El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân–c.5
 



Mâide Sûresi 6-7 ....................................................... 373

6- Ey inananlar! Namaza durmak istediğiniz zaman, yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başınızın bir kısmını ve üzerindeki çıkıntıya kadar ayaklarınızın bir kısmını meshedin. Eğer cünüp iseniz, temizlenin. Hasta veya yolculukta iseniz yahut sizden birisi çukur yerden (tuvaletten) gelirse yahut da kadınlara dokunursanız (onlarla cinsel ilişkide bulunursanız), (bu hâlde) su bulamadığınız takdirde, doğası üzere olan yeryüzüne yönelin. Ondan yüzleriniz ve ellerinizin bir kısmına meshedin (teyemmüm edin). Allah, size herhangi bir güçlük çıkarmak istemiyor; fakat sizi tertemiz kılmak ve size olan nimetini tamamlamak istiyor. Umulur ki şükredersiniz.

7- Allah'ın size olan nimetini ve sizi kendisiyle bağladığı sözünü hatırlayın. Hani bir zaman, "işittik ve itaat ettik" demiştiniz. Allah'tan korkun. Çünkü Allah kalplerin içindekini bilir.

374 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

AYETLERİN AÇIKLAMASI


Ayetlerin ilki, üç temizliğin hükmünü kapsıyor. Abdest, gusül ve teyemmüm yani. İkinci ayetse, ilkinin bütünleyicisi ya da içerdiği hükmün pekiştiricisi konumundadır. Aslında üç temizlik konusuyla ilgili başka bir ayet daha var: "Ey inananlar! Ne söylediginizi bilmeniz için sarhoşken namaza yaklaşmayın; yoldan geçici olmanız dışında, cünüp iken de yıkanıncaya (gusledinceye) kadar, (mescide) yaklaşmayın. Eger hasta veya yolculukta iseniz yahut sizden biriniz tuvaletten gelirse yahut da kadınlara dokunmuşsanız (onlarla cinsel ilişkide bulunmuşsanız), su bulamadıgınız takdirde dogası üzere olan yeryüzüne yönelin ve onu yüzlerinize ve ellerinize sürün (teyemmüm edin). Allah şüphesiz, çok affedici ve bagışlayıcıdır." (Nisâ, 43)

Tefsirini sunduğumuz ayet ise, Nisâ suresinin konuyla ilgili ayetine oranla daha açık ve daha anlaşılırdır; hükmün yönlerini daha fazla kuşatıcıdır. Bu yüzden Nisâ suresinin ilgili ayetinin açıklamasını şu ana kadar erteledik ki, iki ayet arasında karşılaştırma yapınca anlaşılması kolay olsun.

"Ey inananlar! Namaza durmak istediğiniz zaman" Ayetin orijinalinde geçen "kumtum" fiilinin mastarı olan "kıyâm" kelimesi, "ilâ" harf-i cerriyle geçişli kılındığı zaman, bazı zamanlar sözü edilen şeyin istendiğinden kinaye olur. Çünkü bu ikisi birbirinden ayrılmazlar, birbirlerini gerektirirler. Bir şeyi istemekle, ona yönelik hareket sergilemek birbirinden ayrı düşünülemez. Örneğin bir insanın oturduğu varsayılsın. Bu normal olarak hareketsizliğinin hâli ve durgunluğunun gereğidir. Öte taraftan istenilen şeyin de normal olarak kendisine doğru hareket edilmeyi ve yinelenmeyi gerektiren bir eylem olduğu varsayılırsa, bu durumda onu gerçekleştirmek genel olarak ondan taraf bir kıyamı, bir kalkışı gerektirir.

Dolayısıyla insanın hareketsizliği terk edip ameli algılamaya başlaması, fiili işlemeye kalkması demektir. Bu da istemenin ve iradenin ayrılmaz bir unsurudur. Şu ayet, bu ayetin bir örneği ko-

Mâide Sûresi 6-7 ......................................................... 375

numundadır: "Sen de içlerinde bulunup onlara namazı kıldırdıgın zaman." (Nisâ, 102) Yani, onlara namazı kıldırmak istediğin zaman. Bunun aksi örnekliğini de bir açıdan şu ayet oluşturmaktadır: "Eger bir eşinizi bırakıp yerine başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine yüklü miktarda mal (mehir) vermiş olsanız bile ondan hiçbir şeyi geri almayın." (Nisâ, 20) Yani, bir eşi boşayıp, bir başkasıyla evlendiğiniz zaman. Burada bir fiili işleme isteği ve talebi, onu işlemenin yerinde kullanılmıştır.

Kİsacası, tefsirini sunduğumuz ayet, namaz kılmak için bazı organların yıkanmasının, bazılarının da meshedilmesinin, yani abdest alınmasının şart olduğunu vurguluyor. Şayet ayetin ifadesi her açıdan mutlak olsaydı, "Eger cünüp iseniz temizlenin (gusül edin)." ifadesini bir an için görmezlikten gelseydik, her namaz için bir abdest almanın şart olduğunu söyleyebilirdik. Ne var ki, yasa nitelikli hükümler içeren ayetlerin her açıdan mutlak olmaları pek az rastlanan bir durumdur.

Kaldı ki, "sizi tertemiz kılmak... istiyor" ifadesinin, ileride değineceğimiz gibi, bu şartın açıklayıcısı olması mümkündür [yani, amaç manevî temizliktir. Öyleyse alınan abdest bozulmadıkça, onunla namaz kılınabilir ve her namaz için bir abdest gerekemez]. Ayetin tefsiri bağlamında söyleyebileceklerimiz bundan ibarettir. Bundan ötesi, ki tefsir bilginleri uzun uzun söz etmişlerdir, fıkıh biliminin alanına girer; tefsirle ilgisi yoktur.

"Yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın." Ayette geçen "igsilû" fiilinin mastarı olan "gasl=yıkamak", bir şeyin üzerine su dökmek, üstünden su akıtmak demektir. Genellikle temizleme, kir ve pasağı giderme amacına yönelik olur. Yüz, bir şeyin sana bakan tarafına denir. Daha çok, insan gibi bir canlının başının ön kısmı, yani üzerinde göz, burun ve ağız gibi organların bulunduğu taraf için kullanılır. Bunun sınırı ise, karşılıklı konuşmalarda taraflar için belirgin bir şekilde görünen miktarda belirlenir.

Ehlibeyt İmamlarından (a.s)gelen rivayetlerde yüzün miktarı şu şekilde belirlenmiştir: Uzunluğu alnın üzerindeki saçlardan başlayıp

376 ............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

çenenin alt kısmına kadar devam eder. Eni ise, baş parmak, orta parmak veya şehadet parmağının çevreleyebileceği kadardır. Tefsircilerin ve fıkıhçıların çizdikleri başka çerçeveler de vardır.

