El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân–c.5
 


Nisâ Sûresi 153-169 .................................................... 241

'vel-mukîmûn-es salâh' şeklinde yazılmıştır.' Ancak bunlar dikkate değer rivayetler değildir. Eğer öyle olsaydı, sahabelerin bu kelimeyi yanlış bir şekilde insanlara öğretmeleri düşünülemezdi. Çünkü onlar, Kur'ân'ı doğrudan Resulullah'tan (s.a.a) öğrenen öncülerdi.

(Mecma-ul Beyan tefsirinden aldığımız alıntı burada son buldu.) Özetleyecek olursak; "Fakat içlerinde ilimde derinleşenler..."

Ehlikitap bölümünden bir istisnadır ve bu, Peygamberimizden (s.a.a) gökten bir kitap indirmesini istemiş olmalarının gerektirdiği bir açıklamadır. Daha önce de vurguladığımız gibi, böyle bir istekte bulunmuş olmaları, Peygamberimize (s.a.a) inen ve daha önce Allah tarafından nebîlere ve resûllere gönderilmiş olan kitapları tasdik eden Kitap (Kur'ân) ve hikmetin gelişini, hak çağrısını kabul etmeleri için yeterli görmediklerinin ifadesidir. Oysa Hz. Peygamber (s.a.a) kendisinden önceki peygamberlerin onlara getirdiğinin benzeri bir kitap getirmiştir. Önceki peygamberlerden farklı bir tarzda aralarında yaşayıp ilişki kurmuş değildir.

Yüce Allah bu konuyla ilgili olarak şöyle buyuruyor: "De ki: Ben peygamberlerin ilki degilim." (Ahkaf, 9) "Biz, senden önce de, kendilerine vahyettigimiz adamlardan başkasını elçi olarak göndermedik.

Eger bilmiyorsanız zikir ehline sorun. Biz onları yemek yemez birer (cansız) yapmadık. Onlar, ölümsüz de degillerdir...

Andolsun size, içinde şanınız (şerefiniz) bulunan bir kitap indirdik. Hâlâ akletmiyor musunuz?" (Enbiyâ, 7- 10)

Yüce Allah, ayetlerin bir bölümünde kısaca şu mesajı veriyor:

Şu Ehlikitap'tan olup da böyle bir istekte bulunanların [Peygamberin, kendilerine gökten bir kitap indirmesini isteyenlerin] hakka tâbi olmak, hak üzere sebat göstermek, kararlı olmak ve hak esaslı bir görüşe sahip olmak gibi bir karakterleri yoktur. Onlar nice apaçık ayete karşı haksızca davrandılar, zulme saptılar. Nice hak davadan yüz çevirdiler, önünde set oluşturdular. Ancak içlerinden ilimde derinleşmiş olanlar, bilgilerine bağlı kaldıkları ve benimsedikleri haktan uzaklaşmadıkları için, aynı şekilde içlerindeki gerçek müminler de, nereden ve kimden gelirse gelsin hakka tâbi

242 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

olma karakterine sahip oldukları için, sana ve senden önce indirilenlere inanırlar. Çünkü sana inen vahyin, senden önce Nuh ve ondan sonraki diğer peygamberlere inen vahyin aynısı olduğunu görüyorlar.

Şimdiye kadar yaptığımız açıklamalardan sırasıyla şu hususlar ortaya çıkıyor:

1- Ehlikitap'tan Peygamberimize (s.a.a) tâbi olanların, ilimde derinleşenler olarak vasfedilişlerinin mahiyeti... Çünkü önceki ayetlerde, onların bildikleri şeylerde derinleşmediklerinden, en kesin antlaşmalarla ahitleri alınmış olsa bile, hak üzere istikrarlı bir tutum sergilemediklerinden, Allah'ın ayetlerine inanmadıklarından, kendilerine apaçık ayetler gelmiş olmasına rağmen Allah'ın ayetlerinden yüz çevirmelerinden ve bunlara karşı engel oluşturduklarından söz ediliyor. Dolayısıyla, yüce Allah'ın bu ayette istisna ettikleri, ilimde derinleşmiş olanlar veya gerçek müminlerdir.

2- "Sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar." ayetinde daha önce indirilen kitapların Kur'ân'la birlikte zikrediliş sebebi. Çünkü ayetlerin akışı, vahiy alan peygamberlerle kitaplar arasında fark olmadığını vurgulama amacına yöneliktir.

3- Bu ayetten sonra gelen, "(Çünkü) biz Nuh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettigimiz gibi sana da vahyettik." ayetinin, Ehlikitab'ın tümünden istisna tutulanların imanlarını gerekçelendirir mahiyette olması. "(Çünkü) biz Nuh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik." Bu ifade, az önce de vurguladığımız gibi, "sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar." ifadesinin gerekçeli açıklaması niteliğindedir. -Gerçi Allah doğrusunu herkesten daha iyi bilir; ama- anlamın özü şudur: Onlar sana indirilene inanıyorlar; çünkü biz, sana önceki peygamberlerin hiçbirinde eşine rastlanmayan, türedi, kendine özgü, değişik bir şey vermedik. Bilâkis, vahiy olayı aynı yöntemle aynı tarzda sürüyor ve arada hiçbir ihtilaf, hiçbir farklılık yoktur.

Biz sana, Nuh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz

Nisâ Sûresi 153-169 ............................................. 243

gibi vahyettik. Nuh, bir kitap ve bir şeriat getiren ilk peygamberdir.

Biz, Ibrahim'e ve ondan sonra soyundan gelen başka peygamberlere de vahyettik. Onlar [Ehlikitap'tan ilimde derinleşenler] bu peygamberleri, gönderilişlerinin niteliğini ve davetlerinin mahiyetini biliyorlar. Bu peygamberlerden kimisine kitap verilmiştir. Davut gibi... Ona nebevî bir vahiy olan Zebur verilmiştir. Yine Musa'ya nebevî bir vahiy olarak ilâhî konuşmaya muhatap oluş bahşedilmiştir.

Bunların arasında, Ismail, Ishak ve Yakup gibileri de bir kitapla birlikte gönderilmemişler ise de ilâhî vahye muhatap olmuşlardır ve nebevî bir vahiy üzere [yani, kitap sahibi olan peygamberlerin haber vermesiyle] gönderilmişlerdir.

Tümünün ortak özelliği, Allah'ın sevabını müjdeleyen ve O'nun azabıyla korkutan elçiler olmalarıdır. Yüce Allah, onları insanlara hüccet (kanıt ve delil) tamamlansın diye göndermiştir. Ki onlara dünya ve ahiret açısından yararlarına olan şeylerle zararlarına olan şeyleri açıklasınlar. Ta ki peygamberlerden sonra, insanların Allah- 'a karşı ileri sürebilecekleri bir bahaneleri olmasın ve kendilerini savunacak bir delilleri kalmasın.

