El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân–c.5
 

134 ......................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Kötü ameli başkasına nispet etmenin, "ok atma" anlamında kullanılan "remy" kelimesiyle ifade edilmesinde, aynı şekilde iftira atmanın vebalini kabullenmeyle ilgili olarak "ihtimal=yüklenmek kelimesinin kullanılmasında, latif bir istiare sanatı örneği vardır.

Sanki iftiracı kişi, suçsuz insana bir ok fırlatarak onu öldürüyor ve bu öldürmesi ona hayatı boyunca her türlü hayırdan alıkoyucu, kendisinden ayrılmayan bir yük bindiriyor.

Şimdiye kadar yapılan açıklamalardan, ayetlerde "günah" olgusunun bazen "ism", bazen "hatîe, sû', zulüm, hiyanet ve dalâl"

olarak nitelendirilmesinin hikmetini kavrıyoruz. Çünkü bu lafızların her biri, anlamı itibariyle kullanıldığı yere uygun düşmektedir.

"Allah'ın sana lütuf ve rahmeti olmasaydı, onlardan bir grup seni şaşırtıp saptırmağa yeltenmişti..." Ayetin akışından anladığımız kadarıyla onların Hz. Peygamberi (s.a.a) saptırmaya yeltenmelerinden maksat, onu yüce Allah'ın ayetlerin başında "hainler" olarak nitelediği kimseleri savunmaya, onlara taraf çıkmaya razı etmektir.

Buna göre söz konusu grup da, yüce Allah'ın ayetlerin akışı içinde doğrudan hitap ederek, "Haydi siz dünya hayatında onlara taraf çıkıp savundunuz..." şeklinde buyurduğu kimselerdir. Ileride değineceğimiz gibi bu niteleme Ebu Tu'ma'nın akrabalarına uyuyor.

"Fakat onlar sadece kendilerini şaşırtıp saptırırlar." ifadesine gelince, "sana hiçbir zarar veremezler." ifadesinin içerdiği ip ucundan hareketle maksadın şu olduğunu anlıyoruz: Bu grubun saptırma girişimi kendilerinden öteye geçmez, sana ulaşmaz. Onlar yeltendikleri şey dolayısıyla sapmışlardır. Çünkü yeltendikleri şey günahtır. Her günah da sapıklıktır.

Bu ifadenin değişik bir anlamı daha var. Buna tefsirimizin üçüncü cildinde, "Fakat onlar sadece kendilerini şaşırtıp saptırırlar da farkına varmazlar." (Âl-i Imrân, 69) ayetini tefsir ederken değinmiştik. Fakat o açıklama, bu ayetin içeriğiyle bağdaşmadığı için burada ona değinmedik.

"Sana hiçbir zarar veremezler. Allah sana... indirdi." Burada

Nisâ Sûresi 105-126 ............................................ 135

onların Hz. Peygambere (s.a.a) zarar vermeleri mutlak bir şekilde olumsuzlaşıyor. Fakat ayetin akışı bunun, "Allah sana kitabı indirdi."

ifadesiyle kayıtlı olduğunu gösteriyor. Kuşkusuz, "la yudirruke=sana zarar veremezler" ifadesindeki zamirle ilintili "hâl" olması koşuluyla. Gerçi nahiv bilginlerinin belirttiğine göre, mazi fiille başlayan fiil cümleleri genellikle "kad" edatıyla başladığı takdirde ancak "hâl" olabilir [ve bu ayette öyle değil; ama biz bunu göz ardı etmeliyiz. Çünkü be genelde böyledir, her zaman değil].

Dolayısıyla burada kastedilen husus, insanların ilim ve amel açısından Peygamberimize (s.a.a) zarar vermelerinin mutlak olarak olumsuzlaşmasıdır.

"Allah sana kitabı (vahyi) ve hikmeti indirdi, sana bilemeyeceğin şeyleri öğretti." Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, ayetin akışı bunun, "Sana hiçbir zarar veremezler." ifadesinin ya da "Fakat onlar sadece kendilerini şaşırtıp saptırırlar; sana hiçbir zarar veremezler."

cümlelerinin gerekçesi konumunda olduğunu gösteriyor. Her hâlükârda kitabın inişi ve öğretim, onların Hz. Peygamberi (s.a.a) etkileyip saptırmalarını engellemektedir. Şu hâlde Peygamber efendimizin (s.a.a) masum oluşunun kriteri de budur.

MASUMIYETİN ANLAMI ÜZERİNE


Ayetten anladığımız kadarıyla, masumiyetin gerçekleşmesini sağlayan olgu bir tür ilimdir ki, bu ilim kişiyi günaha ve hataya bulaşmaktan alıkoyuyor. Diğer bir ifadeyle, masumiyet sapmayı önleyen bir bilgiden ibarettir. Nitekim cesaret, iffet ve cömertlik gibi huylar da sonuçlarının gerçekleşmesine yol açan ve korkaklık, panik, pısırıklık, oburluk, cimrilik ve müsriflik gibi karşıt olguların gerçekleşmesine engel olan insan fıtratında kökleşmiş ilmî şekillerdir.

Gerçi yararlı ilim ve yetkin hikmet, kişinin kötü sıfatların ölümcül, helâk edici çukurlarına düşmesine, günah pisliklerine bulaşmasına engel olur ve biz bunu ilim ve hikmet sahiplerinin, takva ve

136 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

din ehlinin şahsında gözlemleyebiliyoruz; ancak bu sebep, şu maddî-doğal âlemde mevcut olan diğer sebepler gibi genelde etkinlik göstermektedir. Dolayısıyla kemâl sıfatına sahip kimseler arasında, onun bu kemâlinin her zaman kendisinin noksanlıklara duçar olmasına engel olacak, sürekli ve değişmez bir şekilde onu hatalardan koruyacak biri bulunmaz. Bu, aynı zamanda görüp gözlemlediğimiz tüm sebepler açısından da yürürlükte olan bir yasadır.

