El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân–c.5
 

Nisâ Sûresi 85-91 ...................................................... 49

ortak amacı budur. Şu hâlde aracılık yapan kişi, yaptığı aracılığın doğurduğu hayır veya şerde belli bir pay sahibidir. "Kim iyi bir şefaatte bulunursa..." ayetinde vurgulanan anlam işte budur.

Bu gerçeğin gündeme getirilmesinde, müminlere yönelik bir mesaj vardır. Şöyle ki bir şeye aracılık yaparken dikkatli olmaları uyarısında bulunuluyor; hakkında aracılık yapılan şeyde bir tür kötülük varsa, bundan uzak durmaları isteniyor. Müşrik kökenli münafıkların öldürülmemeleri, onlarla savaşılmaması hususunda aracılık yapmak gibi. Çünkü küçük bir bozgunculuğu kendi hâlinde bırakmak ve onunla ilgili önlemleri almayı ihmal etmek, onun gelişmesine, önlenemez bir hâl almasına imkân sağlar. Bu küçük bozgunculuk gelişir, büyür ve sonuçta yönetimi ele alarak çevreyi ve nesli mahveder. Şu hâlde ayet, bir tür kötü aracılık yasağı niteliğindedir.

Zalimler, tağutlar, münafıklar ve müşrikler gibi yeryüzünde bozgunculuk yapan gruplar lehinde aracılık yapmayı yasaklamaktadır.

"Size bir selâm verildiği zaman, ondan daha güzeli ile selâm verin." Bu ayette, verilen bir selâmı, ondan daha güzeliyle veya benzeriyle karşılama emrediliyor. Bu, her türlü selâmı kapsayan genel bir hükümdür.

Ancak ayetlerin genel akışından da anlaşılacağı üzere, buradaki selâmdan maksat, barış amaçlı verilen bir selâmdır. Yani bu ayetlerde, Müslümanlara getirilen barış ve uzlaşma önerisinin ifadesi olarak selâmın verilmesi durumu ile ilintili bir hususa temas ediliyor.

"Allah'tır ki, Ondan başka ilâh yoktur... kıyamet günü sizi, mutlaka bir araya toplayacaktır..." Ayetin anlamı açıktır. Bir bakıma, önceki iki ayetin içeriğini gerekçelendiriyor ve sanki şöyle denmek isteniyor: İyi ve kötü aracılık hususunda Allah'ın size yüklediği sorumluluğun gereğini yapın. Size selâm verenin selâmını yüz çevir-mek ve reddetmek suretiyle geçersiz kılmayın. Çünkü önünüzde bir gün var ki, Allah sizi o günde bir araya getirecek ve yöneltilen çağrıya olumlu ya da olumsuz tepki göstermenize dayalı olarak yaptıklarınızın karşılığını verecektir.

50 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5 "Size ne oldu da münafıklar hakkında iki gruba ayrıldınız?! Hâlbuki Allah onları yaptıklarından dolayı (gerisingeri) küfre döndürdü..." Ayetin orijinalinde geçen "fieteyn" kelimesi, "fieh" kelimesinin tesniyesidir. "Fieh" kelimesi ise taife ve grup demektir. "Erkese" kelimesinin mastarı olan "irkas" ise, geri çevirme, döndürme anlamına gelir.

Bu ayet, içeriği bakımından ilk baştaki "Kim iyi bir şefaatte bulunursa..." giriş ve hazırlık nitelikli ayetin içeriğine ilişkin bir ayrıntılan-dırma konumundadır. Buna göre şöyle bir anlam çıkıyor karşımıza: Kötü aracılık, bunu yapan kimseye de sorumluluktan bir pay yüklediğine göre, ey müminler, size ne oldu da münafıklar hakkında iki gruba ayrıldınız, iki hizip ve topluluk hâline geldiniz?!

Bir grubunuz, onlarla savaşmaktan yana tavır belirliyor, diğer bir grubunuz da onlar için aracılık yapmayı, onlara karşı savaşmama eğilimini teşvik ediyor; onların gelişmesiyle gelişen, onların olgunlaşmasıyla meyve veren bozgunculuk ağacını görmezlikten gelmeyi öneriyor. Hâlbuki Allah, daha önce çıktıkları sapıklık çukuruna gerisingeri göndermiştir onları. Bu, onların istedikleri kötü amellerin bir sonucudur. Yoksa siz, onlar lehinde aracılık yapmak suretiyle Allah'ın saptırdığı bu kimseleri doğru yola iletmeyi mi istiyorsunuz? Oysa Allah'ın saptırdığı kimseyi hidayete erdirmenin yolu yoktur.

"Allah kimi saptırırsa, artık onun için (dogruya) hiçbir yol bulamazsın." Burada müminlere yönelik hitaptan, Resulullah'a (s.a.a) yönelik hitaba geçiş yapılıyor. [Iltifat sanatına baş vuruluyor.]

Bu yöntemle şuna işaret ediliyor: "Onlar hakkında aracılıkta bulunan müminler bu sözü gereği gibi anlayamazlar. Eğer anlayabilselerdi, münafıklar lehinde aracılık yapmazlardı." Dolayısıyla onlara hitap etmekten vazgeçilerek meseleyi en açık, en belirgin şekliyle kavrayan kişiye, yani Peygambere (s.a.a) hitap ediliyor.

"Onlar, sizin de kendileri gibi inkâr etmenizi istediler ki, onlarla eşit olasınız..." Bu ifade bir bakıma, "Hâlbuki Allah onları, yaptıklarından dolayı (gerisingeri) küfre döndürdü. Allah'ın saptırdıgını dog-

Nisâ Sûresi 85-91 ........................................................ 51

ru yola iletmek mi istiyorsunuz?" ifadesinin açıklaması niteliğindedir.

Dolayısıyla şu anlamı elde etmiş oluyoruz: Onlar inkâr ettiler.

Bununla da kalmayıp sizin de onlar gibi inkâr etmenizi, böylece eşit düzeye gelmenizi istediler.

