El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân–c.5
 

Nisâ Sûresi 95-100 ..................................................... 91

Şiirde, söz konusu kelimeye karşılık olarak "hoşnut etme" ifadesinin kullanılması, bu kelimenin kızdırma anlamını içerdiğine dikkatimizi çekmektedir. Buna dayanarak, "Erğamellahu enfehu ve erğame-hu=Allah onun burnunu sürttü, ona kızdı", "Râğamehu=iki kişi birbirini kızdırıp öfkelendirmeye çalıştılar, her biri karşı tarafın burnunu sürmek için gayret gösterdi" denilmiştir.

Sonra "murâğeme" kelimesi, istiare yoluyla çekişip münakaşa, kavga etmek anlamında kullanılmaya başladı. Yüce Allah bir ayette şöyle buyurmuştur: "Yeryüzünde gidecek birçok yer... bulur." "Murağemen kesîren" yani, öfkelenmesini gerektiren kötü bir şey gördüğünde ondan kaçacak bir yer bulur. Bu tıpkı; "Falandan kızdığım için falana gittim, ona yöneldim" demeye benzer. [Müfredat'tan alınan alıntı burada sona erdi.]

Şu hâlde ifadenin anlamı şu şekilde belirginleşmektedir: Kim Allah yolunda, yani bilgi ve amel düzeyinde dini yaşamak suretiyle O'nun rızasını elde etmek amacıyla hicret ederse, yeryüzünde bu amacını gerçekleştirmesine elverişli birçok yer bulur. Her ne zaman Allah'ın dinini pratikte uygulamasına yönelik bir engelle karşılaşırsa, dinini yaşamasına engel olan gücün burnunu sürtmek, onu öfkelendirmek ya da onunla çekişip mücadele vermek amacıyla oradan hicret ederek başka bir yerde dinini özgürce yaşama imkânını, ayrıca yeryüzünde genişlik, bolluk ve birçok imkân bulur.

Yüce Allah bu ayetlerin öncesinde, "Allah'ın yeri geniş degil miy-di?" buyurmuştur. Bu ifadenin ayrıntısı konumunda olan bu ayetin, [hiçbir kayda yani, Allah yolunda ifadesine yer vermeksizin], "Hicret eden kimse yeryüzünde genişlik bulur." cümlesi şeklinde olması gerekirdi. Ancak Allah yolunda gitmek ve ilâhî yolu sulûk etmek isteyenler için, yeryüzü genişliğinin bir gerekçesi olarak "birçok gidecek yer" ifadesine de ek olarak yer verilmesi nedeniyle, "hicret etme" de "Allah yolunda olmak" şeklinde kayda bağlanmıştır ki, ifadenin ana mesajıyla örtüşsün. Bu ana mesaj ise, şirk düzeninin egemen olduğu bir ortamda yaşamaya devam eden müminlere yönelik bir öğütten ibarettir. Yani, ayet onları tah-

92 ........... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

rik edip coşkulandırmaya, hicrete teşvik etmeye ve [moral destek sağlayarak] yüreklerini hoş tutmaya yönelik bir mesaj konumundadır.

"Kim Allah ve Resulü uğrunda hicret ederek evinden çıkar..." Allah ve Resulü için göç etmek, Allah'ın kitabını ve Peygamberin sünnetini öğrenip amel etme imkânı bulunan Islâm yurduna hicret etmekten kinayedir.

Ölümün yetişmesi, istiare yoluyla ölümün normal biçimde vuku bulması ve beklenmedik şekilde gerçekleşmesinden kinayedir. [Yoksa "idrak" kelimesinin asıl lügat anlamı burada kastedilmemiştir.]

Çünkü ayetin orijinalindeki "yudrik" kelimesinin mastarı olan "idrak" kelimesi, gerideki kişinin öncekinin ardından koşup ona yetişmesi demektir. [Oysa insanın ölümü, insandan geri kalmamıştır ki, ardından gelip ona varmış olsun.]

Yine mükâfatın Allah'a düşmesi de, ecir ve sevabın O'nun için gerekli olması ve bunu uhdesine alması demektir. Demek ki orada güzel bir ecir, sınırsız bir sevap vardır ve Allah onu eksiksiz şekilde kesinlikle hicret eden kuluna bahşedecektir. Allah bu vaadini, kendisine hiçbir şeyin ağır ve zor gelmediği, hiçbir şeyin aciz bırakamadığı ve ettiği iradeyi hiçbir şeyin engelleyemediği ulûhiyet makamıyla gerçekleştirir. Ve O sözünden dönmez. Ayetin, "Allah da çok bagışlayıcı ve esirgeyicidir." cümlesiyle son bulması, ödül ve sevabın eksiksiz verilmesinin bu güzel vaadin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgulamak ve pekiştirmek içindir.

Yüce Allah bu ayetlerde müminleri, diğer bir ifadeyle iman iddiasında bulunanları, iman yurdunda ve şirk yurdunda yaşıyor olmak bakımından çeşitli kısımlara ayırıyor ve bu grupların her birinin konumuna uygun olarak alacağı karşılığı (mükâfatı) açıklıyor.

Bunu da bir öğüt, bir uyarı ve iman yurduna hicret etmeye yönelik bir teşvik unsuru olması, iman yurdunda toplanılması, Islâm toplumunun güçlendirilmesi, iyilik ve takva üzere birlik ve dayanışma içinde olunması, hak mesajın yüceltilmesi, tevhit bayrağının ve din sancağının dalgalandırılması amacıyla yapıyor.

Nisâ Sûresi 95-100 ............................ 93

Bunlar içinde bir grup Islâm yurdunda yaşıyor. Mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihat edenler, mazeretsiz oturanlar ve bir mazereti bulunduğu için oturanlar bu grupta yer alırlar. Allah hepsine de (sevabın) en güzelini vaat etmiştir; fakat Allah cihat edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kılmıştır.

Diğer bir grup ise, şirk yurdunda yaşıyor. Bunlar zalimdirler. Allah yolunda hicret etmezler. Bu yüzden varacakları yer cehennemdir; orası ne kötü bir varış yeridir!

