El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân–c.5
 



218 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

tutumları ara yol değil, bunun dışında bir yoldur. Ona inanmakla onu inkâr etmenin, Allah'a inanmakla O'nu inkâr etme ile bir bağlantısı olmadığı varsayılan bir kimse için peygamberlik vasfı nasıl tasavvur edilebilir?

Dolayısıyla şurası kuşku götürmez bir gerçektir ki: Bu özellikte olduğu varsayılan birine inanmak ve ona itaat etmek, ulu Allah'a ortak koşmak demektir. Bu nedenle, yüce Allah'ın onları "elçilerin bir kısmına inanmak, bir kısmını da inkâr etmek, böylece Allah ile elçileri arasında bir ayırıma giderek ikisinin arasında bir yol tutmak istiyorlar." şeklinde tanımladıktan sonra, onların gerçek kâfirler olduklarını belirttiğini görüyoruz: "Işte onlar gerçekten kâfir olanlardır."

Ardından onlara sert ifadelerle bir tehdit yöneltiyor: "Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır."

"Allah'a ve peygamberlerine inananlar ve onlardan hiçbiri arasında ayırım yapmayanlar" Önceki ayette Allah ile elçileri arasında ayırım yapanlar tekfir edildikleri, Allah'ı ve elçilerini inkâr ettikleri belirtildiği için, bu ayette bir karşıt manzara olarak Allah'a ve aralarında ayırıma gitmeden tüm elçilerine iman etme durumu gündeme getiriliyor ve tablo tamamlanıyor.

"Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır." ifadesinde önceki ayette geçen üçüncü şahıs şeklindeki ifade tarzından birinci çoğul şahsa geçiş yapılıyor. Sonra ifade tarzı ikinci şahsa geçilerek şu şekilde değiştiriliyor: "Işte (ey Peygamber,) Allah yakında onlara mükâfatlarını verecektir." [Arapça'da "ulâike" kelimesi iki şeyi ifade eder: Hem muhatabı bildirir, hem de işaret edilmek istenen kimseleri.] Bu tarz bir ifade değişikliğinin hikmeti şu olsa gerektir: Ifadenin vurgulu olması ve gerçekleşmenin kesin olduğunu ifade etmesi açısından cezayı birinci çoğul şahısa nispet etmek, üçüncü tekil şahsa nispet etmekten daha etkileyicidir.

Ikinci ayetteki [yani, peygambere hitaben "Işte Allah yakında onların..." ifadesindeki] hitap tarzı değişikliğinden de benzeri bir çıkarsama yapılabilir. Çünkü Allah'ın vaadinin gerçekleşeceğini en iyi bilen biri olarak vaat içeren hitabın Peygamber efendimize

Nisâ Sûresi 150-152 .................................................... 219

(s.a.a) yöneltilmesi, gerçekleşme zamanının yakın olduğuna ilişkin bir gösterge konumundadır.

220 .................................El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Nisâ Sûresi 153-169 ....................................................... 221

153- Ehlikitap senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. Onlar Musa'dan, bundan daha büyüğünü istemişlerdi ve "Bize Allah'ı apaçık göster" demişlerdi. Zulümlerinden dolayı derhâl onları yıldırım çarptı. Kendilerine açık deliller geldikten sonra da buzağıyı tanrı edindiler. Fakat biz bunu da affettik ve Musa'ya apaçık bir burhan ve delil verdik.

154- Söz vermeleri için Tûr dağını üzerlerine kaldırdık ve onlara "Secde ederek kapıdan girin" dedik, "Cumartesi günü haddi aşmayın (o günün yasağını çiğnemeyin)" dedik ve onlardan sağlam bir söz aldık.

222 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

155- Sözlerini bozmalarından, Allah'ın ayetlerini inkâr etmelerinden, haksız yere peygamberleri öldürmelerinden, "Kalplerimiz perdelidir" demelerinden ötürü (kendilerine önceden helâl kılınan temiz şeyleri yasakladık.) Hayır, (onların kalpleri perdeli değildir;) Allah inkârlarından ötürü o kalpler üzerine mühür vurmuştur. Artık pek az bir kısmı hariç, inan-mazlar.

156- Bir de inkâr edip Meryem'e büyük bir iftira atmalarından,

157- Ve "Allah elçisi Meryem oğlu Isa Mesih'i öldürdük" demelerinden ötürü (kendilerine önceden helâl kılınan temiz şeyleri yasakladık.) Oysa onu öldürmediler de, asmadılar da; fakat bu iş kendilerine, benzer gösterildi. Onun hakkında ihtilafa düşenler, ondan yana tam bir kuşku içindedirler; bu hususta zanna uymak dışında, hiçbir bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler.

158- Bilâkis Allah onu kendisine yükseltti. Allah güçlü ve üstündür, hikmet sahibidir.

159- Ehlikitap'tan, İsa'nın ölümünden önce ona inanmayacak hiç kimse yoktur. Kıyamet günü de o, onlara şahit olacaktır.

160- Yahudilerin yaptıkları zulümden, Allah yolundan yüz çevirmelerinden dolayı kendilerine (önceden) helâl kılınan temiz şeyleri yasakladık.

161- Bir de menedildikleri hâlde faiz almalarından ve haksızlıkla insanların mallarını yemelerinden ötürü (böyle yaptık). Içlerinden inkâr edenlere de acı bir azap hazırladık.

162- Fakat içlerinden ilimde derinleşenler ve müminler, namazı kılanlar ve zekâtı verenler sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar. Allah'a ve ahiret gününe inananlar, işte onlara büyük bir mükâfat vereceğiz.

163- (Çünkü) biz Nuh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. Ve (nitekim) Ibrahim'e, Ismail'e, Ishak'a, Yakub'a, torunlara, Isa'ya, Eyyub'a, Yûnus'a, Harun'a ve Süleyman'a vahyettik. Davud'a da Zebur'u verdik.

164- Bir kısım peygamberleri sana daha önce anlattık, bir kısmını ise sana anlatmadık ve Allah Musa'yla konuştu.

Nisâ Sûresi 153-169 ...................................................... 223

165- (Onları) elçiler, müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak gönderdik ki, insanların peygamberlerden sonra Allah'a karşı bir hüccetleri olmasın! Allah üstün ve güçlüdür, hikmet sahibidir.

166- Fakat Allah, sana indirdiğine şahitlik eder; onu kendi bilgisiyle indirmiştir. Melekler de (buna) şahitlik ederler. Şahit olarak Allah eter.

167- İnkâr eden ve Allah'ın yolundan alıkoyanlar, şüphesiz uzak (koyu) bir sapıklığa düşmüşlerdir.

168- İnkâr edip zulmedenleri Allah asla bağışlayacak değildir. Onları bir yola iletecek de değildir.

169- Ancak (onları) cehennem yoluna iletir; onlar orada ebedi kalırlar. Bu da Allah'a kolaydır.