"torunlara" Daha önce, "Yakup ve torunlara" (Âl-i Imrân, 84) ayetini incelerken, ayetin orijinalindeki "esbat" kelimesinin Yakup (a.s) soyundan gelen peygamberler veya Israiloğulları boyları olduklarını belirtmiştik.

"Davud'a da Zebur'u verdik." Bir görüşe göre "Zebur", mektup= yazılmış demektir. Çünkü Araplar "yazdı" anlamında "zebere" fiilini kullanırlar. Dolayısıyla "Zebur" kelimesi, "mezbur=yazılmış" demektir.

"(Onları) elçiler, müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak gönderdik." Bu üç kelime, cümle içinde hâl pozisyonundadırlar. Ya da birinci (rusulen) hâl, diğer ikisi de onun sıfatlarıdır. [Yani, onları müjdeleyici ve uyarıcı elçiler olarak gönderdik.] Daha önce elçilerin gönderilişlerinin ve Allah'ın insanlara karşı hüccetin ve kanıtın tamamlanmasının ifade ettiği anlamı irdelemiştik. Tefsirimizin ikinci cildinde, "Insanlar bir tek ümmetti." (Bakara, 213) ayetini tefsir eder-

244 ...................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

ken de aklın, peygamberler aracılığıyla gönderilen ilâhî şeriatlar olmadan tek başına yeterli olamayacağını vurgulamıştık.

"Allah üstün ve güçlüdür, hikmet sahibidir." Mutlak üstünlük ve mutlak hikmet sahibi olma niteliği O'na ait olduğuna göre, herhangi bir kimsenin bir kanıt ileri sürerek O'nu alt etmesi imkânsızdır.

Bilâkis sonuca ulaştırıcı ve karşı konulamaz üstün delil ve kanıt O'nundur. Nitekim yüce Allah bir ayette şöyle buyurmuştur: "De ki, üstün delil Allah'ındır." (En'âm, 149)

"Fakat Allah, sana indirdiğine şahitlik eder; onu kendi bilgisiyle indirmiştir.

Melekler de (buna) şahitlik ederler." Peygamber efendimizden (s.a.a) gökten üzerlerine bir kitap indirmesini istemeleriyle ilgili ret cevabından yapılan munkatı yani bütünden kopuk istisnanın anlamı çerçevesindeki yanlış bir algılamayı reddetmeye yönelik bir diğer açıklamadır bu. Çünkü yüce Allah, onların isteklerine ret cevabı verirken, "Musa'dan bundan daha büyügünü istemişlerdi."

buyuruyor. Bunun kaçınılmaz bir gereği de isteklerinin geri çevrildiğidir.

Çünkü Hz. Peygamberin (s.a.a) Rabbinden getirdiği vahiy, tür olarak diğer peygamberlerin getirdikleri vahiyden farklı değildir. Dolayısıyla önceki peygamberlerin getirdiklerine inandığını söyleyen bir kimsenin, onun tarafından sunulan vahye de inanması gerekir.

Sonra bunun yanında, bir kez daha konuya açıklık getiriliyor ve yüce Allah'ın Peygamberine indirdiğine şahitlik ettiği, meleklerin de şahitlik ettikleri belirtiliyor. Ve şahit olarak Allah yeter. Yüce Allah'ın şahitliğinin içeriği, "kendi bilgisiyle indirmiş" ifadesinden ibarettir. Çünkü söz konusu iddiada sırf indirilmiş olması (nüzul) yeterli olmaz. Çünkü şeytanların vahiyleriyle inenler de bir tür nüzuldür. Şeytanın ilâhî hidayeti ifsat etmesi, Allah'ın hak yolunun yerine batıl bir yol koyması ya da hak vahye batıl bir şeyler sokuşturması, böylece zihinleri bulandırması da bir tür indiriliştir.

Nitekim yüce Allah konuyla ilgili olarak şöyle buyurmuştur: "O gaybı bilendir. Kendi gaybına (görülmez bilgisine) kimseyi muttali kılmaz. Ancak peygamberlerinden razı oldugu bunun dışındadır.



Nisâ Sûresi 153-169 .................................................. 245

Çünkü O, bunun önünden ve ardından gözcüler salar. Ki böylece onların (peygamberlerin), Rablerinin gönderdiklerini hakkıyla teblig ettiklerini bilsin. Allah, onlarda bulunan her şeyi (bilgisiyle) kuşatmıştır ve her şeyi bir bir saymıştır." (Cin, 26-28) "Dogrusu şeytanlar...

dostlarına vahyederler (fısıldarlar)." (En'âm, 121)

Kısacası, nüzule (indirilişe) veya inzale (indirmeye) yönelik bir şahitlik, iddiayı kapalılıktan, müphemlikten kurtaramaz. Ancak ifadenin "kendi bilgisiyle" kelimesiyle kayıtlı kılınması, maksadı bütünüyle ortaya koymaktadır. Bundan şunu anlıyoruz: Yüce Allah, elçisine vahyi indirirken, ona ne indirdiğini biliyor, onu kuşatıyor ve onu şeytanların tuzaklarına karşı koruyor.

Yukarıda işaret ettiğimiz gibi, şahitlik vahyin indirilmesiyle ilgilidir.

Vahiyse, ancak melekler aracılığıyla indirilmektedir. Nitekim Allah buna şu ifadelerle işaret etmiştir: "De ki: Cebrail'e kim düşman olursa, (bilsin ki) Kur'ân'ı senin kalbine... o indirmiştir." (Bakara, 97) Ayrıca yüce Allah, bu ilâhî ikrama mazhar olmuş meleği tanımlarken şöyle buyuruyor: "O Kur'ân) degerli bir elçinin (Cebrail'in) getirdigi sözdür. O (elçi) güçlüdür. Arşın sahibi (Allah) katında yücedir. Orada kendisine itaat edilen, güvenilendir." (Tekvîr, 19- 21) Bu da gösteriyor ki, Cebrail'in emri altında başka melekler de vardır. Bunlara da şu ayette işaret ediliyor: "Hayır, o bir ögüttür.

Dileyen onu düşünüp ögüt alır. O (ögüt) degerli, yüceltilmiş, tertemiz sayfalar içindedir. Degerli, iyi yazıcıların ellerindedir." (Abese, 11-16)

Kısacası, melekler de vahyin indirilişinde aracı oldukları için, yüce Allah şahitlikte bulunduğu gibi, onlar da şahitlikte bulunuyorlar.