Fakat bunların arasında da zalim olmayan zayıf düşürülmüş bir grup vardır. Bir çözüm bulma imkânından yoksundurlar, bir çıkış yolu da bulamıyorlar. Bunlar aciz olup hiçbir çareye güç yetiremeyen ve hiçbir yol bulamayan mustazaflardır. Işte bunları, yüce Allah'ın affetmesi umulur. Yine bunlar arasında yer alan bir diğer grup da, Allah ve Resulü uğrunda hicret etmek üzere evlerinden çıkan, ama sonra kendisine ölüm gelip yetişen kimselerdir. Ki bunların ecri, mükâfatı Allah'a düşer.

İniş sebebi, Resulullah efendimiz (s.a.a) zamanında Medine'ye hicretiyle Mekke'nin fethi arasındaki döneme tekabül eden Arap yarımadasındaki Müslümanların durumu ile ilintili olsa da, ayetlerin içeriği bütün zamanlardaki tüm Müslümanlar için geçerlidir. O dönemde yeryüzü iki kısma ayrılmıştı. Bir kısmı Islâm yurduydu, Medine ve çevresinin temsil ettiği bu bölgede Müslümanlar dinlerini özgürce yaşıyorlardı. Bazı müşrik gruplar ve diğer dinlere mensup topluluklar da burada yaşıyorlardı. Ancak antlaşma ve benzeri akitlerden dolayı Müslümanları rahatsız etmezlerdi ve bu nedenle aralarında bir çatışma, bir sürtüşme olmazdı.

Diğer bir kısmı ise şirk yurduydu. Mekke ve çevresinin temsil ettiği bu yurtta, egemenlik müşriklerin elindeydi ve buraları putperest inanç sistemleri doğrultusunda idare ediyorlardı. Müşrikler bu topraklarda yaşayan Müslümanlara dinlerini yaşamalarından dolayı yoğun baskı uyguluyorlardı, onları ağır işkencelerden geçiriyor, dinlerinden dönmelerini sağlayacak yoğun bir dayatma tatbik ediyorlardı.

94 ............. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Ama ayetlerin ana fikri daima tüm Müslümanlar için geçerlidir.

Buna göre bir Müslüman dinini öğrenebileceği, dininin şiarlarını egemen kılabileceği, dinin hükümlerini pratikte uygulayabileceği bir yerde yaşamakla yükümlüdür. Bir yerde dinini öğrenemiyorsa, dininin hükümlerini pratikte uygulamasına izin verilmiyorsa -orası ismen Islâm yurdu olsun veya şirk yurdu fark etmez- oradan hicret etmekle yükümlüdür. Çünkü günümüzde isimler değişime uğramış, isimlerin müsemması, nesnel karşılığı ortadan kaybolmuştur. Insanların dini sadece kimliklerinde yazılır olmuştur. Günümüzde Islâm kuru bir isimdir artık. Islâm isimlendirmesinde Islâmî öğretilere inanmak ve Islâmî hükümleri uygulamak ilkesi esas alınmıyor.

Kur'ân ise, hükmünü Islâm'ın hakikatini baz alarak veriyor; Islâm ismini değil. Insanları, Islâm ruhunu taşıyan amellere teşvik ediyor, şeklî ve ruhsuz tavırlara değil. Nitekim yüce Allah Kur'ân'ın değişik ayetlerinde şöyle buyurmuştur:

"(Iş) ne sizin kuruntularınızla, ne de Ehlikitab'ın kuruntularıyla olmaz. Kim bir kötülük yaparsa, onunla cezalandırılır ve kendisi için Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulur. Erkek olsun, kadın olsun, her kim de mümin olarak (birtakım) iyi işler yaparsa, işte onlar cennete girerler ve onlara çekirdek kırıntısı kadar bile zulmedilmez." (Nisâ, 123-124) "Şüphesiz inananlar, Yahudiler, Hıristi-yanlar ve Sabiîlerden Allah'a ve ahiret gününe inanıp iyi işler yapanlara, Rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de. " (Bakara, 62)

AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde belirtildiğine göre Ibn-i Cerir, Ibn-i Münzir, Ibn-i Ebi Hatem, Ibn-i Mürdeveyh ve Beyhaki kendi Süneninde Ibn-i Abbas'tan şöyle rivayet ederler: "Mekkelilerden bir topluluk Müslüman oldu. Bunlar Müslümanlıklarını gizliyorlardı. Müşrikler Bedir Günü onları da yanlarında savaşa götürdüler. Bazısı yaralandı, bazısı da öldürüldü. Bunun üzerine Müslümanlar dediler

Nisâ Sûresi 95-100 ....................................................... 95

ki: 'Bu Müslümanlar bizim arkadaşlarımızdı. Bunlar zorla savaşa getirildiler.' Böylece hata ettiklerini düşünerek Allah'tan onlar için bağışlanma dilediler. Bunun üzerine, 'Melekler, nefislerine zulmedenlerin canlarını alırken...' ayeti indi."

Ibn-i Abbas daha sonra şöyle dedi: "Bu ayetin indiği, [Medine'- deki Müslümanlar tarafından] Mekke'de kalmaya devam eden Müslümanlara bildirilerek, orada kalmalarının hiçbir mazeretle caiz olmayacağı belirtildi. Bunun üzerine Mekke'den ayrıldılar. Fakat müşrikler onları yakaladılar ve çeşitli baskılar uyguladılar. Bunun üzerine şu ayet indi: 'İnsanlardan kimi vardır ki, Allah'a inandık, der; fakat Allah ugrunda kendisine eziyet edilince insanların işkencesini, Allah'ın azabı gibi sayar.' (Ankebût, 10) Müslümanlar bu ayeti de onlara duyurdular. Bunun üzerine üzüldüler, büyük bir karamsarlığa kapıldılar. Onlarla ilgili olarak şu ayet indi:

"Sonra Rabbin, işkenceye uğratıldıktan sonra hicret edip, ardından da savaşan ve sabredenlerin yanındadır. Bütün bunlardan sonra Rabbin elbette çok bagışlayan ve esirgeyendir." (Nahl, 110)

Bu sefer onlara bu ayetin indiği haber verildi, Allah'ın kendileri için bir çıkış kapısı gösterdiği duyuruldu ve Mekke'den çıkmaları istendi. Onlar da Mekke'yi terk ettiler. Fakat müşrikler yetişip onlarla savaştılar. Kurtulan kurtuldu, ölen öldü."

