El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân–c.5
 

Nisâ Sûresi 127-134 .......................................................... 173

yorlardı.

"ve yetimlere karşı adil davranmanız yönünde" Bu ifade "fîhinne=onlara ilişkin" ifadesinin mahalline atfedilmiştir. Dolayısıyla şöyle bir anlam elde ediyoruz: "De ki: Allah, öksüzler hakkında adaleti yerine getirmeniz yönünde fetva veriyor." Bu açıdan ifade, özel bir hükümden daha genel bir hükme geçişe örnek oluşturur; yani, bazı kadın öksüzlere ve çocuklara ilişkin hükümden, mutlak olarak tüm yetimlerin malları ve diğer haklarıyla ilgili hükümlere geçiş yapılıyor.

"Yapacağınız her hayrı, şüphesiz Allah bilir." Burada muhataplara, yüce Allah'ın kadınlar ve yetimlerle ilgili olarak koyduğu hükümlerin kendi hayırlarına olduğu ve yüce Allah'ın muhakkak ki bunu bildiği hatırlatılıyor. Bu, bu yönde amel yapmalarına dönük bir teşviktir. Ki hayırları, iyilikleri bundadır. Öbür yandan karşı çıkmamaları, muhalefet etmemeleri için de bir uyarıdır. Ki Allah yapıp ettiklerini bilmektedir.

"Eğer bir kadın, kocasının serkeşliğinden yahut kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse..." Bu husus, hakkında fetva istedikleri meselenin dışında bir hüküm olmasına rağmen bir münasebetle de konuyla irtibatlıdır. Bu tıpkı hemen sonraki ayette zikredilen hükme benziyor: "Adaleti saglamaga ne kadar ugraşsanız da güç yetiremezsiniz."

Bu ayette serkeşlik, huysuzluk etme ve yüz çevirme endişesinden söz edilip de bizzat bunların gerçekleşmelerinden söz edilmemesinin nedeni; anlaşma zamanının, endişe sonrası işaret ve belirtilerin ilk ortaya çıkışı ile birlikte gündeme gelmesidir. Ayetin akışından anladığımız kadarıyla, anlaşmadan maksat, kadının evlilikten doğan haklarının bir kısmından veya tümünden, arada bir yakınlık, sıcaklık ve uyum meydana getirmek ve ayrılık tehlikesini önlemek için, sarfınazar etmesidir. Kuşkusuz anlaşma, bu tür olumsuz sonuçlardan daha hayırlıdır.

"Zaten nefisler cimrilige hazır duruma getirilmiştir." Ayette

174 ............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

geçen "eş-şuhhu" kelimesi, cimrilik anlamına gelir. Bu demektir ki cimrilik, insan nefsinin bir karakteri, bir içgüdüsüdür. Yüce Allah, çıkarlarını korusun ve zayi olmasını önlesin diye insana bu duyguyu vermiştir. Dolayısıyla her nefsin cimriliği, hemen yanı başında hazır hâldedir. Örneğin kadın, evlilik çerçevesinde giyim, nafaka, yatak ilişkileri ve cinsel birleşme gibi hakları konusunda cimrilik eder [yani, onların korunmasını ve zayi olmamasını ister]. Erkek de, ayrılmak istediğinde, muaşeretten hoşlanmadığında uzlaşma ve eşine eğilim gösterme hususunda cimrilik eder. Böyle bir durumda, anlaşma sağlanabilmesi için taraflardan birinin veya her ikisinin kimi haklarından ödün vermesinin herhangi bir sakıncası yoktur.

Ardından yüce Allah şöyle buyuruyor: "Eger iyi davranır ve (haksızlıktan) sakınırsanız, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır."

Burada, iyilik yolundan çıkmasınlar ve takva ilkesini göz ardı etmesinler ve Allah'ın yapıp ettiklerini haber aldığını hatırlasınlar diye erkeklere öğüt verilmektedir. Ki karı-koca muaşereti bağlamında kadınlara zulüm etmesinler, kadınların gönüllü olarak bazı haklarından feragat etmeleri mümkün olsa bile, erkekler onları bazı temel haklarından vazgeçmeye zorlamasınlar.

"Kadınlar arasında adaleti sağlamağa ne kadar uğraşsanız da güç yetiremezsiniz..." Bu ifade, yüce Allah'ın surenin giriş kısmında yer alan, "Aralarında adaleti yerine getiremeyeceginizden korkarsanız, yalnız biriyle evlenin." (Nisâ, 3) ayetiyle; aynı şekilde, "Eger iyi davranır ve (haksızlıktan) sakınırsanız..." ifadesiyle işaret ettiği kadınlar arasında adalet ilkesine göre hareket etmeye ilişkin hükmün açıklaması niteliğindedir. Aslında bu son cümle, belli bir oranda tehdit de içermektedir. Bu ise kadınlar arasında adaletli davranmanın gerçek anlamını teşhis etme açısından insanı şaşkınlığa iten bir ifade tarzıdır. Adalet, ifrat ve tefritin ortası, denge çizgisi demektir. Bu açıdan adaleti teşhis etmek zordan öte zor bir gerçektir. Özellikle kalplerin kadınlara sevgiyle eğilim gösterdiği durumlarda bu zorluk daha da belirginleşir. Çünkü kalpte oluşan

Nisâ Sûresi 127-134 ......................................................... 175

sevgi duygusu, her zaman insan iradesinin etkili olduğu bir olgu değildir.

Böylece yüce Allah, kadınlar arasında gerçek adaleti sağlamanın, yani bir erkeğin eşleri arasında gerçek anlamda orta çizgiyi izlemesinin, ne kadar uğraşsa da güç yetirilemeyecek bir şey olduğunu açıklıyor. Şu hâlde erkeklere düşen, ifrat ve tefrit sayılan taraflardan birine, özellikle tefrit tarafına büsbütün eğilim göstermemeleri, tamamen kapılmamalarıdır. Buna göre, kadınlardan birinin arada bırakılması, yani evli denilmeyecek ve kocasından yararlanamayacak şekilde askıda tutulması, buna karşın evlenemeyecek veya başının çaresine bakamayacak şekilde dul olmaması ve nikâh altında tutulması, tefrit tarafın en somut örneğidir.

Kadınlar arasında adalete uymak bağlamında erkeğin görevi, pratikte onlara eşit davranmasıdır; hiçbir aşırılığa kaçmadan evlilikten doğan haklarını vermesidir. Onlara karşı iyilikle davranması, onlarla muaşeretten tiksindiğini belli etmemesi, onlara karşı kötü bir huy sergilememesi ise mendup, olumlu bir davranıştır. Bu, aynı zamanda Peygamberimizin (s.a.a) eşlerine karşı sergilediği bir tavırdı da.