Sonra yüce Allah, Allah yolunda hicret edinceye kadar onlarla dostluk kurulmasını yasaklıyor. Eğer yüz çevirirler (ve hicret etmeye yanaşmazlarsa) sizin yapacağınız, bulduğunuz yerde onları yakalayıp öldürmektir; onlarla dost olmaktan, onlara yardım etmekten kaçınmak-tır. "Eger (göç etmekten) yüz çevirirlerse..." ifadesi, müminlerin onlara hicret etmeyi önermekle yükümlü olduklarını göstermektedir. Eğer bu öneriyi kabul ederlerse, müminlerin onlarla dostluk ilişkilerine girmeleri gerekir; değilse onları öldürmeleri bir zorunluluk hâlini alır.

"Ancak sizinle kendileri arasında antlaşma bulunan bir topluma sığınanlar yahut sizinle veya kendi toplumlarıyla savaşmaktan yürekleri sıkılarak size gelenler, (bu hükümden) müstesnadır." Burada yüce Allah iki grubu, "Eger (göç etmekten) yüz çevirirlerse onları yakalayın, buldugunuz yerde öldürün." genel hükmünün dışında tutuyor.

Birincisi: "...sıgınanlar..." Yani, onlarla bazı anlaşmalılar arasında bir ittifak vb. bir durum varsa... Ikincisi: Öldürülmeleri veya başka etkenler dolayısıyla ne Müslümanlarla, ne de kendi kavimleriyle savaşmak istemeyenler, dolayısıyla mü-minlerden uzaklaşarak onlara barış önerisinde bulunanlar; müminlerin lehinde veya aleyhinde bir tutum sergilemeyenler. Işte bu iki grup biraz önce sözü edilen genel hükmün dışında tutulmuşlardır.

Ayetin orijinalinde geçen "hasiret sudûruhum" ifadesi, yüreklerin daralması, sıkılması anlamına gelir.

"Hem sizden, hem de kendi toplumlarından emin olmak isteyen başkalarını da bulacaksınız..." Önceden haber veriliyor ki, siz ileride başka insanlarla da karşılaşacaksınız. Bunlar, yukarıdaki genel hükmün dışında tutulan gruplardan ikincisine benzerler. Çünkü bunlar, hem sizin, hem de soydaşlarının yanında kendilerini güvenceye almak isterler. Fakat yüce Allah bunların münafıklar ol-

52 ................................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

duklarını, verdikleri sözlere ve tarafsızlık iddialarına güvenilemeyeceğini bildirmektedir.

Bu yüzden, onların dışındaki gruplarla ilgili olarak olumlu bir ifade tarzıyla, "onlar sizden uzak durup da sizinle savaşmazlar ve size barış teklif ederlerse..." şeklinde konulan iki şarta karşılık olarak onlar hakkında; "Eger sizden uzak durmaz, barış teklif etmez ve sizden el çekmezlerse..." şeklinde olumsuz bir şart ileri sürülmüştür. Bu, mü-minlerin onlara karşı uyanık olmalarını, tedbirli davranmalarını öngören bir uyarı niteliğindedir. Ayetin anlamı bu bakımdan son derece açıktır.

SELÂMIN ANLAMI ÜZERINE


Uygar, ilkel, ilerlemiş ya da geri kalmış gibi kategorilere ayrılan eski-yeni tüm toplumlar ve kavimler, toplumsal yaşayışları çerçevesinde bir selâmlaşma geleneğine sahiptirler. Karşılaşma anlarında bu selâmlaşma biçimiyle tanışırlar, bilişirler. Çeşitli kısımlara ve türlere göre farklılaşan gruplar, birbirleriyle karşılaşınca başlarıyla veya elleriyle işaret ederek yahut şapkalarını vs. çıkararak selâmlaşırlar.

Bu durum, toplumsal yaşam üzerinde etkili olan faktörlerin niteliğine göre değişiklik arz eder.

Ama eğer sen değişik toplumlar düzeyinde yaygın olan değişik se-lâmlaşma çeşitleri üzerinde düşünürsen, bunların bir tür boyun eğişe, alçalışa, küçülüşe işaret ettiğini, bu gibi anlamları yansıttığını görürsün. Bununla aşağıda olan yukarıda olana, düşük olan onurlu olana, itaat eden itaat edilene, köle olan efendi olana karşı küçüklüğünü, basitliğini, önemsizliğini ve zelilliğini ifade eder. Kısacası bu tür selâmlaşmalar, ilkel dönemlerde ve sonrasında toplumlar arasında rayiç (yaygın) olan köleleştirme tablosunu, kuşkusuz farklı görüntüleriyle, yansıtır. Bu yüzden söz konusu selâmlaşmaların itaat edenden başlayıp itaat edilende son bulduğunu, alçak-düşük olanla açılıp yüksek-onurlu olanda kapandığını görüyoruz. Şu hâlde bu tür selâmlaşmalar, kölelik düzeninden beslenen putperestliğin bir ürünüdür.

Nisâ Sûresi 85-91 ........................................................... 53

Bilindiği gibi, Islâm'ın en büyük amacı, putperestliği ve sonunda putperestliğe gelip dayanan ondan doğan tüm örf, âdet ve gelenekleri ortadan kaldırmaktır. Bu yüzden, selâmlaşma olgusu bağlamında da normal bir yol izlemiş; putperestlik yasalarına ve köleci düzenin kurallarına karşılık bir yasa, bir gelenek geliştirmiştir.

O da insanların birbirlerine "selâm" vermeleri (barış önermeleri) dir.

Bu, bir anlamda selâm verilen kişiye, haksızlığa saldırıya uğramayacağı güvencesini vermektir; insanın doğuştan sahip olduğu fıtrî özgürlüğe dokunulmayacağını ilân etmektir. Bireyleri arasında dayanışma bulunan bir toplumun ihtiyaç duyduğu ilk şey, insanların canları, namusları ve malları noktasında ve bu üçüyle ilintili her hususta karşılıklı olarak birbirlerine güven vermeleridir.

