El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân–c.5
 



Nisâ Sûresi 105-126 ......................... 153

kuşku götürmez bir gerçek olduğu kabul edilerek sunulan bir soruyla, insanın kesinlikle dinsiz olamayacağı, en güzel dininse göklerde ve yerde bulunan her şeyin sahibi olan Allah'a teslim olmak olduğu, O'na kulluk sunularak boyun eğmenin, fıtrat dini olan Ibrahim'in hanîf dini doğrultusunda amel etmenin bir zorunluluk olduğu vurgulanıyor. Bu çerçevede [bu nedenle] yüce Allah'ın, iyilik yaparak kendini ilk kişi olarak Allah'a teslim eden, hanîf dinine tâbi olan İbrahim'i dost edindiği belirtiliyor.

Fakat ilâhî dostluğu, insanlar arasında geçerli olan dostluk gibi algılamamak gerekir. Insanlar arasındaki dostluk hak ve batılın her türlüsünün üstünde tutulur. Bu da onlar için ölçüsüzlüğün ve zorbalığın, tahakkümün kapısını açar. Yoksa yüce Allah her şeyin sahibidir ve hiçbir şeyin O'nun üzerinde sahipliği söz konusu değildir. Her şeyi kuşatmıştır, kuşatılması söz konusu olmaz.

Bu bakımdan insanlar arasındaki efendilere, başkanlara ve krallara benzemez. Çünkü efendiler, başkanlar ve krallar kölelerine ve yurttaşlarına bir şey vermedikçe onlardan bir şey alamazlar. Bazılarını diğer bazılarının aracılığıyla ezerler. Bir gruba başka bir grubun desteğiyle egemen olurlar. Bu nedenledir ki, iradeleri herkesin iradesiyle çeliştiği zaman yerlerinde kalamazlar. Aksine makamlarından alaşağı olurlar ve zayıflıkları ortaya çıkar.

Buradan hareketle, "din bakımından daha iyi kim vardır?" ifadesinin ardından, "Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah'ındır ve Allah her şeyi kuşatmıştır." ifadesine yer verilmesinin nedeni açıklık kazanmış olur.

AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


Tefsir-ul Kummî'de şöyle deniyor: "Allah'ın sana gösterdigi şekilde...

sana kitabı hak ile indirdik..." ayetinin iniş sebebi hakkında şöyle deniyor: "Ubeyrikoğullarından Hıristiyan bir topluluğa mensup üç kardeş vardı ve bunlar münafıktılar. Isimleri Beşir, Bişr ve Mübeş-şir idi. Bunlar, Bedir Savaşına katılmış biri olan Numan

154 ........................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

oğlu Katade'nin amcasının evinin duvarını delerek içeri girmiş, onun ailesi için depoladığı bazı yiyecekleri, bir kılıcı ve bir zırhı çalmışlardı."

"Katade bu durumu Resulullah'a (s.a.a) şikayet etti ve dedi ki:

'Ya Resulullah, bir grup insan, amcamın evinin duvarını delerek içeri girdiler ve onun ailesi için depoladığı yiyecekleri, bir kılıç ve bir zırh çaldılar. Bunu yapanlar kötü bir aileye mensupturlar.' Bunların [genelde] görüş bakımından birlikte oldukları mümin birisi vardı, adı Lebid b. Sehl idi. Ubeyrikoğulları Katade'ye dediler ki: 'Bu, Lebid b. Sehl'in işidir.' Lebid bunu duyunca kılıcını aldı ve onlara karşı meydan okudu. Dedi ki: 'Ey Ubeyrikoğulları, beni hırsızlıkla mı suçluyorsunuz? Hâlbuki, siz benden daha çok hırsızlığa yakışırsınız?

Kaldı ki, sizler Resulullah'ı (s.a.a) hicveden ve bu hicivlerinizi Kureyşlilerin üzerine atan, onlara mal eden münafıklarsınız. Ya bunu açıklayacaksınız ya da kılıcımı vücutlarınıza daldıracağım.' Bunun üzerine ona karşı yumuşadılar ve 'Evine dön. Allah sana merhamet etsin. Sen bu suçtan berîsin.' dediler."

"Daha sonra Ubeyrikoğulları kabilelerine mensup Useyd b. Urve adlı birinin yanına gittiler. Adam mantıklı ve etkileyici konuşmalar yapan bir kimseydi. Kalkıp Resulullah'ın (s.a.a) yanına gitti ve dedi ki: 'Ya Resulullah (s.a.a), Katade b. Numan, bizim kabileye mensup onurlu, soylu, soplu bir aileye musallat olmuş, onları hırsızlıkla suçluyor, işlemedikleri bir suçu üzerlerine yıkıyor.' Resulullah (s.a.a) bundan dolayı üzüldü. Sonra Katade yanına geldi.

Resulullah (s.a.a) ona döndü ve şunları söyledi: 'Onurlu, soylusoplu bir ailenin yakasına yapışmış, onları hırsızlıkla suçlamışsın, öyle mi?' Sert bir dille onu azarlardı. Katade bundan dolayı çok üzüldü, amcasının yanına vararak ona şöyle dedi: 'Keşke ölseydim de Resulullah'la konuşmasaydım. Bana hiç de hoşlanmadığım şeyler söyledi.' Amcası, 'Yardım Allah'tandır.' dedi." "Bunun üzerine yüce Allah, bu olay üzerine şu ayetleri indirdi:

"Allah'ın sana gösterdigi şekilde... sana kitabı hak ile indirdik...

O'nun razı olmadıgı sözü düşünüp kurarlarken... (Kummî der ki:)

Nisâ Sûresi 105-126 ............................................ 155

Ayette geçen 'söz', fiil anlamındadır. [Yani, Allah'ın razı olmadığı fiil, iş.] Böylece söz, fiil yerine geçmiştir. Haydi siz dünya hayatında onlara taraf çıkıp savundunuz... Kim bir hata veya günah işler de sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa... Yani, Lebid b. Sehl'in üzerine atarsa, muhakkak ki, büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur."

