El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân–c.5
 



Mâide Sûresi 4-5 ............................................................ 353

Buradan hareketle anlıyoruz ki: "Kim imanı inkâr ederse..." ifadesinden maksat, sıfat yerine fiil kullanılmış olsa bile, süreklilik ve alışkanlık hâline getirmedir. Şu hâlde hak olduğunu bildiği, dinin temel prensiplerinden olduğuna kesin olarak kani olduğu şeyleri yerine getirmeyen insan imanın kâfiridir. "Onun ameli boşa çıkmıştır" ifadesinde de vurgulandığı gibi, eylemleri sonuçsuz kalmıştır.

Bu açıdan ayet, aşağıdaki ayetle aynı hedefe yönelik olduğunu göstermektedir: "Dogru yolu görseler onu yol edinmezler, ama azgınlık yolunu görseler, onu yol edinirler. Çünkü onlar, ayetlerimizi yalanladılar ve onları umursamaz oldular, ayetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalanlayanların eylemleri boşa çıkmıştır. Onlar, yalnız yaptıklarıyla cezalanmıyorlar mı?" (A'râf, 147) Bu ayette muhataplar gördükleri yani bildikleri hâlde azgınlık yolunu tutup doğru yoldan sapmakla nitelendiriliyorlar. Ardından bunun yerine ayetleri yalanlama niteliği kullanılıyor. Bir ayetin, yani işaretin ayet ve işaretliği ancak onun kanıtsallığının bilinmesi durumunda söz konusu olabilir. Bunu da ahireti yalanlama olarak açıklıyor. Çünkü ahiret inkâr edilmemiş olsaydı, ona ilişkin bilgi hakkın terk edilmesini engellerdi. Daha sonra böyle kimselerin amellerinin boşa gittiği belirtiliyor.

Bunun bir benzeri de şu ayet-i kerimelerdir: "De ki: Size amelleri bakımından en çok ziyana ugrayacak olanları söyleyeyim mi? Dünya hayatında bütün çabaları boşa gitmiş olan ve kendileri de iyi iş yaptıklarını sanan kimseleri? Işte onlar, Rablerinin ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr eden, bu yüzden amelleri boşa çıkan kimselerdir. Kıyamet günü onlar için bir terazi kurmayız." (Kehf, 103-105) Bu ayetlerin, önceki açıklamada vurgulandığı anlam itibariyle imanı inkâr konusuyla örtüştükleri açıktır.

Şimdiye kadar yapılan açıklamalar üzerinde düşünülünce, "Kim imanı inkâr ederse, onun ameli boşa çıkmıştır." ifadesinin öncesiyle ilişkisinin niteliği belirginleşir. Buna göre bu cümle, önceki açıklamanın bütünleyicisi konumundadır. Bu, Allah'ın emirle-

354......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

rini ciddiye almama, kâfirlerle içli dışlı olma yoluyla müminlere yönelebilecek bir tehlikeye karşı uyarı işlevini görmektedir. Çünkü yüce Allah Ehlikitab'ın yemeğini ve iffetli kadınlarını müminlere helâl kılmışsa, bu, tamamen müminlere yönelik bir kolaylaştırma ve hafifletmedir. Takvanın yayılması için bir vesiledir. Burada amaç, İslâm'ın tertemiz ahlâkının bunlara sahip Müslümanlar aracılığıyla başka topluluklara sirayet etmesidir. Dolayısıyla yararlı bilgiye teşvik eden, salih amel işlemeye yönelten bir işlevi vardır.

Söz konusu hükmün yasalaştırılmasının hikmeti budur. Yoksa zevk ve eğlencenin girdabına düşülsün, Ehlikitap dilberleriyle gönül eğlendirilsin, heva-heves vadilerine dalınsın, sevgilerinin, aşklarının meftunu olunsun, güzelliklerin baştan çıkarıcı cazibesine kapılınsın diye değil... Ehlikitap dilberlerinin baştan çıkarıcı cazibeleri, bu ilişkide belirleyici olunca, onların ve soydaşlarının ahlâkı Müslümanların ahlâ-kına baskın çıkar, onların yıkıcılıkları, bozgunculukları, Müslümanların yapıcılığını, salahlarını alt eder. Sonra Müslümanları gerisin geri cahiliye bataklığına yuvarlayan bir musibete dönüşür. Bunun sonunda bir lütuf olarak sunulan bu ilâhî minnet ölümcül bir fitne, bir mihnet olup çıkar. Aslında bir nimet olarak bahşedilen hafifletme, yaman bir felâketin kendisi olur.

Bu yüzden yüce Allah, Ehlikitab'ın yemeğinin ve iffetli kadınlarının helâl olduğunu açıkladıktan hemen sonra, müminleri uyarıyor: Bu nimetten yararlanırken, sonuçta imanı örtecek, salih amelleri örtbas edecek, inkâr edecek şekilde zevkusefa içinde başlarını alıp gitmesinler. Dinin temel prensiplerini terk etmelerini ve haktan yüz çevirmelerini gerektirecek şekilde cazibelerinin sarhoşu olmasınlar. Böyle olursa, önceden yapmış oldukları ameller boşa gider ve ahirette çabalarının başarısız olmasına ve ziyana uğramalarına sebep olur.

Biliniz ki müfessirler, "Bugün size temiz şeyler helâl kılındı..." ayeti üzerinde etraflıca durmuş, derinliklerine inmişler. Bu yüzden oldukça farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Ki neticede lafzın kaldırmadığı, ayetin akışının onaylamadığı garip tefsirler ortaya çıkmış-

Mâide Sûresi 4-5 ...................................................... 355

tır. Örneğin bazılarına göre, "Size temiz şeyler helâl kılındı." ifadesiyle, Bahi-ra, sâibe, vasîle ve hami gibi, yiyecekler helâl kılındı, demek isteniyor. [Bu evcil hayvanlar, Arapların bâtıl inanç ve âdetlerine göre, kesilmez ve etleri yenmezdi. Konuyla ilgili ayrıntılı açıklama bu surenin 103. ayetinde gelecektir.]

Diğer bazısına göre, "Kendilerine kitap verilenlerin yemegi size helâldir." ifadesinin anlamı şudur: Bu yemekleri ilk yasa itibariyle Al-lah size haram kılmamıştır. Etleri de, İslâmî usûllere göre değil de kendilerince boğazlamış olsalar size helâldir.

