El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân–c.5
 


Mâide Sûresi 6-7 ............................................................ 393

çıkan hüküm, gerekçesine tâbi olması hasebiyle bizzat güçlük çıkarıcı olur. Zühd karakterinin yerleşmesi amacıyla birine besin maddelerinden zevk almasının yasaklanmasını buna örnek gösterebiliriz.

Böyle bir hüküm, ta baştan güçlük demektir. Bir diğer güçlük de rastlantİsal dış nedenler aracılığıyla herhangi hükümle ilintili olur. Böyle bir durumda hükmün bazı fertleri güçlük oluşturur. O zaman güçlük çıkan unsurlar açısından hüküm geçersiz olur, güçlük çıkmayan unsurlar açısından ise, geçerliliği devam eder. Kendisine zarar veren bir hastalığından dolayı, namazı ayakta kılmakta güçlük çeken bir insanı buna örnek gösterebiliriz. Bu durumda bu kimse için namazda kıyam hükmü düşer; buna güç yetirebilen başkaları için değil elbette.

Yüce Allah'ın, "Allah, size herhangi bir güçlük çıkarmak istemiyor." ifadesinden sonra, "fakat sizi tertemiz kılmak... istiyor." ifadesine yer vermesi gösteriyor ki ayetin maksadı, gerçek ile ilintili güçlüğü olumsuzlamaktır. Yani Allah'ın sizin için koyduğu hükümler, güçlük çıkarmak amacıyla yasalaştırılan güçlük nitelikli hükümler değildir. Şöyle ki ayetten anlaşılan anlam şudur: Bu hükümleri koymada güttüğümüz amaç, sizi temizlemek ve nimeti tamamlamaktır. Bunlarsa gerçek ile ilintili olgulardır. Yoksa maksadımız sizi zorluğa koşmak, sizi sıkıntıya sokmak değildir. Bu nedenledir ki, suyun bulunamaması durumunda abdest ve guslün size ağır geleceğini gördüğümüz anda ab-dest ve gusül almanın zorunluluğu yerine, sizin yapabilirliğinizin kapsamında olan teyemmüm alma zorunluluğunu getirdik. Böylece belki şükredersiniz diye sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimeti tamamlamak için temizliğe ilişkin hüküm tümden kaldırılmadı.

"Fakat sizi tertemiz kılmak ve size olan nimetini tamamlamak istiyor. Umulur ki şükredesiniz." Daha önce açıklanan güçlük çıkarma isteğinin olumsuzlanmasının anlamının gereği, "sizi tertemiz kılmak... istiyor." ifadesinden maksat şu olmalıdır ki abdestin, guslün ve teyemmümün hükme bağlanması, sizin temizlenmeniz içindir. Çünkü bunlar temizleyici etkenlerdir. Hangisi olursa olsun,

394 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

bu temizlik kirden pislikten arınma demek değildir. Bilâkis, bu üç eylemden biriyle gerçekleşebilen manevî temizlik kastedilmiştir. Gerçekte namaz için şart olan da bu manevî arınmadır. Buradan hareketle şöyle bir sonuca varmak mümkündür: Namaz kılan kişi, temizliğine halel getirecek bir davranışta bulunmamışsa, her namaz için ayrı olarak temizlenme ameliyesini gerçekleştirmekle [her namaz için ayrı bir abdest almakla] yükümlü değildir. Bu, ayetin giriş kısmındaki ifadenin mutlaklığıyla çelişmez. Çünkü yasa koyma, vacip olan bir uygulamadan çok daha geneldir [farzın yasalaştırılması gerektiği gibi müstehap bir amelin de yasalaştırılması gerekir].

"ve size olan nimetini tamamlamak istiyor." ifadesine gelince; daha önce "Bugün sizin için dininizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamamladım." (Mâide, 3) ayetini incelerken nimetin ve tamamlanmasının ne anlama geldiğini açıkladık. Yine tefsirimizin dördüncü cildinde, "Şükredenleri ise Allah ödüllendirecektir." (Âl-i Imrân, 144) ayetini incelerken, "şükür" kavramının anlamını izah etmiştik. Şu hâlde tefsirini sunduğumuz bu ayette geçen nimet kavramı, din anlamında kullanılmıştır, ama bilgi ve hüküm nitelikli cüzleri olarak değil. Bilâkis bütün işlerde insanın kendini Allah'a teslim edişi anlamında kullanılmıştır. Bu da Allah'ın koyduğu hükümler aracılığıyla kulları üzerinde hükümran ve velayeti olması demektir. Bunun tamam-lanması, bütün dinî hükümlerin yasalaştırılması ile mümkündür. Üç temizlik eylemi (abdest, gusül ve teyemmüm) de bunlar arasına girer.

Dolayısıyla anlıyoruz ki: Amaç bildiren "Sizi tertemiz kılmak... istiyor." ve "size olan nimetini tamamlamak istiyor." ifadelerinin arasında fark vardır. Şöyle ki temizlik, üç temizlik eyleminin yasalaştırılmasının amacıdır. Ama nimetin tamamlanışı değil. O, bütün hükümlerin yasalaştırılmasının amacıdır. Üç temizlik eylemi sadece bu genel hedef içinde belli bir paya sahiptirler. Bu bakımdan amaçlardan biri özel, biri de geneldir.

Mâide Sûresi 6-7 ................................................... 395

Buna göre, ayetin anlamı şu şekilde belirginleşiyor: "Fakat biz, üç temizlik eylemini yasalaştırmakla, onlar aracılığıyla özel olarak sizi temiz kılmak istiyoruz. Çünkü bunlar dinin bir parçasıdır. Dinin bu tür parçalarının toplamının yasalaştırılmasıyla Allah'ın sizin üzerinizdeki nimeti tamamlanır. Belki nimetinden dolayı Allah'a şükredersiniz. O da sizi gözde kulları arasına katar." Okuyucunun bu hususa dikkatini çekmek isterim.