AYETLERIN AÇIKLAMASI


Ayetler, Ehlikitab'ın Peygamberimizden (s.a.a), gökten kendilerine bir kitap indirilmesini istedikleri bir hususu zikrederek başlıyor. Çünkü Kur'ân'ın Ruh-ul Emin aracılığıyla bölüm bölüm indiğine kesin olarak ikna olmuş değillerdi. Şimdi onların bu isteklerine cevap veriliyor.

"Ehlikitap senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar." Ehlikitap, Kur'ân'da geçen benzeri konularda işaret edildiği gibi Yahudiler ve Hıristiyanlardır. Buna göre, bu istekte bulunanlar her iki topluluk birdendir, sadece Yahudiler değil.

Ama bu, ayetlerin akışı içinde Allah'ı açıkça görmek, buzağıyı ilâh edinip tapınmak; Tûr dağı üzerlerine kaldırılıp başlarına dikildiğinde, secde etmeye emredildiklerinde ve cumartesi günü konulan yasağı çiğnemekten nehyedildiklerinde verdikleri sözü tutmamak gibi sıralanan zulümlerin ve suçların sırf Yahudiler tarafından sergilenmiş olmasıyla çelişmez.

Çünkü, her iki grup da aynı kökene dayanır. Yani, her ikisi de

224 ............................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Israil halkıdırlar, o ırka mensupturlar. Hz. Musa (a.s) ve Hz. Isa (a.s) bu halka gönderilmişlerdir. Gerçi Hz. Isa'nın göğe yükseltilmesinden sonra, çağrısı Romalılar, Araplar, Habeşliler ve Mısırlılar gibi Israilli olmayan halklar arasında da yayılmıştır. Ancak Isa'nın kavminin ona yaptığı zulüm, Musa'nın kavminin ona yaptığı zulümden geri kalmaz.

Işte her iki grup da aynı kökenden sayıldıkları için, Yahudileri ilgilendiren ceza kapsamında sadece Yahudiler zikrediliyor: "Yahudilerin yaptıkları zulümden... dolayı kendilerine helâl kılınan temiz şeyleri yasakladık." Yine bu nedenle, Hz. Isa (a.s) da daha sonra zikredilen resuller arasında sayılıyor, tıpkı Hz. Musa'nın (a.s) da aralarında sayılması gibi. Şayet hitabın hedefi sırf Yahudiler olsaydı, bu, sahih olmazdı. Hatta ayetlerden sonra, "Ey Ehlikitap!

Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında ancak gerçegi söyleyin. Meryem oglu Isa Mesih..." (Nisâ, 171) ifadesine yer verilmesi de yine bu yüzdendir.

Özetleyecek olursak: İstekte bulunanlar, bütün Ehlikitap'tır. Hitabın hedefi onlardır. Bunun nedeni, aralarındaki soy birliğinden kaynaklanan karakter aynılığıdır. Haksız yargıda bulunmak, yalan söylemek, ölçüsüzlük, ahitlere ve sözlere riayet etmemek onların ortak karakterleridir. Dolayısıyla sergiledikleri ortak tavırlarda hitap tümüne yöneliktir. Içlerinde bir grup farklı bir tutum sergilemişse, hitap da özel olarak o gruba yönelik olmuştur.

Resulullah'tan (s.a.a) istedikleriyse, gökten üzerlerine bir kitap indirmesidir. Bu isteği, Kur'ân'ın inişinden ve kendilerine okunuşundan önce dile getirmiyorlar. Çünkü bu olay Medine'de geçmektedir.

O güne kadar Kur'ân'ın Mekke'de inen kısmı ve Medine'de inen kısmının bir bölümü kendilerine ulaşmıştı. Buna rağmen böyle bir istekte bulunmalarının nedeni, onun peygamberliğin bir kanıtı olduğuna ikna olmamalarıdır. Çünkü Kur'ân'ı semavî bir kitap saymıyorlardı. Oysa Kur'ân, o güne kadar indiği kısmı itibariyle meydan okuyordu ve bir mucize olduğunu haykırıyordu. Nisâ suresinden önce inen Isrâ, Yûnus, Hûd ve Bakara suresinin bu hususla

Nisâ Sûresi 153-169 ...................................................... 225

ilgili olarak içerdikleri ifadeleri buna örnek gösterebiliriz.

Şu hâlde, Kur'ân'la ilgili gelişmeler gözleri önünde cereyan etmesine karşın gökten bir kitabın indirilmesini istemeleri, kelimenin tam anlamıyla saçmalıktı. Böylesine boş ve anlamsız bir istek ancak hakka uymayan, hakikate boyun eğmeyen, ciddiyetten yoksun, arzusunun istekleri doğrultusunda aklına eseni yapan, hiçbir bağ, hiçbir kayıt tanımayan, temelsiz, berduş insanlardan sâdır olabilir. Nitekim Kureyşliler de üzerlerine inen Kur'ân ve aralarında yayılan hak çağrısı ile ilgili olarak böyle bir sorumsuz tavır içine girmişlerdi. Kur'ân onların bu aymazlıklarını şöyle dile getirir: "Ona Rabbinden bir mucize indirilse ya! diyorlar." (Yûnus, 20) "Ya da göge çıkmalısın. Ama oradan bize, okuyacagımız bir kitap indirmedikçe senin sadece göge çıkmana da inanamayız." (Isrâ, 93)

Yukarıda işaret ettiğimiz bu hususlardan dolayı, yüce Allah onların bu isteklerine iki madde hâlinde karşılık veriyor.

Birincisi: Onlar, mütemadiyen cehalet ve sapıklık içinde debelenen bir topluluktur; en korkunç zulümleri işlemekten, apaçık belgelerle destekli hakkı inkâr etmekten, hak içerikli mesaja karşı çıkmaktan, en sağlam ve en kesin karara bağlanmış sözleşmeleri çiğnemekten kaçınmazlar; her türlü yalandan, iftiradan ve zulümden geri durmazlar.

Böyle olanlara cevap vermek, önerilerine karşılık vermek doğru olmaz.

İkincisi: Allah'ın indirdiği kitap, yani Kur'ân Allah'ın ve meleklerin şahitlikleriyle desteklidir. Kur'ân da, içerdiği ayetleri aracılığıyla muhaliflerine sık sık meydan okur.

Yüce Allah, bu çerçevede önce şu cevabı veriyor: "Onlar Musa'- dan, bundan daha büyüğünü istemişlerdi." Yani, senden kendilerine gökten bir kitap indir, şeklindeki isteklerinden daha büyüğünü Musa'dan istemişlerdi "ve 'Bize Allah'ı apaçık göster' demişlerdi." Yani, O'nu ayan beyan, çıplak gözlerimizle görelim. Bu, insanın cahillikte, gevezelikte ve azgınlıkta ulaşabileceği son noktadır. "Zulümlerinden dolayı derhâl onları yıldırım çarptı." Bu kıssa, Bakara suresinin 55-56. ayetlerinde ve A'râf suresinin 155. ayetinde ayrıntılı o-

226 ................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

larak anlatılmaktadır.