Ayetin orijinalinde geçen "el-eydî" "yed"in çoğuludur ve "el" demektir. Tutma, bırakma ve yakalama gibi fiiller bu organla gerçekleştirilir. Omuzla parmak uçları arasında kalan kısma denir.

Organlar bağlamında daha çok insanın onunla ilintilendirdiği amaç esas alınır. Söz gelimi el organı denilince, tutma ve bırakma olguları akla gelir. Elin ilintili olduğu amaç, büyük ölçüde dirseklerden parmak uçlarına kadar olan kısmıyla gerçekleşir. Bu yüzden bu kısma da ayrıca el denir. Yine aynı gerekçeyle bilekten başlayıp parmak uçlarına kadar olan kısma da ayrıca el denir. Böylece el lafzı, organın bütünü ve parçaları arasında ortak veya buna benzer bir isim işlevini görmüş oluyor.

Bu ortaklık, anlamlardan sadece biri kastedildiğinde, buna ilişkin somut ve belirleyici bir karinenin zikredilmesini kaçınılmaz kılar. Bu yüzden yüce Allah, "ellerinizi" ifadesini "dirseklere kadar..." ifadesiyle kayıtlandırmıştır. Ki maksadın, dirseklerde son bulan elin yıkanması olduğu anlaşılsın. Sonra bu somut karine, bununla organın avucu da içeren kısmının kastedildiğini ortaya koyuyor. Nitekim hadisler de maksadın bu olduğunu göstermektedir. "Ila" harf-i cerrinin kullanıldığı yerlerde ifade ettiği anlam, hareketin sürekliliğini ifade eden bir fiilin sona erişidir. Fakat başına "ila" edatı gelen nesnenin öncesindeki ifadeye ilişkin hükmün kapsamına girip girmediği hususu edatın anlamının dışındadır. Dolayısıyla yıkama hükmünün dirsekleri de kapsaması "ila" edatına değil, hadislerin açıklamasına dayanır.

Bazıları, "Onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin." (Nisâ, 2) ayetini örnek göstererek "ila" edatının "beraber" (mea) anlamında kullanıldığını ileri sürmüşlerdir. Bunu söylerken de, Peygamberimizin (s.a.a) abdest alırken dirseklerini de yıkamış olmasını dayanak olarak göstermişlerdir. Ama bu, Allah'ın sözü-

Mâide Sûresi 6-7 ......................................................... 377

nün tefsiri açısından oldukça cüretkâr bir değerlendirmedir. Çünkü bu hususta nakledilen hadisler ya Peygamberin fiilini aktarır, ki fiiller çok yönlü ve müphem olurlar, herhangi bir lafzın anlamı onlar aracılığıyla belirlenemez; nerede kaldı ki lafzın anlamlarından biri sayılsın. Ya da bu husustaki hadisler bir hükmün açıklamasına ilişkin sözdür, ayetin tefsiri değildir.

Fakat dirseklerin yıkanmasının insanın fiili tam olarak yerine getirdiğinden emin olmasından dolayı gerekmiş olabildiği gibi, Peygamberimizin (s.a.a) de bir eklemesi olabilir. Nitekim Peygamber efendimizin (s.a.a) böyle bir yetkisi vardı ve sahih rivayetlerde belirtildiği gibi, günlük beş vakit namazla ilgili olarak bu yetkisini kullanmıştır. [Sahih rivayetlerde yer aldığına göre, namazlar iki rekât olarak farz kılınmıştır; ancak Peygamber (s.a.a) bazı eklemelerde bulunmuştur.]

"Onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin." (Nisâ, 2) ayetine gelince, ekl=yeme fiili "ila" edatıyla geçişli kılındığından, katma ve benzeri bir anlam içerir. Yoksa "ila" edatı "mea=beraber" anlamında kullanılmamıştır.

Buraya kadar yaptığımız açıklamalardan anlaşılıyor ki: "dirseklere kadar" ifadesi, "ellerinizi..." ifadesine ilişkin bir kayıttır. Dolayısıyla dirseklerle ilintili yıkama mutlak olur, bir sınırla kayıtlı olmaz. Bu bakımdan yıkamaya dirseklerden başlayıp parmak uçlarına doğru devam etmek mümkündür. Nitekim abdest dışındaki hâllerde insanlar ellerini doğal olarak bu şekilde yıkarlar. Ya da parmaklardan başlanıp dirseklere kadar devam edilir. Fakat Ehlibeyt Imamlarından (hepsine selam olsun) nakledilen hadislerden, yıkamanın birinci şekilde olması gerektiği anlaşılıyor; ikinci şekilde olması değil.

Böylece ileri sürülebilecek, cümlenin "dirseklere kadar..." ifadesiyle kayıtlı olması gösteriyor ki, yıkamaya parmak uçlarından başlayıp, dirseklere doğru devam edip tamamlamak gerekir, şeklindeki değerlendirmeler de kendiliğinden çürümüş oluyor. Şöyle ki bu problem, "ilel merafik=dirseklere kadar..." sözünün "feğsilû=yıkayın..." sözüne [yani hükme] yönelik bir kayıt

378 ............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

"feğsilû=yıkayın..." sözüne [yani hükme] yönelik bir kayıt olarak algılanmasından ileri gelmektedir. Oysa, bu ifadenin "eydîkum=elleriniz..." ifadesine [yani hükmün konusuna] ilişkin bir kayıt olduğunu belirtmiştik. Bunun böyle olması kaçınılmazdır. Çünkü "el", belirleyici somut bir karineyi gerektiren ortak bir isimdir. Hem "eller", hem de "yıkayın"a yönelik bir kayıt olmasının da bir anlamı yoktur.

Kaldı ki, Mecma-ul Beyan tefsirinde belirtildiği gibi, İslâm ümmeti, abdest alırken ellerini yıkamaya dirseklerden başlayıp parmak uçlarına doğru devam eden kimsenin abdestinin sahih olduğu noktasında görüş birliği içindedir. Bunun nedeni ise ancak ayetin lafzı bu ihtimali içeriyor olmasıdır ve yine "dirseklere kadar" sözünün "yıkamaya" değil, "ellere" ilişkin bir kayıt oluşundan kaynaklanıyor.

