El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân–c.5
 

Nisâ Sûresi 101-104 .................................................. 111


Resulullah'a (s.a.a), 'Sen içlerinde bulunup...' diye başlayan ayetin içerdiği korku namazı hükmünü indirdi."

Mecma-ul Beyan tefsirinde, "Yagmurdan zarar görür yahut hasta olursanız... size bir günah yoktur." ayetiyle ilgili olarak şöyle deniyor: "Bu ayet inerken Resulullah (s.a.a) Usfan denilen yerde bulunuyordu, müşrikler de Dacnan denilen yerde konaklamışlardı.

[Öğle saatleri, bulundukları yerde namaz kılmak amacıyla Müslümanlar cemaate durdular.] Peygamberimiz (s.a.a) ve ashabı öğle namazını bütün rüku ve secdeleriyle kıldılar. Bunu gören müşrikler onlara saldırmak istediler. Içlerinde bazıları dediler ki, onların bir diğer namazları daha var ki, onların nazarında bundan daha sevimlidir;

-ikindi namazını kastediyorlardı- onu bekleyin. Bunun üzerine yüce Allah Peygamberimize bu ayeti indirdi. Peygamberimiz de ikindi namazını korku namazı şeklinde kıldırdı. Bu olay Halid b. Velid'in Müslüman olmasının sebebidir Yine aynı eserde, Ebu Hamza Sumali'nin kendi tefsirinde şöyle dediği belirtiliyor: "Peygamberimiz Enmaroğullarına savaş açtı. Allah onları hezimete uğrattı, Müslümanlar da çocuklarını ve mallarını zaptettiler. Resulullah (s.a.a) ve Müslümanlar savaş meydanına inince, düşmandan geriye kimsenin kalmadığını gördüler. Bunun üzerine Müslümanlar silahlarını bıraktılar. Resulullah (s.a.a) da ihtiyacını gidermek üzere yanlarından ayrıldı. O da silahını bırakmıştı.

Ashabıyla arasına vadi girecek şekilde uzaklaştı. Ihtiyacını gidermişti ki, vadi engebeliydi ve gökten de ufak ufak yağmur çiseliyordu. Ashabın Resulul-lah'ı (s.a.a) görmesine engel oluyordu." "Resulullah (s.a.a) bir ağacın dibine oturdu. Düşman askerlerinden Gavres b. Haris el-Muharibi onu gördü. Arkadaşları dediler ki: 'Ey Gavres, bu Muhammet'tir. Arkadaşlarından ayrı düşmüş, uzaklaşmıştır.' Gavres dedi ki: 'Onu öldürmezsem, Allah beni öldürsün.'

Yanına kılıcını alarak dağdan aşağıya indi. Yanına dikilinceye kadar Resulullah (s.a.a) onu fark etmedi. Kılıcını kınından çekmiş öylece Peygamberin başı ucunda duruyordu. Dedi ki: 'Ey

112 ....... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Muhammed! Şimdi seni kim benden kurtaracak?!' Resulullah (s.a.a) 'Allah' dedi."

"Işte tam bu sırada Allah düşmanı ansızın yüzükoyun yere düştü. Resulullah (s.a.a) kalktı ve kılıcını aldı. Sonra şöyle dedi: 'Ey Gavres, şimdi seni kim benden kurtaracak?!' Gavres, 'Hiç kimse' diye karşılık verdi. Resulullah, 'Allah'tan başka ilâh olmadığına ve benim Allah'ın kulu ve elçisi olduğuma şahitlik ediyor musun?' diye sordu. 'Hayır' dedi. 'Ancak hiçbir zaman seninle savaşmayacağıma, sana karşı çıkan hiçbir düşmanına yardım etmeyeceğime söz veriyorum.' Resulullah (s.a.a) kılıcını geri verdi. Gavres, 'Allah'a andolsun ki, sen benden daha iyisin' dedi. Resulullah ise, 'Böyle bir davranış bana daha çok yakışır' karşılığını verdi."

"Gavres arkadaşlarının yanına dönünce ona dediler ki: 'Ey Gavres, seni elinde kılıç ve onun başında dikilmiş hâlde gördük. Seni onu öldürmekten ne alıkoydu?' Dedi ki: 'Allah. Tam kılıcımı kaldırmış ona indirecektim ki, birden nasıl olduğunu anlamadığım bir darbe yedim omuzlarımın arasında. Hızla yüzükoyun yere kapandım. Kılıcım elimden düştü. Muhammed -saa- benden önce davrandı ve kılıcı aldı.' Çok geçmeden vadideki yağmur suları duruldu. Resulullah (s.a.a) arkadaşlarının yanına gitti ve onlara olup bitenleri haber verdi. Onlara, 'Yagmurdan zarar görür...' ayetini okudu."

Men la Yahzuruh-ul Fakih adlı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle Abdurrahman b. Ebu Abdullah'tan, o da İmam Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet eder: "Resulullah (s.a.a) Zat-ur Rika seferinde ashabına namaz kıldırdı. Önce onları iki gruba ayırdı. Bir grup düşmana karşı durdu. Bir grup da Peygamberimizin arkasında saf tuttu. Peygamberimiz (s.a.a) tekbir getirdi, onlar da tekbir getirdiler.

Peygamberimiz (s.a.a) Kur'ân'dan bir bölüm okudu, onlar sessizce dinlediler. Peygamberimiz (s.a.a) rükua gitti, onlar da rükua gittiler. Secde etti, onlar da secde ettiler. Sonra Resulullah (s.a.a) ikinci rekât için kalktı ve hiçbir şey okumadan öylece kıyam hâlinde bekledi. Bu sırada namaz kılmakta olan cemaat, namazlarının ikinci rekâtını kendi başlarına tamamlayarak birbirlerine selâm

Nisâ Sûresi 101-104 ........................ 113

verdiler. Sonra arkadaşlarının yanına giderek düşmanın karargâhına karşı nöbet tuttular."

"Bu sefer diğer grup gelip Resulullah'ın (s.a.a) arkasında saf tuttu. Peygamberimiz (s.a.a) tekbir getirdi, onlar da tekbir getirdiler. Peygamberimiz Kur'ân'dan bir bölüm okudu, onlar sessizce dinlediler. Rükûa gitti, onlar da rükua gittiler. Secde etti, onlar da secde ettiler. Sonra Resulullah (s.a.a) oturdu ve teşehhüdü okudu.

