El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân–c.5
 



262 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

li kısmında, sadece "kulluktan çekinme"den söz edilmiş [ve şöyle buyrulmuştur: "Ne Mesih, Allah'a kul olmaktan çekinir, ne de Allah'a yakınlaştırılmış melekler."] Dolayısıyla bu ifadenin, "Kim O'- na kulluktan çekinir ve büyüklük taslarsa..." cümlesiyle gerekçelendirilmesi, onların O'na ibadetten çekinenlerin, O'nun huzurunda toplanacaklarını bildikleri anlamını ifade ettiğini gösterir.

"hepsini" yani iyi, kötü herkesi. Bu ifade, "İnanıp iyi işler yapan- lara gelince..." diye başlayan hemen sonraki ayetin içerdiği ayrıntılandırma durumuna ortam hazırlamaktadır.

"Onlar kendileri için Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulurlar." Bu ifade, Mesih'in ve meleklerin ilâhlıklarına ilişkin olarak ileri sürülen iddialara bir karşılık olarak dost ve yardımcı ihtimalini olumsuzlama amacına yöneliktir.

"Ey insanlar! Rabbinizden size kesin delil geldi ve size apaçık bir nur indirdik." Ayetin orijinalinde geçen ve "kesin delil" olarak anlamlandırdığımız "burhan kelimesiyle ilgili olarak Ragıp el-Isfahanî der ki: "Burhan, kanıtlama amaçlı açıklama demektir. 'Ruc-han' ve 'sunyan' gibi, 'fu'lan' kipinden gelir. Bazılarına göre bu kelime, 'berehe-yebrehu=beyaz oldu' fiilinin mastarıdır." (Rağıptan aldığımız alıntı burada son buldu.) Dolayısıyla bu kelime, hangi kökten ve hangi kalıptan olursa olsun mastardır. Kimi durumlarda, özellikle delil ve kanıt anlamında kullanıldığında fail anlamını ifade eder.

Nurdan maksat, Kur'ân'dır kuşkusuz. Bunun kanıtı da, "size... indirdik." ifadesidir. Burhan kelimesi ile de bunun kastedilmiş olması mümkündür. Bu durumda, her iki cümle birbirini desteklemekte, her biri diğerini pekiştirmektedir.

Bununla (nurla) Peygamber efendimizin (s.a.a) kastedilmiş olması da mümkündür. Tefsirini sunduğumuz ayetin, Peygamberin sunduğu rİsaletin doğruluğunu ve Kur'ân'ın Allah katından inen bir kitap olduğunu açıklamaya dönük ayetler grubunun sonrasında yer almış olması bu ihtimali güçlendirmektedir. Çünkü ayet, bu akışın bir ayrıntısı görüntüsü vermektedir. Bu ihtimali, bir sonraki ayette yer alan, "tutunanlar" ifadesi de güçlendirmektedir. Daha

Nisâ Sûresi 170-175 ..................................................... 263

önce, "Kim Allah'a sımsıkı tutunursa, artık elbette o, dosdogru yola iletilmiştir." (Âl-i Imrân, 101) ayetini tefsir ederken "tutunmak" tan maksadın, Allah'ın kitabını izlemek ve Resulullah'a (s.a.a) uymak olduğunu belirtmiştik.

"İşte Allah'a inanıp O'na sımsıkı tutunanları" Bu ifade, Rabbinin sunduğu kanıt nitelikli açıklamaya ve katından indirdiği nura tâbi olanların alacakları ödülü açıklama amacına yöneliktir.

Bu ayet, inanıp salih ameller işleyenlerin sevabını açıklamaya yönelik önceki ayete yani, "İnanıp iyi işler yapanlara ecirlerini eksiksiz ödeyecek ve onlara lütfunu daha da artıracaktır." ayetine işaret ediyor gibidir. Belki de bu yüzden, incelediğimiz ayette kanıta ve nura tâbi olma buyruğuna aykırı hareket edenlerin cezasına işaret edilmemiştir. Çünkü önceki ayette buna aynen değinilmiştir.

Dolayısıyla bu ayette tâbi olanlara verilecek karşılığın, öteki ayette tâbi olanlar için öngörülen ödülün aynısı olduğu belirtildikten sonra, ikinci bir tekrara gerek görülmemiştir. Çünkü ortada iki grup vardır: Tâbi olanlar ve karşı çıkanlar.

Buna göre, incelediğimiz ayetteki "kendi katından bir rahmetin ve lütfun içine alacak..." ifadesi, öteki ayetteki "ecirlerini eksiksiz ödeyecek..." -yani, onları cennete götürecek- ifadesine tekabül etmektedir. Bu ayetteki "lütuf"un karşılığı, öteki ayetteki "onlara lütfunun daha da fazlasını artıracaktır." ifadesidir. "Onları kendisine (varan) dogru bir yola iletecektir." cümlesine gelince, bu, ayette sözü edilen Allah'a sarılmanın bir sonucudur. Nitekim bir ayette şöyle buyrulmuştur: "Kim Allah'a sımsıkı tutunursa, şüphesiz o, dosdogru olan yola iletilmiştir." (Âl-i Imrân, 101)

264 ..................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5



Nisâ Sûresi 176 .......................................................................

176- Senden fetva istiyorlar. De ki: Ana-babası ve çocuğu olmayan kimsenin mirası hakkında Allah size şöyle fetva veriyor:

Eğer çocuğu olmayıp bir kız kardeşi bulunan kimse (erkek kardeş) ölürse, bıraktığının yarısı o kız kardeşindir. Fakat (ölen) kız kardeşinin çocuğu yoksa, erkek kardeş ona tamamen vâris olur. Eğer ölenin iki kız kardeşi varsa, (erkek kardeşlerinin) bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Ve eğer vârisler erkek-kadın birçok kardeşler olursa, erkeğin payı iki kızın payı kadardır. Şaşırırsınız diye Allah size açıklıyor. Allah her şeyi bilendir.

AYETIN AÇIKLAMASI


Bu ayette, sünnetin açıklamasından da anlaşıldığı kadarıyla anne-baba bir ya da yalnız baba bir olan "kelâle"nin yani, annebabası ve ço-çuğu olmayan kimselerin miras alma hükmü açıklanıyor.

Yine Peygamberimizin (s.a.a) açıklamasından anlaşıldığı kadarıyla, surenin girişinde işaret edilen miras paylaşımı ise, anne tarafından bir olan kelâ-le'nin miras alması ile ilgilidir. Bunun kanıtı, burada zikredilen feraizin (payların) orada zikredilenden daha fazla olmasıdır. Yine ayetlerden anlaşıldığı kadarıyla mirasta erkeklerin payı kadınların payından daha fazladır.

"Senden fetva istiyorlar. De ki: Ana-babası ve çocuğu olmayan kim-

Nisâ Sûresi 176 ............................................................. 265

senin mirası hakkında Allah size şöyle fetva veriyor." Nisâ suresinin akışı içinde fetva istemenin, fetvanın1 ve kelale2 kavramının anlamı üzerinde çeşitli bilgiler sunduk.

"Çocugu olmayıp..." Yalnızca çocuk sözcüğünün mutlak olarak ifade edilmesinden anlaşıldığı kadarıyla burada genel olarak hem erkeği, hem de kadını kapsayan bir hüküm söz konusudur.

