El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân–c.5
 





196 ............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

'ın emrini bir oyuncak hâline getirmişlerdir. Durumu bundan ibaret olan bir kimse, doğal olarak kabul görecek ciddi bir iman üzere kalıcılık göstermez. Eğer onlar ciddi bir inanca sahip olsalardı, kuşkusuz ilâhî bağışlamanın ve hidayetin kapsamına girerlerdi. Çünkü Allah'a iman etmek suretiyle tövbe etmek bir gerçektir ve yüce Allah kullarına verdiği söz gereğince, bunu geri çevirmez. Bu hususta, "Allah'ın kabulünü üzerine aldıgı tövbe..." (Nisâ, 17) ayetini tefsirimizin dördüncü cildinin kapsamı içinde yorumlarken gerekli açıklamalarda bulunduk.

Dolayısıyla ayet, durumu bundan ibaret olan insanların doğa yasasının ve geleneğin öngördüğü [ilâhî rahmet ve bağışlanma gibi] haklardan yoksun olmalarına hükmetmektedir. Ama bu, istisnaya kapalı olmayan bir genel hükümdür. Ender rastlanan bir durum bile olsa, bun-lardan birinin iman etmesi ve iman üzere kalıcı olması, sebat göstermesi mümkündür.

Nitekim böyle bir sonucu, Kur'ân-ı Kerim'in şu ayetinden de algılayabiliriz: "Imanlarından, Resulün hak olduguna şahit olduktan ve kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra küfre sapan bir kavmi Allah nasıl hidayete erdirir? Allah, zulmeden bir kavmi hidayete erdirmez... Ancak bundan sonra tövbe edenler ve salih olarak davrananlar başka. Çünkü Allah, gerçekten bagışlayandır, merhametlidir. Dogrusu, imanlarından sonra inkâr edip, sonra inkârlarını arttıranların tövbeleri kesinlikle kabul edilmez. Işte onlar, sapıkların ta kendileridir." (Âl-i Imrân, 86-90)

Görüldüğü gibi ayetler, inandıktan sonra inkâr edenlerin bir kısmına ilişkin bir istisnaya yer veriyor, bağışlama ve yol göstermenin olumsuzlaşmasına karşılık olumlanabileceğine dair bir kapı açık bırakıyor. Buna karşılık imandan sonra küfrünü arttıran kimselerin tövbelerinin kabul edilmeyeceğini vurguluyor. Ayetlerin girişi, iman ettikten, Peygamberin hak olduğuna tanıklık edip apaçık ayetleri gözleriyle gördükten sonra inkâr edenlerle ilgilidir. Böyle bir inkâr da bilinç ve inat üzere düşmanlıktan kaynaklanan irtidattır. Bu durumu arttırmak, ancak inat ve serkeşliğin kalple-

Nisâ Sûresi 136-147 .................................................... 197

rinde yerleşiklik kazanması, tuğyan [azgınlık, haddi aşmak] ve büyüklenme duygusunun nefislerinde kökleşmesi ile söz konusu olabilir.

Ki durumu bundan ibaret olan bir kişinin dönüp tövbe etmesi olacak iş değildir.

Ayeti, daha önce de söylediğimiz gibi tek başına ele alırsak, akışından çıkaracağımız sonuç budur. Ancak ayetler grubu, aynı akış bütünlüğüne sahip olup birbirleriyle bağlantılı olduklarına ilişkin bir işaret veya kanıttan da yoksun değildirler. Bu değerlendirmeye göre, "İman edip sonra inkâr eden..." ayeti, "Kim Allah'ı...

inkâr ederse, şüphesiz koyu bir sapıklıga düşmüştür." ayetinin gerekçeli açıklaması konumundadır. Bu bakımdan iki ayetin objektif karşılığı aynı olur. Ya-ni; Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, elçilerini ve ahiret gününü inkâr eden kimse, inanan, sonra inkâr eden, sonra inanan, ardından tekrar inkâr eden, sonra küfrünü arttıran kimsedir. O aynı zamanda, bir sonraki ayetten başlayıp ayetler grubunun sonuna kadar durumları gözler önüne serilen münafıklardandır da: "Münafıklara, kendileri için acı bir azap oldugunu müjdele!..."

Bu durumda, "Iman edip sonra inkâr eden..." diye başlayan ifadenin anlamı, "Ey inananlar! Allah'a, Peygamberine... inanın." ayetine ilişkin olarak sunduğumuz yorumlar açısından farklılık arz eder.

"Ey inananlar! Allah'a, Peygamberine... inanın." ayeti, "Allah'a ve Elçisine zahiren inandığınız gibi batınen de inanın." şeklinde yorumlanırsa, bu durumda iman etme, ardından inkâr etme, sonra iman etme ve ardından tekrar inkâr etmeden maksat, münafıkların bazen müminlerle ve bazen de kâfirlerle karşılaştıklarında sürekli sergilemek durumunda kaldıkları farklı tutumlardır.

Eğer ayeti "Benimsediğiniz iman niteliği üzere kalıcılık gösterin." şeklinde açıklasak, bu durumda iman, ardından küfür... vs. durumundan maksat, bildiğimiz irtidattan sonra bir kez daha irtidat etmek olur.

198 ...................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Eğer maksadın Ehlikitab'ın Allah'a ve Resulü'ne inanmaya çağrılması olduğunu kabul edersek, bu durumda da, iman sonrası küfür vs. ile önce Musa'ya iman etme, sonra buzağıya tapınarak onu inkâr etme, sonra Uzeyir'e veya Isa'ya inanma, ardından inkâr etme ve Hz. Mu-hammed'i (s.a.a) ve Rabbinin katından getirdiği dini inkâr etmekle küfrü artırma durumu kastedilmiş olur ki, bazıları bu yönde bir açıklama getirmişlerdir.

Şayet, bizim de tercihimiz olan, icmalî imanınızı ayrıntılarda işaret edilen gerçekleri de kapsayacak şekilde genelleştirin, yorumunu esas alırsak, bu durumda, "İman edip sonra inkâr eden..."

ayeti, daha sonra işaret edilen münafıkların durumuyla örtüşen bir gerekçeli açıklama niteliğinde olur. Ki münafıkların nitelikleri şu şekilde açıklanmıştır: "Onlar, inananları bırakıp da kâfirleri dost edinirler." Çünkü müminlerin topluluğundan ayrılarak kâfirlerle ilişki kuran ve onlarla bütünleşen kimse onların toplantılarına katılmaktan, onlarla kaynaşmaktan, konuşmalarına katılıp fikir beyan etmekten, yüce Allah'ın razı olmadığı bazı sözlerini onaylamaktan, dini ve dindarları rencide edici, alay edici, küçümseyici değerlendirmelerinin bir kısmını tasdik etmekten kendini alamaz.