"Başlarınızın bir kısmını ve üzerindeki çıkıntıya kadar ayaklarınızı meshedin." Meshetme, elin ya da dokunan herhangi bir organın bir şeye doğrudan dokundurularak üzerinden geçirilmesi demektir. Araplar bu anlamda, "Mesehtu'ş şey'e" ve "Mesehtu biş-şey'i" derler. Bu fiil, kendisiyle geçişli kılındığı zaman kapsama anlamını ifade eder [yani o şeyin hepsini meshettim]. "Ba" harf-i cerriyle geçişli kılındığında, kapsama ve kuşatma anlamını içermeden nesnenin bir kısmının meshedildiğine delâlet eder.

Bu bakımdan, "vemsehû biruûsikum=başlarınızı meshedin" ifadesi, cümle içinde başın bir kısmının meshedilmesini ifade eder. Kastedilen kısmın başın hangi tarafı olduğu hususu ise, ayetin anlamsal maksadının dışındadır. Bunun açıklaması sünnetin alanına girer. Sahih rivayete göre de başın alın tarafının, perçemin kastedildiği anlaşılıyor.

"ve... ayaklarınızı..." ifadesinin orijinali "ve erculikum" şeklinde okunmuştur. Dolayısıyla kaçınılmaz olarak "ruûsikum=başlarınız" ifadesine matuftur. Bazıları, mecrur oluşun, tıpkı "ve cealna minel mâi kulle şeyin hayyin=Her canlı şeyi sudan yarattık." (Enbiyâ, 30) ayetinde olduğu gibi tâbi oluştan kaynaklanan bir durum olduğunu

Mâide Sûresi 6-7 .......................................................... 379

söylemişlerdir. [Aslına bakılırsa "hayyen" denilmesi gerekirken, "hayyin" denilmesi, "şey'in" kelimesine tebaiyetten kaynaklanmıştır.] Bu yanlıştır. Çünkü tâbi kılma söz sanatı açısından itibar edilmeyen, seviyesiz bir uygulamadır. Allah'ın sözünün böyle bir kullanımla yorumlanması ihtimal dışıdır. "Her canlı şey" ifadesinin orijinalindeki "cealna" kelimesi, "kıldık" anlamında değildir, yaratma anlamına gelir. [Buna göre "hayyin" kelimesi, "şey'in" kelimesinin sıfatıdır.] Burada tâbi kılmaya ilişkin bir belirti söz konusu değildir.

Kaldı ki, söylendiği gibi "tâbi kılma" ancak tâbi olanla tâbi olunanın bitişik oldukları durumlarda söz konusu olabilir. Örneğin, Araplar "Kertenkelenin harap yuvası" anlamında "hucru dabbin haribin" derler. Burada "haribin" kelimesi, öncekine tâbi oluşu itibariyle mecrur kılınmıştır [aslında "hucrun" kelimesinin vasfı olduğu için merfu, yani "ha-ribun" okunması gerekirdi]. Bu kural, üzerinde durduğumuz ayet hakkında geçerli değildir.

Ayetin orijinali "ve erculekum" şeklinde de okunmuştur. Şayet zihnini bütün ön yargılardan arındırıp cümleyi öyle okursan, hiç duraklamadan kesinlikle "erculekum=ayaklarınız" kelimesinin "ruûsikum =başınız" ifadesinin takdirî harekesine -ki nasbtır [çünkü gerçekte mes-hedin fiilinin mefulüdür]- matuf olup mansup olduğuna karar verirsin ve ifadenin akışından yüzün ve ellerin yıkanmasının, başın ve ayakların da meshedilmesinin gerektiğini anlarsın. "Erculekum=ayaklarınız" ifadesini, ayetin başındaki "vucûhekum=yüzünüz" ifadesine atfetmek aklına bile gelmez.

Çünkü, ayetin girişindeki, "yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın" hükmü başka bir hükmün, yani "başlarınızın bir kısmını... meshedin" hükmünün başlamasıyla bitmiş ve kesilmiştir. Sağlam fıtrat, belâgatlı bir ifadeyi böyle bir kullanıma yorumlamayı kabul etmez; yüce Allah'ın kelâmı açısından hiçbir şekilde düşünülmez. Beliğ bir konuşma yapan bir insan, ["Zeyd'in yüzünü, başını ve ellerini öptüm ve omuzlarına elimi çektim" ifadesini anlatmak isterken] nasıl "kabbeltu veche zeydin ve re'sehu ve mesahtu bi kitfihi ve yedehu" der yani "yedehu" ifadesini mensup okuyarak

380 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

"veche" ifadesine atfedebilir [yani şöyle diyebilir: Zeyd'in yüzünü ve başını öptüm ve omuzlarına elimi çektim ve ellerini öptüm]. Oysa, bir hüküm sona ermiş, diğer bir hüküm araya girmiştir ve "yedehu=elini" ifadesinin onun bitişinde olan mecrur ismin mahalline atfedilip mecrur kılınması câizdir. Özellikle üstelik Arapların konuşmalarında da bunun örnekleri çoktur. Durum böyleyken beliğ bir konuşmacının böyle yapması, edebî sanatlara aykırı basit bir konuşma olur.

Ehlibeyt İmamlarından (a.s) gelen rivayetler bu yöndedir. Ehlisünnet kanallarından gelen rivayetlerse, ayetin lafzını tefsir etme özelliğine sahip olmayıp, Peygamberimizin (s.a.a) fiilini ve bazı sahabelerin fetvasını anlatma esasına dayanmaktadırlar. Bu arada kendi aralarında da ihtilaf vardır. Bu rivayetlerin bir kısmı ayakların meshedilmesini zorunlu görürken, bir kısmı da yıkanmasını zorunlu görmektedir.

Ehlisünnet âlimlerinin çoğunluğu, ayakların yıkanmasına ilişkin rivayetleri, onların meshedilmesine ilişkin rivayetlere tercih etmişlerdir. Bu konuda onlarla tartışacak değiliz. Çünkü konu fıkıh bilimini ilgilendirir, tefsir biliminin ilgi alanının dışındadır.

Bununla beraber, Ehlisünnet âlimleri ayeti fıkhî görüşlerine uyarlayan bir yaklaşım içindedirler ve bu konuda farklı yorumlar ileri sürmüşlerdir. Fakat bunların hiçbiri için ayetten kanıt edinmek mümkün değildir. Ancak ayetin ifadesinin belâgat sanatının doruklarından, sıradan zevksiz, karışık bir konuşmanın diplerine indirgeme başka.

Bazıları demişlerdir ki: Nasb kıraatine göre "erculekum=ayakları-nız..." kelimesi "vucûhekum=yüzleriniz" kelimesine matuftur. Cerr kıraatinde ise, tâbi oluşa yorumlanır. Ama biz daha önce, insan öz doğasıyla örtüşen bir beliğ konuşmanın böyle bir ihtimali içermediğini belirtmiştik.

