El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân–c.5
 


328 ............................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

taşlara tapar ve onlar için hayvan keserlerdi. "(hayvan etini) fal oklarıyla bölmeniz. Bunlar yoldan çıkmaktır." Cahiliye döneminde Araplar, bir deveyi tutup on parçaya bölerlerdi. Sonra üzerinde toplanıp on tane ok arasında taksim ederlerdi. On oku bir adama verirlerdi. Bunlardan yedi tanesinin payı vardı, üç tanesinin yoktu."

"Payı bulunan okların adları şöyleydi: 1) Fezz, 2) Tev'em, 3) Musbil, 4) Nafis, 5) Hils, 6) Rakib, 7) Mualla. Fezz okunun bir payı, Tev'em okunun iki payı, Müsbil okunun üç payı, Nafis okunun dört payı, Hils okunun beş payı, Rakib okunun altı payı ve Mualla okunun da yedi payı vardı."

"Payı olmayan oklar da şunlardı: 1) Sefih, 2) Menih, 3) Vağd. Devenin bedelini kendisine hiç pay çıkmayan adamlar öderdi. Dolayısıyla bir kumardı bu ve Allah tarafından haram kılındı." Ben derim ki: Rivayette, boğulmuş, vurulmuş, yüksekten düşmüş hayvanla ilgili açıklama, bir sonraki rivayetten de anlaşılacağı gibi, örneklendirme şeklinde açıklama niteliğindedir. "Henüz canları çıkmadan kestikleriniz hariç" ifadesinin "Yırtıcı hayvan tarafından parçalanarak ölmüş olan" ifadesinin yanında ve aynı şekilde "bunlar yoldan çıkmaktır" ifadesinin "fal oklarıyla bölmeniz" ifadesinin yanında yer alması, herhangi bir sınırlandırmanın söz konusu olduğuna kanıt oluşturmaz. [Yani, buna dayanarak sadece yırtıcı hayvanlar tarafından parçalanıp ancak canları çıkmadan kestiğiniz helâldir ve aynı şekilde sadece fal oklarıyla bölmenin fısk olduğuna delil olmaz.]

Tefsir-ul Ayyâşî'de, Ayyuk b. Kasut'tan, o da İmam Cafer Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet edilir: "Boğulmuş" ifadesiyle bağlı olduğu yerde sıkışıp boğulan, "mevkûze" [mealde vurulmuş olarak anlam verdiğimiz madde] hastalığın şiddetinden dolayı boğazlanmanın acısını hissetmeyen, tepinmeyen ve vücudundan kan akmayan, "yukarıdan düşmüş" (mütereddiye) ise, evin damından veya benzeri şeyden aşağı düşen, "boynuzlanmış" (natiha) ise, hemcinsiyle vuruşarak boynuzlanan hayvan demektir." [c.1, s.292]

Mâide Sûresi 1-3 ......................................................... 329

Aynı eserde, Hasan b. Ali el-Veşşa'dan, o da İmam Rıza'dan (a.s) şöyle rivayet edilir: Veşşa şöyle der: İmamın şöyle dediğini duydum: "Yukarıdan düşmüş, boynuzlanmış ve yırtıcı hayvan tarafından parçalanmış bir hayvanı henüz can vermeden yetişip boğazlarsan, etini yiyebilirsin." [c.1, s.292]

Aynı eserde, Muhammed b. Abdullah'tan, o da bazı arkadaşlarından şöyle rivayet edilir: İmam Cafer Sadık'a (a.s) dedim ki: "Kurban olduğum, söyler misin Allah niçin leşi, kanı ve domuz etini haram kılmıştır?" Buyurdu ki: "Yüce Allah, bunları kullarına haram kılmış, başkalarını da helâl kılmışsa bu, O'nun haram kıldığı şeylerden hoşlanmadığı, helâl kıldığı şeylerden de hoşlandığı için değildir.

Tam tersine, ulu Allah muhlukatı yaratmış, bedenlerinin nasıl ayakta kalacağını, hangi şeylerin onlara yarayacağını bilmektedir. Dolayısıyla bunları onlara helâl kılmış yararlanmalarını serbest bırakmıştır. Varlıkların çıkarı bunu gerektirdiği için katından bir lütuf olarak mubah saymıştır. Yine onlara zararlı olan şeyleri de bilmektedir. Bu yüzden zararlı olan şeyleri yasaklamış, istifade etmelerini haram kılmıştır. Ardından zor durumda kalan kimselere bunları mubah kılmıştır. Bedenlerinin ancak bunlarla ayakta kalabilecekleri durumlarda helâl etmiştir. Böyle durumlarda bedenin ayakta durmasını sağlayacak miktarın yenmesini emretmiştir, fazla değil.

"Leşin haram kılınışının hikmetine gelince; leşe yaklaşan, ondan yiyen insanın muhakkak bedeni zayıf düşer, cismi küçülür, gücü azalır, soyu kesilir. Leş yiyen insan ancak ansızın ölür." "Kan yemenin haram kılınışının hikmeti şudur: Kan yemek, insanların dünyaya çok düşkün, katı kalpli, şefkat ve merhametinin az olmasına sebep olur. Böylelerinin evlâtlarını, anne ve babalarını öldürmeyeceklerinden emin olunmaz. Yakın akraba ve birlikte olduğu arkadaşı onun tehlikesinden emanda olmaz."

"Domuz etinin haram kılınışının hikmeti şudur: Ulu Allah bir kavmi domuz, maymun, ayı ve benzeri çeşitli hayvanlara dönüştürmüştür. Sonra bu hayvanların yenmesini yasaklamıştır ki, on-

330 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

dan yararlanılmasın ve bu cezalandırma türü hafif alınmasın." "İçkiye gelince; Allah, onu yıkıcı etkisinden ve çıkardığı fesattan dolayı haram kılmıştır. Sürekli içki içen alkolik bir insan putperest gibidir. Içkinin etkisiyle takatsiz düşer, beden sürekli titrer. Içki kişinin aydınlığını yok eder, kişiliğini, onurunu ayaklar altına alır. Onu kan dökmek ve zina etmek gibi haram olan davranışları işlemeye sürükler. Sarhoş olup aklını yitirdikten sonra mahremine musallat olmayacağını kimse garanti edemez. Içki, içeni her türlü kötülükten başka bir şeye yöneltmez." [c.1, s.291]

GADIR-I HUM AYETININ HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


Gayet-ul Meram adlı eserde şöyle bir rivayet yer alır: Ebu-l Muey-yed Muvaffak b. Ahmed "Fazail-u Ali" kitabında der ki: Bana Seyyid-ul Huffaz Şehrdar b. Şireveyh b. Şehrdar ed-Deylemi Hemedan'dan tarafıma yazdığı bir mektupta anlattı. Ona da Ebul Feth Abdus b. Abdullah b. Abdus el-Hemedani bir mektupta aktarmış.

