyle dediklerini açıklamaktadır: "İsrailogullarını denizden geçirdik, kendilerine mahsus birtakım putlara tapan bir kavme rastladılar: Ey Musa, dediler, bak bunların nasıl tanrıları var, bize de öyle bir tanrı yap! Musa dedi: Siz gerçekten cahil bir toplumsunuz." (A'râf, 138) Bugün ellerinde bulunan kutsal kitaplarının da tanıklığıyla hâlâ tanrıyı somutlaştırıcı, insana benzetici anlayışlarını sürdürmektedirler.

"Musa: Rabbim! Ben kendimden başkasına malik değilim; kardeşim de öyle. O hâlde bizimle, o yoldan çıkmış toplumun arasını ayır."

Ayetin akışı gösteriyor ki, "Ben kendimden ve kardeşimden başkasına malik degilim." ifadesi, kendisinden ve kardeşinden başkasını, sunduğu davete yöneltme gücünden yoksun olduğun-dan kinayedir. Çünkü o, kendisini yaptığı çağrıya yürütmeye yöneltme gücüne sahipti. Kardeşi Harun'u da buna yöneltebilirdi. Harun Allah tarafından gönderilen bir peygamberdi. Musa yaşadığı sürece,

494 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

onun halifesiydi. Bu yüzden Allah'ın emrine karşı çıkmazdı. Ya da demek istiyordu ki, kendisi ancak kendi nefsine ve kardeşi de ancak kendi nefsine hükmedebiliyordu.

Bu ifadeden maksat, mutlak olarak tüm yapabilirliği olumsuzla- mak değildir. Çünkü, her şeyden önce Hz. Musa bazı insanları iman etmek suretiyle yapılan çağrıya olumlu karşılık vermeye yöneltmişti.

Kaldı ki, ayetin akışı açık biçimde gösteriyor ki, Allah'tan korkanlardan iki adam ve başkaları ona iman etmiş, çağrısına olumlu karşılık vermişlerdi. Bunları, malik olduğu kimseler arasında saymamış olsa bile, durum değişmez. Çünkü emirlerine karşı çıkmayacakları açık olan kendi ailesini ve kardeşinin ailesini de zikretmemiştir. Bunun nedeni, ortamın ancak bu tür bir ifadeye elverişli olmasıdır.

Çünkü Hz. Musa (a.s) onları, insan fıtratının öngördüğü meşru bir işe davet ediyordu. Tebliğ görevini eksiksiz yerine getirmiş, her türlü bahaneyi boşa çıkarmıştı. Ama İsrail toplumu onun çağrısını son derece iğrenç ve çirkin bir tavırla reddetti. Işte böyle bir atmosferde ancak şunu söyleyebilirdi: Ya Rabbi! Ben mesajını tebliğ ettim, bahaneleri boşa çıkardım. Ben senin emrini yerine getirmede ancak kendi nefsime hük-medebilirim. Kardeşim de öyle. Biz yükümlülüğümüzün gereğini yerine getirdik. Fakat halk, bizi çok sert bir tutumla reddetti. Şu anda onlardan ümidi kesmiş bulunuyoruz.

Yol kesilmiştir. Bu düğümü sen çöz; rubbiyetinle sen, onlara yönelik nimetinin tamamlanmasına, yeryüzüne mirasçı kılınmalarına ve orada halifelik-önderlik görevini yerine getirmelerine giden yolu hazırla. Hükmü sen ver. Bizimle şu fasık-lar topluluğunun arasını ayır.

Bu ortam, onların öteden beri sürdürdükleri Hz. Musa'nın emirlerine karşı çıkma geleneklerinden tamamen farklıdır. Bunu derken, Allah'ı çıplak gözle görme isteklerini, buzağıya tapmalarını, kentin kapısından girişlerini, "hıtta" deyişlerini vs. kastediyoruz. Ancak bu son olay, İsrail toplumunun Hz. Musa'nın emrine açıkça karşı çıkışının en somut örneğidir. En ufak bir yumuşaklık ve uzlaşma belirtisi göstermiyorlar. Eğer Hz. Musa

Mâide Sûresi 20-26 ..................................................... 495

laşma belirtisi göstermiyorlar. Eğer Hz. Musa (a.s) onları bu hâlde bıraksa ve emrine karşı takındıkları tavrı görmemezlikten gelse, bütün davası temelden çürümüş olurdu. Bundan sonra hiçbir emrini ve yasağını dinlemezlerdi. Aralarında tesis ettiği toplumsal birliğin dayanakları tuz buz olurdu.

