El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân–c.5
 

Nisâ Sûresi 92-94 .............................................................. 69

tederek işlemek anlamına gelir. Isteğe bağlı olarak işlenen bir fiil [ihtiyarî bir iş], taşıdığı unvanı kastetmeksizin olmaz. Dolayısıyla bir fiilin birden fazla unvanı olması caizdir. Bu bakımdan bir fiilin bir açıdan kasten, bir diğer açıdan da yanlışlıkla işlenmiş olması mümkündür.

Örneğin, av hayvanı olduğunu sanarak bir karartıya ateş açan kimse, gerçekte bir insan olan bu karartıyı öldürürse, av açısından taammüden, insan açısından da bu fiili yanlışlıkla işlemiş olur. Aynı şekilde, bir kimse birine terbiye etmek amacıyla bastonla vurur ve o kimse ölürse, onu yanlışlıkla öldürmüş olur. Dolayısıyla bir mümini kasten öldüren kimse, işlediği fiille bir mümini öldürmeyi amaçlayan, onu öldüreceğini ve onun mümin olduğunu bilen kimsedir.

Yüce Allah, kasten bir mümini öldüren kimsenin cezasını oldukça ağır tutmuş, onun ebediyen ateşte kalacağını belirtmiştir.

Ancak "Allah, kendisine ortak koşulmasını bagışlamaz." (Nisâ, 48) ayetine ilişkin değerlendirmemizde belirttiğimiz gibi, bu ayet; aynı şekilde "Allah bütün günahları bagışlar." (Zümer, 53) ayeti, bu ayete yönelik bir sınırlandırma olarak algılanabilirler. Şu hâlde bu ayet, ebedî ateş cezasıyla tehdit ediyor; ancak kesinlik ifade etmek bakımından o kadar net değildir. Dolayısıyla kişinin tövbe etmesi veya şefaate uğraması suretiyle bağışlanması mümkündür.

"Ey inananlar! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi araştırın, ayırt edin." Ayette geçen "darabtum" kelimesinin mastarı olan "darb" kelimesi, yeryüzünde dolaşmak, yolculuk yapmak demektir.

Bunun, "Allah yolunda" olmakla kayıtlandırılması, cihat amacıyla sefere çıkmanın kastedildiğine delâlet eder. Yine ayette geçen "tebeyyenû" kelimesi, ayırt etmek demektir. Bundan maksat da mümin olanla kâfir olanı birbirinden ayırmadır. [Kimin kim olduğunu araştırıp anlamadır.] "ve size selâm verene... 'Sen mümin degilsin' demeyin." ifadesi, buna ilişkin bir ipucudur. "Selâm verme" ile, müminlerin aralarındaki selâmlaşma kastedilmiştir.

Bazı kıraatlere göre, ayetin orijinalinde geçen "limen elka

70 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

ileyku-m'us-selâme=size selâm verene" ifadesi, "limen elka ileykum'us-sele-me" şeklinde okunmuştur. Bu durumda maksat, teslim olup barış önerme olur.

"Dünya hayatının geçici menfaati" ile mal ve ganimet peşinde koşma kastedilmiştir. "Allah katında birçok ganimetler vardır."

ifadesinde geçen "meğanim" kelimesi, "meğnem"in çoğuludur ve ganimet anlamına gelir. Yani, Allah katındaki ganimetler, peşinden koştukları dünya ganimetlerinden daha iyidir. Çünkü Allah katındaki ganimetler, hem daha çok, hem de kalıcıdırlar. Dolayısıyla onları tercih etmeniz gerekir.

"Önceden siz de öyleydiniz; ama Allah size lütufta bulundu. O hâlde araştırıp ayırt etmede pek dikkatli olun..." Yani siz de bu niteliğe sahiptiniz.

Dünya hayatının geçici menfaatini gözetiyordunuz. Iman etmeden önceki durumunuz böyleydi. Allah size lütfetti, iman aracılığıyla ilginizi dünyanın geçici menfaatlerinden, Allah katındaki çok sayıdaki ganimetlere çevirdi. Böyle olduğuna göre, sizin de iyice araştırıp mümini kâfirden ayırt etmede pek dikkatli olmanız gerekmektedir.

Araştırma yönündeki emrin ["tebeyyenû" kelimesinin] iki defa tekrarlanması, konuyla ilgili hükmü pekiştirmek amaçlıdır.

Ayet, öğüt ve bir ölçüde kınama anlamını içeriyorsa da, zahiren bir müminin kasten öldürülmesi olarak beliren bu olayı, taammüden öldürmek olarak değerlendirdiği yönü açık değildir.

Bundan da anlıyoruz ki, bazı müminler, yanlışlıkla kendilerine selâm veren müşriklerden bazı kimseleri öldürmüşler. Çünkü öldüren kişi onların gerçek mümin olmadıklarını ve can korkusuyla iman ettiklerini söylediklerini sanmıştır. Işte ayet böyle yapanları ayıplıyor ve Islâm'ın zahiri esas aldığını, kalplerin durumunu ise latîf ve habîr olan Allah'a bıraktığını vurguluyor.

Buna göre, "dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek" ifadesi, cümlede durumun gereğini bildirme konumundadır. Yani, size iman ettiğini açıklayan kişiyi, durumuna bakmadan, gerekli araştırmayı yapmadan öldürmeniz, mal ve ganimet peşinde ko-

Nisâ Sûresi 92-94 .......................... 71

şan, dolayısıyla en küçük bir menfaat karşılığında iman ettiğini söyleyen kimseleri öldürenlerin durumuna benzer. Böyle insanlar arada geçerli bir gerekçe olmadığı hâlde, mazeret olarak gösterebileceği küçük bir gerekçe ile iman ettiğini söyleyenleri öldürebilirler.

Işte müminler, iman etmeden önce bu durumdaydılar; dünya ve dünyanın geçici metasından başka bir şey amaçlamıyorlardı. Fakat Allah kendilerine iman nimetini bahşettikten, Islâm dinini lütfettikten sonra, bu gibi durumlarda iyice araştırıp anlamaları, cahiliye ahlâkına ve hâlâ zihinlerindeki cahiliye kalıntılarına uyarak bu tür bir yanlışlığa düşmemeleri gerekir.

AYETLERİN HADİSLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


ed-Dürr-ül Mensûr'da, "Yanlışlıkla olması dışında, bir müminin bir mümini öldürmesi caiz degildir." ayeti ile ilgili olarak Ibn-i Cerir'in Ikrime'den şöyle naklettiği rivayet edilir: "Amir b. Luveyoğul-larından Haris b. Yezid b. Nubeyşe, Ebu Cehil'le birlikte Ayyâş b. Ebu Rebia'ya işkence ederdi. Sonra Haris Hz.