Ardından yüce Allah şöyle buyuruyor: "Kendilerine açık deliller geldikten sonra da buzağıyı tanrı edindiler." Puta tapıcılığın batıl olduğu ortaya çıktıktan veya yüce Allah'ın her türlü cisimden ve sonradan olmalıktan münezzeh olduğu apaçık olarak ortaya konduktan sonra bir put edinerek ona kulluk sunmuşlardı. Beşerî cehaletin en çirkin, en yüz kızartıcı, en utanç verici örneğidir puta tapıcılık.

"Fakat biz bunu da affettik ve Musa'ya apaçık bir burhan ve delil verdik." Bu hususta Hz. Musa (a.s) onlara yaratıcılarına tövbe etmelerini ve birbirlerini öldürmelerini emretmişti. Onun bu emrini tutmuşlardı, bu yüzden yüce Allah onları affetmişti; böylece bu öldürme işinin devam etmesinden vazgeçmişti ve tümünün öldürülmesine razı olmayarak öldürme eyleminin yarıda bırakılmasını emretmişti. Işte affetmekten maksat buydu. Ardından Israiloğullarına, Samiri'ye ve buzağısına musallat kılınmasıyla Hz. Musa'ya apaçık bir burhan ve delil verildi. Bu kıssa da Bakara suresinin 54. ayetinde ayrıntılı olarak anlatılır.

Devamla şöyle buyuruyor ulu Allah: "Söz vermeleri için Tûr dağını üzerlerine kaldırdık." Burada yüce Allah'ın onlardan aldığı bir söz kastediliyor. Ki bu sırada Tûr dağını üzerlerine kaldırmış, başlarına dikmişti. Bu kıssa da Bakara suresinin 63. ve 93. ayetlerinde iki kez zikredilir.

Sonra şöyle buyuruyor: "ve onlara, 'Secde ederek kapıdan girin' dedik, 'Cumartesi günü haddi aşmayın' dedik ve onlardan sağlam bir söz aldık." Bu iki kıssa da hem Bakara suresinin 58-65. ayetlerinde, hem de A'râf suresinin 161-163. ayetlerinde anlatılır. Ayette sözü edilen "misak=sağlam bir söz alma"nın, bu iki kıssaya ve diğer kıssalarda işaret edilen hususlara dönük olması uzak bir ihtimal değildir. Çünkü Kur'ân, Israiloğullarından misak alınışını defalarca zikreder: "Biz Israilogullarından şöyle söz almıştık: Allah'- tan başkasına kulluk etmeyeceksiniz..." (Bakara, 83) "Birbirinizin kanını dökmeyeceginize, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacagınıza dair sizden kesin söz almıştık. Sonra bunu böylece kabul

Nisâ Sûresi 153-169 ..................................................... 227

etmiştiniz, buna siz şahitsiniz." (Bakara, 84)

"Sözlerini bozmalarından" İfadenin orijinalinin başındaki "fa" harfi ayrıntılandırma amaçlıdır. "Fe-bima" kelimesindeki "ba" harfi cerri ise, -suçları sıralanan- birkaç ayet sonraki, "onlara yasakladık." diye başlayan ifadeyle ilintilidir. Ayetler, yüce Allah'ın onlara verdiği korkunç dünyevî ve uhrevî cezayı açıklama amacına yöneliktir. Bu çerçevede, daha önce sözü edilmeyen bazı kötü uygulamaları da zikrediliyor.

"Sözlerini bozmalarından" ifadesi, yukarıda işaret edilen misakları çiğnemeleri ve verdikleri başka misakları da -ki burada onlardan söz edilmiyor- çiğnemeleri hususuna ilişkin bir özet niteliğindedir.

"Allah'ın ayetlerini inkâr etmelerinden" Bu ifade, Hz. Musa (a.s) zamanında ve ondan sonra işledikleri küfür çeşitlerinin bir özeti hükmündedir. Ki Kur'ân bu tür küfre sapışlarının çoğunu bize aktarmaktadır.

Bunlar arasında, ayetler grubunun başında değinilen iki konu vardır. Bununla şu ifadeleri kastediyorum: "Musa'dan, bundan daha büyügünü istemişlerdi ve 'Bize Allah'ı apaçık göster' demişlerdi.", "Kendilerine açık deliller geldikten sonra da buzagıyı tanrı edindiler."

Ayetlerin girişinde [yüz elli üçünçü ayette], bu iki olayın [Allah'ı apaçık olarak görmeyi istemeleri ve buzağıyı tanrı edinmeleri] öne alınmış olmasına karşın, bu ayette [yüz elli beşinci ayette] "Allah- 'ın ayetlerini inkâr etmeleri" şeklindeki bir cümle ile "sözlerini bozmaları"ndan sonra zikredilmesinin nedeni, iki ayetin konumlarının farklılığıdır. Dolayısıyla gerekleri de farlılık arz etmiştir. Çünkü ayetler grubunun giriş kısmında, gökten üzerlerine bir kitap indirilmesi şeklindeki istekleri, bundan daha da büyüğünü istemiş olmaları ve buzağıyı tanrı edinip tapınışları zikrediliyor ki, bu konunun akışına daha uygun ve daha doğrudan ilintili bir seçimdir. Bu ve sonraki ayetlerse, hak davetine icabet etmelerinden ve bunun nedenlerinin anlatımından sonra işledikleri amellere karşılık olarak aldıkları cezayı gündeme getiriyor. Böyle bir çerçevede, sözle-

228 ..................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

rin bozulmasından söz etmek daha uygun ve anlatımın ruhuna da daha yakındır.

"haksız yere peygamberleri öldürmelerinden" Burada Hz. Zekeriya, Hz. Yahya ve diğerleri kastediliyor. Ki Kur'ân bunların adlarını vermeden genel olarak öldürüldüklerinden söz eder. "ve 'Kalplerimiz perdelidir' demelerinden ötürü (kendilerine önceden helâl kılınan temiz şeyleri yasakladık.)" Ifadenin orijinalinde geçen "ğulf" kelimesi, "eğlef"in çoğuludur. Yani kalplerinin üzerinde bir örtü, bir kılıf ve bir perde vardır. Bu, nebevî çağrıyı duymalarına, çağrıldıkları hakkı onaylamalarına engel oluşturuyor. Bunu söylerken, daveti reddettiklerini anlatmak istiyorlar. Bu arada kabul etmeyişlerinin suçunu da yüce Allah'a yıkmak istiyorlar. Kalpleri kılıflı olarak yaratıldıklarını söylemek istiyor gibidirler. Ya da kendi ellerinden olmayarak, bir tercihleri söz konusu olmaksızın Musa'nın çağrısının dışındaki çağrılar karşısında bu şekilde olmalarının öngörüldüğünü söylemek istiyorlar.

