El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân–c.5
 

Mâide Sûresi 1-3 ............................................................ 309

Onlara açlık ve korku elbisesini tattıracaktır. Nitekim Müslüman halklar İslâm dinini kulak ardı ettiler, Allah da onlara açlık ve korku elbisesini giydirdi.

Bu ayetin, "Artık onlardan korkmayın, benden korkun."

cümlesinin içerdiği geleceğe dair gaybî haberin ne ölçüde doğru olduğunu somut örnekleriyle kavramak isteyenler, bugün İslâm âleminin içinde bulunduğu pratik durumu gözlemlesinler, sonra tarihsel olayları analiz ederek geriye doğru gitsinler ve problemlerin temellerine ve tarihsel arka plânlarına ulaşsınlar. Kur'ân'da "velayet"le ilgili olarak yer alan ayetlerin, tefsirini sunduğumuz ayetin içerdiği uyarı ve azap tehdidi ile tam bir bağlantısı vardır. Yüce Allah, kitabında sadece "velayet" konusunda kullarını kendisinden sakındırmıştır. Bu konuda defalarca, "Allah sizi kendisinden sakındırır." (Âl-i Imrân, 28, 30) buyurmuştur. Bu konuyu etraflıca ele alırsak, kitabımızın tefsir yönteminin dışına çıkmış oluruz.

"Bugün sizin dininizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'a razı oldum." "İkmal=ol-gunlaştırma" ve "itmam= tamamlama" kelimeleri, anlam itibariyle birbirlerine yakın kavramlardır. Ragıp el-Isfahanî der ki: "Bir şeyin kema-le ermesi (olgunlaşması), o şeyle güdülen amacın gerçekleşmesi demektir."

Ve yine şöyle der: "Bir şeyin tamamlanması da, kendisi dışındaki bir şeye ihtiyaç duymayacağı bir sınıra gelmesidir. Eksik, kendisi dışındaki bir şeye ihtiyacı olan demektir."

Bu iki kavramın anlamını başka bir yöntemle de belirginleştirebiliriz. Şöyle ki: Etkinlik gösteren şeylerin etkileri iki kısımda incelenebilir.

Bunların bir kısmı, -şayet cüzleri varsa- bütün cüzlerinin var olması durumunda o şeye terettüp ederler. Şöyle ki, bu cüzlerden veya koşullardan biri ortadan kalkarsa, bu olgular ona terettüp etmeyeceklerdir. Oruç ibadetini buna örnek gösterebiliriz. Çünkü oruç, gündüzün bir vaktinde, bir şeyler yemekle bozulur. Bu şeyin bu nitelikte olmasına tamamlama denir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Ta gece oluncaya dek orucu tamamlayın." (Bakara,

310 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

187) "Rabbinin sözü hem dogruluk, hem de adalet bakımından tamamlanmıştır." (En'âm, 115)

Diğer kısmı ise, bir şeyin bütün cüzlerinin oluşmasına bağlı olmaksızın ona terettüp eden etkiler, sonuçlardır. Dolayısıyla bütünün etkisi, cüzlerin etkilerinin toplamı hükmündedir. Bir cüz var oldukça, ona özgü olan sonuçlar ve etkiler de ona terettüp ederler.

Bütün cüzler var olursa, onlara da istenen bütün etkiler terettüp eder. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Kurbanı bulamayan kimseye üç gün hacda, yedi gün de döndügünüzde oruç vardır. Işte bu, kamil= tam on gündür." (Bakara, 196) "Bu, sayıyı kamil etmeniz= tamamlamanız içindir." (Bakara, 185) Çünkü bu sayının bütününe terettüp ettiği gibi, bir kısmına da sonuç terettüp eder. Araplar derler ki: "Temme li-fulanin emruhu ve kemule akluhu=falanın işi tamamlandı, aklı olgunlaştı." Ama, "Işi olgunlaştı, aklı tamamlandı." demezler.

Kemale erdirme, olgunlaştırma anlamına gelen "ikmal" ile "tekmil" ve tamamlama anlamına gelen "itmam" ile "tetmim" kelimeleri arasındaki fark, if'al ve tef'il kalıplarının ifade ettikleri anlamlar arasındaki farktan kaynaklanır. Çünkü if'al kalıbı, köken itibariyle eylemin bir defada oluşuna, tef'il kalıbı da peyderpey oluşuna delâlet eder. Ancak konuşma sanatındaki gelişmeler ve dilin kapasitesinin genişlemesi bu iki kalıbın kökeni üzerinde etkinlikte bulunmuş, kalıpları bir ölçüde kökünün mecrasından ya da asıl anlamından uzaklaştırmıştır. Ihsan [iyilikte bulunmak] ve tahsin [diğerini övmek], isdak [mehir vermek] ve tasdik [onaylamak], imdad [yardıma koşmak] ve temdid (süreyi uzatmak], ifrat ve tefrit kelimelerini buna örnek gösterebiliriz. Bunlar, kullanıldıkları konuların özelliği doğrultusunda ortaya çıkan sonra da kullanım dolayısıyla lafızda yerleşen anlamlardır.

Buraya kadar yapılan açıklamalardan şu sonuç çıkıyor: "Bugün sizin dininizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamamladım." ifadesi gösteriyor ki, "din" kelimesiyle bütün bilgiler ve yasalaştırılan tüm hükümler kastediliyor. Bu gün de bunların sayısına başka bir şey

Mâide Sûresi 1-3 ............................................................... 311

eklenmiştir. Ve nimet ne kastedilirse kastedilsin, tek bir manevî olguydu. Eksik ve etkisi yoktu. Bu gün söz konusu nimet tamamlandı ve ondan beklenen etki terettüp etti.

"Nimet" kavramı türe işaret eden bir kalıp ve köktür. Bununla, şeyin öz doğasıyla uyum içerisinde olup doğasının onu kendisinden itmediği şey kastedilir. Varlıklar, düzen içinde olmaları açısından bitişik ve bağlantılıdırlar, birbirleriyle uyum içerisindedirler;

bunların büyük kısmı veya tüm varsayılan başka bir şeye izafe edildiğinde nimet niteliğini kazanırlar. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Eger Allah'ın nimetini saymak isteseniz sayamazsınız."