Bazıları: Cerr kıraatini yorumlarken bunun anlamsal değil, lafzî bir atıf örneği olduğunu söylemişlerdir. "alleftuha tbnen ve mâen barî-den=deveyi samanla yemledim ve soğuk suyla" ifadesinde ol-

Mâide Sûresi 6-7 .............................................................. 381

duğu gibi. ["Mâen bariden=soğuk suyla" ifadesi, anlam açısından "tbnen=saman" ifadesine matuf değildir. Bundan bir fiil takdir edilir. Örneğin "sakey-tuha", yani suvardım soğuk suyla gibi. Ayet de bunun bir örneğidir. Yani "erculikum" şeklinde okunsa bile, bu meshin gerekliliğine kanıt oluşturmaz, lafzî açıdan "biruûsikum" yerine matuf olsa bile anlam açısından "erculekum" yerine matuftur ve yıkamanın zorunluluğunu ifade eder!!!]

Bu görüşle ilgili değerlendirmemiz şudur: Bu yaklaşımın dayanağı, atfın durumuna ilişkin iraba uygun bir amelde bulunan bir fiilin takdir edilmesidir. Buna örnek olarak sunulan şiir kanıt oluşturur. Ayetle ilgili olarak takdir edilen bu fiil ya "yıkayın" olacak ve o da harfi cerle değil, bizzat geçişli fiildir ya da başka bir fiil olacaktır. Bu ise ifadenin zahirine aykırıdır ve lafız açısından buna ilişkin hiçbir kanıt yoktur. Öte yandan örnek olarak sunulan şiir ise ya aklî mecaz dediğimiz türe girer ya da "alleftu" fiilinin "verdim", "doyurdum" vb. anlamları içermesi şeklinde gerçekleşen kullanımlardır. Kaldı ki, bu tür kullanımları içeren şiirler açısından normal bir fiilin takdiri şeklinde bir uygulamaya baş vurulmazsa, anlamı bozuk ve fasit kabul edilir. Şu hâlde, bu tür kullanımlar için düzeltici, normalleştirici ifadelerin takdir edilmesine ihtiyaç vardır.

Fakat ayetin, lafzî açıdan zorunlu ve bilinen böyle bir takdire ihtiyacı yoktur. Ayakları yıkamanın zorunluluğu anlayışından hareketle, "erculi-kum=ayaklar" ifadesinin mecrur oluşuyla ilgili olarak şu iddiayı ileri sürenler de olmuştur: Evet atıf önceki kelimeyle ilintilidir, ancak meshetme yıkamanın hafif şeklidir. Yani meshetme de bir bakıma yıkamadır. Dolayısıyla ayakların meshedilmesi ifadesiyle onların yıkanmalarının kastedilmiş olmasını önleyecek hiçbir engel söz konusu değildir. Bunu destekleyen bir unsur da ifadede yer alan sınırlandırma ve vakitlendirmedir. Bu ise, yıkanan organ, yani yüz için söz konusudur. Meshedilen organ açısından böyle bir duruma rastlanmıyor. "Ve üzerindeki çıkıntıya kadar ayaklarınızı..."

ifadesiyle meshetmeyle ilgili sınırlandırma kalkınca, bunun da yıkama hükmüne tâbi olduğu anlaşılmış oluyor. Çünkü sınırlandır-

382 ............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

ma açısından yıkama olgusuna daha uygundur. Aslında bu, konuya ilişkin yorumların en seviyesizidir. Çünkü meshetme yıkamadan ayrıdır ve bu iki eylem arasında birbirini gerektirme gibi bir zorunluluk yoktur. Kaldı ki, başın değil de ayakların meshedilmesini yıkama şeklinde yorumlamak, dayanaksız bir tercihtir. Bu iddiayı ileri sürenlere sormak lazım: Kitap ve sünnette mutlak olarak meshetme şeklinde geçen bütün ifadeleri yıkama şeklinde, yıkama olarak geçen ifadeleri de meshetme şeklinde yorumlamanızı engelleyen nedir? Neden yıkamadan söz eden rivayetler meshetme ve meshetmeden söz eden rivayetler yıkama şeklinde algılanmıyor? Böylece bütün kanıtlar, açıklayıcıları olmaksızın mücmel kanıtlar olurlar.

İddia sahibinin görüşünü desteklemek için ortaya attığı şey, [bir lafzı diğer bir lafızla] kıyas yoluyla lafzı, bir anlama delâlet etmeye zorlamadır. Bu ise kıyasların en fasididir.

Bazıları da şöyle demişlerdir: "Yüce Allah, abdest bağlamında ayakların tamamının su ile meshedilmesini emretmiştir. Teyemmümde yüzün tamamının toprakla meshedilmesini emrettiği gibi... Abdest alan kişi bu iki organı ile ilgili emredilenleri yapınca mesheden-yıkayan adını hakkeder. Çünkü bu iki organın yıkanması, üzerlerinden suyun geçirilmesi veya onların suya değdirilmesi demektir. Meshedilmeleri ise, elin veya el işlevini görebilecek başka bir organın üzerlerinden geçirilmesi demektir. Bir kimse söz konusu organlar açısından bu fiili gerçekleştirince, o kimse yıkayan- meshedendir. Dolayısıyla, 'ercule-kum' şeklinde okunduğu zaman, bu iki organın yıkanmasının zorunluluğu esas alınmış olur. 'Erculikum' şeklinde okunduğu zaman da, kişinin su ile organlarını yıkamak suretiyle meshettiği anlamı esas alınmış olur." (Bu görüş özet olarak bundan ibaretti.)1

Anlamıyorum: Ayette başın meshedilmesi ile yıkanmadan meshedilmelerinin, buna karşın ayakların meshedilmesiyle, onla-

-------

1- [el-Menar Tefsiri, c.6, s.229]

Mâide Sûresi 6-7 ............................................................. 383

rın yıkanarak meshedilmelerinin kastedildiği sonucuna nasıl varılıyor? Bu da önceki iddia gibidir, hatta bozukluğu ondan daha fazladır! Dolayısıyla buna karşı söyleyeceklerimiz öncekinin aynısıdır. Bu görüşle ilgili olarak söylenebilecek önceki tutarsızlıklara, "Yüce Allah abdest bağlamında iki ayakların tamamının su ile meshedilmesini emretmiştir." diye tutarsız sözünü de eklemek gerekir. Bu söz onun aleyhine olmak üzere problemi daha da derinleştiriyor.