Bunun izahı şöyledir: Insanın öz yaratılışında mevcut bulunan değişik idrakî ve kavramsal güçlerin bazısı, insanın bu güçlerden diğer bazısının etkisinden habersiz olmasına ya da onlara yönelik ilgisinin azalmasına neden olur. Söz gelimi, takva duygusuna sahip kimse, takva duygusunun üstünlüğünün bilincinde olduğu sürece, hoşnut olunmayan şekilde şehevi duygulara tâbi olmaz, takvanın gereği neyse ona göre hareket eder. Fakat şehvet ateşi parladığında, nefis büyük bir iştiyakla kendini bu duygunun kucağına attığında, insan takva duygusunun üstünlüğünü hatırlamayabilir veya takva duygusu zaafa uğrar. Çok geçmeden insan, takvanın onaylamadığı davranışlar sergilemeye başlar ve oburluğun, iffetsizliğin girdabına düşer.

İnsanın öz yaratılışında mevcut bulunan diğer düşünsel ve kavramsal güçler için de aynı durum geçerlidir. Dolayısıyla bu sebepler mevcut oldukları sürece, insanın bu sebeplerden birinin etkisinden kurtulması mümkün değildir. Hiçbir güç, onu bunun etkisinden kurtaramaz. Şu hâlde tanık olduğumuz farklılıkların kaynağı, takva ile sebepler arasındaki birbirini alt etme mücadelesi, bazısının bazısını devre dışı bırakmasıdır.

Bundan da anlaşılıyor ki masumiyet dediğimiz güç, kesinlikle alt edilemeyen ilmî-kavramsal bir güçtür. Eğer bizim bildiğimiz türden bir duygu ve kavrayış olsaydı, farklılık olgusu ona da yol bulurdu, etkisinde zaman zaman sürçmeler olurdu. Şu hâlde masumiyete yol açan ilim, kazanma ve eğitim yoluyla elde edilen diğer bilgi ve kavrayışlar türünden değildir.

Nisâ Sûresi 105-126 ........................................ 137

Nitekim yüce Allah, özel olarak Peygamberine (s.a.a) hitap ettiği şu ifadede, bu duruma işaret etmiştir: "Allah sana kitabı ve hikmeti indirdi, sana bilemeyecegin şeyleri ögretti." Burada özel bir hitap söz konusudur ve bizim bunu gereği gibi kavramamız mümkün değildir. Çünkü bu tarz bir bilgi ve bilinç alanında yetkinlik gerektirici düşünce yapısına ve ilmî zevke sahip değiliz. Şu kadarı var ki, diğer bazı ayetlerde buna ilişkin bazı ip uçları da algılamıyor değiliz. Meselâ: "De ki... Cebrail'e kim düşman olursa, (bilsin ki) Kur'ân'ı senin kalbine... o indirmiştir." (Bakara, 97) "Onu Ruh-ul Emin (Cebrail) uyarıcılardan olasın diye apaçık Arapça diliyle senin kalbine indirmiştir." (Şuarâ, 193-195) Bu ayetlere göre Peygambere indirilen şey, bir tür ilimdir.

Öte yandan, bunun bir vahiy ve konuşma türünden olduğu da anlaşılıyor: "O... dinden Nuh'a tavsiye ettigini, sana vahyettigimizi, Ibrahim'e, Musa'ya ve Isa'ya tavsiye ettigimizi sizin için de (din olarak) yasallaştırdı..." (Şûrâ, 13) "Biz Nuh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettigimiz gibi, sana da vahyettik." (Nisâ, 163) "Ben, sadece bana vahyolunana uyuyorum." (En'âm, 50) "Ben, ancak Rabbimden bana vahyolunana uyuyorum." (A'râf, 203)

Bu birbirinden farklı ayetlerden çıkan sonuca göre, "indirme" den maksat vahyetmedir. Kitap ve hikmetin vahyedilmesi yani. Ve bu, yüce Allah'ın Peygamberini (s.a.a) eğitmesinin bir şeklidir.

Fakat "sana bilemeyecegin şeyleri ögretti." ifadesinden anlaşıldığı kadarıyla bu, yüce Allah'ın kitap ve hikmeti vahyetmek suretiyle ona öğretmesinden ayrı bir şeydir. Çünkü ayetin konusu, Peygamberimizin (s.a.a) kendisine iletilen olaylar ve dava konusu edilen meseleler hakkında özel görüşüyle hükmetmesidir. Bu ise, kitap ve hikmetten ayrı bir şeydir. Kitap ve hikmete uygun ve dayalı olmakla beraber, onun özel görüşü ve düşüncesidir.

Bundan da anlaşılıyor ki, "Allah sana kitabı ve hikmeti indirdi, sana bilemeyecegin şeyleri ögretti." ayetinde geçen "indirme" ve "öğretme"den maksat, iki tür bilgidir. Biri, vahiyle ve Ruh-ul Emin- 'in Pey-gambere (s.a.a) inmesiyle gerçekleşen öğretim; diğeri ise,

138 ......................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

melek indirmeksizin kalbe telkin etmek, gizlice ilâhî ilhamı ulaştırmaktır.

Peygamber efendimizin (s.a.a) ilmiyle ilgili olarak rivayet edilen hadislerin de vurguladığı budur.

Buna göre, "sana bilemeyecegin şeyleri ögretti." ifadesinden maksat şudur: Allah sana bir tür ilim vermiştir ki, eğer bu ilmi katından sana bahşetmeseydi, böyle bir ilmi elde etmek için, insanların ilim kazanmak amacıyla baş vurdukları normal sebepler yeterli olmazdı.

Yukarıdan beri yaptığımız açıklamalardan çıkan sonuca göre, bizim masumiyet gücü dediğimiz bu ilâhî bağış bir tür bilgi, duygu ve kavrayıştır. Onu diğer bilgi ve duygulardan ayıran, hiçbir kavramsal güç tarafından kesinlikle alt edilememesidir. Bilâkis o diğer duygulara baskın çıkar, onları kendi amacı doğrultusunda kullanır.

Böylece sahibini mutlak sapıklık, yanılgı ve hatadan korur.

Rivayete göre, Peygamberin ve İmamın "Ruh-ul Kudüs" adı verilen bir ruhu vardır ki, bu ruh onları doğrultur, günahlardan ve hatalardan korur. Şu ayet-i kerime buna işaret etmektedir: "Işte böylece sana da emrimizden bir ruh vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu, kullarımızdan diledigimizi kendisiyle dogru yola ilettigimiz bir nur kıldık." (Şûrâ, 52) Ayeti, zahirini esas alarak incelediğimizde öğretici, yol gösterici ruh kelimesinin Peygambere (s.a.a) ilka edildiğinin, ulaştırıldığının kastedildiğini anlıyoruz.