(Ibrâhim, 34) "Size zahir ve batın nimetlerini bol bol verdi." (Lokmân, 20)

Fakat yüce Allah varlıkların bir kısmını kötülük, basitlik, oyun, eğlence vb. övgü ifade etmeyen olumsuz vasıflarla nitelendirmiştir:

"Inkâr edenler sanmasınlar ki, kendilerine mühlet ve fırsat vermemiz, onlar için daha hayırlıdır. Onlara sırf suçlarını arttırmaları için fırsat veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır." (Âli Imrân, 178) "Bu dünya hayatı, eglence ve oyundan başka bir şey degildir. Ahiret yurdu, işte asıl hayat odur." (Ankebût, 64) "Inkâr edenlerin, (zevk içinde) diyar diyar gezip dolaşmaları sakın seni aldatmasın! Azıcık bir faydalanmadır bu. Sonra varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü bir yurttur, yataktır!" (Âl-i Imrân, 196- 197) Bunun gibi daha birçok ayet örnek gösterilebilir.

Bu ayetler gösteriyor ki, nimet olarak sayılan şeyler insan için yaratılışlarının gerisindeki ilâhî amaçla örtüştüklerinde nimet kategorisine girerler. Çünkü bunlar, insanlara yönelik ilâhî bir yardım olarak yaratılmışlardır. Ki insanlar kendi gerçek mutlulukları yolunda onlar üzerinde tasarrufta bulunsun. Insanın gerçek mutluluğu da kulluk sunmak ve Rabbani otoritesine boyun eğmek suretiyle her türlü eksiklikten münezzeh olan Allah'a yaklaşmasıdır. Konuya ilişkin olarak yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattın." (Zâriyât, 56)

Şu hâlde insanın Allah'ın huzuruna yaklaşmak ve hoşnutluğu-

312 ............................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

nu elde etmek amacıyla üzerinde tasarrufta bulunduğu her şey nimettir. Aksi takdirde bu nimet onun hakkında azaba dönüşür.

Buna göre, varlıklar kendi başlarına nötrdürler. Ama kulluk ruhunu kapsadıkları zaman, bu tasarruf açısından Allah'ın velayeti altında oldukları zaman nimet niteliğini kazanırlar. Allah'ın velayeti ise, yüce Allah'ın kulların işlerini rubûbiyetiyle düzenlemesi demektir. Bu da gösteriyor ki gerçek nimet Allah'ın velayetidir. Bir şey, Allah- 'ın velayetinden etkilendiği takdirde nimet sayılır.

Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Allah, inananların dostudur. Onları karanlıklardan aydınlıga çıkarır." (Bakara, 257) "Bu böyledir, çünkü Allah inananların velisidir. Kâfirlerin ise velileri yoktur."

(Muhammed, 11) Yüce Allah Elçisi hakkında da şöyle buyuruyor: "Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıklar hususunda seni hakem kılıp, sonra da verdigin hükmü, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam anlamıyla kabullenmedikçe inanmış olmazlar." (Nisâ, 65) Bunun gibi birçok ayet örnek gösterilebilir.

Şu hâlde İslâm, kulları O'nun kuralları doğrultusunda ibadet etsinler diye Allah katından indirilen hükümlerin toplamı olması açısından dindir. Amelde esas alınması koşuluyla, Allah'ın, Elçisinin ve ondan sonra ululemrin velayetini kapsaması açısından da nimettir.

Allah'ın velayeti, yani din aracılığıyla kullarının hayatını yönetmesi, ancak Elçisinin velayeti aracılığıyla gerçekleşir. Elçinin velayeti de, ondan sonra ululemr aracılığıyla gerçekleşir. Elçinin ve ondan sonra ululemrin velayeti, Allah'ın izniyle ümmetin dinsel işlerini yönetmeleri anlamını ifade eder. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Ey inananlar! Allah'a itaat edin, Peygambere ve sizden olan ululemre de itaat edin." (Nisâ, 59) Bu ayetin ifade ettiği anlam üzerinde daha önce durduk. Bir diğer ayette de şöyle buyruluyor: "Sizin veliniz ancak Allah, O'nun elçisi ve namaz kılan ve rükû hâlinde zekât veren müminlerdir." (Mâide, 55) Inşallah bu ayetin ifade ettiği anlam üzerinde etraflıca duracağız.

Mâide Sûresi 1-3 ................................................................. 313

Dolayısıyla tefsirini sunduğumuz ayetin anlamı gelip şu noktaya dayanıyor: Bu gün -yani kâfirlerin sizin dininizi yok etmekten umutlarını kestikleri gün- velayeti farz kılmak suretiyle, size indirmiş bulunduğum dinî bilgileri kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Bu nimet, dinsel işlerin ilâhî bir tarzda yönetilip yönlendirilmesi anlamına gelen velayettir. Bu güne kadar Allah ve Resulünün velayeti şeklindeydi ve vahiy indiği sürece bu yetiyordu.

Fakat bundan sonra, vahyin iniş zamanının sona erişiyle ve Allah- 'ın dininin hamisi ve koruyucusu konumundaki Resulün insanların arasından ayrılışıyla birlikte bu velayet yetmez. Bu yüzden bu misyonu yürütecek kimsenin tayin edilmesi bir zorunluluktur. O, Resulullah'tan (s.a.a) sonra dini ve ümmetin yönetimini üstlenecek veliyy-i emr (emir sahibi-yönetici)dir.

Buna göre, velayet bir tek meşru (yasalaştırılmış olgu) idi, Resulullah'tan sonra veliyy-i emrin tayinine kadar eksikti, tam değildi.

Dinin yasaması kemale erip velayet nimeti tamamlanınca, din olarak sizin için İslâm'dan razı oldum. Ki İslâm, tevhid dinidir; bu dine göre sırf Allah'a kulluk edilir, itaat (itaat ibadet demektir) O'- na ve itaatini emrettiği Resule veya veliyye edilir ancak. Bu açıdan ayet, müminlerin bu gün korkudan kurtuluş ve güvene kavuştuklarını, yüce Allah'ın, tevhit dini olan İslâm'a göre hayatlarını düzenlemelerinden razı olduğunu haber vermektedir.