"Allah'ın size olan nimetini ve sizi kendisiyle bağladığı sözünü hatırlayın. Hani bir zaman, "Işittik ve itaat ettik" demiştiniz." Burada, İslâm üzere onlardan alınan söze işaret ediliyor. Yüce Allah'ın, "Hani bir zaman 'Işittik ve itaat ettik' demiştiniz." hatırlatması da bunu gösteriyor. Çünkü siz mutlak olarak işitme ve mutlak olarak itaat etmeyi söz vermiştiniz. Bu da Allah'a teslim olmak de-mektir. Buna göre, "Allah'ın size olan nimetini... hatırlayın." ifadesinde geçen "nimet"ten maksat, yüce Allah'ın Islâm'ın sayesinde onlara bahşettiği bütün güzel nimetlerdir. Bu da onların cahiliyedeki durumlarıyla Islâm'dan sonraki durumları arasındaki fark ve üstünlüktür.

Islâm'dan sonra kavuştukları güvenliğe, esenliğe, zenginliğe, kalp temiz-liğine ve amellerin nezafetine dikkat çekiliyor. Nitekim yüce Allah, başka bir ayette de buna işaret etmiştir: "Allah'ın sizin üzerinizdeki olan nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz, O kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler oldunuz. Yine siz tam ateş çukurunun kıyısındayken oradan sizi kurtardı." (Âl-i Imrân, 103)

Ya da nimetten maksat, tüm gerçeğiyle Islâm'dır. Çünkü Islâm, bütün nimetlerin beslendiği ana nimettir. Biz daha önce, meselenin bu boyutuna dikkat çekmiştik. Şurası açıktır ki, nimetten maksadın Islâm realitesi veya velayet olgusu olması, bunun nesnel karşılığının belirlenmesine dönük bir ifadedir, lafızdan anlaşılan şeyin somutlaştırılması değil. Çünkü lafızdan anlaşılan şeyi somut olarak belirlemek sözlük alanına girer. Bizim bu hususta söyleyecek sözümüz yoktur.

Ardından yüce Allah, muhataplara kendini hatırlatıyor; kalple-

396 ..............................................El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

rin gözeneklerinde gizli bulunan duyguları bildiğini anımsatıyor. Ardından kendisinden korkup sakınmalarını emrediyor: "Allah'tan korkun. Çünkü Allah kalplerin içindekini bilir."

AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


et-Tehzib adlı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle Imam Cafer Sadık'a (a.s) dayandırdığı bir hadiste, "Namaza durmak istediginiz zaman" ifadesiyle ilgili olarak Imamın şöyle buyurduğunu nakleder: "Yani, uykudan uyandığınız zaman." Ravi -bn-i Bukeyr- der ki: "Uyku, abdesti bozar mı?" diye sordum. "Evet", dedi. "Uyku insanın işitme duyusunu, bir şey duymayacak şekilde etkileyince abdest bozulur." [c.1, s.7, h:9]

Ben derim ki: Bu anlamı içeren başka rivayetler de aktarılmıştır. Suyuti ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Zeyd b. Eslem'den ve Nuhhas'tan rivayet etmiştir. Fakat bu rivayetle, bizim daha önce, kalkmaktan maksat istemektir, şeklindeki açıklamamız arasında bir çelişki yoktur. Çünkü bizim söylediğimiz, "kıyam" fiilinin "ila" ile geçişli kılınması durumunda kazandığı anlamdır. Rivayetin vurguladığı ise, "min" edatı ile geçişli kılınması durumunda ifade ettiği anlamdır.

el-Kâfi adlı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle Zürare'den şöyle rivayet eder: Imam Bâkır'a (a.s) sordum: "Meshin başın bir kısmına ve ayakların bir kısmına olmasını nereden bildin (çıkardın) ve söyledin?" İmam (a.s) güldü ve buyurdu: "Ey Zürare, bunu Resulullah (s.a.a) söyledi ve Allah katından gelen kitap da bu açıklamayı içermektedir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur: 'Feğsilû vucûhekum =yüzlerinizi yıkayın.' Bu ifadeden anlıyoruz ki, yüzün tamamı yıkanmalıdır. Ardından 've dirseklere kadar ellerinizi' buyurmuştur.

Dirseklere kadar elleri yüzlere atfedilmiş ve bitişik kılınmıştır. Dolayısıyla dirseklere kadar ellerin yıkanmasının gerektiğini öğrenmiş oluyoruz." "Sonra ayetin akışını bölerek 'Meshedin, başlarınızı.' buyurmuştur. Ayetin orijinalinde 'bi-ruûsikum' buyurduğu için 'ba'

Mâide Sûresi 6-7 .............................................................. 397

muştur. Ayetin orijinalinde 'bi-ruûsikum' buyurduğu için 'ba' harf-i cerrinin fonksiyonundan hareketle, başın bir kısmının meshedilmesi gerektiğini öğreniyoruz. Sonra elleri yüzle ilintilendirdiği gibi ayakları da başla ilintilendirerek, 've üzerindeki çıkıntıya kadar ayaklarınızı' buyurmuştur. Ayakların başla ilintilendirildiğini görünce, ayakların bir kısmının yıkanması gerektiğini öğreniyoruz. Sonra Resulullah (s.a.a) bunu halka açıkladı; ama onlar bu açıklamaları yitirdiler."

"Ardından yüce Allah şöyle buyurmuştur: 'su bulamadıgınız takdirde, dogası üzere olan yeryüzüne yönelin. Ondan yüzleriniz ve ellerinizin bir kısmına meshedin.' Suyun bulunamaması durumunda ab-destin askıya alınması öngörülünce, yıkanması gereken organların bir kısmı için meshetme öngörüldü. Çünkü yüce Allah, 'bi-vucûhikum' buyurmuştur. Sonra buna, 'eydîkum=elleriniz' ifadesini eklemiştir. Ardından 'ondan', yani bu teyemmümden buyurmuştur. Çünkü Allah, elin bütün yüze çekilmeyeceğini biliyor;

çünkü teyemmüm esnasında elin ayasının bir kısmına toz bulaşmakta, bir kısmına da bulaşmamaktadır. Ardından şöyle buyurmuştur: 'Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemiyor.' Güçlükten maksat sıkıntıya sokmaktır." [Füru-u Kâfi, c.3, s.30, h:4]

Ben derim ki: "Fe in lem tecidû mâen=eğer su bulamazsanız." ifadesinde Imam (a.s) ayetin lafzını değil, anlamını nakletmiştir. [Çünkü ayetin lafzı, "felem tecidû mâen"dir.]

Aynı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle Zürare ve Bukeyr'den nakleder ki: Bu iki zat, Imam Bâkır'dan (a.s) Resulullah'ın (s.a.a) nasıl abdest aldığını sorarlar. Bunun üzerine Imam içi su dolu bir leğen -veya küçük bir kap- ister. Sağ elini suya daldırır ve ondan bir avuç alarak yüzüne döker, onunla yüzünü yıkar.