Yüce Allah onların bu mesnetsiz savlarını şu ifadelerle reddediyor:

"Hayır, Allah inkârlarından ötürü o kalplerin üzerine mühür vurmuştur. Artık pek az bir kısmı hariç, inanmazlar." Burada yüce Allah, kalplerinin hak içerikli mesajı dinlemeyişinin algılamayışının, Allah'ın fiiline isnat ettiğini açıklıyor; ama iddia ettikleri gibi, onların bunda hiçbir etkinlikleri yok değildir. Tam tersine, başlarına bu durumun gelmesi, hakkı inkâr etmelerinin, kâfir olup hakka karşı çıkmalarının karşılığıdır. [Dolayısıyla yüce Allah, onların inkârlarına karşılık kalplerin mühürlemiştir.] Işte bunun bir sonucu olarak bu kavim, içindeki az sayıdaki bir grup hariç, iman etmez.

Bu istisna üzerinde daha önce konuştuk ve ilâhî intikamın ulus olarak, toplum olarak üzerlerine indiğini belirttik. Onlar top yekûn bir ulus olarak ilâhî intikamın muhataplarıdırlar. Kalplerinin üzerine mühür basılmıştır. Topluca iman etmeleri imkânsızdır. Ama bu, içlerindeki az sayıdaki insanın iman etmesine engel değildir.1



----

1- [Daha geniş bilgi için bkz. c.4, s.529, Nisâ, 46]

Nisâ Sûresi 153-169 .................................................... 229

"Bir de inkâr edip Meryem'e büyük bir iftira atmalarından" Yahudiler, Hz. Meryem'i, Hz. Isa'yı doğurduğu zaman zina ile suçlamışlardı.

Bu, hem küfür [inkâr etme], hem de iftiraydı. Oysa Isa, doğumunun ilk günlerinde, "Ben Allah'ın kuluyum. O, bana kitabı verdi, beni peygamber yaptı." (Meryem, 30) demişti.

"Ve 'Allah elçisi Meryem oğlu Isa Mesih'i öldürdük' demelerinden ötürü (kendilerine önceden helâl kılınan temiz şeyleri yasakladık.) Oysa onu öldürmediler de, asmadılar da; fakat bu iş kendilerine, benzer gösterildi."

Âl-i Imrân suresi kapsamında, Hz. Isa'nın (a.s) kıssası anlatılırken, Israiloğullarının Isa'nın asılarak mı, yoksa başka şekilde mi öldürüldüğü hususunda ihtilafa düştüklerini belirtmiştik. Yüce Allah'ın önce onların İsa'yı öldürdüklerine ilişkin iddialarını anlatmasının, ardından öldürme ve asmayı birlikte olumsuzlaştırarak zikretmesinin nedeni, tam bir red ve olumsuzlaşma amacına yönelik olsa gerektir. Ki zihinlerde herhangi bir kuşku kalmasın. Çünkü suçlulara uygulanan bir işkence türü olarak çarmıha germek, her zaman ölümle sonuçlanmayabilir. Ayrıca "öldürme" eylemi belirsiz ve mutlak olarak kullanıldığında, zihinde çarmıha germe olgusu uyanmaz.

Öte yandan İsa'nın (a.s) öldürülme şekli hususunda da ihtilaf vardı. Dolayısıyla yalnızca onun öldürülmesinin olumsuzlanması da, onu normal bir öldürmeyle öldürmedikleri şeklinde yorumlanabilir. Birinin öldürülmesinin olumsuzlanması, onun çarmıha gerilerek öldürüldüğü ihtimalini ortadan kaldırmaz. Bu yüzden yüce Allah, "Oysa onu öldürmediler de," sözünden sonra, "ve asmadılar da" ifadesine yer veriyor ki, anlatılmak istenen husus, verilmek istenen mesaj açık ve eksiksiz olarak anlaşılsın; onun onlar tarafından ne öldürme, ne de asma, çarmıha germe şeklinde öldürülmediği kesin olarak ifade edilsin.

Tam tersine onun işini karıştırdılar, bir başkasını ona benzettiler ve Hz. Mesih'ten (a.s) başkasını onun yerine yakalayarak öldürdüler veya astılar. Böyle bir karışıklığın olması mümkündür.

Çünkü bu tür galeyana gelmiş, kontrolden çıkmış, taşkın, etrafını

230 ................................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5



yakıp yıkan kalabalık ayaklanmalarda yanlışlıkla öldürmeler, gerçek suçlu yerine bir başkasını cezalandırma örnekleri çoktur. Onu Romalı askerlerin öldürdüğü söyleniyor. Romalı askerlerinse onu çok iyi tanımaları beklenemez. Dolayısıyla onun yerine bir başkasını yakalayıp öldürmüş olmaları pekâlâ mümkündür. Kaldı ki, rivayetlerde yüce Allah'ın başka birini ona benzer kıldığından ve askerlerin bu benzer olanı yakalayıp öldürdüklerinden söz ediliyor.

Araştırmacı bazı tarihçilerin dediğine göre, Hz. Isa (a.s) ile ilgili olarak aktarılan tarihsel kıssalar, onun daveti çerçevesinde yaşanan olaylar, onunla aynı çağda yaşayan kral ve davetçiler hakkında anlatıla-gelen hikayeler, Mesih adıyla bilinen iki kişiye uygun düşüyor. -Ki aralarında beş yüz yıldan fazla bir zaman vardır- Bunlardan daha önce yaşayanı hak üzeredir ve öldürülmemiştir. Sonra geleni ise, batıl bir davanın savunucusudur ve çarmıha gerilerek öldürülmüştür.1 Buna göre, Kur'ân'ın sözünü ettiği benzetmeden maksat, sonraki kuşakların Allah'ın resulü Meryem oğlu Isa Mesih- 'i, çarmıha gerilen Mesih'e benzetmeleridir. Gerçi doğrusunu Allah herkesten daha iyi bilir.

"Onun hakkında ihtilafa düşenler," Yani, İsa hakkında veya onun öldürülüşü konusunda görüş ayrılığına düşenler, "ondan yana tam bir kuşku içindedirler" Onun durumu hakkında bilgi sahibi değildirler; "bu hususta zanna uymak dışında hiçbir bilgileri yoktur." Birbirlerinin ağzından kaptıkları sözlere dayanarak tahmin yürütüyorlar, tercih ortaya koyuyorlar.

"ve kesin olarak onu öldürmediler." Onu yakinen ve kesin olarak öldürmediler. Veya sana kesin olarak haber veriyorum ki, onu öldürmediler. Bir görüşe göre, "onu öldürmediler" ifadesindeki zamir,

"bilgi" kelimesine dönüktür. Bu durumda şöyle bir anlam ifade etmiş olur: "Bilgiyi kesin olarak öldürmediler." Lugatta, bilginin öldürülmesi deyimi, kuşkulardan arındırılması anlamına gelir. Bazılarına göre de, zamir "zann"a dönüktür. Yani zanlarını ayıklama-

-------

1- Bu araştırmacıya göre, şimdiki Miladî tarihin doğruluğu kuşkuludur.