Sonra onlara selâm verdi, onlar da kalkıp diğer rekâtı kendi başlarına kıldılar, ardından birbirlerine selâm verdiler. Yüce Allah da Peygamberine şöyle buyurmuştur: 'Sen içlerinde bulunup da onlara namaz kıldırdıgın zaman... Çünkü namaz inananlar üzerinde sabit bir farzdır.' Işte bu, yüce Allah'ın Peygamberine (s.a.a) emrettiği korku namazıdır."

İmam devamla şöyle dedi: "Korku anında bir topluluğa akşam namazını kıldıran kimse, birinci grupla bir rekâtı, ikinci grupla da iki rekâtı kılar..."

et-Tehzib adlı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle Zürare'den şöyle rivayet eder: İmam Bâkır'a (a.s) korku ve seferî namazların her ikisi de kısaltılmalı mıdır? diye sordum. Buyurdu ki: "Evet, ama korku namazı, korkusuz bir ortamda gerçekleştirilen yolculuktaki namazdan daha fazla kısaltılmayı hak eder." [c.3, s.302, h:12/921]

Men la Yahzuruh-ul Fakih adlı eserde müellif kendi rivayet zinciriyle Zürare ve Muhammed b. Müslim'den şöyle rivayet eder: Biz İmam Bâkır'a (a.s) sorduk: "Seferî namaz hakkında ne buyurursunuz?

Nasıl kılınır? Kaç rekâttır?" Buyurdu ki: "Yüce Allah şöyle buyuruyor:

'Yeryüzünde yolculuk ettiginiz zaman... namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur.' Bu bakımdan, seferde namazı kısaltarak kılmak, tıpkı mukimken tam kılmak gibi vaciptir." Dedik ki: "Ama yüce Allah, 'size bir günah yoktur.' buyuruyor, 'yapın...'

demiyor ki. Mukimken namazı tam kılmak gibi, seferde kısaltarak kılmak nasıl vacip olur?"

Buyurdu ki: "Yüce Allah, 'Şüphesiz Safa ile Merve, Allah'ın ni-

114 ......... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

şanlarındandır. Kim Allah'ın evini hacceder veya umre yaparsa, onları tavaf etmesinde kendisine bir günah yoktur.' buyurmuyor mu? Ve Safa ile Merve'yi tavaf etmek farz değil midir? Çünkü yüce Allah, bunu kitabında ve Peygamberi -saa-de pratikte uygulamıştır. Aynı şekilde yolculukta namazı kısaltmak da Peygamberin (s.a.a) fiilen uyguladığı ve yüce Allah'ın kitabında zikrettiği bir hükümdür."

Dedik ki: "Peki yolculukta bir namazı dört rekât kılan kimse, namazını yenilemeli mi, değil mi?"

Buyurdu ki: "Eğer ona namazları kısaltma ayeti okunmuş ve açıklanmış buna rağmen yine de dört rekât olarak kılmışsa, namazı yeniden kılması gerekir. Şayet ayet kendisine okunmamışsa ve bu hükmü de bilmiyorsa, dört rekât olarak kıldığı namazı yenilemesi gerekmez. Bütün namazların yolculukta iki rekât kılınması farzdır. Akşam namazı hariç. Bu namaz üç rekâttır ve kısaltması olmaz. Çünkü Resulullah (s.a.a) seferî iken de, mukim iken de onu üç rekât hâlinde bırakmıştır [üç rekât olarak kılmıştır]."

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, Ibn-i Ebi Şeybe, Abd b. Hamid, Ahmed, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai, Ibn-i Mace, Ibn-i Carud, Ibn-i Huzeyme, Tahavî, Ibn-i Cerir, Ibn-i Münzir, Ibn-i Ebi Hatem, en- Nuhhas -Nasih adlı eserinde- ve Ibn-i Hibban, Ya'la b. Ümeyye'den şöyle rivayet ederler: Ömer b. Hattab'a sordum: "Kâfirlerin size bir kötülük yapmalarından korkarsanız, namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur." buyruluyor. [Dolayısıyla bu hüküm korkuyla ilintilidir.]

Şimdi ise, insanlar güvene kavuşmuşlardır." Ömer bana dedi ki: "Senin hayret ettiğin şeye ben de hayret etmiş ve bunu Resulullah'a (s.a.a) sormuştum. Buyurmuştu ki: Bu Allah'ın size verdiği bir sadakadır [tanıdığı bir kolaylıktır]. Onun sadakasını kabul edin."

Yine aynı eserde, Abd b. Hamid, Nesai, Ibn-i Mace, Ibn-i Hibban ve Beyhaki -Süneninde- Ümeyye b. Halid b. Ese'den şöyle rivayet ederler: Ümeyye, Ibn-i Ömer'e sorar: "Sence yolculukta namazı kısaltmak caiz midir? Çünkü Allah'ın kitabında da buna ilişkin bir hüküm göremiyoruz. Varolan hüküm korku namazı ile ilgilidir."

Nisâ Sûresi 101-104 ............... 115

Ibn-i Ömer şu cevabı verir: "Ey kardeşimin oğlu, yüce Allah Hz. Muhammed'i (s.a.a) gönderirken biz bir şey bilmezdik. Biz ne yapıyorsak, Resulullah'tan gördüğümüz gibi yapıyoruz. Yolculukta namazı kısaltmak da Resulullah'ın (s.a.a) uyguladığı bir sünnettir."

Aynı eserde, Ibn-i Ebi Şeybe, Tirmizi -sahih olduğunu belirterek- ve Nesai Ibn-i Abbas'tan şöyle rivayet ederler: "Resulullah ile beraber Mekke ile Medine arasında hiçbir şeyden korkmadığımız, güvenlikte olduğumuz hâlde dört rekâtlı namazı iki rekât olarak kıldık."

Aynı eserde, Ibn-i Ebi Şeybe, Ahmed, Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi ve Nesai, Herise b. Veheb el-Huzai'den şöyle rivayet ederler: "Resulullah ile birlikte çok sayıda insan varken ve kendimizi tamamen güvenlikte hissederken, öğlen ve ikindi namazlarını ikişer rekât kıldık."

el-Kâfi'de müellif kendi rivayet zinciriyle Davud b. Ferkad'dan şöyle rivayet eder: İmam Cafer Sadık'a (a.s) dedim ki: "Çünkü namaz inananlar üzerinde sabit bir farzdır." ayeti hakkında ne buyurursunuz?" Dedi ki: "Namaz sabit ve hiçbir şekilde değişmez bir farzdır, demek isteniyor. Biraz erken kılman veya biraz geç kılman sana zarar verecek değildir. Yeter ki bu yaptığın, namazın büsbütün zayi olmasına neden olmasın. Aksi takdirde yüce Allah'ın şu sözünün kapsamına girersin: "Namazı zayi ettiler, şehvetlerine uydular. Işte bunlar, azgınlıklarının cezalarını göreceklerdir." (Meryem, 59) [Füru-u Kâfi, c.3, s.270, h:13]

Ben derim ki: Burada namazların vakitlerinin genişliğine işaret ediliyor. Nitekim başka rivayetlerde de bu anlama işaret edilmiştir.