Aynı eserde belirtildiğine göre, Ibn-i Cerir ve Ibn-i Ebi Hatem, Dahhak'tan bu ayetle ilgili olarak şöyle rivayet etmişlerdir: "Burada kastedilenler, bir grup münafıktır. Bunlar Resulullah (s.a.a) ile birlikte Medine'ye hicret etmeyip Mekke'de kaldılar. Sonra Kureyş müşriklerinin saflarında Bedir Savaşına katıldılar. Böylece Bedir yaralıları ve ölüleri arasında onlardan da bazı kimseler vardı. Yüce Allah bu ayeti onlar hakkında indirdi."

Aynı eserde, Ibn-i Cerir'in ayetle ilgili olarak Ibn-i Zeyd'den şöyle rivayet ettiği belirtilir: "Peygamberimiz (s.a.a) gönderilince, onun gönderilişiyle birlikte insanların gerçek siması, içlerindeki iman ve nifak nişaneleri de belirgin bir şekilde ortaya çıktı. Bazı insanlar ona gelir, 'Ey Allah'ın Resulü, biz Müslüman olmamız durumunda

96 ............... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

şu kavmin bize işkence etmesinden, bize şunu şunu yapmasından korkuyoruz. Fakat, Allah'tan başka ilâh olmadığına ve senin Allah- 'ın Resulü olduğuna şahitlik ediyoruz.' derlerdi. Bunu her fırsatta ifade ederlerdi. Bedir günü müşrikler harekete geçtiler ve 'Bize katılmayan biri olursa evini yıkarız, malını kendimize mubah sayar el koyarız.' dediler. Bu tehdit karşısında, Resulullah'a (s.a.a) o sözü söyleyenler de müşriklerin safında savaşa katıldılar. Bunların bir kısmı öldürüldü, bir kısmı da Müslümanlara esir düştü."

"Bunlardan öldürülenler hakkında yüce Allah buyurdu ki: Melekler, nefislerine zulmedenlerin canlarını alırken... 'Allah'ın yeri geniş degil miydi? Onda göç etseydiniz ya!' -sizi zayıf düşürenleri terk etseydiniz ya!- derler. Işte onların varacagı yer cehennemdir; orası ne kötü bir varış yeridir!"

"Sonra Allah, gerçekten zayıf olan samimi insanların mazeretini kabul etti ve şöyle buyurdu: 'Ancak erkekler, kadınlar ve çocuklardan (gerçekten) aciz olup zayıf bırakılanlar, hiçbir çareye gücü yetmeyenler ve hiçbir yol bulamayanlar müstesnadır.' Bunlar göç için yola çıkacak olurlarsa helâk olurlar, müşrikler tarafından öldürülürler. 'Işte bunları umulur ki Allah affeder.' Yani, müşrikler arasında yaşamalarını bağışlaması ümit edilir."

"Tutsak edilenlerse şöyle dediler: 'Ya Resulullah! Biliyorsun ki biz, senin yanına geliyor ve Allah'tan başka ilâh olmadığına, senin de Allah'ın elçisi olduğuna şahitlikte bulunduğumuzu söylüyorduk. Biz, can korkusuyla bu kavmin saflarında savaşa katıldık.' Yüce Allah onlar hakkında şu ayeti indirdi:

"Ey Peygamber! Elinizde bulunan esirlere de ki: Eger Allah kalplerinizde bir hayır oldugunu bilirse, sizden alınandan (fidyeden) daha hayırlısını size verir ve sizi bagışlar. -Peygambere (s.a.a) karşı müşriklerle birlikte savaşa katılmanızı affeder.- ...Eger sana hainlik etmek isterlerse, (bilsinler ki esasen) daha önce Allah'a hainlik etmişlerdi, -müşriklerin safında savaşa çıkmışlardı,- Allah da bundan ötürü onlara karşı sana imkân ve kudret vermişti." [Enfâl, 70-71]

Nisâ Sûresi 95-100 ...................... 97

Aynı eserde Abd b. Hamid, Ibn-i Ebi Hatem ve Ibn-i Cerir kanalıyla Ikrime'nin, "Melekler, nefislerine zulmedenlerin canlarını alırken, 'Ne yapmakta idiniz?' derler... orası ne kötü bir varış yeridir!" ayetiyle ilgili olarak şöyle dediği rivayet edilir: "Bu ayet Kays b. Fakih b. Müğire, Haris b. Zemaa b. Esved, Kays b. Velid b. Müğire, Ebu'l As b. Münebbih b. Haccac ve Ali b. Ümeyye b. Halef hakkında inmiştir."

"Kureyş müşrikleri ve onlara tâbi olanlar, Ebu Süfyan'ı ve Kureyş'in kervanını Resulullah (s.a.a) ve ashabına karşı savunmak ve Nahle Günü ellerinden alınan malların telafisini çıkarmak, onları geri almak için harekete geçince, Müslüman olan bazı gençleri de zorla beraberinde götürdüler. Ancak beklenmedik bir şekilde iki ordu Bedir'de karşı karşıya geldi. Böylece yukarıda isimlerini saydığımız kimseler, Islâm'dan döndüler ve Bedir'de kâfir olarak öldürüldüler."

Ben derim ki: Ehlisünnet kaynaklarında aktarılan bu anlama yakın rivayetlerin sayısı oldukça çoktur. Bunlar zahiren ayete uyarlama gibi görünüyorlarsa da güzel bir uyarlamadır.

Bundan ve sonraki ayetlerden algıladığımız en önemli hususlardan biri, Peygamberimizin (s.a.a) hicretinden önce de, sonra da Mekke'de münafıkların bulunmasıdır. Inşallah Tevbe suresinin tefsiri çerçevesinde münafıkların durumunu incelerken, bu realitenin gözlemlerimiz üzerinde büyük etkisi olacaktır.

Aynı eserde, Ibn-i Cerir, Ibn-i Münzir ve Ibn-i Ebi Hatem kanalıyla Ibn-i Abbas'tan şöyle rivayet edilir: "Mekke'de Bekiroğullarından Damre adında bir adam vardı. Bu adam hastaydı. Bir gün ailesine dedi ki: 'Beni Mekke'den çıkarın. Çünkü sıcak hava beni rahatsız ediyor.' Dediler ki: 'Nereye götürelim seni?' Eliyle Medine'ye giden yolu işaret etti. Onu Mekke'den çıkardılar. Iki mil kadar uzaklaşmışken yolda öldü. Bunun üzerine şu ayet indi: "Kim Allah ve Resulü ugrunda hicret ederek evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse..."

