El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân–c.5
 




414 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Mâide Sûresi 15-19 ......................................................

15- Ey Ehlikitap! Elçimiz size geldi. Kitaptan gizlediğiniz şeylerin çoğunu size açıklıyor, çoğundan da geçiyor. Gerçekten size Allah'tan bir nur ve açık bir kitap gelmiştir.

16- Allah onunla, rızasına uyanları esenlik yollarına iletir, onları kendi ilmiyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve dosdoğru yola iletir. Mâide Sûresi 15-19 ...................................................... 415

17- "Allah, Meryem oğlu Mesih'tir" diyenler küfre girmişlerdir.

De ki: "Öyle ise Allah, Meryem oğlu Mesih'i, annesini ve yeryüzünde olanların hepsini helâk etmek isterse, Allah'a karşı kimin elinde bir şey var? Göklerin, yerin ve ikisinin arasında bulunan her şeyin egemenliği, yalnızca Allah'ındır. O, dilediğini yaratır ve Allah'ın her şeye gücü yeter."

18- Yahudiler ve Hıristiyanlar; "Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz" dediler. De ki: "O hâlde niçin günahlarınızdan ötürü Allah sürekli size azap ediyor? Hayır, siz de O'nun yaratıklarından birer insansınız.

O dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin egemenliği, yalnızca Allah'ındır. Dönüş de sadece O'nadır."

19- Ey Ehlikitap! Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi, demeyesiniz diye elçilerin arasının kesildiği, bir boşluk meydana geldiği sırada elçimiz size geldi ki (kitaptan gizlediğiniz şeylerin çoğunu) size açıklıyor. Işte size müjdeleyici ve uyarıcı geldi. Allah'ın her şeye gücü yeter.

AYETLERIN AÇIKLAMASI


Yüce Allah, bundan önceki ayetler grubunda, Ehlikitab'ın Allah- 'ın elçilerine yardımcı olacaklarına, onlara saygı göstereceklerine, kendilerine gönderilen kitapları koruyacaklarına ilişkin olarak verdikleri sözü, sonra Allah'ın, kendisiyle bunları bağladığı bu sözü bozuşlarını hatırlatınca, bu ayetler grubunda da onları, gönderdiği elçisine ve indirdiği kitabına inanmaya davet ediyor. Bu bağlamda yüce Allah, elçiyi ve kitabı onlara tanıtacak bir dil kullanıyor. Bunun yanı sıra rİsaletin doğruluğunu ve kitabın gerçekliğini kanıtlayacak belgeler ortaya koyarak, inanmamak için ileri sürebilecekleri her türlü bahanenin önünü tıkıp hücceti onlara tamamlıyor.

Kitap ve elçinin tanıtımına yönelik ifadeler şunlardır: "Ey Ehlikitap! Elçimiz size geldi. Kitaptan gizlediginiz şeylerin çogunu

416 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

size açıklıyor...", "Ey Ehlikitap! ...elçilerin arasının kesildigi, bir boşluk meydana geldigi sırada elçimiz size geldi..."

Buna ilişkin kanıtsal belgeyi de şu ifadede gözlemliyoruz: "Kitap- tan gizlediginiz şeylerin çogunu size açıklıyor..." Hiç kuşkusuz bu, risaletin doğruluğunun en güzel kanıtıdır: Okumasız-yazmasız bir adam, ancak ilâhiyatları alanında uzmanlaşmış birkaç bilginin bilebileceği olaylardan haber veriyor. Işte bu, doğruluğunun kanıtıdır. "Allah onunla, rızasına uyanları esenlik yollarına iletir..." ifadesi de öyledir. Çünkü gerçekliklerini perdeleyecek bir tek leke bulunmayan hakka yönelik ifadeler, rİsaletin doğruluğunun ve kitabın gerçekliğinin en güzel kanıtlarıdır.

Bahanelerin önünün tıkanmasına gelince, bunu şu ifade içermiştir: "Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi, demeyesiniz diye... Işte size müjdeleyici ve uyarıcı geldi. Allah'ın herşeye gücü yeter." Bu arada yüce Allah, ayetlerin akışı içinde bir grubun, "Allah, Meryem Oglu Mesih'tir." şeklindeki iddialarını ve Yahudilerle Hıristiyanların, "Biz Allah'ın ogulları ve sevgilileriyiz." şeklindeki sözlerini reddediyor.

"Ey Ehlikitap! Elçimiz size geldi. Kitaptan gizlediğiniz şeylerin çoğunu size açıklıyor, çoğundan da geçiyor." Elçinin kitaptan gizledikleri çok şeyi açıklamasından maksat, onun peygamberlik ayetlerini, buna ilişkin müjdeleri açıklamasıdır. Nitekim yüce Allah buna birçok ayette işaret etmiştir: "Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve Incil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî peygambere uyarlar..." (A'râf, 157), "Onu ogullarını tanıdıkları gibi tanırlar..." (Bakara, 146), "Muhammed Allah'ın elçisidir. Onun yanında bulunanlar, kâfirlere karşı katı, birbirlerine karşı merhametlidirler... Onların Tevrat'taki vasıfları ve Incil'deki vasıfları da böyledir..." (Fetih, 29) Aynı şekilde Hz. Peygamberin (s.a.a), onlar tarafından gizlenen ve gerçeği söylememe hususunda büyüklendikleri recm [zina suçunu işleyenleri taşlayarak öldürme] cezasını açıklamasını da buna örnek gösterebiliriz. Nitekim ileride üzerinde duracağımız şu ayette buna işaret edilmiştir: "Küfürde yarış edenler seni üzme-

Mâide Sûresi 15-19 .............................................................. 417

sin..." (Mâide, 41) Recm hükmü, bugün Yahudilerin elinde bulunan Tevrat'ın Tesniye Kitabı, Bab 22'de yer almaktadır.