"Bari birisine tamamen meyledip de digerini askıya alınmış gibi bırakmayın." cümlesi gösteriyor ki, "Kadınlar arasında adaleti saglamaga ne kadar ugraşsanız da güç yetiremezsiniz." cümlesinde mutlak olarak adalet olgusu olumsuzlanmıyor. Dolayısıyla bunu, "Aralarında adaleti yerine getiremeyeceginizden korkarsanız, yalnız biriyle evlenin..." ifadesine ekleyerek, iddia edildiği gibi, Islâm'da birden fazla kadınla evliliğin ortadan kaldırıldığı şeklinde bir sonuca varmak yanlıştır, dayanaksız bir girişimdir. Çünkü, söz konusu cümle [yani, "bâri birisine meyledip de..."

ifadesi] gerçek, realist, aşırılığa, taraf tutmaya hiçbir şekilde kaçmayan, gerçek anlamda denge çizgisinde hareket etmek demek olan adaletin yerine getirilemeyeceğine işaret etmektedir. Hükme bağlanan ise, hiçbir sıkıntıya düşmeksizin amelî olarak uygulanabilen takribî=yaklaşık adalettir.

176 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Öte yandan Peygamberimizin (s.a.a) fiilî sünneti, herkesin görüp duyacağı şekilde bu uygulamayı gerçekleştirmiş olması ve Müslümanlar arasında kesintisiz olarak süregelen birden fazla kadınla evlenme geleneği, yukarıda işaret ettiğimiz vehim menşeli çıkarsamayı geçersiz kılmaktadır.

Kaldı ki, birden fazla kadınla evliliği öngören "O hâlde gönlünüzün rahat ettigi kadınlardan ikişer, üçer ve dörder evlenebilirsiniz." (Nisâ, 3) ayetini objeler dünyasında karşılığı olmayan salt bir zihinsel olgu gibi algılamak, insanları körlüğe sürüklemekten başka bir şey değil ve yüce Allah'ın kelâmına yakışmayan bir ciddiyetsizliktir.

"Eger arayı düzeltir, sakınırsanız, şüphesiz Allah çok bagışlayıcı ve esirgeyicidir." ifadesi, nefret ve anlaşmazlık belirtilerinin baş göstermesi durumunda, erkekleri yapıcılığa teşvik etme amacına yöneliktir. Bunun takvanın gereği olduğunu hatırlatarak, bu olumlu tavrın gereğini vurgulamaktadır. Çünkü takva, peşice bağışlanma ve esirgenmeyi getiriyor. "Anlaşmak (her hâlükârda) daha hayırlıdır." ve "Eger iyi davranır ve (haksızlıktan) sakınırsanız." ifadelerinden sonra buna yer verilmiş olması da, tekit üstüne tekit, vurgu üstüne vurgu konumundadır ve böylece mesele daha da pekiştirilmektedir.

"Eğer (eşler) birbirinden ayrılırsa, Allah bol nimetiyle her birini zenginleştirir." Eğer kadın ve erkek boşanmak suretiyle birbirlerinden ayrılırlarsa, Allah, geniş nimetiyle her birini zengin eder. Konunun mahiyetini esas alarak baktığımızda "zenginleştirme" ifadesiyle, evlilikle ilgili olarak gündeme gelen birbirine ısınma, kaynaşma, cinsel birleşme, kadının giyim ve nafakası gibi bütün olguların kastedildiğini anlıyoruz. Çünkü yüce Allah söz konusu eşlerin birini yalnızca diğeri için yaratmamıştır ki, ayrılmaları durumunda, biri ömrü boyunca başka bir eş bulamasın. Aksine evlilik geleneği, fıtrat menşeli bir sünnettir. Insan türünün bireyleri arasında geçerlidir. Her birey öz doğası gereği buna eğilim gösterir.

"Allah (lütuf ve ihsanıyla) geniştir, hikmet sahibidir. Göklerde ve

Nisâ Sûresi 127-134 .................................................. 177

yerde olanların hepsi Allah'ındır." ifadesi, "Allah bol nimetiyle her birini zenginleştirir." ifadesinin içerdiği hükmün gerekçesi konumundadır.

"Sizden önce kitap verilenlere ve size Allah'tan korkun diye tavsiye ettik." Evlilik ilişkilerinin her aşamasında ve her durumda takva niteliğini esas almaları gerektiğine ilişkin çağrıya bir kez daha vurgu yapılıyor ve takvayı terk etmenin Allah'ın nimetini inkâr etmek, nankörlükte bulunmak anlamına geldiği vurgulanıyor. Gerekçesi de şudur: Allah'a itaat etmek suretiyle sahip olunan takva duygusu, nimetlere karşılık teşekkür etmekten başka bir şey değildir. Ya da Allah korkusunu terk etmenin menşei ancak küfür olabilir. Bu da ya kâfirlerde ve müşriklerde olduğu gibi açık küfür ya da müminlerin fasık olanlarında olduğu gibi gizli ve örtülü küfür olur.

Bu açıklama ile, "Eger inkâr ederseniz, (biliniz ki) göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ındır." ifadesi ile neyin kastedildiği açığa çıkıyor. Yani, eğer size ve sizden öncekilere yaptığımız tavsiyenin gereğini yerine getirmezseniz, bu tavsiyeyi kulak ardı ederseniz, dolayısıyla küfür [Allah'ı inkâr etmek] demek olan veya küfürden kaynaklanan takvasızlık yapar ve Allah'tan korkmazsanız bu, Allah'a hiçbir zarar vermez. O'nun size ve takvanıza ihtiyacı yoktur. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur. O, zengindir, övgüye layıktır.

Desen ki: "Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ındır." sözünün [131 ve 132. ayetlerde] üç kere tekrarlanmış olmasının hikmeti nedir?

Derim ki: Bunlardan ilki, "Allah (lütuf ve ihsanıyla) geniştir, hikmet sahibidir." ifadesinin gerekçeli açıklamasıdır; ikincisi de, "Eger inkâr ederseniz..." ifadesindeki şart cümlesinin cevabı konumundadır. Dolayısıyla açılımı şöyledir: "Eğer inkâr ederseniz, biliniz ki Allah'ın size ihtiyacı yoktur." Bu, aynı zamanda "Allah zengindir, övgüye layıktır." sözünde belirginleşen cevabın da gerekçesidir.