O da Abdullah b. Ishak el-Bağavi'den duymuş, ona Hüseyin b. Uleyl el-Ganavî anlatmış, o Muhammed b. Abdurrahman ez- Zarra'dan duymuş, ona Kays b. Hafs bildirmiş, o da Ali b. Hüseyin'- den haber almış, ona da Ebu Said el-Hudrî'den naklen Ebu Hüreyre aktarmış:

Resulullah (s.a.a) halkı Gadir-i Hum'a çağırdığı gün, orda bulunan bir ağacın altındaki dikenleri ve çerçöpü toplayıp atmalarını emretti; bunun üzerine ağacın altı temizlendi. O gün Perşembe günüydü; Peygamberin insanları Ali'ye çağırdığı gündü. Ali'nin kolundan tutup kaldırdı. Öyle ki, insanlar koltuk altının beyazlığını görebiliyorlardı. Daha birbirlerinden ayrılmamıştılar ki, "Bugün sizin için dininizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'a razı oldum." ayeti indi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a), dinin kemale erişinden, nimetin tamamlanmasından, Rabbinin risaletinden ve Ali'nin velayetinden razı oluşun-

Mâide Sûresi 1-3 ........................................................... 331

dan dolayı "Allah-u Ekber." dedi. Sonra şöyle buyurdu: "Allah'ım! Onu veli edinenin velisi ol. Ona düşman olanın düşmanı ol. Ona yardım edene yardımcı ol. Onu terk edeni sen de yüz üstü bırak." Hassan b. Sabit, "Ya Resulullah, birkaç beyit söylememe izin veriyor musun?" dedi. Resulullah, "Söyle, onu Allah kalbine ilham eder." buyurdu. Hassan şu beyitleri okudu: "Gadir günü Peygamberleri haykırıyordu onlara Hum mıntıkasında ve nebi ne değerli haykırıcı idi! 'Ben sizin mevlanız ve velinizim öyle mi?' derken. Onlar hiç çekinmeden şöyle dediler:

'Senin ilâhın mevlamız, sen de velimizsin İnsanlar içinde buna isyan eden kimse bulamazsın.' Dedi ki ona: Kalk ey Ali, çünkü ben, benden sonra İmam ve yol gösterici olarak sana razı oldum." Gayet-ul Meram'da Hafız Ebu Nuaym'ın "Ma Nezele Min-el Kur'- ân Fî Aliyyin Emir-il Mü'minin=Ali b. Ebu Talib hakkında inen Kur'ân ayetleri" adlı eserinden merfu olarak [rivayet zincirine yer vermeksizin] Kays b. Rebi'den, o da Ebu Harun el-Abdi'den, o da Ebu Said el-Hudri'den aynı rivayeti nakleder; ancak beyitlerin sonunda şu ifadelerin de yer aldığını belirtir: "Ben kimin mevlasıysam, bu da onun velisidir.

Veli edinerek onun sadık yardımcıları olun. Işte burada dua etti ki: Allah'ım, ona dost olanın dostu ol. Ali'ye düşman olanın da düşmanı ol." Yine Gayet-ul Meram'da, "Ma Nezele Minel Kur'ân..." adlı eserde şöyle nakledilir: Müellif merfu olarak Ali b. Amir'den, o da Ebul Haccaf'tan, o da A'maş'tan, o da Udda'dan şöyle rivayet eder: Şu ayet Ali b. Ebu Talip'le ilgili olarak Resulullah'a (s.a.a) inmiştir: "Ey Resul! Rabbinden sana indirileni duyur." [Mâide, 67] Yüce Allah şöyle de buyurmuştur: "Bugün sizin dininizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'a razı oldum."

332 ............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Gayet-ul Meram'da Ibrahim b. Muhammed el-Hameveyni'den şöyle rivayet edilir: Bize Şeyh Taceddin Ebu Talib Ali b. Hüseyin b. Osman b. Abdullah el-Hazin anlattı. Ona İmam Burhaneddin Nasır b. Ebul Mekarim el-Mutarrizi anlatmış ve ona nakil izni de verilmiş. Ona da İmam Ahtab Harezm Ebul Müeyyed Muvaffak b. Ahmed el- Mekki el-Harezmi anlatmış. Ona da Seyyid-ul Huffaz Hamedan'dan yazdığı bir mektupla bildirmiş, ona da bir yazıyla er-Reis Ebul Feth haber vermiş, ona Abdullah b. Ishak el-Bağavi haber vermiş. Ona da Hasan b. Akil el-Ganavi bildirmiş, o da Muhammed b. Abdullah ez-Zarra'dan duymuş, ona Kays b. Hafs anlatmış, ona Ali b. Hasan el-Abdi, Ebu Harun el-Abdi'den, Ebu Said el-Hudri'den naklen ilk hadisin benzerini rivayet etmiştir.

Yine Hameveynî'den, o da Seyyid-il Huffaz ve Ebu Mansur Şehrdar b. Şireveyhi b. Şehrdar ed-Deylemi'den rivayet etmiştir ki: Bize Hasan b. Ahmed b. Hasan el-Haddad el-Mukri el-Hafız, Ahmed b. Abdullah b. Ahmed'den, o da Muhammed b. Ahmed b. Ali'den rivayet etti. Onlara Muhammed b. Osman b. Ebu Şeybe aktarmış. O da Yahya el-Himmanî'den duymuş, ona Kays b. Rebi, Ebu Harun el- Abdi'den, o da Ebu Said el-Hudri'den ilk hadisin benzerini aktarmıştır. Gayet-ul Meram'da daha sonra Hameveynî'nin bu hadisin peşinden şunları eklediği yer alır: "Bu hadis, değişik birçok kanaldan Ebu Said Sa'd b. Malik el-Hudri el-Ensari'ye dayanır."

Gayet-ul Meram'da Seyyid Razî'nin (r.a) "el-Menakib-ul Fahire" adlı eserinde Muhammed b. Ishak'tan, o da İmam Bâkır'dan (a.s), o babasından, o da dedesinden şöyle rivayet ettiği nakledilir: Resulullah (s.a.a) Veda Haccından dönünce Davcan adı verilen bir yerde konakladı. Bu sırada, "Ey Elçi! Rabbinden sana indirileni duyur, eger bunu yapmazsan, O'nun elçiligini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur." [Mâide, 67] ayeti indi. Insanlardan korunacağına ilişkin hüküm inince insanlara, "Namaz için toplanın" diye seslendi. Bunun üzerine oradakilerin tümü etrafında toplandı. Dedi ki: "Kendi canlarınıza kendinizden daha fazla tasarruf

Mâide Sûresi 1-3 ............................................................. 333

hakkına sahip olan kimdir?" Hep birlikte "Allah ve Resulü" diye haykırdılar.

Bunun üzerine Resulullah, Ali b. Ebu Talib'in elinden tuttu ve "Ben kimin mevlasıysam Ali de onun mevlasıdır. Allah'ım ona dost olanın dostu ol, ona düşman olanın düşmanı ol. Ona yardım edene yardımcı ol. Onu terk edeni yüz üstü bırak. Çünkü o bendendir, ben de ondanım. O benim için Harun'un Musa nezdindeki mesabesindedir. Ancak benden sonra peygamber gelmeyecektir." buyurdu.

Bu [Ali'nin velayeti], yüce Allah'ın Hz. Muhammed'in (s.a.a) ümmetine emrettiği son farzdı. Sonra Peygamberine şu ayeti indirdi: "Bugün sizin için dininizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'a razı oldum."

İmam Bâkır (a.s) der ki: "Orada bulunanlar namaz, oruç, zekât ve hacla ilgili Allah'ın emrettiği bütün farzları kabul ettiler ve Peygamberi bu hususta da tasdik ettiler."

İbn-i Ishak der ki: İmam Bâkır'a sordum: "Bu olay ne zaman meydana geldi?" Dedi ki: Hicretin onuncu yılının zilhicce ayının on dokuzuncu1 gecesinde, Peygamberimizin Veda Haccından döndüğü sırada meydana geldi. Bu olay ile Peygamberimizin (s.a.a) vefatı arasında yüz gün fark vardır. Gadir Hum'da Resulullah'ı on iki kişi dinlemiştir."2

Gayet-ul Meram'da İbn-i Mağazilî'nin "el-Menakıb" adlı eserinde merfu olarak Ebu Hüreyre'den şöyle rivayet ettiği aktarılır: "Zilhicce ayının on sekizinci gününde oruç tutan kimseye Allah, altmış ayın sevabını yazar. O, Gadir-i Hum günüdür. O gün Allah Resulü Ali b. Ebi Talib için insanlardan biat almış ve şöyle buyurmuştur: 'Ben kimin mevlasıysam Ali de onun mevlasıdır. Allah'ım ona dost olana dost ol, onun düşmanına düşman ol. Ona yardım edene yardımcı ol.' Bu sözleri duyan Ömer b. Hattab şöyle dedi: 'Kutlu olsun,

-------

1- el-Burhan tefsirinde, "on yedinci gece..." şeklinde geçer.

2- el-Burhan tefsirinde, "Resulullah on iki kişinin adını zikretti." şeklinde geçer.