Birçoğundan vazgeçmesiyle de, kitaptan gizledikleri birçok şeyi de terk etmesi kastediliyor. Bunun göstergesi de Tevrat ve Incil arasında varolan ihtilaflardır. Örneğin Tevrat, tevhid ve peygamberlikle ilgili öyle şeyler kapsıyor ki, bunları yüce Allah'a isnat etmek hiçbir şekilde doğru değildir. Yüce Allah için cisim var saymak, bir mekana hülul et-tiğini ileri sürmek ve benzeri şeyler, çeşitli küfür, günah ve sürçmeler gibi peygamberlere nispet edilmesi aklen tasavvur edilmeyen şeyler de Tevrat'ta yer alır. Ayrıca Tevrat, hiçbir şekilde ahiretten söz etmez. Oysa bir din, ahiret inancı olmaksızın ayakta duramaz. Bir de ellerindeki Inciller, özellikle Yuhanna Incili'nin putperest inançlarını içermesini de buna örnek gösterebiliriz.

"Gerçekten size Allah'tan bir nur ve açık bir kitap gelmiştir." "Size Allah'tan... gelmiştir." ifadesi, gelen şeyin bir şekilde Allah ile kaim olduğunu vurgulamaya yöneliktir. Açıklama veya konuşmanın açıklayan ve konuşanla kaim olması gibi. Bu, nur ile Kur'ân-'ın kastedildiği ihtimalini güçlendiriyor. Bu durumda, "açık bir kitap" ifadesi, açıklama nitelikli bir atıf olarak öncekine matuftur. Yani, hem nur ifadesiyle, hem de açık kitap nitelemesiyle Kur'ân kastedilmiştir. Yüce Allah, kitabının değişik yerlerinde Kur'ân'ı nur olarak adlandırmıştır: "Onunla beraber indirilen nura uyanlar." (A'râf, 157), "Artık Allah'a, elçisine ve indirdigimiz nura inanın." (Teğabun, 8), "Size apaçık bir nur indirdik." (Nisâ, 174) Ayetin giriş kısmındaki ifadeden hareketle nur kavramıyla Hz. Peygamberin (s.a.a) kastedilmiş olması da muhtemeldir. Yüce Allah, Peygamberi nur olarak tanımlamıştır: "Ve aydınlatıcı bir ışık olarak... gönderdik." (Ahzâb, 46)

"Allah onunla, rızasına uyanları esenlik yollarına iletir." "Bihi=onunla" ifadesindeki "ba" alet içindir. Zamir ise kitaba veya ister Peygamber (s.a.a) kastedilsin, ister Kur'ân kastedilsin nura dönüktür. Dolayısıyla her ikisi de aynı kapıya çıkıyor. Çünkü Pey-

418 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

gamber hidayet aşamasının zahirî sebeplerinden biridir. Kur'ân da öyle. Gerçek hidayet O'nunla kaimdir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Sen, sevdigini dogru yola iletemezsin, fakat Allah diledigini dogru yola iletir." (Kasas, 56) "Işte sana da böyle emrimizden bir ruh vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu, kullarımızdan diledigimizi dogru yola ilettigimiz bir nur yaptık. Şüphesiz sen, dogru yola götürüyorsun. Göklerde ve yerde bulunan her şeyin sahibi Allah'ın yoluna. Iyi bilin ki, bütün işler sonunda Allah'a varır." (Şûrâ, 52-53)

Bu ayetler, görüldüğü gibi doğru yola iletme misyonunu, hem Kur'ân'a, hem de Peygambere (s.a.a) nispet ediyor. Ama aynı zamanda, onu menşe itibariyle Allah'a döndürüyor. Gerçek yol gösterici O'dur. Gerisi zahirî sebeptir, hidayeti canlandırmak için işe koşulmuştur.

Allah, "Allah onunla iletir." ifadesini, "rızasına uyanları" ifadesiyle kayıtlandırmıştır. Bu demektir ki, ilâhî yol göstericiliğin aktif hâ-le gelmesi, O'nun rızasına tâbi olmaya bağlıdır. Hidayetten maksat, arzulanan şeye ulaştırmadır [sırf yol göstericilikten ibaret değildir]. Yüce Allah'ın insanı esenlik yollarından birine veya hepsine yahut da peş peşe sıralanan bu yolların çoğuna yöneltip sokması yani.

Ayetin akışı içinde yüce Allah "selam" (esenlik) kavramını mutlak tutmuştur. Bununla dünya veya ahiret hayatının mutluluğunu bozan her türlü bedbahtlıktan kurtuluş ve selamette oluş kastedilir. Bu açıdan Kur'ân'ın, Allah'a teslim oluşu, imanı ve takvayı kurtuluş, başarı, güvenlik vb. şeylerle nitelendirmesiyle örtüşen bir ifadedir.

Tefsirimizin birinci cildinde, "Bizi dosdogru yola ilet." (Fatiha, 6) ayetini incelerken şöyle demiştik: Yüce Allah'ın, kullarının farklı durumlarına cevap verebilecek birçok yolu vardır ve bunlar sonunda gelip bir ana yolda birleşirler. Yüce Allah bu ana yolu kendine nispet eder ve adına da, kendi kitabında "dosdoğru yol" (sırat-ı müstakîm) der. Nitekim O şöyle buyurmuştur: "Bizim ugrumuzda

Mâide Sûresi 15-19 ..............................................................419

cihat edenleri biz, elbette yollarımıza iletiriz. Muhakkak ki Allah, iyilik edenlerle beraberdir." (Ankebût, 69), "Işte benim dogru yolum budur, ona uyun; başka yollara uymayın ki, sizi onun yolundan ayırmasın." (En'âm, 153)

Bu da gösteriyor ki, Allah'ın birçok (yan) yolu vardır; ama bunların tümü bir noktada birleşirler. Tümü, izleyicisini Allah'ın kerametine ulaştırır ve onu Allah'ın dosdoğru yolundan ayırmaz. Ve yine her yol, kendi yolcusunu başka yolların yolcusundan da ayırmaz. Ama Allah'ın dosdoğru yolu dışındaki diğer sapkın yolların durumu böyle değildir.

Buna göre ayetin anlamı -Allah daha iyi bilir- şudur: Yüce Allah kitabı ve peygamberi aracılığıyla, rızasına tâbi olanı bazı yollara iletir. Bu yolların temel özellikleri, yolcularının dünya ve ahiret hayatının mutsuzluğundan korunmaları, mutlu hayatı kederli bir yaşama dönüştürecek olumsuzluklardan muhafaza olmalarıdır.