Öyleyse onların Allah'a ibadet etmeleri, Allah'tan başkasına ve Allah'ın itaat edilmesi gerektiğini açıkladığı kimseden başkasına itaat etmek suretiyle O'na herhangi bir şeyi ortak etmemeleri gerekir.

"Allah sizden, inanıp iyi işler yapanlara vaat etmiştir. Onlardan öncekileri nasıl hükümran kıldıysa, onları da yeryüzünde hükümran kılacak ve kendileri için seçip begendigi dinlerini kendilerine saglamlaştıracak ve korkularının ardından kendilerini tam bir güvene erdirecektir. Bana kulluk edecekler ve bana hiçbir şeyi ortak koşmayacaklar. Ama kim bundan sonra da inkâr ederse,

314 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

işte onlar yoldan çıkanlardır." (Nûr, 55) ayetini düşünüp cümleleri, "Bugün inkâr edenler, sizin dininizden umudu kesmişlerdir..." ayetiyle karşılaştırdığın zaman, Mâide suresindeki ayetin, Nûr suresinin ilgili ayetinin içerdiği vaadin gerçekleştiğinin somut ifadesi olduğunu göreceksin. Çünkü bize göre, "Bana kulluk edecekler ve bana hiçbir şeyi ortak koşmayacaklar." ifadesi, amaç bildirir niteliktedir. Nitekim, "Kim bundan sonra da inkâr ederse, işte onlar yoldan çıkanlardır." ifadesi de bunu ima ediyor.

Nûr suresi, Ifk Kıssası'nı, zina cezasını, örtü vb. hükümleri içerme- sinin de gösterdiği gibi Mâide suresinden önce nazil olmuştur.

"Kim (istekle) günaha yönelmeden açlık hâlinde dara düşerse (bunlardan yiyebilir; çünkü) hiç şüphesiz Allah bağışlayan ve esirgeyendir."

Ayette geçen "mahmase" kelimesi, "açlık" demektir. "Mutecanif" kelimesinin mastarı olan "tecânuf" ise, "eğilim" anlamına gelir. Kelimenin kökü olan "cenef" kelimesi, ayakların dışa eğilimli olması demektir. Ayakların içe eğilimli olması da "henef" kelimesiyle ifade edilir.

Ayetin akışı şuna delâlet eder: Öncelikle hüküm mecbur kalma ve dara düşme durumuna ait sanevî=ikinci derecede gelen hükümdür.

Ikincisi: Caizlik ve mubahlık zorunluluğu kaldırma ve açlığı dindirme miktarına bağlıdır [yani, insanı ölümden kurtaracak miktarda sadece bunlardan yenilebilir]. Üçüncüsü: Bağışlama ve rahmet sıfatları cezayı gerektiren günahlarla ilintili olabildiği gibi, bunların kaynağıyla da ilintili olabilir. Yani muhalefet edilmesi, beraberinde cezayı taşıyan günah niteliğini gerektiren hükümle ilintili olabilir [ve böylece bu iki sıfat, haram kılınan şeyin helâl olmasını gerektirir].

ÜÇ BÖLÜMDE BİLİMSEL ARAŞTIRMA


1- Et Yemeye İlişkin İnanışlar.

Hiç kuşkusuz insan, diğer canlılar ve bitkiler gibi beslenme ve

Mâide Sûresi 1-3 ............................................................ 315

sindirim sistemiyle donatılmıştır; bu yeteneği ve donanımıyla işleyebileceği, bedenine katılımını sağlayabileceği, böylece varlığını sürdürebileceği maddî unsurları alır. Diş geçireceği ve midesine indirebileceği hiçbir şeyi yemesini engelleyen doğal hiçbir mani söz konusu değildir. Yeter ki bunlar zararlı olmasın veya onlardan tiksinmesin.

Zararlı olması bir yiyeceğin, insanın yediği şeyin bedenine zehir veya benzeri bir şeyle zarar verdiğini fark etmesidir. Bu durumda insan böyle bir yiyeceği yemekten kaçınır. Ya da bir yiyeceğin manevî açıdan zararlı olduğunu fark eder. Değişik dinlerde ve şeriatlarda haram kılınan maddeleri buna örnek verebiliriz. Insanın bu tür şeyleri yemekten kaçınmasına düşünsel nitelikli kaçınma diyoruz.

Tiksinme ise, karşılaşılan maddenin insan doğasının yaklaşmaktan kaçınacağı oranda pis bilinmesinden doğan bir tepkimedir.

Nitekim insan pis ve iğrenç kabul ettiği için kendi pİsliğini yemez. Ancak bu, bazı çocuklar ve delilerde görülmüştür. Buna bir de değişik insan topluluklarında etkin olan dinlerin ve yasaların öngördükleri inançsal etmenlere dayanan yaklaşımları ekleyebiliriz.

Örneğin Müslümanlar do-muz etini iğrenç kabul ederken Hıristiyanlar temiz kabul ederler. Batılı toplumlar, doğulu toplumların pis kabul ettiği yengeç, kurbağa ve fare gibi hayvanların etlerini yiyebiliyorlar.

Bu tür kaçınmayı ikincil doğa ve kazanılmış doğa kategorisinde değerlendirmek gerekir.

Görüldüğü gibi etle beslenme konusunda insanlar mutlak serbestlikten mutlak yasaklığa kadar uzanan geniş bir düzlemde farklı eğilim-lere sahiptirler ve yenmesi mubah görülenler öz doğaya tâbi olunarak mubah görülmüştür. Yine yemekten kaçınılanlara yönelik davranışın arka plânında da ya düşünsel yaklaşım ya da ikincil doğa dediğimiz müktesep huy vardır.

Buda yasası, bütün hayvanların etlerinin yenmesini yasaklar. Bu negatif tefritin karşısında da olumsuz bir ifrat duruyor, Afrika'- da ve başka bölgelerde yaşayan kimi barbar kavimler de her türlü

316 ............................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

eti, hatta insanın etini bile yiyorlar.

Araplar dört ayaklı hayvanların ve diğer hayvanların, bu arada fare ve kurbağa gibi hayvanların etlerini yedikleri gibi boğazlanarak veya başka bir şekilde öldürülen hayvanların etlerini de yerlerdi.