I?te, yüce Allah'ın her karşılaşmada verilmesini bir kural hâline getirdiği selâm bu amaca yöneliktir. Ulu Allah konuyla ilgili olarak şöyle buyuruyor: "Evlere girdiginiz zaman, Allah tarafından bereketli (hayır kaynagı) ve pek güzel bir yaşama dilegi olarak kendinize (ev halkına) selâm verin." (Nûr, 61) "Ey inananlar! Kendi evlerinizden başka evlere, haber verip (geldiginizi fark ettirip) izin almadan ve ev halkına selâm vermeden girmeyin. Bu, sizin için daha iyidir; herhâlde (bunu) düşünüp anlarsınız." (Nûr, 27)

Yüce Allah, elçisini de müminlerin efendisi olduğu hâlde, müminlere selâm verme yönünde eğitmiş ve şöyle buyurmuştur: "Ayetlerimize inananlar sana geldiginde, onlara de ki: Size selâm olsun. Rabbiniz rahmet etmeyi kendi üzerine yazmıştır (gerekli kılmıştır)." (En'âm, 54) Yine elçisine, müminlerden başkasına da selâm vermeyi emretmiştir: "Artık sen onlardan yüz çevir ve 'Size selâm olsun' de. Yakında bileceklerdir." (Zuhruf, 89)

Karşılaşmalarda selâm verme geleneği, cahiliye Arapları arasında oldukça yaygındı. Cahiliye döneminden kalma şiir ve nesir gibi belgeler bunun somut kanıtlarıdır. Lisan-ül Arap adlı sözlük kitabında konuyla ilgili olarak şöyle deniyor: "Cahiliye döneminde Arapların selâmlaşmaları şöyleydi: Biri arkadaşıyla karşılaşınca

54 .......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

ona, 'En'im saba-hen=iyi sabahlar' ve 'abeyt-el la'n=cenabınızda lâneti gerektiren bir durum olmasın' derdi. Bir de 'selâmün aleyküm' derlerdi. Bu son cümle, barışma işaretiydi; aramızda savaş yok anlamını ifade ederdi. Sonra yüce Allah Islâm dinini gönderdi ve karşılaşmalarda 'selâm'la yetinilmesi öngörüldü. Bu selâmlaşma şeklini yaygınlaştırmaları emredildi." [Lisân-ul Arap'tan aldığımız alıntı burada son buldu.]

Şu kadarı var ki, yüce Allah Kur'ân'da çok kere Hz. Ibrahim'in (a.a) kıssası kapsamında da bu ifadeyi aktarır. Bu da tıpkı hac vb. gibi, "selâm"ın da cahiliye Arapları arasında yaşayan, Ibrahim'in tevhit esaslı dininin bir kalıntısı olduğuna ilişkin bir kanıttır. Yüce Allah Hz. Ibrahim'in, babasıyla bir diyalogunda şöyle dediğini aktarır. "Sana selâm olsun, dedi, senin için Rabbimden magfiret dileyecegim." (Meryem, 47) "Andolsun ki elçilerimiz (melekler), Ibrahim'e müjde getirdiler ve 'Selâm (sana)!' dediler, o '(Size de)

selâm' dedi." (Hûd, 69) Bu kıssa, Kur'ân'da birkaç kez anlatılmıştır. Bunu yüce Allah, kendisi için de bir selâmlaşma ifadesi olarak birkaç yerde kullanmış ve şöyle buyurmuştur: "Âlemler içinde Nuh'a selâm olsun." (Sâffât, 79) "Ibrahim'e selâm olsun." (Sâffât, 109) "Musa ve Harun'a selâm olsun." (Sâffât, 120) "Ilyas'a selâm olsun." (Sâffât, 130) "(Gönderilen bütün) peygamberlere selâm olsun." (Sâffât, 181)

Yüce Allah bunun, aynı zamanda gözde meleklerinin de selâmlaşma aracı olduğunu belirtmiştir: "Melekler, tertemiz olarak canlarını aldıgı kimselere; 'Size selâm olsun' derler." (Nahl, 32) "Melekler de her kapıdan yanlarına varırlar; 'Sabretmenize karşılık size selâm olsun.' derler." (Ra'd, 23-24) Yine bunun, cennet halkının da selâmlaşma aracı olduğunu bildirir: "Oradaki dirlik temennileri 'selâm'dır." (Yûnus, 10) "Orada ne boş bir söz ve ne de günaha sokan bir laf işitirler. Duydukları söz, yalnız 'selâm, selâm'dır." (Vâkıa, 25-26)

Nisâ Sûresi 85-91 ....................................................... 55

AYETLERIN HADISLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


Mecma-ul Beyan tefsirinde, "Size bir selâm verildigi zaman..." ayetiyle ilgili olarak şöyle deniyor: Ali b. Ibrahim kendi tefsirinde [yani Tefsir-ul Kummî'de] Imam Bâkır (a.s) ve Imam Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet eder: "Ayette geçen 'tahiyyat' kelimesiyle, selâm ve diğer iyilikler kastedilmiştir." [c.2, s.85, Tahran baskısı]

el-Kâfi'de müellif kendi rivayet zinciriyle Sekuni'den şöyle rivayet eder: Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Selâm vermek isteğe bağlıdır; ama selâmı almak farzdır, zorunludur." [Usûl-ü Kâfi, c.2, s.644, h:1]

Yine aynı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle Cerrah el- Meda-inî'den, o da Imam Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet eder: "Küçük büyüğe, yürüyen oturana, az olanlar çok olanlara selâm verirler." [Usûl-ü Kâfi, c.2, s.646, h:1]

Aynı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle Üyeyne1 b. Mus'ab'ın Imam Cafer Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet ettiğini aktarır: "Az sayıda olan çok sayıda olanlara öncelikle selâm verirler. Atlılar yayalara, katıra binenler eşeğe binenlere , ata binenler katıra binenlere selâm verirler." [Usûl-ü Kâfi, c.2, s.646, h:2]

Aynı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle Ibn-i Bükeyir'den, o da bazı arkadaşlarından, o da Imam Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet eder: Imamı şöyle derken duydum: "Atlı olan yürüyene, yürüyen oturana selâm verir. Iki topluluk karşılaştığında sayıları az olanlar, sayıları çok olanlara selâm verirler. Bir kişi bir toplulukla karşılaştığında o bir kişi topluluğa selâm verir." [Usûl-ü Kâfi, c.2, s.647, h:3] Ben derim ki: Buna yakın bir hadis, ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde Beyhaki'den, o da Zeyd b. Eslem'den, o da Hz. Peygamberden (s.a.a) rivayet edilmiştir.