Şu hâlde esenlik ve mutluluğa ulaşma, Allah'ın rızasına tâbi olmaya bağlıdır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Kulları için küfre razı olmaz." (Zümer, 7), "Allah, yoldan çıkan topluluktan razı olmaz." (Tevbe, 96) Sonuç itibariyle esenlik ve mutluluk elde etmek, zulüm yolundan kaçınmaya, zalimlerle içli dışlı olmaktan uzak durmaya gelip dayanır. Allah, zalimler için hidayetinin söz konusu olmayacağını vurgulayarak, bu ilâhî saygınlığa erişmekten yana onların umutlarını boşa çıkarmıştır: "Allah, zalimler toplulugunu dogru yola iletmez." (Cum'a, 5)

O hâlde, "Allah onunla, rızasına uyanları esenlik yollarına iletir." ayeti, bir yönüyle "Inananlar ve imanlarını bir zulümle bulamayanlar, işte güven onlarındır ve dogru yolu bulanlar da onlardır." (En'âm, 82) ayetini çağrıştırmakta ve onun konumuna sahiptir.

"Onları kendi ilmiyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır." İfadenin akışı içinde "karanlıklar"ın çoğul, buna karşılık "aydınlık"ın tekil tutulması, batıl yolun aksine konum ve duruşlar itibariyle çokluk arzetse de, hak yolda farklılığın ve dağınıklığın olmayacağına yönelik bir işarettir.

420 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Karanlıklardan aydınlığa çıkarma eylemi, peygamber veya kitap gibi Allah'tan başkasına nispet edilince, "O'nun izni" bu bağlamda, müsaadesini ve hoşnutluğunu ifade eder. Nitekim yüce Allah şöyle buyurur: "Bu, Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlıga çıkarman için sana indirdigimiz kitaptır." (İbrâhim, 1) Burada Hz. Peygamberin (s.a.a) insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarması "Rablerinin izni" ile kayıtlandırılmıştır. Bununla güdülen amaç, hidayet olgusunun nedenselliğinin bağımsızlığı şeklindeki bir vehimden kurtarmaktır. Çünkü bunun gerçek sebebi yüce Allah'tır.

Bir diğer ayette ise, şöyle buyruluyor: "Andolsun biz Musa'yı da kavmini karanlıklardan aydınlıga çıkar, diye ayetlerimizle birlikte gönderdik." (Ibrâhim, 5) Burada "izin" kaydı düşülmemiş, çünkü ifadede geçen emir sıygası ("çıkar"), bu anlamı da içerir. Bunun Allah'a nispet edildiği durumlarda, onları izniyle çıkarmasının anlamı, ilmiyle çıkarmasıdır. Izin bilgi anlamına da gelir. Araplar, "ezine bihi" yani onu bildi, derler. Şu ayetler de buna örnek oluşturmaktadır: "Allah ve Elçisinden insanlara bildiridir." (Tevbe, 3), "De ki, ben sizin hepinize eşit biçimde bildirdim." (Enbiyâ, 109), "İnsanlar içinde haccı ilân et." (Hac, 27) [Bu ayetlerin orijinalindeki "ezân, âzen-tu ve ezzin" ifadeleri kullanılmıştır.] Bunun gibi daha birçok ayet örnek gösterilebilir.

"ve dosdoğru bir yola iletir." Burada bir kez daha "hidayet" sözcüğünün tekrarlanması "yuhricuhum=çıkarır" ifadesinin, "yehdî bihillahu= Allah onunla iletir" ifadesiyle bu cümlenin arasına girmesinden dolayıdır. Ve çünkü, Fatiha suresini tefsir ederken de vurguladığımız gibi "sırat-ı müstakîm" bütün yollara, ona yönelik hidayet de, diğer tali yollara yönelik diğer hidayet kısımlarına egemendir.

"dosdogru bir yol" ifadesinin belirsiz (nekre) olması, maksadın yüce Allah'ın Kur'ân'da kendisine nispet ettiği tek sırat-ı mustakîm olmasıyla bir çelişki oluşturmaz. (Fatiha suresindeki kullanımı bu genellemenin dışında tutuyoruz.) Çünkü ifadenin kullanıldığı yerin özelliği böyle bir çıkarsamayı gerektirmektedir. Dolayısıyla burada ifadenin belirsiz bırakılmış olması, konumunu mühimsemek ve iş-

Mâide Sûresi 15-19 ............................................................. 421

levini yüceltmek içindir. "Allah, Meryem Oğlu Mesih'tir, diyenler küfre girmişlerdir." Bunlar, Âl-i İmrân suresinin akışı içinde görüşlerine yer verdiğimiz üç gruptan biridir. Onlara göre yüce Allah, Mesih'le bir olmuştur. Dolayısıyla Mesih insan-tanrıdır. "Allah, Meryem Oglu Mesih'tir." sözünü, o Allah'ın oğludur, iddiasına ve "O, üçün üçüncüsüdür." iddiasına da uyarlayabiliriz. Ancak ifadeden anlaşılan, bir olma şeklindeki ayniliğin kastedildiğini göstermektedir.

"De ki: Öyle ise Allah, Meryem Oğlu Mesih'i, annesini ve yeryüzünde olanların hepsini helâk etmek isterse, Allah'a karşı kimin elinde bir şey var?..." Bu ifade, yukarıda işaret ettiğimiz iddialarının geçersizliğinin, çürüklüğünün kanıtıdır. Çünkü iddiaları birbiriyle çelişmektedir. Bir yandan Mesih'in insan-tanrı olduğunu ileri sürüyorlar, bir yandan da onu Meryem Oğlu olarak nitelendiriyorlar. Böylece, yeryüzünün sakini herhangi bir insan açısından normal karşıladıkları bir şeyi, onun açısından da normal karşılıyorlar.

Bu demektir ki insanların tümü, göklerde, yerde ve ikisinin arasında yer alan her şey gibi Allah'ın mülküdürler, O'nun egemenliği ve saltanatı altındadırlar. Dolayısıyla yüce Allah, onlar üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunabilir. Istediği gibi lehlerinde ve aleyhlerinde hük-meder. Dolayısıyla Mesih'in annesini ve yeryüzünde bulunan herkesi helâk etme yetkisine ve gücüne sahip olduğu gibi, Mesih'i de helâk edebilir. Mesih'in diğerlerine göre bir ayrıcalığı yoktur. Peki Allah'ın helâk olması düşünülebilir mi?! Şu hâlde, Hıristiyanların "İsa insandır" demeleri, "O, Allah'tır" demelerini çürütmektedir. Çünkü bu iki önerme arasında çelişki vardır.