Şu ayet de bu anlamı destekler mahiyettedir: "Onları, emrimizle dogru yolu gösteren önderler (imamlar) yaptık ve onlara hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik.

Onlar, daima bize kulluk eden kimselerdi." (Enbiyâ, 73) Ileride inşallah bu ayeti inceler-ken açıklayacağımız gibi, bununla kastedilen anlam şudur: Ruh-ul Kudüs hayırlı işler yaptırmak ve Allah'a ibadet etmesini sağlamak suretiyle İmamı doğrultur, yönünü tayin eder ve yanlış yapmasını engeller.

Bu açıklamalardan çıkan bir diğer sonuç da şudur: "Allah sana kitabı ve hikmeti indirdi, sana bilemeyecegin şeyleri ögretti." ifadesinde geçen "kitap"tan maksat, insanlar arasında baş

Nisâ Sûresi 105-126 ............................................... 139

gösteren ihtilafları çözüme kavuşturmak üzere inen vahiydir.

Nitekim şu ayette bu noktaya işaret edilmiştir: "Insanlar bir tek ümmetti, sonra Allah, müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi.

Insanlar arsında anlaşmazlıga düştükleri konularda hüküm vermeleri için onlarla beraber hak içerikli kitapları da indirdi..." (Bakara, 213) Tefsirimizin ikinci cildinde bu ayet geniş bir şekilde ele alınmıştır.

"Hikmet" kavramı da vahiy yoluyla inen, dünya ve ahiret için yararlı olan sair bilgiler anlamında kullanılmıştır. "sana bilemeyecegin şeyleri ögretti." ifadesi ile, kitap ve hikmetten oluşan bütünsel bilgilerden başkası kastedilmiştir.

Bu açıklamalardan sonra, bazı müfessirlerin söz konusu ayeti tefsir ederken getirdikleri yorumların zayıflığını rahatlıkla gözlemleyebiliyoruz.

Bazı müfessirler "kitab"ı Kur'ân, "hikmet"i de hüküm içeren ayetler, "bilemeyeceğin şeyleri" ise hüküm ve gaybî bilgiler şeklinde açıklamışlardır.

Bazıları, kitap ve hikmeti Kur'ân ve sünnet, bilemeyeceğin şeyleri de şer'î hükümler ve önceki elçilere ilişkin haberler ve diğer çeşitli bilgiler olarak açıklamışlardır. Müfessirlerin bunların dışında işaret ettikleri daha nice yorumları vardır; ancak yukarıdaki açıklamalar, bu tür yorumların zayıflığını ortaya koyuyor. Bir kez daha yineleme gereğini duymuyoruz.

"Allah'ın lütfu sana gerçekten büyüktür." Burada Peygamber efendimize (s.a.a) yapılan minnete işaret ediliyor, ilâhî lütfe dikkat çekiliyor.

"Onların fısıldaşmalarının çoğunda hayır yoktur. Yalnız sadaka yahut iyilik ya da insanların arasını düzeltmeyi emreden hariç." Ragıp el Isfahani der ki: "Naceytuhu; ona bir sır verdim, sırrımı verdim, fısıldadım, demektir. Bunun aslı, biriyle bir yerde yalnız kalmaktır." (Ragıp'tan aldığımız alıntı burada son buldu.)

Buna göre ayette ge-

140 .............................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

çen "necva" fısıldaşarak konuşmak demektir. Bazen fısıldaşan kimseler anlamında da kullanılmıştır. Nitekim yüce Allah, bir ayette şöyle buyurmuştur: "Kendi aralarında fısıldaşırlarken..." (Isrâ,47) "Onların fısıldaşmalarının birçogunda hayır yoktur." ifadesinde, daha önce yer alan, "Hâlbuki geceleyin, O'nun razı olmadıgı sözü düşünüp kurarlarken..." ifadesine dönüş yapılıyor. Bunun gerekçesi de ayetlerin akış bütünlüğüne sahip olmalarıdır. Açıklama, bütün sözlü fısıldaşmaları kapsayacak şekilde genel tutulmuştur. Bunun geceleyin gizlice bir araya gelip plân kurmak veya başka bir şekilde olması fark etmez. Çünkü, kendisinde hayır olmadığına ilişkin olarak sözü edilen hüküm, gizlice fısıldaşmanın mutlakı, geneli içindir. Bunun geceleyin gizlice buluşup plân kurmak şeklinde olması şart değildir. Şu ifade de tıpkı bunun gibidir: "Kim de...

Peygambere karşı gelir..." Dikkat edilirse, kim karşı gelmek için fısıldaşırsa, denmemiştir. Çünkü sözü edilen hüküm, karşı gelmenin geneli için geçerlidir. Bunun fısıldaşma suretinde olmasından veya olmamasından çok daha kapsamlıdır.

Ayetten anlaşıldığı kadarıyla istisna, münkatı=kopuk istisnadır.

Buna göre şöyle bir anlam elde ediyoruz: "Fakat şu şeyleri emreden kimsede ve emrettiği şeyde bir ölçüde hayır vardır." Hayır amaçlı gizli buluşma çağrısı emir olarak nitelendirilmiştir. Bu bir tür istiaredir. Yüce Allah, fısıldaşma yoluyla emredilen hayırları üç gruba ayırmıştır: Sadaka, iyilik, insanların arasını düzeltme. Maruf= iyilik kavramının genel kapsamı içinde olmasına rağmen sadakanın ayrı bir bölüm olarak zikredilmesi, özel olarak fısıldaşmayı gerektirecek düzeyde ihtiyaç duyulan eksiksiz ve kâmil bir fert olmasından dolayı olsa gerektir. Genelde öyledir de.

"Kim Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla bunu yaparsa..." Diğer bir açıklamayla gizlice fısıldaşma durumuna, olumlu veya olumsuz akıbeti açısından açıklık getiriliyor. Amaç, hayır nitelikli fısıldaşmaların hayırlı yönlerinin ve hayır içermeyenlerin de hayırdan yoksun oluşunun nedenini açıklamaktır.