Aslında şahit olarak Allah yeterlidir.

Yüce Allah'ın şahitliğinin kanıtı, çeşitli surelerde indirmiş olduğu şu meydan okuma ayetleridir: "De ki: Andolsun eger insanlar ve cinler şu Kur'ân'ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine arka olup yardım etseler, yine onun benzerini getiremezler."

(Isrâ, 88) "Hâlâ Kur'ân (ayetleri) üzerinde durup düşünmüyorlar mı? Eger o, Allah'tan başkası tarafından gelmiş

246 ...........................................El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

olsaydı, onda birbirini tutmaz birçok şeyler bulurlardı." (Nisâ, 82) "Haydi onun benzeri bir sure getirin ve Allah'tan başka çagırabildiklerinizi de çagırın." (Yûnus, 38)

"İnkâr eden ve Allah'ın yolundan alıkoyanlar, şüphesiz uzak (koyu) bir sapıklığa düşmüşlerdir." Yüce Allah, peygamberlerin peygamberliğinin ve katından inen kitabın şahsında somutlaşan kesin kanıttan söz edip onun önceki peygamberlere inen vahiyle aynı türden olduğunu, buna Allah'ın ve meleklerin şahitliğinin eşlik ettiğini belirterek Allah'ın şahitliğinin yeterli olduğunu vurguladıktan sonra, Ehlikitap'tan bunu inkâr eden ve yüz çeviren kimsenin kim olursa olsun, sapıklığı kazanmış olduğunu doğruluyor.

Bu ayette, Allah tarafından indirilişinden söz edilen kitabın yerine "Allah yolunda" ifadesi getiriliyor ve "Allah yolundan yüz çevirenler" ifadesi kullanılıyor. Burada dakik bir icâz (kısaltma) sanatına baş vuru-luyor. Sanki denilmek istenen şudur: Inkâr edenler ve bu kitapla onu kapsayan vahiyden yüz çevirenler, şüphesiz kâfir ve Allah'ın yolundan yüz çevirmiş olurlar. Inkâr edenler ve Allah'ın yolundan yüz çevirenler de...

"İnkâr edip zulmedenleri Allah asla bağışlayacak değildir..." Bu ayet, önceki ayetin içeriğini pekiştirmeye ve vurgulamaya dönük bir diğer ifade. Buna göre, ayetin zahirinden de anlaşıldığı gibi, ifadede geçen "zulüm"den maksat, Allah'ın yolundan alıkoymaktır.

Bu ayetin, önceki ayette varılan yargının gerekçesi olması da mümkündür. Onların koyu bir sapıklık içinde oluşlarının mahiyeti, niteliği açıklanıyor yani. Ayetin de anlamı açıktır.

AYETLERIN HADISLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


Tefsir-ul Burhan'da, "Meryem'e büyük bir iftira atmalarından..." ayetiyle ilgili olarak deniliyor ki: Ibn-i Babaveyh kendi rivayet zinciriyle Alkame'den, o da Imam Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet eder: "İmrân kızı Meryem'e, Yûsuf isimli bir marangozdan hamile kaldı diye iftira atmadılar mı?"

Nisâ Sûresi 153-169 ..................................................... 247

Tefsir-ul Kummî'de, "Ehlikitap'tan, Isa'nın ölümünden önce ona inanmayacak hiç kimse yoktur..." ayetiyle ilgili olarak müellif der ki: Bana babam anlattı. O, Kasım b. Muhammet'ten duymuş.

Ona da Süleyman b. Davud Minkârî rivayet etmiş. Ona da Ebu Hamza, Şehr b. Havşeb'in şöyle dediğini aktarmış: "Haccac bana dedi ki: 'Ey Şehr, Allah'ın kitabında bir ayet vardır ki, onu anlamakta güçlük çekiyorum.' Dedim ki: 'Hangi ayettir bu ey emir?' Dedi ki:

'Ehlikitap'tan, Isa'nın ölümünden önce ona inanmayacak hiç kimse yoktur...' ayeti. Allah'a andolsun ki, bir Yahudi ve Hıristiyan- 'ın getirilmesini ve boyunlarının vurulmasını emredip bu esnada dikkatle izlediğim hâlde, tamamen can verinceye kadar dudaklarının kıpırdamadığını bizzat gözlemledim.'

Dedim ki: 'Allah işlerini yoluna koysun! Bu ayet, senin tevil ettiğin anlamı ifade etmez.' Dedi ki: 'Ya nasıl tevil edilir?' Dedim ki:

'Ayetin tevili şöyledir: Isa kıyamet gününden önce dünyaya iner. O sırada Yahudilerden ve başka milletlerden, onun ölümünden önce ona inanmayan kimse kalmaz. Ve Isa, Mehdi'nin arkasında namaz kılar.' Bunun üzerine, 'Vay be! Bunu nereden öğrendin? Nereden getirdin?' dedi. Ben, 'Bana Muhammed b. Ali b. Hüseyin b. Ali b. Ebu Talip (a.s) anlattı.' dediğimde, 'Andolsun, bu bilgiyi berrak bir pınardan almışsın.' dedi."

ed-Dürr-ül Mensûr adlı terfsirde belirtildiğine göre, Ibn-i Münzir Şehr b. Havşeb'den şöyle rivayet etmiştir: "Bir gün Haccac bana dedi ki: 'Ey Şehr, Allah'ın kitabında bir ayet vardır ki, onu her okuduğumda, mutlaka onunla ilgili bir kuşku doğuyor içimde. Yüce Allah buyuruyor ki: 'Ehlikitap'tan, Isa'nın ölümünden önce ona inanmayacak hiç kimse yoktur...' Bana Ehlikitap'tan tutsaklar getirilir, ben de boyunlarını vururum. Fakat bu konuda bir şey söylediklerini hiç duymadım.'

Ona dedim ki: 'Bu ayet sana asıl anlamından başka türlü yorumlanmış. Bir Hıristiyan'ın ruhu bedeninden çıkarken melekler önünden ve arkasından vurarak şöyle derler: 'Ey pis adam, senin Allah veya Allah'ın oğlu ya da üçün üçüncüsü sandığın Mesih, Al-

248 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

lah'ın kulu, ruhu ve kelimesidir.' O zaman inanır; ama imanı fayda vermez. Bir Yahudi'nin ruhu bedeninden çıkarken de, melekler önünden ve arkasından vurarak şöyle derler: 'Ey pis adam, senin öldürdüğünü iddia ettiğin Mesih, Allah'ın kulu ve ruhudur.' Bunun üzerine o da inanır; fakat imanı fayda vermez. Isa indiği zaman da Ehlikitab'ın ölüleri gibi yaşayanları da ona inanırlar.' Bunun üzerine Haccac şöyle dedi: 'Sen bunu kimden öğrendin?' Ben, 'Muhammed b. Ali'den' dedim. Dedi ki: 'Andolsun, bu bilgiyi madeninden öğrenmişsin.' Şehr der ki: "Allah'a yemin ederim ki, bunu bana Ümmü Seleme'den başkası anlatmadı. Fakat ben Haccac'ı kızdırmak istedim."