Yine Tefsir-ul Kummî'de Ebu Carud'dan İmam Bâkır'ın (a.s) şöyle buyurduğu nakledilir: "Bişr'in yakın akrabalarından bazıları şöyle dedi: 'En iyisi biz kalkıp Resulullah'ın (s.a.a) yanına gidelim, dostumuz hakkında aracılık yapalım, onun suçsuz, bu işten berî olduğunu söyleyelim.' Ancak yüce Allah, 'Insanlardan gizleniyorlar (utanıyorlar) da Allah'tan gizlenmiyorlar (utanmıyorlar)... yahut onlara kim vekil olacak?' ayetini indirdiğinde, bunlar Bişr'e dönerek;

'Ey Bişr! Allah'tan af dile ve günahlarından tövbe et.' dediler.

Ama Bişr cevaplarında dedi ki: 'Her zaman kendisine yemin ettiğime andolsun ki, onları Lebid'den başkası çalmamıştır.' Bunun üzerine, 'Kim bir hata veya günah işler de sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, muhakkak ki, büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.' ayeti indi."

"Daha sonra Bişr küfre saptı ve Mekke'ye yerleşti. Bunun üzerine yüce Allah, Bişr'i savunan ve Resulullah'a (s.a.a) gelerek onu temize çıkarmaya çalışan grup hakkında, 'Allah'ın sana lütuf ve rahmeti olmasaydı, onlardan bir grup, seni şaşırtıp saptırmaga yeltenmişti... Allah'ın lütfü sana gerçekten büyüktür.' ayetini indirdi."

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, Tirmizi, Ibn-i Cerir, Ibn-i Münzir, Ibn-i Ebu Hatem, Ebu Şeyh, Hakim -sahih olduğunu belirterek- Katade b. Numan'dan şöyle rivayet ederler: "Içimizde Ubeyrikoğulları adı verilen bir aile vardı. Bunlar Bişr, Beşir ve Mubeşşir adlı üç kardeşti. Bişr bir münafıktı. Şiirler söyler, Resulullah'ın (s.a.a) ashabını hicvederdi. Bu, bunları bazı Araplara mal ederek, 'Falan falan adamlar söyledi.' derdi. Resulullah'ın ashabı bu şiirleri duyduklarında, 'Vallahi bunu o pis adamdan başka-

156 ........................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

sı söylememiştir.' derlerdi. Bu yüzden o da şöyle demişti: Her kim bir kaside söylese, onu / bana mal ederek, 'Ubeyrik'in oğlu söyledi' mi diyecekler?"

"Bunlar hem cahiliyede, hem de Islâm döneminde muhtaç ve yoksul bir aileydi. Halkın Medine'deki yiyeceği hurma ve arpadan ibaretti. Bir adamın imkânı olsa ve Şam'dan beyaz un yüklü bir deve gelseydi, ondan satın alırdı; ama sadece kendisi yerdi, ailenin diğer fertleri hurma ve arpa yemeye devam ederlerdi."

"Bir gün Şam tarafından bir kervan geldi. Amcam Rifaa b. Zeyd bir çuval beyaz un aldı ve onu evinin içme salonuna koydu. Içme salonunda silahları da vardı. Iki zırh, iki kılıç ve diğer donanımlar.

Gecenin bir vaktinde duvar delinir, yiyecek ve silah götürülür. Sabah olunca amcam Rifaa yanıma geldi ve şöyle dedi: Yeğenim biliyor musun, bu gece evimize saldırıldı. Içme salonumuzun duvarı delindi, yiyeceğimiz ve silahımız götürüldü!"

"Ev hakkında biraz araştırma yaptık ve etrafı soruşturduk. Bize denildi ki: 'Ubeyrikoğullarını bu gece ocak yaktıklarını ve ocakta ise size ait bazı yiyeceklerin pişmekte olduğunu gördük.' Biz etrafı soruştururken Ubeyrikoğulları, 'Allah'a andolsun ki, biz arkadaşınız Lebid b. Sehl'den başkasını o civarlarda görmedik.' dediler. Lebid ise bizim topluluktan, yapıcı ve Islâm'ı güzel yaşayan bir insandı.

Lebid bunları duyunca kılıcını çekti ve Ubeyrikoğullarının bulunduğu yere geldi. Şöyle seslendi: 'Ben hırsızmışım öyle mi? Allah'a andolsun ki, ya şu hırsızlık olayını açıklarsınız ya da şu kılıçla aranıza dalacağım.' Dediler ki: 'Bizden uzak dur adam. Allah'a andolsun ki, bu işi yapan sen değilsin.' Böylece biz evde araştırma yaptık, sonunda hırsızlığı yapanların onlar olduklarından kuşkumuz kalmadı. Bunun üzerine amcam bana, 'Ey kardeşimin oğlu, Resulullah'ın (s.a.a) yanına gitsen ve bu olayı ona anlatsan daha iyi olmaz mı?' dedi."

Katade diyor ki: "Resulullah'ın (s.a.a) yanına gittim ve şöyle dedim: 'Ya Resulullah, bizim kabileden insanlara eziyet eden bir aile var. Amcam Rifaa b. Zeyd'in evinin içme salonunun duvarını

Nisâ Sûresi 105-126 ......................... 157

delerek içeri girmiş, silahını ve yiyeceklerini almışlardır. Silahlarımızı geri versinler. Yiyeceklere gelince, onlara ihtiyacımız yoktur.'

Resulullah (s.a.a), 'Bu meseleye bakacağım.' dedi. Bunu duyan Ubeyrikoğulları Useyr b. Urve adlı bir adama gidip konuştular. O aileden başka kişiler de adamın başında toplandılar ve hep birlikte gidip Resulullah'a (s.a.a) şöyle dediler: Ya Resulullah, Katade b. Nu'man ve amcası, içimizde Islâm ve ıslah ehli bir aileyi töhmet altında bıraktılar, bir kanıt ve belge olmaksızın onları hırsızlıkla suçladılar."

Katade der ki: "Resulullah'ın (s.a.a) yanına gidip onunla konuştum. Bana dedi ki: Islâm'ı güzel yaşayışları ve ıslah ehli oluşlarıyla anılan bir aileyi töhmet altında mı bıraktın? Bir kanıt ve belge olmadan onları hırsızlıkla mı suçladın?"

"Geri döndüm ve 'keşke bir kısım malım elimden çıksaydı da bu konuda Resulullah (s.a.a) ile konuşmamış olsaydım.' diye düşündüm. Sonra amcam Rifaa yanıma geldi ve 'Ey kardeşimin oğlu ne yaptın?' dedi. Resulullah'ın (s.a.a) bana söylediklerini haber verince, 'Allah'tan yardım dileriz.' dedi."