Diğer bazısı ise şöyle demiştir: "...yemekleri..." yani, onlarla birlikte yemek yemek." Başkalarına göre, "Inanan kadınlardan iffetli olanlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar." ifadesiyle, onların bu haram kılınmadan önce temelde helâl oluşları kastediliyor. Hatta, 'Bunun dışında kalanı... size helâl kılındı.' ifadesi, bunların helâl kılındığını göstermek bakımından yeterli bir kanıttır." Bir diğer grup da şu görüşü savunmuştur: "Kim imanı inkâr ederse, onun ameli boşa çıkmıştır." ifadesi uyarı amaçlıdır. Ayetin giriş kısmında belirtildiği şekliyle Ehlikitab'ın yemeğinin ve iffetli kadınlarının helâl olduğu hususunun inkâr edilmemesi isteniyor."

Bu ve benzeri yorumlar, tefsir bilginlerinin ihtimal verdikleri açıklamalardır. Ancak bunların bazısı boşboğazlıktan ve ipe sapa gelmez zorlamalardan öte gitmediği ortadadır. Söz gelişi "Bugün... helâl kılındı" ifadesinin, hiçbir kanıta dayanmaksızın önceki ifadeyle kayıtlandırılması bunun tipik bir örneğidir.

Bazısı da ayetin akışının içerdiği gün, minnet, hafifletme vb. sınırlandırıcı olguların çürüttüğü yaklaşımlardır. Ki biz bu olgular üzerinde ayrıntılı bir şekilde durduk. Ayetlerden anlaşılan anlamdan hareketle serdettiğimiz önceki açıklamalar, bu tür değerlendirmelerin yanlışlığını ve yanlışlığının kaynağını, nedenini gözler önüne sermek bakımından yeterli bir kanıttır.

356.........................................El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

"Bunun dışında kalanı, size helâl kılındı." ayetinin Ehlikitap kadınlarıyla evlenmenin helâl olduğuna delâlet ettiği iddiasına gelince, bu iddia bütünüyle yanlıştır. Çünkü ayet, soy ve sebep açısından evlenmesi haram ve helâl olan kadınları açıklama amacına yöneliktir, dinler ve mezhepler açısından değil.

AYETLERIN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, "Sana, kendilerine neyin helâl kılındıgını soruyorlar..." ayetiyle ilgili olarak İbn-i Cerir, Ikrime'den şöyle rivayet eder: "Resulullah Ebu Rafi'yi köpekleri öldürmekle görevlendirdi. O da Avali [Medine'nin büyük bağları] denilen bölgeye varıncaya kadar gördüğü köpeği öldürdü. Bunun üzerine Asım b. Adiy, Sa'd b. Hayseme ve Uveym b. Saide Peygamberin huzuruna girip, 'Bize ne helâl kılındı ya Resulullah?' diye sordular. Bunun üzerine, 'Sana, kendilerine neyin helâl kılındıgını soruyorlar...' ayeti indi."

Aynı eserde, İbn-i Cerir, Muhammed b. Ka'b el-Kurazi'den şöyle rivayet eder: "Resulullah (s.a.a) köpeklerin öldürülmesini emredince, halktan bazıları Resulullah'ın (s.a.a) huzuruna girip, 'Ya Resulullah, bu cinsten bize ne helâl kılındı?' diye sordular. Bunun üzerine, 'Sana, kendilerine neyin helâl kılındıgını soruyorlar...' ayeti indi."

Ben derim ki: Bu iki rivayet birbirini açıklıyor. Buna göre, köpek cinsinden, av ve benzeri şeylerde kullanılmaları hususunda nelerin helâl olduğu sorulmuştur. "Sana, kendilerine neyin helâl kılındıgını soruyorlar. De ki: Size temiz şeyler helâl kılındı." ayeti ise, rivayetlerin içeriğiyle örtüşmüyor. Çünkü rivayetlerin içeriği özel bir durumla kayıtlı, ayetin ifadesi ise mutlaktır, geneldir.

Kaldı ki, bu iki rivayetten ve bir sonraki rivayetten anlaşıldığı kadarıyla, "vemâ allemtum min-el cevârih=öğreterek yetiştirdiğiniz av köpekleri" ifadesi, "teyyibat=temiz şeyler" ifadesine matuftur. Buna göre şöyle bir anlam çıkar karşımıza: "Uhille

Mâide Sûresi 4-5 ............................................................ 357

lekum mâ allemtum=öğ-reterek yetiştirdiğiniz av köpekleri size helâl kılındı." Bu yüzden birçok tefsir bilgini, önceden de açıkladığımız gibi anlamı düzeltecek bir ifadenin takdirini gerekli görmüşlerdir. Oysa daha önce, "ma allemtum =öğreterek yetiştirdiğiniz" ifadesinin "şart" olduğunu, dolayısıyla cezasının da, "fe kulû mimmâ emsekne aleykum=sizin için tuttuklarını yiyin." ifadesi olduğunu belirtmiştik.

Rivayette, hakkında soru sorulduğu belirtilen "cins"ten maksat, bir sonraki rivayetin açıladığı kadarıyla, köpek cinsidir. [Rivayetin orijinalinde "mâzâ uhille lenâ min hâzih-il ümme" ifadesi geçmiştir ki, ümmetten kasıt köpek cinsidir]

Yine aynı eserde Faryabi, İbn-i Cerir, İbn-i Münzir, İbn-i Ebi Hatem, Taberani, Hakim -sahih olduğunu belirterek- ve Beyhaki "Sünen"inde Ebu Rafi'den şöyle rivayet ederler: "Cebrail Hz. Peygamberin (s.a.a) yanına geldi. Evin içine girmek için izin istedi. Hz. Peygamber (s.a.a) ona izin verdi. Içeri girmekte ağır davranınca, Peygamberimiz (s.a.a) hırkasını üzerine alıp dışarı çıktı ve 'Sana girmen için izin verdik' dedi. Cebrail, 'Evet, ama biz melekler, içinde köpek ve resim bulunan evlere girmeyiz' dedi. Bunun üzerine yapılan araştırma sonucu evlerin bazısında köpek yavrularının bulunduğu anlaşıldı."

Ebu Rafi devamla der ki: "Resulullah (s.a.a) Medine'deki bütün köpekleri öldürmemi bana emretti, ben de emri yerine getirdim. Bunun üzerine insanlar geldiler ve 'Ya Resulullah, öldürülmesini emrettiğin bu cinsin bizim için nesi helâldir?' diye sordular. Resulullah bu soruya cevap vermedi. Bunun üzerine yüce Allah, 'Sana kendilerinden neyin helâl kılındıgını soruyorlar. De ki: Size temiz şeyler helâl kılındı. Allah'ın size ögrettiginden ögreterek yetiştirdiginiz av köpeklerinin...' ayetini indirdi. Ardından Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: Bir kimse avcı köpeğini salarken üzerinde Allah'ın adını ansa ve bu köpek onun için bir hayvan yakalasa, kişi onun yakalayıp da yemediği hayvanın etinden yesin."