Tefsir-ul Ayyâşî'de Muhammed b. Müslim'den, o da İmam Bâkır (a.s) ve İmam Sadık'tan (a.s) birinin, seferde akşam namazıyla ilgili olarak şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Eğer bir süre geciktirmiş olsan dahi onu terk etme. Sonra yatsı namazını kılarken onu da kılabilirsin. Dilersen akşamüzeri güneş battıktan sonra şafakta beliren kızartı kayboluncaya kadar yürüyebilir sonra kılabilirsin.

Çünkü Resulullah öğle ve ikindi namazlarını birlikte ve akşam

116 ..... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

ve yatsı namazlarını da birlikte (cem ederek) kılmıştır. Bazen tehir ediyor (erteliyor), bazen de takdim ediyordu (öne alıyordu). Çünkü yüce Allah, 'namaz inananlar üzerinde sabit bir farzdır.' buyurmuştur.

Burada namazın müminler üzerinde farz olduğu kastedilmiştir;

başka değil. Çünkü eğer ayette Sünnîlerin iddia ettikleri gibi, beş namazın ancak kendilerine ait özel vakitlerde kılınmasının zorunluluğu kastedilseydi, Resulullah namazları birleştirerek kılmazdı ve onların dedikleri gibi yapardı. Oysa Resulullah (s.a.a) dini daha iyi bilirdi, dinin hükümlerinden herkesten çok haberdardı.

Eğer böylesi daha hayırlı olsaydı, Hz. Muhammed (s.a.a) bunu emrederdi."

"Nitekim Sıffin savaşında Emir-ül Müminin Ali (a.s) ile beraber olanlar öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarını kılmaya fırsat bulamadıkları için Hz. Ali (a.s) onlara yaya ve binekte iken tekbir, tahlil ve tesbih getirmelerini emretti. Çünkü yüce Allah, 'Eger korkarsanız, yaya veya binekte iken kılın.' [Bakara, 239] buyurmuştur. Hz. Ali (a.s) emretti, onlar da böyle yaptılar."

Ben derim ki: Görüldüğü gibi, bu rivayetler daha önce yaptığımız açıklamalarla örtüşüyor. Işaret ettiğimiz bu anlamı destekleyen hadisler, özellikle Ehlibeyt İmamları (Allah'ın selâmı onlara olsun) kanalıyla çokça rivayet edilmiştir. Biz, bunlardan bazı örnekler sunduk.

Biliniz ki, Ehlisünnet kaynaklarında, yukarıdaki açıklamalarla çelişen bazı rivayetler de vardır. Fakat bunlar da kendi aralarında çelişki arz etmektedirler. Bunların ve özelde korku namazının, genelde de seferî namazının kısaltılışını konu alan rivayetlerin değerlendirmesi, fıkıh biliminin alanına girer.

Tefsir-ul Kummî'de, "(Düşmanınız olan) toplulugu takip etmekte gevşeklik göstermeyin..." ayetiyle ilgili olarak şöyle deniyor: "Bu ifade Âl-i Imrân suresinde yer alan, 'Eger siz (Uhud'da) bir yara aldınızsa, onlar da benzeri bir yara almışlardır.' [Âl-i Imrân, 140] ayetine atfedilmiştir; onunla ilintilidir, ona yönelik bir açıklamadır."

Nisâ Sûresi 101-104 ........................... 117

Biz söz konusu ayeti tefsir ederken iniş sebebini zikretmiştik.

Nisâ Sûresi 105-126 ........................................................... 119


120 .................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

105- Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana kitabı hak ile indirdik; hainlerin savunucusu olma!

106- Ve Allah'tan mağfiret iste. Şüphesiz Allah, çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.

107- Kendilerine hainlik edenlerden yana uğraşmaya kalkma (onları savunma); çünkü Allah hainlikte ileri giden günahkâr birini sevmez.

108- Insanlardan gizleniyorlar (utanıyorlar) da Allah'tan gizlenmiyorlar (utanmıyorlar). Hâlbuki geceleyin, O'nun razı olmadığı sözü düşünüp kurarlarken O, onlarla beraberdir. Allah, onların yaptıkları her şeyi kuşatıcıdır.

109- Haydi siz dünya hayatında onlara taraf çıkıp savundunuz, ya kıyamet günü Allah'a karşı onları kim savunacak yahut onlara kim vekil olacak?!

110- Kim de bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah'tan bağışlanma dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve esirgeyici bulur.

111- Kim bir günah kazanırsa, onu ancak kendi aleyhine kazanmış olur. Allah bilendir, hikmet sahibidir. 112- Kim bir hata veya günah işler de sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, muhakkak ki, büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.

113- Allah'ın sana lütuf ve rahmeti olmasaydı, onlardan bir grup seni şaşırtıp saptırmağa yeltenmişti. Fakat onlar sadece kendilerini şaşırtıp saptırırlar; sana hiçbir zarar veremezler. Allah sana kitabı (vahyi) ve hikmeti indirdi, sana bilemeyeceğin şeyleri öğretti. Allah'ın lütfu sana gerçekten büyüktür.

114- Onların fısıldaşmalarının birçoğunda hayır yoktur. Yalnız sadaka yahut iyilik ya da insanların arasını düzeltmeyi emreden hariç. Kim Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla bunu yaparsa, biz ona yakında büyük mükâfat vereceğiz.

Nisâ Sûresi 105-126 ................... 121

115- Kim de kendisine doğru yol belli olduktan sonra Peygambere karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu gittiği yönde yürütür ve cehennemde yakarız. Orası ne kötü bir varış yeridir!

116- Çünkü Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz;

bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar. Allah'a ortak koşan kimse, gerçekten koyu bir sapıklığa düşmüştür.

117- Onlar Allah'ın dışında etkileri olmayan edilgen tanrılardan başkasına tapmazlar ve hiçbir hayırla ilişkisi olmayan Şeytandan başkasına tapmazlar.

118- Allah onu lânetlemiş, o da demişti ki: "Elbette senin kullarından belirli bir pay alacağım.

119- Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım, kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar, şüphesiz onlara emredeceğim de Allah- 'ın yarattıklarını değiştirecekler." Kim Allah'ı bırakır da Şeytanı dost edinirse, elbette apaçık bir ziyana uğramıştır.