Bunların dışında boğulmuş, vurularak öldürülmüş, yüksek bir yerden düşmüş, boynuzlanmış ve yırtıcı havanlar tarafından parçalanmış gibi her türlü murdar eti yerlerdi. Derlerdi ki: Siz kendi öldürdüğünüz hayvanın etini yiyorsunuz da Allah'ın öldürdüğü hayvanın etini yemiyor musunuz?! Nitekim günümüzde de benzeri sözleri söyleyenlere rastlamak mümkündür: Ikisi de et değil mi, aralarında ne fark vardır? Önemli olan insan bedenine zarar vermemesidir.

Bunu tıbbi ve kimyasal bir ilaçla da sağlamak mümkündür.

Çünkü sindirim sistemi açısından bunlar arasında fark yoktur, diyorlar.

Araplar kan da içiyorlardı. Hayvanların bağırsaklarını kanla doldurarak kızartıyor, sonra da konuklarına ikram ediyorlardı. Kuraklık zamanında develerini sivri bir demirle yaralayarak akan kanını içerlerdi. Bugün Müslüman olmayan birçok toplumlarda kan içmek yaygın bir gelenektir.

Putperest Çinliler bu konuda mezhebi en geniş toplumdur. Söylendiğine göre her türlü hayvanın, köpeklerin, kedilerin, hatta solucanların, sedeflerin ve diğer haşerelerin etlerini bile yiyorlar.

İslâm bu konuda orta bir yol izlemiştir. Normal insanın öz doğasının benimsediği, temiz gördüğü etleri mubah saymıştır. Sonra bunu dört ayaklı hayvanlar içinde koyun, keçi, sığır ve deve gibi açıklamış, at ve eşek gibi bazı dört ayaklıların etlerinin mekruh olduğunu belirtmiştir. Kuşlarda ise yırtıcı olmayan, yani kursağı bulunan ve kanat çırparak uçan ve pençeleri olmayan kuşlar olarak açıklamıştır. Denizde yaşayan canlılarda da birçok balık türü olarak açıklamıştır. Buna ilişkin ayrıntılı bilgiler fıkıh kitaplarında yer almaktadır.

Bunun yanı sıra adı geçen hayvanların kanlarını, her türlü leşi ve üzerinde yüce Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanları haram

Mâide Sûresi 1-3 .............................................................. 317

kılmıştır. Bu yaklaşımın gerisindeki amaç, fıtrat yasasını, yani insanın et yemeye olan eğilimini diriltmek ve sahih düşünceye, istikamet üzere olan sağlam öz doğaya saygı göstermektir. Bu ikisi [sahih düşünce ve istikamet üzere olan öz doğa], tür olarak zararlı olanların, pis ve tiksindirici kabul edilenlerin mubah sayılmasının önündeki doğal engellerdir.

2- Rahmet Sıfatıyla Bağdaşmadığı Hâlde, Hayvanların Öldürülmesi Nasıl Emredilmiştir?

Biri çıkıp şöyle bir soru yöneltebilir: Hayvanlar da tıpkı insanlar gibi canlıdır; insanlar gibi işkencenin, yok oluşun ve ölümün acısını hissederler. Bizi istenmeyen şeylerden sakınmaya, işkencenin ve ölümün acısından kaçınmaya sevk eden kendini sevme iç güdüsü, bu konuda bizim duyduğumuz acıyı duyuyorlar, bize ağır gelen onlara da ağır geliyor ve bütün nefİsler aynı konumdadır diye, kendi türümüzün bireylerine acımaya yöneltir.

Bu durum, aynen diğer canlı türleri için de geçerlidir. Öyleyse, bize acı veren bir yöntemle onlara acı vermemiz, onlar açısından yaşamın tadını ölümün acısıyla değiştirmemiz, onları en üstün, en onurlu nimetlerden biri olan var olma, varlığını sürdürme nimetinden yoksun bırakmamız doğru olabilir mi? Yüce Allah, acıyanların en merhametlisidir. Her ikisi de O'nun tarafından yaratıldıkları hâlde, O'nun rahmeti, insan zevk alsın diye hayvanın öldürülüşünü emretmekle nasıl bağdaşıyor?

Buna verilecek cevap şudur: Bu sözler, duyguları gerçeklere ve realiteye hakim kılma türündendir. Oysa yasalarda gerçek maslahatlar esas alınır, vehim menşeli duygular değil.

Konuyu açacak olursak: Sahip olduğun yeteneklerle gözlemleme imkânını bulduğun varlık âlemini inceleyecek olursan, varlık bütününün oluşumu ve varlığını sürdürme açısından evrensel dönüşüm yasasına tâbi olduğunu görürsün. Her şey aracılı veya aracısız başka bir şeye, başkası da ona dönüşme imkânına sahiptir.

318 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Biri var oluyorsa, mutlaka başkası yok oluyordur. Şu yok olmadıkça bu var olmaz. Maddî âlem, dönüşümler ve değişimler âlemidir.

Dilersen, "yiyenler ve yenilenler âlemi" de diyebilirsin.

Söz gelimi yer bileşikleri, toprağı yemektedirler, onu kendilerine eklemekle, kendilerine uygun veya kendilerine özgü şekillere sokmakta ve onlara biçimler vermektedirler. Sonra toprak onları yemekte, yok etmektedir.

Bitkiler topraktan beslenirler, hava teneffüs ederler. Ardından toprak tarafından yenilir, asli unsurlarına ve ilk elementlerine dönüştürülür. Her zaman birinin diğerine dönüştüğüne tanık olabiliriz.

Hayvanlar bitkilerden beslenirler, su içerler ve hava teneffüs ederler. Kimi hayvanlar da hemcinslerini yerler. Yırtıcı hayvanlar avlanarak et yerler. Yırtıcı kuşlar güvercin ve serçe gibi kuşları yerler.

Sahip olduğu beslenme donanımı yüzünden başka türlü davranamaz. Güvercin ve serçeler gibi kuşlar da hububat taneleri, sinek, tahta kurusu ve sivri sinek yerler. Onlar da insanların ve başka canlıların kanlarından beslenirler. Sonra toprak hepsini yer.