Mecma-ul Beyan tefsirinde deniliyor ki: "Bunun anlamı şöyledir:

Çocuğu ve babası yoksa... Babayı da bu kapsama aldık. Çünkü bu hususta görüş birliği vardır." [Mecma-ul Beyan'dan alınan alıntı burada son buldu.]

Eğer anne-babadan birinin varlığı varsayımı esas alınsaydı, ayette mutlaka onun payına işaret edilirdi. Böyle bir işaret olmadığına göre, her ikisinin yokluğu esas alınarak hüküm açıklama yönüne gidilmiştir.

"kız kardeşi bulunan kimse ölürse, bıraktıgının yarısı o kız kardeşindir. Fakat (erkek kardeş, ölen) kız kardeşinin çocugu yoksa, kendisi ona tamamen vâris olur." Burada kız kardeşin erkek kardeşin mirasından, erkek kardeşin de kız kardeşin mirasından alacağı paya işaret ediliyor. Buradan hareketle kız kardeşin kız kardeşten, erkek kardeşin erkek kardeşten kalan mirastan alacağı pay da belirlenmiş oluyor. Çünkü eğer bu sonuncular için başka bir paylaşım şekli söz konusu olsaydı, mutlaka ondan söz edilirdi.

Ayrıca, "Fakat... erkek kardeş ona tamamen vâris olur." ifadesiyle demek isteniyor ki: Eğer tersi olursa, yani erkek kardeş kız kardeşin yerinde olursa, mirasın tümünü alır. Üstelik, iki kız kardeşin ve erkek kardeşlerin payını açıklayan "Eger ölenin iki kız kardeşi varsa, (erkek kardeşlerinin) bıraktıgının üçte ikisi onlarındır.

Ve eger vârisler erkek-kadın birçok kardeşler olursa, erkegin payı iki kızın payı kadardır." ayetinde, ölenin erkek veya kadın olması kaydına yer verilmemiştir. Dolayısıyla ölenin erkek veya kadın ol-

------- 1- [bkz. c.5, Nisâ suresi, ayet: 127.]

2- [bkz. c.4, Nisâ suresi, ayet: 12, s.305]

266 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

masının, miras pay-ları üzerinde bir etkinliği yoktur.

Ayetin açıkladığı; bir kız kardeşin, bir erkek kardeşin, iki kız kardeşin ve erkek-kadın karışık kardeşlerin payıdır. Geri kalan yakınların payı da bundan hareketle belirlenebilir. Buna göre, iki kardeş mirasın tamamını alırlar ve aralarında eşit bir şekilde paylaşırlar.

Bunu, bir kardeşin mirasın tümünü almasından çıkarıyoruz.

Bu ihtimallerden biri, bir erkek ve bir kız kardeşin bulunması durumudur. "Kardeşler" ifadesi bu ihtimali de kapsar. Nitekim bu surenin giriş kısmında buna işaret edilmiştir. Buna göre, "Ve eger vârisler erkek-kadın birçok kardeşler olursa..." ifadesi bu ihtimali de içermektedir. Kaldı ki, sünnet [Peygamberimizden (s.a.a) nakledilen hadisler] bu ihtimallerin tümünü açıklamaktadır.

Burada sözü edilen paylar, ölenin sadece babasız ya da sadece annesiz ve babasız olması durumunda geçerlidir. Fakat bu şekilde ölen kişinin ana-baba bir kız kardeşi ve baba bir kız kardeşi varsa, baba bir kız kardeşi mirastan pay almaz. Surenin giriş kısmındaki ilgili ayeti tefsir ederken bu hususta açıklamalarda bulunduk.

"Şaşırırsınız diye Allah size açıklıyor." Yani, şaşırmanız korkulur veya şaşırmayasınız diye Allah size açıklıyor demek isteniyor. Bu tarz bir kullanımın Arapçadaki örnekleri çoktur. Amr b. Gülsüm şöyle der:

"Bizi küçük düşürüp alay etmenizden korkuyoruz (veya alay etme-yesiniz) diye, size ziyafet vermek için acele ettik."

AYETİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


Mecma-ul Beyan adlı tefsirde, Cabir b. Abdullah el-Ensari'den şöyle rivayet edilir: "Bir ara hastalandım. Dokuz -ya da yedi- tane kız kardeşim vardı. Peygamberimiz (s.a.a) beni ziyarete geldi, yüzüme üfledi. Kendime geldim, dedim ki: 'Ya Resulallah, kız kardeşlerime malımın bütününden üçte iki pay ayırayım mı?' Buyurdu ki:

'Bundan daha iyisini yap.' Dedim ki: 'Malımın bir bölümünü mü ayırayım?' Buyurdu ki: 'Bundan daha iyisini yap.' Sonra yanımdan

Nisâ Sûresi 176 ............................................................ 267

ayrılıp gitti. Giderken geri dönerek bana şöyle dedi: Ey Cabir, senin bu hastalıktan öleceğini sanıyorum. Fakat Allah, senin kız kardeşlerinin alacağı payla ilgili bir ayet indirerek onlara iki kere üçte birlik bir pay ayırdı."

Raviler demişlerdir ki: "Cabir, bu ayet benim hakkımda indi, derdi." Buna yakın bir rivayet de ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde yer alır.

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, Ibn-i Ebi Şeybe, Buharî, Müslim, Tirmizi, Nesai, Ibn-i Dureys, Ibn-i Cerir, Ibn-i Münzir ve Beyhaki -ed- Delail adlı eserde- Bera'dan şöyle rivayet ederler: "Bir bütün olarak inen en son sure, Tevbe suresidir. En son inen ayet de, Nisâ suresinin sonunda yer alan, 'Senden fetva istiyorlar. De ki: Anababası ve ço-cugu olmayan kimsenin mirası hakkında Allah size şöyle fetva veriyor...' ayetidir."

Ben derim ki: Aynı eserde yer alan birçok rivayette belirtildiğine göre, Resulullah (s.a.a) ve ashap bu ayeti "Sayf Ayeti=Yaz Ayeti" diye adlandırırlardı. Mecma-ul Beyan tefsirinde deniliyor ki: "Bunun nedeni şudur: Ana-babasız ve çocuksuz ölen kişinin mirası hakkında iki ayet nazil olmuştur. Biri kış mevsiminde inmiş ve Nisâ suresinin giriş kıs-mında yer alır, diğeri de yazın nazil olan şu ayettir."

Aynı eserde, Ebu Şeyh'in Feraiz adlı eserde Bera'dan şöyle rivayet ettiği belirtilir: "Resulullah'a (s.a.a) kelâle'nin kim olduğu soruldu. 'Çocuktan ve babadan başkasıdır.' buyurdu."

Tefsir-ul Kummî'de müellif şöyle diyor: Bana babam anlattı. O da Ibn-i Ebu Umeyr'den duymuş. Ona Ibn-i Üzeyne Bukeyr'den aktarmış ki, Imam Bâkır (a.s) şöyle buyurdu: "Adamın biri ölse ve geride mirasçı olarak bir kız kardeşi kalsa, ayetin hükmünce ona mirasın yarısı verilir. Tıpkı adamın kız çocuğu olması durumunda mirasın yarısını alacağı gibi. Eğer adamın ondan daha yakın bir akrabası yoksa, mirasın diğer yarısını da yine kız kardeş, akrabalık hükmünce alır. Kız kardeş yerine, erkek kardeş mirasçı olsa, mirasın tümünü alır. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Fakat

268 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

(ölen) kız kardeşinin çocugu yoksa, erkek kardeş ona tamamen vâris olur." Şayet mirasçılar iki kız kardeş olurlarsa, üçte ikilik bir payı ayetin hükmünce alırlar; geriye kalan üçte birlik payı da akrabalık payı hükmünce alırlar. Şayet mirasçılar kadın-erkek karışık kimseler olsalar, erkeğe iki kadının payı kadar bir pay verilir. Bütün bunlar, ölen kişinin çocuğunun, anne-babasının veya eşinin olmaması durumunda geçerlidir."