Nisâ Sûresi 105-126 ......................... 141

Buna göre, fısıldaşmanın failleri iki kategoride incelenebilir:

Birisi, bunu Allah'ın rızasını elde etmek için yapıyor. Dolayısıyla Allah'a yaklaşmak için insanların arasını düzeltmek veya marufa çağırmak amacıyla yapılmış olması kaçınılmazdır. Allah, buna ileride büyük bir ödül verecektir. Ikincisi, bunu elçiye karşı gelmek, müminlerin yolundan ayrı bir yol edinmek için yapıyor. Bunun cezası da onlara mühlet verme ve aşamalı olarak [istidraç şeklinde]

azaba doğru sürüklemektir; sonra da cehenneme atılmaktır. Orası ne kötü varış yeridir!

"Kim de kendisine doğru yol belli olduktan sonra Peygambere karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola uyarsa..." Ayetin orijinalinde geçen "yuşâkik" kelimesi, "şakk" kö-künden gelir ve bir şeyden ayrılan parça demektir. Buna göre, "yuşa-kik" kelimesinin mastarları olan "muşâkka" ve "şikâk" kelimeleri, kişi-nin arkadaşınınkinden ayrı bir parçada, bir şıkta olması demektir. Bu ise karşı çıkmaktan, muhalefet etmekten kinayedir. Dolayısıyla, doğru yol belli olduktan sonra Resule karşı çıkmak, ona muhalefet etmek ve ona itaat etmemek demektir.

Buna göre, "müminlerin yolundan başka bir yola uyarsa" ifadesi, Resule karşı çıkmanın diğer bir açıklaması konumundadır. Müminlerin yolundan maksat, Peygambere itaattir. Çünkü ona itaat, Allah'a itaat demektir. Yüce Allah bu hususta şöyle buyurmuştur: "Kim Peygambere itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur." (Nisâ, 80)

Şu hâlde müminlerin yolu, iman üzere birleştikleri hasebiyle Allah'a ve Resulü'ne ya da (sadece) Allah Resulüne itaat üzere birleşmelerinden ibarettir. Çünkü, yollarının birliğini sadece bu durum koruyabilir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Allah'ın ayetleri size okunuyorken ve O'nun elçisi içinizdeyken, nasıl oluyor da inkâr ediyorsunuz? Kim Allah'a sımsıkı tutunursa, artık elbette o, dosdogru yola iletilmiştir. Ey iman edenler, Allah'tan nasıl korkup sakınmak gerekiyorsa, öyle korkup sakının ve ancak Müslümanlar olarak ölün. Ve topluca Allah'ın ipine sımsıkı sarı-

142 ..... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

lın. Dagılıp ayrılmayın." (Âl-i Imrân, 101-103) Tefsirimizin üçüncü cildinde bu ayetlere ilişkin ayrıntılı açıklamalara yer verdik.

Yüce Allah bir diğer ayette de şöyle buyurmuştur: "Işte bu, benim dosdogru yolumdur. Ona uyun, başka yollara uymayın ki, sizi O'nun yolundan ayırmasın. Korunmanız için Allah size işte böyle tavsiye etti." (En'âm, 153) Allah'ın yolu takva yolu olduğuna göre, müminler de takvaya çağrıldıklarına göre, onların bir bütün olarak izledikleri yol, takva üzere yardımlaşma yoludur. Nitekim yüce Allah bir ayette şöyle buyuruyor: "Iyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve haddi aşma üzerinde yardımlaşmayın." (Mâide, 2)

Görüldüğü gibi bu son ayet, Allah'a isyan etmeyi ve Islâmî toplumun birliğini parçalamayı yasaklıyor. Işte yukarıda sözünü ettiğimiz müminlerin yolunun ifade ettiği anlam da budur.

Şu hâlde, "Kim de kendisine dogru yol belli olduktan sonra Peygambere karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola uyarsa" ifadesi, anlamı itibariyle, "Ey iman edenler! Aranızda gizli konuştugunuz zaman günahı, düşmanlıgı ve Peygambere karşı gelmeyi fısıldamayın. Iyilik ve takvayı konuşun." (Mücâdele, 9) ayetini çağrıştırmaktadır.

"Onu gittigi yönde yürütürüz." Yani, onu gittiği yönde yürüterek, müminlerin yolundan başkasını izleme hususundaki tavrını gerçekleştirmesine imkân veririz. Nitekim yüce Allah bir ayette şöyle buyurmuştur: "Hepsine, onlara da, bunlara da (dünyayı isteyenlere de, ahireti isteyenlere de) Rabbinin rahmetinden ulaştırırız. Rabbinin nimeti (kimseye) yasak kılınmış degildir." (Isrâ, 20)

"ve cehennemde yakarız. Orası ne kötü bir varış yeridir!" Bu ifadenin "vav" harfiyle önceki cümleye atfedilmiş olması gösteriyor ki bunların tümü, yani "gittiği yönde yürütülmesi, döndüğü yola yöneltilmesi" ve "cehennemde yakılması", tek bir ilâhî emirdir.

Bunun bir kısmı dünyevîdir. Gittiği yönde yürütülmesi yani. Bir kısmı da uhrevîdir. Kötü bir varış yeri olan cehennemde yakılması yani.

"Çünkü Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz." Ayetin a-

Nisâ Sûresi 105-126 ............................................ 143

kışından anladığımız kadarıyla bu ifade, "Onu gittigi yönde yürütürüz ve cehennemde yakarız." ifadesinin gerekçesi konumundadır.

Özellikle ayetlerin oluşturduğu akış bütünlüğünü göz önünde bulundurduğumuzda bu nokta son derece belirgin olarak ön plâna çıkar. Buradan hareketle anlıyoruz ki ayet, elçiye karşı çıkmayı ulu Allah'a ortak koşma olarak değerlendiriyor. Yüce Allah ise, kendisine ortak koşulmasını kesinlikle bağışlamaz.

Bu anlamı şu ayetten de algılayabiliriz: "Inkâr edenler, Allah yolundan yüz çevirenler ve kendilerine dogru yol belli olduktan sonra Peygambere karşı çıkanlar Allah'a hiçbir zarar veremezler. Allah onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır. Ey inananlar! Allah'a itaat edin, Resule itaat edin, işlerinizi boşa çıkarmayın. Inkâr edip Allah yolundan yüz çevirenleri ve sonra da kâfir olarak ölenleri Allah asla bagışlamaz." (Muhammed, 32-34) Yukarıda sunduğumuz bu üç ayetin zahiri, bunların ikinci ayette yer alan, "Allah'a ve Resule itaat" etmeye ilişkin emrin gerekçelendirilmesi amacına yönelik olduklarını ortaya koymaktadır. Buna göre, Allah'a ve Resulü'ne itaat etmemek bağışlanmaz bir küfürdür. Bununla da şirk kastedildiği açıktır.