98 ............... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Ben derim ki: Bu anlamı destekleyen birçok rivayet vardır. Ancak bu rivayetler arasında, hicret yolunda ölen kişinin kimliği hususunda büyük farklılıklar vardır. Bazısına göre, Damre b. Cündeb, bazısına göre Eksem b. Sayfi, diğer bazısına göre Ebu Damre b. Is ez-Zarkî, bir diğer bazısına göre Leysoğullarından Damre b. Is, diğer bazısına göre de Cunda' b. Damre b. Cundaî olduğu söylenir.

Bazı rivayetlerde ayetin, Habeşistan'a hicret ederken yılan tarafından sokulup ölen Halid b. Hazzam hakkında indiği belirtilir.

Ibn-i Abbas'a dayandırılan bazı rivayetlerde, Ibn-i Abbas onun Eksem b. Sayfi olduğunu söyler. Ravi der ki: Ibn-i Abbas'a sordum: "Peki Leysi olayı ne zaman gerçekleşti?" Dedi ki: "Bu, Leys'ten bir süre önce meydana geldi. Ayet, hem özel, hem de genel niteliklidir."

Ben derim ki: Yani özel olarak Eksem hakkında indi, sonra başkalarını da kapsayacak şekilde genelleştirildi. Rivayetlerden çıkan sonuca göre, Eksem b. Sayfi, Leys kabilesinden biri ve Halid b. Hazzam adlı üç Müslüman hicret amacıyla yola çıkmışken yolda ölürler. Ayetin bunlardan biri hakkında inmiş gibi gösterilmesi, ravi tarafından yapılan bir uyarlama gibidir.

el-Kâfi adlı eserde Zürare'nin şöyle dediği rivayet edilir: İmam Bâkır'dan (a.s) "mustazaf"ın kim olduğunu sordum, dedi ki:

"Musta-zaf, kâfir olmak için hiçbir çareye gücü yetmeyen (nasıl küfre sapılacağını bilmeyen), iman etmeye doğru hiçbir yol bulamayan kimsedir. Yani, ne iman edebilen, ne de küfre sapabilen kimseye denir. Meselâ çocuklar bu konumdadırlar. Aynı şekilde çocukların akılları düzeyine inen erkek ve kadınlar da öyledir; onlardan sorumluluk kalkmıştır." [Usûl-ü Kâfi, c.2, s.404, h:1] Ben derim ki: Zürare'den aktarılan bu hadis müstafiz yani çok kanallıdır; Kuleyni,1 Şeyh Saduk2 ve Ayyâşî1 değişik kanallardan ondan rivayet etmişlerdir.

1- [Usûl-ü Kâfi, c.2, s.404, h:1-2-3.]

2- [Maâni'l Ahbar, s.200.]

Nisâ Sûresi 95-100 .......................... 99

Aynı eserde müellif kendi rivayet zinciriyle Ismail el-Cu'fi'den şöyle rivayet eder: İmam Bâkır'a (a.s) sordum ki: "Kulların bilmezlik edemeyecekleri [hakkında bilgisiz olamayacakları] din nedir?"

Buyurdu ki: "Din geniştir. Fakat Haricîler [Hz. Ali (a.s) döneminde meydana çıkan, Nehrevan Savaşını başlatan, Islâm'da olmayan bazı sapık inançlarından dolayı Islâm'dan çıkan ve 'Haricîler' diye adlandırılan bir grup] cahillikleri yüzünden onu kendilerine daralttılar."

Dedim ki: "Sana feda olayım. Üzerinde bulunduğum ve inandığım dinden söz edeyim mi?" İmam "Evet" dedi. Dedim ki: "Allah'- tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna tanıklık ediyorum. Hz. Muhammed'in (s.a.a) Allah katından getirdiklerine ikrar (tasdik ve kabul) ediyorum. Sizi (Ehlibeyt'i)

dost, veli, yönetici ediniyorum. Size düşman olanlardan, sizin başınıza musallat olanlardan, size büyüklük taslayanlardan, hakkınızı gasp edenlerden, size zulüm edenlerden uzaklaşıyorum."

Bunun üzerine buyurdu ki: "Allah'a andolsun ki, dinde bilmediğin bir şey yok. Allah'a andolsun ki bu, bizim de üzerinde bulunduğumuz dindir." Sonra şöyle dedim: "Peki, bunu bilmeyen bir kimse Müslüman olabilir mi?" Buyurdu ki: "Mustazaflar olabilir." Ben, "Kim bunlar?" diye sordum. "Kadınlarınız ve çocuklarınız" diye cevap verdi. Ardından şunu ekledi: "Ümmü Eymen'i duydun mu? Ben onun cennet ehli olduğuna şahitlik ediyorum. Buna rağmen o, sizin üzerinizde bulunduğunuz dini anlayıştan haberdar değildi." [Usûl- ü Kâfi, c.2, s.405, h:6]

Tefsir-ul Ayyâşî'de Süleyman b. Halid'den, o da İmam Bâkır'- dan (a.s) şöyle rivayet eder: Süleyman der ki: "İmama mustazafları sordum." Şöyle buyurdu: "Bir perde gerisinde dışarıyla ilişkileri kesik olan zayıf akıllı kadınlar, 'namaz kıl' dediğinde kılan ve senin dediğinden başkasını anlamayan hizmetçiler, dediğinden başkasını bilmeyen ve biri tarafından güdülmedikçe hareket edemeyen 1- [Tefsir-ul Ayyâşî, c.1, s.268, h:243.]