Ben derim ki: Rivayette, Cebrail'in inişinin şekliyle ilgili olarak

358 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

anlatılanlar, bu konuya ilişkin bilinen gerçeklerle bağdaşmıyor ve şaşırtıcıdır cidden. Öte yandan rivayette bazı karışıklar da yok değildir. Çünkü Cebrail'in, bazı evlerde köpek yavrusu vardır, diye Resulullah'-ın (s.a.a) yanına girmekten kaçındığından söz ediliyor. Ayrıca bu, ayetin içerdiği mutlak soru ve cevapla ve "yetiştirdiginiz av köpekleri..." ifadesinin matuf olduğunu ifade ettiği için ayetin zahiriyle bağdaşmıyor. Bu bakımdan rivayet daha çok uydurma rivayete benziyor.

Aynı eserde Abd b. Hamid ve İbn-i Cerir, Amir'den şöyle rivayet etmişlerdir: "Adiy b. Hatem et-Tai Resulullah'ın (s.a.a) yanına gelerek, ona köpeklerin avladıkları hayvanlarla ilgili bir soru sordu. Resulullah (s.a.a) bu soruya nasıl cevap vereceğini bilemedi. Nihayet yüce Allah, Mâide suresindeki 'Allah'ın size ögrettiginden ögreterek' ifadesini içeren ayeti indirdi."

Ben derim ki: Aynı anlamı içeren başka haberler de aktarılmıştır. Fakat önceki problemler bu rivayetler için de geçerlidir. Öyle anlaşılıyor ki, bu rivayetler ve aynı anlamı içeren diğer haberler, olayların ayete uyarlanışına örnek oluşturmaktadır. Ancak eksik bir uyarlama. Buna göre, Müslümanlar Hz. Peygambere (s.a.a) köpeklerinin avladıklarını sormuşlar, sonra helâl ve haramı ayırt etme bağlamında bütünsel bir ölçüt sormuşlar. Dolayısıyla ayette, onların soruları gündeme getirilerek, cevabi ifadede şu bütünsel ölçüt ortaya konmuştur: "Sana kendilerine neyin helâl kılındıgını soruyorlar. De ki: Size temiz şeyler helâl kılındı." Ardından onlara, üzerinde konuştukları özel meseleye cevap veriliyor. Ayetin ifade tarzından bunu algılıyoruz.

el-Kâfi'de müellif kendi rivayet zinciriyle Hammad'dan, o Halebi'-den, o da İmam Cafer Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet eder: "Ali'nin (a.s) kitabında, 'ögreterek yetiştirdiginiz av köpeklerinin...' ayetiyle ilgili olarak şu açıklama yer almıştır: "Onlar, köpeklerdir." [Füru-u Kâfi, c.6, s.202, h:1.]

Aynı hadis, Tefsir-ul Ayyâşî'de Semaa b. Mihran kanalıyla İmam Cafer Sadık'tan (a.s) rivayet edilir. [c.1, s.294, h:28]

Mâide Sûresi 4-5 ........................................................ 359

Aynı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle İbn-i Muskan'dan, o da Halebi'den şöyle rivayet eder: İmam Cafer Sadık (a.s) dedi ki: "Babam fetva verirdi ve fetva verirken takiyye ederdi. Biz de şahin ve doğan gibi avcı hayvanlar hususunda fetva vermekten korkardık. Ama şimdi korkmuyoruz ve bunların avını da ancak henüz can vermeden yetişip boğazlanması durumunda helâl biliyoruz. Çünkü Ali'nin (a.s) kitabında şöyle yer almıştır: Yüce Allah av köpekleri hakkında, "yetiştirdiginiz av köpeklerinin..." ifadesini buyurmuştur. [Füru-u Kâfi, c.6, s.207, h:1]

Aynı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle Ebu Bekir el- Hadremi'den, o da İmam Cafer Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet eder: "İmama şahin, doğan, pars ve köpek gibi avcı hayvanların yakaladıkları avları sordum. Buyurdu ki: 'Av köpeklerinin dışındaki avcı hayvanların yakaladıklarını kendiniz boğazlamadan yemeyin.' Dedim ki: 'Köpek yakaladığını öldürse de mi yiyelim?' Cevapta buyurdu ki: 'Ye. Çünkü yüce Allah şöyle buyuruyor: 'Allah'ın size ögrettiginden ögreterek yetiştirdiginiz av köpeklerinin, sizin için tuttuklarını yiyin.' Sonra şöyle dedi: 'Yetiştirilmiş av köpekleri hariç bütün avcı hayvanlar kendileri için avlanırlar. Çünkü av köpeği sahibi için avlanır.' Ardından şöyle buyurdu: Av köpeğini saldığın zaman üzerine Allah'ın adını an, bu, hayvanın boğazlanması yerine geçer." [Füru-u Kâfi, c.6, s.204.]

Tefsir-ul Ayyâşî'de Ebu Ubeyde'den, o da İmam Cafer Sadık'tan (a.s), eğitilmiş av köpeğini salarken üzerinde Allah'ın adını anan biriyle ilgili olarak şöyle rivayet edilir: "Av köpeği yakaladığı sırada hay-vanı öldürse de, kişinin o hayvanı yemesi helâldir. Eğer yanında eğitilmemiş bir köpek bulunursa ondan yemez." Dedim ki:

"Avcı kuşlardan doğan, kartal ve şahin için de mi aynı hüküm geçerlidir?" Buyurdu ki: "Eğer yakaladıkları hayvan canlıyken yetişir de boğazlarsan ye. Ama sen yetişmeden ölürse yeme." Dedim ki: "Pars, köpek konumunda değil midir?" Dedi ki: "Hayır. Ancak köpek, bu hususta eğitilmiş (mu-kellib) kabul edilir." [c.1, s.294, h:26.] Aynı eserde, Ebu Basir'in İmam Cafer Sadık'tan (a.s), "Allah'ın

360 ..............................................El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

size ögrettiginden ögreterek yetiştirdiginiz av köpeklerinin, sizin için tuttuklarını yiyin ve üzerine Allah'ın adını anın." ayetiyle ilgili olarak şu sözleri rivayet ettiği belirtilir: "Av köpeği, yakaladığından yemediği sürece onun yakaladığı hayvanı yemenin bir sakıncası yoktur. Şayet sen yetişmeden köpek yakaladığı hayvandan yemişse, ondan yeme." [Bu, köpeğin eğitilmiş olmadığını ve avı sahibi için değil, kendisi için yakaladığını gösterir.] [c.1, s.295, h:33]

Ben derim ki: Ayette geçen "mukellibîn" (köpek olarak eğitilmiş) ve "sizin için tuttukları" gibi ifadelere dayanarak avın öldüğü takdirde sadece köpeğin yakaladığının helâl olacağına ilişkin, aynı şekilde av köpeğinin yanında eğitilmemiş bir köpeğin bulunmamasının şart koşulması gibi rivayetlerde söz konusu edilen bütün bu özellikler, ayetten çıkarsanan ayrıntılardır. Daha önce bu konuda kısmen açıklamada bulunduk.