120- (Şeytan) onlara söz verir ve onları ümitlendirir; hâlbuki Şeytanın onlara söz vermesi, aldatmacadan başka bir şey değildir.

121- Işte onların varacağı yer cehennemdir; ondan kaçıp kurtulacak bir yer de bulamayacaklardır.

122- İnanıp iyi işler yapanları da, altından ırmaklar akan cennetlere yerleştireceğiz. Orada sürekli kalacaklardır. Bu, Allah'ın gerçek vaadidir ve Allah'tan daha doğru sözlü kim olabilir?

123- (İş) ne sizin kuruntularınızla, ne de Ehlikitab'ın kuruntularıyla olmaz. Kim bir kötülük yaparsa, onunla cezalandırılır ve kendisi için Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulur.

124- Erkek olsun, kadın olsun, her kim de mümin olarak birtakım iyi işler yaparsa, işte onlar cennete girerler ve onlara çekirdek kırıntısı kadar bile zulmedilmez.

125- Iyilik yaparak kendini Allah'a teslim eden ve Ibrahim'in hanîf (Allah'ı bir tanıyan) dinine tâbi olan kimseden din bakımın-

122 ......... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

dan daha iyi kim vardır? Allah Ibrahim'i dost edinmiştir.

126- Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah'ındır ve Allah her şeyi kuşatmıştır.

AYETLERIN AÇIKLAMASI


Ayetlerin üzerinde düşündüğümüz zaman, bir akış bütünlüğüne sahip olduğunu; yargıda adalet ilkesini gözetmeyi tavsiye etme amacına yönelik olduğunu; yargıç ve hakimin, kim olurlarsa olsunlar yargısında ve hükmünde haksızlara eğilim göstermesini ve hak sahiplerine haksızlık etmelerini yasaklamayı hedeflediğini görürüz.

Bu söylediğimiz konulara da, ayetlerin indiği ortamda yaşanan kimi olaylara işaret edilerek ve bununla ilintili olarak konuyu yakından ilgilendiren dinsel hakikatlerden, bunların vazgeçilmezliğinden, uyulmalarının zorunluluğundan söz edilerek ve müminlerin dikkati, "Din ancak hakikattir, isim değil. Hak ismini taşımak değil, hakka riayet etmek yarar verir." evrensel gerçeğine çekilerek değinilmiştir.

Anlaşıldığı kadarıyla bu kıssa, şu ayette işaret edilen bir olayla ilgilidir: "Kim bir hata ya da günah işler de sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, muhakkak ki, büyük bir iftira ve açık bir günah yüklenmiş olur." Bu ayet gösteriyor ki, o dönemde suçsuz insanların üzerine yıkılabilecek türden hırsızlık, adam öldürmek, başkasının malını telef etmek veya zarar vermek gibi suçlar işleniyordu ve bu tür suçları işleyenlerin Hz. Peygamberi (s.a.a) hüküm vermede yanıltmaya yeltenmeleri de ihtimal dâhilindeydi. Fakat Allah onu, bu gibi art niyetli insanların saptırma girişimlerine karşı korumuştur.

Bundan da anlaşılıyor ki, ayetler grubunun başlarındaki şu ifadelerde de bu kıssaya işaret ediliyor: "Hainlerin savunucusu olma...", "Insanlardan gizleniyorlar (utanıyorlar)...", "Haydi siz onları savununuz..." Gerçi hainlik, genelde emanetlerle ilgili olarak gün-

Nisâ Sûresi 105-126 ................... 123

deme gelen bir durumdur; ancak burada, "Allah hainlikte ileri giden günahkâr birini sevmez. Insanlardan gizleniyorlar (utanıyorlar)..." ifadesini tefsir ederken vurgulayacağımız gibi, hırsızlık gibi bir durumla ilgili olarak kullanılmıştır. Burada gözetilen husus ise şudur: Müminler bir nefis gibidirler. Içlerinde birine ait olan maldan, başkaları da gözetme ve dokunulmaz oluşu noktasında sorumludur.

Diğer müminler de o malı korumak ve kollamakla yükümlüdür. Dolayısıyla müminlerden bazılarının diğer bazısının malına yönelik bir tecavüzde bulunması, kendilerinden yine kendilerine yönelik bir ihanet konumundadır.

Ayetler üzerinde biraz daha düşündüğümüz zaman, kıssa biraz daha canlanır zihnimizde ve şöyle bir tablo beliriyor gözümüzün önünde: Bazıları birilerinin malını çalmışlar. Meselâ Resulullah'a (s.a.a) götürülüyor. Bu sırada hırsız, suçsuz birini itham ediyor, suçu onun üzerine atıyor. Hırsızın akrabaları da kendi lehlerine bir hüküm çıkarması için Peygambere (s.a.a) ısrarla yalvarıp rica ediyorlar.

O kadar ileri gidiyorlar ki, hükmün suçsuz kişinin aleyhine çıkması yolunda Resulullah'ı (s.a.a) yanıltmak için aşırı çaba gösteriyorlar. Bunun üzerine ayetler iniyor ve yüce Allah, haksız yere suçlanan kişiyi aklıyor.

Bu bakımdan ayetler, iniş sebepleri bağlamında rivayet edilen Ebu Tu'ma b. Ubeyrik'in hırsızlığı kıssasıyla ilginç bir örtüşme arz etmektedir. Daha önce defalarca söylediğimiz gibi, rivayet edilen iniş sebepleri ile ilgili hikayeler, genelde kaynaklarda aktarılan kıssaların uygun bir Kur'ân ayetine uyarlanması şeklinde değerlendirilmiştir.

Bu ayetlerden ayrıca Peygamberimizin (s.a.a) verdiği hükümlerin hüccet oluşu ve onun bu açıdan masum olduğu anlaşılıyor. Bunun yanında diğer bazı gerçeklere de işaret ediliyor ki, inşallah bunları da açıklayacağız.

"Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana kitabı hak ile indirdik." İnsanlar arasında hükmetmek deyince, insanın aklına gelen ilk şey, insanların yargı işleriyle ilgili çe-

124 ........ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

kişmeleri ve ihtilaflarını verilecek hüküm aracılığı ile gidermektir.

Yüce Allah, kitabın (Kur'ân'ın) indirilişinin amacı olarak insanlar arasında hükmetmeyi göstermiştir. Bu bakımdan tefsirini sunduğumuz ayetin içeriğiyle, daha önce ayrıntılı bir şekilde ele aldığımız, "Insanlar bir tek ümmetti, sonra Allah müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. Insanlar arasında anlaşmazlıga düştükleri konularda hüküm vermeleri için onlarla beraber hak içerikli kitapları da indirdi..." (Bakara, 213) ayetinin içeriği arasında benzeşme vardır.