Bu açıklamayla sırasıyla şu hususlar açığa çıkıyor: 1- Böyle bir atmosfer, Hz. Musa'nın kendisinin ve kardeşinin durumunu Allah'a arz etmesini gerektiriyordu. Onlar Allah tarafından tebliğle görevlendirilmişlerdi. Kendilerine karşı çıkmamış olsalar bile, diğer müminlerin durumlarını arz etmelerine gerek yoktu. Çünkü dinin tebliği ve daveti bazında diğer müminlerin bir fonksiyonu yoktu. Ortam, hükmü tebliğ edenin durumunu arz etmeyi gerektiriyordu; hükmü benimseyenin, olumlu tepki gösterenin değil.

2- Gelinen nokta, Hz. Musa'nın (a.s) Rabbine şikayette bulunmasını gerektiriyordu. Bu, aslında ilâhî emir ve yasakları uygulama hususunda Allah'tan yardım istemekti.

3- "Kardeşim" anlamına gelen "ahî" kelimesi, "ben" demek olan "innî" kelimesinin sonundaki "ya" harfine matuftur. Dolayısıyla ifadenin anlamı şudur: "Kardeşim de benim gibi sadece kendi nefsine maliktir." Yoksa "ahî" kelimesi "nefsî" kelimesine matuf değildir. Gerçi her iki durumda da elde edilen anlam doğrudur; fakat "ahî" kelimesinin "nefsî" kelimesine matuf olması, ayetlerin akışıyla oluşan anlam atmosferiyle örtüşmüyor. Çünkü gerek Musa, gerekse Harun itaat ve emirlere uyma açısından nefislerine hükmedebiliyorlardı. Ayrıca Hz. Musa (a.s) Hz. Harun'a da bu bakımdan hükmetme gücüne sahipti. Harun, yaşadıkça Hz. Musa'nın halifesiydi. Aynı zamanda her ikisi, Allah'ın elçilerini içtenlikle dinleyip itaat eden samimi müminleri de yön-lendirecek konumdaydılar.

4- "O hâlde bizimle, o yoldan çıkmış toplumun arasını ayır."

Bu söz, üzerlerine azap indikten sonra kaçınılmaz olan ayırma veya onları kavimlerinden çıkarmaları yahut ölmeleri suretiyle ayırmaya ilişkin bir beddua değildir. Çünkü Hz. Musa (a.s) soydaşlarını, Allah'ın kendilerini vaat ettiği nimetin tamamlanması ödülünü ka- 496 ............................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5 zanmak için gerekli olan adımları atmaya davet ediyordu. Bu ödüldü ki, yüce Allah onunla İsrailoğullarına minnet ediyordu, kendilerini kurtardığını ve yeryüzünde egemen kıldıklarını vurguluyordu: "Biz de istiyorduk o yerde ezilenlere lütfedelim, onları önderler yapalım, onları mirasçı kılalım." (Kasas, 5) Şu ayetten de anlaşıldığı gibi, İsrailoğulları bu durumu Hz. Musa'dan (a.s) biliyorlardı: "Ey Musa, sen bize gelmezden önce de, sen bize geldikten sonra da bize işkence edildi." (A'râf, 129)

"Artık sen yoldan çıkmış o toplum için üzülme." ifadesi de buna tanıklık etmektedir. Çünkü bu ifadeden anlaşılıyor ki Hz. Musa, soydaşlarının üzerine ilâhî gazabın inmesinden endişe duyuyordu. Dolayısıyla çölde şaşkın dolaşma cezasına çarptırılmış olmalarından dolayı üzüntü duyması beklenen bir şeydi.