Aynı eserde Hariz'den, o da İmam Cafer Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet edilir: "İmama bir Mecusî'nin köpeğini bir Müslüman eğitir, sonra da üzerine Allah'ın adını anarak salarsa, yakaladığı yenir mi? diye soruldu. Evet, dedi. O artık eğitilmiştir. Üzerine Allah'ın adı da anıldıktan sonra herhangi bir sakıncası olmaz." [c.1, s.293, h:24]

Ben derim ki: Bu rivayette "mükellibîn" ifadesinin mutlak tutulduğunu görüyoruz. ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, Ebu Hatem, İbn-i Abbas'dan, Mecusî'nin eğitilmiş köpeğini ya da Mecusî'nin eğittiği şahini veya doğanı alıp av hayvanının peşine salan Müslüman'ın durumuyla ilgili olarak şöyle rivayet eder: "Bu hayvanı salarken üzerine Al-lah'ın adını ansan da yakaladığı hayvanın etini yenmez. Çünkü o, Me-cusî tarafından eğitilmiştir. Oysa Allah "Allah'ın size ögrettiginden ögrettiginiz..." buyurmuştur.

Ancak bu rivayetin zayıflığı açıktır. Çünkü, "Allah'ın size ögrettiginden..." ifadesindeki hitap zahiren müminlere yönelik olsa da, Allah'ın öğrettiği şeylerle köpekleri eğitmeleri, Mecusîlerin ve diğer top-lumların köpeklere öğrettikleri davranışlardan farklı değildir. Bu anlamı, ayeti dinleyen herkes kavrayabilir. Çünkü müminin av

Mâide Sûresi 4-5 ....................................................... 361

köpeğini eğitmesini farklı kılacak ona özgü bir bilgisi söz konusu değildir. Dolayısıyla eğitilmiş köpeğin bir Müslüman tarafından eğitilmiş olması ile Müslüman olmayan biri tarafından eğitilmiş olması arasında herhangi bir fark yoktur. Nitekim bir Müslüman'ın malı olması ile başkasının malı olması arasında herhangi bir fark yoktur.

Tefsir-ul Ayyâşî'de belirtildiğine göre, Hişam b. Salim, İmam Cafer Sadık'ın (a.s), "Onların yemegi size helâldir."1 ifadesiyle ilgili olarak, "Mercimekleri, hububatları ve benzeri şeyler kastediliyor. Onlardan maksat da Ehlikitap'tır" dediğini rivayet etmiştir. [c.1, s.296, h:37]

Ben derim ki: Şeyh Tusi bu hadisi et-Tehzib adlı eserinde aktarır. Oradaki metin şöyledir: "Mercimek, nohut ve benzeri yiyecekler." [c.9, s.88, h:73.]

el-Kâfi ve et-Tehzib adlı eserlerde, Ammar b. Mervan'ın ve Sema- a'nın İmam Cafer Sadık'tan (a.s), Ehlikitab'ın yemeği ve onlardan helâl olanlarla ilgili olarak naklettikleri rivayetlerde İmam'ın, "Bununla kastedilen, hububattır" dediği belirtilir. [Füru-u Kâfi, c.6, s.263, h:1 ve 2. et-Teh-zib, c.9, s.88-89.]

el-Kâfi'de müellif kendi rivayet zinciriyle, İbn-i Müskan'dan, o da Kuteybe el-A'şa'dan şöyle rivayet eder: Adamın biri İmam Cafer Sadı-k'a (a.s) bir soru sordu, ben de yanındaydım. Adam dedi ki: "Bir koyun sürüsü bir Yahudi veya Hıristiyan çobana teslim edilse, sürüye bir hâl olsa ve o da koyunları kesmek durumunda kalsa, kestiği yenir mi?" İmam şu cevabı verdi: "Ne kestiğinin bedelini malına kat, ne de ondan ye. Çünkü hayvan kesilirken önemli olan üzerine Allah'ın adının anılmasıdır. Bu hususta Müslüman'dan başkasına güvenilmez." Bunun üzerine adam dedi ki: "Ama Allah, "Bugün size temiz şeyler helâl kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yemegi size helâldir..." buyuruyor. İmam Cafer Sadık (a.s) şu karşılığı verdi: "Babam derdi ki: Burada kastedilen, yemek, hubu-

-----

1- [Hadiste ayet lafız itibariyle değil de anlam itibariyle nakledilmiştir.]

362 ............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

bat ve benzeri şeylerdir." [Füru-u Kâfi, c.6, s.240, h:10]

Aynı hadisi Şeyh Tusî et-Tehzib adlı eserde1, Ayyâşî tefsirinde2 Kuteybe el-A'şa'dan, o da İmam Cafer Sadık'tan (a.s) rivayet etmiştir. Görüldüğü gibi rivayetlerde, ayette helâl olduğu belirtilen Ehlikita-b'ın yemeğinin, hububat ve benzeri şeylerden mamul olanlar şeklinde açıklanıyor. "et-Taam" kelimesi mutlak olarak kullanıldığında buna delâlet eder. İslâm'ın ilk dönemlerine ilişkin rivayet ve hikayelerden de bu anlaşılıyor. Bu yüzden bizim mezhebimize mensup ulemanın büyük bir kısmı, helâlliğin sadece hububat ve benzeri şeylerden mamul besinlerle sınırlı olduğu görüşündedir.