Şu hâlde, varlıklar âlemi üzerinde mutlak egemenliğe sahip, istisnasız hükmüne tâbi olunan varoluş kanunu, yaratılış yasası, et ve benzeri şeylerle beslenme hükmünü koymuştur. Sonra varlık bütünün bireylerini buna yöneltmiş, onlara yol göstericilik yapmıştır. Insanı hem hayvanlardan, hem de bitkilerden beslenecek şekilde donatan, bu evrensel yasadır. Insanın beslenme donanımının en önünde dişleri gelmektedir. Dişler kesmeye, kırmaya, ısırmaya ve öğütmeye uygun bir şekilde dizilmişlerdir. Önde kesici dişler, arkasında köpek dişleri, onların da arkasında azı dişleri amacına uygun bir şekilde yer alırlar. Insan koyunlar ve sığırlar gibi kesme ve ısırma yeteneğinden, yırtıcı hayvanlar gibi de öğütme ve çiğneme yeteneğinden yoksun değildir.

Sonra ağız bölgesine yerleştirilen ve bununla yediği etin tadına vardığı tat alma duygusu ve sindirim sistemini oluşturan bütün organlarda yerleştirilen istek ve arzular, eti arzularlar ve iştahları çe-

Mâide Sûresi 1-3 ..................................................................... 319

ker. Bütün bunlar evrensel hidayetin, yöneltilişin göstergeleridir. Yaratılış kongresinin serbestlik kararıdır. Evrensel hidayetle, bu hidayetin etkisiyle oluşan eylemi birbirinden ayırmak, birini kabul edip diğerini inkâr etmek mümkün müdür?

İslâm fıtrat dinidir. Tek hedefi, insan bilgisizliğinin yok ettiği fıtratın eserlerini yeniden diriltmektir. Dolayısıyla yaratılışın işaret ettiği ve fıtratın öngördüğü bir şeyi mubah saymak bir zorunluluktur.

İslâm, yasama sistemiyle bu fıtrî hükmü dirilttiği gibi, varoluş çerçevesinde konulan başka hükümleri de diriltmiştir. Beslenme hususunda sınır tanımazlığı önleyici unsurlar çerçevesinde buna değindik. Buna göre, akıl bedensel ya da manevî açıdan zararlı olan etlerden uzak durulmasını öngörür. Yine insan bünyesinin derinliklerinde yer alan duyular ve duygular, bozulmamış öz doğanın pis gördüğü ve tiksindiği şeylerden uzak durmayı gerekli görür. Bu iki hükmün asılları sonuçta gelip varoluş sisteminin tasarrufuna dayanır. İslâm bunları dikkate almış, bedenin gelişimine zararlı olan etleri haram kıldığı gibi, insan toplumunun maslahatı açısından zararlı olan etleri de haram kılmıştır. Üzerinde Allah'tan başkasının adı anılarak kesilen hayvanların etlerini, kumar ve fal okları vb. şeylerle kazanılan etleri buna örnek gösterebiliriz. İslâm, öz doğanın tiksindiği pİslikleri de haram saymıştır.

İşkence etmeye ve öldürmeye engel olması gereken acıma ve merhamet duygusuna gelince, merhametin latif bir varoluşsal bağış olduğu kuşku götürmeyen bir gerçektir. Varoluş yasası uyarınca insanın ve gözlemlediğimiz kadarıyla birçok hayvanın ruhsal yapısına yerleştirilmiştir. Fakat varoluş yasası, her konuda mutlak egemenliği olsun ve mutlaka sadece ona uyulsun diye bu hükmü koymamıştır. Bir kere varoluş yasasının kendisi, merhameti mutlak olarak uygulamaz. Öyle olsaydı, varlık âleminde acıların, afetlerin, musibetlerin ve türlü azapların izine rastlanmazdı.

Kaldı ki, insanın sahip olduğu merhamet duygusu, söz gelimi adalet gibi mutlak olarak üstün, faziletli bir karakter değildir. Öyle olsa, zulmünden dolayı bir zalimi, bir suçluyu cezalandırmamız,

320 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

saldırıya mİsliyle karşılık vermemiz uygun olmazdı. Neticede bunda yerin ve üzerindeki varlıkların helâki söz konusu olurdu.

Bununla beraber İslâm, evrensel varoluş yasasının bir bağışı olarak merhamet duygusunu ihmal etmemiştir. Genel olarak merhameti yaygınlaştırmayı emretmiş, hayvanları öldürürken onlara eziyet etmeyi yasaklamıştır. Kesilen hayvanın canı çıkmadıkça organlarının kesilmesini, derisinin yüzülmesini yasaklamıştır. - Boğulmuş ve vurulmuş hayvanın etinin haram kılınması da bu yüzdendir.- Diğer bir hayvanın gözünün önünde başka bir hayvanın boğazlanmasını da nehyetmiştir. Kesilen hayvanın kesimine ilişkin olarak son derece şefkatli hükümler koymuştur. Suyun sunulmasını emretmiştir. Daha bunun gibi fıkıh kitaplarında ayrıntılı biçimde açıklanan birçok hükmü örnek gösterebiliriz.

Bütün bunların yanında, İslâm akıl dinidir; duygu dini değil. Duygusal hükümleri, toplumun maslahatına uygun olan hükümlerin üzerine çıkarmaz. Bunlar arasından yalnızca aklın benimsediklerini esas alır. Akla uygun oldukça duygusal hükümlere itibar eder. Bu da aslında aklın hükümlerine uymak sayılır.

İlâhî rahmet ve yüce Allah'ın acıyanların en merhametlisi oluşu meselesine gelince, şunu bilmek gerekir ki: Yüce Allah, acıyanı acınana lütfetmeye iten kalp inceliği, yufka yüreklilik ve duygusallık anlamında bir rahmet sıfatıyla muttasıf değildir. Bu söylediğimiz maddî ve cismanî bir niteliktir. Ulu Allah bundan münezzehtir.

Bilâkis ilâhî rahmetin anlamı, yüce Allah'ın hakkedene hak ettiği kadar hayır indirmesidir. Bu nedenle, bizim azap saydığımız bir şey yüce Allah açısından rahmet, bizim rahmet saydığımız bir şey de O'nun açısından azap olabilir. Dolayısıyla sahip olduğumuz sanal merhamet duygusuna kapılarak şeriatın öngördüğü yasama çerçevesinde esas maslahatları göz ardı etmemiz veya yasaların realiteye uygun olması gerçeğinden ödün vermemiz, ilâhî hikmet açısından caiz değildir.