Dolayısıyla, özel bir meseleyle ilgili olan "Allah'ın sana gösterdigi... sana kitabı hak ile indirdik." ayeti, genel nitelikli olan "İnsanlar bir tek ümmetti..." ayetine benzemektedir. Ancak tefsirini sunduğumuz ayette ek bir husus daha var. O da Resulullah'a (s.a.a) hüküm yetkisi tanıması, görüşünü ve bakışını hüccet olarak görmesidir. Çünkü hükmetme yani, yargılayıp karara bağlama ve dava konusunu sonuçlandırma gibi bir hususta hakimin ve yargıcın (Peygamberin) dava konusuyla ilgili olarak genel hükümlere ve bütünsel yasalara ilişkin bilgiye sahip olmasının yanında kendi görüşünü yürütmesi, bildiğini uygulamaya geçirmesi gereklidir. Çünkü hükümlerin genelini ve insanların haklarını bilmekle, dava konusu olan meseleyi, ilgili yasaya tatbik ederek hükme bağlamak farklı şeylerdir.

Şu hâlde, "Allah'ın sana gösterdigi şekilde insanlar arasında hükmedesin diye..." ifadesinde geçen "gösterdiği" tabiriyle kastedilen husus, görüş oluşturma ve hükmü tanımlamadır, bazılarının ihtimal verdiği gibi hükümleri ve yasaları öğretme değildir. Dolayısıyla, ayetlerin akışından algıladığımız kadarıyla ayette anlatılan husus şudur: Allah sana kitabı indirdi; hükümlerini, şeriatını ve hüküm vermesini öğretti ki, sana bahşettiği, icat ettiği görüşü ve tanıttığı hükmü buna ekleyerek insanlar arasında hükmedesin, böylece aralarındaki ihtilafları çözüme kavuşturasın.

"Hainlerin savunucusu olma." Bu ifade, bundan önceki haber cümlesine ("hükmedesin") atfedilmiştir. Çünkü bu cümle de ger-

Nisâ Sûresi 105-126 ................................................. 125

çekte inşa (emir) anlamını içerir. Yani, sanki şöyle denilmiştir: "Insanlar arasında hükmet ve hainlerin savunucusu olma." Ayette geçen "hasîm" kelimesi, bir davayı ve onunla ilgili hükmü savunan kimse demektir. Burada Peygamberimizin (s.a.a), kendisinden haklarını isteyenlerin aleyhine olmak üzere hainleri savunması ve davaya taraf olanlardan haklı olanların haklarını geçersiz kılması yasaklanıyor.

"Hainlerin savunucusu olma." ifadesinin, Peygamberimize (s.a.a) yönelik olarak hükmetmeye ilişkin genel bir emir niteliğinde olan önceki ifadeye atfedilmesiyle şöyle bir sonuç da elde etmek mümkündür: Ayette geçen hainlikten maksat, başkalarının hakkına tecavüz etmemesi gereken bir kimsenin başkalarının haklarına yönelik her türlü saldırıda bulunmasıdır; salt emanet edilen bir şeye ihanet etmek değil. Gerçi, bir hususun gözetilmesinden dolayı, özel nitelikli bir ifade daha genel bir ifadeye atfedilebilir, ancak üzerinde durduğumuz konu böyle bir husustan uzak gibidir.

Bu konuya ilerde değineceğiz.

"Ve Allah'tan mağfiret iste. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir."

Ayetlerin akışından belirginleştiği kadarıyla, bu ayette geçen "mağfiret"ten maksat, yüce Allah'tan insanın doğasında mevcut bulunan başkasının haklarını çiğneme, nefsin tutkulu arzularına eğilim gösterme imkânını örtmesini ve bundan dolayı bağışlamasını istemektir. Daha önce defalarca vurguladığımız gibi "af" ve "mağfiret" kelimeleri Kur'ân-ı Kerim'de farklı olgularla ilgili olarak kullanılır ve bu farklı olguların ortak noktası ise "günah" nitelikli oluşlarıdır. Bir şekilde haktan sapmak yani.

Şu hâlde ayeti -gerçi Allah doğrusunu herkesten daha iyi bilir- şu şekilde anlamlandırabiliriz: Sakın hainleri savunma, onlara eğilim gös-terme. Bu kararlılığında başarılı olmayı Allah'tan dile. Nefsini onların ihanetlerini savunmaktan alıkoymasını ve nefsinin tutkulu arzularının etkisi altına girmesini önlemesini iste.

Bunun kastedildiğinin kanıtı, ayetlerin akışı içinde yer alan şu ifadedir: "Allah'ın sana lütuf ve rahmeti olmasaydı, onlardan bir

126 ....... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

grup seni şaşırtıp saptırmaya yeltenmişti. Fakat onlar sadece kendilerini şaşırtıp saptırırlar; sana hiçbir zarar veremezler."

Çünkü ayet kesin bir dille, onların Hz. Peygamberin (s.a.a) duygularını batılı tercih etme, onu hakkın üzerine geçirme yönüne doğru harekete geçirmek amacıyla var güçlerini harcamalarına karşın ona hiçbir zarar veremeyeceklerini ifade etmektedir.

Dolayısıyla Hz. Peygamber (s.a.a) her türlü zarara karşı ilâhî güvence altındadır. Allah daima onu korumaktadır. O hâlde, Hz. Peygamber (s.a.a) hükmederken asla zulmetmez, zorbalığa eğilim göstermez, nefsin tutkulu arzularına göre hareket etmez. Hz. Peygamber (s.a.a) insanlar arasında hükmederken güçlü ile zayıfı, dost ile düşmanı, mümin ile zımmî kâfiri, yakın ile uzağı birbirinden ayırt ederek hareket etseydi bu, Kur'ân'ın yerdiği zorbalığın, zulmün ve nefsin hevası-na eğilim göstermenin bir göstergesi olurdu. Şu hâlde yüce Allah'ın ona mağfiret dilemeyi emretmesi, vebal ve sorumluluk nedeni olan bir günahın ondan sâdır olduğunu ya da onun açısından övünç vesilesi olmayacak bir tutum sergilemek üzere olduğunu göstermez. Tersine burada maksat, yüce Allah'tan kendisini nefsin tutkularına karşı üstün getirmesini istemesidir. Bu açıdan onun masum olması, Allah'ın koruması altına alınmasıyla birlikte Rabbine muhtaç olduğu ve Allah'tan müstağni olmadığı da kuşkusuzdur. Çünkü Allah ne dilerse onu yapar.