Buna göre, "Allah'a karşı kimin elinde bir şey var?" ifadesi, mutlak olarak her türlü engeli olumsuzlamaya yönelik bir kinayedir. Bir kimsenin Allah'a karşı elinde bir şey olması, O'na dönük olan bazı şeyde Allah'a karşı bir egemenliğe sahip olması demektir. Bunun kaçınılmaz sonucu, Allah'ın egemenliğinin adı geçen şey üzerinde kesintiye uğramasıdır. Söz gelimi herhangi bir sebebin, bir şey üzerinde kendisinden kaynaklanan bağımsız bir etkinliğe

422............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

sahip olması ve bununla Allah'ın o şey üzerindeki etkinliğine engel olması veya Allah'a üstün gelmesi yani. Oysa egemenlik sadece Allah'ındır. O, egemenliği itibariyle de tektir. Ortağı yoktur. O'nun başkasının kullanımına sunduğu bazı şeyler, O'nun mutlak egemenliğini ve saltanatını geçersiz kılmaz.

"Meryem Oglu Mesih'i, annesini ve yeryüzünde olanların hepsini helâk etmek isterse" ifadesinde Mesih (a.s), "Meryem Oglu" nitelemesiyle birlikte zikredilmiştir. Bunun amacı onun tam bir insan olduğuna delâlet etmektir. Diğer insanlar gibi, o da ilâhî etkinin kontrolü altındadır. Yine aynı amaçla "annesi" ifadesi de ona atfedilmiştir. Çünkü annesinin de onun gibi bir insan olduğunda kuşku yoktur. Yine, "yeryüzünde olanların hepsi" ifadesi de ona atfedilmiştir. Çünkü, tümü eşit oranda aynı hükmü taşıyorlar.

Buradan hareketle anlıyoruz ki, bu kayıt ve bu atıfta "imkân kanıtı"na yönelik bir işaret söz konusudur. Özetle demek isteniyor ki: İsa da annesi gibi diğer insanlara benzer. Yeryüzündeki diğer canlılar gibidir. Onlar için geçerli olan, onun için de geçerlidir. Çünkü birbirine benzeyen şeyler, bir şeyin caiz olup olmaması hususunda aynı hükme tâbidirler. İsa'dan başkasının helâk kapsamına girmesi normal olduğuna göre, o da bu kapsama girer. Buna engel olacak hiçbir güç yoktur. Eğer İsa, (hâşâ) Allah olsaydı, böyle bir durum onun hakkında geçerli olmazdı.

"Göklerin, yerin ve ikisinin arasında bulunan her şeyin egemenligi yalnızca Allah'ındır." ifadesi, önceki cümleyi gerekçelendirmeye yöneliktir. Kur'ân'ın genellikle varlıklar âlemini "gökler ve yer" tabi-riyle ifade etmesine karşın, burada bir de "ikisinin arasında bulunan her şey" ifadesine yer verilmiş olması, açıklamanın biraz daha net, biraz daha kuruntu ve kuşkulardan beri olması içindir. Ki bir kimse çıkıp da, konu göklerle yer arasındaki varlıkları ilgilendirdiği hâlde, sadece göklerle yerden söz edilmiş, ikisinin arasında yer alanlardan söz edilmemiştir;

dolayısıyla onlar bu kapsama girmezler, şeklinde bir kuruntuya kapılmasın. Cümlenin orijinali içinde "haber"in yani "lillâhi=Allah'ındır." sö-

Mâide Sûresi 15-19 ............................................................ 423

zünün öne alınması, sınırlandırmaya, münhasır kılmaya delâlet etmesi içindir. Zaten ancak bu durumda açıklama tamamlanmış olabiliyor. Dolayısıyla kastedilen anlamı şudur: Hiç mümkün müdür ki bir engelleyici, Allah'ın İsa'yı ve başkasını helâk etmek istemesine ve bu husustaki isteğinin gerçekleşmesine engel olsun? Değil mi ki göklerin, yerin ve ikisinin arasında bulunan canlı, cansız tüm varlıkların üzerindeki mutlak egemenlik ve saltanat başkasının değil, sadece Allah'ındır? Kimse O'nun hükmünün geçerliliğini, emrinin yerine gelmesini engelleyemez.

"O, diledigini yaratır ve Allah'ın herşeye gücü yeter." cümlesi, bundan önceki, "Göklerin, yerin ve ikisinin arasında bulunan her şeyin egemenligi yalnızca Allah'ındır." cümlesinin gerekçesi konumundadır. Mülkiyet, bir tür iktidar anlamına gelir. Insanlara ve onların sahip olduklarına egemen olma yetkisine sahip olma anlamına gelen Arapça kullanımıyla mülk, ancak kudretin kapsamlılığı ve iradenin geçerliliği ile mümkün olabilir. Yüce Allah, göklerde, yerde ve ikisinin arasındaki tüm varlıklar bazında bu yetkiye, bu egemenliğe sahiptir. Dolayısıyla o her şeye güç yetirendir ve dilediği her şeyi yaratır. Buna göre göklerde, yerde ve ikisinin arasındaki şeylerde sadece O'nun mut-lak hükümranlığı söz konusudur. Dolayısıyla, O'nun dilediğini yaratması, her şeyi yapabilmesi, sahipliğinin, egemenliğinin, egemenliği de bunların tümünü helâk etmeyi dileyebileceğinin, dilemesi durumunda kimsenin buna engel olamayacağının, bunun da hiç kimsenin uluhiyet-te, egemenlikte O'na ortak olmadığının kanıtıdır.

Iradesinin geçerliliğinin ve kudretinin kapsamlılığının kanıtı ise, O'nun Allah oluşudur. Ulu Allah, belki de bunu vurgulamak için "Allah" lafzını ayette birkaç kez tekrarlamıştır. Sonuç itibariyle, Allah için ilâhlık makamı kabul edilince bu, beraberinde hiç kimsenin ilâhlıkta O'na ortak olmadığı anlamını da getirir.