Dolayısıyla böyle bir insan, müminlerle karşılaşıp dinin herhangi bir şiarının yerine getirilmesi hususunda onlara iştirak ettiğinde, buna inanır. Kâfirlerle karşılaştığında ve onların herzelerinin bir kısmını onayladığında inkâr etmiş olur. Böylece bazen inanır, bazen de inkâr eder. Nihayet bu durum onda kalıcı bir karaktere dönüşür. Ki bu da küfürde artış demektir. Yine de Allah doğrusunu herkesten daha iyi bilir.

Durumunda sürekli değişiklik olan, bir türlü istikrara kavuşmayan insan için tövbenin söz konusu olmamasının nedeni, yaptığına pişman olsa bile, bu pişmanlık hâli üzere sabit kalamayacak olmasıdır. Ancak tövbe eder ve tövbesinde sabit kalacak olursa, durumların değişmesiyle bu hâli sarsılmazsa, hâva ve heves kasırgaları şehevî duygularını harekete geçirmezse, elbette ki tövbesi kabul olur. Bu nedenledir ki yüce Allah, bu tür münafıkların kabul

Nisâ Sûresi 136-147 ................................................... 199

gören tövbelerini çeşitli koşullara bağlamıştır ki, değişim ve dönüşüme uğramasın. Örneğin, aşağıdaki istisna cümlesinde şöyle buyurmuştur: "Ancak tövbe edenler, (hâllerini) ıslah edenler, Allah'a sımsıkı sarılanlar ve dinlerini sırf Allah için yapanlar başka."

"Münafıklara, kendileri için acı bir azap olduğunu müjdele! Onlar, inananları bırakıp da kâfirleri dost edinirler..." Bu ifade, münafıklara yönelik bir tehdittir. Burada onlar, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler olarak nitelendiriliyorlar. Bu niteleme, kalpleri inanmayan;

ancak mümin gibi görünen münafıkları kapsadığı, onlarla en fazla örtüştüğü gibi, aynı zamanda, ta Resulullah (s.a.a) döneminden beri mümin olup da kâfirleri dost tutan, müminler topluluğundan kopan, gizlice kâfirlerle iletişim kuran ve onlardan sırdaşlar edinen bir grubu da kapsamaktadır.

Bu değerlendirme, söz konusu münafıklarla, müminleri bırakıp kâfirleri dost edinen bir grup müminin kastedilmiş olması ihtimalini az da olsa güçlendirmektedir. Hemen devamındaki ayetin zahiri de bunu destekler niteliktedir: "O, kitapta size şöyle indirmiştir ki: Allah'ın ayetlerinin inkâr edildigini... işittiginizde... kâfirlerle bir arada oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz." Çünkü bu açıklama, münafıklara yönelik bir tehdittir, ancak hitap müminleredir.

Bunu, yüce Allah'ın onların nifak içindeki durumlarını tasvir ederken kullandığı şu ifade de desteklemektedir: "Allah'ı da pek az anarlar." Böylece az da olsa Allah'ı andıkları vurgulanıyor. Bu ise, kalpleri kesinlikle inanmamış münafıkların durumuyla örtüşmekten uzak bir nitelemedir.

"Onların yanında mı izzet arıyorlar? Doğrusu izzet bütün olarak Allah'ındır." Mevcut veriyi inkâra dönük bir sorudur bu. Ardından inkârın içerdiği cevap ifade ediliyor. Çünkü şeref ve üstünlük egemenliğin, mülk sahibi oluşun bir ayrıntısıdır. Mülk ve egemenlikse, sadece Allah'ındır: "De ki: Allah'ım, (ey) mülkün (egemenligin) sahibi, diledigine mülkü (egemenligi) verirsin, dilediginden mülkü (egemenligi) çekip-alırsın; diledigini aziz kılar, diledigini alçaltırsın." (Âl-i Imrân, 26)

200 ...................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

"Kitapta size şöyle indirmiştir ki: Allah'ın ayetlerinin inkâr edildiğini yahut alaya alındığını işittiğinizde... kâfirlerle bir arada oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz..." Bununla En'âm suresindeki şu ifadeler kastediliyor: "Ayetlerimiz hakkında alaylı konuşmaya dalanları gördügünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan yüz çevir. Eger şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık o zalimler toplulugu ile oturma." (En'âm, 68) Bilindiği gibi En'âm suresi Mekke döneminde, Nisâ suresi de Medine döneminde inmiştir. Tefsirini sunduğumuz ayetin, En'âm suresindeki ayete işaret ediyor olmasından şu sonucu algılıyoruz: Kur'ân'da bazen hitap özel olarak Peygamber efendimize (s.a.a) yöneltilir; ama onunla ümmetin geneli kastedilir.

"yoksa siz de onlar gibi olursunuz." ifadesi, öncesindeki yasağın, yani onlarla oturmayı yasaklayan ifadenin gerekçesi konumundadır.

Şöyle ki biz size bunu yasakladığımız için onlarla oturmamalısınız.

Çünkü siz -buna rağmen- onlarla oturursanız, onlar gibi olursunuz.

"Dogrusu Allah, münafıkların ve kâfirlerin tümünü cehennemde toplayacaktır." ifadesi ise, işin sonucu yani, cehennemde toplanma açısından bir benzerliğin olduğunu vurgulamaya yöneliktir.

"Onlar sizi gözetleyip dururlar. Eğer size Allah'tan bir zafer (nasip) olursa..." Ayette geçen "yeterebbesûne" kelimesinin mastarı olan, "tarabbus" kelimesi "beklemek, gözetlemek" demektir.

"Nestehviz" kelimesinin mastarı olan "istihvaz" ise, üstünlük sağlayıp musallat olma anlamını ifade eder.

Bu da münafıklara ait bir diğer niteliktir. Çünkü onlar hem müminlerle, hem de kâfirlerle bağlarını korumaya, ilişkilerini sürdürmeye özen gösteriyorlardı. Iki grubu kolluyorlardı, hangisinin durumu iyiyse ondan yararlanıyorlardı. Eğer müminlere fetih nasip olmuşsa, "Biz sizinle beraberdik. Elde ettiğiniz ganimet gibi şeylerde bizim de payımız vardır." derlerdi. Şayet kâfirlere bir pay çı-

Nisâ Sûresi 136-147 ................................................... 201

karsa, "Size üstünlük sağlamadık mı, sizi müminlere karşı savunmadık mı?" derlerdi. Yani sizi, onların inandıkları şeylere inanmaktan alıkoyduk; onlarla birleşmenize engel olduk. Şu hâlde, sizin elde ettiğiniz kazançta bizim de payımız vardır. Ya da bizim sizin üzerinizde minnet hakkımız var. Çünkü bu şeylerin elde edilmesini biz sağladık.