Ben derim ki: Müellif bu hadisi daha öz bir ifadeyle Abd b. Hamid ve Ibn-i Münzir'den, onlar da Şehr b. Havşeb'den, o da Muhammed b. Ali b. Ebu Talib'den rivayet eder. Muhammed b. Ali, Ibn-i Hanefiye [Hz Ali'nin Muhammed Hanefiye adındaki oğlu] olarak bilinir. Rivayetten anlaşıldığı kadar rivayetin kaynağı Muhammed b. Ali'dir. Daha sonra, raviler Ibn-i Hanefiye veya Imam Bâkır'dan (a.s) hangisinin kastedildiği hususunda ihtilafa düştüler.

Ancak görüldüğü gibi rivayet, ayete ilişkin yorumumuzu destekler mahiyettedir.

Aynı eserde, Ahmed, Buharî, Müslim ve Beyhaki kitaplarının el- Esma ves-Sıfat adlı bölümünde şöyle rivayet ederler: Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Sizden olan bir imamınız olduğu hâlde Meryem oğlu İsa'nın aranıza indiği gün hâliniz nasıl olur acaba?"

Aynı eserde, Ibn-i Mürdeveyh Ebu Hüreyre'den şöyle rivayet eder: Resulullah buyurdu ki: "Meryem oğlu Isa'nın, adil bir hakim olarak Deccal'ı öldürmek, domuzu öldürmek [etini haram kılmak], haçı parçalamak, [zimmî kâfirlere] cizyeyi koymak ve malî hakları almak üzere inmesi yakındır. O gün sırf âlemlerin Rabbi olan Allah'a secde edilir." Ebu Hüreyre daha sonra dedi ki: "Dilerseniz şu ayeti okuyun: 'Ehlikitap'tan, Isa'nın ölümünden önce ona inanmayacak hiç kimse yoktur.' Burada kastedilen ölüm, Meryem oğlu Isa'nın ölümüdür." Ebu Hüreyre bu son ifadeyi üç kere tekrarlar-

Nisâ Sûresi 153-169 ............................................... 249

dı. Ben derim ki: Hz. Mehdi'nin (a.s) ortaya çıktığı sırada Hz. Isa'- nın (a.s) ineceğine ilişkin hadisler, Ehlisünnet kaynaklarında müstefizdir [çok kanallı rivayet edilir]. Şiî kanallardan da gerek Hz. Peygamberden, gerekse onun Ehlibeyti'nden olan imamlardan (Allah'ın selâm ve salâtı hepsinin üzerine olsun) rivayet edilmiştir.

Tefsir-ul Ayyâşî'de Haris b. Muğire, Imam Cafer Sadık'tan (a.s), "Ehlikitap'tan, Isa'nın ölümünden önce ona inanmayacak hiç kimse yoktur. Kıyamet günü de o, onlara şahit olacaktır." ayetiyle ilgili olarak şöyle rivayet edilir: "Burada kastedilen Resulullah (s.a.a) efendimizdir." [Dolayısıyla ayetin anlamı şöyle olur: Ehlikitap'tan, ölmeden önce Resulullah'a (s.a.a) inanmayacak kimse yoktur.] [c.1, s.283, h:299]

Ben derim ki: Bu rivayetin zahiri, her ne kadar Hz. Isa'nın (a.s) durumunu açıklamaya ilişkin olan ayetlerin akışının zahirine uymuyorsa da, bununla Kur'ân'ın bir olaya uyarlanabilir açıklaması kastedilmiş olabilir. Şöyle ki: Resulullah (s.a.a) gönderildikten, bir kitap ve Isa'nın şeriatını nesh eden bir şeriat getirdikten sonra, Ehlikitab'a mensup herkesin, hem Hz. Muhammed'e (s.a.a) inanması ve hem de bu imanın bir gereği olarak Hz. Isa'ya ve ondan önceki peygamberlere inanması gerekmektedir. Meselâ Ehlikitab'a mensup bir kimse, Resul-ü Ekrem'in (s.a.a) gönderilişinden sonra, ölüm anında Isa'nın hak elçi olduğunu anlasa, bunu ancak Hz. Muhammed'in (s.a.a) hak peygamber olduğunu anlamasının zımnında anlamış olur.

Şu hâlde, Ehlikitab'a mensup kimselerin Isa'ya yönelik imanları aslında Hz. Muhammed'e (s.a.a), buna bağlı olarak da Isa'ya (a.s) yönelik iman sayılır. Bütün Ehlikitap mensupların gerçekte inandıkları ve kıyamet günü aleyhlerinde şahitlikte bulunacak kimse, peygamberliğe seçildikten sonra Hz. Muhammet'tir (s.a.a).

Isa'nın da böyle bir misyonu varsa, bu bir çelişki oluşturmaz. Biraz sonra sunacağımız haber, bu anlamı bir ölçüde destekler mahiyettedir.

250 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Yine aynı eserde, Ibn-i Sinan Imam Cafer Sadık'tan (a.s) yüce Allah'ın Isa ile ilgili, "Ehlikitap'tan, Isa'nın ölümünden önce ona inanmayacak hiç kimse yoktur." sözleri hakkında şöyle rivayet eder: "Ehlikitab'ın iman etmesi sözüyle, Hz. Muhammed'e (s.a.a) inanmaları kastedilmiştir." [c.1, s.284, h:301]

Aynı eserde Cabir, Imam Bâkır'ın (a.s), "Ehlikitap'tan, Isa'nın ölümünden önce ona inanmayacak hiç kimse yoktur. Kıyamet günü de o, onlara şahit olacaktır." ayetiyle ilgili olarak şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Diğer dinin mensuplarından önceki ve sonraki kuşaklardan hiç kimse yoktur ki, öldüğünde Resulullah'ın (s.a.a) ve Emir-ül Müminin'in (a.s) hak olduğunu görmesin." [c.1, s.284, h:303]

Ben derim ki: Rivayetin bir uyarlama olduğu açıktır. Kaldı ki, rivayet, Imamın söylediklerinin ayetin tefsirine veya uyarlanışına dönük olması noktasında net bir kanıtsallığa da sahip değildir. Imamın, bu sözleri, ayete ilişkin açıklamasının devamında söylemiş olması muhtemeldir. Rivayetler içinde bunun örnekleri çoktur.