Ayyâşî kendi tefsirinde, bu rivayetin devamını çeşitli kanallardan Imam Bâkır (a.s) ve Imam Sadık'tan (a.s) rivayet eder. Tefsir-ul Ayyâşî'de Bükeyr'den şöyle rivayet edilir: Bir adam Imam Bâkır'ın (a.s) yanına geldi ve ona, geride mirasçı olarak kocasını, ana bir kız kardeşlerini ve baba bir kız kardeşini bırakan bir kadının mirasının nasıl paylaşılacağını sordu. Imam buyurdu ki:

"Kocaya mirasın yarısı verilir. Bu, altı paydan üç paya denk düşer. Ana bir kız kardeşlere üçte bir verilir. Bu da altı paydan iki paya denk düşer. Baba bir kız kardeşlere de bir pay verilir."

Adam şöyle dedi: "Zeyd'in, Ibn-i Mesud'un, Ehlisünnet'in ve kadı-ların paylaşımı bundan farklıdır, ey Ebu Cafer! Diyorlar ki: Ana bir ve baba bir kız kardeşe üç pay verilir. Bu da altıda bir paya denk düşer. Böylece payı altıdan sekize kadar yükseltirler." Imam Bâkır (a.s) buyurdu ki: "Bunu neye dayanarak söylüyorlar?" Adam şu karşılığı verdi: "Çünkü yüce Allah, 'bir kız kardeşi bulunan kimse (erkek kardeş) ölürse, bıraktıgının yarısı o kız kardeşindir.' buyuruyor."

Bunun üzerine Imam Bâkır (a.s) şöyle buyurdu: "Madem ki Allah'ın emrini kanıt gösteriyorsunuz, neden erkek kardeşin payını eksiltiyorsunuz? Çünkü yüce Allah, kız kardeş için mirasın yarısını, erkek kardeş için de tümünü öngörmüştür. Bir şeyin tümü yarısından daha fazladır. Nitekim Allah kız kardeş için, 'bıraktıgının yarısı o kız kardeşindir.' ve erkek kardeş için de, 'kız kardeşinin çocugu yoksa, ona -yani geride bıraktığı bütün mala- tamamen vâris olur.'

buyurmuştur. Siz ise, miras paylaşımınızda Allah'ın bütün malı verdiği erkek kardeşe bir şey vermezken, Allah'ın malın yarısını

Nisâ Sûresi 176 ................................................................. 269

vermeği emrettiği kimseye tümünü veriyorsunuz!" [c.1, s.287]

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde şöyle deniyor: Abdurrezzak, Ibn-i Münzir, Hakim ve Beyhaki Ibn-i Abbas'tan şöyle rivayet ederler: Adamın biri İbn-i Abbas'a şöyle sordu: "Bir kimse ölür ve geride mirasçı olarak bir kız çocuğu ve ana-baba bir kız kardeş bırakırsa, bunun mirası nasıl paylaşılır?" Ibn-i Abbas dedi ki: "Kız çocuğu mirasın yarısını alır. Kız kardeşe de bir şey verilmez. Mirasın geri kalanı da baba yönünden akrabalara verilir." Buna karşılık ona denildi ki: "Ama Ömer kız kardeş için de mirasın yarısını öngörmektedir." Ibn-i Abbas şu karşılığı verdi: "Siz mi daha iyi biliyorsunuz, Allah mı? Allah diyor ki: 'Eger çocugu olmayıp bir kız kardeşi bulunan kimse (erkek kardeş) ölürse, bıraktıgının yarısı o kız kardeşindir.' Siz ise diyorsunuz ki: Adamın çocuğu olsa da, mirasının yarısı kız kardeşinindir!"

Yukarıda sunduğumuz rivayetlerin içerdiği anlamı destekler mahiyette başka rivayetler de vardır.

270 ............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

272 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Mâide Sûresi 1-3 ..............................................................

272 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

1- Ey inananlar! (Yaptığınız) akitleri yerine getirin. Ihramlı iken avı helâl saymamak üzere, size (haram oldukları) okunacaklar dışında kalan dört ayaklı hayvanlar size helâl kılındı. Allah şüphesiz, dilediği hükmü verir.

Mâide Sûresi 1-3 ............................................................. 273

2- Ey inananlar! Ne Allah'ın işaretlerine (hac ibadetlerine), ne haram aya, ne (işaretsiz) kurbana, ne gerdanlıklı kurbanlara ve ne de Rablerinin lütuf ve rızasını arayarak Beyt-i Hara-m'a yönelenlere saygısızlık etmeyin. Ihramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz. Sizi Mescid-i Haram'dan alıkoyduklarından dolayı bir topluluğa olan kininiz, sizi haddi aşmaya sürüklemesin. Iyilik ve takva üzerinde yardımlaşın; günah ve haddi aşma üzerinde yardımlaşmayın. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı çetindir.

3- Size (şunlar) haram kılındı: Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına boğazlanan, boğulmuş, vurulmuş, yukarıdan düşmüş, boynuzlanmış ve yırtıcı hayvan tarafından parçalanarak ölmüş olan hayvanlar -henüz canları çıkmadan kestikleriniz hariç-, dikili taşlar üzerine boğazlanan hayvanlar ve (hayvanın etini) fal oklarıyla bölmeniz. Bunlar yoldan çıkmaktır. Bugün inkâr edenler, sizin dininizden umudu kesmişlerdir. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin dininizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'a razı oldum. O hâlde kim, (istekle) günaha yönelmeden açlık hâlinde dara düşerse, (bunlardan yiyebilir; çünkü) Allah hiç şüphesiz bağışlayan ve esirgeyendir.

AYETLERIN AÇIKLAMASI


Surenin girişi ve son bölümü, ayetlerinin geneli, bu ayetlerin kapsadığı hükümler, öğütler ve kıssalar üzerinde durup düşündüğümüz zaman, surenin kapsamlı hedefinin verilen sözlerin tutulmasına, ne şekilde olursa olsun hakkın gözetildiği antlaşmalara bağlı kalınmasına, bunları çiğnemekten, gereklerine aldırış etmemekten azami ölçüde kaçınılmasına ilişkin bir çağrı olduğunu görürüz. Bu çağrı bağlamında, ilâhî sünnetin sakınıp iman edenlerin, daha sonra Allah'tan korkup da ihsanda bulunanların rahmete kavuşmaları, işlerinin kolaylaştırılması ve yüklerinin hafifletilmesi, buna karşılık azgınlaşanların, antlaşmaları çiğneyenlerin, sözlerinin gereklerini yerine getirmeyip akitlerinin dışına çıkanların, din-

274 ............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

de sorumluluk gerektiren misakların sınırlarını çiğneyenlerin işlerinin zorlaştırılması ve yüklerinin ağırlaştırılması şeklinde cereyan ettiği ifade edilmektedir.