"Çok geçmeden şu ayetler indi: 'Allah'ın sana gösterdigi şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana kitabı hak ile indirdik;

hainlerin -Ubeyrikoğullarının- savunucusu olma! –Ve Katede'ye söylediklerinden dolayı- Allah'tan magfiret iste. Şüphesiz Allah, çok bagışlayıcı ve esirgeyicidir. Kendilerine hainlik edenlerden yana ugraşmaya kalkma (onları savunma)... sonra Allah'tan bagışlanma dilerse, Allah'ı çok bagışlayıcı ve esirgeyici bulur. –Yani, onlar Allah'tan bağışlanma dileselerdi, Allah onları bağışlardı.- Kim bir hata veya günah işler... -Lebid'e attıkları iftiradan dolayı- büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur. Allah'ın sana lütuf ve rahmeti olmasaydı, onlardan bir grup -Useyr b. Urve ve arkadaşları- seni şaşırtıp saptırmaga yeltenmişti. ...biz ona yakında büyük bir mükâfat verecegiz.' Bu ayetler inince, Resulullah (s.a.a) silahı hırsızdan alarak getirdi ve Rifaa'ya geri verdi."

158 ..... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Katade der ki: "Silahı amcama getirdim. Yaşlı bir adamdı ve cahiliye eğilimi vardı. Ben onun Müslümanlığının karışık olduğunu düşünürdüm. Silahı verdiğimde, 'Ey kardeşimin oğlu, ben bu silahımı Allah'ın yolunda (sadaka olarak) verdim.' dedi. O zaman amcamın Müslümanlığının sahih olduğunu anladım."

"Bu ayetlerin inişi üzerine Bişr kaçıp müşriklere katıldı. Sa'd'ın kızı Selafe'nin evine konuk oldu. Bundan sonra şu ayet indi: 'Kim de kendisine dogru yol belli olduktan sonra Peygambere karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu gittigi yönde yürütürüz... gerçekten koyu bir sapıklıga düşmüştür." Bişr, Selafe'nin evine konuk olunca Hassan b. Sabit Salafe'nin aleyhine birkaç beyit söyledi. Bunun üzerine Selafe Bişr'in devesinin palanını ve diğer eşyalarını alarak dereye attı ve 'Hediye olarak bana Hassan'ın şiirini mi getirdin?' dedi."

Bu anlamı içeren rivayetler başka kanallardan da aktarılmıştır.

Aynı eserde, üzerinde durduğumuz ayetle ilgili olarak Ibn-i Cerir, Ibn-i Zeyd'den şöyle rivayet eder: "Adamın biri, Resulullah (s.a.a) zamanında bir demir zırh çaldı. Sonra suçu bir Yahudi'nin üzerine yıktı. Yahudi dedi ki: 'Allah'a andolsun ki ey Ebu'l Kasım (Muhammed), ben onu çalmadım. Fakat bana iftira atılıyor.' Zırhı çalan ise komşuları tarafından temize çıkarılıyor ve suçu Yahudi'- nin üzerine yıkılıyordu. Diyorlardı ki: 'Ya Resulullah, bu Yahudi pis bir adamdır. Allah'ı ve senin getirdiğin dini inkâr eder.' Öyle ki Resulullah (s.a.a) da bu sözlerin bir parça etkisinde kaldı."

"Bunun üzerine yüce Allah, bu etkilenmeden dolayı onu şu sözlerle azarladı: 'Allah'ın sana gösterdigi şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana kitabı hak ile indirdik; hainlerin savunucusu olma! -Yahudi'ye söylediğin sözlerden dolayı- Allah'tan magfiret iste. Şüphesiz Allah, çok bagışlayıcı ve esirgeyicidir.' Sonra adamın komşularına hitaben, 'Haydi siz dünya hayatında onlara taraf çıkıp savundunuz... onlara kim vekil olacak?' buyurdu. Sonra tövbe etmelerini önerdi: 'Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah'tan bagışlanma dilerse, Allah'ı çok ba-

Nisâ Sûresi 105-126 ......................... 159

gışlayıcı ve esirgeyici bulur. Kim de bir günah kazanırsa, onu ancak kendi aleyhine kazanmış olur.' Ey insanlar, siz ne diye bu adamın günahına müdahale ediyor, onun hakkında konuşuyorsunuz?

'Kim bir hata veya günah işler de sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, -bu suçsuz kişi müşrik bile olsa- muhakkak ki, büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur... Kim de kendisine dogru yol belli olduktan sonra Peygambere karşı çıkar...'

Ibn-i Zeyd devamla şöyle der: "Ama adam yüce Allah'ın kendisine sunduğu tövbe yolunu seçmeyi kabul etmedi ve kaçıp Mekke müşriklerine katıldı. Orada soyma için bir evin duvarını delmeye çalışırken Allah duvarı üzerine yıktı, böyle ölüp gitti."

Ben derim ki: Bu anlamı içeren başka rivayetler de, az bir ihtilafla birlikte başka kanallarca da aktarılmıştır.

Tefsir-ul Ayyâşî'de Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Bir günah işledikten sonra kalkıp abdest alan, bu günahından dolayı Allah'a tövbe eden hiçbir kul yoktur ki, Allah'ın onu bağışlaması gerekli olmasın. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah'- tan bagışlanma dilerse, Allah'ı çok bagışlayıcı ve esirgeyici bulur."

Yine Peygamberimiz (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Allah, kulunu sevdiği hâlde sınavdan geçirir. Çünkü onun dua ile yakarışını duymak ister." Bir keresinde de şöyle buyurmuştur: "Allah dua kapısını açarken, kabul kapısını kapatacak değildir. Çünkü O, 'Bana dua edin, size icabet edeyim.' [Mü'min, 60] buyurmuştur. Tövbe kapsını açarken, mağfiret kapsını kapatacak değildir. Çünkü O, 'Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah'tan bagışlanma dilerse, Allah'ı çok bagışlayıcı ve esirgeyici bulur.' buyurmuştur."