178 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Üçüncüsü ise, yeni bir başlangıçtır; bir açıdan da "dilerse" sözünün gerekçesi konumundadır.

"Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ındır. Vekil olarak Allah yeter." Yüce Allah'ın malik olmasının ne anlama geldiğini şimdiye kadar defalarca anlattık. Allah vekildir; kullarının işlerini yönetir, gidişatlarını düzenler. Yönetici-vekil olarak Allah yeter. Kullarının yönetsel işlerini görürken desteğe ve yardıma ihtiyacı yoktur. Bir toplumun davranışlarından hoşnut olmazsa veya yapıp ettikleri O'nu öfkelendirecek türden davranışlarsa, onları yok edip yerine başkalarını getirmesi ya da onları gerileterek başka bir toplumu ileri çıkarması mümkündür. Ayetlerin akışının desteklediği, daha doğrusu bizzat tanıklık ettiği bu anlam itibariyle, bu ayetin içeriği, bir sonraki ayette yer alan, "Ey insanlar! Allah dilerse sizi götürür." ifadesiyle irtibatlanmış oluyor.

"Ey insanlar! Allah dilerse sizi (geriye) götürür ve başkalarını getirir." Allah'ın bu ümmete ve önceki Ehlikitap toplumlara yönelik tavsiyesi olan takvayı ilke edinmeye ilişkin bir çağrı niteliğindeki akış gösteriyor ki, "dilerse" ifadesinde işaret edilen Allah'ın zenginlik ve ihtiyaçsızlığı, takva olgusuyla ilintilidir.

Bu açıdan şöyle bir anlam elde ediyoruz: Allah tümünüze takva ile donanmanızı tavsiye etti. Şu hâlde ondan korkup sakının. Eğer inkâr ederseniz, onun size ihtiyacı yoktur. O her şeyin sahibidir.

Mülkü üzerinde dilediği gibi, dilediği doğrultuda tasarruf eder. Eğer kendisine kulluk sunulmasını ve kendisinden korkulmasını diler de, siz bu görevi gereği gibi yerine getirmezseniz, O, sizi geriletip sevdiği ve hoşnut olduğu davranışları sergileyen başkalarını öne geçirecek güçtedir. Allah buna kadirdir.

Buna göre, ayet-i kerime muttaki olmayan insanların Allah'tan korkan insanlarla değiştirilebileceklerine işaret etmektedir. Bir rivayete göre,1 bu ayet indiği zaman, Resulullah efendimiz (s.a.a) elini Selman-ı Farisî'nin (r.a) sırtına vurdu ve "Onlar bu adamın soy-

1- Bu rivayet, Tefsir-ul Beydavî'de aktarılmıştır.

Nisâ Sûresi 127-134 .................................................... 179

daşlarıdır." buyurdu. Rivayet, ayetin anlamını destekler niteliktedir. Bunun üzerinde düşünmeye değer.

Diğer bazı müfessirlerin ihtimal dâhilinde gördükleri bir anlam da şudur: Eğer dilerse sizi yok eder, yerinize başka bir kavim var eder veya insanların yerine başka bir canlı türünü var eder. Ne var ki, ayetin akışı böyle bir anlamı ihtimal dışı bırakmaktadır.

Evet böyle bir anlam, "Allah'ın gökleri ve yeri hak ile yarattıgını görmedin mi? Dilerse sizi ortadan kaldırır ve yepyeni bir halk getirir. Bu, Allah'a güç degildir." (Ibrâhim, 19-20) ayeti çerçevesinde ihtimal dâhilinde olabilir ve bu ayete böyle bir anlam vermenin sakıncası yoktur.

"Kim dünya mükâfatını isterse, (bilsin ki) dünyanın da, ahiretin de mükâfatı Allah katındadır. Allah işiten ve görendir." Bu, Allah'tan korkma duygusuyla donanmayı terk eden ve onun tavsiyesini tutmayan kimselerin yanılgılarına dikkat çeken bir diğer açıklamadır.

Bazıları bu ayeti açıklarken şöyle bir yoruma baş vurmuşlar: Bunu yapan kişi [takvayı ilke edinmeyi terk eden ve Allah'ın tavsiyesine uymayan kimse], eğer dünya ödülü ve ganimeti için yapmışsa büyük bir yanlışlık yapmıştır. Çünkü dünyanın ve ahiretin ödülü birlikte Allah katında, O'nun eli altındadır. Öyleyse, bu insana ne oluyor ki, ödüllerin en değersizine talip oluyor, en onur vericisini veya ikisini birden istemiyor?

Ancak ayetten maksadın -gerçi Allah doğrusunu herkesten daha iyi bilir- şu olması ihtimali daha belirgindir: Dünya ve ahiret ödülü, dünya ve ahiret mutluluğu birlikte Allah katındadırlar. Dolayısıyla dünya ödülü ve mutluluğunu isteyenin bile O'na kulluk sunarak yaklaşması gerekir. Çünkü insan, mutluluğu ancak Allah'ın yasalaştırdığı dinine uymakla elde edilen takva duygusuyla donanması durumunda yakalayabilir. Din, gerçek mutluluk yolundan başka bir şey değildir. Allah'ın kendi katından vermediği ödül ve sevabı, bir insanın elde etmesi mümkün müdür? Değil mi ki, Allah işitendir, görendir.

180 ................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

AYETLERIN HADISLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, Ibn-i Cerir ve Ibn-i Münzir, Said b. Cübeyr'in şöyle dediğini rivayet ederler: "Cahiliye döneminde, sadece malı idare edebilecek ve çalışabilecek adamlar mirasçı olabiliyorlardı.

Küçük çocuklara ve kadınlara mirastan bir pay verilmezdi. Nisâ suresinde miras paylaşımı ile ilgili hükümleri içeren ayetler nazil olunca, bu durum insanların gücüne gitti. Dediler ki: 'Malı yönetmesini beceremeyen küçük çocuklarla, onlarla aynı durumda olan kadınlar mirasçı mı olacaklar? Erkekler gibi onlar da mı mirastan pay alacaklar?' Bu konuda gökten bir açıklamanın gelmesini beklediler. Baktılar ki, bu konuda gökten bir haber gelmiyor, dediler ki: 'Eğer bu hüküm bu şekilde kesinlik kazanırsa, ona uymak kaçınılmaz olur.' Sonra 'Gidip Peygambere sorun.' dediler."