Bazı müfessirler, bu sınırlandırmayı öngören görüşleri savunanlara sert biçimde karşı çıkmış ve bunun Kur'ân'ın "et-taâm" kelimesine ilişkin genel kullanımıyla bağdaşmadığını söylemişlerdir.3 Adı geçen müfessir diyor ki: Kur'ân terminolojisinde ağırlıklı kullanım bu değildir. Örneğin yüce Allah Mâide suresinde, "Hem kendinize, hem de yolculara bir geçimlik olmak üzere deniz avı ve onun yemegi, size helâl kılındı." (Mâide, 96) buyuruyor. Hiç kimse de çıkıp, deniz avının yemeğinden maksat, buğday veya hububattır, demiyor. Yine: "Israil'in kendine haram kıldıgından başka, Israilogullarına bütün yiyecekler helâl idi." (Âl-i Imrân, 93) buyruluyor. Yine de biri çıkıp buradaki yiyecekten maksat buğday veya mutlak olarak hububattır, demiyor. Çünkü ne Tevrat'ın inişinden önce, ne de sonra, bunlardan bir şey Israiloğullarına haram kılınmış değildi. Şu hâlde "yemek" (et-taâm), tadılan veya yenilen her şey demektir. Yüce Allah, Talut'un dilinden nehir suyuyla ilgili olarak şöyle buyurmuştur: "Kim ondan içerse, artık o benden degildir ve kim de ondan tatmazsa, bendendir." [Bakara, 249] Bir di-


----------------------

1- [c.9, s.74, h:269]

2- [c.1, s.295, h:36]

3- el-Menar tefsirinin müellifi.

Mâide Sûresi 4-5 ............................................................ 363

ğer ayette de şöyle buyurmuştur: "Yemeği yiyince dagılın." [Ahzâb, 53] Ayetin orijinalinde geçen "taamtum" fiili, yeme anlamında kullanılmıştır."1 Keşke adı geçen müfessirin, "et-taâm" kelimesi mutlak olarak kullanıldığı zaman hububat ve benzeri şeyleri ifade eder" sözünden ne anladığını bir bilseydim. O, hiç duraklamadan buna "lem yet'amhu =tadmazsa" ve "taamtum=yediniz" fiil türevleriyle karşı çıkıyor? Oysa, yukarıdaki değerlendirme "et-taam" kelimesi için yapılmıştır, bu kelimeden türeyen fiiller için değil. Bir de, "taâm-ul bahr" (deniz yiyeceği) ifadesini örnek gösteriyor. Ki aslında tamlama konuya ilişkin en güzel karinedir. Çünkü denizde buğday ve arpa bitmez.

Aynı şekilde, "Bütün yiyecekler İsrailogullarına helâl idi." ayetini örnek gösteriyor; sonra kendisi, dinlerinin onlara buğday ve hububat türü bir yiyeceği haram kılmadığını belirtiyor. Oysa adı geçen müfessir, Kur'ân'da bu kelimenin mutlak olarak kullanıldığı aşağıdaki ayetlere bakmalı, sonra diyeceğini demeliydi. "...bir yoksula yedirecek kadar fidye vardır." (Bakara, 184) "Yahut yoksullara yedirme şeklinde keffaret." (Mâide, 95) "Yemegi yedirirler." (Insan, 8) "Insan şu yiyecegine baksın." (Abese, 24) vb. ayetler.

Sonra adı geçen müfessir diyor ki: "Hububat helâl veya harama konu olan bir madde değildir. Böyle bir değerlendirme ancak et için söz konusu olabilir. Bunun da gerisinde hayvanın eceliyle ölmesi gibi somut bir gerekçe ya da üzerinde Allah'tan başkasının adı anılarak kesilmesi gibi manevî bir gerekçe vardır. Bu yüzden yüce Allah, 'De ki: Bana vahiy olunanda, yiyen kimse için haram kılınmış bir şey bulamıyorum. Ancak leş yahut akıtılmış kan... olursa başka.' (En'âm, 145) Bu ayette sayılan şıkların tümü hayvanla ilintilidir ve söylendiği gibi haram oluşun sınırlılığını ortaya koyan açık ve tevili kabul etmeyen bir ifade konumundadır. Dolayısıyla bunun dışındaki herhangi bir şeyin haram olduğunun kanıtlanması

------

1- [el-Menar tefsiri, c.6, s.177.]

364 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

için nassa ve açıklamaya ihtiyaç vardır." Adı geçen müfessirin bu açıklaması, bir önceki paragraftaki açıklamasından daha ilginçtir. "Hububat helâl veya harama konu olan bir madde değildir. Böyle bir değerlendirme ancak et için söz konusu olabilir." sözüne gelince; ona sormak lazım, hangi zamanı kastediyorsun? Asırlardan beri zihinlerin İslâm'a ve genel hükümlerine adapte olduğu şu zamanları mı kastediyorsun, vahyin inmeye devam ettiği ve dinin henüz birkaç yıllık bir ömre sahip olduğu zamanları mı? Nitekim o dönemlerde hububat ve benzerlerine ilişkin hükümlerden daha açığını ve daha belirginini içeren sorular yöneltilmiş, net cevaplar alınmıştır. Yüce Allah, aşağıdaki ayette olduğu gibi bunların bir kısmına işaret etmiştir: "Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar." (Bakara, 215)

Abd b. Hamid Katade'den şöyle rivayet eder: "Bize anlatıldı ki: Bazı adamlar şöyle demişler: 'Bizim dinimiz ayrı, onların dini ayrı olduğu hâlde onların kadınlarıyla nasıl evleneceğiz?' Bunun üzerine yüce Allah, 'Kim imanı inkâr ederse, onun ameli boşa çıkmıştır.' ayetini indirdi..." Daha önce geçtiği gibi ileriki sayfalarda ve rivayetlerin kapsamı içinde de bu sözlerin benzerlerine yer vereceğiz. Nitekim temettü haccı ve benzeri konularda bu tür rivayetlere yer verdik.

Ehlikitab'ın namuslu kadınlarıyla evlenmenin helâl olduğuna ilişkin hükmü içeren ayetin inişinden sonra bile bu tür sözleri söyleyenler, ayetin inişinden önce Ehlikitap'tan olan kimselerle bir sofrada oturup yemek yemenin, onlardan alınan hububat türü malzemeleri yemenin, bunlardan elde edilen ekmek ve helme gibi gıdaları almanın ve bu türden yapılan yemekleri yemenin helâl olup olmadığını sormazlar mı? "Bu yiyecekleri nasıl yeriz? Onların dini ayrı, bizim ki ayrı." demezler mi? Üstelik yüce Allah da müminlere onları sevmeyi, dost edinmeyi, onlara yaklaşmayı, onlara güvenip dayanmayı birçok ayette yasaklamışken?!