Müfessirlerden bazıları şöyle demişlerdir: Yüce Allah bu ayette müminlere vaat edilenin zafer olduğunu vurgulamak amacıyla, onların başarılarını "zafer" kavramıyla tanımlamıştır; kâfirlerin elde ettikleri sonuçların önemsizliğini bildirmek için de, onların mevziî başarılarını "pay" olarak nitelemiştir. Çünkü yüce Allah, müminlere fetih bahşedeceğini ve onların velisi olduğunu vaat ettikten sonra, kâfirlerin elde ettikleri mallar bir değer taşımamaktadır. "Pay"ın değil de "zafer"in Allah'a nispet edilişi de bu yüzden olsa gerektir.

"Artık Allah, kıyamet günü aranızda hükmedecek ve müminlere karşı kâfirlere asla yol (kanıt ve delil) vermeyecektir." Bütün münafıkları ve kâfirleri de kapsamakla beraber, hitap bütün müminlere yöneliktir. "Müminlere karşı kâfirlere asla yol (kanıt ve delil) vermeyecektir."

ifadesi ise, ahirette hükmün kâfirlerin aleyhine ve müminlerin lehine olacağını belirtmektedir. Bunun aksi hiçbir zaman olmayacaktır. Aslında bu açıklama münafıklar açısından ümit kırıcı bir karamsarlıktır. Öyleyse münafıklar karamsar olsunlar, üzülsünler. Çünkü sonunda müminler kâfirlerden üstün olacaklardır, onlara galip geleceklerdir.

Yol vermeme şeklindeki olumsuzlamanın, hem dünyayı, hem de ahireti kapsıyor olması da mümkündür. Buna göre müminler, imanlarının gereklerini yerine getirdikleri sürece, Allah'ın izniyle daima galip gelirler. Nitekim yüce Allah bir ayette şöyle buyurmuştur: "Sakın gevşemeyin, üzüntüye kapılmayın. Eger mümin iseniz, üstün olan sizsiniz." (Âl-i Imrân, 139)

"Münafıklar Allah'ı aldatmağa çalışırlar. Oysa O, onları aldatmaktadır." Ayetin orijinalinde geçen "yuhadiûne" fiilinin mastarı "muhadaa" kelimesi, "Hûd'a" kökünden aldatma eyleminde çok-

202 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

luğu veya şiddeti ifade eder. [Yani "yuhadiûne" fiili ile "yehdeûne" fiilinin sadece çokluk ve şiddet hususunda birbiriyle farkı vardır.] Çünkü kelime yapısında harf artışı, anlam artışına delâlet eder [aynı anlamı ifade eden ancak birinin harfi diğerinden fazla olan kelimelerde bu kural geçerlidir].

"Oysa O, onları aldatmaktadır..." ifadesi, cümle içinde gramer açısından "hâl" fonksiyonunu görür. Yani, Allah onları aldattığı hâlde, onlar Allah'ı aldatmaya çalışırlar. Dolayısıyla ifadenin anlamını şu şekilde yorumlamak gerekir: Bunlar görünürde iman olarak beliren nifak menşeli amelleriyle, müminlerin toplantılarına katılmaları, onlarla birlikte görünmeleri gibi davranışlarıyla Allah'ı, diğer bir ifadeyle Peygamberi (s.a.a) ve müminleri aldatmak istiyorlar. Iman görünümlü ve gerçeklikten yoksun amelleriyle onlardan çıkar sağlamaya çalışıyorlar. Oysa, onları bu tür amellerle baş başa bırakanın, onları bu gibi davranışlardan alıkoymayanın yüce Allah olduğunu kavrayamıyorlar. Bu, Allah'ın onları aldatması, kötü niyetlerinden ve çirkin amellerinden dolayı onları cezalandırmasıdır. Dolayısıyla onların Allah'ı aldatmaya çalışmaları, bizzat Allah'ın onları aldatmasıdır.

"Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah'ı da pek az anarlar." Münafıklara ilişkin niteliklerden bir başkası da, namaza kalktıkları zaman üşenerek ve insanlara gösteriş yapmak için kalkmalarıdır. Namaz, içinde Allah- 'ın anıldığı en üstün ibadetlerden biridir. Eğer onların kalpleri Rablerine bağlı olsaydı, O'na inansaydı, Allah'a ve O'nu zikretmeye yönelirken tembellikleri, üşengeçlikleri, ağırdan almaları tutmazdı.

Amellerini insanlara gösteriş yapmak için yerine getirmezlerdi.

Sonuçta da kalp bağlılığının ve gönül meşguliyetinin, ilgililiğinin bir göstergesi olarak Allah'ı çokça anarlardı.

"Arada (imanla küfrün arasında) yalpalatılıp dururlar. Ne bunlara (müminlere bağlanırlar), ne de onlara (kâfirlere)..." Mecma-ul Beyan adlı tefsirde deniliyor ki: "Araplar derler ki: 'Zebzebtuhu fezebzebe' Yani, sallayıp hareket ettirdim, o da salınıp hareket etti.

Nisâ Sûresi 136-147 ........................................................ 203

Şu hâlde, fiil, havada asılı duran bir şeyi sallamak anlamını ifade eder." Mecma-ul Beyan'dan aldığımız alıntı burada son buldu.

Buna göre, "muzebzeb", bir şeyin iki taraftan birine bağlanmaksızın aralarında gidip gelmesi, yalpalayıp sallanması demektir.

Işte bu, münafıkların özelliğidir. Bunların arasında, yani iman ve küfür arasında yalpalayıp dururlar. Ne gerçek bir mümin gibi sadece müminlere bağlanırlar, ne de gerçek bir kâfir gibi sadece kâfirlere."

"Allah'ın şaşırttıgı kimseye asla bir (çıkar) yol bulamazsın."

Bu ifade, bundan önce, arada yalpalayıp duran münafıklara ilişkin değerlendirmenin açıklaması ve gerekçesi niteliğindedir. Buna göre, onların taraflardan birine tam olarak bağlanmaksızın arada bocalayıp durmalarının sebebi, yüce Allah'ın onları şaşırtması, yoldan uzaklaştırmasıdır. Onların dönüp izleyecekleri bir yol yoktur.

Aynı gerekçeyledir ki, onlar hakkında "mütezebzibîn=yalpalayaıp duranlar" ifadesi yerine "müzebzebîn=yalpalayıp durmaya maruz bırakılanlar" ifadesi kullanılmıştır.

Demek isteniyor ki: Onlar bu tür bir sallanmaya, ilâhî kahır sonucu maruz kalmışlardır. Bu hareketleri tatmin edici değişmez bir hedefe yönelik değildir.