"Bunun üzerine şu ayet indi: Senden, kadınlar hakkında fetva istiyorlar. De ki: Onlara ilişkin olarak; kendilerine yazılanı vermediginiz ve kendileriyle evlenmekten yüz çevirdiginiz yetim kadınlar ve zavallı çocuklarla ilgili olarak kitapta -yani, surenin giriş kısmında- size okunanlar hakkında ve yetimlere karşı adil davranmanız yönünde Allah size fetva veriyor."

Aynı eserde, Abd b. Hamid ve Ibn-i Cerir, tefsirini sunduğumuz ayet hakkında Ibrahim'den şöyle rivayet ederler: "Cahiliye dönemindeki Araplar, bir cariye öksüz ve çirkin olsaydı, mirasını vermezlerdi. Onu evlenmekten alıkoyarak bir yere hapsederlerdi. Böylece onun mirasına kendileri konmuş olurlardı. Işte yüce Allah bu ayeti, böyleleri hakkında indirdi."

Ben derim ki: Bu anlamı destekler mahiyette birçok rivayet, çeşitli kanallardan gerek Şiîler ve gerekse Sünnîler tarafından aktarılmıştır.

Bunların bir kısmına surenin başlarında yer verdik. Mecma-ul Beyan adlı tefsirde, "kendilerine yazılanı vermediginiz" ifadesiyle ilgili olarak deniliyor ki: "Onlara yazılan şeyden maksat, mirasta kendileri için öngörülen paydır. Ve bu değerlen-

Nisâ Sûresi 127-134 .................................................... 181

dirme İmam Bâkır'dan (a.s) rivayet edilmiştir."

Tefsir-ul Kummî'de, "Eger bir kadın, kocasının serkeşliginden yahut kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse..." ayetiyle ilgili olarak deniliyor ki: "Bu ayet, Muhammed b. Mesleme'nin kızı hakkında inmiştir. Râfi b. Hadîc'in karısıydı. Kadın biraz yaşlıcaydı.

Rafi onun üzerine kuma alarak genç bir kadın getirdi. Dolayısıyla bu genç kadın, Muhammed b. Mesleme'nin kızından daha çok hoşuna gidiyordu, bunu ondan daha güzel buluyordu. Muhammed b. Mesleme'nin kızı ona dedi ki: 'Gördüğüm kadarıyla sen benden yüz çeviriyor, diğer eşini bana tercih ediyorsun.' Râfi, 'O gençtir, hoşuma gidiyor ve bana göre o daha güzel görünüşlüdür. Eğer istersen, onun yanında iki veya üç gün kalayım, senin yanında da bir gün kalayım.' dedi."

"Fakat Muhammed b. Mesleme'nin kızı bunu kabul etmedi. Bunun üzerine Râfi onu boşadı. [Ardından onunla anlaştı ve tekrar evine getirdi; ama geçimsizlik nedeniyle] ikinci defa yine boşadı.

[Üçüncü kez o kadını evine getirmeye gitti. Ancak önceki olaylar gündeme geldi ve] kadın dedi ki: 'Allah'a andolsun ki, benimle onu eşit tutmanın dışında hiçbir öneriye razı olmam. Allah, 'Zaten nefisler cimrilige hazır duruma getirilmiştir." buyuruyor.' Dolayısıyla Muhammed b. Mesleme'-nin kızı payına razı olmadı ve kocasını paylaşmakta cimrilik gösterdi. Râfi, razı olmaması durumunda onu üçüncü kez boşayacağını bildirdi. Bu sefer kadın kocasını bırakmama yönünde cimrilik gösterdi ve paylaşıma razı oldu."

"Bunun üzerine yüce Allah şöyle buyurdu: 'Aralarında anlaşma yapmalarında onlara günah yoktur. Anlaşmak (her hâlükârda) daha hayırlıdır.' Kadın razı olup ortalık durulunca, adam ikisi arasında adaleti tutmakta güçlük çekti, adaleti sağlamağa güç yetiremedi. Bunun üzerine şu ayet indi: 'Kadınlar arasında adaleti saglamaga ne kadar ugraşsanız da güç yetiremezsiniz; bari birine tamamen meyledip digerini askıya alınmış gibi bırakmayın.'

Yani, sürekli birinin yanına gidip ötekisini boşlukta bırakmayın. Ne dul, ne de evli biri olarak ortada kalmış gibi yapmayın. Dolayısıyla

182 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

bu gibi durumlarda ayetin geçerli kıldığı yöntem şundan ibarettir:

Eğer kadın kocasının yanında kalmaya ve kocasıyla anlaştığı hususlara uymaya razı olursa, kocası için de, kadın için de, bir sakınca yoktur. Ama eğer kadın anlaşma yanlısı olmaz ve kocasının koştuğu şartları kabul etmezse, bu durumda kocasının onu boşamaktan veya ikisini eşit tutmaktan başka seçeneği kalmaz."

Ben derim ki: Bu hadis ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, Malik, Abdurrezzak, Abd b. Hamid, Ibn-i Cerir, Ibn-i Münzir ve Hakim -sahih olduğunu belirterek- tarafından özet olarak rivayet edilmiştir. ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Tayalisî, Ibn-i Ebi Şeybe, Ibn-i Rahe-veyh, Abd b. Hamid, Ibn-i Cerir, Ibn-i Münzir ve Beyhaki, Hz. Ali b. Ebu Talip'ten (a.s) şöyle rivayet ederler: Ona bu ayetle ilgili bir soru soruldu. Cevap olarak buyurdu ki: "Burada kastedilen, iki eşli bir adamdır. Eşlerden biri artık iyice çökmüş (yaşlı) veya çirkindir.

Adam bunu boşamak ister. Fakat boşanmamak karşılığı olarak bir gece onun yanında, birkaç gece de öbür eşinin yanında kalmak üzere anlaşırlar. Kadının kendi isteği ile verdiği bu ödünün herhangi bir sakıncası yoktur. Fakat kadın kararından dönerse, erkeğin eşlerini eşit tutması bir zorunluluktur."

el-Kâfi adlı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle Halebi kanalıyla Imam Cafer Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet eder: "Ona, 'Eger bir kadın, kocasının serkeşliginden yahut kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse...' ayetinin anlamını sordum. Bana şu karşılığı verdi: 'Bir kadın bir adamla evli olur. Fakat adam ondan hoşlanmaz. Ona, seni boşamak istiyorum, der. O da der ki: 'Yapma. Senin benden dolayı dile düşmeni, şamata konusu olmanı istemem. Fakat ben geceleyin beraber olma hususunda her şeyi sana bırakıyorum. Bunun dışındaki diğer haklarımdan da vazgeçiyorum;

beni kendi hâlime bırak.' Işte, 'Aralarında anlaşma yapmalarında onlara günah yoktur.' ayetindeki anlaşmadan maksat budur."