334 ............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

kutlu olsun sana ey Ebu Talib'in oğlu, artık benim mevlam ve bütün mümin erkeklerin ve kadınların da mevlası oldun.' Ardından yüce Allah, 'Bugün sizin için dininizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamamladım.' ayetini indirdi."

Gayet-ul Meram'da İbn-i Mürdeveyh'in "el-Menakıb" adlı eserinde ve Merzübanî'nin "Serikatuş-Şiir"1 adlı eserinde Ebu Said el- Hudri'den, Hatip'ten nakledilen hadisin benzerini rivayet ettikleri yer alır.

Ben derim ki: Bu iki hadisi Suyutî ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Ebu Said'den ve Ebu Hüreyre'den rivayet etmiştir. Bu arada hadislerin rivayet zincirlerinin zayıf olduğunu belirtmiştir. Birçok kanaldan sahabeler içerisinden -dikkatle incelenirse- Ömer b. Hattab, Ali b. Ebu Talib, Muaviye ve Semure'ye dayandırılarak ayetin Veda Haccının Arefe gününde nazil olduğu ve bu günün Cuma'ya rastladığı rivayet edilmiştir. Bunlar içinde güvenileni Ömer'den nakledilen rivayettir. Müellif bunu Humaydi, Abd b. Hamid, Ahmed, Buharî, Müslim, Tirmizi, Nesai, İbn-i Cerir, İbn-i Münzir, İbn-i Hibban ve Beyhaki "Sünen"inde Tarık b. Şihab'dan, o da Ömer'den, yine İbn-i Rahe-veyh'in "Müsned"inde, Abd b. Hamid Ebu Aliye kanalıyla Ömer'den, İbn-i Cerir, Kubaysa b. Ebu Zueyb kanalıyla Ömer'den, Bezzaz kanalıyla İbn-i Abbas'tan rivayet eder. Anlaşıldığı kadarıyla İbn-i Abbas da Ömer'den rivayet ediyor.

Ben derim ki: Suyuti'nin söz konusu iki hadisin rivayet zincirlerinin zayıf olduğunu belirtmesi, metnin de zayıf olmasını gerektirmez. Önceki açıklamalarda, ayetin içeriğinin, kendisiyle ilgili olarak dile getirilen ihtimaller ve anlamlar içinde ancak bununla örtüştüğünü kanıtlarıyla ortaya koyduk. Dolayısıyla söz konusu iki rivayet ve onlara benzer içerikli rivayetler, ilgili rivayetlerin içinde Kur'ân'la uyuşan rivayetlerdir. Öyleyse onların esas alınması lazım gelir.

Kaldı ki ayetin, "velayet meselesi" ile ilgili olarak indiğine iliş-

-----

1- [el-Gadir kitabında, "Mirkat-üş Şiir" diye geçer.]

Mâide Sûresi 1-3 ............................................................ 335

kin açıklamalar içeren -ve Şiî ve Sünnî kaynaklardaki toplam sayısı yirmiyi aşkın bulunan- bu hadİsler, "Ey Elçi, Rabbinden sana indirileni duyur..." (Mâide, 67) ayetinin iniş sebebi olarak belirtilen gelişmelerle de ilintilidir. Bu konuyla ilgili hadisler de, Şiî ve Sünnî kaynaklarda on beşten fazladır. Bunların tümü de Gadir hadisiyle yani, "Ben kimin mevlasıysam Ali de onun mevlasıdır." hadisiyle ilintilidir. Çok sayıda sahabe tarafından rivayet edilen ve tevatür düzeyine ulaşan bir hadistir bu. Gerek Sünnî ve gerekse Şiî âlimlerin büyük bir kısmı söz konusu hadisin mütevatir olduğunu belirtmişlerdir. Üzerinde görüş birliği sağlanan diğer bir husus da, olayın Peygamberimizin (s.a.a) Mekke'den Medine'ye döndüğü sırada meydana geldiğidir. Dolayısıyla velayet de (şayet önemi kavranır şaka ve boş söz olarak yorumlanmazsa) tıpkı Kur'ân'ın birçok ayetinde net olarak üzerinde durulan tevelli (müminleri dost edinmek) ve teberri (müşriklerden uzaklaşma) gibi bir farzdır. Böyle olduğuna göre, bu farzı içeren ayetin, "Bugün sizin dininizi olgunlaştırdım." ayetinden sonra inmiş olması mantıki değildir. Bu ayet, velayetin farz kılınmasından sonra inmiştir. Eğer bu çıkarsamamızla çelişen rivayetler varsa, onlara dayanıp güvenmek yersizdir.

Konuyla ilgili olarak aktarılan rivayetle ilgili yaklaşımımız biliniyor. Ancak burada bilinmesi gereken bir hususa dikkat çekmek istiyoruz: "Ey Elçi! Rabbinden sana indirileni duyur, eger bunu yapmazsan, O'nun risaletini yerine getirmemiş olursun..." ayeti -ki ileride ifade ettiği anlam üzerinde duracağız- ile, "Bugün sizin dininizi olgunlaştırdım." ayeti, bu iki ayetle ilgili olarak Sünnî ve Şiî kanallarla aktarılan hadisleri ve tevatür düzeyine ulaşan Gadir-i Hum rivayetleri üzerinde düşünülüp, Peygamberimizin (s.a.a) döneminin sonlarına doğru İslâm toplumunun iç durumu incelendiğinde, çok yönlü araştırmalara tâbi tutulduğunda, kesin olarak görülecektir ki, velayet hükmünü içeren ayet, Gadir-i Hum gününden birkaç gün önce inmiştir.

Yine bu tür bir irdelemede anlaşılacaktır ki, Resulullah (s.a.a)

336 ............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

bunu açıklamaktan sakınıyordu, kabul görmemesinden veya kendisine yönelik bir suikast düzenlenmesinden, dolayısıyla İslâm devletinin yara almasından korkuyordu. Bu yüzden, bu emrin tebliğini günden güne erteliyordu. Nihayet, "Ey Elçi!... duyur." ayeti indi de artık bu farzın tebliğini ertelemeye izin vermedi. Buna göre, yüce Allah'ın surenin büyük kısmını, bu arada "Bugün sizin dininizi olgunlaştırdım." ayetini, beraberinde velayet hükmünü adı geçen Arefe gününde indirmiş olması, Peygamberimizin (s.a.a) ilgili ayeti Arefe günü okuduğu, ancak velayet konusunu açıklamayı Gadir-i Hum gününe kadar ertelemiş olması mümkündür. Bu ayetin Gadir-i Hum günü nazil olduğunu ifade eden bazı rivayetlere gelince, Peygamberimizin (s.a.a) tebliğ ettiği meseleyle ilgili ayeti bu esnada yeniden okumuş olmasından dolayı, ilk kez nazil olmuş gibi açıklanmış olması, uzak bir ihtimal değildir.

Bu durumda, bu ayetin "velayet" meselesi ile ilgili olarak indiğini ifade eden rivayetlerle, Ömer, Ali, Muaviye ve Semure'den aktarılan görüşlerde olduğu gibi aynı ayetin Arefe günü indiğini ifade eden rivayetler arasında çelişki yoktur. Çelişki, ancak rivayet gruplarından birinin ayetin Gadir-i Hum gününde, diğerinin de Arefe gününde indiğine delâlet etmesi durumunda söz konusu olabilir. Rivayet gruplarından ikincisinde, ayetin dinin hac ve benzeri ibadetlerle kemale erdirilmesine işaret ettiğine ilişkin olarak yer alan değerlendirmeler, ravinin kişisel görüşüdür. Ne Kur'ân'ın ifadesi ve ne de Peygamber (s.a.a) tarafından yapılan güvenilir bir açıklama, bu kişisel görüşle örtüşüyor.