Şimdiye kadar yaptığımız açıklamalardan şu ortaya çıkıyor: İslâm hayvanların etlerinin yenmesini serbest bırakırken ve bu ser-

Mâide Sûresi 1-3 ........................................................ 321

bestliği birtakım kayıtlarla ve koşullarla sınırlandırırken, fıtratın direktiflerini esas almakta ve onları yansıtmaktadır bize. Allah'ın insanların yaratılışına esas kıldığı fıtratı yani. Allah'ın yaratma yasasında değişme, başkalaşma olmaz. Işte dimdik ayakta duran dosdoğru din budur.

3- İslâm Neden Hayvanın Boğazlanmasını Öngörür?

Yukarıdaki sorunun bir devamı olarak sorulan bir diğer soru da budur: Et yemenin, fıtratın ve yaratılış yasasının serbest kıldığı bir husus olduğunu kabul ettik. Acaba bu konuda tesadüf ve benzeri ölümlerle yetinilemez mi? Söz gelimi et yemek için hayvanın kendiliğinden ölmesi ya da bizim dışımızda başka bir etkenle can vermesi beklenemez mi? Böylece evrensel caizlikle, hayvana eziyet etmeyi ve öldürerek işkence etmeyi hoş karşılamayan merhamet duygusunun hükmü bir noktada buluşturulur; boğazlamaya ve kesmeye gerek kalmaz.

İkinci bölümdeki açıklamalar, bu soruya da cevap teşkil edecek niteliktedir. Çünkü bu anlamda merhamet duygusunun gereğini yapmak zorunlu değildir. Aksine bu tarz bir merhametin gereğini yapmak gerçeklere ilişkin hükümlerin geçersiz kılınmasına yol açabilir. Öte yandan İslâm, mümkün olduğu kadarıyla tür arasındaki bu latif duygusallığın korunmasına yönelik tedbirleri almaktan geri kalmamış ve bunları tavsiye etmiştir.

Kaldı ki, mizaçların bozulması ve bedenlerin zarara uğramasıyla sonuçlanan leş ve benzeri şeylerin yenilmesiyle yetinmek ve sadece onları yemeği mubah kılmak, merhamet duygusuyla çelişmektedir.

Bütün bunların yanı sıra bertaraf edilmesi gereken genel bir zorluk ve sıkıntıyı beraberinde getirir. [Sadece leş ve benzerini mubah kılmak, genel bir sıkıntıya sebep olur.]

AYETLERIN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


Tefsir-ul Ayyâşî'de İkrime kanalıyla İbn-i Abbas'ın şöyle dediği

322 ............................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

rivayet edilir: "Ey iman edenler..." diye başlayan hiçbir ayet inmemiştir ki, Ali (a.s) onun başı ve emiri olmasın. Allah Hz. Muhammed'in (s.a.a) ashabını birçok kere azarladığı hâlde, Ali'den sadece hayırla söz etmiştir." [c.1, s.289, h:7]

Ben derim ki: el-Burhan tefsirinde Muvaffak b. Ahmed kanalıyla İkrime'den, o da İbn-i Abbas'tan aynı sözler, "...emiri olmasın..." ifadesine kadar rivayet edilir.1 Bunu Ayyâşî de İkrime'den rivayet etmiştir.2 Bu hadisi daha önce ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinden de alıntılamıştık. Bazı rivayetlerde İmam Rıza'nın (a.s) şöyle dediği belirtilir:

"Kur'ân'da 'Ey iman edenler...' diye başlayan bir ayet yoktur ki, biz Ehlibeyt (a.s) hakkında olmasın." Bu rivayet genelin özele uyarlanmasının ya da vahyin batınî anlamının bir örneğidir.

Aynı kaynakta Abdullah b. Sinan'dan şöyle rivayet edilir. İmam Cafer Sadık'tan (a.s) "Ey inananlar! Yaptıgınız akitleri yerine getirin."

ayetini sordum, buyurdu ki: "Burada ahitler, [yani sözleşmeler] kastediliyor." [Tefsir-ul Ayyâşî, c.1, s.289.]

Aynı hadisi Kummî de kendi tefsirinde aynı ravi kanalıyla aktarmıştır. [c.1, s.160]

et-Tehzib adlı eserde, rivayet zinciriyle birlikte Muhammed b. Müslim'in şöyle dediği belirtilir: İmam Bâkır (a.s) veya İmam Sadık'tan (a.s) birine, "dört ayaklı hayvanlar size helâl kılındı..." ayetini sordum. Buyurdu ki: "Hayvanların rahmindeki yavrular, tüylenmiş ve kıllanmışsalar, annelerinin boğazlanması, onların da boğazlanması anlamına gelir. İşte yüce Allah bunu kastetmiştir." [c.9, s.58]

Ben derim ki: Aynı hadis el-Kâfi ve el-Fakih adlı eserlerde aynı ravi aracılığıyla iki İmamdan birinden aktarılmıştır. Aynı anlamda bir hadis de Tefsir-ul Ayyâşî'de Muhammed b. Müslim aracılığıyla iki İmamdan birinden ve Zürare kanalıyla da İmam Sadık'tan (a.s)

-------

1- [el-Burhan tefsiri, c.1, s.431.]

2- [Tefsir-ul Ayyâşî, c.1, s.289.]

Mâide Sûresi 1-3 ........................................................... 323

aktarılır.1 Bunu Kummî de tefsirinde rivayet eder.2 Mecma-ul Beyan tefsirinde İmam Bâkır (a.s) ve İmam Sadık'tan (a.s) rivayet ediliyor.

Tefsir-ul Kummî'de, "Ey inananlar! Ne Allah'ın işaretlerine...

saygısızlık etmeyin." ayetiyle ilgili olarak şöyle deniyor: "Allah'ın şiarları; ihram, tavaf, Ibrahim makamında kılınan namaz, Safa ve Merve Tepeleri arasında sa'ydır. Ayrıca hac mevsimine özgü tüm ibadetler bu kategoriye girer. Kişinin deve kurbanlığını Mekke'ye sevk ederken, kurbanlık olduğu bilinsin dolayısıyla kimse dokunmasın diye onun hörgücünü yaralayıp kan akıtması veya hörgücün derisini soymak yahut gerdanlık takması da Allah'ın şiarlarındandır. Bunlara şiar denmesi, insanların onları fark edip tanımaları içindir."