"Yahudiler ve Hıristiyanlar; 'Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz' dediler." Hiç kuşkusuz, onlar Hıristiyanların önemli bir kısmının İsa (a.s) açısından iddia ettikleri gibi, gerçek anlamda Allah'ın oğulları

424 ............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

olduklarını iddia etmiyorlardı. Ne Yahudiler, ne de Hıristiyanlar gerçek anlamda böyle bir iddiayı seslendiriyordu. Ama bir tür mecazi ifadeyle, bunu kendilerine yönelik bir onurlandırma niteliği olarak kullanıyorlardı. Nitekim bu tür bir niteleme kutsal kitaplarında çokça kullanılmaktadır. Örneğin Hz. Âdem1, Hz. Yakup2, Hz. Davud3, Hz. Akram4, Hz. İsa5 hakkında ve salih müminler hakkında6 böyle bir nitelemeye yer verilmiştir.

Her hâlükârda, onların "Allah'ın oğullarıyız" derken kastettikleri şudur: "Biz Allah'a, oğlun babasına yakın olduğu kadar yakınızdır." Demek istiyorlardı ki, bizler kralın çocukları gibiyiz, geri kalan teba- dan farklıyız. Kralın yakını olmaktan dolayı bir ayrıcalığımız vardır. Bu ayrıcalığımız tebanın tâbi olduğu muameleye tâbi olmamamızı gerektirir. Bir bakıma kendilerini, insanlara uygulanan yasaların üstünde görüyorlardı. Çünkü kralın tahtına yakın oluşları, başkalarının tâbi olduğu yasalarla yargılanmalarını önleyici bir ayrıcalıktır. Diğer tebayla aynı statüde olamazlar. Başkalarının aşağılandığı gibi onlar da aşağılanamazlar. Çünkü soylular, saltanata yakınlıkları oranında sevgi ve saygınlık görürler.

Dolayısıyla ayette sözü edilen "oğul"luktan maksat, has adamı ve yakını olmaktır. Bu açıdan "sevgilileriyiz" ifadesinin "Allah'ın ogullarıyız" ifadesine atfedilmiş olması, açıklama amaçlı bir atıftır. Yoksa bir gerçekliği söz konusu değildir. Onların bu soyluluk ve sevgililik iddialarının gerisinde şu kaçınılmaz niyet yatıyordu: Biz azaba uğratılmayacağız, cezalandırılmayacağız. Bizim akıbetimiz nimet ve saygınlıktan başka bir şey değildir. Güya Allah'ın onları azaplandırması, soyluluk ayrıcalıklarıyla bahşettiği sevgi ve saygın-

------

1- Luka Incili, Bap 3 : 38.

2- Tevrat, Çıkış Kitabı, Bap 4: 22.

3- Zebur, Mezmurlar, Bap : 7.

4- Irmiya'nın gaybten verdiği haberler, Bap 31: 9.

5- Incil ve eklerinin birçok yerinde bu nitelemeye rastlanır.

6- Diğer Incillerle beraber, Matta Incili, Bap: 5. 9.

Mâide Sûresi 15-19 ................................................. 425

lıkla bağdaşmaz.

Bunun kanıtı ise, onların sözleri reddedilirken kullanılan şu ifadelerdir: "O diledigini bagışlar, diledigine azap eder." Çünkü eğer onlar, "Biz Allah'ın ogulları ve sevgilileriyiz." sözüyle, hak mesajına ilişkin çağrıyı kabul etmeseler bile, azaba uğratılmayacaklarını kastetmiş ol-masalardı, "bagışlar..." ifadesinin onlara yönelik ret cevab olarak sunulmasının bir anlamı olmadığı gibi, "Hayır, siz de O'nun yaratıkların-dan birer insansınız." cümlesini de gerektirecek iyi bir neden de olmazdı. Şu hâlde onların, "Biz Allah'ın ogulları ve sevgilileri-yiz." şek-lindeki sözleri, "Biz Allah'ın has adamlarıyız, O'nun sevilenleriyiz, istediğimizi yapsak, O'nun istemediğini yapmasak bile O, bize azap etmeyecektir." anlamına gelir. Azaba uğramama ve her türlü kötülük ve yasak karşısında dokunulmaz olma, ancak yüksek otoritenin has adamı ve sevgilisi olmakla mümkün olabilen ayrıcalıklı bir statüdür.

"De ki: O hâlde niçin günahlarınızdan ötürü Allah sürekli size azap ediyor?" Burada yüce Allah Peygamberine, onlara karşı bir kanıt ileri sürmesini ve iddialarını kanıtla çürütmesini emrediyor. Bu bağlamda iki kanıt belirginlik kazanıyor: Birincisi, azaba uğratılmalarını öne sürerek iddialarını çürütmek. İkincisi, onların sunduğu kanıtın tersini sonuç verecek bir kanıtla iddialarını çürütmek.

"O hâlde niçin günahlarınızdan ötürü Allah sürekli size azap ediyor?" ifadesinin kapsadığı birinci kanıtın özeti şudur: Eğer sizin, Allah'ın oğulları ve sevgilileri olduğunuz, ilâhî azaptan yana güven içinde bulunduğunuz, dolayısıyla dünyevî veya uhrevî her türlü azaptan yana güvende olduğunuz şeklindeki iddianız doğruysa, şu günahlarınızdan dolayı sizi sürekli olarak çepeçevre saran bu pratik azap nedir?

Nitekim Yahudiler, sürekli olarak günah işlemektedirler; kendi halkları arasından çıkan peygamberleri ve salihleri öldürmekte, yüce Allah'a verdikleri sözü çiğnemek suretiyle günah işlemekte, kutsal kitaplarındaki ifadeleri çarpıtarak asıl maksatlarının dışına taşımakta, Allah'ın ayetlerini gizlemekte, inkâr etmekte, her türlü

426 ................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

azgınlığı, taşkınlığı ve sınır tanımaz saldırganlığı işlemektedirler. Bu yaptıklarının vebalini de tepelenerek görmektedirler. Bunların bir kısmı hayvanlara dönüştürülmüş, insan şeklinde kalan diğer kısmının üzerine de alçaklık ve pespayelik damgası vurulmuştur.