"Ey inananlar! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin... Artık onlara asla bir yardımcı bulamazsın." Ayette geçen "sultan" kelimesi, kanıt ve belge demektir. "ed-Derek" -bazen de "ed-derk" olarak okunur- kelimesi ile ilgili olarak Ragıp el-Isfahanî şunları söyler:

"Derek" kelimesi, "derec" kelimesiyle aynı anlamı ifade eder. Fakat, "derec"de yukarı doğru yükseliş esas alınırken, "derek"de aşağıya doğru alçalış esas alınır. "Cennet dereceleri" ve "Cehennem derekeleri" ifadelerinde, kelimelerin bu özellikleri esas alınmıştır.

Aynı şekilde cehenneme yuvarlanışın tasviri açısından "haviye" niteliği kullanılmıştır. [Haviye de "hüviyy" kökünden düşüşü ifade eder.] Ra-gıp'tan aldığımız alıntı burada son erdi.

Görüldüğü gibi ayet, müminlerin kâfirleri dost tutup müminle-

204 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

rin dostluğunu terk etmelerini yasaklıyor. Ikinci ayet ise, münafıklara yönelik sert bir tehdit içermek suretiyle bu yasağı gerekçelendiriyor.

Bunun nedeni, yüce Allah'ın bu davranışı nifak olarak değerlendirmesidir.

Müminleri bu yüzden böyle bit tutumdan sakındırıyor.

Ayetlerin akışı bize gösteriyor ki, "Ey inananlar! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin." ifadesi, önceki açıklamalardan çıkan bir sonuç ya da onlara ilişkin bir ayrıntı konumundadır. Ayetin bu kanıtsallığı, bir bakıma açık bir dille şunun söylenmiş olması hükmüne geçer: Önceki ayetlerde, müminler içinde hasta kalpli ve zayıf imanlı kimselerin durumu gözler önüne serildi. Ve onlarla ilgili olarak münafıklar nitelemesi kullanıldı. En azından münafıklar nitelemesinin kapsamına onların da girdiği vurgulandı. Ardından, bu yasak alana yaklaşmamaları ve Allah'ın öfkesine maruz kalmamaları hususunda müminlere öğüt verildi. Ta ki onlar, kendi aleyhlerine olmak üzere Allah'a açık bir kanıt vermiş olmasınlar.

Aksi takdirde O, onları dünya hayatında şaşırtır, aldatır ve iki taraf arasında sallandırır. Sonra durumu bundan ibaret olanların tümü ile kâfirleri cehennemde bir araya getirir. Ardından onları ateşin en alt tabakasına yerleştirir. Onlarla, yardım edecek ve şefaat edecek herkesin arasını ayırır.

Yukarıda üzerinde durduğumuz bu iki ayetten sırasıyla şu hususlar anlaşılıyor:

Birincisi: Saptırma, aldatma ve bunlar gibi ilâhî gazapların tümü, her şeyden önce kulların amellerinden kaynaklanan apaçık bir kanıttan dolayı belirginleşir. Bu, mukabelede bulunma ve amelin karşılığını verme ilkesine dayalı olarak gerçekleşen bir yüz üstü, yardımsız bırakma durumundan başka bir şey değildir. Haşa, yüce Allah, onlar tarafından gerektirici bir amel olmaksızın insanlara kötülükle muamele etmekten, onları bedbaht kılmaktan münezzehtir, yücedir. Bu bakımdan, "Allah'a, aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?" ifadesi, "Onunla sadece fasıkları saptırır." (Bakara, 26) ifadesiyle aynı anlamı vurgulamaya yöneliktir.



Nisâ Sûresi 136-147 ........................................................ 205

İkincisi: Cehennemde cehennemlikler için mertebeler vardır.

Bun-lar alçaklık düzeyleri itibariyle farklılık arz ederler. Doğal olarak mertebe alçaldıkça azabın şiddeti de artar. Yüce Allah bunlara "dereke" adını verir.

"Ancak tövbe edenler, (hâllerini) ıslah edenler, Allah'a sımsıkı sarılanlar ve dinlerini sırf Allah için yapanlar başka." Bu ifade, "Şüphe yok ki münafıklar ateşin en alt tabakasındadırlar..." cümlesinde, münafıklara yönelik olarak yer verilen azap tehdidinden bir istisnadır.

Bunun kaçınılmaz sonucu da onların münafıklar topluluğundan ayrılıp müminler safına katılmalarıdır. Bu yüzden istisnanın devamında onların müminlerle beraber olduğundan söz edilmiş, bütün müminlerin sevaba nail olacakları belirtilmiştir: "İşte onlar (gerçek) müminlerle beraberdirler. Allah da yakında müminlere büyük bir mükâfat verecektir."

Bu arada yüce Allah, münafıklardan istisna ettiği bu kimseler hakkında birkaç ağır nitelik zikretmektedir. Nifakın kökleri ancak bu niteliklerle kazınabilir çünkü. Başta tövbeden söz ediliyor, Allah- 'a dönmekten yani. Ama uslanmadıkça, nefiste ve amelde bozulan unsurlar ıslah olmadıkça, kişilik ve davranışları düzelmedikçe, tek başına dönmek ve tövbe etmek yetmez. Allah'a sımsıkı sarılıp yapışmadıkça, yani Kitabına ve Peygamberinin (s.a.a) sünnetine tâbi olmadıkça, ıslah olmak da kâr etmez. Çünkü Allah'a gitmek için O'nun belirlediğinden başka yol yoktur. O'nun belirlediğinin dışındaki yollar şeytana aittir.

Ancak, dini sırf Allah'a özgü kılmadıkça, Allah'a sarılmak da -ki Allah'a sarılmak dinin kapsamı içindedir- fayda vermez. Çünkü şirk, zulümdür; affedilmez, bağışlanmaz. Bunlar tövbe edip Allah'a dönerlerse, bütün bozukluklarını ıslah ederlerse, Allah'a sarılırlarsa ve dinlerini sırf Allah'a özgü kılarlarsa, bu durumda mümin olurlar;

imanları şirk lekesinden arınır, nifaktan yana güvencede olup doğru yolu bulurlar. Yüce Allah, bir ayette şöyle buyurmuştur: "Işte güven onlarındır ve dogru yolu bulanlar da onlardır." (En'âm, 82)

Ayetin akışından anladığımız kadarıyla, müminlerden maksat,

206 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

imanlarında samimi salt müminlerdir. Yüce Allah onları tövbe edenler, hâllerini ıslah edip düzeltenler, sımsıkı Allah'a sarılanlar ve dinlerini Allah'a özgü kılanlar olarak tanımlamıştır. Bu nitelikler, yüce Allah'ın kitabında, onlarla ilgili olarak sıraladığı tüm ayrıntıları da kapsayacak mahiyettedir. Buna şu ayetleri örnek gösterebiliriz: "Gerçekten müminler kurtuluşa ermişlerdir. Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler. Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler..." (Mü'minûn, 1-3) "Rahmanın kulları öyle kimselerdir ki, yeryüzünde mütevazi olarak yürürler ve cahiller kendilerine laf attıgında 'Selâm' derler. Gecelerini Rablerine secde ederek ve kıyama durarak geçirirler..." (Furkan, 63-64) "Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp, sonra da verdigin hükmü içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın tam anlamıyla kabullenmedikçe inanmış olmazlar." (Nisâ, 65)

Kur'ân'da mümin niteliği, aksini gösteren bir karineyle kayıtlı olmaksızın mutlak olarak kullanıldığında yukarıdaki tabloda tasvir edilen anlamı ifade eder.