Nisâ Sûresi 153-169 ...................................................... 231

dılar, kesinliğe kavuş-turmadılar. Ne var ki, böyle bir anlamın ileri sürüldüğü sabit olsa bile, Kur'ân lafzının kapsamadığı garip bir anlamdır.

"Bilâkis Allah onu kendisine yükseltti. Allah güçlü ve üstündür, hikmet sahibidir." Yüce Allah, bu kıssayı Âl-i Imrân suresinde şu ifadelerle anlatır: "Hani Allah demişti ki: 'Ey Isa, dogrusu ben seni tam olarak alacagım, kendime yükseltecegim." (Âl-i Imrân, 55) Bu ayette yüce Allah, başta tam olarak almaktan, sonra da yükseltmekten söz ediyor.

Bu ayet, akışı itibariyle Yahudilerin iddia ettikleri öldürme ve çarmıha germe olayını olumsuzluyor. Buna göre, Hz. İsa, onların öldürme ve çarmıha germe girişimlerinden kurtulmuştur. Yine ayetin zahirinden algıladığımız kadarıyla, hakkında öldürülme ve çarmıha gerilme iddiası ileri sürülen Hz. Isa (a.s) bedenen Allah katına yükseltilmiş, onların suikastından yana koruma altına alınmıştır.

Buna göre Hz. İsa, hem bedenen, hem de ruhen yükseltilmiştir. Yoksa önce canı alınmış, ardından ruhu Allah katına yükselmiş değildir. Ayetin zahiri, surenin akışının da desteği ile böyle bir ihtimale açık değildir. Çünkü, "Bilâkis Allah onu kendisine yükseltti." ifadesindeki bir şeyi reddederek diğer bir şeyi ispatlamaya yönelik yapılan vurgu sırf ölümden sonra ruhun yükselişi ile amacına ulaşmış olmaz. Böyle bir ölümün, hem öldürülme, hem de normal bir ölüm şeklinde gerçekleşmesi pek ala mümkündür.

Şu hâlde, ayette sözü edilen yükseltilme, bir tür kurtarmadır. Allah, onu bu şekilde kurtarıyor, Yahudilerin elinden alıyor. Bu sırada, normal bir şekilde canının alınması ile, canının ne normal, ne öldürülme ve ne de çarmıha gerilmesi ile alınmaması, bizim bilmediğimiz başka bir yöntemle de gerçekleşmiş olması ya da bilmediğimiz bir şekilde yüce Allah'ın onu diri tutması arasında bir fark yoktur ve hepsi ihtimal dâhilindedir. Bütün bunlar birer ihtimaldir, herhangi birinin olması mümkündür.

232 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Yüce Allah'ın Mesih'in canını alıp onu katına yükselterek koruması ya da yüce Allah'ın onun hayatını bizim hayatımızın üzerinde etkin olan doğal yasadan farklı bir yöntemle koruması imkânsız bir durum değildir. Bu durum, Kur'ân'ı Kerim'in Hz. Isa'nın doğumu ve soydaşları arasında yaşaması ile ilgili olarak anlattığı mucizelerden ve Hz. Ibrahim'in, Musa'nın, Salih'in ve diğer peygamberlerin mucizelerinden daha şaşırtıcı bir durum değildir. Bütün bunlar aynı kapıya çıkarlar. Kur'ân açık bir dille bunların gerçekleştiklerine delâlet eder ve hiç kimse onları reddedemez. Ne yazık ki, bazı müfessirler genel nedensellik yasasını iptal etmekten, olağanüstü olguları kaçınılmaz gibi görmekten kaçınmak adına birtakım zorlama eseri yorumlara yeltenmişlerdir. Tefsirimizin birinci cildinde mucize ve olağan dışı olgular hakkında yeterli açıklamalar sunduk.

Bütün bunlardan sonra, hemen ardından gelen ayetten, Hz. Isa'nın (a.s) yaşadığına ve henüz ölmediğine ilişkin bir işaret algılamak mümkündür.

"Ehlikitap'tan, İsa'nın ölümünden önce ona inanmayacak hiç kimse yoktur. Kıyamet günü de o, onlara şahit olacaktır." Ayetin orijinal metninin ["ve in min ehl-il kitab"] başındaki "in" edatı olumsuzluk bildirir. Müpteda ise hazfedilmiştir ve olumsuzluk akışı içindeki ifade bu müptedaya delâlet etmektedir. [Dolayısıyla ayetin takdirî açılımı şöyle olur: "ve in ehedun min..."] Bu takdirde, "Ehlikitap'tan... inanmayacak hiç kimse yoktur." şeklinde bir anlam elde etmiş oluyoruz. "Bihi=ona" ve "yekûnu=olacaktır" ifadelerindeki zamir, Hz. Isa'ya dönüktür. Fakat "kable mevtihi=ölümünden önce" ifadesindeki zamir hakkında ihtilaf vardır. Bazıları demişlerdir ki: Zamir, takdir edilen müptedaya, yani "ehed=kimse"ye dönüktür. Bu takdirde ifadenin anlamı şöyle olur:

Ehlikitap'tan herkes, ölümünden önce, Isa'ya iman eder. Yani ölümün arifesinde, can vermek üzereyken Isa'nın Allah'ın gerçek bir elçisi ve kulu olduğunu anlar. Fakat bu inancı ona bir yarar sağlamaz. Hz. Isa da kıyamet günü tümünün aleyhinde şahitlikte

Nisâ Sûresi 153-169 .................................................... 233

bulunur. Ona iman eden kimselerin bu inançlarının yararlı veya ölmek üzereyken inanan birininki gibi yararsız olması fark etmez. Bu yukarıdaki görüşü destekleyen bir husus, "kable mevtihi=ölü-münden önce" ifadesindeki zamirin Hz. Isa'ya dönükmüş gibi algılanmasının, bazı rivayetlerde, Hz. Isa'nın yaşadığı ve henüz ölmediği şeklinde yer alan haberlerden kaynaklanıyor olmasıdır.

Bu rivayetlerde belirtildiğine göre, Hz Isa (a.s) ahir zamanda dünyaya inecek, Yahudi ve Hıristiyanlardan oluşan Ehlikitap ona inanacaktır.

Fakat bu, "Ehlikitap'tan... ona inanmayacak hiç kimse yoktur." şeklindeki genel ifadenin özelleştirici bir etken olmaksızın özelleştirilmesi anlamına gelir. Çünkü bu takdirde Ehlikitab'ın, tümünden çok, söz konusu inişi sırasında yaşayanların, onun inişine tanık olanların inanması kastedilmiş olur. Böylece, Isa'nın yükseltilişi ile inişi arasındaki zaman diliminde yaşayan ve inişini görmeden ölen kimseler bunun dışında tutulmuş olur. Bu ise, gerektirici bir etken olmadan genel içerikli ayeti özelleştirmektir.