Resulullah'ın (s.a.a) yanına gitmek üzere Mekke'den ayrıldı, hicret etti. Harra denilen yerde Ay-yâş'la karşılaştı. Ayyâş, onun kâfir olduğunu sanarak kılıcını çekip öldürdü. Sonra gelip olayı Resulullah'a (s.a.a) haber verdi. Bunun üzerine, "Yanlışlıkla olması dışında, bir müminin bir mümini öldürmesi caiz degildir." ayeti indi. Peygamberimiz (s.a.a) ayeti ona okuduktan sonra, kalk ve bir köle azat et, dedi."

Ben derim ki: Bu rivayet başka kanallardan da aktarılmıştır.

Bazısında, Ayyâş'ın onu Mekke'nin fethinin gerçekleştiği gün öldürdüğü belirtiliyor. Buna göre Ayyâş o güne kadar müşrikler tarafından zincire vurulmuştu ve ona işkence ediyorlardı. Işte müşriklerin elinden kurtulduğu o gün, Müslüman olan Haris ile karşılaştı.

Ama onun Müslüman olduğunu bilmediğinden onu orada öldürdü. Ancak bizim yukarıda yer verdiğimiz Ikrime kanalıyla gelen rivayet daha tutarlı ve Nisâ suresinin iniş tarihine daha uygun düşmekte-

72 ............. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

dir. Taberî kendi tefsirinde Ibn-i Zeyd'den ayetin Ebu Derda hakkında indiğini rivayet eder. Buna göre, Ebu Derda bir müfrezede görevliydi. Bir dereye yönelerek ihtiyacını gidermek istedi. Orada koyunlarını güdmekte olan bir adamı gördü. Kılıcını çekerek adama saldırdı. Adam, "Lâ ilâhe illallah" dediyse de, Ebu Derda kılıcıyla onun işini bitirdi. Sonra koyunları alarak arkadaşlarının yanına döndü. Ama yüreğinde yaptığına karşılık bir rahatsızlık hissediyordu. Sonunda Hz. Resulullah'ın (s.a.a) yanına gelerek olayı ona bildirdi.

Bunun üzerine söz konusu ayet indi. [c.5, s.129, Mısır baskısı] Yine ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Ruyani, Ibn-i Mende ve Ebu Nuaym, Bekir b. Harise-i Cuheni'den ayetin onun (Bekir b. Harise) hakkında indiğini rivayet ederler. Çünkü o da Ebu Derda'nınkine benzer bir kıssa ile karşılaşmıştı.

Ancak bu rivayetler, her hâlükârda olayların ayete uyarlanmasına örnek oluşturmaktadırlar.

et-Tehzib adlı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle Hüseyin b. Said'den, o da rivayetlerinde esas kabul ettiği adamları aracılığıyla İmam Cafer Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet eder: Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Köle azat etmeyi gerektiren her yerde henüz dünyaya gelmiş bulunan bir köle çocuğu azat etmek caizdir. Fakat adam öldürmenin keffareti başka. O konuda yüce Allah, 'mümin bir köle azat etmesi... gereklidir.' buyurmuştur. Bununla erişkin bir kişi kastedilmiştir..." [c.8, s.320, h:03/1187]

Tefsir-ul Ayyâşî'de İmam Musa b. Cafer'den (a.s) şöyle rivayet edilir: Ona; "Bir kölenin mümin olduğu nasıl anlaşılır?" diye sorulur. Cevapta buyurur ki: "Fıtrat esas alınarak anlaşılır." [c.1, s.263, h:220]

Men lâ Yahzuruh-ul Fakih adlı eserde, İmam Sadık'tan (a.s) şirk diyarında oturan ve Müslümanlar tarafından öldürülen bir Müslümanın durumu karşısında bunu öğrenen İmamın ne yapması lazım gelir? diye soruldu, o şu cevabı verdi: "Onun yerine mümin bir köleyi azat eder. 'Eger (yanlışlıkla öldürülen,) mümin olmakla

Nisâ Sûresi 92-94 ............................... 73

beraber size düşman olan bir topluluktan ise...' ayetinde bu anlatılıyor." Ben derim ki: Bu hadisin bir benzerini Ayyâşî de rivayet etmiştir.1 "Onun yerine mümin bir köleyi azat eder." ifadesi, azat etmenin daha önce de değindiğimiz gibi, gerçekte özgür (köle olmayan) Müslümanların sayısının artması amacına yönelik olduğuna ilişkin bir işarettir. Çünkü, öldürülme yoluyla sayılarında bir eksilme olmuştur.

Bundan şu sonucu çıkarabiliriz: Keffaret olayında, mutlak olarak köle azat etmenin öngörülmesi, günah yoluyla özgür insanların sayısında bir eksilme meydana geldiğinden, günahkâr olmayan birinin özgür olarak onlara eklenmesiyle dengenin korunması, açığın kapatılması öngörülmüştür. Bu inceliği okuyucuların kavraması gerekir.

el-Kâfi adlı eserde İmam Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Bir adam iki ay peş peşe oruç tutmakla yükümlüyse, birinci ayda orucunu bozsa veya hastalansa, oruçlarını yenilemesi gerekir.

Ama eğer birinci ayı tamamlayıp ikinci aydan da birkaç gün tutmuşsa, sonra bir özürden dolayı orucunu bozmuşsa, sadece kaza etmesi gerekir." [Füru-u Kâfi, c.4, s.139, h:7]

Ben derim ki: Başka âlimlerin de dediği gibi, "kaza etmesi gerekir." ifadesinden maksat, geri kalan oruçlarını tamamlamasıdır. Bu an-lam ise, orucun iki ay peş peşe oluşundan çıkarılmıştır.

el-Kâfi adlı eserde ve Tefsir-ul Ayyâşî'de İmam Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet edilir: İmama, bir mümini kasten öldüren müminin tövbesi kabul olur mu? diye soruldu. Buyurdu ki: "Eğer onu mümin olduğu için öldürmüşse, tövbesi kabul olmaz. Şayet öfke veya herhangi dünyevî bir sebepten dolayı öldürmüşse, onun tövbesi, ona kısas uygulanmasıdır. Şayet onun katil olduğu bilinmezse, kendisi maktulun velilerine gider ve suçunu itiraf eder. Eğer maktulun veli- 1- [c.1, s.265, h:230]

74 .............. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

leri onu affeder, öldürmezlerse, onlara diyet vermesi gerekir. Bunun yanında, Allah'a yönelik tövbenin bir ifadesi olarak bir köleyi azat etmesi, peş peşe iki ay oruç tutması ve altmış yoksulu doyurması da zorunludur." [Füru-u Kâfi, c.7, s.286, h:2 ve Tesir-ul Ayyâşî, c.1, s.267, h: 239]

et-Tehzib adlı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle Ebu Sefatic'den, o da İmam Sadık'tan (a.s), "Her kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde ebediyen kalacagı cehennemdir." ayetiyle ilgili olarak şöyle rivayet eder: "Yani, onun cezası cehennemdir; tâbi eğer Allah onu cezalandırırsa." [c.10, s.165, h:658] Ben derim ki: Bu anlamı destekleyen bir rivayeti, ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Taberanî ve başkaları tarafından Ebu Hüreyre'den, o da Peygamberimizden (s.a.a) aktarmıştır. Bu rivayetler, yukarıda da değindiğimiz gibi, ayetlerin kapsadığı incelikleri içeriyorlar. Adam öldürme ve kısas uygulaması ile ilgili çok sayıda hadis vardır. Dileyen hadis kaynaklarına başvurabilir.