Çünkü burada abdesti teyemmümle kıyaslamıştır. Eğer bununla bir hükmün başka bir hükme, yani kendince sabit olan rivayetlere kıyaslamayı amaçlıyorsa, ayetin bu hususa delâlet ettiğine kanıt oluşturacak hangi rivayet vardır acaba? Rivayetler nasıl bu hususa delâlet ediyorlar? Bilindiği gibi, rivayetlerin hedefi ayetin lafzını açıklamak değildir. Eğer abdestle ilgili, "Başınızı ve üzerindeki çıkıntıya kadar ayaklarınızı meshedin." ifadesinin, teyemmümle ilgili, "Onunla yüzünüzü ve ellerinizi meshedin." ifadesiyle kıyaslamayı amaçlıyorsa, bu hem kıyaslanan, hem de kıyaslanılan şey açısından olumsuzdur. Yüce Allah, her iki konuyu da, "ba" harf-i cerriyle geçişli kılan meshetme fiiliyle ifade etmiştir. Daha önce "ba" harfiyle geçişli yapılan meshin, dil açısından meshedilen şeyin kapsanmasını ifade etmediğini belirtmiştik. Buna ancak kendiliğinden geçişli meshin delâlet ettiğini vurgulamıştık.

Bu ve benzeri yorumlar, rivayetlerin korunması için ayeti zahirinin aksine yorumlama temelinden hareketle, kaçınılmaz olan kitaba muhalefet durumundan sıyırmak için baş vurulan zorlamalardan başka bir anlam ifade etmezler. Eğer ayetin zahirinin aksine yorumlamak suretiyle bir rivayetin anlamını ayete dayatmamız caiz olsaydı, Kur'ân'a muhalefetten hiçbir örnekten söz edilemezdi. Abdest bağlamında ayakların yıkanmasının zorunlu olduğuna inananların Enes ve Şa'bi gibi bazı selef kuşağı âlimleri gibi görüşler ileri sürmeleri daha uygun olurdu. Onlardan nakledilen görüş şudur: "Cebrail, ayakların meshedilmesine ilişkin hüküm indirdi.

Ancak sünnet yıkanmasını öngördü." Bunun anlamı kitabın

384 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

(Kur'ân'ın) sünnet tarafından neshedilmesidir. Bu durumda mesele, tefsir biliminin sınırlarını aşıp, metodoloji biliminin kapsamına taşınmış olur: Sünnetin Kitabı neshetmesi caiz midir, değil midir? Bu konuda araştırma yapmak usulcünün görevidir, müfessirin değil. Müfessirin, "Falan rivayet kitaba muhaliftir" sözü müfessir olması açısından, ancak şunu açıklamak içindir ki bu haber, maksadın ortaya çıkarılmasında esas alınan kitabın zahirinin delâlet ettiği anlamla örtüşmüyor. Yoksa fıkıh bilgininin görevi olan şer'î bir hükme fetva vermek değildir.

"üzerindeki çıkıntıya kadar" ifadesinin orijinalinde geçen "kaab", ayağın arkasında bir çıkıntı biçiminde beliren kemiğe verilen addır. Bazılarına göre topuk, ayakla bacağı birbirinden ayıran eklem bölgesinde belirgin olarak fark edilen kemiğin adıdır ki her bir ayağın eklem bölgesinde iki çıkıntı olur.

"Eğer cünüp iseniz, temizlenin." Ayetin orijinalinde geçen "cünüb" kelimesi aslında mastardır, ancak daha çok ism-i fail anlamın- da kullanılır. Bu yüzden [mastar oluşundan dolayı] müzekker, müennes, müfret vs. açısından fark etmez. Araplar, "reculun cunub=cünüp erkek, imreetun cunub=cünüp kadın, reculani ev imreetani cunub=cü-nüp iki erkek veya kadın, ricalun ev nİsaun cunub=cünüp erkekler ve kadınlar" der ve hepsinde hep "cünüp" sözcüğünü kullanırlar. Mastar anlamını ifade etmek içinse, özel olarak "cenabet" kelimesi kullanılır.

"Ve in kuntum cunuben fettehherû=Eğer cünüp iseniz, temizlenin." cümlesi, "feğsilû vucûhekum=yüzünüzü yıkayın" ifadesine matuftur. Çünkü ayet, namaz kılmak için temizlenmenin şart olduğunu açıklama amacına yöneliktir. Bu açıdan ayetin açılımı şöyledir: "Ve te-tahharû in kuntum cunuben=temizlenin eğer cünüpseniz." Böylece, ab-dest açısından karşıt şartın takdirine dönük olur. Yani: Şayet cünüp de-ğilseniz, yüzünüzü ve ellerinizi yıkayın. Başınızı ve ayaklarınızı meshedin. Eğer cünüpseniz, tam olarak temizlenin. Buradan şu sonucu çıkarıyoruz: Abdest alma, ancak cünüp olmama durumunda yasalaştırılmıştır. Cünüpken sadece

Mâide Sûresi 6-7 ............................................................ 385

gusül abdesti alınmalıdır. Nitekim rivayetler de buna delâlet etmektedir.

Bu hüküm aynen Nisâ suresinin ilgili ayetinde de açıklanmıştır: "Yoldan geçici olmanız dışında, cünüp iken de yıkanıncaya kadar..." (Nisâ, 43) Ancak tefsirini sunduğumuz ayet, Nisâ suresinin ilgili ayetinden farklı olarak "yıkanmayı" temizlenme olarak nitelendiriyor. Bununla, yıkama ile sağlanan temizlikten farklı bir temizlik kastediliyor. Çünkü bu, yani temizlik sonuçtur. Bu ise, fiilin yani yıkamanın kendisidir; "tatahhur=temizlenme" olarak isimlendirilmiştir. Bedenin kirlerinin su ile yıkanmasının "nezafet" olarak isimlendirildiği gibi.

Buradan hareketle, bazı rivayetlerde işaret edilen bir hususu algılıyoruz: "Üzerinden su akan şey temizdir." "Hasta veya yolculukta iseniz yahut sizden birisi çukur yerden gelirse yahut da kadınlara dokunursanız, su bulamadığınız takdirde... yönelin." Bu ifadeyle, organlarını yıkamak veya yıkanmak için su bulamayan kimseyle ilgili hükmün açıklamasına geçiliyor. Ayetin akışı içinde sayılan ve alternatif durumlar olarak işaret edilen hususlar, gerçek anlamda birbirlerinin alternatifi değildirler. Söz gelimi hastalık ve yolculuk bizzat gusül ve abdest yoluyla temizlenmeyi gerektiren bir kirliliğe, pislenmeye yol açmazlar. Tam tersine, bu gibi durumlarda kişi açısından küçük veya büyük hades hasıl olmuşsa, abdest ya da gusül yoluyla temizlenmeyi gerektirirler.