Aynı eserde Abdullah b. Hammad Ensari, Abdullah b. Sinan'ın şöyle dediğini rivayet eder: İmam Cafer Sadık (a.s) buyurdu ki:

"Gıybet, kardeşin hakkında onda mevcut olup da Allah'ın gizlediği

160 ..... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

şeyleri söylemendir. Onda olmayan şeyleri söylediğin zaman bu, yüce Allah'ın şu ayette işaret ettiği durumdur: Muhakkak ki, büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur."

Tefsir-ul Kummî'de, "Onların fısıldaşmalarının birçogunda hayır yoktur." ayetiyle ilgili olarak şu rivayete yer veriliyor: Bana babam anlattı, ona Ibn-i Ebu Umeyr anlatmış, o da Hammad'dan duymuş, ona da Halebî İmam Cafer Sadık'tan (a.s) aktarmış ki:

"Allah Kur'ân'da, tamahhülü (müminlerin problemlerini çözmede aracı olmayı) farz kılmıştır." Dedim ki: "Kurban olduğum 'tamahhül' nedir?" Dedi ki: "Kardeşinden daha tanınan, daha saygın biri olur ve onun adına gizlice fısıldaşma ve konuşma yoluyla problemini çözmeye çalışırsın. Yüce Allah şu ayette buna işaret etmiştir: 'Onların fısıldaşmalarının birçogunda hayır yoktur.' [Fısıldaşmalarının birçoğunda hayır olmadığına göre, demek ki bazılarında hayır vardır.]"

el-Kâfi adlı eserde müellif kendi rivayet zinciriyle Abdullah b. Sinan'dan, o da Ebu Carûd'dan şöyle rivayet eder: İmam Bâkır (a.s) buyurdu ki: "Size bir şey söylediğim zaman, bana Kur'ân'ın onunla ilgili açıklamasını sorun." Sonra şöyle dedi: "Resulullah (s.a.a) dedikoduyu, malı ifsat etmeyi ve çok soru sormayı yasakladı." Denildi ki: "Ey Resulullah'ın oğlu, buna ilişkin Allah'ın kitabının neresinde açıklama vardır?" Buyurdu ki: "Yüce Allah, 'Onların fısıldaşmalarının birçogunda hayır yoktur. Yalnız sadaka yahut iyilik ya da insanların arasını düzeltmeyi emreden hariç.' buyurmuştur. Bir başka ayette, 'Allah'ın sizin için geçim kaynagı ve yaşayış vesilesi kıldıgı mallarınızı (yetimlerin mallarını) beyinsiz (yetim)lere vermeyin.' (Nisâ, 5) buyurmuştur. Başka bir yerde de, 'Ey iman edenler, açıklandıgı zaman hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın.'

[Mâide, 101] buyurmuştur." [Usûl-ü Kâfi, c.1, s.60, h:5.] Tefsir-ul Ayyâşî'de, Ibrahim b. Abdulhamid'den o da güvenilir bazı kişilerden, o da İmam Cafer Sadık'tan (a.s) "Onların fısıldaşmaları- nın birçogunda hayır yoktur. Yalnız sadaka yahut iyilik ya da insanların arasını düzeltmeyi emreden hariç." ayetinde geçen

Nisâ Sûresi 105-126 ......................... 161

"maruf=iyi-lik" kelimesinden maksat borçtur, şeklinde bir açıklama rivayet eder. [c.1, s.275, h:271]

Ben derim ki: Bu hadisi, Kummî de aynı rivayet zinciriyle kendi tefsirinde aktarmıştır. Aynı anlamı içeren hadisler Ehlisünnet kaynaklarınca da aktarılmıştır. Her hâlükârda, burada bir uyarlama ve soyut bir tanımın objektif karşılığının bir kısmının gündeme getirilişi söz konusudur.

ed-Dürr-ül Mensûr'da, Müslim, Tirmizi, Nesai, Ibn-i Mace ve Bey-haki, Süfyan b. Abdullah es-Sakafi'den şöyle rivayet ederler:

"Dedim ki: 'Ya Resulallah, bana öyle bir şey emret ki, Islâm'da onu sarılmakla korunmuş olayım.' Buyurdu ki: 'Allah'a iman ettim, de, sonra dosdoğru ol.' Dedim ki: 'Ya Resulallah, benim hakkımda en çok neden endişeleniyorsun?' Dilinin bir tarafını tutarak, 'Bundan' dedi."

Ben derim ki: Çok konuşmayı yeren; konuşmamayı, susmayı ve sessizliği öven, buna ilişkin öğütler içeren haberler oldukça kabarıktır.

Bunlar Şiî ve Sünnî kaynaklarda bolca yer almaktadırlar.

Aynı eserde, Ebu Nasr Seczi'nin el-Ibane adlı eserde, Enes'ten şöy-le rivayet ettiği belirtilir: "Bir bedevi Resulullah'ın (s.a.a) yanına geldi. Resulullah (s.a.a) ona dedi ki: 'Ey bedevi, Allah bana Kur'ân'dan şu ayeti indirdi: 'Onların fısıldaşmalarının birçogunda hayır yoktur... biz ona yakında büyük bir mükâfat verecegiz.' Ey bedevi, büyük ödül cennettir.' Bedevi de, 'Bizi Islâm dinine ileten Allah'a hamdolsun.' dedi."

Aynı eserde, "Kim de kendisine dogru yol belli olduktan sonra Peygambere karşı çıkar..." ayetiyle ilgili olarak Tirmizî ve Beyhaki -el-Esmâ ves-Sıfat adlı eserde- Ibn-i Ömer'den şöyle rivayet ederler:

Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Yüce Allah, şu ümmeti, ebediyen sapıklık üzerinde birleştirmez. Allah'ın eli cemaatin üzerindedir.

Cemaatten ayrılıp kıyıda kalan kimse, ateşte de yalnız olur." Yine aynı eserde, Tirmizi ve Beyhaki Ibn-i Abbas'tan şöyle rivayet ederler: Resulullah efendimiz (s.a.a) buyurdu ki: "Yüce Allah,

162 ..... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

ümmetimi -veya şu ümmeti- ebediyen sapıklık üzerinde birleştirmez. Allah'ın eli cemaatın üzerindedir."