Mecma-ul Beyan tefsirinde, "Her kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde ebediyen kalacagı cehennemdir..." ayetiyle ilgili olarak şöyle deniyor: "Bu ayet Makîs b. Dabbabet-el Kenanî hakkında indi. O, kardeşi Hişam'ı öldürülmüş olarak Neccaroğulları kabilesinin bölgesinde bulmuştu. Gidip bu olayı Resulullah'a (s.a.a) anlattı. Resu-lullah Kays b. Hilâl Fihrî'yi de yanına vererek Benî Neccar kabilesine gönderdi ve şöyle dedi:

'Neccaroğullarına de ki: Eğer Hişam'ı öldürenin kim olduğunu biliyorsanız, onu kardeşine teslim edin ki, kardeşinin öcünü alsın. Eğer bilmiyorsanız, ona diyetini ödeyin.' Fihrî Peygamberimizin mesajını iletti. Onlar da diyeti ödediler."

"Makîs Fihrî ile birlikte olduğu hâlde geri dönünce şeytan içine bir vesvese verdi: 'Kardeşinin öcünü almadan diyet almış olmakla bir şey yapmış olmuyorsun. Bununla yetinirsen, insanların dilinden kurtulamazsın. Seninle beraber olan bu adamı öldür. Böylece ona karşılık can almış olursun. Aldığın diyet de fazladan sana kalır.' Şeytanın vesvesesine kanan Makîs arkadaşını bir kaya parçasıyla

Nisâ Sûresi 92-94 .................................. 75

vurarak öldürdü. Sonra bir deveye bindi ve kâfir olarak Mekke'ye döndü. Ardından durumunu şu şiirle tasvir etti: "Kardeşime karşılık Fihrî'yi öldürdüm ve kan bedelini de, Fari bölgesinin sahibi Neccaroğullarından aldım.

Hem intikamımı aldım, hem de rahat uyuyabildim. Ve ben putlara dönen ilk kişi oldum."

"Bunu haber alan Resulullah buyurdu ki: 'Ne Harem dışında, ne de Harem bölgesinde ona eman vermeyeceğim.' Bu olayı, Dahhak ve bir grup müfessir rivayet etmiştir." [Mecma-ul Beyan'- dan aldığımız alıntı burada sona erdi.]

Buna yakın bir hadis Ibn-i Abbas, Said b. Cübeyr ve başkalarından da rivayet edilmiştir.

Tefsir-ul Kummî'de, "Ey inananlar! Allah yolunda savaşa çıktıgınız zaman..." ayeti ile ilgili olarak şöyle deniyor: "Bu ayet, Resulul-lah'ın (s.a.a) Hayber Savaşından dönüşünden sonra Üsame b. Zeyd'i bir suvari birliği ile Fedek bölgesindeki bazı Yahudi köylerine göndererek onları Islâm'a davet etmesi üzerine indi. Bu köylerin birinde Mirdas b. Nehik el-Fedeki adında bir adam vardı.

Resulullah'ın (s.a.a) gönderdiği süvari birliğinin geldiğini fark edince, ailesini ve mallarını alarak dağ tarafında bir yerde durup, 'Eşhedu enlâ ilâhe illallah ve enne Muham-meden Resulullah' diyerek Üsame'yi karşılamağa koyuldu. Ancak Üsa-me b. Zeyd, (Mirdas'ın şehadet getirmesini duyduğu hâlde geldi ve) bir mızrak darbesiyle onu öldürdü."

"Resulullah'ın (s.a.a) yanına döndüğünde bunu haber verdi. Resu-lullah (s.a.a) ona şöyle buyurdu: 'Allah'tan başka bir ilâh olmadığına ve benim Allah'ın resulü olduğuma şahadet eden bir adamı mı öldürdün?' Dedi ki: 'Ya Resulallah, o bunu öldürülmekten kurtulmak için söyledi.' Resulullah (s.a.a) ona şöyle dedi: Sen, ne onun kalbinin üzerindeki perdeyi araladın, ne diliyle söylediğini kabul ettin, ne de içinde olanları bildin. [Peki bütün bunlara rağmen onu ne diye öldürdün?]"

76 .......... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

"Bunun üzerine Üsame b. Zeyd bir daha 'Eşhedu enlâ ilâhe illallah ve enne Muhammeden Resulullah' diyen birini öldürmemeye yemin etti. Bu yüzdendir ki, Emir-ül Müminin Hz Ali'nin (a.s) kimi gruplara karşı başlattığı savaşlara katılmadı. Işte 'Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, 'Sen mümin degilsin' demeyin...' ayeti onun bu olayı üzerine indi."

Ben derim ki: Bu anlamı içeren bir hadisi Taberî kendi tefsirinde Süddi'den rivayet eder. Ayetin iniş sebebine ilişkin birçok rivayet de ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde yer alır. Bunların birinde, mezkur olayın Mikdat b. Esved'in, diğer birinde Ebu Derda'nın, bir başkasında da Mahlem b. Cessame'nin başından geçtiği belirtilir. Bir diğerinde ise, katil ve maktulün adları verilmeyerek kıssa üstü kapalı olarak sunulur.

Ne var ki, Üsame b. Zeyd'in bu yemini ve Hz. Ali'nin (a.s) savaşlarına katılmadığı ve böylece ona mazeretini bildirdiği, bilinen ve tarih kitaplarında zikredilen bir konudur. Yine de Allah doğrusunu herkesten daha iyi bilir.

Nisâ Sûresi 95-100 ............................................................. 77

95- Müminlerden -özür sahibi olanlar dışında- (savaşa katılmayıp) oturanlarla, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihat edenler bir olmaz. Allah, malları ve canları ile cihat edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kılmıştır. Allah hepsine de (sevabın) en güzelini vaat etmiştir; ama Allah mücahitleri, oturanlardan üstün kılarak onlara büyük bir ecir vermiştir.

78 .............. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

96- Kendi katından dereceler, bağışlama ve rahmet vermiştir (onlara). Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.