Konunun akışından anlıyoruz ki, "Çünkü Allah, kendisine ortak koşulmasını bagışlamaz" ifadesinden hemen sonra ve ona bağlı olarak, "bundan başkasını diledigi kimse için bagışlar." ifadesinin yer alması, açıklamayı tamamlama ve bu uğursuz günahın, yani elçiye karşı çıkma suçunun büyüklüğünü vurgulama amacına yöneliktir. Tefsirimizin dördüncü cildinin sonlarında bu ayetle ilgili bazı açıklamalarda bulunduk.1

"Onlar Allah'ın dışında etkileri olmayan edilgen tanrılardan başkasına tapmazlar." Ayetin orijinalinde geçen "inas" kelimesi, "unsa" nın çoğuludur. Araplar, "Enus-el hadîdu enesen=demir büküldü, yumuşak oldu" ve "Enus-el mekanu=yer çabuk ve çok bitki verdi."

derler. Dolayısıyla kelimede etkilenme ve edilgenlik anlamı esas-

1- [c.4, s.535, Nisâ Suresi, 48. ayetin tefsirinde.]

144 ........................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

tır. Bu yüzden dişi canlılara "unsa" adı verilmiştir. Allah'tan başka kulluk sunulan tüm mabutlar ve putlar da "inas" diye nitelendirilmişlerdir. Bunun nedeni, onların edilgen, etkilenen şeyler olmaları, onlara tapanların beklediği türden bir etkinlik yapma gücünden yoksun olmalarıdır.

Nitekim yüce Allah bir ayette şöyle buyuruyor: "...Sizlerin Allah- 'ı bırakıp yalvardıklarınız (taptıklarınız) bir araya toplansalar, bir sinek dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. Isteyen de aciz, kendinden istenen de! Allah'ı geregi gibi degerlendiremediler. Dogrusu Allah kuvvetlidir, üstündür." (Hac, 73-74) Bir diğer ayette de şöyle buyurmuştur: "O'nu bırakıp hiçbir şey yaratamayan, bilâkis kendileri yaratılmış olan, kendilerine bile ne zarar ve ne de fayda verebilen; öldürmeye, hayat vermeye, ölüleri yeniden diriltip kabirden çıkarmaya güçleri yetmeyen tanrılar edindiler." (Furkan, 3)

Dolayısıyla anlaşılıyor ki, buradaki "unuset"ten maksat, yaratıcıya oranla yaratılmışın özelliği olan salt edilgenliktir. Bu yorum şu tür yorumdan daha yerindedir: "Burada kastedilenler Lat, Uzza ve üçüncü put olan Menat gibilerdir. Nitekim her kabilenin bir putu vardı ve 'Falancaların dişisi' derlerdi. Böyle demelerinin sebebi, ya putlara verilen isimlerin müennes (dişi cinsten kelimeler) olması ya da cansız varlıklar olmasıydı. Nitekim cansızlar lafız itibariyle dişil olarak işlev görür.

Bizim yorumumuzun daha isabetli olmasının gerekçesine gelince;

karşı görüş, ayetteki kesin sınırlandırmayla tamamen örtüşmüyor. Ayette "Onlar, O'nu bırakıp birtakım dişileri (tanrıları) çagırıyorlar." buyruluyor. Oysa, müşriklerin Allah'ı bir yana bırakarak taptıkları arasında Isa, Brahman ve Buda gibi dişi olmayan kimseler de vardır.

"ve hiçbir hayırla ilişkisi olmayan Şeytandan başkasına tapmazlar." Ayette geçen "el-merîd" kelimesi, her türlü hayırdan ari ya da mutlak olarak çıplak demektir. Beydavî kendi tefsirinde der ki: "el- Merîd" ve "el-mârid" hiçbir hayırla ilgisi olmayan demektir. Terki-

Nisâ Sûresi 105-126 ............................................ 145

bin aslı, düz ve yumuşak olma anlamına gelir. Yani, yumuşaklık ifade eder. "Sarh-un mumerred" (yumuşak, düzgün taht) "Gulamun emred" (bıyığı henüz terlemiş, tüysüz delikanlı), "Şeceret-un merdâ" (Yaprakları az ve seyrek ağaç)..." (Beydavî'den aldığımız alıntı burada son buldu.)

Anlaşıldığı kadarıyla, bu cümle önceki cümlenin açıklaması konumundadır. Çünkü "çağırma" ibadetten, tapmaktan kinaye olarak kullanılmıştır. Ibadetin insanlar arasında yaygın bir davranış olarak ortaya çıkması, ihtiyacı gidermeye yönelik çağrıdan kaynaklanmıştır.

Öte yandan yüce Allah, itaat etmeyi de ibadet olarak isimlendirerek şöyle buyurmuştur: "Ey Âdemogulları! Ben size, şeytana tapmayın, o sizin apaçık düşmanınızdır. Bana tapın... diye bildirmedim mi?" (Yâsin, 60-61)

Dolayısıyla, tefsirini sunduğumuz ayetin anlamı gelip şu noktaya dayanıyor: Müşriklerin Allah dışında kulluk sundukları tüm putlara yönelik ibadetleri, aslında hayırsız şeytana yönelik bir ibadet ve çağrı konumundadır. Çünkü bu tarz bir ibadet, şeytana itaattir.

"Allah onu lânetlemiş," Ayetin orijinalinde geçen "lânet" kelimesi, rahmetten uzaklaştırma demektir. Bu ifade, Şeytana ilişkin ikinci bir vasıftır, ayrıca birinci vasfın [her türlü hayırdan yoksun] da gerekçesi niteliğindedir.

"o da demişti ki: Elbette senin kullarından belirli bir pay alacağım." Burada yüce Allah'ın daha önce Şeytanın ağzından aktardığı şu ifadelere işaret ediliyor gibi: "Iblis dedi ki: Senin mutlak kudretine andolsun ki, onların tümünü azdıracagım. Yalnız onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların hariç." (Sâd, 82-83) Şeytan, "Senin kullarından" ifadesiyle, saptırmasına rağmen onların Allah'ın kulları olduklarını itiraf ediyor, bu niteliklerinin dışına çıkamadıklarını ve Allah'ın onların Rabbi olduğunu, onlar hakkında dilediği gibi hükmedeceğini dile getiriyor.

"Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım..." Ayetin orijinalinde geçen "yubettikunne" kelimesinin

146 ........................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

mastarı olan "tebtîk" kelimesi, yarmak anlamına gelir. Burada anlatılmak istenen husus, Arap cahiliyesindeki şu uygulamayla örtüşmektedir:

Araplar cahiliye döneminde, etlerini haram kılmak amacıyla Bahira ve Saibe adını verdikleri hayvanların kulaklarını, bunun bir nişanesi olarak yararlardı.1

Ayette sayılan hususların tümü, sapmanın bazı örnekleridir.

Dolayısıyla bunlarla birlikte saptırmadan da söz edilmesi, önce genel bir anlatım, ardından özel önem verildiğinin bir göstergesi olarak bunların bazılarından birer birer bahsedilmesi içindir. Iblis diyor ki: "Mutlaka onları, Allah'tan başkasına kulluk sunmak ve günah işlemekle uğraştırarak saptıracağım. Konumlarının gereği, kendilerini ilgilendiren işlerden alıkoyacak şekilde onları asılsız kuruntu ve emellerle oyalayacağım. Hayvanların kulaklarını yarıp Allah'ın helâl kıldığını haram kılmalarını emredeceğim. Onlara Allah'ın yaratmasını değiştirmelerini emredeceğim." Şu hâlde şeytanın bu sözleri, iğdiş yapmak, cinsiyet değiştirmek, çeşitli organları kesmek, livata (homoseksüellik) ve sevicilik (lezbiyenlik) gibi sapıklıklarla örtüşmektedir.

Allah'ın yaratmasını değiştirmek ifadesiyle, fıtratın dışına çıkma ve dosdoğru hanîf dinini terk etme durumunun kastedilmiş olması da uzak bir ihtimal değildir. Nitekim yüce Allah bir ayette şöyle buyurmuştur: "Sen yüzünü, hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah'ın yaratışında degiştirme yoktur. Işte dosdogru din budur." (Rûm, 30)

Ardından yüce Allah, şeytanı çağırmayı yani emrettiklerine uymayı, onu dost-veli edinmek olarak nitelendiriyor: "Kim Allah'ı bırakır da şeytanı dost edinirse, elbette apaçık bir ziyana ugramıştır."

Dikkat edilirse, burada "şeytan kime dost-veli olursa" şeklinde bir ifade kullanılmamıştır. Bununla verilmek istenen mesaj,

------

1- [Evcil olan bu hayvanlar, Arapların batıl inanç ve âdetlerine göre kesilmez ve etleri de yenmezdi. Konuyla ilgili ayrıntılı açıklama, Mâide suresinin 103. ayetinin tefsirinde gelecektir.]

Nisâ Sûresi 105-126 ............................................... 147

önceki ayetlerde de belirtildiği gibi, velinin yüce Allah olduğunu vurgulamaktır. Ondan başkaları, birileri tarafından dost-veli edinseler de hiçbir şey üzerinde velayetleri söz konusu değildir.

"(Şeytan) onlara söz verir ve ümitlendirir; hâlbuki Şeytanın onlara söz vermesi, aldatmacadan başka bir şey değildir." Ayetten algıladığımız kadarıyla önceki ayette yer alan, "elbet-te apaçık bir ziyana ugramıştır." ifadesi gerekçelendiriliyor. Gerçek mutluluğu ve mükemmel yaratılışı boş vaatlerle ve mevhum umutlarla değiştiren insanın hüsranından daha büyük ziyan olabilir mi? Yüce Allah bir ayette şöyle buyuruyor: "Inkâr edenlere gelince; onların işleri, ıssız çöldeki serap gibidir. Susayan kimse onu su zanneder, fakat yanına gelince hiçbir şey bulamaz. Orada Allah'ı bulur ve Allah da onun hesabını tastamam görür. O hesabı çabuk görendir." (Nûr, 39)

"Vaatler" ise, şeytanın bir aracı kullanmaksızın telkin ettiği vesveseler anlamında kullanılmıştır. "Umutlar"a gelince, onlar insanın vehim yoluyla kuruntulardan zevk aldığı şeytanî vesveselerin birer ayrıntısı konumundadırlar. Bu yüzden, "hâlbuki şeytanın onlara söz vermesi, aldatmacadan başka bir şey degildir."

buyrularak, va'din aldatma olduğu belirtilmiş, buna karşın "umut" için böyle bir nitelemede bulunulmamıştır. Bunun nedeni ise açıktır.

Sonra yüce Allah, onların bu durumlarının akıbetini açıklıyor: "İşte onların varacagı yer cehennemdir; ondan kaçıp kurtulacak bir yer de bulamayacaklardır." Ayette geçen "mahîs" kelimesinin mazi fiili "hâse"dir ve bir yerden dönmek, kaçınmak anlamına gelir.

Dolayısıyla "mahîs" kaçış ve dönüş yeri anlamını ifade eder.

Ardından, açıklamayı tamamlamak amacıyla karşı tabloda müminlerin durumu tasvir ediliyor: "Inanıp iyi işler yapanları da, altından ırmaklar akan cennetlere yerleştirecegiz. Orada sürekli kalacaklardır..." Ayetlerin akışı içinde ["onu gittigi yönde yürütürüz." ve "cehennemde yakarız." ifadelerindeki] üçüncü çoğul şahıstan, ["Allah, kendisine ortak koşulmasını bagışlamaz." ifade-

148 ........................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

siyle] gayıp sıygasına geçiş yapılıyor.

Bu uygulama, geneli itibariyle, konunun önemine ve büyüklüğüne vurgu yapma amacına yöneliktir. Şöyle ki, böyle bir vurgunun gerekli olduğundan dolayı, önce Allah lafzı birinci çoğul şahıs zamiri yerine kullanılıyor, ardından amaç gerçekleştirilince, asıl olan önceki ifade tarzına [yani, birinci çoğul şahıs zamiri kullanmaya] geri dönülüyor. Bu da, "cennetlere yerleştirecegiz." ifadesinde gerçekleştiriliyor.

Burada bir diğer incelik de vardır. O da şu ki: Yüce Allah burada çok yakın olduğunu, mümin kullarıyla aralarında bir perde olmadığını, onların velisinin kendisi olduğunu ima ediyor.