Bu açıklamayı, Ayyâşî'nin kendi tefsirinde Cafer b. Muhammed b. Muhammed el-Huzai'den, onun da babasından aktardığı şu rivayetten de algılamak mümkündür: Ravi der ki, İmam Cafer Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğunu duydum: "Resulullah (s.a.a) cuma günü Arefe'de konaklayınca Cebrail geldi ve ona şöyle dedi: Allah sana selam ediyor ve diyor ki: Ümmetine söyle: Bugün dininizi sizin için Ali b. Ebu Talib'in velayetiyle kemale erdirdim, üzerinizdeki

Mâide Sûresi 1-3 ............................................................. 337

nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak İslâm'a razı oldum. Bundan sonra size bir şey indirmeyeceğim, daha önce size namazı, zekâtı, orucu ve haccı öngören hükümleri indirmiştim. Bu da (velayet) beşincisidir. Bu adı geçen dört ibadetten sonra ancak, bu beşincisiyle size yönelirim."

Kaldı ki, ayetin Arefe gününde indiğine ilişkin olarak Ömer'den nakledilen rivayette bir diğer problem var. Bu rivayetlere göre, Ehlikitap'tan birisi -bazısında bu birisinin Ka'b olduğu belirtilir- Ömer- 'e der ki: Kur'ân'da bir ayet vardır ki, eğer onun bir benzeri biz Yahudi topluluğuna inseydi, onun indiği günü bayram ilân ederdik. O şu ayettir: "Bugün sizin dininizi olgunlaştırdım..." Ömer ona şu cevabı verir: "Vallahi, ben o günü biliyorum. Veda Haccının Arefe günüdür."

İbn-i Raheveyh ve Abd b. Hamid'in Ebul Aliye'den aktardıkları rivayetin metni ise şöyledir: Bir grup Ömer'in yanında bulunuyordu ve ona bu ayeti söz konusu ettiler. Bu sırada Ehlikitap'tan bir adam dedi ki: "Eğer bu ayetin indiği günü bilseydik, o günü bayram ilân ederdik." Ömer ona şu karşılığı verdi: "Ayetin indiği günü ve ertesi günü bize bayram kılan Allah'a hamd olsun. Ayet Arefe günü indi. Ertesi günse Kurban Bayramı'dır. Böylece Allah bizim için işi kemale erdirdi. Anladık ki, bundan sonra iş eksilme sürecine girecektir." Rivayetin son bölümü farklı bir şekilde de aklarılmıştır. ed- Dürr-ül Mensûr tefsirinde, İbn-i Ebi Şeybe ve İbn-i Cerir'in Antere'den şöyle rivayet ettikleri yer alır: "Bugün sizin dininizi olgunlaştırdım." ayeti Hacc-ı Ekber günü inince, Ömer ağlamaya başladı. Resulullah (s.a.a), "Niye ağlıyorsun?" dedi. Ömer dedi ki:

"Şunun için ağlıyorum: Bugüne kadar dinimiz bir artış sürecindeydi. Ama bugün kemale ermiş bulunuyor. Kemale eren hiçbir şey yoktur ki, eksilmesin." Resulullah (s.a.a), "Doğru söylüyorsun." dedi. Bu rivayete bir açıdan benzeyen diğer bir rivayet de yer alır ed- Dürr-ül Mensûr tefsirinde: Ahmed, Alkame b. Abdullah el- Muze-

338 .............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

ni'den şöyle rivayet eder: O demiş ki: Bana bir adam şunları söyledi: Ömer b. Hattab'ın meclisinde bulunduğum bir sırada, Ömer meclistekilerden birine sordu: "Resulullah'ın İslâm'ı ne şekilde nitelendirdiğini duydun mu?" Adam dedi ki: "Resulullah'ın (s.a.a) şöyle dediğini duydum: İslâm yeni doğmuş bir deve yavrusu gibi hayata başladı, sonra iki yaşına, dört yaşına, altı yaşına girdi, derken en güçlü dönemine girdi." Ömer dedi ki: "Güçlü ve olgunluk döneminden sonra, sıra eksilmeye gelir."

Görüldüğü gibi, bu rivayetlerin ortak özellikleri, ayetin Arefe günü inişinin anlamının, insanların dikkatini dinin egemen oluşuna, hac mevsiminde Mekke'de tek başına etkin bir güç hâline gelişine çekmek olduğunu açıklamaya yöneliktir. Bu rivayetlerde dinin kemale erdirilişi ve nimetin tamamlanışı, Mekke atmosferinin arındırılması, o gün için sırf Müslümanların yaşadıkları bir ortama dönüşmüş olması, ondan başka ibadete esas alınacak bir dinin bulunmayışı, artık düşmanlardan korkup sakınmalarını gerektirecek bir durumun olmayışı şeklinde yorumlanmıştır.

Diğer bir ifadeyle; dinin kemale erdirilişinden ve nimetin tamamlanışından maksat, onlara göre, düşmanların müdahalesinin veya onlardan çekinmelerinin söz konusu olmadığı bir ortamda ellerinde bulunan şeylere tamamen amel etmeleridir. Maksat, Allah katından gelen bilgi ve hükümleri içeren şeriat değil. Yine rivayetlerden anlaşıldığı kadarıyla, onlara göre İslâm, amel bazında iş gördükleri İslâm'ın zahiridir. Dilersen şöyle de diyebilirsin: Dinden maksat, amellerine yansıyan, gözlemlenebilir dinin şeklidir, İslâm da öyle... Çünkü artıştan sonra eksiliş ancak bu anlamda söz konusu olabilir.

Oysa Allah tarafından konulan hüküm ve O'nun tarafından inzal edilen bilgiler, Ömer'in; "Kemale eren hiçbir şey yoktur ki eksilmesin." sözüyle anlatmak istediği türden bir artıştan sonra eksilişi kabul etmez. Kuşkusuz "artışın ardından eksiliş" evrensel bir yasadır, evrenin yapısı gereği tarihin ve toplumsal hayatın akışına egemendir. Din ise, bu tür yasalara tâbi değildir. Sadece, dini diğer

Mâide Sûresi 1-3 ............................................................ 339

toplumsal düzenler gibi gelişen ve değişen bir sosyal düzen olarak görenler böyle bir yaklaşım içinde olabilirler. Bu gerçeği kavradığına göre, bu tür değerlendirmelerde öncelikle şu şekilde bir tutarsızlığın olduğunu bilirsin: Daha önce anlamını sunduğumuz "Bugün sizin için dininizi olgunlaştırdım." ayeti dinin kemale erdirilişi olgusuna getirilen açıklamayla örtüşmüyor. Ikincisi: İslâm toplumunda müşriklerden çok daha zararlı ve yıkıcı unsurların bulunmasıyla birlikte, sadece yeryüzünün zahiren müşriklerden temizlenmesine, toplumun zahiren İslâm üzere olup müşrik düşmanlar tarafından tehdit edilmemesine dayanarak, Yüce Allah'ın dini salt şekli olarak kemale ermiş sayıp bu durumu kendine nispet ederek insanlara yönelik bir lütfü olarak nitelendirmesi mümkün müdür? Müslümanların arasında gizlice toplantılar düzenleyen, aralarına sızan, bozgunculuk çıkaran, işleri tersine çevirmeye çalışan, dini ifsat edici çalışmalar yapan, kuşkular yaratan münafık gruplar vardı. Bilindiği gibi münafıklar sorunu büyük ve önemliydi. Kur'ân'ın birçok ayetleri bu hususa değinmiştir. Örneğin, Münafikun suresinin neredeyse tüm ayetleri, Bakara, Nisâ, Mâide, Enfâl, Tevbe ve Ahzâb surelerinin bir kısmı onlara ayrılmıştır.

Anlayamıyorum, o gün münafık gruplar nereye kayboldular? Sesleri, solukları nasıl kesildi? Hileli düzenleri nasıl bir anda boşa çıktı, batıl zihniyetleri yok olup gitti? Münafıkların varlıklarına rağmen sırf müşriklerin Mekke'den uzaklaştırılmasına dayanarak yüce Allah'ın o gün Müslümanlara, dinin zahirini kemale erdirmesini, nimeti zahiren tamamlamasını, İslâm'ın zahirine razı oluşunu lütuf sayması ve bunu bir minnet olarak zikretmiş olması nasıl mantıklı olabilir? Oysa münafıklar, müşriklerden daha şiddetli ve yıkıcı düşmandırlar. Nitekim "Onlar düşmandır, onlardan sakın." (Münafikun, 4) ayeti bu sözümüzü doğruluyor.