100 ............. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

köleler, çok yaşlı insanlar, çocuklar, küçükler... Işte bunlar mustazaftırlar. Fakat güçlü olan, mücadele eden, didişen, alış veriş yapabilen bir adam hakkında, senin ona mustazaf diyerek hiçbir şekilde aldatamadığın kimse kesinlikle mustazaf değildir; o böyle bir saygınlığı hakketmez." [c.1, s.270, h:251]

Maani'l Ahbar adlı eserde Süleyman'dan, o da tefsirini sunduğumuz ayetle ilgili olarak İmam Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet eder: "Ey Süleyman, mustazaflar içinde senden daha güçlü kimseler vardır. Mustazaflar oruç tutan, namaz kılan, karınlarını ve ırzlarını haramdan koruyan, bizden başkası için velayet hakkını öngörmeyen ve [peygamberlik] ağacının dallarından tutunan [Ehlibeyt'e sarılan] kimselerdir. Işte bunları, ağacın dallarına tutundukları sürece umulur ki Allah affeder. Ancak bunlar şunu da bilmelidirler ki, eğer Allah onları affederse bu, O'nun rahmetindendir. Şayet onlara azap ederse, bu da onların sapmalarının sonucudur." [s.200]

Ben derim ki: "Bizden başkası için velayet hakkı öngörmeyen" ifadesiyle, Ehlibeyt'e düşmanlığı esas alan "Nasibîlik" akımına veya onlarla aynı paralele düşmeyi gerektirecek şekilde Ehlibeyt hakkında kusur işleme durumuna işaret edilmiştir. Nitekim aşağıdaki rivayetlerde buna değinilmektedir.

Aynı eserde İmam Sadık'ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: "Mustazaflar birkaç gruba ayrılırlar. Bunların hepsi de birbirinden farklıdır. Kıble ehli olup da Nâsibî, yani Ehlibeyt'e düşman olmayanlar mustazaftır." [s.200]

Yine aynı eserde, ayrıca Tefsir-ul Ayyâşî'de İmam Sadık'ın (a.s) tefsirini sunduğumuz ayetle ilgili olarak şöyle buyurduğu rivayet edilir: "hiçbir çareye gücü yetmeyenler" yani, Ehlibeyt'e düşmanlığı esas alan Nasibîlik akımına katılmaktan aciz olanlar. "hiçbir yol bulamayanlar" ise, hakka ulaşıp bağlanmaya bir yol bulamayan kimselerdir. Böyle kimseler güzel amelleri ve Allah'ın yasakladığı haramlardan sakınmaları dolayısıyla cennete girerler; ancak iyilerin derecelerine ulaşamazlar." [Maani'l Ahbar, s.200, Tefsir-ul Ayyâşî, c.1, s.268, h:245]

Nisâ Sûresi 95-100 ...................................................... 101

Tefsir-ul Kummî'de Durays el-Kunasî İmam Bâkır'dan (a.s) şöyle rivayet eder: İmama dedim ki: "Sana feda olayım, Hz. Muhammed'in (s.a.a) peygamberliğini kabullenen, ama günahkâr olup imamı olmadan ve siz Ehlibeyt'in velayetini de bilmeden ölen muvahhitlerin durumu ne olacak?"

Buyurdu ki: "Bunlara gelince, onlar çukurlarında (kabirlerinde) kalacak ve oradan çıkmayacaklardır. İçlerinde salih ameller işleyenler ve bize karşı bir düşmanlık beslemeyenler için yüce Allah'ın mağripte yarattığı cennete doğru bir delik açılır. Cennete açılan bu delikten o adamın kabrine esenlik ve rahatlık dolar. Bu durum kıyamete kadar böyle devam eder. Nihayet yüce Allah ile karşılaşır. Allah onu iyiliklerinden ve kötülüklerinden dolayı sorgular. Bunun sonucunda ya cennete ya da cehenneme gider. Bu gibi adamlar Allah'ın emrine, iradesine kalmışlar."

Daha sonra İmam şöyle buyurdu: "Mustazaflara, zayıf akıllılara, çocuklara ve henüz bulûğ çağına erişmemiş Müslüman çocuklarına da böyle yapılır. Kıble ehlinden olup da Ehlibeyt'e düşmanlığı ve sövgüyü esas alan Nasibîlik akımına mensup olanlara gelince, onlar için de yüce Allah'ın maşrikte (doğuda) yarattığı cehenneme doğru bir delik açılır. Bu delikten onların üzerine alevler, kıvılcımlar, dumanlar ve kızgın alevlerin yakıcı homurtuları dolar. Bu durum kıyamete kadar devam eder. Sonra vardıkları yer cehennem olur."

el-Hisal adlı eserde, İmam Sadık'tan (a.s), o babasından, o da dedesinden ve o da Hz. Ali'den (a.s) şöyle rivayet eder: "Cennetin sekiz kapısı vardır. Birinden peygamberler ve doğrular girer. Birinden şehitler ve salihler girer. Beş kapıdan da taraftarlarımız (Şiîlerimiz) ve sevenlerimiz girer... Bir diğer kapıdansa, Allah'tan başka ilâh olmadığına şahitlik eden ve kalbinde zerre ağırlığı kadar biz Ehlibeyt'e karşı kin barındırmayan diğer Müslümanlar girer." [s.407, h:6]

Maani'l Ahbar adlı eserde, ayrıca Tefsir-ul Ayyâşî'de Hamran'dan şöyle rivayet edilir: İmam Cafer Sadık'tan (a.s), "(ger-

102 ............. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

çekte) aciz olup zayıf bırakılanlar... müstesnadır." sözünün anlamını sordum. Buyurdu ki: "Onlar velayet ehlidirler." Dedim ki:

"Hangi velayet?" Buyurdu ki: "Tâbi ki, dindeki velayet değil. Nikâhtan, mirastan ve bir arada, iç içe yaşamaktan kaynaklanan velayeti kastediyorum. Böyle kimseler ne mümin, ne de kâfirdirler. Onların durumu ulu Allah'ın emrine kalmıştır." [Maani'l Ahbar, s.202, h:8, Tefsir-ul Ayyâşî, c.1, s.269, h:249]

Ben derim ki: Burada "Başkaları da vardır ki, Allah'ın emrine bırakılmışlardır. O, ya onlara azap eder ya da onları affeder." (Tevbe, 106) ayetine işaret edilmiştir. Inşallah buna ilişkin açıklamalara yer vereceğiz.