[Furu-u Kâfi, c.6, s.145]

Ben derim ki: Bu anlamı destekleyen başka rivayetler, el-

Nisâ Sûresi 127-134 ....................................................... 183

Kâfi'de ve Tefsir-ul Ayyâşî'de1 yer almaktadır.

Tefsir-ul Kummî'de, "Zaten nefisler cimrilige hazır duruma getirilmiştir."

ifadesiyle ilgili olarak deniliyor ki: "Cimrilik çeşitli kısımlara ayrılır. Bir kısmı insanın tercih ettiği, bir kısmı da insanın tercih etmediği şeylerle ilgilidir."

Tefsir-ul Ayyâşî'de Hişam b. Salim'in Imam Cafer Sadık'tan (a.s), "Kadınlar arasında adaleti saglamaga ne kadar ugraşsanız da güç yetiremezsiniz." ifadesiyle ilgili olarak şöyle rivayet ettiği belirtilir: "Yani, sevgi hususunda [onlar arasında tam adaleti sağlayamazsınız]." [c.1, s.279, h:285]

el-Kâfi'de müellif kendi rivayet zinciriyle Nuh b. Şuayb ve Muhammed b. Hasan'dan şöyle rivayet eder: "Ibn-i Ebi'l Avca, Hişam b. Hakem'e sordu ki: 'Allah hikmet sahibi değil midir?' O, 'Evet, Allah hüküm verenlerin en hikmetlisidir.' diye cevap verdi. 'Öyleyse bana, 'O hâlde gönlünüzün rahat ettigi kadınlardan ikişer, üçer ve dörder evlenebilirsiniz. Aralarında adaleti yerine getiremeyeceginizden korkarsanız, yalnız biriyle evlenin.' ayetinden haber ver. Bu ayetin hükmü farz değil midir?' diye sordu. O, 'Evet' dedi. Sonra dedi ki: 'O hâlde, 'Kadınlar arasında adaleti saglamaga ne kadar ugraşsanız da güç yetiremezsiniz; bari birisine tamamen meyledip de digerini askıya alınmış gibi bırakmayın.' ayetinden haber ver. Hangi hikmetli kişi böyle bir söz söyler?' Hişam b. Hakem buna verecek cevap bulamadı."

"Sonra kalkıp Medine'ye Imam Cafer Sadık'ın (a.s) yanına gitti.

Imam ona, 'Ne hac, ne de umre vakti olmayan bu zamanda niye geldin?' diye sordu. Dedi ki: 'Evet böyle bir zamanda geldim. Sana feda olayım. Çünkü önemli işim var. Ibn-i Ebi'l Avca bana bir soru sordu ki, buna verecek cevap bulamadım.' Imam, 'Nedir bu soru?' diye sordu. Hişam olayı anlattı."

"Imam Cafer Sadık (a.s) ona şöyle dedi: 'O hâlde gönlünüzün 1- [Tefsir-ul Ayyâşî, c.1, s.278, h:284.]

184 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

rahat ettigi kadınlardan ikişer, üçer ve dörder evlenebilirsiniz.

Aralarında adaleti yerine getiremeyeceginizden korkarsanız, yalnız biriyle evlenin.' ayetinde nafaka kastedilmiştir. 'Kadınlar arasında adaleti saglamaga ne kadar ugraşsanız da güç yetiremezsiniz;

bari birisine tamamen meyledip, digerini askıya alınmış gibi bırakmayın.' ayetinde ise, sevgi kastedilmiştir."

Râvi der ki: "Hişam, Ibn-i Ebi'l Avca'ya bu cevabı ulaştırınca, 'Allah'a andolsun ki bu cevap, senin fikrin değildir.' dedi." [Füru-u Kâfi, c.5, s.362]

Ben derim ki: Benzeri bir hadis Tefsir-ul Kummî'de de rivayet edilmiştir. Buna göre, zındıklardan biri Ebu Cafer el-Ahvel'e aynı meseleyle ilgili olarak bir soru yöneltir. Bunun üzerine Ebu Cafer Medine'ye gider. Imam Sadık'a (a.s) bunun cevabını sorar. O da yukarıdakinin aynısı olan cevabı verir. Ebu Cafer adamın yanına döner ve cevabı ona iletir. Adam ise, "Sen bu cevabı Hicaz'dan getirdin" der.

Mecma-ul Beyan adlı tefsirde, "askıya alınmış gibi bırakmayın." ifadesi, şu şekilde açıklanıyor: "Kendisine meyledip yöneldiğiniz kadını, ne evli, ne de boşanmış gibi bir hâlde tutmayın. Bu değerlendirme Imam Bâkır ve Imam Sadık'tan (a.s) rivayet edilmiştir."

Aynı eserde, Peygamber efendimizle (s.a.a) ilgili olarak şöyle rivayet edilir: "O, eşleriyle yatma hususunda eşitliği gözetir, sonra da şöyle derdi: Allah'ım! Bu, benim elimden gelen kendi paylaşımımdır.

Senin elinde olan, fakat benim elimde olmayan diğer hususlardan dolayı beni kınama!"

Ben derim ki: Ulemanın çoğunluğu, bu hadisi çeşitli kanallardan aktarmıştır. "Senin elinde olan, fakat benim elimde olmayan" dan maksat, kalben duyulan sevgidir. Ancak bu rivayette belli bir zaaf vardır. Çünkü yüce Allah, kulunu elinde olmayan bir şeyden dolayı kınamayacak kadar yücedir. Çünkü O, "Allah, hiç kimseyi verdigi imkândan fazlasıyla yükümlü kılmaz." (Talâk, 7) buyurmuştur.

Peygamberimiz (s.a.a) de, olanı var etsin diye istekte

Nisâ Sûresi 127-134 ..................................................... 185

bulunmayacak kadar Rabbinin yüceliğini takdir edecek konumdadır.

el-Kâfi'de Ibn-i Ebu Leyla'ya isnaden deniliyor ki: "Bana Asım b. Hamid şöyle anlattı: Bir ara Imam Cafer Sadık'ın (a.s) yanında bulunuyordum.