Bu yüzden surenin cezaî müeyyideler ve kısasla ilgili birçok hükmü, Mâide (Sofra) kıssası, Mesih'in dileği ve Âdem'in iki oğlunun kıssası gibi bölümler içerdiğini, İsrailoğullarınca işlenen birçok zulme, kendilerinden alınan sözlere ve pekiştirilmiş akitlere aykırı hareket edişlerine işaret edildiğini görüyoruz. Yine surenin, yüce Allah'ın birta-kım lütuflarla insanları minnet altında bıraktığını dile getiren ayetler içerdiğini görürüz. Örneğin: Dini kemale erdirmek, nimeti tamamlamak, iyi ve temiz şeyleri helâl kılmak, onlara güçlük ve zorluk çıkarmayı dilemeksizin insanları arındıracak yasalar koymak gibi.

İşte bu tür uyarılar, surenin iniş zamanının atmosferiyle uygun ve onunla örtüşmektedir. Çünkü nakil ehli, yani tarihçiler ve muhaddİsler arasında, bu surenin Resulullah'a (s.a.a), hayatının sonlarında inen en son uzun sure olduğu hususunda herhangi bir ihtilaf yoktur. Gerek Sünnî ve gerekse Şiî rivayetlerde bu surenin mensuh olmayıp nasih olduğu belirtilir. Dolayısıyla Allah'ın kullarından almış olduğu sözlere bağlılığın tavsiye edilmesi ve akitlerinin sağlam tutulmasının istenmesi, surenin bu özelliğine uygun düşmektedir.

"Ey inananlar! (Yaptığınız) akitleri yerine getirin." Ayetin orijinalinde geçen "ukûd" kelimesi, "akd" kelimesinin çoğuludur. Iki şeyden birini diğerine ayrılması zor olacak şekilde bağlama, düğümleme demektir. Bir ipi ya da bir halatı başka bir ipe veya halata bağlama gibi. Bu, iki şeyden birinin diğerinden ayrılmamasını, ondan kopmamasını gerektirir.

Bu ifade, Araplar arasında, önceleri somut olgularla ilgili olarak kullanılırdı. Daha sonra istiare yöntemiyle, soyut olguları da kapsayacak şekilde genelleştirildi. Söz gelimi alış veriş, kiralama vb. gibi günlük işlemlerle ilgili antlaşmalar ve yine her türlü antlaşma ve sözleşmeler de bu kavramla ifade edilir oldu. Bu kavra-

Mâide Sûresi 1-3 ............................................................. 275

mın söz konusu soyut olgular için kullanılması, "düğümlemek ve bağlamak" anlamının gereği olan "ayrılmazlık ve kopmazlık" niteliğinin bu tür olgularda mevcut olmasından kaynaklanmıştır.

Akit (sözleşme, ahitleşme), Allah'ın kullarından aldığı tüm dinsel misakları karşılayan bir ifadedir. Tevhit ve diğer temel öğretileri, kulluk kastıyla yapılması gereken amelleri, ilk defa konulan yasaları ya da sürdürülmesi öngörülen kuralları ve bu kapsamda insanlar arasında yapılan muamele ve diğer akitleri, kısacası dinde temel (rükün) olan ve temel olmayan bütün prensip ve parçaları bu kapsamda değerlendirmek mümkündür. Diğer taraftan ayette, "el-ukûd" kelimesi, yani başında "el" takısı bulunan çoğul bir kelime kullanılmıştır. Bundan dolayı, ayette geçen akitler ifadesinin akit denebilecek her şeyi kapsayacak genellikte algılanması daha uygundur.

Dolayısıyla bazı tefsir bilginlerinin konuya ilişkin birtakım yorumları da dayanaksızdır. Bunlardan bazıları diyorlar ki: Ayette geçen "akitler"den maksat, insanların aralarında gerçekleştirdikleri alış veriş, nikâh ve ahitleşme gibi karşılıklı antlaşmalar ya da insanın kendi üzerinde taahhüt ettiği yemin gibi akitlerdir.

Diğer bazıları da şu değerlendirmede bulunmuşlardır: Bundan maksat, cahiliye halkının kendilerine kötülük yapmak isteyenlere ya da saldırıda bulunanlara karşı birbirlerine yardım etmek, destek olmak üzere karşılıklı olarak verdikleri sözler ve ahitleşmelerdir.

Bu, işte cahi-liye döneminde yaygın bir ittifak türü olan kabileler arasında yapılan "hilf" antlaşmasıdır.

Diğer bazı müfessirlerin değerlendirmeleri ise şöyledir: Burada, Ehlikitap'tan Tevrat ve Incil'in içeriğine göre amel etmeleri hususunda alınan misaklar kastedilmiştir.

Bu yorumların hiçbirini destekleyecek bir kanıtı, ifadenin lafzından algılamak mümkün değildir. Ayrıca başında "el" takısı bulunan çoğul kipinin ifade ettiği anlam [genellik] ve örf açısından "akit" kavramının her türlü akdi ve hükmü kapsaması, bu değerlendirmelerle uyuşmaz. Bu yüzden akdin anlamını yukarıdaki de-

276 ............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

ğerlendirmelerle sınırlı tutmak yanlıştır. En doğru olanı, kavramın genel tutulmasıdır.

AKDIN ANLAMI ÜZERINE


"Akitleri yerine getirin." ifadesinin zahirinden de anlaşılacağı gibi, Kur'ân akitlere uymayı emretmektedir. Ifade, zahiri itibariyle geneldir ve geleneksel olarak akit denilebilecek ve yerine getirilmesi söz konusu olabilecek her muameleyi kapsar. Akit, bu kavramın sözlük anlamını temsil eden her türlü eylem ve söze denir.

Sözlükte, bir şeyin diğer bir şeye yapışıp ayrılmayacak şekilde bir çeşit bağlanması anlamına gelir.

Satış muamelesini buna örnek gösterebiliriz. Çünkü bu akit satılan şeyi satın alana mülk olmak suretiyle bağlar. Artık satın alan satın alınan şey üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunabilir.

Satış işleminden sonra satıcının satılan şey üzerinde ne sahipliği, ne de tasarruf yetkisi söz konusudur. Kadını erkeğe bağlayan nikâh akdini de buna örnek gösterebiliriz. Bu akdin gerçekleşmesinden sonra erkek nikâh bağı uyarınca kadından yararlanır. Kadın bundan sonra, akit yaptığı kişiden başkasını kendinden yararlandıramaz. Ahd=söz verme de bunun gibidir. Söz veren kişi, üzerine aldığı sözle ilgili olarak söz verilen şahıs için kendi üzerinde bir hak doğurur ve üzerine aldığı sözü çiğneme hakkına sahip değildir.

Kur'ân bütün anlamlarıyla bütün akitlerin ve sözlerin tutulmasını, her anlamıyla, her türüyle ve her objesiyle yerine getirilmesini vurgulamıştır; büyük önem vermiştir. Antlaşmalarını çiğneyenleri sert bir dille yermiş, onları sert bir şekilde tehdit etmiştir. Buna karşılık, burada sıralama gereğini duymadığımız birçok ayette, söz verdiklerinde ahitlerini yerine getirenleri ve ahitlerini tutanları övmüştür. Konuyla ilgili ayetlerin ifade tarzları ve konunun doğal bir akıcılıkla sunulması, insanların fıtrî akıllarıyla bunu kavrayabilecekleri-

Mâide Sûresi 1-3 .......................................................... 277

ni göstermektedir. Ki öyledir de.