"Bu, Allah'ın gerçek vaadidir ve Allah'tan daha doğru sözlü kim olabilir?" Burada şeytanın vaadine karşılık veriliyor. Onun vaadi bir aldatmacadır, buna karşılık Allah'ın vaadi haktır, sözü doğrudur.

"(İş) ne sizin kuruntularınızla, ne de Ehlikitab'ın kuruntularıyla olmaz." Yeniden ayetlerin akışının başlangıcına dönülüyor; ama açıklamanın ayrıntısından çıkan öz bir sonuç olarak. Şöyle ki: Bazı müminlerin anlatılan davranışlarından, sözlerinden ve Peygamberden (s.a.a) ısrarla kendilerini gözetmesini, başkalarına karşı kendilerine destek verip yardım etmesini, başkalarıyla aralarında çıkan anlaşmazlıklarda taraflarını tutmasını istemelerinden anlaşılıyor ki onlar, iman etmiş olmakla Allah katında bir üstünlük ve Peygamberin (s.a.a) üzerinde bir hak elde ettiklerini düşünüyorlardı.

Bu yüzden [bunların nazarında] Allah'ın ve Resulünün onları gözetmeleri, onları başkalarına galip getirmeleri, haklı veya haksız olmalarına bakmaksızın üstün tutmaları bir zorunluluktu. Hükmün adilce veya zalimce olması önemli değildi. Önemli olan onların lehine olmasıydı. Tıpkı sapıklık önderlerinin yönetimlerinde olduğu gibi. Bunlar zorba liderlerin maiyetlerinin, sırdaşlarının ve suç ortaklarının talep edebilecekleri şeylerdi. Zorba önderlerin yardakçıları, boyun eğdiği ve tâbi olduğu liderlerine itaat etmenin, teslimiyet göstermenin yanında minnet de ederler, bağlılıklarını başına

Nisâ Sûresi 105-126 ............................................ 149

kakarlar; katında bir saygınlık ve ayrıcalık hak ettiklerini düşünerek önderlerinin zorbalıkla da olsa kendilerini desteklemelerinin, gözetmelerinin ve başkalarına tercih etmelerinin gerekli olduğunu sanırlar.

Yine, yüce Allah'ın belirttiği gibi, Ehlikitap da kendisi için böyle bir ayrıcalık öngörüyordu. "Yahudiler ve Hıristiyanlar; 'Biz Allah'ın ogulları ve sevgilileriyiz' dediler." (Mâide, 18) "Yahudi veya Hıristiyan olun ki, dogru yolu bulasınız, dediler." (Bakara, 135) "Bu, onların; 'Ümmîler konusunda bize bir vebal yoktur.' demelerindendir." (Âl-i Imrân, 75)

Böylece yüce Allah, müminlerin içindeki bu grubun bu tarz mesnetsiz iddialarını geri çeviriyor. Onları Ehlikitap'la aynı çizgide değerlendiriyor ve bu tür iddiaları istiareli bir ifade tarzıyla kuruntu diye niteliyor. Çünkü bu iddialar, tıpkı kuruntular gibi zevk veren hayali tasavvurlardan başka bir anlam ifade etmezler; realiteler dünyasında bir etkinlikleri, gerçeklikleri olmaz. Diyor ki ulu Allah: "Ey Müslümanlar topluluğu veya ey Müslümanların içindeki belli grup, bu iş sizin kuruntunuzla olmaz. Ehlikitab'ın kuruntularıyla da olacak değildir. Aksine, işin ekseninde amel yatar; hayırsa amel karşılığı da hayırdır, eğer şerse karşılığı da şerdir."

Ayette iyilikten önce kötülükten söz edilmesinin sebebi, yanılgılarının çoğunluğunun kötülük nitelikli olmasıdır.

"Kim bir kötülük yaparsa, onunla cezalandırılır ve kendisi için Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulur." Sözün akışına ayrıntı getiriliyor, detay kazandırılıyor; ama arada bir bağlaç kullanılmıyor ve yeni bir cümleymiş gibi ifade ediliyor [cümleyi bir öncesine bağlayan vav-ı atıfa kullanılmıyor]. Çünkü bu ifade, zihinlerde uyanabilecek takdirî bir sorunun cevabı niteliğindedir. Takdiri şöyledir: Madem ki İslâm'ın alanına ve imanın konusuna girmek, insan için her türlü hayrı celp etmeye, hayat için gerekli olan her türlü menfaati korumaya yetmiyor ve madem ki Yahudilik ve Hıristiyanlık için de aynı durum geçerlidir, peki bunun [hayrı elde etmenin] yolu nedir? Insanın hâli nice olacak? Işte bu takdirî soruya şu cevap veriliyor: "Kim bir kötülük yaparsa, onunla

150 ................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

şu cevap veriliyor: "Kim bir kötülük yaparsa, onunla cezalandırılır ve kendisi için Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulur...

her kim de iyi işler yaparsa..."

"Kim bir kötülük yaparsa, onunla cezalandırılır." ifadesi mutlak bir ifadedir. Hem adam öldürene kısas uygulanması, hırsızlık edenin elinin kesilmesi, zina edenin [evli olmaması hâlinde] kırbaçlanması veya [evli olması hâlinde] recmedilmesi gibi şeriatın koyduğu siyasal hükümler türünden dünyevî cezayı, hem de yüce Allah'ın kitabında ve Peygamberinin diliyle vaat ettiği uhrevî cezayı kapsamaktadır.

Bu genellik, ayetlerin konusuna uygundur, atmosferiyle örtüşmek- tedir. Ayetlerin iniş sebebi çerçevesinde aktarılan bir rivayette, bunların hırsızlık yapan, sonra bu suçu bir Yahudi'nin ve bir Müslüman'ın üzerine atan, ardından suçlanan kimseyi cezalandırması için Hz. Peygambere (s.a.a) baskı yapan kimseler hakkında indiği belirtilmektedir.