Bir diğer grup da, "Zamir, Isa'ya (a.s) dönüktür. Maksat, onun ahir zamanda gökten inişi esnasında ona inanmalarıdır." demişlerdir. Bu değerlendirmeyi yapanlar da az önce işaret ettiğimiz gibi rivayeti dayanak almışlardır.

Söylenenler bunlar. Ancak üzerinde durulması, iyice incelenmesi gereken husus şudur: "Ehlikitap'tan, Isa'nın ölümünden önce ona inanmayacak hiç kimse yoktur. Kıyamet günü de o, onlara şahit olacaktır." ifadesinin akışı içinde, "Kıyamet günü de o, onlara şahit olacaktır." cümlesi, Hz. Isa'nın kıyamet günü tümünün aleyhinde şahitlik edeceğini ifade etmektedir. Yine buna göre, tümü de ölümden önce ona inanacaklardır. Yüce Allah, Hz. Isa'nın bu şahitliğe ilişkin sözünü bize aktarmıştır: "Ben onların içinde oldugum sürece onlara şahit idim, fakat sen beni vefat ettirince onları gözetleyen yalnız sen oldun. Sen her şeyi görensin." (Mâide, 117)

Bu ayet, İsa'nın şahitliğini, vefat ettirilmesinden önceki hayat-

234 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

ta olduğu günlere hasrediyor. "Ehlikitap'tan... ona inanmayacak hiç kimse yoktur..." diye başlayan ayet ise, onun kendisine inanan herkese yönelik şahitlikte bulunduğunu ifade ediyor. Eğer ona inananlar bir bütün olarak görülmüşse, bu durumda onun, bunların tümünden sonra ölmüş olması gerekir. Bu ise ikinci bir anlamı belirginleştiriyor.

Onun hâlâ hayatta olduğu ve ona inansınlar diye ikinci kez döneceği anlamını yani. Bu ayetin anlamıyla ilgili, sonuç olarak şunu söylemek gerekir: Onun kendilerine geri dönüşünü göremeyenler, ölümünden önce ona inanırlar. Bu geri dönüşü görenlerse, ister istemez ona inanmak durumunda kalırlar; ya isteyerek inanırlar ya da zorunlu olarak.

Fakat "Ehlikitap'tan... ona inanmayacak hiç kimse yoktur." ifadesinin, "Oysa onu öldürmediler de, asmadılar da; fakat bu iş kendilerine, benzer gösterildi... Bilâkis Allah onu kendisine yükseltti.

Allah güçlü ve üstündür, hikmet sahibidir." ifadesinden sonra yer almış olması gösteriyor ki, ayet onun ölmediğini ve hâlâ yaşadığını anlatma amacına yöneliktir. Çünkü onların zorunlu imanlarının ve onun da aleyhlerine tanıklık edecek olmasının açıklandığı böyle bir anlatımın, bunun dışında belirgin bir amacı olamaz. Bu açıklamamız, onların Hz. İsa'nın ölümünden önce ona inanmalarından maksat, tümünün Hz. Isa'nın (a.s) ölümünden önce ona inanmalarıdır, şeklindeki değerlendirmeyi pekiştirir. Fakat, başka ayetlerden bu çıkarsamanın aksini gösteren işaretler de algılamıyor değiliz. Örneğin yüce Allah bir ayette şöyle buyuruyor: "Hani Allah demişti ki: 'Ey Isa, dogrusu ben seni tam olarak alacağım, seni kendime yükseltecegim, seni inkâr edenlerden temizleyece-gim ve sana uyanları kıyamet gününe kadar inkâr edenlerin üstüne geçirecegim." (Âl-i Imrân, 55) Bu ayet, Isa'yı inkâr eden kimselerin kıyamet gününe kadar olacaklarını gösteriyor.

Bir diğer ayette de şöyle buyruluyor: "Kalplerimiz perdelidir, demelerinden ötürü (kendilerine -önceden- helâl kılınan temiz

Nisâ Sûresi 153-169 ........................................................ 235

şeyleri anlara yasakladık.) Hayır, (onların kalpleri perdeli degildir,) Allah inkârlarından ötürü o kalpler üzerine mühür vurmuştur. Artık pek az bir kısmı hariç, inanmazlar." (Nisâ, 155) Bu ayet gösteriyor ki, mühürleme eylemi onlar için kesinleşmiş bir cezadır.

Bu yüzden kıyamet gününe kadar Yahudiler veya Ehlikitap topluca iman etmeyeceklerdir.

Hatta Mâide suresinin ilgili ayetinin son cümlesi de buna ilişkin bir işaret barındırmaktadır: "Ben onların içinde oldugum sürece onlara şahit idim, fakat sen beni vefat ettirince, onları gözetleyen yalnız sen oldun." (Mâide, 117) Bu ifade gösteriyor ki, onlar Hz. İsa'nın vefatından sonra da yaşayacaklardır.

Ancak insaflı ve tarafsız davrandığımız zaman yukarıdaki ayetlerin, önceki açıklamamızı olumsuzlamadığını görürüz. Çünkü, "ve sana uyanları kıyamete kadar inkâr edenlerin üstüne geçirecegim." (Âl-i Imrân, 55) ifadesi, onların "Ehlikitap" niteliğine sahip olarak kıyamet gününe kadar yaşayacaklarını göstermez. "Hayır, Allah inkârlarından ötürü o kalplerin üzerine mühür vurmuştur..." ifadesi gösteriyor ki iman olgusu, onların tümünü kapsamayacaktır, topluca iman etmeyeceklerdir. Şayet bir dönem inananlar olsa da, bu sadece çoğunluk içindeki bir azınlığın iman etmesi şeklinde olacaktır. Öte yandan, "Ehlikitap'tan, Isa'nın ölümünden önce ona inanmayacak hiç kimse yoktur." ifadesi, eğer onların Isa'ya ölümünden önce iman edeceklerine delâlet ediyor olsa da, sadece imanın aslına delâlet ediyor. Fakat bunun makbul, zorlamasız bir iman olduğuna ilişkin kanıt yoktur.

Aynı şekilde, "fakat sen beni vefat ettirince, onları gözetleyen yalnız sen oldun." (Mâide, 117) ayetindeki zamir (hum=onlar), insanlara dönüktür, Ehlikitab'a veya Hıristiyanlara değil. Bunun kanıtı da ilgili bölümün girişindeki şu ifadedir: "Hani Allah demişti ki: Ey Meryem oglu Isa! Sen mi insanlara; 'Beni ve annemi, Allah'tan başka iki tanrı edinin' dedin?..." (Mâide, 116) Bunun bir diğer kanıtı da, Hz. Isa'nın (a.s) bütün insanlara gönderilen ululazm (çığır açan) peygamberlerden olmasıdır. Onun insanların amellerinin üzerinde

236 ............................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

tanıklıkta bulunması ve onlara şahit olması durumu, Israiloğullarından öte, kendisine inanan-inanmayan tüm insanları kapsayıcı niteliktedir.