Üzerlerine acımasız zalimler musallat edilmiştir. Bunlar onları soy kırımdan geçirmiş, namuslarına tecavüz etmiş, ülkelerini harap etmiştir. Tarih boyunca düşük bir hayat yaşamışlardır, ne ümit veren bir dirilik, ne de unutulup gitmelerini sağlayacak bir ölüm görebilmişlerdir. Hıristiyanlara gelince, onların çeşitli toplulukları arasında yaygın olan günahlar ve bozgunculukların Yahudilerinkinden geri kalır tarafı yoktur. Peygamberin (s.a.a) gönderildiği dönemde, ondan sonra ve günümüze kadar tepelerine inen azaplar ve felâketler, Yahudilerinkini aratmayacak yoğunluk ve sürekliliktedir. Tarih bunların tümünün ya da büyük bir kısmının tanığıdır. Kur'ân buna ilişkin birçok kıssayı anlatır. Bakara, Âl-i Imrân, Nisâ, Mâide, A'râf ve diğer başka sureleri buna örnek gösterebiliriz.

Bunlar diyemezler ki: Üzerimize yağan musibetler, tepemize binen belâlar, yakamıza yapışan fitneler, "belâ sevgiden dolayıdır" türünden şeylerdir. Bunların, ilâhî gazabın sonucu duçar olunan tepelenme ve cezalandırılma olduğuna ilişkin bir kanıt yoktur. Aynı şeyler Ibrahim, Yakup, Yûsuf, Zekeriya ve Yahya gibi Allah'ın salih kulları olan nebi ve resullerin başına da gelmiştir. Siz Müslümanlar da Uhud ve Mute gibi savaşlarda benzeri musibetlerle yüz yüze geldiniz. Bu tür olumsuzluklarla biz karşılaşınca adı ilâhî azap, siz karşılaşınca da nimet ve onurlandırma mı oluyor?

Şöyle ki: Hiç kimse kuşku duymaz ki fizikî olumsuzluklar, dünyevî musibet ve belâlar, kâfirlerin başına geldiği gibi müminlerin de başına gelir, salih insanları yakaladığı gibi, yıkıcıbozguncu insanları da yakalar. Bu, yüce Allah'ın öteden beri kulların hayatına egemen kıldığı bir yasadır. Ancak bunların nitelikleri ve etkileri insanın yapıcı veya bozguncu oluşuna, kulun Rabbinin nezdindeki konumuna göre farklılık arz eder.

Mâide Sûresi 15-19 ...................................................... 427

Hiç kuşkusuz peygamberler ve erdem bakımından onlardan sonra sıra alan salih kullar gibi nefsinde yapıcılık kök salmış, erdem ve fazilet özünün, cevherinin ayrılmaz parçası hâline gelmiş insanlar, dünyevî musibetlerle, sıkıntılarla, mihnetlerle karşılaştıklarında, bunlar onların nefislerinin derinliklerindeki gizli erdemlerin, gün yüzüne çıkmasına, pasif faziletlerin aktif hâle gelmesine neden olurlar. Dolayısıyla o erdemlerden ve güzel sonuçlarından hem kendileri, hem de başkaları yararlanırlar. Bundan da anlaşılıyor ki, insan doğasının ilk etapta tepki gösterdiği bu tür musibetler, ilâhî eğitimin araçlarından başka bir şey değildirler. Dilersen buna, "terfi ettirme" de diyebilirsin.

Hayatı mutluluk veya mutsuzluk üzere istikrar kazanmamış, izlen- mesi gereken mutluluk yolunu henüz bulamamış kimselerin başına bir felâket geldiğinde, bir musibetle burun buruna kaldığında, hemen akabinde izleyeceği yol belirginlik kazanır, küfür veya iman, yapıcılık veya bozgunculuk karşısındaki konumu netleşir. Bu tür musibet veya felâketler ancak sınama amaçlı belâlar olarak nitelendirilebilir. Allah'ın gönderdiği bu felâketler, kişinin cennetten ya da cehennemden yana bir çizgi tutturmasına ön ayak olur.

Bazı kimseler de hayatlarını nefsin azgın hevasına uydururlar. Yıkıcılıktan, bozgunculuktan, şehvet ve şiddetin girdabında debelenmekten başka bir şey bilmezler. Bunlar her zaman alçaklığı erdeme tercih ederler. Allah'a kafa tutarlar, hakka uyma önerilerine küstahça burun kıvırırlar. Kur'ân-ı Kerim bu tür zalim toplumların akıbetlerinden çarpıcı tablolar sunar. Nuh, Âd ve Semud kavimlerini, Firavun Oğullarını, Medyen halkını ve Lut kavmini buna örnek gösterebiliriz. Bunlar, Allah'ın uyarılarını dikkate almamakta ayak diretip azgınlık nitelikli yaşamlarında ısrar edince, ibreti âlem akıbetlere maruz kalmışlardır. Üzerlerine yağan felâketler ölüm kusmuştu, köklerini kurutup tarih sahnesinden silip atmıştı. Işte bunlara ilâhî azap, rabbani tepeleme ve vebal denir, başka değil. Yüce Allah, bir ayette bu anlamların tümünü içeren bir ifade

428 .................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

kullanmıştır: "Biz günleri insanlar arasında dolaştırırız. Bu, Allah- 'ın kimlerin mümin oldugunu belirlemesi ve aranızda şahitlik edinmesi içindir. Allah, zalimleri sevmez. Bir de böylece Allah, müminleri arındırmak ve kâfirleri yok etmek ister." (Âl-i Imrân, 140- 141)

Hz. Musa'nın (a.s) gönderilişinden Hz. Muhammed'in (s.a.a) gönderilişine kadar -iki bin yıldan fazla- geçen Yahudi tarihi, yine Hz. İsa'nın (a.s) yeryüzünden kaldırılışından, İsa'nın doğuşuna kadar -denil-diğine göre yaklaşık altı yüz yıl- geçen Hıristiyanların tarihi, işledikleri günahlarla ve yaptıkları cürümlerle doludur. Bu alanda akla gelebilecek her türlü günahı işlemekle kalmayıp, ısrar da ettiler ve pişmanlık duymaya kesinlikle yanaşmadılar. Bu nedenle onların tepelerine binen musibetler, ilâhî azap ve tepelendirmeden başka bir ismi hak etmiyor.