"ve kendisi için Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulur." ifadesinde dost ve yardımcı ifadeleri geneldir; hem dünyadaki dost ve yardımcıları kapsamaktadır. Dolayısıyla kişinin dünyada karşılaşacağı kötü cezayı savacak olan Peygamberi (s.a.a) veya emir sahibini (masum imamı) yahut bu ikisine yakın olma durumunu ya da Islâm ve dinin saygınlığı gibi yardımcıları kapsamına almaktadır. Şu hâlde yüce Allah'ın öngördüğü olumsuz cezayı hiç kimse, hiçbir etken kötülük yapan kişiden savamaz. Hem de, bir sonraki ayette işaret edilen hususlar hariç, ahiretteki cezayı savma noktasındaki dost ve yardımcıyı kapsamaktadır.

"Erkek olsun, kadın olsun, her kim de mümin olarak (birtakım) iyi işler yaparsa, işte onlar cennete girerler ve onlara çekirdek kırıntısı kadar bile zulmedilmez." Bu ayet, iyi işler yapan kimsenin alacağı karşılığı (cenneti) içeren ikinci şıktır. [Önceki ayette birinci şıkka yani, kötü iş yapanların durumuna değinildi, burada ise ikinci şıkkın yani, iyi iş yapanların durumuna değiniliyor.] Ancak yüce Allah burada bir şart koşuyor ki, mükâfatın realize edilişini, gerçekleştirilme-

Nisâ Sûresi 105-126 ............................................ 151

sinin çevresini daraltıyor; bir diğer açıdan da genişliği gerektirecek şekilde ifadeyi genelleştiriyor.

Buna göre, ödül olarak cenneti kazanmanın şartı, salih amel işleyen kimsenin mümin olmasıdır. Çünkü güzel karşılık ancak salih amelden dolayı söz konusu olabilir. Kâfirinse ameli yoktur. Yüce Allah bu hususta şöyle buyuruyor: "Eger onlar da Allah'a ortak koşsalardı, yaptıkları ameller elbet boşa giderdi." (En'âm, 88)

"Işte onlar, Rablerinin ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr eden, bu yüzden amelleri boşa çıkan kimselerdir, ki biz onlar için kıyamet gününde hiçbir ölçü tutmayacagız." (Kehf, 105)

"...her kim de birtakım iyi işler yaparsa," ifadesinin orijinalinde, bütünden bir parçayı ifade etmek için kullanılan "min" (baziyet bildiren) edatına yer verilmiştir. Bununla da cennet vaadine ilişkin bir genişletme söz konusu ediliyor. Eğer "min" edatı olmaksızın "kim iyi işler yaparsa" denilseydi -ceza vermede dikkati gerektiren böylesine hassas bir noktada- şu anlamı ifade edecekti: "Cennet, inanan ve bütün salih amelleri işleyen kimseler içindir." Ancak ilâhî lütuf, güzel ödülü inanıp bazı salih amelleri işleyen herkesi kapsayacak şekilde genelleştiriyor.

Dolayısıyla işleyemediği diğer sahil amelleri veya işlediği günahları tövbe ya da şefaatle telafi ediyor. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Çünkü Allah, kendisine ortak koşulmasını bagışlamaz; bundan başkasını diledigi kimse için bagışlar." (Nisâ, 116) Bu konuyla ilgili açıklamaya,"Allah'ın kabulünü üzerine aldıgı tövbe, ancak bilgisizlikle kötülük yapanlar... içindir..." (Nisâ, 17)

ayetini incelerken ve yine orada "tövbe" kavramı hakkında yaptığımız değerlendirmede yer verdik.1 Nitekim tefsirimizin birinci cildinde de, "Öyle bir günden korkun ki, o gün hiç kimse başkasının yerine bir şey ödeyemez." (Bakara, 48) ayetini tefsir ederken "şefaat" le ilgili detaylı bilgiler sunduk.

1- [bkz. c.4, s.342 ve 350.]

152 ........................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

"Erkek olsun, kadın olsun" ifadesinde de hükmün erkek-kadın herkesi kapsadığı, temelde hiçbir fark gözetilmediği vurgulanıyor.

Bu tavır, kadınlar için herhangi bir amelin, dolayısıyla işledikleri güzelliklere ödül verilmesinin söz konusu olmadığını ileri süren Hint ve Mısır gibi eski putperest toplumların inançlarından tamamen farklıdır. Üstünlük ve onurun erkeklere ait olduğu, kadınların Allah katında zelil, yaratılışta noksan, ecir ve ödülde hüsrana uğrayan olduğu anlaşılan Yahudilik ve Hıristiyanlık anlayışıyla da bağdaşmıyordu. Cahiliye Araplarının kadınlara ilişkin inançları da bunlarınkinden pek farklı değildi. Böylece yüce Allah, "Erkek olsun, kadın olsun" buyurarak iki cinsin eşitliğini vurgulamıştır.

"İşte onlar cennete girerler" ifadesinden hemen sonra, "onlara çekirdek kırıntısı kadar bile zulmedilmez." ifadesine yer verilmiş olması da bu yüzden olsa gerektir. Buna göre, birinci cümle, kadınların da tıpkı erkekler gibi sevapta pay sahibi olduklarına; ikinci cümle de fazlalık veya eksiklik bakımından aralarında herhangi bir farkın olmadığına delâlet etmektedir. Nitekim yüce Allah bir ayette şöyle buyurmuştur: "Rableri onlara cevap verdi ki: Ben, erkek olsun, kadın olsun, içinizden çalışan hiçbir kimsenin yaptıgını boşa çıkarmam. Bazınız bazınızdan meydana gelmedir." (Âl-i İmrân, 195)

"İyilik yaparak kendini Allah'a teslim eden... kimseden din bakımından daha iyi kim vardır?..." Bu ifade, akla gelebilecek şu tür bir değerlendirmeyi bertaraf etmeye yönelik gibidir: Müslüman'ın Islâm'ının veya Ehlikitab'ın imanının hayrı celp etmede ve genel olarak çıkarlarını korumada bir etkinliği bulunmuyorsa, Allah'a ve ayetlerine inanmak bir şey değiştirmiyorsa, bu bağlamda böyle bir imanın varlığı ile yokluğu arasında herhangi bir fark yoksa, o zaman İslâm'ın saygınlığı nerededir? Imanın ayrıcalığı nedir?

Işte bu ayette böyle bir değerlendirmeye şu cevap veriliyor: Dinin saygınlığı kuşku götürmeyen bir olgudur. Akıl sahibi hiç kimse bunun güzelliğinden kuşku duymaz. "din bakımından... daha iyi kim vardır?" ifadesi, işte bunu vurgulamaya yöneliktir. Böylece