Yüce Allah, "İşte onlar, (gerçek) müminlerle beraberdirler."

buyurmuş; buna karşın, "Onlar müminlerdendir." buyurmamıştır. Bunun nedeni şudur: Onlar ilk başta bu nitelikleri gerçekleştirmek suretiyle müminlere katılmayı hakkediyorlar, ama bu nitelikler onlar üzerinde kalıcı birer vasfa dönüşmedikçe onlardan olamazlar. Ne demek istediğini artık varın siz anlayın!

"Eğer şükreder ve inanırsanız, Allah size niçin azap etsin?" Ayetin zahiri gösteriyor ki, hitap müminlere yöneliktir. Çünkü ayetlerin akışı, onlara yönelik hitap üzere sürüyor. Onlara bu şekilde hitap ediliyor ve büsbütün imandan soyutlanmışlar gibi iman nitelikleri görmezlikten geliniyor. Çünkü, bu tarz hitapların özelliği budur.

Bu, yüce Allah'ın onlara azap etmeye ihtiyacının olmadığından kinayedir. Demek isteniyor ki: Onlar, şükretmeyi ve inanmayı terk etmek suretiyle azabı hakketmezlerse, yüce Allah onlara azabı ge-

Nisâ Sûresi 136-147 ................................................... 207

rekli kılacak değildir. Çünkü onlar azabı gerektirici davranışları tercih etseler bile, Allah'ın bu azaptan bir yararı söz konusu olmaz. Onların varlığı Allah'a zarar vermez ki, azap yoluyla onları bertaraf etme, kendisinden defetme yönüne gitsin. Buna göre şöyle bir anlam çıkıyor karşımıza: "Siz, gereken hakkını vermek suretiyle Allah'ın bahşettiği nimetlere karşı şükrettiğiniz ve ona iman ettiğiniz sürece, size azabı gerektiren bir durum olmaz. Allah, şükrün karşılığını verendir; kendisine şükredenler ve inananlara karşılığını verir ve (her şeyi) bilendir; onları başkalarıyla karıştırıp yanlışlık yapmaz."

Bu ayet gösteriyor ki, azaba duçar olanların çarpıldıkları azap onların kendilerinden kaynaklanıyor, Allah'tan değil. Yine azabı gerektirici sapıklık, şirk ve günah gibi olgular için de aynı durum geçerlidir.

Eğer bunlar, Allah'tan olsalardı, bunların gereği olarak gündeme gelen azap da O'ndan olurdu. Çünkü müsebbep, sebebin dayandığı kaynağa dayanır.

AYETLERIN HADISLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


Tefsir-ul Ayyâşî'de, Zürare, Hamran ve Muhammed b. Müslim Imam Bâkır (a.s) ve Imam Cafer Sadık'tan (a.s), "Iman edip sonra inkâr eden, sonra yine iman edip tekrar inkâr eden, sonra da inkârları artmış olan kimseleri..." ayetiyle ilgili olarak şöyle buyurduklarını rivayet ederler: "Bu ayet, Osman'ın Mısır'a gönderdiği Abdullah b. Ebi Sarh hakkında inmiştir. Sonra bu adamın orada küfrü artmış, sonunda iman namına bir şeyi kalmamıştı." [c.1, s.280, h:287]

Yine aynı eserde, Ebu Basir'den şöyle rivayet edilir: Imam Sadık'ın (a.s) şöyle dediğini işittim: "Iman edip sonra inkâr eden...

ayeti, şarap içmenin haram olduğunu söyleyip sonra şarap içen, zinanın haram olduğunu söyleyip ardından zina eden, zekât vermenin farz olduğunu söyleyip de vermeyen kimseler hakkında inmiştir." [c.1, s.280, h:289]

208 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Ben derim ki: Bu rivayette, ayetin küfrün tüm mertebelerine genelleştirilmesi esas alınmıştır. Küfrün bir mertebesi de farzları terk etmek ve haramları işlemektir. Bu, aynı zamanda önceki açıklamaları da destekler mahiyettedir.

Aynı eserde, Muhammed b. Fudayl aracılığıyla Imam Rıza'dan (a.s), "O, kitapta size şöyle indirmişti ki: Allah'ın ayetlerinin inkâr edildigini... işittiginizde... kâfirlerle bir arada oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz." ayetiyle ilgili olarak şöyle rivayet edilir: "Bir adamın hakkı inkâr ettiğini, hakkı yalanladığını, hak ehline dil uzattığını duyduğun zaman, hemen yanından kalk, onunla birlikte oturma." [c.1, s.280, h:290]

Bu anlamı destekleyen birçok rivayet vardır. Uyûn-i Ahbar-ir Rıza (a.s) adlı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle Ebu Salt Harevi aracılığıyla Imam Rıza'dan (a.s), "Allah...

müminlere karşı kâfirlere asla yol vermeyecektir." ayetiyle ilgili olarak şöyle rivayet eder: "Yani, yüce Allah müminlere karşı kâfirlere bir kanıt, bir hüccet vermeyecektir. [Dolayısıyla ayetteki "yol"dan maksat, kanıt ve delildir.] Yüce Allah, kâfirlerin kendilerine gönderilen elçileri haksız yere öldürdüklerini haber vermiştir.

Onların peygamberlerini haksız yere öldürmelerine rağmen, yüce Allah, onlara peygamberlere karşı kullanabilecekleri bir hüccet vermemiştir." [c.2, s.204]

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, Ibn-i Cerir Hz. Ali'den (a.s), "ve müminlere karşı kâfirlere asla yol vermeyecektir." ayetiyle ilgili olarak şöyle rivayet eder: "Yani, [müminlere karşı kâfirlere] ahirette [yol vermeyecektir]."

Ben derim ki: Daha önce, ifadenin zahirinin ahirete işaret ettiğini belirtmiştik. Fakat cümleyi öncesinden ve sonrasından bağımsız olarak ele alırsak, dünya hayatındaki kanıtı da kapsayacak şekilde genellik kazanır.