Nehc-ül Belâğa'da Hz. Ali (a.s) şöyle der: "Mustazaf ismi, hakka ilişkin kanıt kendisine ulaşan, onu kulağıyla duyup kalbiyle kavrayan kimseler için geçerli değildir." [Hutbe:189]

el-Kâfi adlı eserde, İmam Kâzım'dan (a.s) şöyle rivayet edilir: Ona "zayıflar" hakkında bir soru soruldu. O da şöyle bir cevap yazdı:

"Zayıf, kendisine hakka ilişkin kanıt ulaşmayan, bu konudaki ihtilafları (ve farklı inançları) bilmeyen kimsedir. Ihtilafları bildikten sonra, artık ona zayıf denmez." [Usûl-ü Kâfi, c.2, s.406, h:11]

Aynı eserde İmam Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet edilir: Ona soruldu ki: "Mustazaflar hakkında ne diyorsun?" Hazret bağırırcasına buyurdu ki: "Yoksa siz, (şimdiki zamanda yeryüzünde) mustazaf olan birinin olduğunu mu sanıyorsunuz? Nerede mustazaflar? Allah'a andolsun ki, sizin bu dininiz her tarafı kaplamıştır. Elden ele perde arkasındaki kadınlara kadar ulaştı. Medine yolundaki sucu kadınlar bile ondan söz eder oldular." [Usûl-ü Kâfi, c.2, s.404, h:4]

Maani'l Ahbar adlı eserde Ömer b. Ishak'tan şöyle rivayet edilir:

İmam Cafer Sadık'tan (a.s), "Yüce Allah'ın sözünü ettiği mustazafın sınırı nedir?" diye soruldu. Buyurdu ki: "Kur'ân'dan bir sureyi iyice bilmeyendir. Oysa yüce Allah Kur'ân'ı o kadar basit kılmıştır ki, bir kimsenin onu iyice bilmemesi, okuyamaması olacak iş değildir." [s.202, h:7]

Nisâ Sûresi 95-100 ............................. 103 Ben derim ki: Yukarıda yer verdiğimiz rivayetlerin dışında, konuyla ilgili başka rivayetler de vardır. Ne var ki, şimdiye kadar sunduğumuz rivayetler, amaçlanan mesajı kapsayıcı niteliktedir.

Gerçi rivayetler, ilk bakışta çelişkili görünüyorlar; ancak mustazaflığın derecelerini açıklamak amacıyla konuya yönelik özel açıklamalar olma durumlarını bir an için göz ardı ettiğimizde, bunların sadece bir anlamı ifade etme noktasında birleştikleri görülür. Şöyle ki mustazaflık, kişinin kendisinden kaynaklanan hiçbir kusuru olmaksızın hakka ulaştırıcı yolu bulamamasıdır. Bu da daha önce vurguladığımız gibi ayetin ifadesinin mutlaklığıyla bağdaşan bir durumdur.

104 ................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Nisâ Sûresi 101-104 .....................................................105

101- Yeryüzünde yolculuk ettiğiniz zaman, kâfirlerin size bir kötülük yapmalarından korkarsanız, namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur. Zira kâfirler, size apaçık düşmandırlar.

102- (Ey Muhammed!) Sen içlerinde bulunup da onlara namaz kıldırmak istediğin zaman, onlardan bir kısmı seninle beraber namaza dursun ve silahlarını da yanlarına alsınlar; secdeyi yaptıktan sonra onlar arkanıza geçsinler. Ardından henüz namazını kılmamış olan diğer grup gelip seninle beraber namazlarını kılsınlar ve onlar da korunma tedbirlerini ve silahlarını alsınlar. Çünkü kâfirler size ansızın baskın yapmak için sizin, silahlarınızdan ve eşyanızdan gafil olmanızı arzu ederler. Yağmurdan zarar görür yahut hasta olursanız, silahlarınızı bırakmanızda size bir günah yoktur.

Ama yine de korunma tedbirlerinizi alın. Şüphesiz Allah, kâfirlere aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır.

103- Namazı kıldıktan sonra ayakta iken, otururken ve yanınız üzerinde Allah'ı anın. (Yolculuktan dönüp ikamet yurdunuza) yerleştiğiniz zaman, artık namazı gereğince (seferî olarak değil, tam olarak) kılın. Çünkü namaz inananlar üzerinde sabit bir farzdır.

104- (Düşmanınız olan) topluluğu takip etmede gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da sizin çektiğiniz gibi acı çekiyorlar. Oysa siz Allah'tan, onların ümit etmediklerini umuyorsunuz. Allah bilendir ve hikmet sahibidir.

AYETLERIN AÇIKLAMASI


Bu ayetlerde korku namazı ve yolculukta namazları kısaltma (seferî namaz) uygulaması hükme bağlanıyor. Akışın sonunda da müminler müşrikleri takibe almaya, onları aramaya teşvik ediliyorlar. Bu bakımdan üzerinde durduğumuz bu ayetler, cihadı ve onunla ilgili çeşitli meseleleri ele alan önceki ayetler grubuyla bağlantılıdır.

"Yeryüzünde yolculuk ettiğiniz zaman... namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur." Ayetin orijinalinde geçen "cü-nah" kelimesi, günah anlamına geldiği gibi sıkıntı, sakınca, dönme ve meyletme anlamlarını da ifade eder. Yine "taksurû" kelimesinin kökü olan "kasr" kelimesi de, namazı kısaltma demektir. Mecma-ul Beyan adlı tefsirde şöyle deniyor: "Namazı kısaltma anlamında üç değişik ifade kullanılır: Birincisi, 'kasart-us salate'. Kur'ân'da kullanılan ifade budur. Ikincisi; [tef'il kalıbına uyarlanmış şekilde, ayni] 'kassartuha taksiren'. Üçüncüsü, 'aksartuha iksaren' [If'al kalıbına

106 .......... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

uyarlanmış şekli yani]." [Mecma-ul Beyan'dan aldığımız alıntı burada son buldu.]

Dolayısıyla ayetin anlamı şu şekilde belirginleşiyor: "Yolculuğa çıktığınız zaman, namazı kısaltmanızı engelleyecek bir sakınca ve günah söz konusu değildir." Bir karine olmaksızın caizlik anlamını ifade eden günah ve sakıncanın olumsuzlanması, ayetin kapsamında zorunluluk (vaciplik) bildiren bir anlam ifade etmesine engel oluşturmamak-tadır. Buna şu ayeti örnek gösterebiliriz: "Şüphesiz Safa ile Merve, Allah'ın nişanlarındandır. Kim Allah'ın evini hacceder ya da umre yaparsa, onları tavaf etmesinde kendisine bir günah yoktur." (Bakara, 158) Oysa bilindiği gibi, Safa ile Merve tepelerini tavaf etmek vaciptir.