Kısacası, tefsirini sunduğumuz ayetlerin ve bunlarla bağlantılı diğer ayetlerin üzerinde düşündüğümüz zaman şu sonucu elde ediyoruz:

Hz. İsa (a.s) öldürülme, haça gerilme veya örneklerini gördüğümüz tabiî eceliyle ölme şeklinde vefat ettirilmemiştir. -Buna daha önce işaret ettik.- Tefsirimizin üçüncü cildinde, "Ey İsa, dogrusu ben seni tam olarak alacagım, seni kendime yükseltecegim." (Âl-i Imrân, 55) ayetini incelerken, imkânlarımız ölçüsünde açıklamalarda bulunduk.

Bu konuda ileri sürülmüş ilginç görüşlerden biri de hiç kuşkusuz Zemahşeri'nin el-Keşşaf adlı tefsirinde yaptığı şu değerlendirmedir:

"Bununla şu anlamın kastedilmiş olması mümkündür:

Ehlikitap'tan ona inanmayan hiç kimse kalmaz. Yüce Allah o zaman onları kabirlerinden diriltir ve Isa'nın inişini ve niçin indiğini onlara bildirir. Onlar da ona inanırlar. Fakat bu imanları onlara fayda vermez." Zemahşeri'nin bu sözleri rec'at inancının ta kendisidir.

[Yani, bir grup iyi ve kötü insanların kıyametten önce diriltilerek yeryüzüne getirilmeleri inancı.]

Ayetin ifade ettiği anlamla ilgili olarak, başka tutarsız görüşler de ileri sürülmüştür. Bunlardan biri Zeccac'ın açıklamalarından çıkan şu görüştür: "Kable mevtihi=ölümünden önce" ifadesindeki zamir, Ehlikitab'a dönüktür. "Ehlikitap'tan, Isa'nın ölümünden önce ona inanmayacak hiç kimse yoktur." ifadesi de şu anlama gelmektedir: Ehlikitab'ın tümü şöyle diyorlar: "Biz ahir zamanda ortaya çıkacak olan Isa'ya inanıyoruz."

Ancak bu yorum, makul değildir. Çünkü ayetlerin hedefi Ehlikitab'ın İsa'yı (a.s) öldürdükleri, çarmıha gerdikleri şeklindeki iddialarını gündeme getirerek çürütmektir, onu inkâr etmelerinden söz etmek değil. Bunun, onların ahir zamanda ortaya çıkıp Israiloğullarının eski görkemlerini yeniden canlandırmasını itiraf etmeleriyle bir ilgisi yoktur ki, ayetlerin akışı bununla ilişkili olarak Nisâ Sûresi 153-169 ................................................... 237 devam etsin ve ayetlerin sonuna bu ifade de eklenmiş olsun.

Kaldı ki, ayette kastedilen anlam bu olsa bile, bu durumda "ölümünden önce" ifadesine artık ihtiyaç kalmazdı. Çünkü, onsuz da amaçlanan anlam vurgulanabiliyordu. Ayrıca, "Kıyamet günü de o, onlara şahit olacaktır." ifadesi için de aynı durum geçerlidir. Çünkü bu takdirde, ayetin akışı içinde gereksiz bir fazlalık konumuna düşer.

Bu akıl dışı yorumlardan biri de bazılarının yaptıkları şu değerlendirmedir: Ayette kastedilen anlam şudur: "Ehlikitap'tan hiç kimse yoktur ki, kendisinin ölümünden önce Hz. Muhammed'e (s.a.a) inanmasın."

Bu da önceki yorum gibi akıl dışıdır. Çünkü ifadenin öncesinde Hz. Muhammet'ten (s.a.a) söz edilmiyor ki, zamir de ona dönük olsun. Ayrıca ifadenin oluşturduğu atmosfer de bu yönde bir işaret içermemektedir. Dolayısıyla bu yorum mesnetsizdir, kanıttan yoksundur.

Kuşkusuz, bu anlamı destekleyen rivayetler vardır ve bunlara rivayetler bölümünde değineceğiz; ancak bunların tümü işaret edeceğimiz gibi birer uyarlama örneğidir. Nitekim rivayetler üzerinde araştırma yapıp onları inceleyenler bunu bilirler. Çünkü bunun örnekleri rivayetlerde çoktur.

"Yahudilerin yaptıkları zulümden... dolayı kendilerine (önceden) helâl kılınan temiz şeyleri onlara yasakladık." Ifadenin orijinalinin başındaki "fa" harfi, cümlenin önceki ifadeye bağlı bir ayrıntı olduğunu gösterir. Cümle içinde "zulüm" lafzı nekre (belirsiz) olarak yer alıyor. Bununla güdülen amaç, işledikleri zulmün büyüklüğünü göstermek ya da müphem bırakarak dikkatleri çekmektir. Çünkü zulmün somut olarak ifade edilmesi, önemli bir amaç icra edecek değildir.

Aslında bu lafız, daha önce sözü edilen utanç verici suçlarından bedeldir; ama bazılarının söylediği gibi, bütünün bütüne bedel olması değil, parçanın bütüne bedel olmasıdır. Çünkü yüce Allah bu zulmü, temiz şeylerin onlara haram kılınmasının sebebi olarak

238 ........................................El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

ön plâna çıkarıyor. Bunlar da Tevrat'ın içeriği olarak Hz. Musa'ya indirilen şeriatın kapsamında haram kılınmışlardı. Tevrat ile de Hz. Musa'nın şeriatı son bulmuştur. Öte yandan, Tevrat'ın inişinden sonra işledikleri utanç verici suçlardan ve zulümlerden de söz edilmiştir. Hz. Meryem'e iftira etmek gibi bazı iğrenç tutumlarını buna örnek gösterebiliriz.

Şu hâlde ayette geçen "zulüm"den maksat, zikredilen utanç verici suçların sadece bir kısmıdır. Kendilerine daha önce helâl kılınan bazı temiz şeylerin haram kılınmasının sebebi, işte bu bazı kabahatlerdir.

Sonra buna şu ifade ekleniyor: "ve Allah yolundan çok yüz çevirmelerinden dolayı..." Burada onların, değişmez ve yinelenen bir tutum olarak Allah yolundan yüz çevirmeleri kastediliyor: "Bir de menedildikleri hâlde faiz almalarından ve haksızlıkla insanların mallarını yemelerinden ötürü (böyle yaptık)."

"İçlerinden inkâr edenlere de acı bir azap hazırladık." Bu ifade, "temiz şeyleri onlara yasakladık." ifadesine affedilmiştir. Buna göre, Yahudiler işledikleri zulümlerden dolayı, yüce Allah'tan iki cezayı birden hakketmişlerdir: Biri daha genel olan dünyevî ceza, yani temiz şeylerin haram kılınması; diğeri de daha özel ve sadece kâfirlere yönelik olan elem verici uhrevî azaptır.