"Allah buyurdu ki: Öyleyse orası onlara kırk yıl yasaklandı; yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. Artık sen yoldan çıkmış o toplum için üzülme." "Orası" ifadesindeki zamir "kutsal topraga" dönüktür. Yasaklamadan maksat, tekvinî=varoluşsal yasaktır. Yani evrensel

takdir kapsamındadır. Ayetin orijinalinde geçen "yetîhûne" fiilinin mastarı olan "el-tîhu" kelimesi şaşkınlık anlamına gelir. "el-Ard" kelimesinin başındaki "el" takısı ise, muhatapların zihninde önceden belirginleşen anlama göndermede bulunmaktadır. "fela te'se" ifadesi Hz. Musa'nın soydaşlarının durumundan dolayı üzülmemesi için yapılan bir uyarıdır. Böylece yüce Allah, Hz. Musa'nın dua ederken soydaşları için kullandığı, "fasıklar=yoldan çıkmışlar" niteliğini onaylamış oluyor. Dolayısıyla kastedilen anlam şudur: Kutsal toprak, yani oraya girmek ve orayı mülk edinmek onlara yasaklanmıştır. Yani, kırk yıl boyunca oraya girmemelerine hükmettik. Bulundukları yerde şaşkın şaşkın dolaşacaklar, ne uygar bir toplum olup bir yerleşim biriminde ikamet edecekler, ne de Bedeviler gibi kabilevî bir hayat yaşayacaklar. Böyle bir cezaya çarptırıldılar diye, yoldan çıkmış toplum için üzülme. Çünkü onlar fasıktırlar, yoldan çıkmışlardır. Suçlarının cezasını çektikleri zaman onlara üzülmek yakışmaz.

Mâide Sûresi 20-26 ................................................. 497

AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, İbn-i Ebi Hatem Ebu Said el-Hudri'den şöyle rivayet eder: Resulullah efendimiz (s.a.a) buyurdu ki: "İsrailoğullarından bir kimsenin hizmetçisi, bineği ve karısı olsaydı, o adam kral olarak yazılırdı."

Aynı eserde, Ebu Davud'un mürsel hadisleri topladığı "Merasil" adlı kitabından naklen Zeyd b. Eslem'in "sizi krallar yaptı." ifadesiyle ilgili olarak şöyle dediği rivayet edilir: Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Bundan maksat, eş, ev ve hizmetçi sahibi olmalarıdır."

Ben derim ki: Bu iki rivayetin dışında, aynı anlamı içeren başka rivayetler de aktarılmıştır. Ne var ki, ayet akışı itibariyle bu tarz bir yoruma elverişli değildir. Gerçi İsrailoğulları geleneğinde, bir evi, bir karısı ve bir hizmetçisi olan herkese kral adının verilmesi veya böylesini kral olarak yazmaları mümkün olabilir; ancak şurası açıktır ki İsrail-oğullarının tümü, hizmetçilerine varıncaya kadar, bu şekilde ev, eş ve hizmetçi sahibi değildiler. Dolayısıyla, bu niteliğe sahip olanlar, içlerindeki bazı kimselerdi.

Kaldı ki bu hususta başka toplumlar ve kuşaklar da benzeri bir konumdaydılar. Ev, eş ve hizmetçi sahibi olmak bütün toplumlarda yaygın olan bir gelenektir, bu geleneği olmayan bir toplum gösterilemez. Durum böyle olunca, İsrailoğullarına özgü bir uygulama olmadığı ortaya çıkıyor. Yüce Allah'ın bunu kastederek, onları krallar yaptığından söz edip minnet etmesi de mümkün değildir. Oysa ayetin akışı, ilâhî minnetin somut örneklerini sergilemeye yöneliktir.

Bu gerçek dikkatleri çekmiş olmalı ki, bazı rivayetlerde kimi yorumlara gerek duyulmuştur. Örneğin Katabe'den şöyle rivayet edilir: "İlk kez hizmetçi edinenler İsrailoğullarıdır." Ancak bu değerlendirme tarihsel gerçeklerle bağdaşmıyor. Şeyh Müfid, Emalî adlı eserinde kendi rivayet zinciriyle Ebu Hamza'dan, o daİmam Bâkır'dan (a.s) şöyle rivayet eder: "Hz. Musa (a.s) İsrailoğullarını kutsal topraklara getirdiğinde onlara 498 .......................