Burada sözü edilen masumiyetin (koruma altında olmanın) etkinlik alanı itaat ve isyan, övülen ya da yerilen amellerdir, objeler dünyasında olup bitenler değil. Diğer bir ifadeyle, ayetlerin akışı, Hz. Peygamberin (s.a.a) nefsin tutkulu arzularına tâbi olma ve batıla eğilim gösterme hususunda güvence altında olduğunu göstermektedir.

Ama öte yandan, Peygamberimiz (s.a.a); "Şahit getirmek iddia sahibine, yemin etmek de inkâr edene aittir." gibi kendi koyduğu zahirî yargı kural ve yasalarını esas alarak hükmetmesinin, daima realitede hakka tesadüf etmesi ve sürekli olarak haklı tarafın galip gelmesi ve haksızınsa iddiasında mağlup olması ile

Nisâ Sûresi 105-126 ........................ 127

sonuçlanması, bu ayetlerden çıkarılamaz. Ayetlerin, bu yasalar sayesinde devamlı hakkın haklıya verildiği sonucuyla ilgili olmadığı apaçık ortadadır.

Kaldı ki, zahirî yasaların kapasitesi, insanı kesin olarak böyle bir sonuca ulaştırmaya yetmez. Çünkü bir nevi alamet ve nişanelerden ibaret olan zahirî yasalar, yalnız genel olarak hak ile batılı birbirinden ayırır, daima değil. Genelde olan bir şeyi daimi gibi algılamanın bir anlamının olmadığı ise açıktır.

Yukarıdaki açıklamadan hareketle, bazı müfessirlerin "Allah'- tan magfiret iste." ifadesiyle ilgili olarak yaptıkları şu değerlendirmenin yanlışlığını anlıyoruz. Diyorlar ki: "Yüce Allah, ona mağfiret dilemeyi emretti; çünkü Hz. Peygamber (s.a.a) ayette işaret edilen haini savunmaya ve onu görmezlikten gelmeye eğilim göstermişti.

Çünkü söz konusu hainin akrabaları, onu savunmasını ve Yahudi'ye karşı ona destek olmasını istemişlerdi."

Fakat bu değerlendirme doğru değildir. Çünkü bu anlama göre, onlar Peygamberimizi (s.a.a) bu miktar eğilim göstermesiyle bile yanıltmışlar ve üzerinde olumsuz yönde etki bırakmışlardır. Oysa yüce Allah, [ayetlerin devamında, "Sana hiçbir zarar veremezler." buyurarak] her türlü zararı ondan uzaklaştırmıştır.

"Kendilerine hainlik edenlerden yana uğraşmaya kalkma." Bir görüşe göre, bu ayette hainlik niteliğinin nefse (kendilerine) nispet edilişi, sorumluluğun ve vebalin sonuçta ona dönük olmasından ya da her günahın nefse yönelik bir zulüm sayılması gibi ona yönelik bir hıyanet sayılması dolayısıyladır. Nitekim yüce Allah bir ayette şöyle buyurmuştur: "Allah, sizin kendinize hıyanet etmekte oldugunuzu bildi." (Bakara, 187)

Ancak, Kur'ân'ın genel söyleminin de yardımıyla ayetten şöyle bir sonuç da elde edebiliriz: Müminler bir tek nefis gibidirler. Içlerinden birinin malı tümünün malı gibidir. Tümü o malı kaybolmaktan, telef olmaktan korumakla yükümlüdür. Dolayısıyla bazılarının hırsızlık benzeri bir yöntemle diğer bazısının malına tecavüz etme-

128 ............. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

si, kendilerine hıyanet ve kötülük etmek olarak değerlendirilmiştir.

"Çünkü Allah, hainlikte ileri giden günahkâr birini sevmez." ifadesi, söz konusu hainlerin ihanetlerinde süreklilik olduğunu gösteriyor. "Esîm=günahkâr" ifadesi de bunu destekliyor. Çünkü "esîm", anlam itibariyle "âsim"den daha vurgulayıcıdır. Bunun nedeni "esîm"in, değişmezliğe delâlet eden sıfat-ı müşebbehe kalıbından olmasıdır.

Kaldı ki, "Kendilerine hainlik edenler..." ifadesi de süreklilik anlamı içerir. Aynı şekilde "hâinîn=hainler" kelimesi de sürekliliği ifade ediyor. Çünkü, "Daha önce Allah'a da hainlik etmişlerdi de Allah onlara karşı sana imkân ve kudret vermişti." (Enfâl, 7) ayetinde de görüldüğü gibi [hainlik ifadesinin fiil kalıbında kullanıldığı gibi], bu ayette "lillezîne hânu=onlar ki hıyanet ettiler" ifadesi gibi bir fiil ifade yerine, vasıf (hâninin=hainler) kullanımı esas alınmıştır.

Bu ve benzeri karinelerden -nüzul sebebini de göz önünde bulundurarak- hareketle ayetin anlamının şu şekilde belirginleştiğini görürüz: "Onları savunma, onlardan yana çıkıp uğraşma! Çünkü onlar hainlikte ısrar ediyorlar, aşırı gidiyorlar, günahkârlıkta kalıcıdırlar.

Allah ise hainlikte ileri giden, durmadan günah işleyen kimseleri sevmez." Bu değerlendirme, ayetlerin Ebu Tu'me b. Ubeyrik hakkında indiğine ilişkin rivayeti destekler mahiyettedir. Ileride buna da değineceğiz.

Nüzul sebebini göz ardı ettiğimizde ise, şöyle bir anlam çıkıyor karşımıza: Yargılamalarında hainlikte ısrar edenleri, bu tutumlarını sürekli bir tavır hâline getirenleri [hainliği meslek edinenleri] savunma.

Çünkü Allah hainlikte ileri giden günahkâr birini sevmez.

Allah hainliğin çoğunu sevmediği gibi azını da sevmez. Azını sevmesi mümkün olsaydı, hainliğin çoğunu sevmesi de mümkün olurdu.

Böyle olduğuna göre, yüce Allah, hainliğin çoğunu savunmayı yasakladığı gibi, azını savunmayı da yasaklamıştır. Fakat bir kimse bir hususta hainlik edip de bir başka hususta haklı olarak münazaaya taraf olursa, böyle birini savunmanın sakıncası olma-

Nisâ Sûresi 105-126 ......................... 129

dığı gibi, yasak da değildir. "Hainlerin savunucusu olma..." ayetinden buna ilişkin bir yasak çıkmaz.