Uyûn-u Ahbar-ir Rıza adlı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle Hasan b. Faddal'dan şöyle rivayet eder: Imam Ali b. Musa Rıza'dan (a.s) "Münafıklar Allah'ı aldatmaga çalışırlar. Oysa O, onları aldat-

Nisâ Sûresi 136-147 .................................................. 209

maktadır." ayetini sordum. Imam şöyle buyurdu: "Yüce Allah aldatma eylemine baş vuracak değil. Ancak kendisini aldatmak isteyen bu münafıkları, aldatma yönündeki girişimlerine karşılık cezalandıracaktır."

Tefsir-ul Ayyâşî'de Mes'ade b. Ziyad'dan, o da Cafer b. Muhammed'den, o da babasından şöyle rivayet eder: Resulullah'a (s.a.a), "Yarınki (ahiretteki) azaptan kurtulmak için ne yapmak gerekir?" diye soruldu. Buyurdu ki: "Kurtuluş, Allah'ı aldatmamanızdır. Aksi takdirde O, sizi aldatır. Çünkü bir kimse Allah'ı aldatırsa, Allah onu aldatır; iman niteliğini üzerinden çekip çıkarır. Böyle biri gerçekte, eğer farkına varırsa, kendisini aldatmış olduğunu görür."

Birisi dedi ki: "Allah nasıl aldatılır?" Buyurdu ki: "Adam Allah'ın emrettiklerini yapar, fakat onunla başka birini amaçlar. Allah'tan korkun, riyadan da kaçının. Çünkü riya, Allah'a ortak koşmaktır. Riyakâr insan, kıyamet günü dört isimle çağrılır: Ey kâfir! Ey günahkâr! Ey hain! Ey hüsrana uğramış! Boşa gitti amellerin, yok oldu ecrin. Bugün sana bir pay yok. Git ecrini, kimin için amel ettiysen ondan iste." [c.1, s.283, h.295]

el-Kâfi'de, müellif kendi rivayet zinciriyle Ebu'l Muaza Hassaf'tan merfu olarak şöyle rivayet eder: Emir-ül Müminin Ali (a.s) buyurdu ki: "Kim Allah'ı gizlice anarsa, O'nu çok anmış olur. Münafıklarsa, Allah'ı açıktan anarlar ve gizlice anmazlardı. Bu yüzden yüce Allah onlar hakkında şöyle buyurmuştur: Insanlara gösteriş yaparlar, Allah'ı da pek az anarlar." [Usûl-ü Kâfi, c.2, s.501, h.2]

Bu rivayette Allah'ı az zikretmeye, anmaya ilişkin son derece latif, incelikli bir diğer anlam sunuluyor.

ed-Dürr-ül Mensûr'da, Ibn-i Münzir Hz. Ali'den (a.s) şöyle rivayet eder: "Takva ile beraber işlenen bir amel az olmaz. Kabul gören bir amel az olur mu hiç?"

Ben derim ki: Bu da incelikli ve latif bir anlamdır. Özü itibariyle, önceki rivayetin içeriğine dönüktür.

210 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Aynı eserde Müslim, Ebu Davut ve Beyhaki -kendi Süneninde- Enes'ten ["Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar..." ayeti hakkında] şöyle rivayet ederler: Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "İşte bu, münafıkların namazıdır. Münafık yerinde oturur ve güneşi gözetler. Güneş şeytanın boynuzları arasına gelince, yerinden kalkar ve dört kere yeri gagalar gibi başını yere değdirir. O sırada da Allah'ı çok az zikreder."

Ben derim ki: Bu hadiste, Allah'ı az zikretmenin ifade ettiği bir diğer anlama işaret ediliyor. Çünkü namaz kılan bu gibi kişilerin zikri sadece namaza kalkarak Allah'a yönelmekten ibarettir. Oysa huzur-i kalp, gönül rahatlığı, tam bir sükûnet ve güvenceyle namaz kılarak Allah'ı anmaya dalmaları mümkündür.

Hadiste geçen, güneşin şeytanın boynuzları arasına gelmesi ifadesi ile, batı ufkuna doğru batmaya yüz tutuşu kastedilmiştir. Bu ifadede gece ve gündüz, Âdem oğlunu dürtükleyen ya da gece gündüzde kendini ona gösteren şeytanın iki boynuzuymuş gibi tasvir ediliyor.

Aynı eserde, Abd b. Hamid, Buharî kendi Tarihinde, Müslim, Ibn-i Cerir ve Ibn-i Münzir, Ibn-i Ömer'den şöyle rivayet ederler: Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Münafık iki sürü arasında şaşırıp kalan (tek gözü kör) bir koyuna benzer. Bazen ona, bazen buna uyar; hangisini izleyeceğini bilmez."

Aynı eserde, Abdurrezzak, Ibn-i Münzir, Ibn-i Ebu Hatem ve Ibni Mürdeveyh, Ibn-i Abbas'tan şöyle rivayet ederler: "Kur'ân'ın her neresinde 'sultan' kelimesi geçiyorsa, hüccet, kanıt anlamını ifade eder."

Yine aynı eserde, Ibn-i Ebi Şeybe, Mervezi -Zevaid-uz Zuhd adlı eserde- ve Ebu Şeyh b. Hibban, Mekhul'dan şöyle rivayet ederler: Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu haber aldım: "Allah'ın kulu kırk gün dini Allah'a özgü kılmış ihlâslı biri olarak uyanırsa, kalbinden diline doğru hikmet pınarları fışkırır."

Ben derim ki: Bu hadis meşhurdur. Aynı lafızlarla veya aynı anlamı ifade eden başka lâfızlarla birçok rivayet kanalından aktarıl-

Nisâ Sûresi 136-147 ............................................................ 211

mıştır.

Aynı eserde belirtildiğine göre Hakim, Tirmizi -Nevadir-ul Usul adlı eserde- Zeyd. b. Erkam kanalıyla Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Kim içtenlikle, ihlâslı olarak 'la ilâhe illallah' (Allah'tan başka ilâh yoktur) derse, cennete girer." Orada bulunanlar dediler ki: "Ya Resulullah, bunda ihlâsın belirtisi nedir?" Buyurdu ki: "Bu sözün, söyleyen kişiyi haramlardan kaçındırmasıdır."

Ben derim ki: Aynı anlamı içeren (müstefiz haddinde) birçok rivayet vardır. Gerek Ehlisünnet, gerekse Şiî kaynaklarda Resulullah'tan (s.a.a) ve Ehlibeyt Imamlarından (a.s) rivayet edilmiştir. Inşallah yeri gelince, naklolan bu rivayetlerin geneli üzerinde duracağız.

Bu ayetlerin iniş sebepleri bağlamında, birbirinden farklı değişik rivayetler aktarılmıştır. Daha çok uyarlama ve somut bir olguyla örtüştürme türünden rivayetler oldukları için, -gerçi doğrusunu Allah herkesten daha iyi bilir- burada yer vermeyi uygun görmedik.

212 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Nisâ Sûresi 148-149 ....................................................... 213

148- Allah kötü sözün söylenmesini sevmez; ancak haksızlığa uğrayan başka. Allah işitendir, bilendir.