Bunun nedeni şudur: Söz verme ve sözünü tutma, insanın yaşamı boyunca onsuz edemeyeceği bir realitedir. Bu hususta birey ve toplum arasında herhangi bir fark yoktur. Insanın toplumsal hayatı üzerinde düşündüğümüz zaman, istifade ettiğimiz bütün meziyetlerin ve güvenip dayandığımız bütün toplumsal hakların genel toplumsal sözleşme, akitleşme esasına ve bu genel sözleşmeden kaynaklanan ayrıntı nitelikli sözleşmeler esasına dayandığını görürüz. Bizler topluma kendi üzerimizde bir hak verirsek veya kendimiz toplum üzerinde bir hakka sahip olursak, bu, ancak sözlü olmasa bile pratik bir akdin gereği olabilir. Sözlü ifade, açıklamaya gerek duyulan yerde devreye girer. Bir insanın güç veya otorite sahibi olması ya da zorbalık yapması yahut bir mazeretinin bulunması durumunda, kendi serbest iradesiyle gerçekleştirdiği bu akdi bozabilmesi ve çiğnemesi doğru olursa, onun akdini çiğnemesiyle birlikte ilk önce zarar gören şey, sosyal adalet olacaktır. Fakat sömürü ve emeğin çalınması karşısında insanın tek sığınağı da sosyal adalet ilkesidir.

Bundan dolayıdır ki, yüce Allah verilen sözlerin tutulmasını, yapılan akitlerin yerine getirilmesini ısrarla vurgulamıştır. Nitekim bir ayette şöyle buyurmuştur: "Ahdi yerine getirin, çünkü ahitten sorulacaktır." (Isrâ, 34) Bu ayet, ahde vefayı öven ve verilen sözden dönmeyi (ahde vefasızlık etmeyi) yeren ayetlerin genelinde olduğu gibi, bir bireyin diğer bir bireye verdiği sözü kapsadığı gibi, uluslar ve ümmetler arası sözleşmeleri de kapsar. Hatta dinsel açıdan toplumsal sözleşmelere uymak, bireysel sözleşmelere göre daha önemlidir. Çünkü toplumsal sözleşmenin yerine getirilmesi ile gerçekleşen adalet daha kuşatıcı ve eksiksiz, böyle bir sözleşmenin çiğnenmesinin doğurduğu felâket daha genel ve yıkıcı olur.

Bu yüzden Kur'ân-ı Kerim, göze gelmeyen en ufak ve çiğnenmesi en kolay bir düzeyde olan ahitlerde bile son derece açık ve kesin bir ifadeyle ahitlerin çiğnenmemesini emretmiş, bu tarz tutumları yasaklamıştır:

278 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

"(Bu,) Allah ve Elçisinden, antlaşma yaptıgınız müşriklere uzaklaşma (ihtarı)dır. Dört ay daha yeryüzünde dolaşın, bilin ki siz, Allah'ı aciz bırakamazsınız ve Allah, kâfirleri rezil edecektir! En büyük hac günü, Allah ve Elçisinden insanlara bir duyurudur: Allah ve Elçisi puta tapanlardan uzaktır. Eger tövbe ederseniz bu sizin için daha iyidir. Ve eger dönerseniz bilin ki siz Allah'ı aciz bırakacak degilsiniz! Kâfirleri acı bir azap ile müjdele. Ancak antlaşma yaptıgınız müşriklerden, antlaşma şartlarından hiçbir şeyi size eksik bırakmayan ve size karşı hiç kimseye arka çıkmayanlar bu hükmün dışındadırlar. Onların antlaşmalarını, süreleri bitinceye kadar tamamlayın. Çünkü Allah sakınanları sever. Haram aylar çıkınca, Allah'a ortak koşanları nerede bulursanız öldürün, onları yakalayın, hapsedin ve her gözetleme yerinde oturup onları bekleyin..." (Tevbe, 1-5)

Bu ayetler, akışlarından da anlaşılacağı gibi Mekke'nin fethinden sonra inmişlerdir. Allah müşrikleri alçaltmış, güçlerini yok etmiş, otoritelerini ortadan kaldırmıştı. Bu arada Müslümanları egemen oldukları ve ele geçirdikleri toprakları şirk pİsliğinden temizlemeye teşvik ediyor. Iman etmeleri durumu dışında, hiçbir kayda ve şarta bağlı olmaksızın müşriklerin kanlarını dökebileceklerini dile getiriyor. Buna rağmen müşriklerden bir grubu bunun dışında tutuyor. Bunlar, Müslümanlarla aralarında antlaşma ve saldırmazlık sözleşmesi bulunan kimselerdir. Zayıf ve zelil düştüler diye Müslümanların bunlara kötülük et-melerine izin vermiyor. Onların caydırıcı ve savunucu bir güçleri yok-tur diye Müslümanlar onlara zarar verici davranışlar içine giremezler. Bütün bunlar, ahitlerin dokunulmazlığını koruma ve takvayı güçlendirme amaçlı önlemlerdir.

Kuşkusuz, karşı taraf yaptığı akdi bozarsa, Müslümanlar da bu akitlerini bozar ve uğradıkları saldırıya mİsliyle karşılık verirler. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Ortak koşanların, Allah'ın yanında ve elçisinin yanında nasıl antlaşması olabilir? Ancak Mescid-i Haram'da antlaştıklarınız

Mâide Sûresi 1-3 ............................................................... 279

hariç. Onlar size dürüst davrandıkça siz de onlara dürüst davranın. Çünkü Allah (ahdi bozmaktan) sakınanları sever... Bir mümine karşı ne and, ne de antlaşma gözetmezler. Işte saldırganlar onlardır. Eger tövbe ederler, namazı kılarlar ve zekâtı verirlerse, dinde sizin kardeşlerinizdirler. Biz bilen bir kavme ayetleri böyle açıklıyoruz. Eger antlaşma yaptıktan sonra antlarını bozarlar ve dininize dil uzatırlarsa, o küfür önderleriyle savaşın. Çünkü onların antları yoktur, belki vazgeçerler." (Tevbe, 7-12)

"Kim size saldırırsa, onun size saldırdıgı kadar siz de ona saldırın ve Allah'tan korkun..." (Bakara, 194) "Sizi Mescid-i Haram'- dan alıkoyduklarından dolayı bir topluma olan kininiz sizi haddi aşmaya sürüklemesin. Iyilik ve takva üzerinde yardımlaşın; günah ve haddi aşma üzerinde yardımlaşmayın. Allah'tan korkun." (Mâide, 2)

İşin özü şudur: İslâm'a göre ahdi gözetmek, gereğini yapmak her zaman için bir zorunluluktur. Karşılıklı sözler verildikten sonra bu ahdin taraflardan birine zarar veya yarar sağlıyor olması bir şey değiştirmez. Çünkü ilişkilerde sosyal adaleti gözetmek, özel ya da kişisel çıkarları gözetmekten daha geçerli ve daha zorunludur. Fakat ahitleşen taraflardan birinin tek taraflı olarak antlaşmayı bozması başka. Bu durumda diğer tarafın da antlaşmayı bozması, uğradığı saldırıya mİsliyle karşılık vermesi kaçınılmazdır. Böyle yapması zillete, tutsaklaştırılmaya ve yersiz büyüklenmeye karşı bir başkaldırıdır. Ki dinî hareketin hedefi, özgürlük hareketini destekleyip zorbalığı bertaraf etmektir.