"İnsanlardan gizleniyorlar da Allah'tan gizlenmiyorlar." Bu ifade de daha önce, ayetler grubunun tamamının (105-126) aynı akışa tâbi olduklarına ve tek bir kıssa ile ilgili olarak nazil olduklarına ilişkin olarak yaptığımız değerlendirmenin doğruluğunun bir diğer kanıtıdır.

Nitekim şu ifadede de buna işaret ediliyor: "Kim bir hata veya günah işler de sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa..." Çünkü "giz-lenmek" ancak başkalarının üzerine atılabilecek hırsızlık vb. gibi fiiller açısından söz konusu olabilir. Böylece kesin olarak anlaşılıyor ki, tefsirini sunduğumuz bu ve bundan önceki ayetlerin işaret ettikleri husus, "Kim bir hata veya günah işler de sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa..." ayetinde işaret edilen hususun aynısıdır.

Allah'tan gizlenmek insanın gücü dâhilinde değildir. Çünkü yerde ve gökte Allah'a hiçbir şey gizli kalmaz. Bunun karşı tarafı da, yani gizlenememek de güç dâhilinde olmayan zorunlu bir olgudur. Güç dâhilinde olmadığına göre, kınama ve ayıplama konusu yapılamaz. Oysa ayetin zahirinden de anlaşıldığı gibi onlar bu gizlenmelerinden dolayı kınanıyorlar.

Fakat öyle anlaşılıyor ki, ayette "gizlenme" kelimesi, "utanma" dan kinaye olarak kullanılmıştır. Çünkü, "Allah'tan gizlenmiyorlar." ifadesi, önce "Hâlbuki geceleyin, O'nun razı olmadıgı sözü düşünüp kurarlarken O, onlarla beraberdir." ifadesiyle kayıtlandırılmış; böylece onların geceleyin, yerilen bu hıyanetten kendilerini temize çıkarmak için çare yolu bulmaya çalıştıklarına ve bu bağlamda Allah'ın razı olmadığı sözü düzüp kurduklarına işaret edilmiş, ardından da ikinci kez, "Allah, onların yaptıkları her şeyi kuşatıcıdır." ifadesiyle kayıtlandırılmıştır.

Bu ikinci kayıt da gösteriyor ki, yüce Allah işledikleri suçla ilgili durum da buna dâhil olma üzere, onlarla ilgili her durumu kuşatmıştır.

"Oysa O, onlarla beraberdir." ve "Allah... kuşatıcıdır." ifadeleriyle getirilen kayıt, özelden sonra genelle kayıtlamaya örnek o-

130 ......................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

luşturmaktadır. Gerçekte ise, burada yüce Allah'tan hiçbir şekilde gizlenemeyeceklerinin önce özel, ardından genel bir delille (gerekçeyle) gerekçelendirilmesinden başka bir durum söz konusu değildir.

"Haydi siz dünya hayatında onlara taraf çıkıp savundunuz..." Onları savunmanın faydasız olduğu ve onların bundan yararlanamayacakları, soru cümlesi kalıpları içinde ifade ediliyor. Bu ifadeyle güdülen amaç şudur: Onlara yönelik bu savunma bir yarar sağlayacaksa bile, ancak dünya hayatında sağlayabilir. Fakat dünya hayatının Allah katında bir değeri yoktur. Allah katında büyük bir değeri olan ahi-ret hayatında veya bu hayat çerçevesinde gerçekleşen asıl savunma günü olan kıyamet gününde ise, onları savunacak kimse bulunmaz. O gün hainlere taraf çıkıp savunan, onlar adına uğraşan olmaz. Daha doğrusu o gün işlerini düzenleyip ıslah etmeyi üstlenecek bir vekilleri dahi olmaz.

"Kim de bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de..." Burada adı geçen hainler, bağışlanma dilemek suretiyle Rablerine dönmeye, tövbe etmeye teşvik ediliyorlar. Ayetin akışı içinde maksadın, "Kim de bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder" şeklinde iki şıklı açıklanması ve "kötülük"ten, "nefse zulmetme"ye geçiş yapılması; önce kötülük, sonra da zulme işaret edilmesi gösteriyor ki kötülükten maksat, başkasına haksızlık etmek; zulümden maksat da kendine haksızlık etmektir [ki birincisinden daha kötüdür]. Ya da kötülük zulümden daha basittir. Büyük günaha oranla küçük günahın daha basit ve önemsiz olması gibi. Yine de doğrusunu Allah herkesten daha iyi bilir.

Bu ve bundan sonraki iki ayetin akışı, tek bir amaca yani, insanın kendi ameliyle kazandığı günahın mahiyetini açıklamaya yöneliktir. Üç ayetin her biri bu olgunun bir yönüne işaret ediyor.

Ayetlerin ilkinde deniyor ki: Insanın işlediği ve sonucundan nefsinin etkilendiği ve amel defterine yazılan günahtan dolayı, insanın Allah'a tövbe etmesi, O'ndan bağışlanma dilemesi gerekir. Eğer bunu yaparsa, Allah'ın bağışlayan ve merhamet eden olduğunu

Nisâ Sûresi 105-126 ........................................... 131

görür.

Ikinci ayette de insana şu husus hatırlatılıyor: Kazandığı günahı, ancak kendi nefsinin aleyhine kazanmıştır. Bu günahının ondan sıyrılması, iftira ve suçlama gibi bir yöntemle bir başkasının yakasına yapışması mümkün değildir.

Üçüncü ayette, insanın işlediği hata veya günahı suçsuz birinin üzerine atmasının, hata veya günahın asıl vebalinin ötesinde ek bir vebal ve günah olduğu açıklanıyor.

"Kim bir günah kazanırsa, onu ancak kendi aleyhine kazanmış olur. Allah bilendir, hikmet sahibidir." Daha önce, bu ayetin içerik olarak, hata ve günahı bir başkasının üzerine atma durumunu ele alan sonraki ayetle irtibatlı oluğunu belirtmiştik. Dolayısıyla bu ayet, bir bakıma kendisinden sonraki ayetin mukaddimesiymiş gibi bir konumdadır.

Buna göre, "onu ancak kendi aleyhine kazanmış olur."

ifadesi, günahın vebalını sırf işleyenle sınırlandırmaya yöneliktir. Bu bakımdan ayette, bir günahı işleyip de onu suçsuz birinin üzerine atan kimseye öğüt vermek isteniyor.