Sonra sol elini suya sokar, avucunu doldurur, sağ kolunun üzerine döker, onunla kolunu dirsekten avuca doğru yıkar, avuçtan dirseğe doğru yıkamaz. Sonra sağ avucunu doldurur, dirsekten başlayarak sol kolunun üzerine boşaltır. Sağ koluna uyguladığını sol koluna da uygular. Sonra başını ve iki ayağını avucunun ıslaklı-

398 ..............................................El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

ğıyla mesheder. Bu esnada ellerini yeniden su ile ıslatmaz. Ravi sonra şöyle diyor: İmam parmaklarını papucunun tasmasının altına sokmazdı. Sonra şöyle derdi: "Allah buyurur ki: 'Namaza durmak istediginiz zaman, yüzlerinizi ve... ellerinizi yıkayın' Şu hâlde yüzde yıkanmamış bir yer bırakmamak gerekir. Ellerin de dirseklere kadar yıkanmasını emretmiştir. Dolayısıyla dirseklere kadar ellerin yıkanmamış bir yerinin bırakılmaması lazım gelir.

Çünkü yüce Allah, 'yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın' buyurmuştur. Sonra, 'başınızın bir kısmını ve üzerindeki çıkıntıya kadar ayaklarınızın bir kısmını meshedin' buyurmuştur. Dolayısıyla bir insan başının bir kısmını ve ayağının kâabı ile parmakları arasında kalan kısmından bir yerini meshederse yükümlülüğünü yerine getirmiş olur."

Ravilerden biri der ki: Bunun üzerine ikimiz (Zürare ve Bukeyr) sorduk: "İki kâb nerededir?" Buyurdu ki: "Burası, bacak kemiğinin bitiş noktasındaki eklem bölgesinin aşağısında yer alırlar." Dedik ki: "Bu gösterdiğin [eklemin üstündeki kemiği kastederek] nedir?" Buyurdu ki: "Bu bacak kemiğidir. Kâab onun aşağısında olur." Dedik ki: "Allah işlerini düzeltsin, yüzün ve kolların yıkanması için birer avuç su yeter mi?" Buyurdu ki: Evet, ama suyun dikkatle tüm organa dökülmesi şarttır. İki avuç [biri yüz için, biri de bilek için] su bu hususta yeterli olabilir." [Füru-u Kâfi, c.3, s.25-26, h:4]

Ben derim ki: Bu rivayet meşhurdur. Ayyâşî, Bukeyr ve Zürare kanalıyla Imam Bâkır'dan (a.s), aynı şekilde Abdullah b. Süleyman kanalıyla da Imam Bâkır'dan (a.s) aynısını rivayet etmiştir.1 Bu ve bundan önceki rivayetin anlamını yansıtan başka rivayetler de vardır.

Tefsir-ul Burhan'da, Ayyâşî Zürare b. A'yen'den ve Ebu Hanife Ebu Bekir b. Hazm'dan şöyle rivayet eder: Adamın biri abdest aldı ve Mest üzerine meshetti. Sonra mescide girerek namaz kıldı. Bu sırada Hz. Ali (a.s) mescide girdi ve adamın boynuna ayağını bastı-

-------

1- [Tefsir-ul Ayyâşî, c.1, s.298-299, h:51 ve s.300, h:56]

Mâide Sûresi 6-7 ........................................................... 399

rarak, "Yazıklar olsun sana, abdestsiz mi namaz kılıyorsun?" buyurdu. Adam, "Böyle yapmamı Ömer b. Hattab emretti" dedi. Bunun üzerine Hz. Ali adamın elinden tutarak Ömer'in yanına götürdü ve "Bak, bu adam senin adına neler söylüyor?" dedi ve sesini de yükseltti. Ömer: "Evet, ben emrettim, çünkü Resulullah (s.a.a) mest üzerine meshetti" dedi. Ali, "Mâide suresinden önce mi, sonra mı?" diye sordu. Ömer, "Bilmiyorum" dedi. Ali, "Peki, bilmediğin bir şey hakkında nasıl fetva veriyorsun? Mest üzerine meshetmeyi, Mâide suresi geçersiz kılmıştır."

Ben derim ki: rivayetlerden anlaşıldığı kadarıyla Ömer zamanında mest üzerine meshetme hususunda görüş ayrılıkları yaygınlaşmıştı ve yine rivayetlerden anlaşıldığı kadarıyla Ali (a.s) bu uygulamanın Mâide suresinin ilgili ayetiyle neshedildiği görüşündeydi.

Bu nedenle bazıları Berâ Bilal ve Cerir b. Abdullah gibi bazı zatlardan, onların Resulullah'ın (s.a.a) Mâide suresinin inişinden sonra da mest üzerine meshettiği yönünde görüş belirttiklerini rivayet etmiştir.1 Fakat bu tür rivayetler problemlidir. Çünkü bu görüşte olan, iddia edilen neshin ayete dayanmadığını sanmıştır. Oysa onların sandığı gibi değil; çünkü ayet, kâaba kadar ayakların meshedilmesini öngörüyor. Mest ise ayağın bir parçası değildir. Aşağıdaki rivayetin anlamı da budur.

Ayyâşî kendi tefsirinde Muhammed b. Ahmed el-Horasanî'den aradaki ravilere yer vermeksizin şöyle rivayet eder: "Emir-ül Müminin (a.s) yanına bir adam geldi ve ona mest üzerine meshetmenin hükmünü sordu. Hz. Ali (a.s) bir süre başını eğerek yere baktı, sonra başını kaldırarak dedi ki: Yüce Allah kullarına temizliği emretti. Bunu organlar arasında bölüştürdü; bundan yüze bir, başa bir, ayaklara bir ve ellere bir pay ayırdı. Eğer senin mestlerin, bu saydığın organlardan birinin bir parçası ise onlara meshedebilirsin." [c.1, s.301, h:59]

Aynı eserde şöyle rivayet edilir: Hasan b. Zeyd Imam Muham-

-------

1- el-Menar tefsiri, c.6, s.237.

400 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5 med Bâkır'dan (a.s) şöyle aktardı: Hz. Ali (a.s) Ömer zamanında, mest üzerine meshetme hususunda başkalarıyla ihtilafa düştü.