Andolsun ki bu husus, İslâm dininin insanları öz yaratılışlarının gerektirdiği hükme uygun davranmaya yöneltme bağlamında ve yine toplumsal hayatın ancak onun uygulanışıyla düzene girdiği zulmün, sömürünün ve emek istismarının ortadan kaldırılmasının bağlı olduğu sosyal adaletin korunması bağlamında getirmiş olduğu yüce öğretilerden ve temel ilkelerden biridir. Kur'ân-ı Kerim, bu gereği açık bir dille vurgulamış ve Hz. Peygamber (s.a.a) de bunun kusursuz uygulayıcısı olmuştur. Konu Kur'ân eksenli olmasay-

280 ............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

dı, Peygamberimizin (ona en üstün salat ve selam olsun) hayatında yaşanan olayların bir kısmını örnek olarak sunacaktık.

Okuyucuların siyer kitaplarına ve Peygamberimizin (s.a.a) hayatına ilişkin eserlere müracaat etmesini salık veririz.

Antlaşmalara bağlılık hususunda İslâm'ın fiilî uygulaması ile uygar ya da geri kalmış ulusların uygulamalarını karşılaştırır, özellikle her gün tanık olduğumuz ve duyduğumuz güçlü uluslarla zayıf uluslar arasında gerçekleştirilen antlaşmaları, kurulan ilişkileri, güçlü ulusların kendi lehlerine, devletlerinin çıkarına uygun olanları korumada gösterdikleri duyarlılığı, buna karşın çıkarlarına uygun olmayan antlaşmaları da sudan bahanelerle tek taraflı olarak feshettiklerini göz önünde bulundurursak, bu iki uygulamanın hakkı gözetme, hakkın hizmetinde olma açısından taşıdıkları farkı iyice anlarız.

İslâm'a bu, sözde uygar uluslara da o tavır yakışır. Çünkü ortada iki mantık vardır. Mantıklardan biri diyor ki: "Her ne şekilde olursa olsun, hakkı gözetmek gerekir. Hakkın gözetilmesi toplumun yararınadır." Diğer mantık ise diyor ki: "Hangi yöntemle olursa olsun, hakkın zedelenmesi pahasına bile olsa, ulusun çıkarlarını gözetmek gerekir." Bunların ilki dinin [İslâm'ın] mantığıdır. Ikincisi ise, diktatörlük, demokrasi, sosyalizm, komünizm gibi ilkel veya uygar toplumsal ideolojilerin mantığıdır.

Şunu da biliyoruz ki, İslâm bu kararlılığı salt kavramsal olarak ahit sayılan muameleler için göstermez. Bilâkis bu hükmünü herhangi bir şeye dayanak oluşturan her olguyu kapsayacak şekilde genelleştirir ve gözetilmesini tavsiye eder. Bu konunun devamı sayılabilecek bazı açıklamaları, inşallah konunun akışı içinde sunacağız.

"İhramlı iken avı helâl saymamak üzere, size (haram oldukları) okunacaklar dışında kalan dört ayaklı hayvanlar size helâl kılındı..." Ayetin orijinalinde geçen "uhillet" fiilinin mas-tarı olan "el-ihlâl", bir şeyi helâl kılma, mubah ve serbest bırakma demektir. Ayetin oriji-

Mâide Sûresi 1-3 ............................................................. 281

nalinde geçen "behîme" kelimesi de, Mecma-ul Beyan tefsirinde belirtildiği gibi, karada ve denizde yaşayan bütün dört ayaklı hayvanlar için kullanılan bir isimdir. Buna göre "behîme" kelimesinin "en'âm" kelimesine izafe edilişi, bir türün kendi cinsinden gruplara izafe edilişine benzer. [Yani izafe, "min" edatı anlamına gelir.]

"Nev'ul insan=insan türü" ve "cins-ul hayvan=hayvan cinsi" deyişimiz gibi. Bir görüşe göre, "behîme" dört ayaklı hayvanın cenini için kullanılan bir kelimedir. Bu durumda [özgü olmayı ifade eden] "lam" anlamında bir izafe söz konusudur [yani, sadece dört ayaklı hayvanların cenini helâl kılınmıştır].

Her hâlükârda, "...hayvanlar size helâl kılındı." ifadesiyle sekiz çift hayvan türünün, yani etlerinin yenmesinin helâl kılındığı kastediliyor.

"Size haram oldukları okunacaklar dışında" ifadesiyle de üçüncü ayetin, yani "Size şunlar haram kılındı: Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına bogazlanan..." ifadesinin içeriğine işaret ediliyor.

"Ihramlı iken avı helâl saymamak üzere..." ifadesi, "size helâl kılındı." cümlesindeki ikinci çoğul şahıs zamirinden hâl konumundadır. Bundan çıkan sonuç; helâl olduğu belirtilen bu hayvanların, ihramlıyken avlanmalarının haram olduğudur. Geyik, yabanî sığır ve yaban eşeği gibi. Bazılarına göre, bu ifade "baglı kalın..." sözünden, diğer bazılarına göre de, "size okunacak..." ifadesindeki ikinci çoğul şahıstan hâldır. Ayetin orijinalinde geçen "sayd" kelimesi mef'ul anlamında ["avlanmış" anlamında] mastardır. "Hurum" kelimesi "haram"ın çoğuludur ve ism-i fail, yani "ihramlı" anlamına gelir.

"Ey inananlar! Ne Allah'ın işaretlerine [hac ibadetlerine], ne haram aya, ne kurbana, ne gerdanlıklı kurbanlara ve ne de Rablerinin lütuf ve rızasını arayarak Beyt-i Haram'a yönelenlere saygısızlık etmeyin." Hitap yeniden müminlere yöneltiliyor ve yüce Allah'ın dokunulmazlığını belirttiği şiarlara ve hususlara azami özenin gösterilmesi, en üst düzeyde saygının sunulması isteniyor.

İfadede geçen "la tuhillû=saygısızlık etmeyin" fiilinin mastarı

282 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

olan "ihlâl" sözcüğü, "mubah sayma" anlamına gelir. Bu ise, olduğu makamı ve saygın konumu dikkate almamayı gerektirir. Bu anlam, ifadenin izafe edildiği cümle ile birlikte değerlendirilmesi hâlinde belirginlik kazanır. Şu hâlde Allah'ın şiarlarını mubah saymak;

onlara saygı göstermemek, onları terk etmek demektir. Haram ayı mubah saymaksa, dokunulmazlığına riayet etmemek ve onda savaşmak... anlamına gelir.

"Şeâir" sözcüğü "şeîre"nin çoğuludur ve işaret, alamet anlamına gelir. Bununla Hacca özgü sembol ve ibadetlerin kastedildiği söylenebilir. Haram aydan maksat ise, yüce Allah'ın, Kamerî yılından saygın kıldığı belirli aylardır. Onlar şu aylardır: Muharrem, recep, zilkade ve zilhicce. "el-Hedyu" hacda kurban edilmek üzere götürülen koyun, sığır ve deve demektir. "el-Kalâid" sözcüğü "kalade"nin çoğuludur. Bununla kurbanlık hayvanın boynuna takılan nal vb. gerdanlıklar kastedilmiştir ki, bu hayvanın hac için gönderilen bir kurban olduğu bilinsin ve ona zarar verilmesin.

Ayette geçen "âmmîne" kelimesi, "âmm" kelimesinin çoğuludur. Bu da "emme / yeummu=yöneldi, kastetti" fiilinin ism-i failidir.