97- Melekler, nefislerine zulmedenlerin canlarını alırken; "Ne yapmakta idiniz!" derler. Bunlar, "Biz yeryüzünde çaresiz ve zayıf bırakılmış (mustazaf)lar idik." diye cevap verirler. Me-lekler de, "Allah'ın yeri geniş değil miydi? Onda hicret etseydiniz ya!" derler. Işte onların varacağı yer cehennemdir; orası ne kötü bir varış yeridir!

98- Ancak erkekler, kadınlar ve çocuklardan (gerçekten) âciz olup zayıf bırakılanlar, hiçbir çareye gücü yetmeyenler ve hiçbir yol bulamayanlar müstesnadır.

99- Işte bunları, umulur ki Allah affeder; Allah çok affedici ve bağışlayıcıdır.

100- Allah yolunda hicret eden kimse, yeryüzünde gidecek birçok yer ve genişlik (bolluk ve imkân) bulur. Kim Allah ve Resulü uğrunda hicret ederek evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse, artık onun mükâfatı Allah'a düşer. Allah da çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.

AYETLERIN AÇIKLAMASI


"Müminlerden -özür sahibi olanlar dışında- (savaşa katılmayıp) oturanlarla, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihat edenler bir olmaz." Ayetin orijinalinde geçen "darar" kelimesi, cihat ve savaş yükümlülüğünü engelleyecek şekilde vücutta körlük, topallık ve hastalık gibi bir noksanlığın bulunması demektir. Mal ile cihat etmekten maksat, din düşmanlarına karşı zafer kazanmak için malın Allah yolunda harcanmasıdır. Can ile cihat ise, savaş demektir.

"Allah hepsine de (sevabın) en güzelini vaat etmiştir." ifadesi gösteriyor ki, "oturanlar"dan maksat, başkalarının cihada çıkmasının yeterli geldiğinden, kendilerine ihtiyaç duyulmayan koşullarda cihada çıkmayıp savaşı terk eden ve evlerinde kalanlardır. Şu hâlde, tefsirini sunduğumuz bu ayet, insanları cihada teşvik etme

Nisâ Sûresi 95-100 ............................................ 79

ve bu sorumluluğu yerine getirme hususunda yarışmaya sevk etme amacına yöneliktir.

Buna ilişkin bir kanıt, yüce Allah'ın önce özür sahiplerini istisna etmesi, sonra oturanlarla cihada çıkanların bir olmadıklarına hükmetmesidir. Oysa özür sahipleri de tıpkı oturanlar gibi, Allah yolunda savaşan mücahitlerle aynı düzeyde değildirler. Yüce Allah- 'ın, özür sahibi olduklarından dolayı, savaşa katılmayanların uğradıkları zarar ve kaybettikleri sevabı, iyi niyetlerine [yani, "Keşke sağlam olsaydık da biz de onlarla beraber savaşsaydık" arzularına]

karşılık verdiği sevapla karşıladığını, telafi ettiğini söylesek bile, kuşku yok ki cihat, şahadet veya Allah düşmanlarını yenilgiye uğratmak, Allah yolunda savaşan mücahitlerin başkalarından üstün ve ayrıcalıklı kılınması için bir meziyettir, bir fazilettir.

Kısacası bu ayet, müminleri savaşa teşvik etmeye, onları harekete geçirmeye yöneliktir; hayırlar, faziletler ve değerler uğruna yarışmaları için içlerindeki iman ruhunu uyandırmayı amaçlamaktadır. "Allah, malları ve canları ile cihat edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kılmıştır." Bu cümle, "bir olmaz" hükmünün bir gerekçesi konumundadır. Bu yüzden atıf edatı veya başka bir bağlaçla iki cümle birbirine bağlanmamıştır. Ayette geçen "derece"den maksat, mertebe ve konumdur. "Dereceler" ise, mertebe üstüne mertebe anlamını ifade eder.

"Allah hepsine de (sevabın) en güzelini vaat etmiştir." Yani yüce Allah, hem oturanlara, hem de mücahitlere veya mazeretsiz oturanlarla, bir mazeretten dolayı oturanlara ve mücahitlere en güzeli vaat etmiştir. Ayetin orijinalinde geçen "el-hüsna=en güzel" kelimesi, mahzuf mevsufun vasfıdır. Güzel akıbet, güzel sevap vb. gibi bir anlam taşır.

Bu cümleler, herhangi bir yanlış algılamayı dışlamayı amaçlamak- tadır. Çünkü müminlerden olup cihada katılmayan bir kimse "Mümin-lerden... oturanlarla, malları ve canlarıyla Allah yo-

80 .................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

lunda cihat edenler bir olmaz. Allah... cihat edenleri, derece bakımından oturanlar-dan üstün kılmıştır." ifadesini duyduğu zaman ne imanından, ne de sa-lih amellerinden dolayı eline hiçbir şeyin geçmeyeceğini, hiçbir sevap elde edemeyeceğini vehmedebilir. Işte böyle bir kuruntu, "Allah hepsine de (sevabın) en güzelini vaat etmiştir." ifadesiyle bertaraf ediliyor.

"Ama Allah mücahitleri, oturanlardan üstün kılarak onlara büyük bir ecir vermiştir. Kendi katından dereceler, bağışlama ve rahmet vermiştir (onlara)." Burada işaret edilen lütuf ve bağışlar (üstün kılma), başta genel olarak sözü edilen lütuf ve bağışların (üstün kılmanın) açıklaması, detaylandırması konumundadır. Bunun yanında bir diğer noktaya da temas ediliyor. Şöyle ki: Müminlerin sadece, "Allah hepsine de (sevabın) en güzelini vaat etmiştir." ifadesinin içerdiği vaade güvenerek yan gelip yatmamaları ve neticede Allah yolunda cihat görevlerini savsaklamaları yakışmaz; aksine hak mesajının yücelmesi ve batılın yerle bir edilmesi hususunda ellerinden gelen çabayı göstermeleri gerekir. Çünkü mücahitlerin oturanlara göre fazladan elde ettikleri bağışlanma ve ilâhî rahmete nail olmak gibi dereceler küçümsenemez.

Ayetin akışı birkaç açıdan ilgi çekicidir: Birincisi: Başlangıçta mücahitler, "malları ve canlarıyla Allah yolunda" ifadesiyle kayıtlandırılmış, ardından "malları ve canları ile", son olarak da hiçbir kayıt olmaksızın zikredilmiştir. Ikincisi: Başlangıçta üstünlükten söz edilirken, onun bir "derece" olduğuna değiniliyor; ama sonra bunların "dereceler" olduğuna işaret ediliyor.