Aslında onun, "Böyle bir değerlendirme ancak et için söz konusu olabilir." şeklindeki sözleri, aleyhine kanıt olarak da kullanı-

Mâide Sûresi 4-5 .......................................................... 365

labilir. Şöyle ki: Yüce Allah Mekke döneminde inen, "De ki: Bana vahyolunanda, yiyen kimse için haram kılınmış bir şey bulamıyorum. Ancak leş... olursa başka." (En'âm, 145) ayetinde ve Nahl suresindeki ilgili ayetinde, Mâide suresinden önce inen Bakara suresinin ilgili ayetinde ve tefsirini sunduğumuz ayetten önce, "Size şunlar haram kılındı: Leş..." ayetinde genel olarak yenilmesi haram olan etleri açıklamışken, nasıl böyle bir soru yöneltebiliyorlar? Dolayısıyla bu görüşü savunan kimsenin perspektifinden baktığımız zaman, bu ayet Ehlikitab'ın kestiklerinin haram olmadığına ilişkin bir nass ya da nass hükmünde olduğuna göre, Mekke inişlisiyle, Medine inişlisiyle bunca ayet, ardarda ve defalarca helâlliğini vurguladıkları hâlde, bu uygulama bu şekilde devam ettiği, korunduğu, öğretildiği ve pratize edildiği hâlde, bunların Ehlikitab'ın kestiğinin helâl olup olmadığını sormaları normal mıdır?

Adı geçen müfessirin, "En'âm suresindeki ilgili ayet haramlığın orada zikredilenlerle sınırlı olduğuna ilişkin bir nass hükmündedir. Bunun dışında, söz gelimi Ehlikitab'ın kestiğinin haramlığı için kanıt göstermek gerekir." sözüne gelince; hiç kuşkusuz, her hükmün dayanacağı bir kanıta ihtiyacı vardır. Adı geçen müfessirin bu sözü açıkça ortaya koyuyor ki bu ayette zikredilenlerin ötesinde, herhangi bir şeyin haramlığına ilişkin başka bir kanıtın olmaması durumunda bu sınırlandırma geçerliliğini korur.

Şayet bu müfessirin kanıt derken kastettiği, hadisleri de kapsayan türdense, Ehlikitab'ın kestiğinin haram olduğunu savunanlar, ayetin açıklaması bağlamında buna ilişkin rivayetler sunmaktadırlar. Biz de önceki açıklamalarımızda bunların bir kısmına yer verdik.

Eğer kanıt derken kastettiği sadece kitap (Kur'ân) ise, bu kanıtsız zorlama eseri bir yaklaşımdır. Çünkü sünnet, kitaptan ayrılmaz ve kanıtsallık açısından ona paralel bir çizgide gelişir. Ayrıca müfessire sormak gerekir: Ehlikitab'ın dışındaki putperest ve materyalist kâfirlerin kestiklerine ne dersin? Acaba, meşru kesil-

366 ............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

me yöntemi esas alınmadığı için, onların kestiklerini leş kabul edip haram sayacak mısın? Bir hayvanı kıbleye doğru kesilmediğinden ve üzerine Allah'ın adı anılmadığından dolayı tezkiye edilmemiş saymakla onu gayr-i İslâmî bir yöntemle kesmek ve tezkiye etmek arasında ne fark vardır? Ki yüce Allah böyle bir uygulamadan hoşnut olmamış ve onun yerine İslâmî kesimi önermiştir?

Şu hâlde dinin nazarında bunların tümü pistir. Allah da, pis şeyleri haram kılmıştır: "Onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar." (A'râf, 157) Tefsirini sunduğumuz ayetin öncesindeki ayette de şöyle buyurmuştur: "Sana, kendilerine neyin helâl kılındıgını soruyorlar. De ki: Size temiz şeyler helâl kılındı." Gerek sorunun ve gerekse cevabın üslûbundan, helâlliğin sırf temiz şeylerle sınırlı olduğuna ilişkin gayet açık bir kanıt algılıyoruz. Tefsirini sunduğumuz ayetin girişinde yer alan, "Bugün size temiz şeyler helâl kılındı." ifadesi de, ayetin ana teması kullara yönelik lütuf ve minnet olduğu için, sözünü ettiğimiz sınırlandırmaya delâlet ediyor. Eğer kâfirlerin kestiklerinin haram oluşunun gerekçesi, onların Allah'tan başkasının adını, örneğin bir putunkini anarak kesmiş olmaları olsaydı, yeniden şu soru gündeme gelirdi: Bir hayvanı keserken üzerine Allah'tan başkasını anmakla, Allah'ın razı olmadığı için yürürlükten kaldırdığı bir yöntemle kesip üzerine Allah'ın adını anmak arasında ne fark vardır?

Adı geçen müfessir daha sonra şöyle diyor: "Yüce Allah, Arap müşriklerinin, yukarıda örnekleri sunulan leş türlerini yemelerini ve putlar için kurbanlar kesmelerini sert bir şekilde kınamıştır. Ki ilk Müslümanlar, gelenekleri üzere bu konuda yumuşak ve duyarsız davranmasınlar. Ehlikitap, leş yemek ve putlar adına hayvan kesmek geleneğine ilk Müslümanlardan daha uzaktılar. [Bu yüzden, Allah onların kestiklerine ilişkin hükmü açıklamamıştır.]" Mezkur müfessir, Ehlikitab'ın bir kolu olan Hıristiyanların domuz etini yediklerini unutmuş bulunuyor. Oysa yüce Allah, onların bu tutumunu gündeme getirerek sert bir üslûpla eleştirmiştir. Kal-

Mâide Sûresi 4-5 ............................................................ 367

dı ki Hıristiyanlar, Mesih'in kendini, feda etmesi suretiyle, haramlığın ortadan kalktığını ileri sürerek müşriklerin mubah gördüğü her şeyi yerlerdi. Kaldı ki bu çıkarsama, çürük bir istihsandır; bir yarar sağlamadığı gibi, Allah'ın sözünün, ayetlerinin anlamının ve dinî hükümlerinin kavranması bağlamında böylesine çürük bir mantık esas alınmaz.

Daha sonra şöyle diyor: "Kur'ân'ın bu yaklaşımı, dinsel siyasetin bir gereğiydi. Arap müşriklerine karşı sert davranılması gerekiyordu ki, Arap yarımadasında İslâm'ı kabul etmeyen kimse kalmasın. Buna karşın, Ehlikitap'la yumuşak ilişkiler geliştirildi." Müfessir, buna ilişkin bir kanıt olarak bazı sahabelerin kilise ve benzeri mekânlar için kesilen hayvanların etlerinin helâl olduğuna dair fetvalarını gösteriyor.