Aynı eserde, Mufaddal b. Ömer'den şöyle rivayet edilir: Imam Cafer Sadık'tan (a.s), "Ehlikitap'tan, Isa'nın ölümünden önce ona inanmayacak hiç kimse yoktur." ayetinin anlamını sordum, buyurdu ki: "Bu ayet, özel olarak biz Ehlibeyt Imamları hakkında inmiştir.

Fatıma'nın (a.s) çocuklarından ölen ve dünyadan ayrılan hiç kimse yoktur ki, imamın imamlığını onaylamış olmasın. Tıpkı Yakub'un (a.s) oğullarının Yûsuf'un ayrıcalığını ikrar etmiş olmaları gibi: 'Allah'a andol-sun ki, Allah seni bizden üstün kıldı.' (Yûsuf, 91)" [c.1, s.283, h:300]

Ben derim ki: Bu rivayet tek kanallı (ahad)dır ve mürseldir. Bu anlamı içeren başka hadisler, "Sonra kitabı kullarımız arasında seçtiklerimize miras verdik. Onlardan kimi nefsine zulmedendir, kimi orta gidendir, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda öne geçendir. Işte büyük lütuf budur." (Fâtır, 32) ayetiyle ilgili olarak rivayet edilmiştir. Inşallah bu konuda ayrıntılı açıklamalarda bulunacağız.

Aynı eserde, "(Çünkü) biz Nuh'a ve ondan sonra gelen pey-

Nisâ Sûresi 153-169..................................................... 251

gamberlere vahyettigimiz gibi, sana da vahyettik." ayetiyle ilgili olarak Zürare ve Hamran, Imam Bâkır'dan (a.s) ve Imam Cafer Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet ederler: "Yüce Allah, Nuh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğim gibi sana da vahyettim, buyurarak, (beşer için gönderilen) bütün vahiyleri Peygamberin zatında toplamıştır." [c.1, s.285, h:305]

Ben derim ki: Anlaşıldığı kadarıyla burada kastedilen, Peygamberimizin (s.a.a) yol farklılığını ve davet ayrılığını gerektirecek şekilde genel vahiy olgusuna ters düşen bir şey sunmadığıdır. Yoksa, önceki peygamberlere indirilenlerin aynısının Peygamberimize de indirildiği kastedilmiyor. Bunun bir anlamı da olmaz zaten. Aynı şekilde, Peygambere vahyedilen, önceki tüm şeriatları kapsıyor, anlamı da kastedilmemiştir. Ayetin akışı, bundan farklı bir anlamı vurgulamaya dönüktür. Aşağıda sunacağımız rivayet, bizim sözünü ettiğimiz bu anlamı destekler mahiyettedir.

el-Kâfi'de, müellif kendi rivayet zinciriyle Muhammed b. Salim'den, o da Imam Bâkır'dan (a.s) şöyle rivayet eder: "Yüce Allah Hz. Muhammed'e (s.a.a) dedi ki: '(Çünkü) biz Nuh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettigimiz gibi, sana da vahyettik.' Her peygambere, yolunu ve sünnetini izlemesini emretti." [Usûl-ü Kâfi, c.2, s.29, h:1]

Tefsir-ul Ayyâşî'de Sümali, Imam Bâkır'dan (a.s) şöyle rivayet eder: "Hz. Âdem ile Hz. Nuh arasında gönderilen peygamberlerin bir kısmı gizli, bir kısmı da açıktı. Bu yüzden Kur'ân'da onlardan söz edilmiyor, açık olan peygamberler gibi isimleri zikredilmiyor. Işte yüce Allah'ın şu sözünde buna işaret ediliyor: 'bir kısmını ise sana anlatmadık. Ve Allah Musa'ya konuştu.' Yani, açık peygamberler gibi gizli olanların ismine yer vermedim." [c.1, s.285, h:306]

Ben derim ki: Bu hadisi, el-Kâfi'de Ali b. Ibrahim'den, o da babasından, o Hasan b. Mahbub'dan, o Muhammed b. Fudayl'dan, o da Ebu Hamza'dan ve o da Imam Bâkır'dan (a.s) rivayet eder. Bu eserdeki rivayet şöyledir: "Bazı peygamberler gizlidir. Bu yüzden Kur'ân'da onlardan söz edilmez; açık olan peygamberler gibi adları

252 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

verilmez. Işte şu ayette buna işaret ediliyor: 'Bir kısım peygamberleri daha önce sana anlattık, bir kısmını ise sana anlatmadık.'

Yani, peygamberliği açık olanlar gibi, gizli olanların adını vermedim..." Her hâlükârda bu rivayette kastedilen husus şudur: Yüce Allah, gizli peygamberlerin kıssalarını anlatmadığı gibi isimlerini de vermemiştir. Yalnızca bazı açık peygamberlerin kıssalarını anlatarak onların isimlerini zikretmiştir. "Yani... adını vermedim." ifadesinin raviye ait olması da mümkündür.

Tefsir-ul Ayyâşî'de Ebu Hamza Sümali'nin ["Fakat Allah, sana indirdigine şahitlik eder; onu kendi bilgisiyle indirmiştir..." ayetiyle ilgili olarak] şöyle dediği rivayet edilir: Imam Bâkır'ın (a.s) şöyle dediğini duydum: "Fakat Allah, Ali hakkında sana indirdiğine şahitlik eder; onu kendi bilgisiyle indirmiştir. Melekler de buna şahitlik ederler. Şahit olarak Allah yeter." [c.1, s.285, h:307]

Ben derim ki: Bu anlamda bir rivayet, Tefsir-ul Kummî'de, Ebu Basir'den, o da Imam Cafer Sadık'tan (a.s) rivayet zinciriyle birlikte aktarılır. Bu bir tür uyarlama ve tatbiktir. Çünkü Kur'ân'da Hz. Ali'- nin (a.s) velayetine işaret eden ayetler vardır. Fakat yukarıdaki ifade, Kur'ân'ın tahrif edildiği ve Imamın (a.s) bir kıraat olarak böyle okuduğu anlamına gelmez.

Bunun bir benzerinin el-Kâfi'de1 ve Tefsir-ul Ayyâşî'de2 Imam Bâkır'dan (a.s) ve Tefsir-ul Kummî'de3 Imam Cafer Sadık'tan (a.s) rivayet edildiğini görüyoruz: "Inkâr edip -Âl-i Muhammed'e- zulmedenleri Allah asla bagışlayacak degildir."


-----

1- [Usûl-ü Kâfi, c.1, s.425.]

2- [Tefsir-ul Ayyâşî, c.1, s.285, h:307.]