Birincisine gelince: Her şeyden önce ayetin akışı, cihat etmenin oturmaktan üstün bir davranış olduğunu açıklamaya yöneliktir. Üstünlük de cihadındır; ama nefsî ihtirasları tatmine yönelik değil, Allah yolunda olduğu zaman; [yine üstünlük cihadındır] ama insanın en değer verdiği mala bedel olduğu yani, insanın yanında en değerli olan malın infak edildiği zaman ve maldan da değerli can pahasına olduğu zaman. Işte bu nedenle başta, "malları ve canlarıyla Allah yolunda cihat edenler" deniliyor. Bununla, meselenin

Nisâ Sûresi 95-100 .......................... 81

tüm açıklığıyla ortaya konulması, akla gelebilecek her türlü yanlışın ortadan kaldırılması amacı güdülüyor.

Sonra "Allah malları ve canlarıyla cihat edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kılmıştır." denilince, yukarıda açıkladığımız açıdan artık söz konusu kayıtlara [malları ve canlarıyla ifadelerine] yer verilmesine gerek duyulmadı. Çünkü önceki açıklama sayesinde akla gelebilecek her türlü yanlış algılama kalkmıştı.

Fakat bu cümle, "Allah hepsine de (sevabın) en güzelini vaat etmiştir." ifadesine yakın bir yerde kullanıldığı için, ifadenin akışının gereği olarak, bu üstün kılmanın sebebini de açıklamaya ihtiyaç duyuldu. Bu da insanlarca tutkuyla sevilmelerine rağmen Allah yolunda malın infak, canın da feda edilmesidir. Bu yüzden "mücahitler"le ilgili bir kayıt olarak bu ikisinin zikredilmesiyle yetinildi ve "malları ve canlarıyla cihat edenler" denildi.

Üçüncü kez "Allah mücahitleri, oturanlardan üstün kılarak onlara büyük bir ecir vermiştir." denilmesine gelince, burada artık kayıtların zikredilmesine gerek kalmamıştır, ne tümüne, ne de bazısına. Bu yüz-den bütün kayıtlar bir kenara bırakılarak ifade mutlak kullanılmıştır.

İkincisine gelince: "Allah, malları ve canlarıyla cihat edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kılmıştır." ifadesinde geçen "dereceten" kelimesi, cümle içinde gramatik açıdan "temyiz" olmasından dolayı mansuptur. Dolayısıyla burada, üstünlüğü gerektiren bu derecenin bir veya daha fazla olduğuna değinilmeksizin, söz konusu üstünlüğün, yalnızca derece ve konum itibariyle olduğunun açıklanması amaçlanmıştır.

"Allah mücahitleri, oturanlardan üstün kılarak onlara büyük bir ecir vermiştir. Kendi katından dereceler... vermiştir (onlara)." Bu ifadenin orijinalinde geçen "faddale" sözcüğü, "verme, bahşetme" ve benzeri bir anlamı kapsıyor gibidir. "Kendi katından dereceler" ifadesi, "büyük bir ecir" ifadesi bağlamında bedel ya da atf-ı beyan konumundadır. Dolayısıyla şu anlamı elde ediyoruz: "Allah, mücahitlere büyük bir ecir vererek onları verdiği veya sevap

82 .......... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

olarak bahşettiği bu büyük ecirle oturanlardan üstün kılmıştır. Bu büyük ecir ise, Allah katından olan derecelerdir."

Bu bakımdan ayet, başlangıç itibariyle mücahitlerin oturanlar karşısındaki üstünlüklerinin, Allah katından bir derece dolayısıyla olduğunu açıklıyor. Bu arada derecenin bir tane mi, yoksa daha fazla mı olduğundan söz etmiyor. Sonunda ise bu derecenin bir olmayıp birçok konum ve derece olduğunu açıklıyor ve bu derecelerin, mücahitlere ödül olarak verilen büyük bir ecir olduğuna işaret ediyor.

Buraya kadar yaptığımız açıklamalar ile, ayetin başında "derece", sonunda ise "dereceler" şeklinde bir ifade kullanılması dolayısıyla bazı zihinlerde bir çelişki varmış gibi bir kuruntunun uyanabileceği problemini bertaraf ettiğimizi umuyoruz. Nitekim bazı tefsir bilginleri de böyle bir problemi hissetmiş olacaklar ki, ondan kurtulmak için çoğu ya da tümü zorlama ürünü olan birçok değerlendirmeler sunma gereğini duymuşlardır.

Bunlardan birine göre; ayetin başında, mücahitlerin özür sahibi olup da cihada katılmayanlardan bir derece, sonunda ise özür sahibi olmadan cihada katılmayıp oturanlardan birçok derece üstün oldukları kastedilmiştir.

Bir diğer yoruma göre; ayetin başında geçen "derece"den maksat, ganimet almak ve iyi nam salmak gibi dünyevi mertebedir. Sonundaki "dereceler"den maksat ise, uhrevi mertebelerdir ve bu mertebeler dünyaya oranla çokturlar. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Elbette ahiret, dereceler bakımından daha büyüktür." (Isrâ, 21)

Söz konusu mevhum çelişki problemini aşma amaçlı bir diğer yorumsa şöyledir: Ayetin başında işaret edilen "derece"den maksat, Allah katındaki mertebedir ve bu manevî bir olgudur. Ayetin sonundaki "dereceler"den maksat ise, cennetin konakları ve yüksek dereceleridir. Bunlarsa somut olgulardır. Ancak okuyucular, bu yorumların ayetin lafzı itibariyle bir kanıta dayanmadığından haberdardırlar.

Nisâ Sûresi 95-100 ......................................................... 83

"Katından" ifadesinin orijinali olan "minhu" kelimesindeki zamir, yüce Allah'a dönük olsa gerektir. "Bağışlama ve rahmet" kelimelerinin, "dereceler"in açıklaması şeklinde algılanması durumu da bizim bu açıklamamızı desteklemektedir. Çünkü bağış ve rahmet Allah'tandır. Ancak zamirin daha önce zikredilen "ecir" kelimesine dönük olması da mümkündür.

"Bagışlama ve rahmet..." ifadesinin zahiri, "dereceler" kelimesinin açıklaması olduğunu gösteriyor. Çünkü dereceler yani, Allah katındaki her türlü mertebe, bağış ve rahmetin nesnel karşılığıdır.

Önceki araştırmalarımızın birinde şunu öğrenmiş bulunuyorsunuz ki: Rahmetin -yani, Allah'ın lütufta bulunup katından nimet bağışı yapmasının- gerçekleşmesi, ancak ona ulaşmanın önündeki her türlü engelin bertaraf edilmesi ile mümkün olabilir. Bu rahmet ise mağfiret, yani bağışlamadan ibarettir.