Bunun nedeni, ayetin akışının yasama (teşri) nitelikli olmasıdır.

Böyle olunca da hükmün konuluşunu ortaya koyan, gözler önüne seren bir ifade yeterli oluyor. Hükmün bütün yönlerinin ve özelliklerinin tüm boyutlarıyla açıklanışına, birer birer sıralanışına gerek duyulmuyor. Aşağıdaki ayet de bir açıdan tefsirini sunduğumuz ayete örnek oluşturabilir. "Oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır..." (Bakara, 184)

"Kâfirlerin size bir kötülük yapmalarından korkarsanız," Ayetin orijinalinde geçen "fitne" kelimesinin birbirinden farklı birçok anlamı vardır. Ancak Kur'ân'ın genel yaklaşımı, kâfirlerle müşriklere izafe edilerek mutlak şekilde kullanılması, öldürme, dövme ve yaralama gibi işkence türlerini ifade etmesi yönündedir. Ayetlerin akışından edindiğimiz sözel ip uçları da bu anlamı desteklemektedir.

Dolayısıyla kastedilen anlam, "Eğer onların size saldırmak ve öldürmek suretiyle işkence etmelerinden ve size herhangi bir kötülük yapmalarından korkarsanız..." şeklindedir.

Bu cümle, "size bir günah yoktur." ifadesine yönelik bir kayıt konumundadır. Bu ise şu demektir: Namazı kısaltma hükmü başlangıçta, işkence korkusundan dolayı yürürlüğe konulmuştur.

Ama bu, hükmün, korku söz konusu olmasa bile her türlü meşru yolculuk türleri için geçerli olacak şekilde genelleştirilmesi-

Nisâ Sûresi 101-104 .............................. 107

ne engel değildir. Kitap bu hükmün sadece bir kısmını açıklıyor;

sünnet ise, onun diğer tüm şekilleri kapsadığını ortaya koyuyor ki, rivayetler kısmında bunları göreceğiz.

"Sen içlerinde bulunup da onlara namaz kıldırmak istediğin zaman...

korunma tedbirlerini ve silahlarını alsınlar." Ayet, korku namazının nasıl kılınacağını açıklıyor ve korku namazında imamın Peygamber (s.a.a) olacağı varsayımından hareketle hitabı Peygamber efendimize (s.a.a) yöneltiyor. Burada daha öz, daha güzel ve daha kuşatıcı olmasının yanı sıra, daha açık olsun diye açıklamaya örneklendirme yolu ile başlanmıştır.

Şu hâlde, "onlara namaz kıldırdıgın zaman" ifadesiyle, cemaatle namaz kastedilmiştir. "onlardan bir kısmı seninle beraber namaza dursun." ifadesiyle de, onların Peygamberi (s.a.a) imam edinerek namaza durmaları kastedilmiştir. Bunlar aynı zamanda silahlarını da yanlarına almakla yükümlüdürler. "secdeyi yaptıktan sonra." ifadesinden maksat, secde edip namazı tamamlamalarıdır.

Bunlar secdelerini tamamladıktan sonra namaz kılacak diğer grubun gerisinde durmakla yükümlüdürler. "onlar da korunma tedbirlerini ve silahlarını alsınlar." ifadesiyle kastedilenler, Peygamberle (s.a.a) birlikte namaz kılan ikinci bölüktür. Bunların da korunma tedbirlerini ve silahlarını almaları istenmektedir.

Ayetin anlamı -gerçi Allah doğrusunu herkesten daha iyi bilir- şöyledir: Ey Resulullah! Sen aralarındayken ve ortam da korkuluysa, onlara imam olup cemaatle namaz kıldırdığın zaman, topluca namaza girmesinler, içlerinden bir grup sana uyarak seninle beraber namaza başlasın ve silahlarını da yanlarına alsınlar. -Tâbi ki diğer grubun da, namaz kılanları ve eşyalarını korumak durumunda olduğunun gerekliliğini söylemeye gerek yoktur.- Namazdaki grup seninle birlikte secde edip namazı tamamladıktan sonra, arkanıza geçsin, sizi ve eşyanızı korusunlar. Bu arada henüz namazını kılmamış olan diğer grup gelip seninle birlikte namazlarını kılsınlar. Bunlar da önceki grup gibi korunma tedbirlerini ve silahlarını yanlarına alsınlar.

108 .......... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Ayetin orijinalindeki "tâife=grup" kelimesini, "uhra=diğer" kelimesiyle vasfedilmesi, sonra eril-çoğul (cem-i müzekker) zamirinin döndürülmesi ile -söylendiğine göre- bir yönden lafız, diğer bir yönden de anlam göz önünde bulundurulmuştur. Yine bazılarının söylediğine göre, "korunma tedbirlerini ve silahlarını alsınlar." ifadesi, latif bir istiare türüne örnektir. Çünkü burada, "hizr=korunma tedbiri" de silah gibi bir alet, bir araç şeklinde algılanmış ve silaha nispetle kullanılan "yanına alma" fiili, ona nispetle de kullanılmıştır. "Çünkü kâfirler... gafil olmanızı arzu ederler." Bu ifade, hükme bağlanan yasanın [korku namazının, yani seferde ve korkulu zamanlarda namazın kısaltılarak kılınmasının] gerekçesi konumundadır ve anlamı da açıktır.

"Yağmurdan zarar görür yahut hasta olursanız, silahlarınızı bırakmanızda size bir günah yoktur... kâfirlere aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır." Bu, bir diğer hafifletici ifadedir. Buna göre, şayet yağmurdan rahatsız olurlarsa veya bazıları hastalanırsa, silahlarını bırakmalarında bir sakınca yoktur. Fakat bununla beraber korunma tedbirlerini almaları, kâfirlerden yana gaflete düşmemeleri gerekir.

Çünkü kâfirler, onların bir anlık gafletlerini kollamaktadırlar.