................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

dedi ki: 'Allah'ın size yazdıgı kutsal topraga girin ve arkanıza dönmeyin, yoksa hüsrana ugrarsınız.' Yüce Allah, kutsal toprakları onlar için yazmış olmasına rağmen "Onlar dediler ki, 'Ey Musa! Orada zorba bir kavim var. Onlar oradan çıkmadıkça, biz oraya girmeyiz. Eger oradan çıkarlarsa, oraya gireriz.'

(Allah'tan) korkanların içinden, Allah'ın kendilerine nimet verdigi iki adam dedi ki: 'Onların üzerine kapıdan girin. Eger oradan girerseniz, muhakkak ki siz galip gelirsiniz. Haydi eger müminler iseniz, ancak Allah'a dayanın.' Dediler ki: 'Ey Musa! Onlar orada oldugu sürece, biz oraya asla girmeyiz. O hâlde sen ve Rabbin gidin, savaşın; biz burada oturacagız. Musa, 'Rabbim! Ben kendimden başkasına malik degilim; kardeşim de öyle. O hâlde bizimle o yoldan çıkmış toplumun arasını ayır' dedi.' Kutsal topraklara girmekten kaçınınca, Allah orayı onlara yasakladı. Bunun üzerine dört fersahlık bir yerde kırk yıl boyunca şaşkın şaşkın dolaşıp durdular. Sen yoldan çıkmış o toplum için üzülme."

İmam Cafer Sadık (a.s) dedi ki: "Akşam olunca içlerinden biri, yolculuk var, diye seslenirdi. Bunun üzerine denklerini yükleyip hayvanlara özel bir âhenk okuyarak ve onları dürtükleyerek telaşla yola koyulurlardı. Şafak sökünceye kadar durmaksızın yürürlerdi. Bu sırada yüce Allah yere bir yuvarlak şeklini almasını emrederdi.

Böylece sabah olunca, kendilerini akşam ayrıldıkları konaklama yerlerinde buluverirlerdi ve yolu şaşırdınız, derlerdi. Kırk yıl boyunca bu minval üzere orada bekleyip durdular. Üzerlerine kudret helvası ve bıldırcın eti indiriliyordu. Yuşa b. Nun ve Kaleb b. Yufenna ile bunların oğullarının dışındaki herkes öldü. Yaklaşık kırk fersahlık alanda şaşkın bir hâlde do-laşıp dururlardı. Göç etmek istedikleri zaman elbiseleri ve ayakkabıları kuruyarak taş kesilirlerdi." İmam şunları da ekledi sözlerine: "Beraberlerinde bir taş vardı.

Taşı yere koyduklarında, Hz. Musa (a.s) asasıyla taşa vururdu ve taştan on iki pınar fışkırırdı. Her kabileye bir pınar düşüyordu. Tekrar yola çıktıklarında su taşa geri dönüyordu. Taşı hayvana yükleyip yola çıkarlardı..."

Mâide Sûresi 20-26 ........................................................ 499 Ben derim ki: Buna yakın anlamlar içeren rivayetlerin sayısı oldukça fazladır ve gerek Şiî, gerekse Sünnî kaynaklarda aktarılmıştır.

Hadisin akışı içinde, "İmam Cafer Sadık (a.s) dedi ki" diye başlayan ifade başka bir rivayettir. Bu rivayetler çölde şaşkın şaşkın dolaştıkları sırada İsrailoğullarının yaşadıkları çeşitli serüvenlere işaret eden anlamlar içeriyor olmakla beraber, Allah'ın kelâmında bunları destekleyen ifadeler bulunmamaktadır. Ama aynı zamanda, Kur'ân'la çelişen anlamlar da içermemektedirler. Hz. Musa zamanında İsrailoğullarının durumu, hayret uyandırıcıdır, hayatlarının her alanında olağanüstü gelişmelere tanık oluyorlar. Dolayısıyla yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşmalarının rivayetlerde tasvir edildiği gibi olması için hiçbir sakınca yoktur.