Yine el-Kâfi adlı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle Imam Sa-dık'tan (a.s) şöyle rivayet eder: "Bir topluluk bir başka topluluğa 1- Bir başka nushaya göre de Anbese b. Mus'ab geçer.

56 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

uğradığında, bir kişinin onlar adına karşı tarafa selâm vermesi yeterlidir.

Yine bir kişi bir topluluğa selâm verdiğinde, onların içinden bir kişinin onlar adına selâmı alması yeterlidir." [Usûl-ü Kâfi, c.2, s.647, h:1]

et-Tehzib adlı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle Muhammed b. Müslim'den şöyle rivayet eder: "Imam Bâkır'ın (a.s) yanına gittiğim bir sırada onu namaz kılarken buldum. Es-selâmu aleyke (selâm üzerine olsun), dedim. O da, es-selâmu aleyke, dedi. Sonra, nasıl sabahladın? diye sordum. Bana cevap vermedi. Namazı tamamlayınca, 'Bir insan namazdayken selâm alabilir mi?' diye sordum. Evet, verilen selâma benzeriyle karşılık verir, dedi." [c.2, s.329, h:1349]

Aynı eserde, müellif kendi isnadıyla Mansur b. Hâzım'dan, o da Imam Cafer Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet eder: "Sen namazdayken biri sana selâm verirse, gizlice onun selâmını alırsın." [c.2, s.332, h:1366]

Men la Yahzuruh-ul Fakih adlı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle Mes'ade b. Sadaka'dan, o da Imam Cafer b. Muhammed'den (a.s), o da babasından [yani Imam Muhammed Bâkır'- dan] (a.s) şöyle rivayet eder: "Yahudilere, Hıristiyanlara, Mecusîlere, putperestlere, içki meclisinde oturanlara, satranç ve tavla oynayanlara, kadın gibi davranan erkeklere, iffetli kadınlara iftira atan şairlere selâm vermeyin. Namaz kılan kimseye de selâm vermeyin. Namaz kılan kimse, selâma karşılık veremez. Çünkü selâm vermek isteğe bağlı; fakat selâm almak, karşılığını vermek farzdır. Faiz yiyene, tuvaletteki kimseye, hamamda yıkanana ve günahkârlığını ifşa eden fasık insana da selâm vermeyin." [c.1, s.368]

Ben derim ki: Yukarıda sunduğumuz anlamı içeren birçok rivayet vardır. Daha önce yapılan açıklamalar da göz önünde bulundurulursa, bu rivayetlerin anlamları daha kolay kavranabilir. Çünkü selâm, barışı yaygınlaştırmayı, karşılaşan taraflar arasında eşitlik ve denklik esasına dayalı olarak büyüklenme ve horlamaya karşı

Nisâ Sûresi 85-91 ............................................................. 57

güvenliği yaymayı ifade eden bir sözdür.

Rivayetlerde işaret edildiği üzere büyüğün küçüğe, az olanların çok olanlara, bir kişinin topluluğa selâm vermesi, eşitliği ihlâl edici bir durum değildir. Bunun temelinde hakların gözetilmesi yatar.

Çünkü Islâm, mensuplarına hakları çiğnemeyi, faziletleri görmezlikten gelmeyi, meziyetleri göz ardı etmeyi emretmez. Tersine, fazilet sahibi olmayan kimseye fazilet ve hak sahibi olan kimsenin faziletini ve hakkını gözetmesini emreder. Öte yandan fazilet sahibinin kendini beğenmesini, başkalarına karşı büyüklük kompleksine kapılmasını, insanlar üzerinde haksız tasallut kurmasını, böylece toplumsal dengeleri bozmasını da yasaklar.

Bazı gruplara yönelik selâm verme yasağı ise, onları dost edinme, onlara eğilim gösterme yasağının bir ayrıntısı niteliğindedir.

Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Yahudileri ve Hıristiyanları dostlar edinmeyin." (Mâide, 51) "Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dostlar edinmeyin." (Mümtehine, 1) "Zulmedenlere meyletmeyin." (Hûd, 113) Bununla ilgili çok sayıda ayet örnek gösterilebilir.

Evet kimi durumlarda, meselâ dini tebliğ ve hak mesajını duyurma amacıyla zalimlere yaklaşma maslahatı, tam bir ünsiyet meydana gelsin ve arada kaynaşma olsun diye onlara selâm vermeyi gerektirebilir. Nitekim yüce Allah, Peygambere (s.a.a) şöyle hitap etmiştir: "Artık sen onlardan yüz çevir ve 'Size selâm olsun!' de." (Zuhruf, 89) Bir ayette de müminler şu şekilde nitelendiriliyorlar:

"Bilgisizler (kendini bilmez kimseler) laf attıgında, 'selâm' derler." (Furkan, 63)

Tefsir-us-Safi'de şöyle rivayet edilir: "Adamın biri Peygamber efendimize (s.a.a) 'es-selâmu aleyke' [selâm üzerine olsun] diye selâm verdi. O da 've aleyk-es selâm ve rahmetullah' [ve senin üzerine olsun selâm ve Allah'ın rahmeti] diye karşılık verdi. Bir başkası ona, 'es-selâmu aleyke ve rahmetullah' diye selâm verdi. O da 've aleykesselâm ve rahmetullahi ve berekâtuh' [ve senin üzerine olsun selâm ve Allah'ın rahmeti] diye karşılık verdi. Sonra bir baş-

58 ................................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

ka adam, 'es-selâmu aley-ke ve rahmetullahi ve berakatuh' diye selâm verdi. O da 've aleyke' [ve senin üzerine de olsun] karşılığını verdi. Bunun üzerine adam, 'Bana eksik karşılık verdin. Nerede kaldı Allah'ın, 'Size bir selâm verildigi zaman, ondan daha güzeli ile selâm verin...' sözünün gereği?!' Peygamberimiz (s.a.a) ise ona, 'Sen bana söyleyecek bir fazilet bırakmadın, ben de aynısını sana iade ettim.' diye karşılığını verdi."