"Namazı kıldıktan sonra ayakta iken, otururken ve yanınız üzerinde Allah'ı anın." Ayette geçen "kıyam" ve "kuûd" kelimeleri, çoğul ya da mastardırlar. Cümledeki fonksiyonları hâldir. Aynı şekilde, "yanınız üzerinde" ifadesi de, diğer iki kelime gibi hâldir. Kısacası, tabirlerin üçü de her hâli kuşatan sürekli zikirden, Allah'ı anmaktan kinayedir.

"(Yolculuktan dönüp ikamet yurdunuza) yerleştiğiniz zaman namazı gereğince kılın." Ayette geçen "itme'nentum" fiilinin mastarı olan "itminan" kelimesi, istikrar ve yerleşme anlamını ifade eder. Bu ayet, "Yeryüzünde yolculuk ettiginiz zaman..." diye başlayan ifadenin oluşturduğu tablonun karşıtı bir tabloya işaret etmek-te olduğundan dolayı bununla, ifadenin zahirinden anlaşıldığı kadarıyla seferden ikamet yurduna dönüş kastediliyor. Nitekim ayetlerin a-

Nisâ Sûresi 101-104 ............................................... 109

kışı da bu çıkarsamamızı destekler niteliktedir. Buna göre, namazı ikame etmekten (dosdoğru kılmaktan) maksat, onu tam olarak kılmaktır. Çünkü korku namazı hakkında "namazı kısaltma" tabirinin kullanılması, [ardından da namaz kılmaktan söz edilmesi,] bu anlamı verir.

"Çünkü namaz inananlar üzerinde sabit bir farzdır." Ifadenin orijinalinde geçen "kitab=yazı" kelimesi, farz ve vacip kılmadan kinayedir; o anlamda kullanılmıştır. Nitekim aşağıdaki ayette de aynı anlamda kullanılmıştır: "Sizden öncekilere yazıldıgı (farz kılındıgı) gibi sizin üzerinize de oruç yazıldı (farz kılındı)." (Bakara, 183) Tefsirini sunduğumuz ayetin orijinalinde geçen "mevkut" kelimesi, "vakit" kökünden türemiştir. Meselâ, "vakkattu keza" yani, onun için vakit be-lirledim. Dolayısıyla ifadenin zahirinden şunu anlıyoruz: Namaz, vakitleri belirlenmiş, bölüm bölüm olarak tayin edilmiş ve belli vakitlerinde kılınan bir farzdır.

Ancak ayetin zahirinden anlaşıldığı kadarıyla, namazla ilgili "vakit" kelimesinin kullanılması, sabitliği ve değişmezliği ifade etmekten kinayedir. [Yani, ayette namazın, vakti belirlenmiş bir farz olduğu ifade edilmesi amaçlanmamıştır. Maksat, namazın sabit ve kesinlikle değişmez bir farz olduğunu açıklamaktır. Dolayısıyla] gerektirilenin, gerektirici anlamında kullanılması gibi bir durumdur bu.

O hâlde namazın "kitaben mevkuten" oluşundan maksat, sabit ve değişmez bir farz oluşudur. Buna göre, hiçbir şekilde namazın farzlığı düşmez. Dolayısıyla "mevkut" sözcüğünü ilk anlamıyla [vakti belirlenmiş olarak] algılamak, öncesindeki ifadenin içeriğiyle örtüşmüyor. Çünkü namazın belli vakitleri olan bir ibadet olduğundan söz etmenin bir gereği yoktur. Ayrıca, "Çünkü namaz..."

diye başlayan ifadenin, "...yerleştiginiz zaman artık namazı geregince kılın." ifadesini gerekçelendirmeye yönelik olduğunu da unutmamak gerekir. Şu hâlde namazın "mevkut" oluşundan maksat, hiçbir şekilde farzlığı değişmeyen sabit oluşudur. Dolayısıyla namaz, orucun yerine fidye verilmesi gibi bir başka şeyle

110 ................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

değişmez.

"(Düşmanınız olan) topluluğu takip etmede gevşeklik göstermeyin..." Ayette geçen "tehinû" kelimesi, "vehn" kökünden zayıflık demektir. "Ibtiğâ" ise, aramak ve takip etmek anlamına gelir.

"Te'lemûne" kelimesi de, "elem=acı" kökünden lezzetin karşıtıdır. "Oysa siz Allah'tan, onların ümit etmediklerini umuyorsunuz." ifadesi, "la tehinû" kelimesindeki üçüncü çoğul zamirine ilişkin hâl işlevini görmektedir. Buna göre cümlenin anlamı şudur: Iki grubun durumu acı çekmek bakımından birdir. Fakat siz düşmanlarınız gibi değilsiniz, durumunuz da onlardan kötü değil. Siz onlardan daha rahat ve daha mutlusunuz. Çünkü sizin için, veliniz olan Allah'tan fetih, zafer ve bağışlanma ümidi var. Düşmanlarınıza gelince, onların velisi yoktur. Dolayısıyla yüreklerine su serpecek, amellerine dinamizm katacak ve arzularına sevk edecek [arzularını gerçekleştirecek] bir velileri ve de umutları yoktur. Allah kullarının maslahatını herkesten daha iyi bilir. Hikmet sahibidir; emir ve yasakları sağlam bir gerekçeye ve hikmete dayanır.

AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


Tefsir-ul Kummî'de şöyle deniyor: "Korku namazı ile ilgili ayet şu olay üzerine inmiştir: Resulullah efendimiz (s.a.a) Mekke'ye gitmek üzere Hüdeybiye'ye doğru harekete geçince, Kureyşliler bunu haber aldılar. Bunun üzerine, Halid b. Velid'i iki yüz atlıyla birlikte Resulullah'ı (s.a.a) karşılamak üzere gönderdiler. Halid dağ başlarında hareket ederek kendini hep Resulullah'a (s.a.a) göstermeye çalışıyordu. Öğle namazının vakti gelince Bilal ezanı okudu. Resulullah (s.a.a) Müslümanlara namaz kıldırdı."

"Bunu gören Halid b. Velid şöyle dedi: 'Onlar namazdayken saldırırsak onlara ağır bir darbe indirmiş oluruz. Çünkü onlar namazlarını yarı bırakmazlar. Fakat bir namazları daha var ki, onlar için gözlerinin ışığından daha sevimlidir. Onlar bu namaza başlayınca, biz de ansızın saldırıya geçeriz.' Bunun üzerine Cebrail