"ne haram aya" bundan maksat, haram aylardan biri olan zilhicce ayıdır. "ne kurban" hac ziyaretinde bulunan kişinin ihramı giydikten sonra kurban edilecekleri yere sürdüğü hayvan kastediliyor.

"ne gerdanlıklara..." bundan maksat, hac ziyaretinde bulunan kişinin namaz kılarken giydiği nalınları kurbanlık hayvanın boynuna asmasıdır. "ve ne de... Beyt-i Haram'a yönelenlere" yani Kâbe'ye hac ziyaretinde bulunanlara." [c.1, s.160]

Mecma-ul Beyan tefsirinde şöyle deniyor: İmam Bâkır (a.s) şöyle buyurdu: "Bu ayet, Rebiaoğullarından Hutam adında biri hakkında inmiştir."

Mezkur tefsirde devamla şöyle ekleniyor: Süddi'nin anlattığına göre, Hutam b. Hind el-Bekri, yalnız başına Resulullah'ın (s.a.a) yanına geldi, atını Medine'nin dışında bırakmıştı. Peygamberimize (s.a.a) dedi ki: "Neye davet ediyorsun?" Bundan önce de Peygamberimiz (s.a.a) ashabına demişti ki: "Bugün Rebiaoğullarından bir adam yanınıza gelecek ve bu adam şeytanın diliyle konuşacaktır."

Resulullah (s.a.a) adama cevap verdikten sonra adam, "Bana -------------

1- [Tefsir-ul Ayyâşî, c.1, s.289.]

2- [Tefsir-ul Kummî, c.1, s.160.]

324 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

mühlet ver, belki de Müslüman olurum. Istişare edeceğim kişiler var." dedi. Sonra oradan ayrıldı."

Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: "Kâfir bir yüzle içeri girdi, çıkarken arkasında hainlik bıraktı." Giderken Medine'ye ait sürülerden biriyle karşılaştı. Sürüyü önüne katıp götürdü. Bir yandan da şu beyitleri mırıldanıyordu:

"Hutam, bir çoban eliyle sürülerden birini ele geçirdi. Oysa ne deve, ne de koyun çobanlığı yapmıştı.

Ne de satırla eti parçalayan bir kasaptı.

Sürü sahipleri geceleyin uyudular; ama Hind'in oğlu uyumadı.

Ok gibi hızlı hareket eden bir hizmetçi gibi geçirdi geceyi.

Otlatma zahmetini üzerine aldı.

Cılız bacağı ve düztaban ayağıyla."

Sonra ertesi yıl hac için tekrar geldi. Bu arada sunacağı kurbanı da işaretlemişti. Resulullah (s.a.a) onun huzuruna getirilmesini istedi. Bunun üzerine, "ve ne de... Beyt-i Haram'a yönelenlere..." ayeti indi.

Müellif devamla şöyle der: İbn-i Zeyd dedi ki: "Bu ayet, Mekke'nin fethedildiği gün, Beyt-i Haram'ı ziyaret etmek için gelen ve umre yaparak ihramdan çıkmak isteyen bazı müşrikler hakkında inmiştir. Onları gören Müslümanlar, "Bunlar da şunlar [Mekkeliler]

gibi müşriktir. Izin ver, onlara saldıralım." dediler. Bunun üzerine yüce Allah söz konusu ayeti indirdi."

Ben derim ki: Taberî bu kıssayı Süddi ve Ikrime'den, ikinci kıssayı da İbn-i Zeyd'den rivayet etmiştir.1 Ikinci kıssa ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde İbn-i Ebi Hatem kanalıyla Zeyd b. Eslem'den rivayet edilir. Bu rivayette, olayın Hudeybiye günü yaşandığından söz edilir.

Her iki kıssa da tefsircilerin ve nakilcilerin hemen hemen üzerinde ittifak ettikleri, Mâide suresinin Veda Haccı esnasında nazil olduğu husussuyla örtüşmemektedir. Eğer öyle olsaydı, "Allah'a

------

1- [Tefsir-ut Taberî, c.6, s.38-39.]

Mâide Sûresi 1-3 ............................................................. 325

ortak koşanlar pisliktir, artık bu yıllarından sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar." (Tevbe, 28) "Allah'a ortak koşanları nerede bulursanız öldürün." (Tevbe, 5) ayetinin, "ve ne de... Beyt-i Haram'a yönelenlere" ayetinden önce inmiş olmaları gerekirdi. Bu durumda da Beyt-i Haram'a yönelen müşriklere herhangi bir taarruzda bulunmayı nehyetmeye ilişkin direktifin bir anlamı olmazdı.

Büyük bir ihtimalle bu iki kıssa ve bunların içeriklerine benzer diğer kıssalar, bir bölümü İbn-i Abbas, Mücahit, Katade ve Dahhak'tan aktarılan şu görüşün nedenini oluşturmuştur: Onlara göre: "ve ne de... Beyt-i Haram'a yönelenler" ifadesi, "Allah'a ortak koşanları nerede bulursanız öldürün..." ve "Allah'a ortak koşanlar pİsliktir... artık... Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar." ayetlerinin inişiyle neshedil-miştir. Nesh hadisi Tefsir-ul Kummî'de yer alır. Ki sözden anlaşıldığı kadarıyla, bu bir rivayettir, Kummî'nin kendi sözleri değil.

Bütün bunların ötesinde, Mâide suresinin en son inen sure olması, bu rivayetleri geçersiz kılmaktadır. Ehlibeyt İmamlarından (a.s) gelen rivayetlerde, Mâide suresinin neshedilen değil neshedici olduğu belirtilir. Kaldı ki, "Bugün sizin dininizi olgunlaştırdım..."

ayeti, Mâide suresinin bazı ayetlerinin neshedilmiş olması ihtimalini ortadan kaldırmaktadır.