Ben derim ki: Meşhur bir rivayettir bu. Bunu İmam Hadi (a.s) de Bihar-ul Envar kitabının üçüncü cildinde yer alan ve Ahvaz halkına gönderdiği mektubunda Resulullah'tan (s.a.a) rivayet etmiştir. Önceki açıklamalarımızda, hadisin ifade ettiği anlam hakkında bazı açıklamalarda bulunmuştuk.

Tefsir-ul Ayyâşî'de Heriz'den, o da Şia ulemasından bazılarından, İmam Bâkır ve İmam Sadık'tan (a.s) birinin şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Emir-ül Müminin Ali'nin (a.s) Kufe'de bulunduğu günlerdi. Bir grup insan yanına gelip şöyle dediler: 'Bize, ramazan ayında imamlık edecek birini tayin et.' Hz. Ali, olmaz, dedi ve bu konuda bir araya gelmelerini yasakladı. Akşam olunca aralarında şöyle söylendiler: 'Ramazan için ağlayın. Yazık oldu mübarek ramazana!'

Bunu gören Haris el-A'var bir grupla birlikte İmamın yanına geldi ve şöyle dedi: 'Ey Emir-ül Müminin, insanlar matem ediyorlar. Sözlerinden hoşnut olmamışlardır.' Bunun üzerine buyurdu ki: 'Bırakın onları, diledikleri kişinin arkasında namaz kılsınlar.'

Sonra şu ayeti okudu: "Kim de... müminlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu gittigi yönde yürütürüz ve cehennemde yakarız.

Orası ne kötü bir varış yeridir!" (c.1, s.275, h:272)

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde nakledildiğine göre, "Allah'tan daha dogru sözlü kim olabilir?" ifadesiyle ilgili olarak Beyhaki ed- Delail adlı eserde Akabe b. Amir'in Resulullah'ın (s.a.a) Tebük seferini anlatırken şöyle dediğini rivayet eder: Resulullah, sabahın erken saatlerinde Tebük'e vardığımızda, [konuşma yapmak için ayağa kalktı ve] Allah'a hamd etti, O'nu zatına yaraşır biçimde övdü. Sonra şöyle buyurdu:

"Allah'a hamdüsenadan sonra şöyle derim: Sözlerin en doğrusu Allah'ın kitabıdır. En sağlam kulp, takva sözüdür. En hayırlı millet, Ibrahim'in milletidir. En hayırlı yol Muhammed'in sünnetidir. En onurlu söz Allah'ın zikridir. Kıssaların en güzeli şu Kur'ân'dır. Işlerin en hayırlısı Kur'ân ve sünnetle sabit olan gerçeklerdir. Işlerin en

Nisâ Sûresi 105-126 ......................... 163

kötüsü bidatler ve beşer uydurması olanlardır. En güzel hidayet peygamberlerin yol göstericiliğidir. En şerefli ölüm şehitlerin ölümüdür.

Körlüğün en körü hidayetten sonra sapmadır. İlmin hayırlısı faydalı olanıdır. Yol göstericiliğin hayırlısı izlenenidir. En kötü körlük kalbin körlüğüdür. Yukarıdaki (veren) el aşağıdaki (alan) elden daha hayırlıdır. Az ama yeterli olan mal, çok ama oyalayıcı olan maldan daha hayırlıdır. En kötü mazeret, ölüm anındaki mazerettir.

En kötü pişmanlık, kıyamet günü yaşanan pişmanlıktır."

"Kimi insanlar namazı ancak ucu ucuna, yani vaktinin son demlerinde kılarlar. Kimi insanların Allah'ı zikredişleri, dil laklakasından öteye geçmez. Hataların en büyüğü, yalan söylemeyi alışkanlık hâline getirmiş dildir. En hayırlı zenginlik, nefsin zenginliğidir.

En hayırlı azık takvadır. Hikmetin başı Allah korkusudur. Kalpte yer eden en hayırlı duygu yakindir. Şek ve şüphe küfürdendir. Ölülerin arkasında sesli ağlayıp dövünmek cahiliye geleneğidir.

Savaşta ganimet alınan malı çalarak zimmete geçirmek, cehennem ateşinden bir parçadır. Mal biriktirmek ateşten bir dağlayıcıdır.

Şiir, Iblisin çalgılarından biridir. Içki bütün günahların kaynağıdır.

Kadınlar şeytanın kemendidir. Gençlik bir çeşit deliliktir."

"Kazancın en kötüsü faiz kazancıdır. Yiyeceğin en kötüsü yetim malıdır. Mutlu insan, başkasından öğüt alandır. Bedbaht insan, anasının karnında bedbahttır. Her birinizin varacağı yer, dört ziralık bir yer (kabir)dir. Her iş, sonu ile ölçülür. Işlerin özü sonlarında belli olur. Rivayetlerin en kötüsü yalan rivayetlerdir. Her gelecek olan yakındır. Mümine sövmek fasıklık, müminle savaşmak kâfirliktir. Onun etini yemek (gıybetini yapmak) Allah'a isyandır. Müminin malı da tıpkı canı gibi saygındır."

"Kim Allah'a karşı yemin ederse, Allah onu yalancı çıkarır. Bağışlayan bağışlanır. Affedeni, Allah affeder. Öfkesini yutana Allah ecir verir. Musibete karşı sabredene Allah karşılığını verir. Sırf başkalarının duyması için bir iş yapanı Allah, bu sıfatıyla teşhir eder.

Sabredene Allah kat kat verir. Allah'a isyan edene Allah azap eder.

Allah'ım! Beni ve ümmetimi bağışla. -Bu sözü üç kere tekrarladı.-

164 ........................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Allah'tan kendim ve sizin için bağışlanma diliyorum."

Tefsir-ul Ayyâşî'de Muhammed b. Yûnus'tan, o da bazı arkadaşlarından İmam Sadık'tan (a.s) ve Cabir kanalıyla İmam Bâkır'- dan (a.s), "Şüphesiz onlara emredecegim de Allah'ın yarattıklarını degiştirecekler." ayetiyle ilgili olarak şöyle rivayet edilir: "Allah'ın emrettiği her şeyi değiştirmelerini telkin eder." [c.1, s.276, h:275]

Aynı eserde, Cabir kanalıyla İmam Bâkır'ın (a.s), "Şüphesiz onlara emredecegim de Allah'ın yarattıklarını degiştirecekler." ayetiyle ilgili olarak "Yani Allah'ın dinini" dediği rivayet edilir. [c.1, s.276, h:276]

Ben derim ki: Her iki rivayetin vurguladığı husus aynıdır. O da daha önceki açıklamalarda da işaret ettiğimiz gibi fıtrat dinidir.