Şu hâlde ayette sayılan şıkların son ikisi [tuvaletten gelmek ve kadınlarla cinsel ilişkide bulunmak], ilk ikisinin alternatifi değildir. Aksine ilk iki şıkkın her biri, son ikisine de bölünebilir gibidirler. Bu nedenle bazıları, "yahut sizden birisi çukur yerden gelirse" ifadesinin orijinalin başındaki "ev" edatını "vav" şeklinde algılamışlardır, ki biz buna ileride değineceğiz. Kaldı ki, mazeret sırf hastalık ve yolculukla sınırlı olmaz; başka durumlarda da söz konusu olabilir. Fakat yüce Allah, genellikle su bulmama durumuyla sıkça karşılaşılabilen hastalık ve yolculuktan söz etmiştir. Sonra tuvaletten

386 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

gelmekten ve kadınlara dokunmaktan bahsetmiştir. Bu ikisi açısından suyun bulunmayışı tesadüfîdir. Ilkinin aksi olabilecek diğer bir açıdan bakacak olursak, hastalık ve yolculuğa maruz kalmak, insanın doğal bünyesi açısından, tesadüfidir. Tuvaletten gelme ve kadınlara dokunma ise öyle değildirler. Bu ikisi de doğal ihtiyaçlardır. Biri abdest almakla giderilebilen küçük hadesi, diğeri de gusül almakla giderilebilen büyük hadesi gerektirir.

Dolayısıyla ayette işaret edilen bu dört durumun bir kısmı tesadüfen, bir kısmı da doğası gereği insanın karşısına çıkarlar. Bunlarla ilgili olarak bazen genellikle su bulunmayabilir. Hastalık ve yolculukta örneğin. Bazen de tesadüfen su olmaz. Helâya gitme ya da cinsel birleşme durumlarında örneğin. Eğer böyle durumlarda su da bulunmuyorsa, teyemmüm hükmü devreye girer.

Buna göre su bulamamak, suyu kullanma imkânından yoksun olmaktan kinayedir. Bu şekilde kinayeli bir ifadeye baş vurulmuştur. Çünkü kullanma imkânından yoksun bulunma, genellikle suyun bulunmamasına dayanır. Buna göre bulamamak, hastalık da dâhil olmak üzere sözü edilen bu dört hususun tümü için bir kayıt konumundadır.

Buraya kadar yaptığımız açıklamalardan sırayla şu hususlar belirginleşiyor:

Birincisi: "Hasta... iseniz" ifadesinde işaret edilen hastalıktan maksat, insanın su kullanmakta zorlandığı ve suyun zarar verdiği hastalıktır. Bunu, "su bulamadıgınız takdirde" kaydından anlıyoruz. Ayetin akışından da bunu algılamak mümkündür.

İkincisi: "veya yolculukta iseniz" ifadesi, başlı başına bir olgudur ve insan tesadüfen böyle bir durumla karşılaşır. Genellikle de su bulunmaz böyle durumlarda. "yahut sizden birisi... gelirse" ifadesiyle de kayıtlı değildir; "feğsilû=yıkayın..." ifadesine matuftur. Bu durumda ifadeyle ilgili olarak şöyle bir açılım elde ediyoruz: "Yolcu iseniz, namaza kalkmak istediğinizde, su bulamadıysanız teyemmüm edin." Şu hâlde bu varsayımın mutlaklığı ve iki hadesten birini gerektirmek gibi bir kayda bağlı olmayışı, atfedil-

Mâide Sûresi 6-7 ........................................................... 387

diği ifadeyi yani, "Namaza durmak istediginiz zaman... yıkayın..." ayetini çağrıştırmaktadır. Başta kayda gerek görülmediği gibi, atıf esnasında da kayda gerek görülmemiştir.

Üçüncüsü: "Yahut sizden birisi çukur yerden gelirse" ifadesi de bağımsız ayrı bir durum içermektedir. Ama bazılarının iddia ettiği gibi başındaki "ev" edatı "Onu yüz bin insana ya da daha fazla olanlara elçi gönderdik." (Sâffât, 147) ayetinde olduğu gibi "vav" anlamında değildir. Çünkü buna gerek olmadığını açıklamıştık.

Kaldı ki, örnek olarak gösterilen ayette geçen "ev" edatı, ancak gerçek anlamında kullanılmıştır. Ifadedeki ihtimallilik, doğal olarak karşılaşılan bir durumdur. Konuşmacının bilmeyişinden kaynaklanan bir tereddüt söz konusu değildir. Nitekim bu yorum, Kur'ân-ı Kerim'de geçen dilek ve temenni gibi hususlarla ilgili olarak da söz konusudur. "Umulur ki, korunasınız..." (Bakara, 21) "Keşke bunu bilselerdi." (Bakara, 102) ayetlerinde olduğu gibi. Dolayısıyla bu cümlenin durumu, atıf açısından önceki cümleye benzer. Bu bakımdan cümlenin açılımı şöyledir: Namaza kalkmak istediğinizde, sizden biriniz tuvaletten gelir ve su da bulamamışsanız, teyemmüm edin.

Buradan şöyle bir sonuç çıkarmak pek de uzak bir ihtimal değildir: Kişi temiz olur ve küçük abdestsizliği gerektirici bir durum söz konusu değilse, teyemmüm veya abdesti yenilemesi bir zorunluluk değildir. Mefhum-i şartın bu anlamı ifade ettiğini kabullenirsek tabi.1 Temiz olan kimsenin temizlenmesinin bir zorunluluk olmadığına ilişkin rivayetler de bu çıkarsamayı destekler niteliktedir.

"Yahut sizden birisi çukur yerden gelirse" ifadesinin orijinali, göz kamaştırıcı bir edep örneğini oluşturmaktadır. Ayet üzerinde

-------

1- [Fıkıh usûlü bilgisine göre, hükmü şart edatlarından biri ile belirli bir şarta bağlanmış nassın, bu şartın bulunmadığı durumlarda o hükmün geçerli olmadığına delâlet etmesine "mefhum-uş şart" denir. Mesela, "Sana karşı saygılı davranılırsa, sen de saygılı davran." cümlesinde saygılı davranma hükmü, şart kalkınca kalkar ve geçerli sayılmaz.]