Bunun bir gereği olarak, her nimet mertebesi ve her yüksek menzil ve derece kendisinden sonraki mertebeye ve kendisinden üstün dereceye oranla mağfiret ve bağışlama konumundadır. Dolayısıyla uhrevî her türlü dereceler, yüce Allah'ın bağışı ve rahmetidirler. Nitekim Kur'ân'-da rahmet veya ona yakın bir kavramın kullanıldığı çoğu yerde bağışlamadan da söz ediliyor. "Bagışlama ve büyük mükâfat onlarındır." (Mâide, 9) "Onlar için... bagışlanma ve tükenmez bir rızk vardır." (Enfâl, 4) " Onlar için bagışlama ve büyük mükâfat vardır." (Hûd, 11) "Orada Allah magfireti ve rızası vardır." (Hadîd, 20) "Bizi bagışla, bize merhamet et!" (Bakara, 286) gibi birçok ayeti örnek göstermek mümkündür.

Ardından ayet, "Allah çok bagışlayıcı ve esirgeyicidir." ifadesiyle son buluyor. Bu iki ismin ayetin içeriğiyle münasebeti belirgindir. Özellikle, "bagışlama ve rahmet" ifadesinden sonra yer almış olması, bu ilişkiyi daha da belirgin hâle getirmektedir.

"Melekler, nefislerine zulmedenlerin canlarını alırken;" Ayetin orijinalinde geçen "teveffâhum=canlarını alırken" fiili, mazi veya müzari kipindedir. Aslı "tetevveffâhum"dur. Kullanımda hafiflik olsun diye "tâ"ların biri düşürülmüştür. Şu ayette olduğu gibi: "Nefislerine zulüm ederlerken meleklerin canlarını aldıgı

84 ............................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

lerine zulüm ederlerken meleklerin canlarını aldıgı kimseler, 'Biz hiçbir kötülük yapmıyorduk!' diye teslim olurlar." (Nahl, 28) [Bu ayette canlarını alma anlamında kullanılan fiil "tetevvefâhum" şeklinde geçer.]

Benzeri ayetten de anlaşıldığı gibi "zulüm"den maksat, onların şirk yurdunda kalmak, kâfirler arasında yaşamak, dolayısıyla dini bilgileri edinme ve dinin kulluk görevlerini yerine getirmedeki çağrısını uygulamaya geçirme imkânından yoksun kalmak suretiyle Allah'ın dininden ve dinin şiarlarını ikame etmekten yüz çevirmeleridir.

[Kulluk görevlerini rahat bir şekilde yerine getiremedikleri şirk diyarını terk etmemeleridir.] "Ne yapmakta idiniz? derler. 'Biz yeryüzünde çaresiz ve zayıf bırakılmış (mustazaf)lar idik' diye cevap verirler..." şeklinde başlayan üç ayetin akışı bu yorumu destekleyici niteliktedir.

Yüce Allah, "Allah'ın lâneti zalimlerin üzerine olsun." (A'râf, 44 ve Hûd, 19) ayetlerinde, "zalimler" kavramını [nefse veya başkalarına zulmetmeyi belirtmeksizin] mutlak olarak kullandıktan sonra, "Onlar (insanları) Allah'ın yolundan alıkoyan ve onun egri olmasını isteyenlerdir." buyurarak bu kelimeye açıklık getirmiştir. Dolayısıyla bu iki ayetin, zulmü açıklamadaki ortak mesajı şudur: Zulüm, Allah'ın dinine sırt çevirmek ve onun eğri, çarpık ve saptırılmış olmasını istemektir. Bu anlam, tefsirini sunduğumuz ayetin tasvir ettiği objektif durum [ve bizim az önce yaptığımız açıklama] ile de örtüşmektedir.

"Ne yapmakta idiniz?" derler." Yani, dini yaşama bağlamında durumunuz neydi? Ayetin orijinalinde geçen "fîme" bileşiğinin sonundaki "me" edatı, soru edatı olan "ma" kelimesinin kısaltılmış şeklidir, ki kullanım hafifliği sağlamak amacıyla sonundaki "elif" harfi hazfedilmiştir.

Ayette genel olarak, rivayetlerde "Kabir Sorgusu" olarak nitelenen olaya yönelik bir işaret vardır. Bilindiği gibi kabir sorgusu, ölümün gerçekleşmesinden sonra meleklerin ölünün dinini sormalarına denir. Şu ayet de buna delâlet etmektedir: "Nefislerine zul-

Nisâ Sûresi 95-100 .................................................... 85

mederken meleklerin, canlarını aldıgı kimseler, 'Biz hiçbir kötülük yapmıyorduk!' diye teslim olurlar. 'Hayır, Allah sizin yaptıklarınızı elbette çok iyi bilendir. O hâlde, içinde sürekli kalacagınız cehennemin kapılarından girin! Kibirlenenlerin yeri ne kötüdür! (Kötülüklerden) sakınanlara, 'Rabbiniz ne indirdi?' denildiginde, 'Hayır( indirdi)! derler." (Nahl, 28-30)

"Biz yeryüzünde çaresiz ve zayıf bırakılan (mustazaf)lar idik, diye cevap verirler. Melekler de, 'Allah'ın yeri geniş değil miydi? Onda hicret etseydiniz ya!' derler." Meleklerin "Ne yapmakta idiniz?" sorusu, dinsel açıdan yaşadıkları duruma ilişkindir. Bu soruya muhatap olan kimseler de dinsel açıdan iyi bir duruma sahip olmayan kimselerdir. Bu yüzden sebebi [yani, dini yaşamamalarına sebep olanı] müsebbebin [yani, kendi durumlarını anlatmalarının]

yerine koymak suretiyle cevap veriyorlar. Şöyle ki; onlar, güç sahibi müşriklerin egemen olduğu bir yerde dini yaşama imkânını bulamıyorlardı. Çünkü bu müşrikler, onları çaresiz ve zayıf düşürüyor, güçlenmelerine engel oluyorlardı. Böylece dinin öngördüğü şeriata ve yasalara sarılıp, uygulamaya geçirerek pratik hayatta yaşamalarına imkân vermiyorlardı.

Şayet doğru söylüyorlarsa, zayıf düşürülmüş olmaları, kendilerinin şirk yurdunda yerleşik bir hayat yaşıyor olmalarından kaynaklanıyordu.

Çaresiz ve zayıf bırakılmaları, yaşadıkları yurdun müşriklerin egemenlikleri altında olmasından ileri geliyordu. Ancak [ortada bir başka gerçek de var. O da şu ki,] o egemen müşrikler dünyanın her tarafına ve onların yaşadıkları yerin dışında başka yerlere de egemen değillerdi ya! Dolayısıyla bu adamlar her hâlükârda mustazaf (zayıf düşürülmüş) değillerdi. Yani, zayıflıkları sadece içinde bulundukları ortam için geçerliydi. Onu da, o yurdu terk etmek ve çıkıp gitmek suretiyle değiştirmek ellerindeydi.