Mecma-ul Beyan tefsirinde, "hayvanların kulaklarını yaracaklar" ifadesiyle ilgili olarak şöyle deniyor: "Kulaklarını dipten kesecekler. Bu açıklama, İmam Cafer Sadık'tan (a.s) rivayet edilmiştir." Tefsir-ul Ayyâşî'de, "(Iş) ne sizin kuruntularınızla, ne de Ehlikita-b'ın kuruntularıyla olmaz..." ayetiyle ilgili olarak, Muhammed b. Müslim'den, o da İmam Bâkır'dan (a.s) şöyle rivayet eder: "Kim bir kötülük yaparsa, onunla cezalandırılır." ayeti inince, Resulullah'ın (s.a.a) ashabından bazısı, "Bu ayet, ne kadar şiddetli bir tehdit içermektedir!" dedi. Resulullah (s.a.a) onlara dedi ki: "Mallarınız, canlarınız ve çocuklarınız hususunda hiç sınavdan geçirilmiyor musunuz?" Onlar "Evet" dediler. Resulullah (s.a.a) devamla şöyle buyurdu: "Işte bunlarla yüce Allah size iyilik yazar ve kötülüklerinizi siler. [Ancak Ehlikitap hakkında böyle bir şey yapmaz.]" [c.1, s.277, h:278]

Ben derim ki: Bu anlamı içeren rivayetler, Ehlisünnet kaynaklarında birçok kanaldan sahabelerden rivayet edilmiştir.

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde belirtildiğine göre, Ahmed, Buharî, Müslim ve Tirmizi Ebu Said el-Hudri'den şöyle rivayet ederler: Resu-lullah (s.a.a) buyurdu ki: "Mümine isabet eden bir hastalık, bir dert, bir keder, bir hüzün, bir eziyet, bir gam hatta eline batan

Nisâ Sûresi 105-126 ................................................... 165

bir diken yoktur ki, yüce Allah onunla günahını örtmesin, silmesin."

Ben derim ki: Bu anlamı içeren rivayetler gerek Resulullah'tan (s.a.a) ve gerekse Ehlibeyt İmamlarından (Allah'ın selâmı hepsinin üzerine olsun) bolca rivayet edilmiştir. Bunlar müstafiz [çok kanallı] rivayetlerdir.

Uyûn-u Ahbar-ır Rıza adlı eserde müellif kendi rivayet zinciriyle Hüseyin b. Halid'den, o da İmam Rıza'dan (a.s) şöyle rivayet eder: Babamın, babasından şu sözleri aktardığını duydum: "Allah'ın Ibrahim'i dost edinmesi şundan dolayıdır: O hiç kimseyi geri çevirmedi, reddetmedi. Allah'tan başka hiç kimseden bir şey istemedi." (c.2, s.76, h:4)

Ben derim ki: Bu, Hz. Ibrahim'in (a.s) "halil" diye isimlendirilmesine ilişkin rivayetlerin en sahihidir. Çünkü lafzın anlamıyla da örtüşmektedir. O da ihtiyaçtır. Dolayısıyla insanın halili, ihtiyaçlarını ona getiren ve bildiren kimsedir. Konuya başka açıdan yaklaşan rivayetler de vardır.

El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5........................................



Nisâ Sûresi 127-134 .......................................................... 167

127- Senden, kadınlar hakkında fetva istiyorlar. De ki: Onlara ilişkin olarak; kendilerine yazılanı vermediğiniz ve kendileriyle evlenmekten yüz çevirdiğiniz yetim kadınlar ve çocuklarla ilgili olarak kitapta size okunanlar hakkında ve yetimlere karşı adil davranmanız yönünde Allah size fetva veriyor. Yapacağınız her hayrı, şüphesiz Allah bilir.

128- Eğer bir kadın, kocasının serkeşliğinden yahut kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse, aralarında bir anlaşma yapmalarında onlara günah yoktur. Anlaşmak (her hâlükârda) daha hayırlıdır. Zaten nefisler cimriliğe hazır duruma getirilmiştir. Eğer iyi davranır ve (haksızlıktan) sakınırsanız, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

129- Kadınlar arasında adaleti sağlamağa ne kadar uğraşsanız da güç yetiremezsiniz; bari birisine tamamen meyledip de diğerini askıya alınmış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir, sakınırsanız, şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.

130- Eğer (eşler) birbirinden ayrılırlarsa, Allah bol nimetiyle her birini zenginleştirir. Allah (lütuf ve ihsanıyla) geniştir, hikmet sahibidir.

131- Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ındır. Sizden önce kitap verilenlere ve size, "Allah'tan korkun" diye tavsiye ettik. Eğer inkâr ederseniz, (biliniz ki) göklerde ve yerde olanların hepsi Allah- 'ındır. Allah zengindir, övgüye layıktır.

132- Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ındır. Vekil olarak Allah yeter.

133- Ey insanlar! Allah dilerse sizi (geriye) götürür ve başkalarını getirir. Allah buna kadirdir.

134- Kim dünya mükâfatını (mutluluğunu) isterse, (bilsin ki) dünyanın da, ahiretin de mükâfatı Allah katındadır. Allah işiten ve görendir.

168 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

AYETLERİN AÇIKLAMASI


Ayetlerin akışı, surenin başında evlilik, evliliği haram olan kadınlar ve bunların miras alması gibi onlarla ilintili ayetlerin içeriğiyle bağlantılıdır. Surenin akışından anladığımız kadarıyla bu ayetler, surenin girişindeki ayetlerden sonra inmişlerdir. Surenin giriş kısmındaki ayetlerin indiği zaman insanlar, Resulullah'la (s.a.a) kadınlar hakkında konuşuyorlardı. Çünkü yüce Allah, surenin giriş kısmındaki ayetleri indirmiş, mal ve beşerî ilişkiler bazında kadınların yok edilen haklarını yeniden diriltmiştir. [Bu açıdan, cahiliye devrini geride bırakmış insanların bu konuda sorular sormaları ve açıklama istemeleri doğaldı.]