Kuşkusuz, Müslümanlar da bu toplumların uğradıkları musibetlerin aynısına uğradılar. Söz konusu musibetlere doğanın sistemi perspektifinden baktığımız zaman, ilâhî plânlama elinin sevk ve idare ettiği olaylardan başka bir şey değildirler. Bu, öteden beri yürürlükte olan ilâhî bir yasa, evrensel bir sünnettir. Allah'ın yasasında değişiklik olmaz.

Buna karşılık, musibetlere duçar olan Müslümanların durumları perspektifinden baktığımız zaman, hak yol üzere bulundukları sürece bu musibetler, ilâhî sınamalar olarak belirginleşir; hak yoldan uzaklaştıklarında ise, ilâhî azap ve cezalandırma amaçlı tepeleme olarak ön plâna çıkar. Kimsenin Allah katında ayrıcalığı yoktur. Kendi isteği üzere hükmedenin Allah üzerinde hiçbir hakkı olmaz. Kur'ân'da Müslümanların Allah katında ayrıcalıklı olduklarına ilişkin bir ifadeye rastlanmaz. Müslümanlar Allah'ın oğulları veya sevgilileri olarak nitelendirilmezler. Kimsenin ismine veya lakabına itibar edilmez.

Yüce Allah, bir ayette Müslümanlara hitaben şöyle buyuruyor: "Yoksa siz, Allah içinizdeki cihat edenleri ayırt etmeden ve sabırlıları belirlemeden cennete girebileceginizi mi sandınız?... Mu-

Mâide Sûresi 15-19 ................................................ 429

hammed sadece bir peygamberdir. Ondan önce daha nice peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi eger o ölür ya da öldürülürse, topuklarınız üzerinde geri mi döneceksiniz? Kim iki topugu üzerinde geri dönerse, Allah'a hiçbir zarar vermeyecektir. Şükredenleri ise Allah ödüllendirecektir." (Âl-i Imrân, 142-144) Diğer bir ayette de şöyle buyuruyor: "Iş ne sizin kuruntularınızla, ne de Ehlikitab'ın kuruntularıyla olmaz. Kim bir kötülük yaparsa, onunla cezalandırılır ve kendisi için Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulur." (Nisâ, 123)

"De ki: O hâlde niçin günahlarınızdan ötürü Allah sürekli size azap ediyor?" ifadesinde, başka bir ihtimal de söz konusu olabilir. Yani, kastedilen azabın uhrevî azap olması da muhtemeldir. Dolayısıyla "yuazzibukum=azap ediyor" şeklindeki şimdiki zaman kipi, önceki ihtimalin esası olan süreklilikten çok gelecek zamanı ifade etmiş olabilir. Çünkü Ehlikitap genel olarak işledikleri günahın karşılığı bir azabın olduğunu kabul ediyorlar. Kur'ân'da Yahudilerin bu itirafı şu şekilde ifade edilir: "Sayılı birkaç gün dışında bize ateş dokunmayacaktır." (Bakara, 80)

Hıristiyanlara gelince; gerçi onlar, İsa'nın kendini kurban edişiyle günahlarının bağışlandığını ileri sürüyorlar; ancak bu bile bizzat günahı ve çarmıha gerilme suretiyle İsa'nın gördüğü eziyetlerin azap olduğunu kabul etme anlamına gelir. Incillerde zina gibi günahlardan söz edilir. Kilise, günahlardan bağışlanma belgeleri dağıtmakla fiilen azabın varlığını itiraf ediyor. Bu da bir ihtimaldir; ancak birinci ihtimal iyi ve uygundur.

"Hayır, siz de O'nun yaratıklarından birer insansınız. O dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin egemenliği yalnızca Allah'ındır. Dönüş de sadece O'nadır." Bu ifade onların iddialarına karşı itiraz mahiyetinde sunulan ikinci kanıttır. Kanıtın özeti şudur: Sizin gerçekliğinize yönelik bir gözlem, Allah'ın oğulları ve sevgilileri olduğunuza ilişkin iddianızı çürütmek için yeterlidir. Çünkü siz de Yüce Allah'ın yarattığı insanlar veya diğer canlı türleri gibi yaratılmışsınız. Allah'ın ya-

430 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

rattığı diğer varlıklara karşı herhangi bir ayrıcalığınız yoktur. Göklerde, yerde ve bu ikisi arasında bulunan herhangi bir varlık, Allah tarafından yaratılmış olmaktan öte bir şey değildir. Allah, onun ve başka varlıkların sahibidir, tek egemenidir; dilediği gibi, dilediği şekilde onlar üzerinde tasarrufta bulunur. O da herkes gibi, hem kendisinin, hem de başkalarının üzerinde tek egemen olan Rabbinin yanına dönecektir.

Durum böyle olduğuna göre, yüce Allah, içlerinde dilediğini bağışlama ve dilediğine azap etme yetkisine ve gücüne sahiptir ve hiçbir ayrıcalık ve saygınlık ya da başka bir şey, O'nun bir kimse hakkında bağışlama ya da azap şeklinde bir hüküm vermesine engel olamaz. Kimse yolunu kesemez, iradesini yürütmesini, hükmünü etkin kılmasını engelleyecek şekilde önüne perde geremez.

Bu açıdan, "Hayır, siz de O'nun yaratıklarından birer insansınız." ifadesi, kanıtın öncüllerinden biri konumundadır. "Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin egemenligi, yalnızca Allah'ındır." ifadesi de bir başka öncül olarak anlam kazanıyor. "Dönüş de sadece O'nadır." cümlesi, üçüncü öncül konumundadır. "O, diledigini bagışlar, diledigine azap eder." ifadesi de mantıksal önermenin sonuç kısmını oluşturmaktadır ki bu mantıksal açıklama, hiçbir şekilde azaba uğratılmayacaklarına ilişkin iddialarıyla çelişmektedir.