Adamın biri yanına geldi ve muhtaç durumunda oluşundan şikayet etti. Imam (a.s) evlenmesini emretti. Fakat yoksulluğu gittikçe şiddetlendi. Bir kez daha Imamın yanına geldi ve durumunun ne olacağını sordu ve 'Ihtiyaçlarım gittikçe şiddetlenip arttı.' dedi. Imam buyurdu ki: 'Eşinden ayrıl.' Sonra bir kez daha Imamın yanına geldiğinde ona durumunu sordu ve 'Servet edindim ve durumum iyileşti.' dedi."

"Bunun üzerine Imam Sadık (a.s) buyurdu ki: Sana Allah'ın emrettiği iki hususu emrettim. Biri şudur: 'Içinizdeki bekârları, kölelerinizden ve cariyelerinizden iyi olanları evlendirin. Eger bunlar fakir iseler, Allah kendi lütfu ile onları zenginleştirir. Allah (lütuf ve ihsanıyla) geniştir ve her şeyi bilendir.' (Nûr, 32) Diğeri de, 'Eger (eşler) ayrılırsa, Allah bol nimetiyle her birini zenginleştirir.' (Nisâ, 130) ayetidir." [Füru-u Kâfi, c.5, s.331, h:6]

186 .............................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Nisâ Sûresi 135 ........................................................... 187

135- Ey inananlar! Kendinizin, ana-babanızın ve yakınlarınızın aleyhinde olsa bile, adaleti tam yerine getirerek Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir olsalar da Allah onlara daha yakındır. Öyleyse doğruluktan sapmayasınız diye heveslerinize uymayın. Eğer (şahitlik ederken) eğriltirseniz yahut (şahitlik etmekten) kaçınırsanız, (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan şüphesiz haberdardır.

AYETİN AÇIKLAMASI


"Ey inananlar!... adaleti tam yerine getirerek Allah için şahitlik eden kimseler olun." Ayetin orijinalinde geçen "kıst" kelimesi adalet demektir. Adaleti ayakta tutmak, gereğini yapmak ve adaleti korumak anlamına gelir. Şu hâlde adaleti ayakta tutanlardan maksat, onu en tam ve en mükemmel şekilde uygulayanlar; kişisel arzu, tutku ve heves, duygusallık, korku, herhangi bir çıkar beklentisi gibi bir şey yüzünden adalet ilkesinden sapmayanlardır.

Bu nitelik, hakka tâbi olmanın, onu zayi olmaktan korumanın en yakın etkeni ve kusursuz nedenidir. Bunun bir gereği de şahitliği eda e-derken ve şahitlikte bulunurken doğruyu söylemektir.

Bundan da anlaşılıyor ki, şahitliğe ilişkin hükmün açıklanması amacına yönelik olan bu ayete, yukarıda değindiğimiz bu nitelikle başlanması, ardından şahitlik niteliğinden söz edilmesi, genel bir nitelikten bu genel niteliğin kapsamındaki ayrıntı konumundaki bir başka niteliğe aşamalı olarak geçişe ilişkin bir örnektir. Sanki demek isteniyor ki: Allah için şahitlik edenlerden olun. Ama bu, sizin için, adaleti eksiksiz ve tam yerine getirenler olmadığınız sürece kolay olmayacaktır. Şu hâlde, Allah için şahitlik edenler olabilmeniz için adaleti tam yerine getirenler olun.

"Şuhedâe lıllah=Allah için şahitlik eden kimseler" ifadesindeki "lâm" harfi, amaç bildirmeye yöneliktir. Yani, şahitlik edenler olun ki, şahitliğiniz Allah için olsun. Nitekim yüce Allah bir ayette şöyle buyurmuştur: "Şahitligi Allah için yapın." (Talâk, 2) Şahitliğin Allah için olmasının anlamı, onun hakka tâbi olması, hakkın açığa çıkması ve hakkın ihya edilmesi amacına yönelik olmasıdır. Nitekim bunu şu ifade de açıklamaktadır: "Öyleyse dogruluktan sapmayasınız diye heves-lerinize uymayın."

"Kendinizin, ana-babanızın ve akrabalarınızın aleyhinde olsa bile" Kendinizin, ana-babanızın ve akrabalarınızın çıkarının aksine olsa bile, adaletin gereğini yapın. Kendi çıkarlarınıza, anne-ba-banıza ve akrabalarınıza yönelik sevginiz sizi adaletten sapmaya veya adaleti terk etmeye sürüklemesin. Buna göre şahitliğin insanın kendisinin, anne-babasının veya akrabalarının aleyhinde olması, üstlendiği şahitliğin sonuçta kendisinin veya anne-babasının ya da akrabalarının durumuna zararlı olması demektir.

Zarara uğrayan kişi aracısız ve doğrudan aleyhinde şahitlikte bulunulan biri olabilir. Bir insanın babası ile bir başkası anlaşmazlığa düşmeleri ve insanın babasının aleyhine şahitlikte bulunması gibi. Zarar dolaylı ve aracılı da olabilir. Iki insanın anlaşmazlığa düşmeleri, şahitlikte bulunan kişinin yaptığı şahitlikten dolayı onlar tarafından zarara uğratılması yani, anlaşmazlığa taraf olanlardan birinin şahide zarar vermesi gibi.

"(Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir olsalar da Allah onlara daha yakındır." Arada iki şıklığı bildiren "ev" edatı olmasına rağmen tesniye zamirinin ["bihima"] zengin ve fakire dönük olması, zengin ve fakir nitelemesi ile meçhul bir varsayımın kastedilmiş

188 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

olmasından dolayıdır. Dolayısıyla bu nitelemeler, olayların meydana gelişleri ve yinelenişleri oranında yinelenirler. Mesela bir olayda zenginken insan, bir başkasında fakir olabilir. Şu hâlde konuya iki şıklılık hâlinde açıklama getirmek, açıklama amacına yönelik açıklamadaki varsayım hasebiyledir. Oysa bu iki şık, realitede ancak iki olayda tahakkuk bulabilir, bir olayda değil. Bazı bilginler de bu yönde görüş belirtmişlerdir.

Bu bakımdan ifadenin anlamı şudur: "Allah zengine, zenginliği hâlinde daha yakındır. Fakire de fakirliği hâlinde daha yakındır."

Buna göre, verilmek istenen mesaj -gerçi Allah doğrusunu herkesten daha iyi bilir- şu olsa gerektir: Zenginin zenginliği sizin haktan sapıp ona eğilim göstermenize, fakirin fakirliği de sizin haktan ayrılarak onun hâlini gözetmenize neden olmasın. Aksine, şahitliği yüce Allah için yapın. Sonra O'nu zenginle ve fakirle baş başa bırakın.