"Fakat içlerinden ilimde derinleşenler ve müminler... sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar." Ehlikitab'ın genelinden bir istisnadır bu. Önceki olumsuz nitelikli grubun yerine, olumlu grubun varlığına dikkat çekme amaçlı bir ifadedir. "er-Rasihûn= derinleşenler" ve ona atfedilen ifade [elmu'minûn= müminler] müpteda, "yu'minûn=inanırlar" da haberdir.

"Minhum=içlerinden" ifadesi "ilimde derinleşenler"le ilintilidir. Ifadenin orijinalindeki "min" edatı ise tab'iz yani kısım, parça ve bazılık ifade eder.

Şurası açıktır ki, "müminler" kelimesi "içlerinden" kelimesiyle ilintili olmak bakımından "ilimde derinleşenler" kelimesiyle ortak bir anlam ifade etmektedir.

Buna göre şöyle bir anlam elde ediyo-

Nisâ Sûresi 153-169 ....................................................... 239

ruz: "Fakat Ehlikitap'tan ilimde derinleşmiş olanlar ve [yine Ehlikitap'tan] gerçek müminler, sana ve senden önce indirilen kitaplara inanırlar." Aşağıdaki gerekçelendirme cümlesi de bu anlamı destekler mahiyettedir:

"Çünkü biz Nuh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettigimiz gibi, sana da vahyettik." Çünkü biraz sonra açıklayacağımız gibi, ayetin zahiri şunu ifade ediyor: Onlar sana inanıyorlar. Çünkü senin peygamberliğini ve sana lütfettiğimiz vahyin, önceki zamanlarda gelip geçen Allah'ın peygamberlerine yani, Hz. Nuh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere, İbrahim soyundan gelen peygamberlere, Yakup soyundan gelen peygamberlere ve sana, arada bir fark gözetmeksizin isimlerini zikretmediğimiz diğer peygamberlere gelen vahye benzediğini görüyorlar.

Görüldüğü gibi bu anlam, "Babaları uyarılmadıgından gafil kalmış bir toplumu uyarman için..." (Yâsin, 6) şeklinde nitelediği Arap kökenli müminlerden çok Ehlikitap kökenli müminlere daha uygun bir nitelemedir.

"namazı kılanlar" ifadesi, "ilimde derinleşenler" kelimesine atfedilmiştir ve orijinali, övgü nitelikli olması bakımından mansuptur. "ve zekâtı verenler" ifadesi de aynı yere atfedilmiştir. "Allah'a ve ahiret gününe inananlar..." ifadesi müpteda, "İşte onlara büyük bir mükâfat verecegiz." ifadesi de haberidir. Eğer "namazı kılanlar" ifadesinin orijinali, Ibn-i Mesud'un mushafından nakledildiği gibi "merfu" olsaydı, bu ifade ve buna atfedilen ifade ["zekâtı verenler"] müpteda, "ulâi-ke=işte onlar" ifadesi de haberi olurdu.

Mecma-ul Beyan adlı tefsirde şöyle deniyor: "Mukîmîn'es-salâh =namazı kılanlar" kelimesinin nasb okunması ile ilgili olarak farklı görüşler ileri sürülmüştür. Sibeveyh ve Basra nahivcileri, kelimenin övme amaçlı mansup olduğunu söylemişlerdir. Onlara göre de ifadenin takdiri; 'Namaz kılanları kastediyorum.' şeklindedir. Demişlerdir ki: 'Merertu bi-Zeyd'ini-l kerîm=cömert olan Zeyd'e uğradım.'

dediğin zaman, maksadın cömert bir Zeyd'i, cömert olmayan bir

240 ..................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Zeyd'den ayırmaksa, kelimeyi mecrur [yani, 'merertu bi-Zeyd'ini-l kerîm-i' şeklinde] okuman gerekir. Ama övmeyi kastediyorsan, o zaman dilersen kelimeyi mansup okuyabilirsin ve 'merertu bi- Zeyd'ini-l kerîm-e=cömert olan Zeyd'e uğradım' dersin. Bunu derken de sanki "Cömert olanı anıyorum" demiş gibi olursun. Dilersen merfu okursun ve 'merertu bi Zey-d'ini-l kerim-u=cömerttir.' dersin.

Bu durumda 'hüve=o' zamiri takdirde tutularak şöyle bir anlam elde edilir: O cömerttir."

"Kesâî ise, 'mukîmîne' kelimesinin mecrur olduğunu söylemiştir. Ona göre ifade, 'bi-ma unzile ileyke=sana indirilene' ifadesinin başındaki 'ma' edatına atfedilmiştir. Yani, ve namazı kılanlara..." "Bazıları da demişlerdir ki: Ifade, 'minhum=içlerinden' kelimesinin orijinalinin sonundaki 'ha' ve 'mim' harflerine atfedilmiştir.

Bu takdirde şöyle bir anlam elde ediyoruz: 'Fakat içlerinden ve namaz kılanlardan ilimde derinleşmiş olanlar.' Bazıları da kelimenin 'kablike=senden önce' ifadesinin sonundaki 'kaf' harfine atfedildiğini ileri sürmüştür. Buna göre, 'senden ve namaz kılanlardan önce indirilene' şeklinde bir anlam elde edilir."

"Bazılarına göre de, 'sana' ifadesinin orijinali olan 'ileyke' kelimesinin sonundaki 'kaf' harfine veya 'senden önce' kelimesinin orijinali olan 'kablike' kelimesinin sonundaki 'kaf' harfine atfedilmiştir.

Sunduğumuz bu son görüşler, sadece Basra nahiv bilginleri tarafından doğru kabul edilen görüşlerdir. Çünkü onlara göre, cer harfi tekrar edilmedikçe zahir isim mecrur zamire atfedilemez."

"Ürve'nin Ayşe'den aktardığı rivayete gelince, Ürve şöyle diyor: Ayşe'ye, 've'l mukîmîn-es salâh' [Nisâ,162], 'ves-sabiûn' [Mâide, 69] ve "in hâzâni" [Tâhâ, 63] kelimelerini sordum. [Çünkü Arap edebiyatına göre, durumları açısından bu kelimelerin 'mukimûn-es salah, vessabiîne ve in hâzeyni' şeklinde okunmaları gerekirdi.] Bana dedi ki: 'Ey kız kardeşimin oğlu! Bu, kitabı yazarken yanlışlık yapan katiplerin işidir.' Bazılarından da şöyle rivayet edilmiştir: 'Allah'ın kitabında bazı yazım hataları vardır. Araplar dilleriyle bunları düzelteceklerdir.'

Bazıları da demişlerdir ki: 'Ibn-i Mesud'un Mushafında