İşte bu çerçevede yüce Allah [tefsirine başladığımız bu ayetleri indirmekle] Peygamberine (s.a.a) kadınlar hakkında kendisine soru soranlara şu cevabı vermesini emrediyor: Allah'ın kadınlar için erkekler üzerinde birtakım haklar öngörmesi, ilâhî bir fetvadır ve bu hususta, Peygamberin kişisel bir etkinliği söz konusu değildir. Sadece bu değil, Kur'ân'da yetim kadınlarla ilgili olarak okunan ayetler de ilâhî hükümlerden ibarettir ve Peygamberin (s.a.a) bunda da kişisel bir müdahalesi yoktur. Hatta bu da yetmez. Yüce Allah, yetimler hakkında adil olmayı ölçülü davranmayı da onlara emretmektedir.

Sonra karı-kocanın arasında çıkan ihtilaflara ilişkin bazı hükümlere değiniliyor ki, bu ihtilaflar genelde bütün karı-kocalarda gözükmektedir.

"Senden, kadınlar hakkında fetva istiyorlar. De ki: Onlara ilişkin olarak... Allah size fetva veriyor." Ragıp el-Isfahanî şöyle der: "el- Futya" ve "el-fetva", anlaşılması, içinden çıkılması zor, problemli hükümlere verilen cevaptır. Denilir ki, ondan fetva istedim. [Içinden çıkılması zor bir hükümle ilgili çıkış yolu göstermesini istedim.] O da şu fetvayı verdi. [Şu çıkış yolunu gösterdi, hükmün bu

Nisâ Sûresi 127-134 ........................................................... 169

olduğunu söyledi.]" Ragıp'tan alınan alıntı burada sona erdi.

Kavramın kullanıldığı alanları incelediğimizde şu sonucu elde ediyoruz: Fetva, insanın karşılaştığı problemli bir mesele hakkında kendi bilgi ve düşüncesini işe salarak içtihat etmesi sonucu ortaya koyduğu cevap ya da basit yalın bir gözlemle anlaşılması zor sandığı bir konuda ilk sahip olduğu görüşün kendisi demektir; konuyla ilgili cevap değil.

Ayet, tefsir bilginlerinin "kendilerine yazılanı vermediginiz ve kendileriyle evlenmekten yüz çevirdiginiz yetim kadınlar ve zavallı çocuklarla ilgili olarak kitapta size okunanlar hakkında...

Allah size fetva veriyor." cümlesinin terkibinin değişik açılardan ele alınması ile elde ettikleri farklı bakışları esas aldığımızda, birbirinden ayrı anlamlar ifade etmektedir; ancak bu ayetin, surenin giriş kısmında kadınlara ilişkin sorunları ele alan ayetlere eklenmiş olması gösteriyor ki, bu ayet söz konusu o ayetlerden sonra inmiştir.

Bunun [bu ayetlerin o ayetlerden sonra inişinin] doğal bir sonucu, kadınlar hakkında istedikleri fetvanın, Islâm'ın ortaya çıkardığı, yasalaştırdığı ve cahiliye döneminde kadınlara ilişkin bilinmeyen tüm haklarla ilgili olmasıdır. Bunlarsa, yalnızca kadınların miras ve evlilikle ilgili haklarıyla ilintilidir. Yetim kadınların hakları gibi hususlarla ilgisi yoktur. Çünkü yetimlik durumu bütün kadınları değil, sadece belli bir grubu ilgilendirir. Öte yandan yetim kadınların durumu şu ayette ele alınmıştır: "kendilerine yazılanı vermediginiz ve kendileriyle evlenmekten yüz çevirdiginiz yetim kadınlar ve zavallı çocuklarla ilgili olarak kitapta size okunanlar hakkında...

Allah size fetva veriyor." Şu hâlde, istenen fetva, kadın olmaları hasebiyle tüm kadınları ilgilendiren miras hükümleriyle ilgilidir.

Buna göre, "Onlara ilişkin olarak... Allah size fetva veriyor."

ifadesinde geçen "Allah'ın fetva verdiği hüküm"den maksat, surenin giriş kısmında dikkat çekilen hususlardır. Bu hâliyle ayet, fetva verme meselesini yüce Allah'la ilintilendirerek Hz. Peygamberle

170 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

(s.a.a) ilgisinin olmadığını vurgulamış oluyor. Buna göre ayetin anlamı şöyledir: Kadınlarla ilgili olarak senden fetva istiyorlar. De ki:

Onlar hakkında fetva vermek Allah'ın yetkisindedir. O da surenin girişinde indirdiği ayetler kapsamında onlara ilişkin hükmünü bildirmiştir.

"Kendilerine yazılanı vermediğiniz ve kendileriyle evlenmekten yüz çevirdiğiniz yetim kadınlar ve zavallı çocuklarla ilgili olarak kitapta size okunanlar hakkında... Allah size fetva veriyor." Daha önce, ayetin akışından anlaşıldığı kadarıyla, öksüz kadınlar ve zavallı, çaresiz çocuklarla ilgili hüküm, kadınlara ilişkin hükümle ilintili olduğu için burada söz konusu edilmiştir, demiştik. Nitekim surenin giriş kısmındaki ayetlerde de öksüz kadınlara ilişkin hükme de değinilmişti. Yoksa bu husus, istedikleri fetvanın kapsamına girmez. Çünkü onlar yalnızca kadınlar hakkında fetva istemişlerdi.

Bundan dolayı, "ma yutlâ aleykum=size okunanlar" ifadesinin "fî-hinne=onlara ilişkin" ifadesindeki mecrur zamire atfedilmiş olması gerekir. Nahivcilerin çoğunluğu bu tür atfın doğru olmadığını söyleseler de [nahiv ulemasından] Ferrâ, bunun Arapça kurallarına uygun olduğunu ileri sürmüştür. Bu bakımdan, "yetim kadınlar ve zavallı çocuklarla ilgili olarak kitapta size okunanlar hakkında..." ifadesiyle, surenin giriş kısmında yer alan ve öksüz kadınlarla zavallı çocuklar hakkında inen ayetlerin içerdiği hükümler ve anlamlar kastedilmiştir. Ayetin orijinalinde geçen "yutlâ" kelimesinin mastarı olan "tilavet" kelimesi, lafzın okunması anlamını ifade ettiği gibi, lafzın ifade ettiği anlamın telkin edilmesi anlamını da içerir.