Buna göre, "ne de... Beyt-i Haram'a yönelenler..." ifadesiyle güdülen amaç, daha sonra yer alan, "bir topluluga olan kininiz, sizi haddi aşmaya sürüklemesin." ayeti vasıtasıyla açıklanmış gibi bir niteliğe sahip olur. Yani, daha önce size taarruzda bulundukları için Mescid-i Haram'a yönelenlere taarruzda bulunarak Kâbe'nin saygınlığını, dokunulmazlığını yok etmeyin. Bunların dışında da daha önce sizi ondan alıkoyanlara böyle davrandılar diye, onları öldürmek gibi günah işlemeye veya ölüm dışında birtakım haksızlılıklara yeltenerek tecavüz etmeye kalkışmayın; bilâkis iyilik ve takva hususunda yardımlaşın.

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde de, "İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın."

ayetiyle ilgili olarak Ahmet ve Abd b. Hamid, ayrıca

326 ............................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Vabisa kanalıyla da Buharî kendi Sahihinin "Tarih" adlı bölümünde şöyle rivayet ederler: "Bir gün Resulullah'ın (s.a.a) yanına geldim. Amacım iyilik ve günah namına sormadık bir şeyi bırakmamaktı.

Bana dedi ki: Ey Vabisa, niçin geldiğini ve neyi sormak istediğini haber vereyim mi? Yoksa kendin mi söyleyeceksin? Dedim ki: Siz bana haber verin ya Resulullah! Buyurdu ki: İyilikten ve günahtan sormak için geldin. Sonra üç parmağını birleştirerek göğsümü dürtüyor, bir yandan da şöyle diyordu: Fetvayı kalbinden ve nefsinden iste. İyilik, kalbinin mutmain olduğu ve nefsinin yatıştığı şeydir.

Günah ise, onun hakkında insanlar sürekli sana fetva verseler bile kalpte sıkıntıya yol açan, göğsünde huzursuzluk meydana getiren şeydir."

Aynı eserde, Ahmet, Abd. b. Hamid, İbn-i Hibban, Taberanî, Hakim -sahih olduğunu vurgulayarak- ve Beyhaki Ebu Emame'den şöyle rivayet ederler: "Bir adam Resulullah'a (s.a.a) günahın ne olduğunu sordu. Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: 'Içinde huzursuzluk meydana getiren şeyden uzaklaş.' Bunun üzerine adam, 'Peki, iman nedir?' diye sordu: 'Bir kimseyi işlediği kötülük üzüyor ve yaptığı iyilik sevindiriyorsa, o mümindir.' cevabını verdi."

Yine aynı eserde, İbn-i Ebi Şeybe, Ahmed, Buharî kendi Sahihinin "Edeb" adlı bölümünde, Müslim, Tirmizi, Hakim ve Beyhaki "eşŞu- ab" kitabından Nuvas b. Sem'an'dan şöyle rivayet ederler:

"Resulul-lah'a iyilik ve günah olguları hakkında soru soruldu. Buyurdu ki: Iyilik, güzel ahlâktır. Günah ise, nefsinde huzursuzluk meydana getiren ve insanların haberdar olmasından hoşlanmadığın şeydir." [c.2, s.255]

Ben derim ki: Görüldüğü gibi rivayetlerin içeriği, "Nefse ve onu biçimlendirene, ona bozuklugunu ve korunmasını ilham edene..." (Şems, 7-8) ayetlerinin anlamını esas alan bir mahiyette gelişmektedir.

Bu rivayetler günahın anlamı ile ilgili olarak yaptığımız açıklamayı da desteklemektedir.

Mecma-ul Beyan tefsirinde, müellif şöyle der: "Bu ayet (maksadı 'Beyt-i Haram'a yönelenler' ifadesidir) ile ilgili olarak âlimler

Mâide Sûresi 1-3 .................................................. 327

arasında ihtilaf vardır. Bu ifadenin içerdiği hükmün, 'Allah'a ortak koşanları nerede bulursanız öldürün.' ayetiyle yürürlükten kaldırıldığı söylenmiştir. Müfessirlerin büyük kısmının görüşü bu yöndedir.

Diğer bazı âlimler; 'Ne bu surenin, ne de bu ayetin içerdiği hiçbir hüküm neshe-dilmemiştir; çünkü, müşrikler başlatan taraf olmadıkları sürece, haram aylarda onlara savaş ilân etmek caiz değildir.' demişlerdir." Ardından müellif, "Bu görüş İmam Bâkır'- dan (a.s) rivayet edilmiştir." demiştir.

Men la Yahzuruh-ul Fakih adlı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle Eban b. Tağlib'den, o da İmam Ebu Cafer Muhammed b. Ali el-Bâkır'dan (a.s) şöyle rivayet eder: "Leş, kan ve domuz eti, herkesçe bilinen şeylerdir. "Allah'tan başkası adına bogazlanan" ifadesiyle, putların sunaklarında boğazlanan hayvanlar kastediliyor. "bogulmuş" ifadesine gelince, Mecusîler kesilmiş hayvanı yemezlerdi, murdar hayvanı yerlerdi. Bu nedenle sığırı ve koyunu boğarak öldürürlerdi, hayvan bu şekilde ölünce etini yerlerdi. "Vurularak öldürülmüş"ten maksat da şudur: Mecusîler hayvanın ayaklarını bağladıktan sonra ölünceye kadar döverlerdi, hayvan ölünce de etini yerlerdi.

"yukarıdan düşmüş"ten maksat da şudur: Yine Mecusîler hayvanın gözlerini bağlayarak yüksekçe bir yerden aşağıya atarlardı, bu şekilde ölen hayvanın etini yerlerdi. "boynuzlanmış"tan maksat da şudur: Iki koçu dövüştürürlerdi. Bu dövüşte ölenin etini yerlerdi.

"yırtıcı hayvan tarafından parçalanarak ölmüş olan hayvanlar -henüz canları çıkmadan kestikleriniz hariç-" ifadesiyle de şu husus kastedilmiştir: Mecusîler kurt, arslan ve ayı gibi yırtıcı bir hayvan tarafından parçalanarak öldürülmüş bulunan hayvanları yerlerdi.

Yüce Allah bunu haram kıldı.

"Dikili taşlar üzerine bogazlanan" ifadesine gelince, Mecusîler ateş tapınakları için kurbanlar sunarlardı. Kureyşliler de ağaçlara,