149- Bir iyiliği açığa vurur veya gizlerseniz yahut bir kötülüğü (açığa vurmayarak) affederseniz, (bilin ki) Allah da affedicidir, (her şeye) güç yetirendir.

AYETLERIN AÇIKLAMASI


"Allah kötü sözün söylenmesini sevmez; ancak haksızlığa uğrayan başka." Ragıp el-Isfahanî el-Müfredat adlı eserinde "el-cehr" maddesi ile ilgili olarak şunları söyler: "Bir şeyin görme veya işitme organı açısından aşırı bir şekilde zahir oluşu, açığa çıkışı 'cehere' fiiliyle ifade edilir. Görme duyusunu baz alırsak; Araplar, 'reeytuhu ciharen=onu açık bir şekilde gördüm.' derler. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: 'Allah'ı açıkça görmedikçe sana inanmayız.' [Bakara, 55] 'Bize Allah'ı apaçık göster.' [Nisâ, 153]" Ragıp devamla şöyle der: "Işitme duyusu açısından kelimenin kullanımına da şu ayeti örnek gösterebiliriz: 'Aranızdan sözü gizleyen de, onu açık söyleyen de... birdir.' [Ra'd, 10]" Müfredat'tan alınan alıntı burada son buldu.

Kötü söz, beddua, birine onda olan ve olmayan ayıplar ve kötülüklerle sövmek gibi insanı inciten, rahatsız eden sözler demektir.

Işte bunların hiçbirinin açıktan söylenmesini, açığa vurulmasını yüce Allah sevmez. Bilindiği gibi yüce Allah, biz insanların veya bizimle aynı duyguları paylaşan diğer canlıların sahip oldukları tür- Nisâ Sûresi 148-149 ....................................................... 213

den bir sevgiden ve buğzdan (nefretten) münezzehtir. Ancak emir ve yasak olguları, bizim açımızdan, doğamız gereği sevgi ve buğzdan kaynaklandıkları için, isteme ve istememe yani emretme ve yasaklamadan kinaye olarak sevgi ve buğz ifadeleri kullanılmıştır.

Dolayısıyla, "Allah kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez." ifadesi, haramlığı ve keraheti kapsayacak şekilde teşriî sevmemeden kinayedir.

"Ancak haksızlıga ugrayan başka." ifadesi, munkatı (kopuk) istis-nadır. Yani, haksızlığa uğrayan kimsenin, kendisine haksızlık eden kimse hakkında, haksızlığıyla ilgili olarak kötü sözü açıkça söylemesinin bir sakıncası yoktur. Bu, haksızlığa uğrayan kişinin ancak haksızlık edenin zulmünü açıklayıcı, haksızlıkla ilgili kötülüğünü ortaya çıkarıcı nitelikte kötü söz söyleyebileceğine ilişkin bir karine konumundadır. Fakat, bunun ötesine geçerek haksızlık eden kimsede olmayan kötülükleri saymak ya da yaptığı haksızlıkla ilgisi olmayan başka şeylerden söz etmekle ilgili olarak ayette bunun caiz olduğuna ilişkin bir kanıt yoktur.

Tefsir bilginleri, "kötü söz" ifadesi ile, neyin kastedildiği hususunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazısına göre, bundan maksat, bedduadır. Bazısı, haksızlık yapanın zulmünü ve tecavüzünü zikretmektir, demişlerdir vs. Fakat bunların tümü de ayetin mutlak ifadesinin kapsamı içindedir. Dolayısıyla genel ifadeyi, bunlardan birine özgü kılmayı gerektirici bir durum söz konusu değildir.

"Allah işitendir, bilendir." ifadesi, "Allah kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez." cümlesinden algılanan yasağı pekiştirir mahiyettedir. Yani, zulme uğramış bir kimsenin dışındakilerin açıkça kötü söz söylemeleri uygun düşmez. Çünkü Allah işitendir, sözleri işitir; bilendir, söylenen sözleri bilir.

"Bir iyiliği açığa vurur veya gizlerseniz yahut bir kötülüğü (açığa vurmayarak) affederseniz, (bilin ki) Allah da affedicidir, (her şeye) güç yetirendir." Bu ayet, önceki ayetle bir şekilde bağlantılıdır. Çünkü,

214............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

nimetleri bahşeden birinin insana yaptığı nimet bağışına karşılık teşekkürün bir ifadesi olarak hayır sözünü açıktan söylenmesini, kötü sözün ve zulmün affederek zalime karşı kötü sözü açıktan söylenmemesini kapsamaktadır.

İyiyi açığa vurmak, onu görünür şekilde yapmaktır. Hakkeden birine açıktan infak etmek gibi. Her maruf davranışı da bu kapsama alabiliriz. Çünkü, bu tür davranışlarda din sözünün yüceltilmesi ve insanların maruf davranışlara teşviki söz konusudur. Ya da sözlü olarak açığa vurmaktır. Bir nimeti verene açıktan teşekkür etmek ve sözlü olarak ondan iyilikle söz etmek gibi. Bu da kadirbilirliğin ve nimet ehlini teşvik etmenin ifadesidir.

İyiliği gizlemek ise, maruf fiilleri gizlice yapmak demektir. Ki riyadan iyice uzak ve ihlâsa iyice yakın olsun. Nitekim yüce Allah bir ayette şöyle buyurmuştur: "Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel! Eger gizleyerek fakirlere verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır ve sizin günahlarınızdan bir kısmını kapatır." (Bakara, 271)

Kötülüğü affetmek, sözlü olarak onun üzerini örtmektir. Bir insanın kendisine haksızlık edenin haksızlığından söz etmemesi, onu insanlar arasında rencide etmemesi, açıktan açığa ona kötü bir söz söylememesi gibi; fiilî olarak da ona, kötü bir karşılıkta bulunmaması, caiz olmasına karşın ondan öç almamasıdır. Yüce Allah zalimlerden öç almanın caiz olduğu hususunda şöyle buyurmuştur:

"Size zulmedene siz de zulmettigi kadarıyla karşılık verin. Allah'tan korkun." (Bakara, 194) "Allah affedicidir, (her şeye) güç yetirendir." ifadesi, müsebbep yerine konulmuş sebep konumundadır. Bu açıdan ifadenin takdirî açılımı şöyle olur: Eğer kötülüğü affederseniz, Allah'ın kemal sıfatlarından biriyle sıfatlanmış olursunuz. -Kötülüğe karşılık verme gücüne sahip olmakla beraber onu affetmek yani.- Çünkü yüce Allah, her şeye gücü yeten olduğu hâlde affedicidir. Şu hâlde bir ceza, ancak bazı koşulları itibariyle ceza olma niteliğini kazanır. Iyiliği açıktan yapmak veya gizliden yapmak, yani her hâlükârda iyilik etmek de ulu Allah'ın bir vasfıdır. Ayetin bu hususa i-

Nisâ Sûresi 148-149 .................................................... 215

lişkin bir işaret barındırıyor olması ihtimal dışı değildir.