O her ikisine de daha yakındır ve onların durumuna karşı herkesten daha çok merhametlidir. O'nun rahmetinin bir gereği de hakkı, tâbi olunması zorunlu olan ve adaleti de gözetilmesi, yerine getirilmesi istenen, teşvik edilen bir olgu kılmasıdır. Adalete uymak ve hakkı üstün tutmak, insan türünün mutluluğunun temel koşullarından biridir. Bu sayede hem zenginin konumu güçlenir.

Hem de yoksulun durumu düzelmiş olur.

Zengin veya fakirden biri, bir olayın veya birkaç olayın şahsında sapkın veya terkedilmiş bir şahitlikten dolayı bir menfaat elde etmiş olsa bile, bu ancak hakkın zaafa uğraması ve adaletin öldürülmesi ile mümkün olabilir. Bunun adı, batılın güçlenmesi, buna karşın zorbalığın ve zulmün hayat bulmasıdır. Bu, ölümcül bir hastalıktır; insanlığın tükenişidir.

"Öyleyse doğruluktan sapmayasınız diye heveslerinize uymayın." Yani, nefsin heveslerine, kişisel arzularına uymak ve Allah için şahitlikte bulunmayı terk etmek suretiyle haktan ve adaletten sapmaktan korkun. Bu durumda, ifadenin orijinalinde geçen "en ta'dilu" kelimesi, "meful-ü leh"tir. Bir "lâm" takdir edilerek "uyma" ile ilin-tilendirilmesi de mümkündür. Yani, heveslerinize uymayın ki

Nisâ Sûresi 135 ............................................................ 189

doğruluktan saparsınız.

"Eğer eğriltirseniz yahut kaçınırsanız, (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan şüphesiz haberdardır." Ayetin orijinalinde geçen "telvû" kelimesi, "leyy" kökünden, eğmek anlamındadır. Nitekim "leyy-el lisân" yani, dili eğip büktü. Dolayısıyla şahitlikte dili eğip bükmek, eğriltmek ve şahitliğin konusunu çarpıtmaktan kinayedir. Yine ayetteki "tu'rizû=kaçınırsanız" kelimesi, ta baştan şahitliği terk etmek ve şahitlik etmekten kaçınıp yüz çevirmektir.

Bazıları "telvû" kelimesini "vela, yeli, velayeten=üstlenmek" kökünden geldiğini varsayarak "ve in telû" şeklinde okumuşlardır.

Buna göre ifadenin anlamı şudur: Eğer şahadet işini üstlenir ve şahitlikte bu-lunursanız yahut şahitlikten kaçınırsanız, biliniz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır, sizi yapıp ettiklerinizden dolayı cezalandırır.

AYETİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


Tefsir-ul Kummî'de Imam Cafer Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Bir müminin bir başka mümin üzerinde yedi hakkı vardır. Bunların içinde uyulması en gerekli olanı, kişinin kendisinin ve anne-babasının aleyhine bile olsa hakkı söylemesidir, onları gözeterek adına haktan sapmamasıdır." Imam bunu söyledikten sonra şu ayeti okudu: "Öyleyse dogruluktan sapmayasınız diye heveslerinize uymayın. Eger (şahitlik ederken) egriltirseniz yahut kaçınırsanız..." ve "yani, haktan yüz çevirirseniz." buyurdu.

Ben derim ki: Burada "Adaleti tam yerine getirerek Allah için şahitlik eden kimseler olun." ifadesinin genel olduğundan hareketle şahitlik anlamının mutlak olarak hakkı kapsayacak şekilde genelleştirilmesi söz konusudur.

Mecma-ul Beyan adlı tefsirde belirtildiğine göre, bazı müfessirler tarafından ifadeye şöyle bir açıklama da getirilmiştir: "Ayetin orijinalinde geçen 'in telvû' kelimesi, şahadeti değiştirir ve saptırırsanız;

'ev tu'rizû' kelimesi, şahitliği gizlerseniz anlamındadır." Mü-

190 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

ellif, bu değerlendirmenin Imam Bâkır'dan (a.s) rivayet edildiğini belirtmiştir.

Nisâ Sûresi 136-147 ........................................................... 191

192 ................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

136- Ey inananlar! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba inanın. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, şüphesiz koyu bir sapıklığa düşmüştür.

137- Iman edip sonra inkâr eden, sonra yine iman edip tekrar inkâr eden, sonra da inkârları artmış olan kimseleri Allah, ne bağışlayacak, ne de doğru yola iletecektir.

138- Münafıklara, kendileri için acı bir azap olduğunu müjdele! 139- Onlar, inananları bırakıp da kâfirleri dost edinirler. Onların yanında mı izzet (güç ve şeref) arıyorlar? Doğrusu izzet bütün olarak Allah'ındır.

140- O, kitapta size şöyle indirmiştir ki: Allah'ın ayetlerinin inkâr edildiğini yahut alaya alındığını işittiğinizde, bundan başka bir söze geçinceye kadar kâfirlerle bir arada oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Doğrusu Allah, münafıkların ve kâfirlerin tümünü cehennemde toplayacaktır.

141- Onlar sizi gözetleyip dururlar. Eğer size Allah'tan bir zafer (nasip) olursa, "Sizinle beraber değil miydik?" derler. Şayet kâfirlere bir pay çıkarsa, "Size üstünlük sağlayarak sizi müminlerden korumadık mı?" derler. Artık Allah, kıyamet günü aranızda hükme-

Nisâ Sûresi 136-147 ....................................................... 193

decek ve müminlere karşı kâfirlere asla yol (kanıt ve delil) vermeyecektir.

142- Münafıklar Allah'ı aldatmağa çalışırlar. Oysa O, onları aldatmaktadır.

Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah'ı da pek az anarlar.

143- Arada (imanla küfrün arasında) yalpalayıp dururlar. Ne bunlara (müminlere bağlanırlar), ne de onlara (kâfirlere). Allah'ın şaşırttığı kimseye asla bir (çıkar) yol bulamazsın.

144- Ey inananlar! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin.

Allah'a, aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz? 145- Şüphe yok ki münafıklar ateşin en alt tabakasındadırlar.

Artık onlara asla bir yardımcı bulamazsın.

146- Ancak tövbe edenler, durumlarını düzeltenler, Allah'a sımsıkı sarılanlar ve dinlerini sırf Allah için yapanlar başka. Işte onlar (gerçek) müminlerle beraberdirler. Allah da yakında müminlere büyük bir mükâfat verecektir.