Karşıt görüşü savunanlar: "Biz Resulullah'ın (s.a.a) mest üzerine meshettiğini gördük." diyorlardı. Ali (a.s) ise onlara soruyordu: "Mâide suresinin inişinden önce mi, sonra mı?" Onlar, "Bilmiyoruz" karşılığını verince, Ali (a.s) "Ama ben biliyorum ki, Mâide suresi inince Resulullah (s.a.a) mest üzerine meshetmeyi terk etti. Eşeğin sırtına meshetmek bana göre meste meshetmekten daha sevimlidir."

dedi. Daha sonra Imam şu ayeti okudu: "Ey inananlar... dirseklere kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızın bir kısmını ve üzerindeki çıkıntıya kadar ayaklarınızın bir kısmını meshedin." [c.1, s.301-302, h:62]

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde deniyor ki: bn-i Cerir ve Nuhhas "en-Nasih" adlı eserinde şöyle rivayet ederler: Hz. Ali (a.s) her namazda abdest alırdı ve buna gerekçe olarak da şu ayeti gösterirdi: "Ey inananlar namaza durmak istediginiz zaman..." Buna ilişkin açıklamaya daha önce yer verdik.

el-Kâfi'de, müellif kendi rivayet zinciriyle Halebi'den, o da Imam Cafer Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet eder: Imama, "yahut da kadınlara dokunursanız" ifadesinin anlamını sordum. Buyurdu ki: "Bununla cinsel birleşme kastediliyor, fakat Allah [ayıpların üzerini] örten olduğu için örtülü anlatımı sever; dolayısıyla bu fiili, sizin yaptığınız gibi açık ismiyle zikretmemiştir." [Füru-u Kâfi, c.5, s.555, h:5]

Tefsir-ul Ayyâşî'de Zürare'den şöyle rivayet edilir: Imam Bâkır'a (a.s) teyemmümle ilgili bir soru sordum. Buyurdu ki: "Bir gün Ammar b. Yasir Resulullah'ın (s.a.a) yanına gelip söyledi ki: 'Boy abdesti almam gerekti, fakat su bulamadım.' Resulullah, "Peki ne yaptın ey Ammar?" dedi. Ammar, 'Elbiselerimi çıkardım ve toprağın üzerinde yuvarlandım' cevabını verince, Resulullah ona şu karşılığı verdi: 'Eşekler böyle yapar. Allah böyle bir durumda nasıl davranılacağını, 'Ondan yüzleriniz ve ellerinizin bir kısmına meshedin.' ayetiyle açıklamıştır.' Ardından Resulullah (s.a.a) iki elini toprağın üzerine koydu, sonra ellerini birbirine sürdü ve daha son-

Mâide Sûresi 6-7 .................................................... 401

ra onunla kaşlarının altına kadar gözlerinin arasını meshetti. Ardından ellerinin her biriyle diğerinin arkasını meshetti. Önce sağdan başladı." [c.1, s.302, h:63]

Aynı eserde deniyor ki: Zürare Imam Bâkır'dan (a.s) şöyle rivayet etti: "Allah yüzün ve iki kolun yıkanmasını, başın ve iki ayağın meshedilmesini farz kıldı. Yolculuk, hastalık ve zaruret gibi durumlar içinse, Allah yıkama şartını kaldırıp yerine meshetme yükümlülüğünü getirdi ve şöyle buyurdu: Hasta veya yolculukta iseniz yahut sizden birisi çukur yerden gelirse yahut da kadınlara dokunursanız... bir kısmına meshedin." [c.1, s.302, h:63 ve 64]

Aynı eserde, bu sefer Âl-i Sam'ın kölesi olan Abd-ül A'lâ'dan şöyle rivayet edilir: Imam Sadık'a (a.s) sordum: "Yere düştüm ve tırnağım düştü. Parmağımı yara bandıyla sardım. Şimdi abdesti nasıl almam gerekiyor?" Ravi der ki, Imam şöyle buyurdu: "Bu ve benzeri durumları Allah'ın kitabından öğrenmek mümkündür. Allah buyurmuştur ki: Allah dinde size bir güçlük kılmamıştır." [c.1, s.302-303, h:66]

Ben derim ki: Burada, dinde güçlüğü olumsuzlayan Hacc suresinin ilgili ayetine işaret ediliyor. Imamın (a.s) abdest ayetinin sonundaki benzeri bir ifade yerine, Hac suresinin ilgili ayetine geçen bu ifadeyi kullanması, bizim de işaret ettiğimiz güçlüğü olumsuzlama anlamına vurgu yapma amacına yöneliktir.

Buraya kadar aktardığımız rivayetlerde önemli noktalara dikkat çekiliyor ve bizim ayetlere ilişkin yorumlarımız bunları açıklıyor. Dolayısıyla bunların rivayetlere ilişkin açıklamalar olarak algılanmaları yerinde olur.

402 .................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5



Mâide Sûresi 8-14 ........................................................... 403

8- Ey inananlar! Allah için kıyam eden ve adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya sürüklemesin. Adil davranın ki bu, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkun; Allah, kuşkusuz yaptıklarınızı bilmektedir.

9- Allah, inanıp iyi işler yapanlara vaat etmiştir: Bağışlanma ve büyük mükâfat onlarındır.

10- Inkâr edip ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar cehennem ehlidirler.

11- Ey inananlar! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın; hani bir topluluk size ellerini uzatmaya yeltenmişti de Allah onların ellerini sizden çekmişti. Allah'tan korkun ve müminler yalnızca Allah'a dayansınlar.

12- Allah, Israiloğullarından kesin söz almıştı ve içlerinden on iki gözetici başkan göndermiştik. Allah demişti ki: "Ben, şüphesiz sizinle beraberim; eğer namazı dosdoğru olarak kılar, zekâtı verir, elçilerime inanır, onlara saygı göstererek yardım ederseniz ve Allah'a güzel borç verirseniz, elbette sizin kötülüklerinizi örterim (affederim) ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere sokarım. Bundan sonra kim inkâr ederse, düz yoldan sapmış olur."

13- Sözlerini bozdukları için, onları lânetledik ve kalplerini katılaştırdık. Onlar kelimeleri yerlerinden kaydırdılar. Ken-disiyle uyarıldıkları şeyin bir bölümünü unuttular. Içlerinden pek azı hariç, daima onlardan hainlik görürsün. Yine de sen onları affet ve aldırış etme; çünkü Allah, iyilik edenleri sever.