Yüce Allah'ın iç yapısı bu şekilde karmaşık olan bir dinin zahirini kemal olarak nitelendirmesi yahut iç yapısı bedbaht unsurlar barındırmasına rağmen nimetini tamamladığını vurgulaması veya

340 .............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

bu anlamıyla İslâm'ın zahirinden razı olduğundan haber verip bunun bir lütuf olduğunu belirtmiş olması mümkün müdür? Oysa Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Yoldan saptırıcıları yardımcı tutmuş degilim." (Kehf, 51) Yüce Allah, münafıklarla ilgili olarak -onların dinini kastederek- şöyle buyuruyor: "Siz onlardan razı olsanız bile, Allah yoldan çıkan topluluktan razı olmaz." (Tevbe, 96) Bütün bunların ötesinde ayetin ifade tarzı mutlaktır; kemale erme, tamamlama, razı olma, din, İslâm ve nimet gibi olguları herhangi bir açıdan kayıtlamıyor.

Diyebilirsiniz ki: Bu ayet -daha önce de işaret edildiği gibi- aşağıdaki ayetin kapsadığı vadin yerine getirilişinin ifadesidir: "Allah sizden, inanıp iyi işler yapanlara vaat etmiştir: Onlardan öncekileri nasıl hükümran kıldıysa, onları da yeryüzünde hükümran kılacak ve kendileri için seçip begendigi dinlerini kendilerine saglamlaştıracak ve korkularının ardından kendilerini tam bir güvene erdirecektir. Bana kulluk edecekler ve bana hiçbir şeyi ortak koşmayacaklar." (Nûr, 55)

Görüldüğü gibi, ayette Müslümanlara kendileri için razı olunmuş dinlerinin kemale erdirileceği vadediliyor. Tefsirini sunduğumuz ayette ise, bu vaade şu ifadeler tekabül ediyor: "Bugün sizin dininizi olgunlaştırdım (kemale erdirdim) ve size din olarak İslâm'a razı oldum." Şu hâlde, razı olunmuş dinlerinin kemale erdirilişinden maksat, dinin onlar için egemen kılınışı, onun müşriklerin sıkıştırmalarından kurtarılışıdır. Münafıklara gelince, onların durumu farklıdır, dini baskı altında tutup sıkıştırmayla bir ilintileri yoktur. Ayetin Arefe günü nazil olduğuna ilişkin rivayetlerin işaret ettikleri anlam da budur. Nitekim bir diğer grup da, burada dinî amellerin ve bu amelleri yerine getiren Müslümanların müşriklerin sıkıştırmalarından kurtuluşları kastedilmiştir, şeklinde görüş belirtmişlerdir.

Size verecek cevabım şudur: "Bugün... olgunlaştırdım." ayetinin, "Allah inananlara vadetmiştir..." ayetinin içerdiği vaadin somut ifadesi oluşu, keza tefsirini sunduğumuz ayette geçen, "sizin

Mâide Sûresi 1-3 ..................................................... 341

dininizi olgunlaştırdım." ifadesinin öteki ayetteki, "kendileri için seçip begendigi dinlerini kendilerine saglamlaştıracak..." ifadesine tekabül edişi, onun anlamını ifade ediyor oluşu bir gerçektir ve bunda en ufak bir kuşkuya mahal yoktur.

Ne var ki Nûr suresindeki ayet, "Allah inananlara ve iyi işler yapanlara vaat etmiştir" ifadesiyle başlıyor. Burada Müslümanlar arasında amellerinin içi-dışı bir olan özel bir grup kastediliyor. Dinin öngördüğü biçimde sergiledikleri amelleri, Allah katında hükme bağlanan dinî kurallarla örtüşüyor. Dolayısıyla Allah'ın onlar için razı olduğu dinlerinin sağlamlaştırılması hoşnut olunan dinin Allah'ın ilmi ve iradesi kapsamındaki kısmının yasa kalıplarına dökülerek, vahiy yoluyla cüzlerini onların nezdinde toplayarak kemale erdirmesi anlamını ifade eder. Ki kâfirlerin onların dinlerini yok etmekten yana umutsuzluğa düşmelerinden sonra, kendileri kemale erdirilmiş bu dinin buyrukları doğrultusunda Allah'a yönelik kulluk yükümlülüklerini yerine getirsinler.

Bizim söylediğimiz şudur: Yüce Allah'ın dini kemale erdirmesinin anlamı, farzların yasa niteliğinde hükme bağlanması açısından kemale erdirilmesidir. Dolayısıyla adı geçen ayetin inişinden sonra herhangi bir farz konulmamıştır. Yoksa kastedilen, müminlerin amellerinin, özellikle haclarının müşriklerin amellerinden ve haclarından kurtarılması, iki tarafın amellerinin birbirine karışmayacak şekilde ayrılması değildir. Diğer bir ifadeyle, dinin kemale erdirilişinin anlamı, onun artıştan sonra eksilişi kabul etmeyecek şekilde en yüksek mertebeye çıkarılışıdır.

Tefsir-ul Kummî'de müellif der ki: Bana babam anlattı, o da Saf-van b. Yahya'dan duymuş, ona A'lâ haber vermiş. O, Muhammed b. Müslim kanalıyla İmam Bâkır'ın (a.s) şöyle dediğini duymuş: "Allah'ın indirdiği son farz, velayettir. Ondan sonra herhangi bir farz indirilmemiştir. Ardından, 'Kura-ul Gamîm' denilen yerde, 'Bugün sizin dininizi olgunlaştırdım.' ayeti indi. Resulullah (s.a.a) bu hükmü 'Cuhfe' denilen yerde tebliğ etti. Ondan sonra da herhangi bir farz inmedi."

342 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Aynı anlamı içeren bir hadisi Tabersi Mecma-ul Beyan tefsirinde İmam Bâkır ve İmam Sadık'tan (a.s) rivayet etmiştir. Ayyâşî de kendi tefsirinde Zürare kanalıyla İmam Bâkır'dan aktarmıştır. [c.1, s.292, h:20]

Şeyh Tusî el-Emalî adlı eserinde kendi rivayet zinciriyle Muhammed b. Cafer b. Muhammed'den, o babasından, o İmam Cafer Sadık'tan (a.s), o da Emir-ül Müminin Ali'den (a.s) şöyle rivayet eder: Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu duydum: "İslâm beş temel üzerine bina edilmiştir: İki şehadet ve iki arkadaş..." Orada hazır bulunanlar, "İki şehadeti biliyoruz, iki arkadaş nedir?" diye sordular. Buyurdu ki: "Namaz ve zekât. Çünkü biri olmadan diğeri kabul edilmez. Ayrıca oruç ve yol bulabilenlerin Beytullah'ı haccetmeleri. Bunlar velayetle son bulmuştur." Ardından yüce Allah, "Bugün sizin dininizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'a razı oldum." ayetini indirdi. [c.2, s.132]

Fettal b. el-Farisi "Ravzat-ul Vaizin" adlı eserinde İmam Bâkır'- dan (a.s) Peygamberimizin (s.a.a) hac için gidişini, Medine'ye dönüş yolunda Ali'yi velayet makamına atayışını, konuyla ilgili ayetin inişini anlatır. Burada Resulullah'ın (s.a.a) Gadir-i Hum günü yaptığı uzun bir konuşmaya da yer verir. [Ravzat-ul Vaizin, s.89]

Ben derim ki: Benzeri bir hadisi, Tabersi el-İhticac adlı eserinde kendisi bitişik rivayet zinciriyle el-Hadremi'den, o da İmam Bâkır'dan (a.s) aktarır.1 Ayetin velayet hakkında indiğini Kuleynî el- Kâfi'de,2 Şeyh Saduk da el-Uyûn'da3 rivayet eder. Tümü rivayet zinciriyle Abdulaziz b. Müslim'e, ondan İmam Rıza'ya (a.s) isnat edilir.