AYETLERIN HADISLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


Mecma-ul Beyan tefsirinde şöyle bir değerlendirmeye yer veriliyor: "Yüce Allah, intikam amacıyla açıkça sövmeyi, kötü söz söylemeyi sevmez. Ancak haksızlığa uğrayan hariç. Böyle bir kimsenin dinde öç almanın caiz olduğu bir hususta, kendisine haksızlık edenden öç almasında bir sakınca yoktur. Bu görüş, Imam Bâkır'- dan (a.s) rivayet edilmiştir."

Tefsir-ul Ayyâşî'de Ebu'l Carud kanalıyla Imam Cafer Sadık'ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: "Kötü sözü açıkça söylemek, bir insanda olan kötülükleri anlatmaktır." [c.1, s.283, h:297]

Tefsir-ul Kummî'de deniyor ki: "Bu ayetin tefsirine ilişkin bir diğer hadis şöyledir: Bir adam yanına gelse, sende olmayan birtakım iyiliklerden söz etse, seni övse, yapmadığın salih amelleri sıralasa, sakın bunu kabul etme ve onu yalanla. Çünkü o sana zulüm etmiştir."

Tefsir-ul Ayyâşî'de müellif kendi rivayet zinciriyle Fadl b. Ebu Kurra'dan, o da Imam Cafer Sadık'tan (a.s), "Allah, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez; ancak haksızlıga ugrayan başka."

ayetiyle ilgili olarak şöyle rivayet eder: "Bir kimse bir topluluğu konuk etse, ancak onları konuk ederken kötü davransa, o kimse haksızlık etmiş olur. Dolayısıyla konukların onun aleyhinde konuşmalarının bir sakıncası yoktur." [c.1, s.283, h:296]

Ben derim ki: Aynı hadis, Mecma-ul Beyan adlı tefsirde Imam Sadık'tan (a.s) mürsel olarak [râviler zincirine yer vermeksizin] rivayet edilmiştir. Ehlisünnet kaynaklarında da Mücahid'den rivayet edilir. Bu rivayetler, ayetten de algıladığımız gibi, hükmün genelliğine delâlet ederler.

216 ............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Nisâ Sûresi 150-152 ........................................................

150- Allah'ı ve peygamberlerini inkâr edenler ve (inanma hususunda) Allah ile peygamberleri arasında ayırım yapmak isteyip "Bir kısmına inanırız, bir kısmını da inkâr ederiz"' diyenler ve bu ikisinin (iman ile küfrün) arasında bir yol tutmak isteyenler,

151- İşte onlar gerçekten kâfir olanlardır. Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.

152- Allah'a ve peygamberlerine inananlar ve onlardan hiçbiri arasında ayırım yapmayanlar, işte Allah yakında onlara mükâfatlarını verecektir. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.

AYETLERIN AÇIKLAMASI


Surenin akışının bu yerinde, bir parantez açılıyor ve Ehlikitab'ın durumuna göz atılıyor, küfürlerinin gerçek kaynaklarına açıklayıcı işaretler yöneltiliyor, kimi haksızlıklarına, günahlarına ve bozguncu sözlerine ilişkin açıklamalara yer veriliyor.

"Allah'ı ve peygamberlerini inkâr edenler" Bu ifadeyle, Yahudi ve Hıristiyanlardan oluşan Ehlikitap topluluklar kastediliyor. Çünkü Yahudiler Hz. Musa'ya (a.s) inanırlar, ama Hz. Isa'nın (a.s) ve Hz. Muhammed'in (s.a.a) peygamberliğini inkâr ederler. Hıristiyanlar

Nisâ Sûresi 150-152 ........................................................ 217

da Hz. Musa'ya (a.s) ve Hz. Isa'ya (a.s) inanırken, Hz. Muhammed'i (s.a.a) inkâr ederler. Gerçi onlar, Allah'ı ve elçilerin bazısını inkâr etmediklerini, sadece bazısını inkâr ettiklerini iddia ediyorlar; ancak yüce Allah, onların Allah'ı ve bütün elçilerini inkâr ettiklerini belirtiyor. Bu nedenle, "Allah'ı ve peygamberlerini inkâr edenler" şeklindeki mutlak ifadenin maksadının açıklanışına gerek duyulmuştur.

Işte bu nedenle, "ve Allah ile peygamberleri arasında ayırım yap-mak isteyip, 'Bir kısmına inanırız, bir kısmını da inkâr ederiz'

diyenler" ifadesi, "...inkâr edenler" cümlesine açıklama nitelikli atıfla atfedilmiştir. Aynı şekilde atfedilen ifadenin bir kısmı da diğer bir kısmını açıklamaktadır. Onlar Allah'ı ve elçilerini inkâr ediyorlar;

çünkü, "Bir kısmına inanırız, bir kısmını da inkâr ederiz."

diyorlar. Böylece Allah ve elçileri arasında bir ayırım yapmak istiyorlar, Allah'a ve elçilerinin bir kısmına inanıyor ve bir kısmını da inkâr ediyorlar. Oysa inkâr ettik-leri de Allah'ın elçisidir. Onu reddetmek, Allah'ı reddetmek demektir.

Ardından yüce Allah, başka bir açıdan da bu hususa açıklık getiriyor ve "bu ikisinin arasında bir yol tutmak isteyenler" ifadesine yer vererek açıklama amaçlı bir atıfla meseleye boyut kazandırıyor.

Şöyle ki, onlar Allah'a ve bütün elçilerine inanmakla, Allah'ı ve bütün elçilerini inkâr etmek arasında, bazısına inanıp bazısını inkâr ederek bir orta yol tutmak istiyorlar. Oysa Allah'ın yolu, ancak O'na ve bütün peygamberlerine inanmaktan geçer. Çünkü elçinin elçiliği hususunda bir etkinliği, bir yetkisi söz konusu değil. Dolayısıyla ona inanmak Allah'a inanmaktır, onu inkâr etmekse sırf Allah'ı inkâr etmek demektir.

Şu hâlde elçilerin bir kısmını inkâr edip bir kısmına ve Allah'a inanmak, Allah ile elçileri arasında ayırım yapmaktan başka bir şey değildir. Bunun bir diğer anlamı da elçiye Allah'tan bağımsız bir etkinlik ve yetki tanımaktır. Dolayısıyla bu şekilde bağımsızlık tanınan elçiye inanmanın, Allah'a inanmayla bir bağlantısı, onu inkâr etmenin de Allah'ı inkâr etmeyle bir ilintisi yoktur. Böylece bu