Müfessirin bu değerlendirmesi, yüce Allah'ın Arapları diğer uluslar arasında seçtiğine, diğer uluslara karşı bir üstünlüğe sahip olduklarına ilişkin rivayetlere dayanan bir tezden kaynaklanmaktadır. Nitekim bu tezin resmi ideoloji olarak benimsendiği dönemlerde Arap olmayan Müslüman uluslar "mevâlî" (köleler, hizmetçiler) olarak isimlendirilirlerdi. Ancak bu tez, Kur'ân ayetleriyle hiçbir şekilde bağdaşmamaktadır: "Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah yanında en üstün olanınız, günahlardan en çok korunanızdır." (Hucurât, 13) Ehlibeyt İmamlarından gelen birçok hadis, bu tezin tersini içeren ifadeler kapsamaktadır.

İslâm dini, mesajını sunarken Arapları bir yana, diğer ulusları da bir yana koymamıştır. Aksine Arap olsun, olmasın Ehlikitap'tan olmayan tüm müşrikleri aynı kefeye koymuştur. Müşriklerin önüne, İslâm'a girip mümin olmaktan başka bir seçenek bırakmamıştır. Arap olsun, olmasın tüm Ehlikitab'ı da bir kefeye koymuştur. Onlardan da, Müslüman olmamaları durumunda zimmet kapsamına girip cizye ödemelerini kabul etmiştir.

Adı geçen müfessirin bu yaklaşımını bir an için doğru kabul etsek bile, bu cümlenin kapalılığından dolayı en fazla onlar için bir

368 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

kolaylaştırma yönüne gidildiğine delâlet eder, başka değil. Fakat bu kolaylaştırmanın, kendi yöntemlerine ve geleneklerine göre kesseler bile kestikleri hayvanın etinin yenilebileceği şeklinde gerçekleşmesinin gerekliliğine ilişkin bir kanıtın bu ifadeden çıkamayacağı açıktır.

Söz konusu müfessirin, bazı sahabelerin uygulamaları ve sözleri ile ilgili olarak söylediklerine gelince, bu hususta söyleyeceğimiz şudur: Sahabenin uygulaması ve sözü kanıt değildir.

Buraya kadar yapılan açıklamalardan, ne tefsirini sunduğumuz ayetin, ne de herhangi bir ayetin, Ehlikitab'ın gayr-i İslâmî bir yöntemle kestiği hayvanların etinin de yenebileceğine yönelik bir kanıt içermediği anlaşılıyor. Bizim mezhebimize mensup bazı âlimlerin de belirttiği gibi, ayetin zahirinden hareketle, Ehlikitab'ın kestiklerinin helâl olduğunu kabul etsek bile, bunun İslâmî ve meşru bir boğazlamayla gerçekleştiğinin bilinmesini şart koşuyoruz.

Daha önce işaret ettiğimiz gibi el-Kâfi ve et-Tehzib adlı eserlerde yer alan İmam Sadık'ın (a.s) sözünden şu anlaşılmaktadır: "Hayvan kesilirken önemli olan, üzerine Allah'ın adının anılmasıdır. Bu hususta da Müslüman'dan başkasına güvenilmez. [Önemli olan, Allah'ın adının anılması ise, bu durumda Ehlikitab'ın hayvan keserken Allah'ın adını andığını kesin olarak biliyorsak, bizim için helâl olur.]" Daha ayrıntılı bilgi için fıkıh kaynaklarına başvurulabilir. Tefsir-ul Ayyâşî'de İmam Sadık'ın (a.s), "Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar..." ifadesi hakkında, "Burada [muhsan kadınlardan,] iffetli kadınlar kastedilmiştir." dediği rivayet edilir. [c.1, s.296, h:39]

Aynı eserde İmam Sadık'ın (a.s), "İnanan kadınlardan iffetli olanlar..." ifadesinden Müslüman [Şiî-Sünnî] kadınlar kastedilmiştir." dediği de rivayet edilir.

Tefsir-ul Kummî'de Peygamberimizin (s.a.a) şöyle buyurduğu belirtilir: "Sadece cizye ödeyen kitabîlerin kadınlarıyla evlenmek helâldir. Bunun dışındakilerle evlenmek helâl değildir."

Mâide Sûresi 4-5 ........................................................... 369

Ben derim ki: Çünkü cizye ödemeyen Ehlikitap, bu sırada muharib kâfir olur, ki onlarla evlenmek câiz değildir.

el-Kâfi ve et-Tehzib adlı eserlerde, İmam Bâkır'ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: "Ehlikitap kadınları içinde sadece kıt akıllılarıyla evlenmek caizdir." [Füru-u Kâfi, c.5, s.357, h:2; Tehzib-ul Ahkâm, c.7, s.299, h:7]

Men la Yahzuruh-ul Fakih adlı eserde, İmam Sadık'ın (a.s) Hıristiyan ve Yahudi bir kadınla evlenen bir adamla ilgili olarak şöyle dediği rivayet edilir: "Eğer Müslüman bir kadın bulabiliyorsa, Yahudi ve Hıristiyan kadını ne yapacak?" Bunun üzerine denildi ki: "Ama adam bu kadına aşık olmuşsa ne yapsın?" buyurdu ki: "Eğer illa da bu işi yapmak zorundaysa, kadının içki içmesini, domuz eti yemesini yasaklasın. Şunu da bil ki, bu evlilik adamın dini açısından, bir kusur göstergesidir." [c.3, s.407, h:4422]

et-Tehzib adlı eserde İmam Sadık'ın şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Özgür, [köle olmayan] bir kadınla evli olan bir kimsenin, Yahudi veya Hıristiyan bir kadınla müt'â evliliği yapmasının herhangi bir sakıncası yoktur." [c.7, s.300, h:1253.]

Men la Yahzuruh-ul Fakih adlı eserde İmam Bâkır'dan (a.s) şöyle rivayet edilir: "Bir gün ona, Müslüman bir erkek Mecusî bir kadınla evlenebilir mi?" diye soruldu: "Hayır, dedi. Fakat Mecusî bir cariyesi varsa, onunla birleşmesinin; ancak azil yapmasının (meniyi dışarı akıtması) ve ondan çocuk edinmeyi düşünmemesinin bir sakıncası yoktur." [c.3, s.407, h:4423]

el-Kâfi adlı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle Abdullah b. Sinan'dan, o da İmam Cafer Sadık'tan (a.s) bir hadiste şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Müslüman bir erkeğin Yahudi ve Hıristiyan bir kadınla evlenmesini istemem, çocuğunun Yahudileşmesinden veya Hıristiyanlaşmasından korkarım." [Füru-u Kâfi, c.5, s.351, h:15]

el-Kâfi'de, müellif kendi rivayet zinciriyle Zürare'den, Tefsir-ul Ayyâşî'de müellif Mes'ade b. Sadaka'dan şöyle rivayet ederler: "İmam Bâkır'dan (a.s): 'Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden

370 ...............................................El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

iffetli kadınlar...' ayetini sordum." Buyurdu ki: "Bu ayet, 'Kâfir kadınları nikâhınızda tutmayın.' ayetiyle neshedilmiştir." [Füru-u Kâfi, c.5, s.358, h:8.]