388 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

düşünen herkes bunu belirgin bir şekilde fark eder. Çünkü maksat, "ğait"ten gelme şeklinde kinayeli olarak ifade edilmiştir. Ğait ise, basık ve çukur yer demektir. Araplar, ihtiyaçlarını gidermek için çukur yerlere giderlerdi. Böylece bir edep tavrı olarak ihtiyaçlarını giderirken başka insanların bu hâlde kendilerini de görmelerini engellemiş olurlardı. Günümüzde "ğait" kelimesinin bilinen anlamında kullanılması ayağa düşmüş, yaygınlık kazanmış kinayeli ifadelerin bir örneğini oluşturmaktadır. Aynı durum "azere" kelimesi için de geçerlidir. Bu kelimenin asıl anlamı, kapı eşiğidir.

Cevherî'nin "es-Sihah" adlı eserinde belirttiğine göre, Araplar evin içinde biriken şeyleri buradan boşalttıkları için bu ismi vermişlerdir. Dikkat edilirse ayette "çukur yerden geldiyseniz" denilmiyor. Çün-kü burada asıl olan nispet edilen şeyin belirginleştirilmesidir. Yine "Sizin biriniz tuvaletten gelirse" şeklinde bir ifade de kullanılmamıştır. Çünkü böyle bir izafede az da olsa belirginleştirme söz konusudur. Aksine iyice müphemleştiren bir ifade söz konusudur.

"yahut sizden birisi çukur yerden gelirse" denilerek ifadenin edep yönü gözetilmiştir.

Dördüncüsü: "yahut da kadınlara dokunursanız" ifadesi, önceki ifade gibi varsayılan şıklardan bağımsız birini içermektedir.

Atıf ve anlam açısından önceki ifadenin içeriğinin hükmüne tâbidir. Bu, cinsel birleşmeden kinayedir. Edebi gözetmek ve insan doğasının sarih bir dille ifade etmekten çekindiği olguları açık, müstehcen bir şekilde ifade etmekten kaçınma amaçlı kullanılmıştır. Eğer desen ki: Şayet söylediğiniz gibiyse, önceki ifadede olduğu gibi, "Eger cünüp iseniz..." şeklinde bir ifade kullanılsaydı, daha fazla titizlik gösterilmiş ve edep yönü gözetilmiş olurdu.

Buna vereceğimiz cevap şudur: Evet ama, ifadede gözetilen bir nokta yok olurdu o zaman. O da ifadenin, söz konusu eylemin insan doğasının bir gereği olduğuna delâlet ediyor olmasıdır. Ki biz daha önce bu nokta üzerinde durduk. "Cenabet" kelimesi, bu ince-

Mâide Sûresi 6-7 ............................................................. 389 liği ifade etmekten yoksundur.

Böylece bazılarına nispet edilen, "Burada kastedilen, doğrudan doğruya kadınlara gerçekten dokunmadır. Yani cinsel birleşmeden kinaye değil de açık bir anlatım söz konusudur." şeklindeki yorumun yanlışlığı da ortaya çıkıyor. Bu yorumun yanlışlığı öncelikle şundan anlaşılıyor ki, ayetin akışıyla bağdaşmıyor. Ancak kinayeli bir anlatım olarak ele alındığında ayetle bağdaşması mümkün olabiliyor.

Çünkü yüce Allah söze, normal hâllerde yani, suyun bulunduğu durumlarda küçük hadesin abdestle, büyük hadesin yani, cenabetin de gusülle giderilmesine ilişkin hükümle başlıyor. Sonra sözün akışı, normal olmayan duruma doğru yöneliyor. Suyun bulunmadığı durum yani. Bununla ilgili olarak da abdeste alternatif olan başka bir duruma, yani teyemmüme işaret ediliyor. Dolayısıyla gusle alternatif olan bir başka duruma da işaret edilmesi doğaldı, uygundu. Çünkü gusül abdestle bağlantılı bir eylemdir.

Nitekim bu eylemle örtüşebilecek bir duruma da işaret edilmiştir. O da "yahut da kadınlara dokunursanız" ifadesidir; ama kinayeli olarak. Şu hâlde bununla kastedilen, kaçınılmaz olarak cinsel birleşmedir. Yoksa iki ayrılmaz durumlardan biri olan abdesti özel olarak ele alıp hükmünü açıklayıp diğerini yani guslü görmezlikten gelmenin anlamı yoktur.

Beşincisi: Şimdiye kadar yaptığımız açıklamalardan, ayetin anlamı ile ilgili olarak üzerinde durulan aşağıdaki problemlerin yersizliği, dayanıksızlığı ortaya çıkıyor:

1- Ayette "hastalıktan" ve "yolculuktan" söz edilmesi söz gelişi ve gereksizdir. Çünkü bu ikisinin teyemmümü gerektirmeleri ancak son iki şıktan yani, tuvalete gitme ve cinsel ilişkide bulunma hâllerinden birinin meydana gelmiş olmasına bağlıdır. Kaldı ki tuvalete gitme ve cinsel ilişkide bulunma, hastalık veya yolculuk durumu söz konusu olmasa da teyemmümü gerektirirler. Dolayısıyla son iki şıkkın zikredilmesi, ilk ikisinin zikredilmesine ihtiyaç bırakmıyor.

Buna verilecek cevap şudur: Daha önce de işaret ettiğimiz gibi,

390 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

ayette son iki şık, ilk iki şıktan biriyle ilintilendirilmek amacıyla zikredilmiş değildirler. Aksine dört şıktan her biri kendi başına ve kendine özgü bir amaçla ilintili olarak zikredilmiştir. Ayetin akışı içinde bunların herhangi birini hazfedecek olursak, söz konusu amaç da gerçekleşmemiş olur.

2- Bir diğer iddia da şudur: Ikinci şık, yani; "veya yolculukta iseniz" ifadesi fazlalıktan zikredilmiştir. Önceki problemle ilgili kanıt, bunun için de geçerlidir. Bir farkla, şöyle ki: Hastalık bir mazeretle olması hasebiyle alternatif çözümü gerektirir. Mazeret, var olan suyu kullanamamaktır, suyun bulunmaması değil. Dolayısıyla ayetin akışı içinde bu durumun değerlendirilmesi gerekirdi. Son iki şıkkın su bulamama durumuyla birlikte zikredilmiş olması, buna ilişkin açıklamaya olan ihtiyacı ortadan kaldırmıyor. Sonuç olarak sadece yolculuktan söz edilmiş olması, bir fazlalıktır; bir tekrardır. Bizim cevabımız şudur: Daha önce de belirttiğimiz gibi, ayette geçen su bulamama, suyu kullanamamaktan kinayedir ve bu durum, suyu bulmaktan veya bulamamaktan daha geneldir.