"Ey Ehlikitap! ...elçilerin arasının kesildiği, bir boşluk meydana geldiği sırada elçimiz size geldi ki size açıklıyor." Ragıp el-Isfahanî der ki: "el-Futûr, öfke sonrası yatışma, sertlik sonrası yumuşama ve güç sonrası zayıflık anlamına gelir. Yüce Allah, 'Ey Ehlikitap! ...elçilerin arasının kesildigi, bir boşluk meydana geldigi sırada elçimiz size geldi ki size açıklıyor.' buyurmuştur. Yani, Allah'ın elçisinin gelişinden yoksun, sessizlik, boşluk dönemi."

Ayet, Ehlikitab'a yönelik ikinci bir hitaptır. Önceki hitabın içeriğini de tamamlayıcı bir fonksiyon üstlenmektedir. Çünkü ilk ayette onlara açıklamıştı ki: Allah size bir elçi gönderdi, onu apaçık bir kitapla destekledi; elçi (veya kitap) Allah'ın izniyle

Mâide Sûresi 15-19 .................................................. 431

tapla destekledi; elçi (veya kitap) Allah'ın izniyle insanları salt hayra ve mutluluğa iletir. Bu ayet ise, onlara şu mesajı veriyor: Bu ilâhî açıklama, "Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi." demek suretiyle bahaneler ileri sürmelerini önleme amacına ve onlara hücceti tamamlamaya yöneliktir.

Bu açıklama ile, tefsirini sunduğumuz ayette yer alan "size açıklıyor." ifadesinin ilintili olduğu konunun, önceki ayetin içeriği olması ihtimali güçleniyor. Buna göre, ayetin açılımı şöyledir: Kitaptan olduğu hâlde sizin gizlediğiniz birçok şeyi size açıklıyor. Yani, sizin şu anda davet edildiğiniz din, sizin bizzat benimsediğiniz dindir, sizin elinizdeki dini doğrulamaktadır. Iki din arasında farklılık gibi görünen unsurlar ise, ilâhî kitapların içerdiği ama sizlerin gizlediği bilgilerin açıklanmasından kaynaklanmaktadır.

Bu durumda, "Ey Ehlikitap! ...elçimiz size geldi ki size açıklıyor." ifadesinin, önceki ifadenin aynen tekrarı olduğu söylenebilir. Amaç, önceki hitapla ilintili olduğu hâlde, ondan ayrı duran bazı sözleri ulamaktır. Bununla da, "Bize... gelmedi, demeyesiniz." ifadesini kastedi-yoruz. Ilintilenenle, ilintilendirilen arasına uzun bir fasıla girdiği için, böyle bir tekrara cevaz verilmiştir ve bunun örnekleri Arapça da yaygındır. Şair der ki:

"Deve kuşlarının bakım yerlerini bana verin / Ki Vail Harbi ateşi yeniden zihnimde alevlendi. Deve kuşlarının bakım yerlerini bana verin / Çünkü soylu biri değerli bir şeyi bir ayakkabı bağına satarsa, yine de pahalıdır." Ayetteki hitabın, yeni bir başlangıç olması da mümkündür. Bu durumda "size açıklıyor" fiilinin ilintili olduğu ifade, hazf edilmiş kabul edilir. Ki ifade genel niteliğini kazanabilsin. Yani, açıklanması gereken her şeyi size açıklıyor. Ya da böyle bir kullanımın önemini vurgulamaya yöneliktir. Yani, açıklanmasına gerek duyduğunuz önemli bir şeyi size açıklıyor. "elçilerin arasının kesildigi"

ifadesi böyle bir ihtiyaca yönelik bir işaret ya da kanıt içermiyor da değil. Dolayısıyla şöyle bir anlam elde ediyoruz: Açıklanmasına şiddetle ihtiyacınız olduğu bir şeyi elçilerin ardının kesildiği ve size

432 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

bir şey açıklayamadıkları bir dönemde size açıklıyor. "Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi, demeyesiniz." ifadesi, "size geldi" ifadesiyle ilintilidir. Takdirî açılımı da şudur: Söylersiniz endişesiyle veya söylemeyesiniz diye.

"Allah'ın her şeye gücü yeter." Bu ifade, konuyla ilgili yanlış bir zihniyeti bertaraf etmeye yönelik gibidir. Çünkü Yahudiler, Tevrat- 'ın içerdiği şeriattan sonra başka bir şeriatın hükme bağlanmış olmasını kabul etmiyorlardı. Bunun nedeni, onların neshi ve bedâyı kabul etme-meye ilişkin anlayışlarıydı. Yüce Allah, onların bu asılsız sanılarını, sı-nırsız kudretiyle çelişiyor diye reddetti. Daha önce, tefsirimizin 1. cildinde Bakara 106. ayeti tefsir ederken 'nesh' kavramı üzerinde durduk.

KUR'ÂN'IN GÖSTERDIĞI DÜŞÜNCE YÖNTEMI


Kur'ânî, Felsefî ve Rivayet Esaslı Araştırma Şundan kuşku duymuyoruz: İnsan hayatı, düşünsel bir hayattır; düşünce ve fikir dediğimiz bu olgu olmadıkça, insan hayatı tamamlanmış olmaz. Düşünceye dayalı bir hayatın kaçınılmaz bir gereği de şudur ki: Hayatın dayandığı düşünce doğru ve eksiksiz olduğu oranda hayat da sağlam ve eksiksiz olarak seyrine devam eder. Sağlam hayat -hangi yasalar esas alınırsa alınsın, önceden izlenilen veya izlenilmeyen hangi yol izlenirse izlensin- kesinlikle sağlam bir düşünceyle ilintili ve ona dayanıyordur. Hayat, düşünceye dayalı olduğu oranda, sağlam ve doğru olur.

Ulu Allah, kitabının değişik yerlerinde farklı ifade tarzlarıyla bu gerçeği açıklamıştır. "Ölü iken kendisini dirilttigimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebilecegi bir ışık verdigimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayan kimse gibi olur mu?" (En'âm, 122), "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (Zümer, 9), "Allah sizden inananları bir derece ve kendilerine ilim verilenleri ise derecelerle yükseltir." (Mücâdele, 11), "Müjdele kullarımı: Onlar ki, sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. Işte onlar Allah'ın