Yine ayetin "velayet"le ilgili olarak indiğini Şeyh Tusi el-Emalî adlı eserinde kendi rivayet zinciriyle İbn-i Ebi Umeyr'den, o Mufaddal b. Ömer'den, o İmam Sadık'tan (a.s), o da atası Emir-ül


------

1- [el-Ihticac, c.1, s.68.]

2- [Usûl-ü Kâfi, c.1, s.282.]

3- [el-Uyûn, c.1, s.216, h:1]

Mâide Sûresi 1-3 ............................................................. 343

Müminin'den (a.s) rivayet eder. [c.1, s.124]

Bunu Tabersî de Mecma-ul Beyan tefsirinde kendi rivayet zinciriyle Ebu Harun el-Abdi'den, o Ebu Said el-Hudri'den rivayet eder. Şeyh Tusî el-Emalî adlı eserinde konuyla ilgili olarak Ishak b. Ismail en-Nişaburî'den, o İmam Sadık'tan (a.s), o atalarından (a.s), onlar Hasan b. Ali'den (a.s) bir hadis rivayet ederler.1 Konuyu kısa tutmak istediğimizden epey uzun olan bu rivayetlerin metinlerini sunmadık. Dileyen kaynaklara başvurabilir. Hidayeti bahşeden Allah'tır.



------

1- [el-Emalî, c.2, s.132]

344 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Mâide Sûresi 4-5 ................................................................

4- Sana, kendilerine neyin helâl kılındığını soruyorlar. De ki: Size temiz şeyler helâl kılındı. Allah'ın size öğrettiğinden öğreterek yetiştirdiğiniz av köpeklerinin, sizin için tuttuklarını yiyin ve [hayvanı av peşine salarken] üzerine Allah'ın adını anın, Allah'tan korkun [eğlence için hayvanları avlamayın]. Çünkü Allah hesabı çabuk görendir.

5- Bugün size temiz şeyler helâl kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yemeği [buğday vb. hububat] size helâl, sizin yemeğiniz de onlara helâldir. Inanan kadınlardan iffetli olanlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar -iffetli olup zina etmemeniz ve gizli dostlar tutmamanız üzere mehirlerini verdiğiniz takdirde- size helâldir. Kim imanı [iyi amellerin kaynağı olan hak itikatları] inkâr ederse, onun ameli boşa çıkmıştır ve o, ahirette kaybedenlerdendir.

Mâide Sûresi 4-5 ........................................................... 345

AYETLERIN AÇIKLAMASI


"Sana kendilerine neyin helâl kılındığını soruyorlar. De ki: Size temiz şeyler helâl kılındı." Bu ifadede genel ve mutlak bir soruya genel ve mutlak bir cevap verilmiştir. Cevabın içeriğinde helâlı haramdan ayıran bütünsel bir ölçüt sunulmuştur. Buna göre, üzerinde normal-kabul edilebilir bir tasarrufta bulunulmak istenen şeyin iyi ve temiz olması gerekir. Aynı şekilde "iyi ve temiz şey" kavramının da herhangi bir kayıtlama getirilmeksizin mutlak olarak ifade edilmesi, iyi ve temiz şeyin belirlenmesinde geleneksel-kabul edilebilir anlayışın iyi ve temiz görüldüğü şeyin esas alınmasını gerektirmektedir. Buna göre, geleneksel-normal insanların anlayışlarının iyi ve temiz gördüğü şey, iyi ve temizdir. Iyi ve temiz olan her şey de helâldir.

Bir şeyin helâl ve iyi oluşunun kriteri olarak geleneksel anlayışı göstermemizin nedeni, fıkıh metodolojisi çerçevesinde vurgulandığı üzere mutlak bir ifadenin ancak bu şekilde yorumlana bileceğidir. "Allah'ın size öğrettiğinden öğreterek yetiştirdiğiniz av köpeklerinin, sizin için tuttuklarını yiyin ve üzerine Allah'ın adını anın." Bir görüşe göre, bu ifade "teyyibat=iyi ve temiz şeyler" konusuna matuftur. Yani eğittiğiniz hayvanların tuttukları av hayvanları da size helâl kılındı; yani ifadenin açılımı aslında şöyledir: "U-hille lekum saydu ma allemtum minel cevarih." Buna göre, ifade mah-zuf bir muzaf takdir edilmek suretiyle özetlenmiştir. Çünkü ayetin akışı buna delâlet etmektir.

Ancak anlaşıldığı kadarıyla cümle, ilk cümlenin yerine matuftur. "mâ allemtum=öğreterek yetiştirdiğiniz" ifadesindeki "mâ" edatı, şart edatıdır. Şart cümlesinin cezası da, "fekulû mimmâ emsekne aleykum =sizin için tuttuklarını yiyin." ifadesidir. Dolayısıyla takdir etmeye gerek yoktur.

Ayetin orijinalinde geçen "cevarih" kelimesi, "carihe" kelimesinin çoğuludur ve avlanarak beslenen kartal, şahin gibi kuşlar;

346 ............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

köpek ve pars anlamına gelir. Ayette geçen "mukellibîn" kelimesi, cümlede hâl fonksiyonunu icra ediyor. "Teklîb" kipinin aslı, köpeklerin av için eğitilmesi ya da av köpeklerinin edinilip av peşine salınması anlamını ifade eder. Cümlenin bu kelimeyle kayıtlandırılması, hükmün sırf av köpeğine özgü olduğuna, ötesini kapsamadığına delâlet etmiyor değildir.

"Sizin için tuttukları" ifadesi, gramatik açıdan cümlenin "zarf" ile kayıtlandırılmasına örnektir. Bununla, helâlliğin, köpeğin sahibi için avlandıklarıyla sınırlı olduğuna, kendisi için avladıklarının bu kapsama girmediğine işaret ediliyor.

"Üzerine Allah'ın adını anın." Bu, avlanan hayvanın etinin helâl olmasının şartlarının tamamlanışına yönelik bir ifadedir. Buna göre, avlanan şey, eğitilmiş av hayvanı, yani av köpeği aracılığıyla avlanılmış olmasının, avcı için avlanmış olmasının yanında üzerine Allah'ın adı da anılmalıdır.

Şu sonuç çıkıyor ortaya: Eğitilmiş av hayvanları -yani av köpekleri- eğitilmişlerse ve boğazlandığında yenmesi helâl olan yabani bir hayvanı sizin için tutmuşlarsa ve siz de üzerine Allah'ın adını anmışsanız, siz ulaşmadan hayvan can vermişse yiyin; çünkü bu, onun için boğazlanma hükmüne geçer. Şayet ölmemişse, bu durumda boğazlanması ve üzerine Allah'ın adının anılması bir gereklilik olur.

Ayetin sonunda, "Allah'tan korkun. Çünkü Allah hesabı çabuk görendir." ifadesinin yer almış olması, bu hususta Allah'tan korkup sakınmanın gerekliliğine yönelik bir işarettir. Bu uyarıyla güdülen amaç, avın bir hayvan katliamına, sadist bir gösteriye, bir zorbalık gösterisine, [çağdaş] av partilerinde olduğu gibi zavallı hayvanların gereksiz yere öldürüldüğü bir can pazarına dönüştürülmesinin önlenmesidir. Kuşkusuz Allah, hesabı çabuk görür. Zulmün, haksızlığın cezasını ahiretten önce bu dünyada verir. Çoğu zaman gözlemlediğimiz gibi zavallı hayvanları eğlence olsun diye tuzağa düşürüp habersiz öldürenlerin akıbeti korkunç olmuştur.

"Bugün size temiz şeyler helâl kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin

Mâide Sûresi 4-5 .......................................................... 347

yemeği size helâl, sizin yemeğiniz de onlara helâldir." Önceki ayette zikredildiği hâlde burada temiz şeylerin helâl kılındığı bir kez daha tekrarlanıyor ve ifadeye, "Bugün" kelimesiyle başlanıyor. Bunun nedeni, Ehlikitab'ın yiyeceklerinin ve iffetli kadınlarının müminlere helâl kılınmış olması suretiyle Allah'ın onlara yönelik lütfüne dikkat çekmektir.