3- [Tefsir-ul Kummî, c.1, s.159.]

Nisâ Sûresi 153-169 .................................................. 253

Bunun bir benzeri de yine Mecma-ul Beyan tefsirinde Imam Bâkır'dan (a.s) nakledilmiştir. Bu tefsirde Imam Bâkır'ın (a.s), "Resul size, Rabbinizden hak üzere geldi." [Nisâ, 170] ifadesini; "Yani, Allah'ın velayetini emrettiği kimsenin (Ali'nin) velayetini getirdi." şeklinde yorumladığı belirtilir.

Nisâ Sûresi 170-175 ........................................................ 255 c:5

170- Ey insanlar! Resul size, Rabbinizden hak üzere geldi.

Öyleyse inanın, bu sizin için daha hayırlıdır. Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz göklerde ve yerde olanların tümü Allah'ındır. Allah (her şeyi) bilendir, hikmet sahibidir.

171- Ey Ehlikitap! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında ancak gerçeği söyleyin. Meryem oğlu İsa Mesih, sadece Allah'ın elçisidir, O'nun Meryem'e attığı kelimesidir ve O'ndan bir ruhtur.

Şu hâlde Allah'a ve peygamberlerine inanın, (Allah) üçtür demeyin; (bundan) vazgeçin, bu sizin için daha hayırlıdır. Allah, ancak bir tek Tanrı'dır. O, çocuğu olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nundur. Vekil olarak Allah yeter.

172- Ne Mesih, Allah'a kul olmaktan çekinir, ne de Allah'a yakınlaştırılmış melekler. Kim O'na kulluktan çekinir ve büyüklük taslarsa, (bilsin ki) O, onların hepsini kendi huzuruna toplayacaktır.

173- İnanıp iyi işler yapanlara ecirlerini eksiksiz ödeyecek ve onlara lütfunu daha da artıracaktır. Kulluk etmekten çekinenleri ve büyüklük taslayanları ise, acı bir azapla azaplan-dıracaktır. Onlar kendileri için Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulacaklardır.

174- Ey insanlar! Rabbinizden size kesin bir delil geldi ve size apaçık bir nur (Kur'ân) indirdik.

175- İşte Allah'a inanıp O'na sımsıkı tutunanları, kendi katından bir rahmetin ve lütfun içine alacak ve onları kendisine (varan) doğru bir yola iletecektir.

AYETLERIN AÇIKLAMASI


Ehlikitab'ın, Peygamberden (s.a.a) kendilerine gökten bir kitap indirmesini istemelerine, Allah'ın elçisinin ancak Rabbinin katından hak esaslı bir mesaj getirdiği, onun Rabbinin katından getirdiği kitabın kuşku içermeyen kesin bir kanıt olduğu belirtilerek cevap verilmesinden dolayı, yüce Allah'ın bu noktada bütün insanları, peygamberlerine ve kitabına inanmaya davet etmesi, yerinde ve ayetlerin akışının ruhuna uygun bir ifade tarzıdır.

Bu açıklamalar çerçevesinde, bütün peygamberlerin -bu meyanda İsa'nın da adı zikrediliyor- aynı yasaya tâbi oldukları, bu

256 .................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

yasanın parça ve çerçevesinin birbirinin benzeri olduğu vurgulanıyor.

Buna kİsaca, Allah'tan vahiy alma yasası demek mümkündür.

Işte bu açıklamanın doğal bir sonucu olarak, özelde kitap ve vahiy ehli olan Hıristiyanların şöyle bir inanca davet edilmeleri uygun görülmüştür: Dininizde aşırılığa kaçmayın ve diğer muvahhid -Allah'ın birliğine inanan- müminlere katılın. Kendinizin de onlar gibi diğer peygamberler hakkında Allah'ın kulları ve elçileri olduğu yönündeki inancınızın aynısıyla, İsa'nın da hakkında inanın.

Ardından yüce Allah, bunun bir adım ötesinde, bütün insanları Resulü'ne (s.a.a) inanmaya davet ediyor. Çünkü, "Biz Nuh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettigimiz gibi, sana da vahyettik..." ayetinde ilkönce o hazretin elçiliğinin doğruluğunu açıklığa kavuşturmuştu. [Peygamberin elçiliği doğrulandıktan sonra da bütün insanları ona inanmaya davet etmeye başladı.]

Ardından İsa (a.s) hakkında aşırıya gitmemeleri çağrısında bulunuyor. Çünkü önceki bölümde işaret edilen ayetler kapsamında açıklanan ikinci husus da budur.

Bunun da ardından kitabına, yani Kur'ân'a uymaya davet ediyor.

Ki şu ayetin kapsamında açıklanan son husus da budur: "Fakat Allah, sana indirdigine şahitlik eder; onu kendi bilgisiyle indirmiştir..."

"Ey insanlar! Resul size, Rabbinizden hak üzere geldi. Öyleyse inanın, bu sizin için daha hayırlıdır." Bu hitap, Ehli-kitap'la birlikte tüm insanlara yönelik genel bir hitaptır ve Ehlikitab'a yönelik önceki açıklamanın bir devamı niteliğindedir. Hitabın bu şekilde genel tutulması, mesajın evrensel niteliğinden kaynaklanmaktadır. Mesaj ise, Resule inanmaktır. Ayrıca Resulün üstlendiği rİsalet misyonu da bir kavimle sınırlı olmayıp geneldir.

"bu sizin için daha hayırlıdır." ifadesi, cümle içinde "âminû=ina-nın" kelimesiyle ilintili lazım hâldir [sahibinden asla ayrılmayan bir niteliktir]. Yani, öyle bir iman ki, onun ayrılmaz bir özelliği de sizin için yararlı olmasıdır.

"Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz göklerde ve yerde olanların tümü

Nisâ Sûresi 170-175 ................................................. 257

Allah'ındır." Yani, eğer inkâr ederseniz, küfrünüzün size olumlu bir katkısı, artıracağı bir şey olmayacaktır ve Allah'tan da herhangi bir şey eksiltmeyecektir. Çünkü göklerde ve yerde bulunan her şey Allah'ındır.

Dolayısıyla bir kimsenin O'nun mülkünden bir şey eksiltmesi mümkün değildir. Göklerde ve yerde olan her şey öz doğası gereği ortağı olmayan Allah'a ait olduğunu göstermektedir. [Her varlık varlığını O'ndan aldığını, O'nun mülkü olduğunu, sadece O'- na ait olduğunu kendince bilir.] Dolayısıyla her şeyin varolmasıyla Allah'ın mülkü olması arasında hiçbir fark yoktur; her varlık aynı zamanda Allah'ın mülküdür de. Şu hâlde, kendisi de o mülkün bir parçası olan bir şey, Allah'ın mülkünden bir şey alıp eksiltebilir mi?