Bu-nunla, Beyt-i Haram'ı ziyaret etmeye yönelenler kastediliyor.

"lütuf ve rızasını arayarak..." ifadesi, "yönelenler"den hâldir.

Lütuftan maksat ise, mal veya malî kazançtır. Nitekim şu ayette, kelime bu anlamda kullanılmıştır: "Bunun üzerine, kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan Allah'ın nimet ve keremiyle geri döndüler." (Âl-i Imrân, 174) [Bu ayette mealini "kerem" olarak aldığımız "fazl"dan maksat, mal veya malî kazançtır.] Buna benzer başka ayetler de vardır. Veya ahiret sevabı kastedilmiştir. Hem dünyevî malı, hem de uhrevî ecri kapsaması da mümkündür.

Ayette geçen "şeâir" ve "kalâid" gibi kelimeler hakkında değişik yorumlar ileri sürülmüştür. Ancak bizim yaptığımız açıklama, ayetin akışına daha uygundur. Dolayısıyla değişik yorumların ayrıntılarına dalmanın bir faydası yoktur.

"İhramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz." Bu, yasaktan sonra gündeme gelen bir emirdir. Dolayısıyla, yasak sonrası serbestlik-

Mâide Sûresi 1-3 ............................................................ 283

ten öte bir anlam ifade etmez. [Ayette geçen "haleltum", "hall" kökündendir.] Gerek "hall" ve gerekse [if'âl kalıbına uyarlanmış türevi olan] "ihlâl" (yani, mücerred ve mezid) aynı anlamı ifade ederler; ihramdan çıkışı yani.

"Sizi Mescid-i Haram'dan alıkoyduklarından dolayı bir topluluğa olan kininiz, sizi haddi aşmaya sürüklemesin." Araplar, "Ceremehu / yecrimuhu" derler ve bununla "ona yükledi." anla-mını kastederler.

Günah işleyen insanın yüklendiği vebale de "cerîme" denilmesi bu yüzdendir. Malî ve benzeri cezalar da, suçluya yüklenmesi açısından "cerîme" olarak isimlendirilir. Ragıp el-Isfahanî, kelime-nin asıl anlamının "kesmek" olduğunu söylemiştir.

Ayetin orijinalinde geçen "şeneân" ise, düşmanlık ve kin anlamına gelir. "Sizi engelledikleri için" anlamına gelen "en seddûkum" cümlesi, ayette geçen "şeneân=kin, düşmanlık" sözcüğünden bedel veya atf-ı beyandır. Ayetin anlamının özü şudur: Sizi Mescid-i Haram'ı ziyaret etmekten alıkoyan bir topluluğa karşı beslediğiniz kin, Allah'ın sizi onlara karşı üstün hâle getirmesinden sonra, sizi saldırganlığa sürüklemesin.

"İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın; günah ve haddi aşma üzerinde yardımlaşmayın." Bu ifadenin anlamı açıktır. Bu anlam, İslâm'ın insanlar arası ilişkiler için öngördüğü yasanın esasını oluşturur.

Yüce Allah Kur'ân'da "birr=iyilik" kavramını ibadetlerde ve muamelelerde "iman ve ihsan" şeklinde açıklamıştır: "Asıl iyilik (birr) o kimsedir ki, Allah'a ve ahiret gününe... inandı." (Bakara, 177) Buna ilişkin değerlendirmelerimizi sunmuştuk. Takva ise, Allah'ın emir ve yasaklarını gözetmek demektir.

Dolayısıyla, iyilik ve takvada yardımlaşmak, Allah'tan korkma (takva) esasına dayalı olarak iman ve salih ameller üzerinde birleşmek demek olur. Sosyal İslah ve takva yani. Bunun karşıt tablosu ise, günah ve haddi aşma üzere yardımlaşmaktır. Günahtan kasıt, mutlu bir hayat açısından geriletici bir etken olan kötü ameldir. Haddi aşmaktan, gerçek insan haklarına saldırı kastediliyor.

İnsanların can, ırz ve mal güvenliklerini ortadan kaldırmak ya-

284 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

ni. Daha önce, "Ey inananlar! Sabredin; (düşman karşısında) topluca sebat gösterin; sürekli (ilişki içinde ve) hazırlıklı olun." (Âl-i Imrân, 200) ayetini kitabımızın 4. cildinde tefsir ederken konuya bir parça açıklık getirdik.

Ardından yüce Allah günah ve haddi aşmakta yardımlaşmaya ilişkin yasağı şu ifadelerle pekiştiriyor: "Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı çetindir." Bu, gerçekte tekit üzerine tekit ve vurgu üzerine vurgudur.

"Size (şunlar) haram kılındı: Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına boğazlanan..." Bu dört madde, bu sureden önce inen En'âm ve Nahl gibi Mekke inişli surelerde ve Bakara suresi gibi Medine'- de inen ilk uzun surede zikredilmiştir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "De ki: Bana vahy olunanda, yiyen kimse için haram kılınmış bir şey bulamıyorum. Ancak leş yahut akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pistir- ya da Allah'tan başkası adına bogazlanmış bir fısk olursa başka. Ama başkasına zarar vermeden ve sınırı aşmadan kim bunlardan yemek zorunda kalırsa, bilsin ki Rabbin bagışlayandır ve esirgeyendir." (En'âm, 145)

"Allah size leş, kan, domuz eti ve Allah'tan başkası adına kesileni kesin olarak haram kıldı. Ama kim zulmetmeden ve sınırı aşmadan mecbur kalırsa, ona bir günah yoktur. Çünkü Allah bagışlayandır, esirgeyendir." (Bakara, 173) [Aynı içerik az bir farkla Nahl suresinin 115. ayetinde de vurgulanmıştır.]

Görüldüğü gibi ayetler, tefsirini sunduğumuz ayetin baş tarafında haram olduğu zikredilen dört maddenin haramlığını ortaya koymaktadır ve ayetin sonunda yer alan istisna cümlesi açısından da bu ayetle benzerlik oluşturmaktadır: "O hâlde kim, (istekle) günaha yönelmeden açlık hâlinde dara düşerse, (bunlardan yiyebilir; çünkü) hiç şüphesiz Allah bagışlayan ve esirgeyendir." Dolayısıyla Mâide suresinin bu ayeti, diğer ayetlerle ortak anlamları açısından söz konusu ayetleri destekleyici bir nitelik arz etmektir.

Daha doğrusu bunlara, özellikle leş, kan ve domuz etine ilişkin yasak, Mekke inişli En'âm ve Nahl surelerinin inişinden daha önce

Mâide Sûresi 1-3 ............................................................ 285

hükme bağlanmıştır, yasalaştırılmıştır. Çünkü En'âm suresindeki ilgili ayet, üç maddenin veya sadece domuz etinin yasaklanışını "rics" (pis-necis) oluşlarıyla gerekçelendiriyor. Bu da pis-necis (rics) şeyleri yemenin haram olduğuna delâlet eder. Oysa yüce Allah bisetin ilk dönemlerinde nazil olan "Müddessir" suresinde şöyle buyuruyor: "Pİslikten kaçın." (Müddessir, 5)

Aynı şekilde ayette: "bogulmuş, vurulmuş, yukarıdan düşmüş, boynuzlanmış ve yırtıcı hayvan tarafından parçalanarak ölmüş olan hayvanlar." şeklinde sıralanan durumların tümü leş hükmündedir.