Ben derim ki: Buna benzer bir hadis, ed-Dürr-ül Mensûr'da Müs-ned-i Ahmed'den "zühd" bölümünde, Ibn-i Cerir'den, Ibn-i Münzir'den, Ibn-i Ebi Hatem'den, Taberani'den, Ibn-i Mürdeveyh'den hasen bir rivayet zinciriyle Selman-ı Farisi'den rivayet edilmiştir. [c.2, s.188]

el-Kâfi'de Imam Bâkır'ın (a.s) şöyle dediği rivayet edilir: "Emirül Müminin Hz. Ali (a.s) bir topluluğa uğradı, onlara selâm verdi.

Onlar da, 'aleykes-selâm ve rahmetullahi ve berekâtuhu ve mağfiretuhu ve rıdvanuh' [selâm, Allah'ın rahmeti, bereketi, mağfireti ve hoşnutluğu üzerine olsun] dediler. Bunları duyan Emir-ül Müminin (a.s) onlara şöyle buyurdu: Bizim hakkımızda, meleklerin babamız Ibrahim'e dediğinden fazlasını söylemeyin. Onlar, Ibrahim'e sadece bunları demişlerdi: Allah'ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun ey Ehlibeyt!" [Usûl-ü Kâfi, c.2, s.646, h:13]

Ben derim ki: Bu rivayette eksiksiz selâm verme sünnetinin, yani "es-selâmu aleyke ve rahmetullahi ve berekâtuhu" sözünün, Hz. Ibrahim'in (a.s) hanîf [tevhit esaslı] dininden kalma bir gelenek olduğuna işaret ediliyor. Yine bununla daha önce, "selâm" sözünü söyleyerek selâmlaşma, hanîf dinin bir geleneğidir, şeklindeki değerlendirmemiz de pekiştiriliyor.

Aynı eserde, Imam Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Selamın kâmil olması, mükim olan insanla musafaha yapmak [tokalaşmak], yolcu ile de kucaklaşmayla olur." [Usûl-ü Kâfi, c.2, s.646, h:14]

el-Hisal adlı eserde, Hz. Ali'den (a.s) şöyle rivayet edilir: "Aranızda birisi aksırdığı zaman ona, 'Yerhamukellah' [Allah sana

Nisâ Sûresi 85-91 .................................................................... 59

rahmet etsin] deyin. O da size, 'Yağfirullahu lekum ve yerhamukum' [Allah sizi bağışlasın ve size rahmet etsin] desin. Çünkü yüce Allah, 'Size bir selâm verildigi zaman, ondan daha güzeli ile selâm verin.' buyurmuştur." [s.127]

el-Menakıb adlı eserde şöyle bir olay anlatılır: "Imam Hasan'ın (a.s) cariyelerinden biri ona bir deste reyhan çiçeği getirdi. Imam ona, seni Allah rızası için azat ediyorum, buyurdu. Orada bulunanlar bunun nedenini sorunca şöyle dedi: Allah bizi (kitabında) eğitip edeplendirerek, 'Size bir selâm verildigi zaman, ondan daha güzeli ile selâm verin.' buyurmuştur. Onun getirdiğinden daha güzeli, onun azat edilmesidir." [c.4, s.18]

Ben derim ki: Görüldüğü gibi bu rivayetler, ayette işaret edilen selâmlaşma olgusuna genellik kazandırıyorlar.

Mecma-ul Beyan tefsirinde, "Size ne oldu da münafıklar hakkında iki gruba ayrıldınız?!..." ayetiyle ilgili olarak şöyle deniyor: "Bu ayetin kimler hakkında indiği hususunda ihtilaf vardır. Bazıları demişlerdir ki: Bu ayet, Mekke'den Medine'ye gelen bir topluluk hakkında inmiştir. Bunlar Müslümanlara karşı Islâm'a girdiklerini göstermişlerdi. Sonra Medine'den hoşlanmadıkları, havasını sihhatlerine uygun bulmadıkları için yeniden Mekke'ye dönmüş ve şirk inancına bağlı olduk-larını göstermişlerdi. Sonra bunlar müşriklere ait ticaret mallarıyla Ye-mame'ye yolculuk ettiklerinde, Müslümanlar onlara bir baskın düzenlemek istediler. Fakat onlarla ilgili olarak aralarında ihtilaf çıktı. Bazıları, 'Bunu yapmayalım, onlar mümindirler.' derken bazıları, 'Onlar müşriktirler.' dedi. Bunun üzerine yukarıdaki ayet indi. Bu rivayet, Imam Bâkır'dan (a.s) da aktarılmıştır."

Tefsir-ul Kummî'de, "Onlar, sizin de kendileri gibi inkâr etmenizi istediler..." ayetiyle ilgili olarak şöyle deniyor: "Bu ayet, Eşca ve Damreoğulları hakkında inmiştir. Bunlar iki ayrı kabileydiler.

Onlarla ilgili olarak şöyle bir haber anlatılır: Resulullah (s.a.a) Hudeybiye seferine çıkarken onların yurtlarının yakınından geçti. Resulullah (s.a.a) bundan önce Damreoğulları ile saldırmazlık an-

60 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

laşması imzalamıştı, onlarla anlaşmıştı. Ashap dediler ki: 'Ya Resulullah, bunlar Damre-oğullarıdır. Şu anda onlara yakın bir yerde bulunuyoruz. Korkarız ki, bizim Medine'den çıktığımızı duyduklarında oraya saldırsınlar veya Kureyş müşriklerine arka çıksınlar. Şimdi onlara görünsek olmaz mı?' Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Hayır! Onlar Araplar içinde anne-ba-baya karşı en iyi davranan, en çok akrabalık bağlarını gözeten ve en çok anlaşmalara bağlı kalan kimselerdir." "Eşca kabilesinin yurdu, Damreoğullarının yurduna yakındı. Bunlar Kinane kabilesinin bir oymağını oluşturuyorlardı. Eşca ile Damre-oğulları arasında ittifak, birbirini gözetme ve eman verme esaslı bir antlaşma vardı. I?te Resulullah'ın (s.a.a) sefere çıktığı o dönemde, Eşca oymağının yurdunda kıtlık ve kuraklık hüküm sürerken, Damreoğul-larının yurdunda bolluk ve ucuzluk vardı, yerleri verimliydi. Bu yüzden Eşca kabilesi, Damreoğullarının yurduna doğru harekete geçti."