"Size temiz şeyler helâl kılındı." ifadesinin, "Kendilerine kitap verilenlerin yemegi..." ifadesine eklenmesi, kesin olanın kuşkulu olana eklenmesine bir örnektir. Bununla güdülen amaç; muhatabın tatmin olmasını sağlamak, kalbindeki rahatsızlığı ve huzursuzluğu gidermektir. Bu tıpkı bir efendinin kölesine şöyle demesine benzer: "Sana verdiklerimin hepsi senindir. Fazladan da şunu şunu veriyorum." Eğer köle efendisinin vade verdiği şeylerin gerçekleşmesinden kuşku duyarsa, imdada kendisine kesin olarak verdiği şeyler yetişir ve konuya ilişkin kesin bilgisi sayesinde içindeki kuşkular ortadan kalkar. Aşağıdaki ayetler de bir açıdan bu tarz bir anlatıma örnek oluşturmaktadır: "Güzel davrananlara daha güzel karşılık ve fazlası var." (Yûnus, 26) "Ora-da onlara istedikleri her şey vardır. Katımızda daha fazlası da vardır." (Kâf, 35)

Müminler daha önce Ehlikitap'la iç içe yaşamama, onlara karışmama, onlarla temas hâlinde olmama ve onları dost edinmeme hususunda kesin bir dille uyarıldıkları için, onların yiyeceklerinin helâlliği hususunda kalpleri bir türlü tatmin olmuyordu. Bu yüzden Ehlikitab'ın yiyeceğinin helâl kılınışı meselesi, temiz şeylerin helâl kılınışı meselesiyle bağlantılı olarak zikredilince, Ehlikitab'ın yiyeceklerinin de helâl kılınan diğer temiz şeylerin kapsamına girdiğini anladılar. Böylece nefİslerindeki huzursuzluk dindi, kalpleri mutmain oldu. Aşağıdaki ifade için de aynı durum geçerlidir: "Inanan kadınlardan iffetli olan kadınlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar... size helâldir." "Kendilerine kitap verilenlerin yemegi size helâl, sizin yemeginiz de onlara helâldir." Şurası açıktır ki bu, tek bir hususu ifade eden bir tek sözdür. Çünkü, "sizin yemeğiniz de onlara helâldir."

348 ............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

ifadesi, Ehli-kitap için helâl olmayı ifade eden bir teşriî hüküm konumunda değildir. Onlara bir yükümlülük yöneltilmiyor. Her ne kadar, kâfirlerin dinin temel prensipleri gibi ayrıntı nitelikli hükümleriyle de yükümlü olduklarını da düşünüyorsak da... Çünkü onlar Allah'a, Resulüne, Resulünün getirdiği dine inanmıyorlar; ne dinliyorlar, ne de kabul ediyorlar. Bir yerde hitap gereksiz olacaksa, konuşma boşa gidecekse, o tür konularla ilgili hitaplar yöneltmek, Kur'ân'ın ifade tarzıyla bağdaşmaz. Ama edebi sanatlar açısından etkili ve elverişli olması başka. Insanlara yönelik genel hitaptan Hz. Peygambere (s.a.a) yönelik özel hitaba geçiş yapılması (iltifat sanatı) vb. gibi. Aşağıdaki ayetleri buna örnek gösterebiliriz: "De ki: Ey Ehlikitap, bizimle sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin." (Âl-i Imrân, 64), "De ki: Rabbimin şanı yücedir. Ben sadece elçi olarak gönderilen bir insan degil miyim?" (Isrâ, 93) Bunun gibi birçok ayet sunulabilir.

Kısacası, "Kendilerine kitap verilenlerin yemeği..." ifadesiyle, Ehlikitab'ın yemeğinin Müslümanlara helâl kılınışının ayrı, Müslümanların yemeğinin de Ehlikitab'a helâl kılınışının ayrı bir hüküm oluşu kastedilmiyor. Bilâkis, bir tek hüküm açıklanıyor. O da yemeğin üzerindeki haram oluş durumunun kaldırılıp, helâl oluş durumunun vurgulanmasıdır. Demek isteniyor ki, ortada herhangi bir yasak yoktur ki taraflardan biriyle ilintilendirilsin. Şu ayet-i kerime bu tarz anlatıma bir örnektir: "Eger onların gerçekten inanmış olduklarını anlarsanız, onları kâfirlere geri döndürmeyin. Ne bu kadınlar onlara helâldir, ne de onlar bunlara helâl olurlar." (Mümtehine, 10) Yani arada helâllik durumu yoktur ki taraflardan biriyle ilintilendirilsin.

Kaldı ki, ayetin orijinalinde geçen "taâm=yemek" kelimesi, sözlükte onunla beslenilen ve açlık giderilen tüm yiyeceklere şamil bir kavramdır. Ancak bir görüşe göre, bununla buğday ve diğer hububat kastedilmiştir. "Lisan-ul Arab" adlı sözlükte deniliyor ki: "Hicazlılar 'et-taam' kelimesini mutlak olarak kullandıklarında, onunla özellikle buğday kastederlerdi... el-Halil der ki: Araplar konuşmala-

Mâide Sûresi 4-5 ............................................................. 349

rında 'et-taam' kelimesini daha çok buğday anlamında kullanırlar." [Lisan-ul Arab'tan alınan alıntı burada sona erdi.] İbn-i Esir de "en-Nihaye" adlı eserinde bu yönde görüş belirtmektedir. Bu nedenledir ki, Ehlibeyt İmamlarından gelen rivayetlerin çoğu-sunda, "Ayette geçen 'et-taam'dan maksat, buğday ve diğer hububattır" diye açıklama yer almıştır. Fakat bazı rivayetlerde, başka bir anlam ön plâna çıkmaktadır. Inşallah önümüzdeki rivayetler bölümünde konuyla ilgili açıklamalara yer vereceğiz.

Her hâlükârda, bu helâl kılma, Ehlikitab'ın domuz eti gibi boğazlansa bile helâl olmayan etleri veya boğazlanması durumunda helâl olabilecek, ancak boğazlamadıkları, mesela üzerinde Allah'ın adını anmadıkları ve İslâmî usullere uygun kesmedikleri hayvanların etlerini içeren yemeklerini kapsamaz. Çünkü yüce Allah, tahrim (haram kılma) ayetleri dediğimiz Bakara, Mâide, En'âm ve Nahl surelerinde yer alan konuya ilişkin dört ayette, daha önce açıkladığımız gibi bu saydıklarımızı "(rics=)pİslik", "(fısk=)yoldan çıkma" ve "(ism=)günah" olarak nitelendiriyor. Allah, "pİslik", "yoldan çıkma" veya "günah" olarak nitelendirdiği bir şeyi helâl kılıp sonra da bunu, "Bugün size temiz şeyler helâl kılındı." şeklindeki bir ifadeyle kullarına yönelik bir minnet olarak sunmaktan münezzehtir.

Kaldı ki, haram olan bu şeyler, tefsirini sunduğumuz ayetin hemen öncesinde de bu niteliklerine vurgu yapılarak zikredilmişlerdir. Hiç kimse böyle bir konuda nesihten söz edemez. Özellikle mensuh olmayıp nasih olduğu belirtilen Mâide suresiyle ilgili olarak böyle bir husus düşünülemez.

"İnanan kadınlardan iffetli olanlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar..." Hükmün ilgili olduğu şahıslar hakkında "Yahudi ve Hıristiyanlardan" veya "Ehlikitap'tan" gibi bir ifade kullanılmayıp, "kendilerine kitap verilenler..." şeklinde bir vasfın kullanılmış olması, ilâhî minnetin dile getirildiği, hafifletme ve kolaylaştırma niteliklerinin ön plâna çıkarıldığı bir bağlamda hükmün nedenine vurgu yapıyor değildir.