Tefsir-ul Ayyâşî'de Mes'ade b. Sadaka'dan, o daİmam Cafer Sa-dık'tan (a.s) şöyle rivayet eder: "İmama, "Allah'ın size yazdıgı kutsal topraga girin." ayetinin anlamı soruldu. Buyurdu ki: "Allah, orayı on-lara yazdı, sonra sildi, sonra onların çocuklarına yazdı. Çocukları oraya girdiler. "Allah diledigini siler, diledigini yerinde bırakır. Ana kitap O'nun katındadır." [c.,1 s.904, h:72]

Ben derim ki: Bu anlamda bir hadis, İsmail Cu'fi aracılığıyla İmam Cafer Sadık'tan Zürare, Hamran ve Muhammed b. Müslim aracılığıyla daİmam Bâkır'dan rivayet edilmiştir.1 Bu rivayetteİmam (a.s) kutsal toprakların yazılmasını, Hz. Musa'nın (a.s) "kutsal toprağa girin" hitabına muhatap olanlarla, oraya girenler açısından mukayese etmiştir. Dolayısıyla yerlerin yazıldığı kimseler açısından "bedâ" gerçekleştiği sonucu çıkıyor. Bununla ayetin zahirinden anlaşıldığı şekliyle "yazılma oraya girenlerle ilgilidir." anlamı arasında bir çelişki yoktur. Olay şudur:

Kırk yıl boyunca oradan yoksun bırakılıyorlar, sonra yeniden orası kendilerine bahşediliyor. Çünkü ayette hitap, anlam itibariyle İsrail toplumuna yöneliktir. Bu açıdan, kendilerine "giriş" yazılanlarla bizzat girenler birdir. Onlar bir ümmettiler ve Allah kutsal top-

------

1- [Tefsir-ul Ayyâşî, c.1, s.304, h:69 ve 71]

500 .................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5 raklara girmeyi bu ümmete yazmıştı. Sonra oraya girişleri bir süre yasaklandı, ardından tekrar onlara söz konusu yerlere girmeyi bahşetti. Kişiler açısından bir başlangıç söz konusu olsa da, genelde böyle bir şeyden söz edilemez.

el-Kâfi adlı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle Abdurrahman b. Yezid'den, o daİmam Cafer Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet eder: Resu-lullah (s.a.a) efendimiz buyurdu ki: "Davut Peygamber (a.s) cumartesi günü ansızın öldü. Kuşlar kanatlarıyla cenazesinin üzerine gölge yaptılar. Musa İsrailoğullarının çölde şaşkın şaşkın dolaştıkları sırada öldü. Biri gökten şöyle bağırdı: Musa öldü! Hangi nefis ölmeyecek ki?!" [Füru-u Kâfi, c.6, s.111-112, h:4]

Mâide Sûresi 27-32 ..................................................... 501 27- Onlara Âdem'in iki oğlunun gerçek haberini oku: Hani her biri, (Allah'a) yaklaşmak için (bir şey) sunmuşlardı da birisinden kabul edilmiş, ötekinden kabul edilmemişti. (Ameli kabul edilmeyen, kabul edilene) "Seni öldüreceğim" demişti. (O da,) "Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder." dedi.

28- "Andolsun ki eğer sen beni öldürmek için bana elini uzatırsan, ben seni öldürmek için sana elimi uzatacak değilim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım.

502 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

29- Ben isterim ki sen, benim günahımı da, kendi günahını da yüklenip ateş ehlinden olasın. Zalimlerin cezası işte budur."

30- Nefsi, kardeşini öldürme hususunda yavaş yavaş ona boyun eğdi; (nihayet) onu öldürdü ve böylece ziyana uğrayanlardan oldu.

31- Derken Allah, ona kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermesi için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. (Katil kardeş) "Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten aciz miyim (ben)?" dedi ve böylece pişman olanlardan oldu.

32- Bundan dolayı İsrailoğullarına şöyle yazdık: Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın bir canı öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de onu diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur. Andolsun elçilerimiz onlara açık deliller getirdiler; ama bundan sonra da onlardan çoğu, yine yeryüzünde aşırı gitmektedirler.