Bu ayet, meseleyle ilgili oldukça kapsamlı ve kuşatıcı bir ifadeye sahiptir. Üzerinde düşünüldükçe, derinliğine etüt edildikçe anlamının incelikleri daha bir belirginleşir, açıklamasının genişliği akıllara durgunluk veren bir boyuta ulaşır. Buna göre, Allah'ın eşya üzerindeki kuşatıcı egemenliği ve bu egemenliğin sonuçları, etkileri bağlamında küfür, iman, itaat ve isyan kavramları olanca incelikleriyle netliğe kavuşurlar. Daha fazla anlamsal boyutları kavramak için, bu ayet üzerinde daha fazla düşünmek gerekiyor.

"Ey Ehlikitap! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında ancak gerçeği söyleyin." Ayetin Hz. İsa (a.s) ile ilgili bir hususa değinmesini bir ipucu olarak ele alırsak, hitabın Hıristiyanlara yönelik olduğunu söyleyebiliriz. Ortak bir nitelik olarak "Ehlikitap" şeklinde bir ifadenin yalnızca Hristiyanlar hakkında kullanılmış olması ise, şu mesajı vermeye yöneliktir: Ehlikitap adını almış olmaları, Allah'ın çizdiği ve kitabında açıkladığı sınırları aşmamalarını gerektirmektedir.

Açıkladığı konulardan biri de, gerçekle ilgisi olmayan şeyleri Allah hakkında söylememelerinin, ancak gerçeği O'nun hakkında söylemelerinin gerektiğidir.

Hitabın hem Yahudilere, hem de Hıristiyanlara yönelik olduğu da söylenebilir. Çünkü Yahudiler de tıpkı Hıristiyanlar gibi dinlerinde taşkınlık yapıyorlardı, aşırı gidiyorlardı ve Allah hakkında gerçekle ilgisi olmayan şeyler söylüyorlardı. Nitekim yüce Allah bu

258 ................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

hususta şöyle buyurmaktadır:

"Yahudiler, Üzeyr Allah'ın ogludur, dediler." (Tevbe, 30) "(Yahudiler) Allah'ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını); (Hıristiyanlar da) rahiplerini... Rabler edindiler." (Tevbe, 31) "De ki: Ey Ehlikitap, bizimle sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin... Allah'ı bırakıp da bazılarımız bazılarını Rabler edinmesin." (Âl-i Imrân, 64) Buna göre, "Meryem oglu İsa Mesih, sadece Allah'ın elçisidir..."

sözü, ayetin akışı içinde genel anlatımın ardından özele indirgenmiş bir anlatımdır. Burada, muhataplar içindeki belli bir gruba özgü özel bir yükümlülüğe dikkat çekilmiştir.

Fakat ayetin akışının zahiri bu yorumu ihtimal dışı bırakıyor. Çünkü ayetin zahiri, "Meryem oglu İsa Mesih, sadece Allah'ın elçisidir." sözünün, "Dininizde aşırı gitmeyin." ifadesinin gerekçesi olmasını gerektirmektedir. Bu da özel olarak hitabın Hıristiyanlara yönelik olduğunu gösterir. Sonra "Mesih" yani kutsal nitelemesinin ardından, "Meryem oğlu İsa" sözüne yer verilerek niteleme isim ve ana ismiyle açıklığa kavuşturuluyor. Ki niteleme farklı bir anlama yorumlanmasın ve bu, onun bir anadan doğan herhangi bir insan gibi yaratıldığının kanıtı olsun.

"O'nun Meryem'e attıgı kelimesidir." ifadesi, "kelime"nin anlamı- nın açıklaması konumundadır. Çünkü o kelime, bakire Meryem'e ilka edilen [ve yaratma kelimesi olan] "Ol" kelimesidir. Onun varoluşunda, evlilik ve baba gibi normal sebepler rol oynamamışlardır.

Yüce Allah bir ayette şöyle buyuruyor: "Bir işin olmasına karar verdi mi yalnızca ona "ol" der, o da hemen oluverir."

(Âl-i Imrân, 47) Şu hâlde, her şey yüce Allah'ın kelimesinden ibarettir; ancak diğer varlıklar normal sebeplerle iç içedirler. İsa'nın "kelime" olarak isimlendirilmek suretiyle belirginleşen ayrıcalığı, doğumunda bazı normal ve doğal sebeplerin rol oynamamış olmasından kaynaklanmaktadır. "ve O'ndan bir ruhtur." Ruh, emirdendir [emir âlemindendir]. Allah şöyle buyuruyor: "De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir." (Isrâ, 85) İsa, tekvinî=varoluşsal "Ol" kelimesi olduğuna ve bu kelime de emir âleminden olduğuna göre,

Nisâ Sûresi 170-175 .................................................. 259

İsa ruhtur. Tefsirimizin üçüncü cildinde, İsa'nın yaratılışını incelerken bu ayetle ilgili açıklamalara da yer verdik.1

"Şu hâlde Allah'a ve peygamberlerine inanın, (Allah) 'üçtür' demeyin; (bundan) vazgeçin, bu sizin için daha hayırlıdır. Allah, ancak bir tek Tanrı'dır." Bu ifade, "Mesih sadece..." diye başlayan ifadeyle gerekçelendirilen ayetin giriş cümlesindeki konunun ayrıntısı niteliğindedir.

Demek isteniyor ki: Gerçek durum bundan ibaret olduğuna göre, sizin bu şekilde inanmanız gerekir; Rab olarak Allah'a ve aralarında İsa'nın da bulunduğu elçilerin sundukları rİsalete inanmanız lâzım gelir. Allah üçtür demekten vaz geçin. Çünkü böyle demekten vazgeçmeniz yahut Allah'a ve elçilerine inanmanız ve "teslis" iddiasını olumsuzlamanız sizin yararınızadır.

"Üç"ten maksat, baba, oğul ve kutsal ruhtan (Ruh-ul Kudüs) oluşan üç uknumdur. Âl-i Imrân suresinde Hz. İsa'yla ilgili olarak nazil olan ayetleri tefsir ederken bu meseleyle ilgili ayrıntılı açıklamalar sunduk.2

"O, çocuğu olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nundur." Bu ifadenin orijinalinde geçen "subhan" kelimesi, takdirde bulunan bir fiilin mutlak mef'uludur ve ifadenin orijinalinde geçen "en yekûne" kelimesi de onunla ilintilidir. Bu da, cer verenin ortadan kaldırılması sonucu mansup olmuştur. Dolayısıyla ifadenin açılımı şöyledir: "O'nu çocuk sahibi olmaktan ulularım, O'nu tenzih ederim." Bu hâliyle cümle, Allah'ın ululuğunu vurgulama amacıyla baş vurulmuş bir ara ifade niteliğine sahiptir.