3- Bir iddiaya göre, "su bulamadıgınız takdirde" ifadesi, sayılan şıkların tümüne gerek bırakmayacak açıklığa sahiptir. Eğer "Hasta veya... iseniz..." ifadesi yerine, sadece "su bulamadığınız" ifadesi kullanılsaydı, daha kİsa ve daha vurgulayıcı olurdu. Bunu şu şekilde cevaplandırırız: Bu durumda, daha önce işaret ettiğimiz tüm noktalar göz ardı edilmiş olurdu.

4- Bazılarına göre, "Eğer suya güç yetiremiyorsanız." denilseydi veya aynı anlama gelebilecek başka bir ifade kullanılsaydı daha iyi olurdu. Çünkü böyle bir ifade, başka insanların mazeretini kapsadığı gibi hastaların da mazeretini kapsayıcı olurdu.

Buna karşılık biz diyoruz ki: Bu söylediğiniz husus kinaye yoluyla ifade edilmiştir. Kinayeli ifadelerse daha etkili ve daha vurgulayıcı olur. "Doğası üzere olan yeryüzüne yönelin, ondan yüzlerinizin ve ellerinizin bir kısmına meshedin." Ayetin orijinalinde geçen "teyemmemû"

Mâide Sûresi 6-7 ................................................................ 391

fiilinin mastarı olan "teyemmüm" kelimesi, yönelmek demektir. Ayetin asıl metninde geçen "saîd" ise, yerin yüzeyi anlamına gelir. Bu yerin "tayyib" olarak nitelendirilmesi -bir şeyin tayyib olması da, doğasının gerektirdiği hâl üzere olması demektir- normal toprak ve taş gibi aslî durumu üzere olmasının şart olduğuna işaret etme amacına yöneliktir. Pişirme, olgunlaştırma veya başka bir dönüştürme yöntemiyle topraktan elde edilen kireç, pudra, kiremit ve madenlere dönüşen topraklar bu kapsamın dışındadır. Yüce Allah, bir ayette şöyle buyurmuştur: "Güzel (tayyib) olan ülkenin bitkisi, Rabbi-nin izniyle çıkar; kötü olandan ise yararsız bitkiden başka bir şey çıkmaz." (A'râf, 58) Teyemmümde kullanılan toprağın özellikleri olarak sünnetin öngördüğü hususların kaynağı işte budur.

Bazı müfessirler, "Ayette geçen 'tayyib' kelimesinden maksat temizliktir. Dolayısıyla burada toprağın temiz olması şart koşulmuştur." demişlerdir.

"Ondan yüzlerinizin ve ellerinizin bir kısmına meshedin." Burada görüyoruz ki, teyemmüm açısından meshedilmesi öngörülen organlarla, abdest açısından yıkanması istenen organlar aynıdır. Tam bir örtüşme var. Çünkü teyemmüm; gerçekte baş ve ayak meshi düşürülmüş, yüz ve dirseklere kadar ellerin yıkanması da meshetmeye dönüştürülmüş, hafifletici bir uygulama olarak su da toprakla değiştirilmiş abdestten başka bir şey değildir.

Bundan şunu anlıyoruz: Teyemmümde meshedilen iki organ abdestte yıkanan organlardır. Yüce Allah "ba" harf-i cerriyle geçişli kılınan meshetme fiilini [femsehu bi vucûhikum...] kullandığı için bu, teyemmüm ederken abdestte yıkanan iki organın bir kısmının meshedilmesi gerektiğini gösterir. Yüzün bir kısmı ve dirseklere kadar olan elin bir kısmı yani... Bu da Ehlibeyt Imamlarından aktarılan rivayetlerde, yüzden mesh edilmesi gereken kısmın iki şakak arası, ellerin de bilekten aşağı kısmı olduğuna ilişkin açıklamalarla örtüşmektedir.

Böylece bazı müfessirlerin, kastedilen elin, koltuk altlarından başlayan kısım olduğuna ilişkin izahlarının yanlış olduğunu

392 ............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

anlıyoruz. Yine diğer bazılarına göre de, teyemmümde mesh edilmesi gereken kısım, tıpkı abdestte olduğu gibi dirseklerden aşağısıdır, görüşünün yanlış olduğu ortaya çıkıyor. Bu ise, "ba" harf-i cerriyle geçişli kılınan "meshetme" fiilinin ifade ettiği anlamla örtüşmüyor. Çünkü "ba" ile geçişli kılınan fiil, meshedenin meshedilenin bir kısmını meshetmesini ifade eder.

Ayetin orijinalinde geçen "minhu=ondan" kelimesinin başındaki "min" edatı, başlangıç ifade eder gibidir. Bununla, yüzün ve ellerin meshedilmesine topraktan başlanması kastedilmiştir. Hadisler bunu, iki elin toprağa vurulup yüz ve ellerin bir kısmına sürülmesi şeklinde açıklamıştır.

Bazı müfessirler demişlerdir ki: "Buradaki 'min' edatı, kastedilen şeyin bir kısmını içermeği ifade eder. Buna göre, toprağa vurulmasından sonra ellerde toz ve benzeri bir şey kalmalıdır, ki onunla yüz ve eller meshedilsin. Buradan şu sonuç çıkıyor: Teyemmüm için el vurulan toprak tozlu olmalıdır ve bu tozla yüz ve eller meshedilmelidir. Dolayısıyla yassı ve üzeri toz tutmayan taşlarla teyemmüm etmek doğru değildir."1

Allah doğrusunu daha iyi bilir; ancak ayetten daha önce vurguladığımız anlam anlaşılmaktadır. Şunu da söyleyelim ki, kendi görüşünün sonucu olarak vardığı hüküm, adı geçen müfessirin ihtimal verdiği görüşle sınırlı değildir.

"Allah, size herhangi bir güçlük çıkarmak istemiyor; fakat sizi tertemiz kılmak... istiyor." Ayetteki "ma yurîdu=istemi-yor" fiilinin mef'ulunun başına "min" edatının gelmiş olması, olumsuzluğu pekiştirmek içindir. Dolayısıyla dinî hükümler kapsamında olup da onunla güçlük çıkarılmak istenen herhangi bir hüküm yoktur. Bu yüzden cümle içinde olumsuzlama olgusu, güçlüğün kendisiyle değil de güçlük çıkarma isteğiyle ilintilendirilmiştir.

Iki türlü güçlük vardır. Bunlardan biri, hükmün gerekçesi ve, onunla hedeflenen maslahatla ilgilidir. Böyle bir durumda ortaya

------

1- [el-Menar, c.5, s.126]