14- "Biz Hıristiyanız" diyenlerden de kesin söz almıştık; ama onlar da kendisiyle uyarıldıkları şeyin bir bölümünü unuttular. Bu yüzden kıyamet gününe kadar aralarına kin ve düşmanlık saldık. Allah yakında onlara yapmakta olduklarını haber verecektir.

404..........................................El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

AYETLERİN AÇIKLAMASI


Ayetlerin birbiriyle bağlantısı açıktır, bu noktada en ufak bir kapalılık söz konusu değildir. Çünkü müminlere yönelik bir hitaplar silsilesidir. Bu hitaplarda genel bir şekilde kendilerini ilgilendiren önemli dünyevî ve uhrevî, bireysel ve toplumsal sorunlar ele alınıyor. "Ey inananlar! Allah için kıyam eden ve adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya sürüklemesin." Bu ayet, Nisâ suresinde yer alan şu ayete benziyor:

"Ey inananlar! Kendinizin, ana-babanızın ve yakınlarınızın aleyhinde olsa bile, adaleti tam yerine getirerek Allah için şahitlik edenler olun, (haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir olsalar da Allah onlara daha yakındır. Öyleyse dogruluktan sapmayasınız diye heveslerinize uymayın. Eger şahitlik ederken egriltirseniz yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız, bilin ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır." (Nisâ, 135)

Sadece iki ayet arasındaki fark şudur: Nisâ suresinin ilgili ayeti; şahitlik edenin, hakkında şahitlikte bulunduğu kimsenin yakını olmasından dolayı ona eğilim göstererek, hakka, gerçeğe aykırı bir şekilde onun yararına olabilecek bir şahitlik etmek suretiyle şahitlik konusunda adaletten sapmasını yasaklama amacına yöneliktir.

Tefsirini sunduğumuz Mâide suresinin ilgili ayeti ise, şahitlik edenin, hakkında şahitlikte bulunduğu kişiye karşı beslediği kin ve düşmanlıktan dolayı bir tür öç alma ve hıncını yatıştırma amacıyla kin ve düşmanlık beslediği kimse aleyhinde şahitlik etmek suretiyle şahitlik konusunda adaletten sapmasını önlemek ve yasaklamak amacına yöneliktir.

Iki ayetin açıklamalarının yönelik olduğu hususların farklılığı, ifadelerinin akışı içindeki kayıt cümlelerinin farklılığını gerektirmiştir.

Örneğin Nisâ suresinin ilgili ayetinde, "Adaleti tam yerine getirerek Allah için şahitlik edenler olun." denilirken, Mâide suresinin ilgili ayetinde, "Allah için kıyam eden ve adaletle şahitlik

Mâide Sûresi 8-14 .......................................................... 405

eden kimseler olun." deniliyor.

Şöyle ki: Mâide suresinde yer alan ayetin hedefi, şahitlik edenin, hakkında şahitlikte bulunduğu kimseye karşı önceden beslediği kinin, şahitlik hususunda bir zulme neden oluşturmasını önlemek olduğu için şahitlik "adalet"le kayıtlandırılmıştır. Şahitlikte adalete uyulması, düş-man hakkında bile olsa, şahitliğin zulüm unsurunu içermemesi emredilmiştir. Bu, bir kimsenin önceden sevgi ve eğilim duyguları beslediği bir kimse için bu duyguları doğrultusunda şahitlik etmesinin tam aksidir.

Aslında sevgi ve eğilimin etkisiyle biri hakkında şahitlikte bulunmak, zulüm ve haksızlıktan büsbütün beri değilse de şahitlik açısından [sevgi beslediği kimseye karşı] zulüm ve adaletten sapma sayılmaz. Bu yüzden Mâide suresindeki ayette adaletle şahitlik etme emredilmiştir. Ve bu Allah için kıyam etmeye ilişkin bir emrin ayrıntısı olarak gündeme getiriliyor. Nisâ suresinde ise, Allah için şahitlik emrediliyor. Yani, şahitlik edilirken kişisel arzular doğrultusunda hareket edilmemesi isteniyor. Bu ise, adalete kıyam etmeye ilişkin emrin ayrıntısı olarak söz konusu ediliyor.

Aynı gerekçeyle, Mâide suresinin adaletle şehadet yapılmasını emreden ifadesine, bir ayrıntı açıklamaya yer veriliyor: "Adil davranın ki bu, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkun." Burada muhataplar, adil olmaya çağırılıyorlar. Adil olmanın da takvanın gerçekleşmesini sağlayan bir etken olduğu belirtiliyor. Nisâ suresinde ise, sıralama ve fonksiyonlar değişmiştir. Allah için şahitlik etme emrini şu ifadeyle ayrıntılandırıyor: "Öyleyse dogruluktan sapmayasınız diye heveslerinize uymayın." Dolayısıyla burada kişisel tutkulara uyup takvanın terk edilmesi yasaklanıyor. Bunun, adaleti terk etmeye yol açan kötü bir araç olduğu belirtiliyor.

Sonra her iki ayette de, takvayı terk etme hususunda muhataplar uyarılıyor: Nisâ suresinde, "Eger şahitlik ederken egriltirseniz yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız, bilin ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır." buyruluyor. Mâide suresinde ise, "Allah'tan korkun, Allah kuşkusuz yaptıklarınızı bilmektedir." buyruluyor.

406 ............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Şahitliği adaletle ya-parak Allah için kıyam etmenin anlamını, önceki ayetlerin yorumu çerçevesinde açıkladık.

"Adil davranın ki bu, takvaya daha yakındır." Ayetinin orijinalinde geçen "huve" zamiri "i'dilû=adil davranın" ifadesiyle anlaşı-lan "adalet" e dönüktür. Ayetin anlamı ise açıktır.

"Allah, inanıp iyi işler yapanlara vaat etmiştir: Bağışlanma ve büyük mükâfat onlarındır." Ikinci cümle yani, "Bagışlanma ... onlarındır." ifadesi, "Allah vaat etmiştir." ifadesiyle haber verilen vaadin açılımı niteliğindedir. Bu başka müfessirlerin de söylediği gibi, açıklama açısından; "Allah anlardan inanıp iyi işler yapanlara magfiret ve büyük mükâfat vaat etmiştir." (Fetih, 29) ayetinden daha vurgulayıcıdır, bazılarının iddia ettiği gibi haberden sonra haber olduğu için değil elbette. Bu iddia yanlıştır. Aksine, Fetih suresindeki ilgili ayette olduğu gibi, zımnen işaret etmek gibi bir durum olmaksızın vaadin açıklanması içindir.