"Göklerde ve yerde olanların tümü O'nundur." cümlesi, ayet içinde gramer açıdan hâl fonksiyonunu icra ediyor ya da yeni bir anlatımın başlangıcıdır. Her hâlükârda yüce Allah'ın çocuğunun olmasını olumsuzlama amaçlı bir rettir. Çünkü çocuk, her ne şekilde tasavvur edilirse edilsin, özü itibariyle bir parçası olduğu ba-

------- 1- [c.3, s.292, Âl-i Imrân, 45]

2- [c.3, s.420, Âl-i Imrân, 79-80]

260 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

banın bir benzeridir. Göklerde ve yerde olan her şey özü ve etkinliği itibariyle Allah'ın mülküdür. Allah, her şeyin yönetimini elinde bulundurmakta ve egemenlik sadece O'na aittir. Şu hâlde bu varlıklardan hiçbir şey O'nun benzeri değildir. Dolayısıyla O'nun çocuğu da yoktur.

İfade, varlıklar âleminde, yüce Allah'tan başka her şeyi kapsayıcı genelliğe sahiptir. Bu da, "Göklerde ve yerde olanlar..." ifadesinin, Al-lah'tan başka her şeyi ifade etmeye yönelik bir kinaye olmasını gerektirmektedir. Çünkü göklerle yerin kendisi de bu kapsama girer. Oysa gökler ve yer, göklerde ve yerde olanlardan değil, onların kendileridir.

Öte yandan, ayetin içerdiği emir ve yasak, onlar açısından dünya ve ahiret iyiliğini gösteren genel bir yol göstericilik işlevini görmektedir. Bu yüzden ifadenin sonunda şu cümleye yer verilmiştir: "Vekil olarak Allah yeter." Yani Allah, işleriniz üzerindeki yönetici- velinizdir. Hayatınızı O düzenleyip, yönlendirmektedir. Sizi, sizin için daha iyi olana iletir; dosdoğru yola davet eder sizi.

"Ne Mesih, Allah'a kul olmaktan çekinir, ne de Allah'a yakınlaştırılmış melekler." Bu ifade Mesih'in (a.s) tanrılığını olumsuzlayan bir diğer kanıt. Ister oğul, isterse üçün üçüncüsü şeklinde tasavvur edilsin, onun tanrİsal bir özelliği yoktur. Çünkü Mesih, Allah'ın kuludur, hiçbir zaman O'na kul olmaktan ve O'na kulluk etmekten çekinmez. Hıristiyanlar da bu gerçeği inkâr etmiyorlar. Bu gün onların elinde bulunan Incillerde, Mesih'in Allah'a ibadet ettiği açıkça ifade edilmektedir. Oysa tanrıyla aynı nitelikte olan oğlun ibadetinin ne anlamı vardır? Bir kimsenin kendisine ya da üçten biri olanın varlık olarak hepsine denk düştüğü üçlüye ibadet etmesi anlamsızdır.

Hz. İsa (a.s) ile ilgili konularda bu kesin kanıt hakkında geniş bilgiler sunduk.

"ne de Allah'a yakınlaştırılmış melekler..." Bu, hükmün melekleri de kapsayacak şekilde genelleştirilmesine dönük bir ifadedir. Çünkü bu kanıt İsa gibi onlar hakkında da geçerlidir. Bazı müşrik toplulukları -Arap müşrikleri gibi- onların Allah'ın kızları olduk-

Nisâ Sûresi 170-175 .................................................. 261

larını ileri sürüyorlardı. Buna göre bu cümle, söz gelişi yani söz sözü getirir sanatına örnek oluşturmaktadır.

"Ne Mesih, Allah'a kul olmaktan çekinir, ne de Allah'a yakınlaştırılmış melekler." ifadesinde, Hz. İsa'nın (a.s) "Mesih=kutsal", meleklerin de "mukarrebîn=yakınlaştırılmış" olarak nitelendirilmiş olması, sıfat anlamını içeriyor olmaları hasebiyle konunun nedenine ve gerekçesine işaret etmektedir. Demek isteniyor ki: İsa, Allah'a ibadet etmekten çekinmez. Nasıl çekinsin ki, o kutsal Mesih'tir.

Yaklaştırılmış melekler de öyle! Eğer kul olmaktan çekinmeleri ihtimali olsaydı, Allah onu (İsa'yı) kutsamaz, onları (melekleri) da yakınlaştırmazdı. Yüce Allah, bir yerde Mesih'i de "yaklaştırılmış" olarak nitelendirir: "Dünyada da, ahirette de onurlu, saygın ve Allah'a yakınlaştırılanlardandır." (Âl-i Imrân, 45)

"Kim O'na kulluktan çekinir ve büyüklük taslarsa, (bilsin ki) O, onların hepsini kendi huzuruna toplayacaktır." Bu ifade, Mesih ve meleklerle ilintili hâl cümlesi konumundadır. Öbür yandan, önceki yargıyı da gerekçelendirmektedir. Demek isteniyor ki: Mesih ve yakınlaştırılmış melekler, nasıl kul olmaktan çekinirler? Oysa O'na kul olmaktan çekinenler, O'na ibadet etmekten kaçınan insanlar, cinler ve melekler, topluca O'nun huzuruna geleceklerdir. Yapıp ettiklerinin karşılığını eksiksiz alacaklardır. Gerek Mesih, gerekse melekler bunu bilirler, buna inanırlar ve bu tür olumsuz bir akıbete düşmemek için korunurlar.

"Kim O'na kulluktan çekinir ve büyüklük taslarsa..." ifadesinin, "İsa ve yakınlaştırılmış meleklerin O'na ibadet etmekten çekinenlerin O'nun huzurunda toplanacaklarını bilirler." anlamında olduğunun kanıtı, "büyüklük taslarsa..." sözüdür. Bu sözle, "Kim...

çekinirse" ifadesi kayıtlandırılmıştır. Çünkü kulluk sunmaktan çekinme, büyüklük taslamaktan kaynaklanmıyorsa -cahillerin ve mustazafların durumunda olduğu gibi- tek başına ilâhî gazabı gerektirici olmaz. Mesih ve meleklerse, şayet kulluktan çekinirlerse, bu tavırları ancak büyüklük taslamaktan ileri gelebilir. Çünkü onlar Rablerinin yüce konumunu bilirler. Bu yüzden, ifadenin onlarla ilgi-