Dolayısıyla şöyle bir anlam çıkıyor karşımıza -gerçi doğrusunu Allah herkesten daha iyi bilir-: Günah işleyen insan şunu hatırlamalıdır ki, bu günahı ancak kendi aleyhine işlemiştir; başkasının değil. Onu başkasının üzerine atsa da yahut başkası günahını üstleneceğini vaat etse de, bu günahı işleyen başkası değil kendisidir.

Ve Allah bilendir; bu günahı onun işlediğini, işleyenin o olduğunu;

üzerine yıktığı kimse olmadığını bilir. Hikmet sahibidir Allah; bir günahtan ancak o günahı işleyeni sorumlu tutar ve günah yükünü ancak yüklenenden sorar.

Nitekim şöyle buyuruyor: "Herkesin kazandıgı (iyilik) kendi yararına, işledigi (kötülük) de kendi zararınadır." (Bakara, 286) "Kendi günah yükünü taşıyan hiç kimse, bir başkasının günah yükünü taşımaz." (En'âm, 164) "Inananlara, 'Siz bizim yolumuza uyun. Sizin hatalarınızı biz taşırız' dediler. Oysa kendileri, onların hatalarından hiçbir şey taşıyacak degillerdir, onlar tamamen yalancıdır-

132 .............................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

lar." (Ankebût, 12)

"Kim bir hata veya günah işler de sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, muhakkak ki, büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur." Râgıp el-Isfahani, el-Müfredat adlı eserinde şöyle der: "Bir şeyi kastettiği hâlde başka bir şeyi elde eden kimse için 'hata etti' denir.

Eğer elde ettiği şey kastettiği şeyse, bu sefer 'isabet etti' denir. Hoş olmayan bir fiili işleyen veya yakışık olmayan bir şeyi isteyen kimse için de 'hata etti' denir. Bu yüzden, 'hataya isabet etti' ve 'doğruyu bulmada yanıldı', 'doğruya isabet etti' ve 'yanlışlıkta hata etti, yanıldı' denir. Görüldüğü gibi bu, ortak bir kelimedir; değişik anlamlar arasında gidip gelmektedir. Gerçekleri araştıran bir kimsenin, üzerinde durup bunları incelemesi gerekir."

Ragıp devamla şunları söyler: "Hata ve kötülük anlamlarına gelen 'hatîe' ve 'seyyie' kelimeleri birbirlerine yakındırlar. Ancak 'hata' genellikle yapılması bizzat kastedilmeyen şeyle ilgili olarak kullanılır ve gerçekte insanın bu kastı, böyle bir fiilin ondan sâdır olmasına sebep olur. Av hayvanını vurayım derken bir insanı vuran ya da sarhoş edici bir içki içip sarhoşken bir cinayet işleyen kimsenin durumu gibi. Burada iki sebepten söz edebiliriz: Birini işlemek sakıncalıdır. Sarhoş edici şarabı içmek yani. Dolayısıyla insan, bundan kaynaklanan hatadan sorumludur ve bu hatanın doğurduğu sonuç ondan asla ayrılmaz. Diğeri ise, sakıncalı değildir.

Av hayvanını vurmak yani."

"Yüce Allah bir ayette şöyle buyuruyor: 'Yanılarak yaptıgınızda size bir günah yoktur; fakat kalplerinizin bile bile yöneldiginde günah vardır.' (Ahzâb, 5) Nitekim bir başka ayette de şöyle buyuruyor:

'Kim bir hata veya günah işler de...' (Nisâ, 112) Şu hâlde burada geçen 'hata' ile, istemeden işlenen fiil kastediliyor." (el- Müfredat'tan aldığımız alıntı burada son buldu.)

Bana öyle geliyor ki, "hatîe" kelimesi, kullanım çokluğu dolayısıyla mevsufa gerek duymayan sıfatlar türündendir. "Musibet", "reziyye=musibet, belâ" ve "selika=tabiat, yaratılış" gibi. "Feîl" kalıbı (sıfat-ı müşebbehe), olayın birikmesine ve kalıcılık kazanmasına

Nisâ Sûresi 105-126 ......................................... 133

delâlet eder. Şu hâlde "hatîe", hatanın birikip kalıcılık kazandığı fiil demektir. Hata, insanın kastetmeden işlediği fiil demektir. Yanlışlıkla adam öldürmek gibi. Bu kavramla ilgili asıl anlam budur. Ancak gitgide anlam daha geniş tutuldu ve salim bir fıtrata sahip bir insanın kastetmemesi gereken fiiller anlamında da kullanılır oldu.

Dolayısıyla anlamın bu genişletilmiş hâliyle, her günah ve günahın her türlü etkisi, "hata" kavramının nesnel karşılığının kapsamına girer. "Hatîe=hata", insanın kastetmediği amel veya amelin etkisidir (bu durumda günah olarak değer kazanmaz) ya da kastedilmemesi gereken bir şeydir (bu durumda da günah veya günahın vebalı olarak değerlendirilir).

Fakat yüce Allah, "Kim bir hata... işler" ifadesinde, hatayı insanın kazanmasına nispet etmiştir. Dolayısıyla burada kastedilen, günah nitelikli hatadır. Bu bakımdan ayette geçen "hatîe" kelimesi ile, kastedilmemesi gereken bir fiili bilerek işlemek durumuna işaret edilmiştir.

Daha önce, "De ki: Onlarda büyük günah vardır." (Bakara, 219)

ayetini tefsir ederken, "Günah, insanın birçok hayırdan yoksun kalmasına neden olan amele denir. İçki içmek, kumar oynamak ve hırsızlık yapmak gibi. Bu gibi ameller, insanın hayati hayırları özünde barındırmasına engel olurlar; toplumsal çöküşe yol açarlar ve insanın toplumsal statüsünü kaybetmesine, itimadını ve genel güvenini yitirmesine neden olurlar, demiştik.

Dolayısıyla "hata" ve "günah"ın, "Kim bir hata veya günah işler..."

ayetinde iki şık şeklinde zikredilmesi ve her ikisinin birlikte insanın kazancına nispet edilmesi gösteriyor ki, her birini kendine özgü anlamıyla ele almak, öylece algılamak gerekir. Bu bakımdan, -gerçi Allah herkesten daha iyi bilir- şöyle bir anlam elde ediyoruz: Oruç gibi bazı görevleri terk etmek veya kan içmek gibi haram bir fiili işlemek suretiyle sadece bu çerçeveyle sınırlı kalan bir günahı işleyen yahut haksız yere adam öldürmek ve hırsızlık yapmak gibi vebali sürüp giden bir günahı işleyen, sonra bunu masum bir kimsenin üzerine atan insan, apaçık bir iftira ve günah yüklenmiş olur.