"Resulullah (s.a.a) onların Damreoğullarının yurduna yürüdüklerini haber alınca, Eşca üzerine hareket etmek için hazırlık yaptı.

Kendisiyle Damreoğulları arasındaki saldırmazlık antlaşmasına dayanarak Eşca ile savaşacaktı. Bunun üzerine yüce Allah şu ayeti indirdi: "Onlar sizin de kendileri gibi inkâr etmenizi istediler ki, onlarla eşit olasınız. Onun için Allah yolunda göç etmedikçe, onlardan hiçbirini dost edinmeyin. Eger yüz çevirirlerse, onları yakalayın, buldugunuz yerde öldürün; onlardan dost ve yardımcı edinmeyin." "Sonra Eşca oymağını bu genellemenin dışında tutarak şöyle buyurdu: Ancak sizinle kendileri arasında antlaşma bulunan bir topluma sıgınanlar yahut sizinle veya kendi toplumlarıyla savaşmaktan yürekleri sıkılarak size gelenler, (bu hükümden) müstesnadır. Allah dileseydi, onları size musallat ederdi de sizinle savaşırlardı.

Artık onlar, sizden uzak durup da sizinle savaşmazlar ve size barış teklif ederlerse, (bu durumda) Allah size, onların aleyhinde bir yola girme hakkı (savaş izni) vermemiştir."

Nisâ Sûresi 85-91 .................................................................. 61

"Eşca oymağının yaşadığı yerler Beyda, Hill ve Mustebah'tı. Bu yerler Resulullah'ın (s.a.a) karargâhına yakındı. Bu yüzden Resulullah'ın (s.a.a), üzerlerine asker sevk etmesinden korktular.

Resulullah (s.a.a) da onlardan yana endişe içindeydi, onlar tarafından bir saldırının gelmesinden korkuyordu. O, bu düşünceler içindeyken Eşca oymağı reisleri Mes'ud b. Rüceyle başkanlığında çıkıp geldi. Bunlar yedi yüz kişiydiler ve Sal' deresine yerleştiler. Bu olay, Hicret'in altıncı yılının rebiu'l evvel ayında gerçekleşti. Resulullah efendimiz (s.a.a) Üseyid b. Husayn'ı çağırarak ona şöyle dedi: Dostlarından birkaç kişiyle git, Eşca'ın neden bizim tarafımıza geldiğini öğren."

"Üseyid üç dostuyla birlikte onların bulunduğu yere gitti ve 'Niçin geldiniz?' diye sordu. Eşca kabilesinin reisi Mes'ud b. Rüceyle ayağa kalktı ve Üseyid ile arkadaşlarına selâm verdi. Sonra şöyle dedi: 'Biz, Muhammed'le düşmanlığı terk edip, anlaşıp sulh yapmak (saldırmazlık anlaşması imzalamak) için geldik.' Üseyid Resulullah'ın (s.a.a) yanına geldi ve durumu ona haber verdi.

Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: Bunlar benim kendilerine saldıracağımdan korktular. Bu yüzden benimle kendileri arasında bir barış antlaşmasının olmasını istediler."

"Sonra Resulullah onlara kendisi gitmeden on deve yükü hurma gönderdi ve şöyle buyurdu: 'Ihtiyaç duyulduğu anda hediye göndermek, ne güzel bir davranıştır.' Ardından kendisi onların bulunduğu yere giderek şöyle buyurdu: 'Ey Eşca topluluğu, niçin buraya geldiniz?' Dediler ki: Bizim yurdumuz sana yakın bir yerdedir. Kavmimiz içinde bizden sayıca daha az olan bir başka oymak yoktur.

Bize yakın bir yerde bulunmandan dolayı seninle savaşma endişesi canımızı sıktı. Bunun yanında sayıca az olduğumuz için kavmimizle de savaşmak istemedik. Böyle bir ihtimalin varlığı bize sıkıntı verdi. Bunun üzerine sizinle saldırmazlık anlaşması imzalamak üzere geldik."

Resulullah (s.a.a) onların bu önerisini kabul etti, onlarla saldırmazlık anlaşması imzaladı. O gün orada kaldılar, sonra yurt-

62 ................................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

larına döndüler. I?te onlar hakkında şu ayet indi: Ancak sizinle kendileri arasında antlaşma bulunan bir topluma sıgınanlar yahut sizinle veya kendi toplumlarıyla savaşmaktan yürekleri sıkılarak size gelenler, (bu hükümden) müstesnadır... Allah size, onların aleyhinde bir yola girme hakkı (savaş izni) vermemiştir." [c.1, s.145]

el-Kâfi adlı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle Fadl Ebi'l Abbas'tan, o da Imam Cafer Sadık'tan (a.s), "yahut sizinle veya kendi toplumlarıyla savaşmaktan yürekleri sıkılarak size gelenler, (bu hükümden) müstesnadır." ayetiyle ilgili olarak şöyle rivayet eder: Bu ayet Medlecoğulları hakkında indi. Onlar Resulullah'ın (s.a.a) yanına gelmiş ve şöyle demişlerdi: "Senin Allah tarafından gelen bir elçi olduğuna tanıklık etmek içimize sinmiyor. Dolayısıyla sizinle beraber değiliz. Ama size karşı kavmimizin de yanında yer almayız."