350 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Buna göre şöyle bir anlam elde ediyoruz: Erkeklerinizle, Ehlikitap'tan iffetli kadınların evlenmelerine ilişkin yasağı kaldırmakla size minnet ediyoruz. Çünkü gayrimüslim gruplar içinde bunlar size daha yakındırlar. Onlara kitap verilmiştir. Peygamberlik kurumunu inkâr eden müşrik ve putperestlerin aksine tevhide ve risalet misyonuna inanırlar. Bu çıkarsamamızı, "kendilerine kitap verilenler" ifadesinin, "sizden önce" sözüyle kayıtlandırılmış olmasından da algılıyoruz. Ki bu ifade, gayet açık bir şekilde adımların aynı hedefe yönelik oluşuna, kaynaşmışlığa ve ortaklığa vurgu yapmaktadır.

Dolayısıyla ayet, minnet ve hafifletme bağlamında söz konusu olduğu için, "Müşrik kadınlarla, onlar iman edinceye kadar evlenmeyin." (Bakara, 221) ve "Kâfir kadınların nikâh baglarını tutmayın." (Mümtehine, 10) ayetleriyle neshedilmiş olmayacağı açıktır. Kaldı ki, örnek olarak sunduğumuz ayetlerin ilki Bakara suresinde yer almaktadır. Bakara suresi ise, Mâide suresinden önce Medine'de inmiş ilk uzun suredir. Ikinci ayet ise, Mümtehine suresinde yer alır. Bu sure de Medine'de, Mekke fethinden önce inmiştir.

Dolayısıyla inişi Mâide suresinden öncedir. Mâide suresinin Resulullah'a (s.a.a) inen son sure olması, öncesindeki bazı hükümleri neshedip kendisinden bir şeyin neshedilmemiş olmasının yanı sıra, önce gelenin sonra geleni neshetmiş olması da mantıki değildir. Öte yandan "Müşrik kadınlarla, onlar iman edinceye kadar evlenmeyin." (Bakara, 221) ayetini, tefsirimizin ikinci cildinde incelerken Bakara ve Mümtehine surelerindeki ayetlerin, Ehlikitap kadınlarıyla evlenmenin haram olduğuna delâlet etmekten uzak olduklarını belirtmiştik.

Bir açıdan Mümtehine suresindeki ilgili ayetin haramlığa delâlet ettiği düşünülse dahi, nitekim minnet ve hafifletme bağlamında Mâide suresindeki ilgili ayet o ana kadar yürürlükte olan yasal bir engele işaret ediyor; -ki yürürlükte olan bir yasak yoksa, minnet ve hafifletmenin bir anlamı olmaz- bu durumda Mâide aye-

Mâide Sûresi 4-5 .............................................................. 351

ti, Mümtehine ayetini neshet-miş olur. Bunun tersi doğru olmaz. Çünkü neshetme, sonradan gelenin özelliğidir. Rivayetler bölümünde bu ikinci ayet üzerinde duracağız.

Ayrıca ayetin orijinalinde geçen "muhsanat" kelimesi, "iffetliler" anlamına gelir. Iffetlilik "ihsan" kavramının anlamlarından biridir. Şöyle ki, "Inanan kadınlardan iffetli olanlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar..." ifadesi gösteriyor ki, "muh-sanat"tan maksat evli olmayan kadınlardır. Bu husus açıktır. Sonra, daha önce açıklamasını yaptığımız gibi Ehlikitab'ın namuslu kadınlarıyla müminlerin namuslu kadınlarının bir arada zikredilmesi, her iki bağlamda da "muhsanat" kavramının aynı anlamda kullanıldığını gösterir. Ancak bununla "Müslüman olmak" şeklinde bir anlam kastedil-miş olamaz. Çünkü, "sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar..." ifadesi kullanılmıştır.

Bununla sadece özgür kadınların kastedilmiş olması da söz konusu değildir. Çünkü ayetten algıladığımız minnet havası, cariyeleri dışarıda bırakan ve sırf özgür kadınlarla sınırlı kalan bir helâl kılmayla bağdaşmıyor ve "muhsan"ın iffetli olma anlamı geride kalıyor. Dolayısıyla "muhsenat" ifadesinden kast-edilen, iffetli kadınlardır. Bütün bunların ötesinde ayet-i kerime, Ehlikitab'ın namuslu kadınlarının müminlere helâl olduğunu vurguluyor. Ücretin verilmesinin ve onlardan yararlanmanın iffeti korumaya yönelik olmasının gizli dost edinme ve metres tutma şeklinde bir ilişki kurulmamasının şart koşulması dışında, nikâhın sürekli veya geçici olması gibi herhangi bir kayda yer verilmiyor. Tefsirimizin 4. cildinde, "O hâlde ne zaman onlarla müt'a nikâhı yaptınızsa..." (Nisâ, 24) ayetini tefsir ederken müt'ânın da tıpkı daimi nikâh gibi meşru bir evlilik şekli olduğunu açıklamıştık. Daha fazla bilgi için fıkıh bilimine baş vurulabilir.

"İffetli olup zina etmemeniz ve gizli dostlar tutmamanız üzere mehirlerini verdiğiniz takdirde" Bu ayet, nikâhlanması haram olan kadınları ele alan ayetlerin ifade tarzını andırmaktadır: "Bunun dı-

352 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

şında kalanı iffetli olmak, zina etmemek üzere mallarınızla aramanız size helâl kılındı." (Nisâ, 24) Bu cümle, ayetin maksadının Ehlikitap'tan iffetli kadınlarla evlenmenin helâlliğini açıklamak olduğuna ve cariyeleri kapsamadığına ilişkin bir karinedir. "Kim imanı inkâr ederse, onun ameli boşa çıkmıştır ve o, ahirette kaybedenlerdendir." "Küfr" kelimesi, aslında "örtmek" demektir. Dolayısıyla anlamının gerçekleşmesi, üzeri örtülebilen sabit bir şeyle mümkün olabilir. Nitekim ortada örtülen bir şey olmadıkça hicab=örtü de bir anlam ifade etmez. Dolayısıyla küfrün (örtmenin) varlığı da "küfredilen" (örtülen) bir sabit şeyin varlığını gerektirir. Allah'ın nimetini, Allah'ın ayetlerini, Allah'ı ve Resulünü ve ahiret gününü inkâr etmek, üzerini örtmek gibi.

Şu hâlde imanı inkâr etmek (küfretmek), öncelikle sabit bir imanın varlığını gerektirir. Bununla kastedilen, imanın mastarı, yani inanmak manası değil elbette. Bilâkis, ism-i mastar anlamıdır. Ki bu da, müminin kalbinde oluşan etki ve kalıcı niteliktir. Yani, salih amellerin kaynağı olan hak itikatlardır. Dolayısıyla imanı inkâr etme ifadesi, hak olduğu bilinen amelleri terk etmek anlamına dönüktür. İslâm'ın hak olduğu bilinmekle beraber müşriklerin dost edinilmesi, onlarla içice bir hayat sürdürülmesi ve onların eylemlerine katılınması gibi. Ve dinin temel prensipleri oldukları kesin olarak bilinmekle beraber namaz, zekât, oruç ve hac gibi dinin temel prensiplerinin terk edilmesi gibi.

İşte imanı inkâr etmenin anlamı budur. Ancak burada bir incelik söz konusudur. Şöyle ki: Küfür bir şeyin üzerini örtmek demektir. Varlığı sabit olan olguların örtülmesi, zihinde canlandırdığı anlamı itibariyle, ancak sürekli ve kesintisiz olması durumunda bu nitelemeyi hakkedebilir. Dolayısıyla imanın inkârı, ancak bir insanın imanın gerektirdiği ve bilgisinin de ilintili olduğu bir ameli terk etmesi ve bunu sürekli yinelemesi durumunda söz konusu olabilir. Bir kimse imanın gereklerini bir veya iki kere örtse, bunu sürekli bir alışkanlık hâline getirmese, buna küfür niteliği taşır denilmez; bu, gerçekte yapmış olduğu fısktır.