Bunun kanıtı da, "kestikleriniz hariç" ifadesidir. Ayette bu şekilde özel olarak zikredilmeleri, leş kavramının kapsamına girmeyi gerektiren durumları açıklama amacına yöneliktir. Dolaysıyla, ayet yeni bir yasamaya gitmeden yenilmesi yasak olan şeylere daha fazla bir açılım getirmiştir.

Yine ayette, "dikili taşlar üzerine bogazlanan hayvanlar ve fal oklarıyla bölmeniz. Bunlar yoldan çıkmaktır." şeklinde sıralanan hususlar, ilk kez bu surede zikredilmelerine karşın, yüce Allah bunların veya ikincisinin -en zayıf ihtimal olmasına rağmen- haram kılınışını, fısk (yoldan çıkma) olmalarıyla gerekçelendiriyor. Fısk ise En'âm suresindeki ilgili ayette haram kılınmıştır. Ayrıca, "(istekle) günaha yönelmeden" ifadesi ayette zikredilen hususların haram kılınışlarının dayanağının onların günah olmaları olduğuna delâlet etmektedir. Bakara suresinde ise günahın haram kılındığı belirtilmiştir.

Ayrıca yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Günahın açıgını da gizlisini de bırakın!" (En'âm, 120) "De ki: Rabbim, ancak fuhuşları, gerek açıgını, gerek kapalısını ve [ismi yani] günahı... haram etmiştir." (A'râf, 33)

Dolayısıyla açıkça anlaşılıyor ki, tefsirini sunduğumuz ayetin haram kılınan maddeler bağlamında saydığı şeyler, yeni bir eklemede bulunmuyor, sadece Mekke ve Medine inişli ayetlerde haram oldukları belirtilen etler ve yiyecekler sıralanıyor.

"Boğulmuş, vurulmuş, yukarıdan düşmüş, boynuzlanmış ve yırtıcı hayvan tarafından parçalanarak ölmüş olan hayvanlar -henüz canları

286 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

çıkmadan kestikleriniz hariç-." Ayetin Arapça metninde geçen "munhanika" kelimesi, boğularak ölen hayvan demektir. Hayvanın, kendiliğinden veya bir dış etken tarafından bilinçli olarak boğulması arasında fark yoktur. Aynı şekilde bunun hangi aletle yapılmış olması da durumu değiştirmez. Örneğin, nefes almasını önleyecek şekilde bir iple boynunun sıkılması ya da başının iki tahta arasında sıkıştırılması gibi. Nitekim bu ve benzeri uygulamalar cahiliye Arapları arasında oldukça yaygındı.

"Mevkûze" kelimesi, 'ölünceye kadar dövülen hayvan' demektir.

"Mutereddiye" ise, 'bir dağ uçurumu veya bir kuyu gibi yukarıdan düşerek ölen hayvan' anlamına gelir.

"Natîha" da, 'bir başka hayvan tarafından boynuzlanarak öldürülen hayvan' için kullanılan bir ifadedir. "Mâ ekele's-sebuu=yırtıcı hayvanın yediği"nden maksat, yırtıcı bir hayvan tarafından eti yenen hayvandır. Çünkü "yeme" fiili tamamı yenilen şeyle ilintili olarak kullanıldığı gibi, bir kısmı yenilen şeyle ilintili olarak da kullanılır.

Yırtıcı hayvan ifadesiyle de arslan, kurt ve kaplan gibi yırtıcı hayvanlar kastedilmiştir.

"Henüz canları çıkmadan kestikleriniz hariç" ifadesi, yukarıda sayılanlar içinde boğazlanacak durumda olanların istisna tutulması amacına yöneliktir. Bununla da boyundaki dört damarın kesilmesi kas-tedilmiştir. Ancak bunun için, söz konusu hayvanda kuyruğun hareket etmesi veya nefes alış verişi gibi canlılık belirtilerinin olması gerekir. Söylediğimiz gibi istisna, sayılan hayvanların içinde kesilmeye elverişli olanların tümüyle ilintilidir. Istisnayı sadece sonuncusuyla ilinti-lendirmenin kanıtı yoktur.

Ayette "boğulmuş, vurulmuş, yukarıdan düşmüş, boynuzlanmış, yırtıcı hayvan tarafından parçalanarak ölmüş" şeklinde sıralanan durumların tümü, "leş" kavramına giren hususlardır; onun nesnel karşılıklarıdır. Söz gelimi, yukarıdan düşmüş veya boynuzlanmış hayvanlar, düşmenin ve boynuzlanmanın sonucu ölmeleri durumunda haram olurlar. Bunun kanıtı da "kestikleriniz hariç."

ifadesidir. Şurası bir gerçektir ki, adı geçen hayvanlar canlı olduk-

Mâide Sûresi 1-3 ......................................................... 287

ları sürece yenmezler. Ancak can verdikten sonra yenilirler. Bu da ya boğazlanma sonucu gerçekleşmiş bir ölümdür ya da değildir.

Yüce Allah boğazlanma durumunu istisna ettiğine göre, haram olma durumu için, söz konusu hayvanların boğazlanmaksızın yukarıdan düşme veya boynuzlanma sonucu ölmeleri kalıyor.

Örneğin bir koyun bir kuyuya düşse, sonra oradan sağ salim olarak çıkarılsa, koyun kısa bir süre yaşadıktan sonra kendiliğinden veya boğazlanma sonucu ölse, ona "yukarıdan düşmüş" denmez. Bunun kanıtı da ayetin akışıdır. Çünkü ayette sayılan hayvanların tümünün söz konusu durumlarda ölmüş olmaları esas alınmıştır. Ölümleri de boğulma, vurulma, yukarıdan düşme ve boynuzlanma gibi niteliklere isnat edilmiştir.

Leş kavramının somut karşılıkları kapsamında özellikle bu hususların zikredilmesinin nedeni, bazı zihinlerde belirebilecek bir vehmi ortadan kaldırmaktır. Böyle bir vehim de bunların nadiren karşılaşılan durumlar olmalarından ötürü leş olmadıkları sanısına dayandırılır. Çünkü zihin, bir kavramın yaygın karşılığını esas almaya yatkındır. O da bir hastalıktan veya sürpriz olmayan bir başka nedenden hayvanın ölmesidir. Bu yüzden yüce Allah, karışıklığı ortadan kaldırmak ve haramlığa açıklık getirmek amacıyla leş kavramının bu az rastlanan karşılıklarını birer birer saymıştır.

"Dikili taşlar üzerine boğazlanan" Ragıp el-Isfahanî, el-Müfredat adlı eserinde şöyle der: Nasb, dik duracak şekilde koymak demektir.

Mızrak, bina veya taş dikmek gibi. en-Nasib, bir şeyin üzerine konulan taş demektir. Çoğulu, "nasaib" ve "nusub"dur. Arapların, taptıkları ve üzerlerinde kurbanlarını kestikleri bu tür dikili taşları vardı. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Onlar dikilenlere dogru koşar gibidirler." [Meâric, 43] Ve yine şöyle buyurmuştur: "Dikili taşlar üzerine bogazlanan..." [Mâide, 3] Bu kelimenin çoğulu olarak "elensab" kelimesi de kullanılır. Nitekim şu ayette bu anlam şu kelimeyle ifade edilmiştir: "...dikili taşlar, şans okları..." [Mâide, 90] "en-Nusb" ve "en-nasab" kelimeleri, yorgunluktan bitkin düşmek demektir..." [el-Müfredat'tan alınan alıntı burada sona erdi.]