Dolayısıyla şöyle bir anlam elde ediyoruz: De ki: Allah, kitapta öksüz kadınlarla ilgili olarak size okunan hükümler hakkında size fetva veriyor. Bazı müfessirlerin açıklamasından anlaşıldığı kadarıyla onlar, "ve ma yutlâ aleykum=size okunanlar" ifadesini, "fîhinne=onlara ilişkin" ifadesinin cümledeki konumuna ve gizli harekesine atfetmişlerdir.

[Zahiri itibariyle car ve mecrur olsa da gerçekte "yüftîkum" fiilinin mef'-ulüdür.] Bunu yaparken "fetva verme" ola-

Nisâ Sûresi 127-134 ...................................................... 171

rak anlamlandırdığımız "yuf-tîkum" kelimesini "açıklama" anlamında ele almışlardır. Dolayısıyla, "De ki: Allah, kitapta size okunan ayetleri açıklıyor." şeklinde bir anlam elde etmişlerdir.

Diğer bazıları, zorlama eseri olduğu hemen fark edilen ve yüce Al-lah'ın kelâmına yakışmayan başka terkipler de geliştirmişlerdir.

Bu çer-çevede bazıları şöyle demişlerdir: "Ma yutlâ aleykum=size okunanlar" ifadesi, "kulillah=de ki, Allah" sözünün mahalli konumuna veyahut "yüftîkum=size fetva veriyor" ifadesindeki gizli zamire ["hüve=o"] atfedilmiştir.

Diğer bazısı, ifadenin "fin-nisâ=kadınlar hakkında" ifadesindeki "nisâ=kadınlar" kelimesine atfedildiğini derken, başkaları da şöyle demişlerdir: "Ve ma yutlâ aleykum fi'l kitab=kitapta size okunanlar" ifadesinin başındaki "vav" harfi, yeni bir cümlenin başlangıcını belirtir. Dolayısıyla cümle yeni bir başlangıçtır. "Ve ma yutlâ aleykum=size okunanlar" bölümü mübteda, haberi de "fi'l kitab=kitapta" ifadesidir. Dolayısıyla bu cümle tazim amacına yöneliktir, demişlerdir.

Diğer bazısı ise, "ve ma yutlâ aleykum=size okunanlar" ifadesinin başındaki "vav" harfi, yemin edatıdır. Dolayısıyla, "fî yetamen-ni-sâ=yetim kadınlar hakkında" ifadesi, "fîhinne=onlara ilişkin" ifadesinden bedeldir. Bu durumda cümlenin anlamı şudur: "Kitapta size okunan ayetlere yemin ederim ki Allah, öksüz kadınlar hakkında size fetva veriyor." Bu değerlendirmelerin tümünün zorlama eseri oldukları açıkça görülmektedir.

"Kendilerine yazılanı vermediginiz ve kendileriyle evlenmekten yüz çevirdiginiz..." cümlesi, öksüz kadınların nitelemesi konumundadır.

Burada öksüz kadınların nasıl haklarından yoksun bırakıldıklarına işaret edilmektedir. Nitekim bu yoksun bırakılış biçimleri, yüce Allah'ın onlar hakkında bazı hükümler indirmesine neden olmuştur. Böylece onların aleyhine haksız olarak yürürlükte olan cahiliye devri geleneği geçersiz kılınmış, onların omuzlarına binen bu zorluk kaldırılmıştır. Şöyle ki: Cahiliye döneminde Araplar, öksüz kadınlara ve mallarına el koyuyorlardı. Eğer kadınlar gü-

172 ..................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

zel olsalardı, onlarla evlenerek hem onlardan, hem de mallarından yararlanırlardı. Eğer çirkin olsalardı, başkalarıyla evlenmelerine engel olarak, kendileri de onlarla evlenmiyor ve yine de mallarından yararlanmak için yanlarında tutuyorlardı. Bundan sırasıyla şu hususlar ortaya çıkıyor:

Birincisi: "Kendilerine yazılanı" ifadesiyle, tekvinî=varoluşsal yazım, yani ilâhî takdir ve plânlama kastedilmiştir. Çünkü insan için yaşama yolunu açan, var ediliş ve meydana getiriliş olgusudur.

Bu varoluşsal olguların etkisiyle insan, günü gelince evlenme gereğini duyar. Yine bu yaratılış yasası, insanın malı ve serveti üzerinde özgür tasarrufta bulunma hakkını öngörmüştür. Dolayısıyla bir insanın evlenmesine ve kendisine ait malı üzerinde tasarrufta bulunmasına engel olmak, aslında yüce Allah'ın yaratılış sistemi içinde ona bahşettiği niteliklere, yazdığı haklara engel olmak demektir.

Ikincisi: "En tenkihûhunne=evlenmekten" ifadesinin başındaki mahzuf cer edatı "an"dır. Dolayısıyla, kastedilen onlarla evlenmek istememektir, onlardan yüz çevirmektir, onlarla evlenmek istemek değil. [Şöyle ki, "terğabûne" kelimesi, "rağbet" kökünden iki cer edatıyla geçişli kılınır. Biri "fî" edatıyla, diğeri de "an" edatıyla. Birinci durumda kelimenin anlamı "istemek, işi yapmaya yönelmek" olur, ikinci durumda ise "istememek, yüz çevirmek" anlamında kullanılır. Bu ayette de mahzuf cer edatı "an" olduğuna göre, bu kelime "kendileriyle evlenmek istemediğiniz, evlenmemekle onlardan yüz çevirdiğiniz" anlamına gelir.] Çünkü, haklarından mahrum bırakıldıklarını ifade eden "Kendilerine yazılanı vermediginiz" önceki ifadeyle, "zavallı çocuklar" diye başlayan sonraki ifadenin arasında, öksüz kadınlarla [evlenmek isteme değil,] evlenmek istememe durumunun zikredilmesi daha uygun düşmektedir.

"zavallı çocuklar" ifadesi ise, "yetim kadınlar" ifadesine atfedilmiştir. Cahiliye Arapları öksüz çocukları zayıf bırakıyor, onları ezip zillete düşürerek zavallılaştırıyorlardı. Ata binemediklerini ve ailelerini savunamadıklarını bahane ederek mirastan yoksun bırakıyorlardı.