"İnkâr edip ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar cehennem ehlidirler." Ragıp el-Isfahanî şöyle der: "el-Cahme-tu" ateşin şiddetle alevlenmesi demektir. "Cahîm" kelimesi de bu kökten gelir. Bu bakımdan ayet, tehdidin kendisini de içeriyor ve önceki ayette sözü edilen, "Bagışlanma ve büyük mükâfat onlarındır." ödül vaadine karşılık işlevini görüyor.

Küfrün, ayetleri yalanlama fiiliyle kayıtlandırılması, anlamı ve maksadı açık olan ayetlerin inkârı eylemine eşlik etmeyen hak olduğunu bilerek hakkı inkâr etmekten kaynaklanmayan mustazaflarınkine benzer pasif küfrü dışlama amacına yöneliktir.

Pasif küfrün kapsamına giren insanların akıbeti, Allah'ın iradesine bağlıdır. Dilerse bağışlar, di-lerse onlara azap eder. Dolayısıyla bu iki ayet, inanıp iyi işler yapan müminlere yönelik güzel vaat ve inkâr edip Allah'ın ayetlerini yalanlayanlara yönelik şiddetli bir tehdit içermektedir. Bu iki aşama arasında orta merhaleler, ara menziller vardır; yüce Allah bunların niteliklerini ve akıbetlerini kapalı geçmiştir.

"Ey inananlar! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın; hani bir topluluk

Mâide Sûresi 8-14 ....................................................... 407

size ellerini uzatmaya yeltenmişti..." Bu ayetin içeriği, kâfirlerle Müslümanlar arasında yaşanan değişik olaylara ve gelişmelere uyarlanabilir.

Bedir, Uhud, Hendek ve benzeri gibi. Ayetten anlaşıldığı kadarıyla, müşriklerin müminleri öldürme, Islâm'ın tevhit dininin izlerini yeryüzünden silme gibi yeltendikleri her türlü ey-lem kastediliyor. Bazı müfessirlerin, maksat (ileride değinileceği gibi) müşriklerin Peygamberi (s.a.a) öldürmeyi tasarlamaları veya Yahudilerin ona karşı bir suikast düzenlemeyi plânlamalarıdır, şeklindeki değerlendirmeleri ayetin lafzıyla ilgisi bulunmamaktadır. Ayete baktığımızda bunu açıkça görebiliriz.

"Allah'tan korkun ve müminler yalnızca Allah'a dayansınlar." Burada müminlerin Allah'tan korkup sakınmaları ve O'na güvenip dayanmaları emrediliyor. Gerçekte ise bu, takvayı ve Allah'a güvenip dayanmayı terk etmeye ilişkin sert bir uyarı ve yasaklamadır. Bunun kanıtı da yüce Allah'ın Israiloğullarından ve "Biz Hıristiyanız" diyenlerden alınan sözle ilgili olarak anlattıkları, sonra her iki grubun da ahdi bozmaları, yüce Allah'ın onları lânete ve kalplerin katılaşmasına, dinlerini unutmalarına, kıyamet gününe kadar kin ve düşmanlığın aralarında yaygınlaşmasına müptela etmesidir. Bu kıssanın anlatılmasının tek nedeni, müminlere bu hususta örnek sunmak ve geçmişte yaşanan bu örneği sürekli olarak göz önünde bulundurup gerekli ibret derslerini çıkarmalarıdır. Şuna dikkat etmeleri istenmektedir ki: Yahudi ve Hıristiyanların başına ne gelmişse, Allah'a verdikleri sözü unutmalarından dolayı gelmiştir.

Allah'a teslim olacak-larına dair bir söz vermişlerdi. Dinleyip itaat edeceklerine ahd-ü pey-man etmişlerdi. Bu sözün, bu ahdin bir gereği Rablerine muhalefet etmekten sakınmaları, dinsel meselelerde O'na güvenip dayanmaları, yani O'nu din konusunda vekil edinmeleridir. Kendileri için tercih ettiğini tercih etmeleri, istemediğini de istememeleridir. Bunun yolu da, Allah'ın elçilerine inanıp itaat etmek, O'nun elçilerinin dışında Allah'ın kullarını kendi buyruklarına uymaya, itaat etmeye çağıran zorbalara, tağutlara ve hatta hahamlara ve papazlara itaat etmekten vazgeçmektir. Çün-

408 ............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

kü Allah'tan ve Allah'ın itaat edilmesini emrettiğinden başkasına itaat edilmez.

Ama Israiloğulları ve Hıristiyanlar verdikleri sözü kulaklarının ardına attılar, böylece Allah'ın rahmetinden uzak düştüler. Kelimeleri konuldukları anlamların dışına çektiler, maksatlarının dışında ilgisiz anlamlarla açıklamaya kalkıştılar. Bunun kaçınılmaz bir gereği olarak dinlerinin bir bölümünü unuttular. Ama bu öyle bir bölümdü ki, unutulmasıyla birlikte, bütün hayırlar ve mutluluklar onları terk etti. Bu, dinlerinin geri kalanını da ifsad etti. Çünkü din, birbiriyle bağlantılı bilgiler ve hükümler bütününden ibaret bir disiplindir.

Bir kısmının ifsad olmasıyla bu disiplinin geri kalan kısmı da ifsad olur. Özellikle temel ilkeler ve rükünler bazında. Düşünün bir insanı ki, namaz kılıyor, ama Allah için değil; malını harcıyor, fakat Allah'ın rızasını elde etmek için değil; savaşıyor, ne var ki, hak mesajının yücelmesi, egemen olması için değil. Dolayısıyla dinlerinin bir kısmını unutan Yahudi ve Hıristiyanların elinde kalan öbür kısmı da kendilerine herhangi bir yarar sağlayamadı.

Çünkü bu kısım da tahrif edilmiş, ifsada uğramıştı. Dinden unuttukları şeylerden müstağni olmaları da mümkün değildi. Dinden özellikle temel ilkelerinden müstağni olunmaz.