Bu yüzden melekler, onların mustazaflık iddialarını yalanlayarak yeryüzünün Allah'ın arzı olduğu ve Allah'ın arzının da, içinde yaşadıkları ve ayrılmadıkları yerden çok daha geniş olduğunu vurgulayarak bahanelerini boşa çıkarıyorlar. Çünkü, göç etmek sure-

86 ............ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

tiyle zayıf düşürüldükleri yerden ve ortamdan kurtulmaları mümkündü. Dolayısıyla mustazaflık bağından kurtulacak güçleri olduğu için onlar gerçek mustazaflar değillerdi. Demek ki bu durumu, kendi kötü tercihleri sonucu seçmişlerdi.

"Allah'ın yeri geniş degil miydi? Onda hicret etseydiniz ya!" cümlesindeki soru, "Ne yapmakta idiniz?" ifadesinde olduğu gibi, ayıplama ve kınama amaçlıdır. Daha önce yer verdiğimiz Nahl suresinin ilgili ayetlerinin akışından da anlaşıldığı gibi bu soruların ilkinin ["Ne yapmakta idiniz?"], durumun tespitine [ve dinsel açıdan nasıl bir duruma sahip olduklarına] yönelik olması mümkündür.

Çünkü, Nahl suresinden anlaşıldığı kadarıyla bu tür soru, hem zalimlere, hem de muttakilere yönelik bir sorudur ve kınama amaçlı değildir. Ikincisi ise ["Allah'ın yeri geniş degil miydi?..."], her hâlükârda kınama amacına yöneliktir.

Melekler, yeri Allah'a izafe ederek zikrediyorlar. Burada yüce Allah'ın önce arzı geniş kıldığına, sonra insanları imana ve amele davet ettiğine işaret ediliyor. Iki ayetten sonraki "Allah yolunda hicret eden kimse, yeryüzünde gidecek birçok yer ve genişlik bulur." ayeti de bu gerçeğe işaret etmektedir.

Yerin "geniş" olarak nitelendirilmesi, hicret etmeyi; "Onda hicret etseydiniz ya! "ifadesi şeklinde kullanmayı gerektirmiştir. Yani, yerin bir bölgesinden bir diğer bölgesine göç etseydiniz ya! Şayet genişlik tasavvur edilmeden bir ifade kullanılsaydı, "Ondan hicret etseydiniz" denilmesi uygun düşerdi.

Ardından yüce Allah, meleklerle onların bu söyleşini gözler önüne serdikten sonra şu hükmü veriyor: "İşte onların varacagı yer cehennemdir; orası ne kötü bir varış yeridir!"

"Erkekler, kadınlar ve çocuklardan (gerçekten) aciz olup zayıf bırakılanlar...müstesnadır." Bu cümledeki istisna münkatı yani kopuk istisnadır. Bunlarla ilgili olarak ayette söz konusu edilen anlamda "zayıf bırakılmışlar" (mustazaflar) tabirinin kullanılması, yukarıda [önceki ayette] sözü edilen "zalimlerin", aslında musta-zaf olmadıklarına işaret etmeye yöneliktir. Çünkü onlar zayıflık kaydını ü-

Nisâ Sûresi 95-100 ................................................. 87

zerlerinden kaldırabilecek güçtedirler. Asıl zayıflar, bu ayette sözü edilenlerdir. Erkekler, kadınlar ve çocuklar şeklinde ayrıntılı bir açıklamaya gerek duyulması, ilâhî hükmü açıklama ve yanlış algılamalara meydan vermeme amacına yöneliktir.

"hiçbir çareye gücü yetmeyenler ve hiçbir yol bulamayanlar" ifadesine gelince, burada kullanılan "hîle" kelimesi, "haylûle" (engel, mani, önlem) kökünden şekil ve biçim ifade eden mastar kipi gibidir. Sonra alet anlamında kullanılmıştır. Dolayısıyla iki şey arasında bir engel ve önlem bulmaya ulaştırıcı araç anlamını ifade eder. Ya da bir şeyi elde etme veya bir başka hâle geçme anlamını ifade eden bir hâl veya bunun dışında bir hâldir. Bu ifade, genelde gizlice yapılan ve yerilen işlerle ilgili olarak kullanılır. Her hâlükârda kelimenin kök anlamında, Ragıb'ın el-Müfredat adlı kitabında belirttiği gibi, değişim anlamı vardır.

Bu durumda şöyle bir anlam çıkıyor karşımıza: "Onlar, müşriklerin kendilerine yönelttikleri zayıf bıraktırıcı baskıyı engellemeye güç yetiremiyorlar; onların bu tür baskılarını defetmek için hiçbir engel bulamıyorlar. Bundan kurtulmalarını sağlayacak bir yol elde etme imkânına da sahip değiller."

Ayetin akışından anlaşıldığı üzere, "yol" kavramı geneldir; gözle görülen ve görülmeyen her türlü yolu [yani, tüm çare yollarını] kapsamına almaktadır. Şöyle ki; bu kavram burada, anlam olarak Mekkeli Müslümanların Medine'ye hicret etmek için kullandıkları normal yol gibi maddî yolu içerdiği şekilde, manevî yolu da kapsar. Dolayısıyla buradaki yoldan maksat, onları müşriklerin elinden, işkence ve fitnelerine duçar ederek zayıf düşürme girişimlerinden kurtaracak her türlü çözüm yoludur.

MUSTAZAFLIK ÜZERINE


Ayetten anlaşıldığına göre, dinsel konular bağlanımda cahillik, insanın kendisinden kaynaklanmayan bir kusurdan veya yetersizlikten ileri geliyorsa, bu insan Allah katında mazurdur.

88 ............... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5 Bu konuyu şöyle açıklayabiliriz: Yüce Allah, dini bilmemeyi ve dinsel şiarları egemen kılmaktan alıkonmanın her türlüsünü, ilâhî affın kapsamına girmeyen zulüm olarak nitelendiriyor. Sonra mustazafları (zayıf bırakılmışları) bu genellemenin dışında tutuyor, zayıf bırakıldıkları için de mazeretlerini kabul ettiğini belirtiyor. Ardından onları, başkalarını da kuşatacak bir nitelikle yani, karşılaştıkları engeli kendilerinden defedecek imkânı bulamamak ve hiçbir çareye güç yetirememek vasfıyla tanımlıyor.