147- Eğer şükreder ve inanırsanız, Allah size niçin azap etsin? Allah şükrün karşılığını veren ve (her şeyi) bilendir.

AYETLERİN AÇIKLAMASI


"Ey inananlar! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba...

inanın." Burada müminlere [iman ettikleri hâlde] ikinci kez iman etmeleri emrediliyor. Bunun [ikinci kez iman etmelerine emredilmesinin]

karinesi de, ikinci imanın konusu olan "Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdigi kitaba..." ifadesindeki ayrıntıdır.

Yine teker teker sayılan bu hususların her birine iman etmeyi terk etme üzerine dile getirilen tehdit ve azap vaatleri de aslında müminlerin icmalî imanlarını söz konusu gerçekleri kapsayacak şekilde yaygınlaştırmalarına yönelik bir emir olduğuna ilişkin karinelerdir.

Çünkü bunlar birbirleriyle bağlantılı, birbirini gerektirici bilgilerdir.

194 ............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Söz gelimi; Allah'tan başka ilâh yoktur. En güzel isimler ve en yüce sıfatlar O'nundur. Bunlar da O'nun varlıkları yaratmasını, onları doğruluğa ve mutluluğa yöneltmesini, sonra onları hesaplaşma günü için diriltmesini gerektirmektedir. Bu ise ancak müjdeleyici ve uyarıcı peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların indirilmesi ile mümkündür. Peygamberlerin insanlar arasında bu kitaplar doğrultusunda hükmetmeleri ve onlara dünya ve ahirete ilişkin bilgiler, şeriat ve hüküm kurallarını öğretmeleriyle gerçekleşebilir.

Şu hâlde, bu bilgiler ve gerçeklerden sadece birine inanmak yetmez, tümüne istisnasız inanmak gerekir. Bunların bir kısmını benimseyip bir kısmını inkâr etmek açıktan yapılıyorsa küfür, gizlice yapılıyorsa münafıklıktır. Bir müminin yukarıdaki gerçeklerin bir kısmını reddetmekle sonuçlanacak bir yolu tutması da bir tür nifaktır. Müminlerin toplumundan ayrılıp kâfirlerin toplumuna katılarak onların yönetimi altına girmek ve onları dost edinmek, onların imanın ve iman ehlinin aleyhine gerçekleştirdikleri bazı girişimleri, hakkı ve hak ehlini alaya almalarını onaylamak gibi. Bu nedenle yüce Allah, bu ayetin he-men ardından münafıkların durumunu açıklayan, onlara yönelik elem verici azap tehdidini içeren bir ifadeye yer vermiştir.

Bizim bu değerlendirmemizi, ayetin zahiri desteklemektedir ve bu değerlendirme bazı tefsir bilginlerinin şu yorumlarından daha isabetlidir. "Ey zahiren Allah'a ve Elçisine inananlar ve bunu dilleriyle söyleyenler! Batınen de inanın ki, zahirinizle batınınız uyuşsun." Yine bazı tefsir bilginleri demişlerdir ki: "inanın" ifadesi, "inanmakta sebat gösterin, imanınız üzere sabit olun." demektir.

Bazılarına göre de hitap, Ehlikitap müminlerine yöneliktir. Yani, ey Ehlikitap olup da iman edenler! Allah'a, Peygamberine ve Peygamberine indirdiği kitaba, yani Kur'ân'a inanın.

Gerçi bu yorumlar, özü itibariyle doğrudurlar; ancak ifadenin akışından algıladığımız karineler farklı bir noktayı göstermektedir.

Ayrıca yukarıdaki yorumların en isabetsizi de sonuncusudur.

"Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gü-

Nisâ Sûresi 136-147 .................................................. 195

nünü inkâr ederse, şüphesiz koyu bir sapıklığa düşmüştür." Ayetin, "Ey inananlar! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdigi kitaba ve daha önce indirdigi kitaba inanın." şeklindeki birinci kısmı, bunların tümünün bir tutulmasına yönelik bir çağrı niteliğindedir.

Çünkü bu bütünün parçaları bir bütündürler ve birbirlerinden ayrılmazlar.

Dolayısıyla ayrıntı nitelikli ikinci ifadeye yer verilmesi, tümüne inanmadan öte her birine teker teker inanmanın ve herhangi birinin inkâr edilmesiyle, koyu sapıklığa düşmenin kaçınılmazlığını açıklama amacına yönelik olması nedeni iledir. Buna göre ifadenin anlamı şöyledir: Kim Allah'ı veya meleklerini ya da kitaplarını yahut elçilerini yahut da ahiret gününü inkâr ederse... Yani, kim imanın bu cüzlerinden birini inkâr ederse, şüphesiz koyu ve uzak bir sapıklığa düşmüş olur.

Şu hâlde, ayette işaret edilen olguların cem edatı olan "vav" harfiyle birbirlerine atfedilmiş olması, onların aynı hüküm altında toplandıkları yani, tümünün aynı konu ve tek hüküm etrafında birleşmeleri anlamına gelmez. Bunu derken, ancak tümünü inkâr etmenin uzak bir sapıklığa düşmek olduğu, teker teker inkârın böyle olmadığı şeklinde bir sonucun çıkarsanmaması gerektiğini kastediyoruz. Kaldı ki, Kur'ân ayetleri, bu ayette ayrıntı şeklinde sayılan hususların her birini inkâr etmenin küfür olduğunu açık bir şekilde ifade etmektedir.

"İman edip sonra inkâr eden, sonra yine iman edip tekrar inkâr eden, sonra da inkârları artmış olan kimseleri Allah, ne bağışlayacak, ne de doğru yola iletecektir." Eğer bu ayeti, öncesinden ve sonrasından kopararak ele alırsak, yüce Allah'ın onu iman edip ardından inkâr etmek, sonra tekrar inanıp ardından tekrar inkâr etmek, sonra küfrünü gittikçe arttırmak suretiyle tekrar tekrar irtidat eden mürtetlere öngördüğü cezayı ifade etmiş olur. Yüce Allah da durumları bundan ibaret olan bu adamları bağışlamamakla, bir yola hidayet etmemekle tehdit ediyor. Böyleleri için Allah'ın rahmetinden yana bir beklenti söz konusu olmaz. Çünkü iman üzere süreklilik ve sebat göstermemişlerdir, istikrarsızlık örneği sergilemişlerdir. Allah-