Buradan hareketle anlıyoruz ki: Bu kıssanın anlatılması ve kıssadaki gelişmelerden ibret almaya ilişkin çağrı yapılmasıyla müminlerin takvaya aykırı hareket etmekten, Allah'a güvenip dayanmanın tersine bir tutum içinde olmaktan şiddetle sakındırmayı gerektiren bir durum söz konusudur.

Yine şu husus da belirginleşiyor: Tevekkülden, Allah'a güvenip dayanmaktan maksat, teşriî ve tekvinî (yasal ve varoluşsal) nitelikli ilkelerin tümü veya salt teşriî=yasal konuları ifade eden hususlardır. Yani, yüce Allah müminlere dinî hükümler hakkında Allah'a ve Resulüne itaat etmelerini, Resulün getirip kendilerine açıkladığı ilkeleri benimsemelerini, dinle ilgili işleri, dinsel yasaları belirlemeyi Rablerine bırakmalarını, bu hususta başına buyruk davranmaktan vazgeçmelerini ve yanlarında emanet olarak koyduğu ya-

Mâide Sûresi 8-14 ............................................................ 409

salar üzerinde tasarrufta bulunmamalarını emrediyor. Nitekim geçerli kıldığı evrensel nedensellik uyarınca hareket etmelerini, ama buna dayanıp güvenmeden, buna tanrİsal bir yetki ve yetenek atfetmemeleri, Allah'ın onlar için dilediklerini gözetmelerini, ezeli plânlamasıyla ve iradesiyle öngördüğü sonuçları beklemelerini emretmiştir.

"Allah, Israiloğullarından kesin söz almıştı ve içlerinden on iki başkan göndermiştik..." Ragıp el-Isfahanî der ki: "en-Nakb", duvar veya deri hakkında kullanıldığında, tahta hakkında kullanılan "sakb" kelimesi gibi "delik" demektir. en-Nakîb, "bir kavimden ve onların çeşitli durumları hakkında araştırma yapan kimse" demektir. Çoğulu "nukabâ"dır.

Yüce Allah bu ümmetin müminlerine, Israiloğullarının görüp geçirdiği, dinin sağlamlaştırılmasına dönük gelişmeleri, onlardan söz alınarak işlerinin tespit edilmesini, içlerinden temsilciler seçilip gönderilmesini, ilâhî mesajın eksiksiz olarak kendilerine sunulmasını, böylece tüm kanıtların ortaya konup bahanelerin ardının kesilmesini, buna karşın onların sözlerini tutmamalarını ve Allah'ın da lânetle ve kalplerini katılaştırmakla vs. şeylerle karşılık vermesini kıssanın akışı içinde anlatıyor. Bu bağlamda buyuruyor ki:

"Allah, Israilogullarından kesin söz almıştı." Bu olay, Bakara suresinde ve başka surelerde sıkça gündeme getirilir. "Ve içlerinden on iki başkan göndermiştik." Öyle anlaşılıyor ki, burada on iki aşiretin başkanları kastediliyor. Bunlar birer yönetici gibi aşiretin işlerini düzenliyorlardı. Dolayısıyla onların aşiretlerine nispet edilişleri bir açıdan bu ümmet bağlamında ululemrin ümmetin bireylerine nispeti gibidir. Bunlar din ve dünya işlerinde başvuru merciidirler;

ama vahiy almazlar, şeriat ve hüküm koymazlar. Çünkü şeriat ve hüküm koyma yetkisi Allah'a ve Resulüne aittir.

"Allah demişti ki: Ben şüphesiz sizinle beraberim." Bu ifade, koruma ve denetimin ilânı konumundadır. Bunu biraz açacak olursak: Şayet O'na itaat ederlerse, Allah kendilerine yardım ede-

410 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

cektir. O'na isyan ederlerse, Allah onları yüz üstü bırakacaktır. Bu nedenledir ki, iki olguya birden dikkat çekmiş ve şöyle buyurmuştur: "eger namazı dosdogru olarak kılar, zekâtı verir, elçilerime inanır, onlara saygı göstererek yardım ederseniz." Ayetin orijinalinde geçen "azzertumuhum" kelimesi, saygı göstermekle beraber yardım etmek anlamına gelir. Burada sözü edilen resullerden maksat, bisetini ve devletini görecekleri Hz. İsa (a.s), Hz. Muhammed (s.a.a) ve yüce Allah'ın Hz. Musa ile Hz. Muhammed arasında geçen dönemde onlara gönderdiği diğer peygamberlerdir (Allah'ın selâmı hepsine olsun).

"Ve Allah'a güzel borç verirseniz," Bununla zorunlu olan zekâtın dışındaki gönüllü infak kastediliyor. "elbette sizin günahlarınızı örterim ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere sokarım." Bu ifade yukarıda işaret edilen güzel vaade yöneliktir. Ardından şöyle buyrulu-yor: "Bundan sonra sizden kim inkâr ederse, düz yoldan sapmış olur."

"Sözlerini bozdukları için, onları lânetledik ve kalplerini katılaştırdık." Yüce Allah, sözünü tutmanın, mİsakı inkâr etmenin cezasını düz yoldan sapmak şeklinde açıklıyor. Aslında bu, icmalî ve genel bir anlatımdır. Ayrıntıları ise, bu ayette sıralanan azap şekilleriyle açıklanmaktadır. Bunların bir kısmını yüce Allah kendisine nispet ediyor. Lânete uğramaları ve kalplerinin katılaşması gibi. Ki bunların yüce Allah'a nispeti yerindedir. Bunların bir kısmını da bizzat kendilerine nispet ediyor, çünkü onların özgür tercihleri sonucu belirlenmişlerdir. Şu ifade bunlara yönelik bir işarettir: "Daima onlardan hainlik görürsün."

Bütün bunlar, başta kendilerinden alınan söz olmak üzere Allah'ın ayetlerini inkâr etmemelerinin cezasıdır. Ya da özellikle mİsakı inkâr etmelerinin karşılığıdır. Çünkü uzaklaştıkları düz yol, mutluluk yoluydu, hem dünyalarının, hem de ahiretlerinin imarı onunla mümkündü.