Ravi der ki: Imama sordum, "Peki Resulullah (s.a.a) onlara ne yaptı?" Buyurdu ki: "Resulullah Arapların işini bitirinceye kadar onları kendi hâllerine bıraktı, onlarla sulh yaptı. Sonra onları Islâm'a davet edecekti. Onlar eğer bu çağrıyı kabul ederlerse, güvende olacaklar; yok eğer kabul etmezlerse, onlarla savaşacaktı." [Ravzat-ul Kâfi, c.8, s.327]

Tefsir-ul Ayyâşî 'de Seyf b. Umeyre'den şöyle rivayet edilir: Imam Cafer Sadık'tan (a.s), "yahut sizinle veya kendi toplumlarıyla savaşmaktan yürekleri sıkılarak size gelenler, (bu hükümden) müstesnadır. Allah dileseydi, onları size musallat ederdi de sizinle savaşırlardı." ayetini sordum. Bana şu cevabı verdi: "Babam bu ayetin Medlecoğul-ları hakkında indiğini söylüyordu. Bunlar tarafsız kalmışlardı. Peygamberimizle (s.a.a) savaşmadıkları gibi, kendi kavimlerinin de yanında yer almamışlardı." Dedim ki: "Peki onlara ne yapıldı?" Buyurdu ki: "Hz. Peygamber (s.a.a) düşmanlarının işini bitirinceye kadar onlarla savaşmadı. Sonra onlara da diğer topluluklara karşı sergilediği tavrı uyguladı." Ardından şöyle buyurdu: "Ayette geçen 'hasiret sudûruhum' ifadesi, göğüslerinin daralması,

Nisâ Sûresi 85-91 .................................................................. 63

yüreklerin sıkılması demektir." [c.1, s.262, h:216] Mecma-ul Beyan tefsirinde şöyle deniyor: "Imam Bâkır'dan (a.s) rivayet edilen şudur ki, o hazret şöyle buyurdu: 'sizinle kendileri arasında antlaşma bulunan bir toplum' ifadesinde Hilâl b. Uveymir Sülemî'nin kabilesi kastedilmiştir. Hilâl, kabilesi adına Peygamberimiz (s.a.a) ile saldırmazlık anlaşması imzalamıştı. Antlaşmada şu ifade kullanılmıştı: 'Ey Muhammed, bize gelen bir kimseyi korkutmayacağız. Sen de sana gelen birini korkutmayacaksın.' Bunun üzerine yüce Allah, Peygamberimizi kendisiyle anlaşma yapan bir kimseye karşı harekete geçmesini yasakladı."

Ben derim ki: Bu ve buna yakın anlamlar içeren rivayetler, ed- Dürr-ül Mensûr tefsirinde çeşitli kanallardan Ibn-i Abbas'tan ve başkalarından aktarılmıştır.

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, Ebu Davud'un Nasih adlı eserinden, Ibn-i Münzir'den, Ibn-i Ebi Hatem'den, Nuhhas'tan ve Beyhaki'nin Süneninden, Ibn-i Abbas'ın; "Ancak sizinle kendileri arasında antlaşma bulunan bir topluma sıgınanlar (bu hükümden) müstesnadır..." ifadesiyle ilgili olarak şöyle dediği rivayet edilir:

"Bu ayeti, Tevbe suresindeki şu ayet neshetmiştir: "Haram aylar çıkınca, müşrikleri buldugunuz yerde öldürün." (Tevbe, 5)

64..................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Nisâ Sûresi 92-94 ................................................................65

92- Yanlışlıkla olması dışında, bir müminin bir mümini öldürmesi caiz değildir. Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin, mümin bir köle azat etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir. Ancak ölünün ailesi o diyeti bağışlarlarsa, vermez. Eğer (yanlışlıkla öldürülen,) mümin olmakla beraber size düşman olan bir topluluktan ise, mümin bir köle azat etmek gerekir.

Ve eğer kendileriyle aranızda ant-laşma bulunan bir topluluktan ise, ailesine teslim edilecek bir diyet vermek ve bir mümin köleyi azat etmek gerekir. Buna (köle azat etmeye) gücü yetmeyen kimsenin, Allah tarafından tövbesinin kabulü için iki ay peş peşe oruç tutması lâzımdır. Allah bilendir, hikmet sahibidir.

93- Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde ebediyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.

94- Ey inananlar! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi araştırın, (müminle kâfiri birbirinden) ayırt edin ve size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine (ganimete) göz dikerek, "Sen mümin değilsin" demeyin. Çünkü Allah katında birçok ganimetler vardır. Önceden siz de öyleydiniz (dünya hayatının geçici menfaatine göz dikmiştiniz); ama Allah (sizi imana erdirdiği için) size lütufta bulundu. O hâlde araştırıp (mümini kâfirden) ayırt etmede pek dikkatli olun. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.

AYETLERİN AÇIKLAMASI


"Yanlışlıkla olması dışında, bir müminin bir mümini öldürmesi caiz değildir." Ayetin orijinalinde geçen "hateun" kelimesi, bu hâliyle ve "feal'un" kalıbına uyarlanmış "hatâ'un" şekliyle doğrunun karşıtı demektir. Burada ise, "taammüd"ün (kasten işlemenin) karşıtı olarak kullanılmıştır. Çünkü hemen sonraki ayette, bu ifadeyle karşılık verilmiştir: "Kim bir mümini kasten öldürürse..."

"Bir müminin bir mümini öldürmesi caiz degildir." ifadesindeki olumsuzlama [mâ kâne=caiz değildir ifadesi], öldürmeyi gerektirici bir unsuru olumsuzlama amacına yöneliktir. Yani bir müminde, imanın dokunulmaz sahasına ve sınırı içerisine girdikten sonra, kendisi gibi bir mümini öldürmesini gerektirecek herhangi bir durum mevcut olmaz, öldürme duygularının hiçbir türlüsü onda bulunmaz. Ancak yanlışlıkla öldürme olabilir.