Ben derim ki: Bu rivayette bir problem var. Çünkü "...tutmayın..." ayeti, "iffetli kadınlar..." ayetinden önce inmiştir. Oysa nesheden ayetin neshedilen ayetten önce inmiş olması caiz değildir. Kaldı ki, rivayetlerde, Mâide suresinin neshedilen değil, nesheden olduğu belirtilir. Daha önce bu hususa değindik. Ayrıca ayetin neshedilmediğinin kanıtı, yukarıda yer verdiğimiz ve Ehlikitap kadınlarıyla müt'a evliliği yapılabileceğini ifade eden rivayettir. Ashap, Ehlikitap kadınlarıyla müt'a evliliği yapmışlardır. Müt'a ayetini (Nisâ, 24) tefsir ederken, müt'anın meşru bir nikâh ve evlilik şekli olduğunu belirtmiştik.

Evet! Biri diyebilir ki: "Kâfir kadınları nikâhınızda tutmayın..." ifadesi, önceden inmiş olması ve tahsis edici özelliğiyle, "Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar..." ifadesini sınırlandırarak, daimi evliliği bu ifadenin mutlaklığının dışına çıkarmıştır. Çünkü bu ayet, nikâhı tutmanın yasaklığına delâlet eder. Bu ise, daimi nikâhla örtüştüğü gibi ayetin inişine konu olan, kocanın Müslüman olmasından sonra nikâhın tutulmasına da delâlet eder.

Buna şu şekilde itiraz edilebilir: "Söz konusu ayet, kocanın Müslüman olması, karısının küfür üzere kalması problemi bağlamında inmiştir." Ancak bu itiraza kulak asmamak gerekir. Çünkü hiçbir zaman ayetin iniş sebebi, onun lafzının açıkça işaret ettiği anlamı sınırlandırmaz. Tefsirimizin 1. cildinde Bakara suresinin nesh konusunu içeren ayetini incelerken, Kur'ân geleneğinde ve aslı itibariyle nesh olgusunu tahsis kılma gibi terminolojide belirtilmeyen nesh eylemini de kapsadığını belirtmiştik.

Bazı rivayetlerde bu ayetin, "Müşrik kadınlarla evlenmeyin..." ayetiyle neshedildiği belirtilmiştir. Daha önce bu tür rivayetlerin problematiğine dikkat çekmiştik. Bu konuyla ilgili doyurucu bilgi için fıkıh kitaplarına baş vurulabilir.

Mâide Sûresi 4-5 ........................................................... 371

Tefsir-ul Ayyâşî'de, "Kim imanı inkâr ederse, onun ameli boşa çıkmıştır..." ifadesiyle ilgili olarak Eban b. Abdurrahman'dan şöyle rivayet edilir: İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöyle dediğini duydum: "Kişinin İslâm'dan çıkması için yeterli olan en basit şey, hakka aykırı bildiği bir görüşü belirtmesi ve bu görüşte ayak diretmesidir. Nitekim yüce Allah, 'Kim imanı inkâr ederse, onun ameli boşa çıkmıştır.' buyurmuştur." İmam devamla şöyle buyurmuştur: Imanı inkâr eden kimse, Allah'ın emrettiği şekilde amel etmeyen ve ona razı olmayan kimsedir." [c.1, s.297, h:42]

Aynı eserde Muhammed b. Müslim, İmam Bâkır (a.s) ve İmam Sa-dık'tan (a.s) birisinden şöyle rivayet eder: "Imanı inkâr etmek, sonunda bütünü terk edecek şekilde peyderpey amelleri işlememektir." [c.1, s.297, h:43]

Ben derim ki: Önceki açıklamalarımıza bakılırsa, bu tür rivayetlerin içerdikleri tefsirle ilgili özelliklerin açıklığa kavuşturulduğu net bir şekilde anlaşılır.

Aynı eserde, Ubeyd b. Zürare'den şöyle rivayet edilir: İmam Cafer Sadık'tan (a.s), "Kim imanı inkâr ederse, onun ameli boşa çıkmıştır." ayetinin ne anlama geldiğini sordum." Buyurdu ki: "Kişinin kendisinin de kabul edip inandığı ameli terk etmesi kastediliyor. Sözgelimi hastalık ve engelleyici bir mazeret olmaksızın namazı terk etmesi bunun bir örneğidir." [c.1, s.296, h:41]

Ben derim ki: Yüce Allah, "Allah sizin imanınızı zayi edecek degildir." (Bakara, 143) ayetinde, namazı iman olarak nitelendirmiştir. İmamın da özellikle namazı örnek göstermesi bu yüzden olabilir. Tefsir-ul Kummî'de belirtildiğine göre, İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "İman ettikten sonra şirk ehline itaat eden kimse, imanı inkâr etmiş olur."

el-Besâir adlı eserde, Ebu Hamza'nın şöyle dediği rivayet edilir: İmam Bâkır'dan (a.s), "Kim imanı inkâr ederse, onun ameli boşa çıkmıştır ve o, ahirette kaybedenlerdendir." ayetinin anlamını

372 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

sordum. Buyurdu ki: "Bu ayetin, Kur'ân'ın batınî anlamı açısından açıklaması, 'Kim Ali'nin velayetini inkâr ederse...' şeklindedir. Çünkü Ali, somut imandır." [Besair-ud Derecat, s.77, h:5.]

Ben derim ki: Bu açıklama anlam itibariyle Kur'ân'ın zahirinin karşısında yer alan batınî yönünün yansımasıdır. Tefsirimizin 3. cildinde muhkem ve müteşabih kavramları üzerinde dururken, bu konuda ayrıntılı bilgiler sunduk.

İmamın bu değerlendirmesi bir uyarlama, soyut ve genel bir anlamın somut ve özel bir olguya tatbiki de olabilir. Nitekim Peygamber efendimiz (s.a.a), Hendek Savaşında Amr b. Abduved karşısında er meydanına çıkan Hz. Ali'yi (a.s), "İmanın tamamı küfrün tamamının karşısına çıktı." sözleriyle iman olarak nitelendirmiştir.1 Bu anlamı destekleyen başka rivayetler de vardır.



------

1- [Bihar-ul Envar, c.20, s.215, h:2]