Bu anlam, etrafı kuşatılmış bir yerde tutulan ve bu nedenle dini bilen, dinin ayrıntılarından haberdar olan bir âlim bulunmadığı için dinsel bilgileri öğrenemeyen ya da bu bilgilere sahip olduğu hâlde dayanılmaz ağır işkencelerden dolayı onları pratize etmenin bir yolunu bulamayan, bunun yanında düşünce zayıflığı, hastalık, bedensel noksanlık veya malî yetersizlik gibi bir olumsuzluk yüzünden bulunduğu yerden çıkamayan, Islâm yurduna hicret edip Müslümanlara katılamayan bir kimse için geçerli olduğu gibi, zihni dinsel bilgiler bağlamında sabit gerçekleri kavrayamayan, düşünsel olarak hakka ulaşamayan, hakka karşı inatçı, burun kıvırıcı bir tavrı kesinlikle söz konusu olmadığı ve hattâ hâkkın net bir şekilde önüne konulması durumunda ona kesinlikle tâbi olacağı hâlde değişik etkenler yüzünden hakkı algılayamayan bir kimse için de geçerlidir.

Böyle bir insan da mustazaftır; zayıf düşürülmüş, aciz ve çaresizdir;

[içinde bulunduğu olumsuz koşullardan çıkacak ve] herhangi bir yol bulacak durumda değildir. Bunun böylesi bir konuma düşmesindeki etken, hak ve din düşmanları tarafından kılıç ve kırbaç zoruyla kuşatılıp çıkış yolu bulamaması değil kuşkusuz. Bilâkis onu başka faktörler zayıf düşürmüş, sonuç itibariyle de gafleti ona musallat kılmıştır. Dolayısıyla böyle bir gafletin etkisine giren insan artık hiçbir çareye güç yetirmez ve böyle bir cehaletin pençesindeki insan da hiçbir yol bulmaz mustazaftır.

Gerçekte nedenin genelliğini vurgulamaya yönelik olan bu ayetin mutlak açıklamasından hareketle bu sonuca varıyoruz. Bu

Nisâ Sûresi 95-100 ...................... 89

anlamı, bunun dışında başka ayetlerden de algılayabiliriz: "Allah her şahsı, ancak gücünün yettigi ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandıgı iyilik lehine, ettigi kötülük de aleyhinedir." (Bakara, 286) Bu ayet gereği, hak-kında gafil olunan şey insanın gücü dâhilinde değildir. Yine, bir engel yüzünden insanın yapamadığı bir şey de onun gücü dâhilinde sayılmaz.

Bakara suresinin konuyla ilgili bu ayeti, insanın gücünün üstündeki teklifi kaldırdığı gibi, mazeret yerlerini [mazur görülme durumlarını] belirlemek ve gerçek mazereti bahaneden ayırt etmek için genel bir ilkeyi koyuyor. Şöyle ki fiil, insanın kendi kazanmasına ve seçimine dayandırılmalı, alıkonduğu şeyden alıkonuluşunda kendi etkisi ve katkısı olmamalı.

Buna göre, dinden bütünüyle habersiz olan veya hak nitelikli dinsel bilgilerin bir kısmını bilmeyen cahil insanın bu cehaleti [ve dinî vazifeyi terk edişi], kendisinin kusurundan veya kötü seçiminden kaynaklanıyorsa, bu terk etmişlik ona isnat edilir ve kendisi günahkâr sayılır.

Şayet dinde cahil olması ve görevini yerine getirmemesi kendi kusuruna veya buna yol açacak kimi ön davranışlarına dayanmıyorsa, aksine cahilliği veya gafleti ya da amel etmemeyi ona dayatan dış faktörlerden kaynaklanıyorsa, bu tarz bir dini terk etmişlik kişinin tercihine isnat edilmez. Böyle bir insan günahkâr, taammüden muhalefet eden, hakka karşı burun kıvıran müstekbir ve körü körüne inkârcı kabul edilmez. Dolayısıyla böyle bir insan eğer iyilik [olarak bildiği bir şeyi] kazanmışsa lehinedir, kötülük [olarak bildiği bir şeyi] de kazanmışsa aleyhinedir. Şayet [yaptığı işin iyi ya da kötü oluşundan habersiz kaldığı için, iyilik veya kötülük unvanıyla] bir şey kazanmamışsa, lehine veya aleyhine de bir şey yok demektir.

Bundan da anlaşılıyor ki mustazaf insan, herhangi bir iş kazanmak durumunda olmadığı için eli boş insandır, lehinde ve aleyhinde olacak bir şeye sahip değildir; onunla ilgili hüküm Allah'a kalmıştır. Nitekim bu, mustazaflarla ilgili ayetten sonra yer alan,

90 ......... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

"İşte bunları, umulur ki Allah affeder; Allah çok affedici ve bagışlayıcıdır." ayeti ile başka suredeki ayetten anlaşılmaktadır: "Başka ları da vardır ki Allah'ın emrine bırakılmışlardır. O, onlara ya azap eder ya da onları affeder. Allah bilendir ve hikmet sahibidir."

(Tevbe, 106) Ve Allah'ın rahmeti gazabından öndedir.

"İşte bunları, umulur ki Allah affeder." Bunlar, bilmeyişleri bir mazerete dayandığı için kötülüğü kazanmamışlardır. Ancak daha önce de vurguladığımız gibi insan, mutluluk ve mutsuzluk arasında hareket etmektedir. Mutluluğu kendi üzerine çekmemiş olması onun için yeterli bir mutsuzluktur. Dolayısıyla bu durumdaki bir insan, iyi olsun, bozguncu olsun ya da hiçbiri olmasın, özü itibariyle mutsuzluğun izlerini silip etkilerini gideren ilâhî aftan müstağni değildir. Yüce Allah'ın ["Işte onları, umulur ki Allah affeder." sözüyle] onların affedilmeleri umudundan söz etmesi, bu gerçeğe yönelik bir işarettir.

Onların affedilebilecekleri umudundan söz edilip ardından, affın onları kapsayacağına yönelik bir işaret içeren "Allah çok affedici ve bagışlayıcıdır." ifadesine yer verilmiş olması, onların, "varacakları yer cehennemdir; orası ne kötü bir varış yeridir!" ifadesiyle, yerlerinin kötü bir varış yeri olarak cehennem olacağı vaat edilen zalimler grubundan istisna edilir şekilde zikredilmiş olmalarından dolayıdır.

"Allah yolunda hicret eden kimse, yeryüzünde gidecek birçok yer ve genişlik bulur." Ayetin orijinalinde geçen "murâğemen" kelimesinin kökü olan "er-reğâm" ile ilgili olarak Ragıp el-Isfahanî der ki: "er- Reğâm", yumuşak toprak demektir. Araplar, "Rağime enfu fulanin rağmen=burnu toprağa sürtüldü" derler. "Erğamehu gayruhu= başkası onun burnunu yere (toprağa) sürdü" şeklinde de kullanılır.

Bununla kızgınlığı, öfkeyi ifade ederler. Şairin şu beyti buna örnektir:

"O burunlar yere sürtüldüğü zaman onları hoşnut etmem. Onlardan özür dilemem; aksine kızgınlıklarını arttırırım."