"Sözlerini bozdukları için" ifadesinden anlaşılıyor ki, bununla önceki ayette yüce Allah'ın azap tehdidini gerektiren küfür

Mâide Sûresi 8-14 .................................................... 411

kastediliyor. Ayetin orijinalinde geçen "febima" kelimesindeki "ma" edatı pekiştirme içindir. Önemseme ya da küçümseme yahut değişik bir gerekçeye yönelik olarak kapalılık ifade eder. Dolayısıyla kastedilen anlam şudur: Verdikleri sözlerini herhangi bir şekilde bozmalarından dolayı onları lânetledik. Lânet, rahmetten uzaklaştırmayı ifade eder.

"Kalplerini katılaştırdık." Kalplerin katılaşması deyimi, taşların katılığından alınmıştır; taşın katılığı onun sert olması demektir. Kalplerin katılığı ise, hak karşısında eğilmemelerini, rahmetten etkilenmemelerini ifade eder. Yüce Allah bir ayette şöyle buyuruyor: "Müminler için hâlâ vakit gelmedi mi kalpleri Allah'ın zikrine ve inen hakka yu-muşasın ve bundan önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun zaman geçmekle kalpleri katılaşmış, çogu da yoldan çıkmış kimseler gibi olmasınlar." (Hadîd, 16)

Kİsacası kalpleri katılaşınca, "Onlar kelimeleri yerlerinden kaydırırlar." Allah'ın razı olmayacağı şekilde yorumladılar, bazı bölümlerini attılar, bazı anlamlar eklediler ya da bazı şeyleri değiştirdiler. Ki bütün bunlar kutsal kitabı tahrif etmek anlamına geliyordu. Onların bu tür davranışları, dinin kesin gerçeklerinin ellerinden çıkmasına sebep oldu. "Kendisiyle uyarıldıkları şeyin bir bölümünü unuttular." Unuttukları, mutluluğun kaynağı olan temel ilkeleri oluşturan kısımdı. Bunun yerini ancak kaçınılmaz bir bedbahtlığı gerektiren şeyler aldı. Örneğin, Allah'ı insanlara benzeten bir anlayış benimsediler. Musa'nın son peygamber, Tevrat'ın da sürekli şeriat olduğunu, neshin ve bedânın geçersiz olduğunu ve benzeri asılsız şeyleri iddia ettiler.

"Daima onlardan hainlik görürsün." Yani, onlardan hain bir grubu görürsün. Veya onlardan hainlik görürsün. "Içlerinden pek azı hariç... Yine de sen onları affet ve aldırış etme; çünkü Allah iyilik edenleri sever." Daha önce defalarca söyledik ki, azınlık bir grubun onlardan istisna edilmiş olması, halk ve ümmet demek o-

412 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

lan topluma ilişkin lânet ve azap hükmüyle çelişmez.1 "Biz Hıristiyanız, diyenlerden de kesin söz almıştık; ama onlar da kendisiyle uyarıldıkları şeyin bir bölümünü unuttular. Bu yüzden... saldık." Ayetin orijinalinde geçen ve "saldık" diye anlamlandırdığımız "ağreynâ" kelimesi hakkında, Ragıp el-Isfahanî der ki: "Gara bikeza" şeklinde bir ifade kullanıldı mı bu, ona düşkün olmak, ona yapışıp kalmak anlamını ifade eder. Kelimenin aslı "garâ"dır, bu ise (zamk, tutkal gibi) kendisiyle bir şey yapıştırılan anlamına gelir. "Ağraytu fulanen bi keza=falanı ona yapıştırdım" demektir.

Meryem Oğlu İsa Mesih rahmet peygamberiydi. Insanları sulha, barışa çağırıyordu; onları ahiretle ilgilenmeye, dünyanın geçici zevklerinden, çekici süslerinden yüz çevirmeye teşvik ediyordu; bu tür basit amaçlar peşinde didişmemeye davet ediyordu.2 Ama onlar kendilerine yapılan uyarıları dinlemeyip onlardan ibret dersleri çıkarmayı unuttukları için, Allah onların kalplerine sulh ve barış yerine savaş duygusunu yerleştirdi. Teşvik edildikleri kardeşlik ve sevgiye karşılık düşmanlık ve nefret duygularını empoze etti. Nitekim ulu Allah şöyle buyuruyor: "Ama onlar da kendisiyle uyarıldıkları şeyin bir bölümünü unuttular. Bu yüzden kıyamet gününe kadar aralarına kin ve düşmanlık saldık."

Yüce Allah'ın sözünü ettiği bu düşmanlık ve kin, Hıristiyan topluluklar arasında kökleşmiş derin bir karakteristik özellik hâline geldi. Ahiret ateşi gibi yakalarına yapışmış, ne yapsalar kurtulamıyorlar. Ondan, onun sıkıntısından kurtulmak istedikleri her seferinde tekrar alaşağı ediliyorlar. Çılgın alevli ateşin azabının

----------

1- Bu ifadenin yorumu bağlamında ileri sürülen en ilginç tez, bazı tefsirlerde, "Içlerinden pek azı hariç" ifadesiyle Abdullah b. Selam ve arkadaşlarının kastedil- diğine ilişkin olarak yer alan açıklamalardır. Hâlbuki Abdullah b. Selam bu surenin inişinden bir süre önce Müslüman olmuştu. Ayetten anladığımız kadarıyla, bu ayetin indiği ana kadar Müslüman olmayan bir grup Yahudi istisna tutuluyor.

2- Bu hususta, dört Incil'in değişik yerlerinde Hz. Mesih'ten (a.s) naklen farklı konularda yapılan açıklamalara bakınız.

Mâide Sûresi 8-14 .................................................... 413

tadını yüreklerinde hissediyorlar. Hz. İsa'nın (a.s) yeryüzünden kaldırılışından itibaren Havarileri, gezgin davetçileri ve talebeleri arasında ihtilaflar baş gösterdiği andan ve günden beri, Hıristiyanlar arasında da görüş ayrılıkları derinleşmiştir. Günbe gün artan ve gelişen ayrılıklar sonunda savaşlara, vuruşmalara, saldırılara, baskınlara, katliamlara dönüştü. Sonunda yeryüzünü harabeye döndüren, insanlığı yok oluş tehdidiyle yüz yüze getiren büyük dünya savaşları da Hıristiyanlar arasındaki kin ve düşmanlığın ulaştığı son noktayı teşkil eder.

Bütün bunlar nimetin azaba dönüşmesinin, çabaların sapıklıkla sonuçlanmasının örnekleridir: "Allah yakında onlara yapmakta olduklarını haber verecektir."