Cümlede yer alan istisna, muttasıl (bitişik) istisnadır. Dolayısıyla anlamın vurgusu şu yönedir: "Bir mümin, mümin olduğunu bildiği hâlde, bir mümini mümin olduğu için öldürmeyi istemez." Bu ifade, gerektirici bir unsurun bulunduğunu olumsuzlama bakımından aşağıdaki ayetleri çağrıştırmaktadır: "Allah hiçbir insanla

66 ............ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

karşılıklı konuşacak degildir." (Şûrâ, 51) "Bir agacını bile bitiremeye gücünüzün yetmedigi..." (Neml, 60) "Fakat onlar daha önce yalanladıkları şeye bir türlü inanacak degillerdi." (Yûnus, 74) Bunun gibi daha birçok ayet örnek gösterilebilir.

Ayet-i kerime bunun yanı sıra teşriî=yasama nitelikli bir nehyi [yani, kasten bir mümini öldürme yasağını] dile getirmeye dönük bir kinayeli anlatım tarzına sahiptir. Buna göre ayetin anlamı şöyle belirginleşiyor: Allah, bir müminin bir mümini öldürmesini hiçbir zaman mubah kılmadı, ebediyen de mubah kılmayacaktır. O, bunu haram kıl-mıştır. Ancak yanlışlıkla öldürürse, o başka. Çünkü mümin bu durumda, aslında mümin kimseyi öldürmeyi amaçlamamıştır.

Bu ise müminin ya öldürmeyi hiçbir şekilde amaçlamamasından ya da öldürülenin, meselâ öldürülmesi caiz bir kâfir olduğunu sandığı için amaçlayarak (kasten) onu öldürmesinden dolayıdır. Dolayısıyla bu olay, haramlığın kapsamına girmez.

Bu ayetle ilgili bir grup müfessirin değerlendirmesi ise başka yöndedir. Bunlar, "Yanlışlıkla olması dışında..." ifadesindeki istisnanın münkatı (kopuk) istisna olduğunu iddia etmiş, ardından şöyle demişlerdir: "Yanlışlıkla olması dışında..." ifadesinin, gerçek bir istisna olarak algılanmamasının nedenine gelince, bu (gerçek istisna şeklinde yorumlamak), yanlışlıkla adam öldürmenin emredildiği veya mubah kılındığı sonucunu doğurur. [Söz konusu değerlendirme bundan ibaretti.]

Ancak siz, bunun yalnızca "yanlışlıkla öldürme" olayındaki haram- lık durumunu ortadan kaldırdığını ya da haramlık hususunun baştan itibaren söz konusu olmadığını gösterdiğini öğrenmiş bulunuyorsunuz.

Ayeti böyle anlamanın da hiçbir sakıncası yoktur. Şu hâlde doğrusu, istisnanın muttasıl yani bütünüyle bitişik olduğudur.

"Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin mümin bir köle azat etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir. Ancak ölünün ailesi o diyeti bağışlarlarsa, vermez." Ayette geçen "tahrîr" kelimesi, köleyi özgür kılmak anlamına gelir. "Rakabe" ise, boyun

Nisâ Sûresi 92-94 .......................... 67

demektir. Ancak mecazî olarak köle kimse anlamında kullanılması yaygınlık kazanmıştır. "Diyet" ise cana, bir organa veya başka bir şeye karşılık olarak mal vermek demektir. Dolayısıyla ifadenin anlamı şöyledir: Kim bir mümini yanlışlıkla öldürürse, mümin bir kimseyi azat etmesi ve öldürülen kişinin ailesine bir diyet ödemesi, diyeti onlara teslim etmesi gerekir. Ancak öldürülen kişinin velilerinin öldüren kişiye bunu sadaka olarak bağışlamaları ve affetmeleri durumunda diyet ödemek gerekmez.

"Eğer (yanlışlıkla öldürülen,)... size düşman olan bir topluluktan ise..." Ayetin orijinalinde geçen "kâne" kelimesinin zamiri, öldürülen mümine dönüktür. Düşman topluluktan maksat da, Müslümanlarla savaş hâlinde bulunan kâfirlerdir. Dolayısıyla ifadenin anlamı şu şekilde belirginleşiyor: Eğer yanlışlıkla öldürülen kişi mümin, kavmi de müminlerle savaş hâlinde bulunan, dolayısıyla mümine mirasçı olamayan kâfirler ise, sadece köle azat etmek gerekir; diyet ödemek gerekmez. Çünkü Müslümanlarla savaşan bir kâfir hiçbir hususta müminin mirasçısı olamaz.

"Ve eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise..." Ayetin akışından anlaşıldığı kadarıyla, bu ifadenin orijinalinde yer alan "kâne" fiilinin de zamiri, öldürülen mümin kişiye dönüktür.

Yine ayette geçen "mîsak" kelimesi, mutlak olarak antlaşma demektir. Zimmetten ve her türlü sözleşmeden daha geneldir. Bu açıdan şöyle bir anlam çıkıyor karşımıza: "Öldürülen mümin, sizinle kendileri arasında antlaşma bulunan bir kavme mensup ise, hem diyet ödemek, hem de bir köle azat etmek gerekir." Diyetin önce zikredilmesi, antlaşma olgusunun gözetilmesine vurgu yapmaya yöneliktir.

"Buna gücü yetmeyen kimsenin... oruç tutması lâzımdır." Köle azat etmeye gücü yetmeyen yani. Çünkü lafız olarak bu ["tahrîr=köle azat etmek"] "lem yecid=gücü yetmeyen" fiiline daha yakındır. Böyle birinin iki ay peş peşe oruç tutması gerekir. "Allah tarafından tövbesinin kabulü için..." Yani oruç tutmanın gerekliliğine ilişkin hüküm, Allah'tan köle azat etme imkânına sahip

68 .......... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

olmayan kimseye yönelik tövbenin kabulünün, ilâhî şefkat ve merhametin ona yönelmesinin göstergesidir. Bu aynı zamanda cezayı hafifletmenin mantığına da uygundur. Şu hâlde bu hüküm, güç yetiremeyen kimseye yönelik bir hafifletmedir.

Bunun yanında, "tevbe" sözcüğünün keffaret olarak ayette sözü edilen hususların tümüne dönük bir kayıt olması da mümkündür.

Bununla, "Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin, mümin bir köle azat etmesi..." diye başlayan ifadeyi kastediyorum. Bu açıdan ifadeyi şu şekilde anlamlandırabiliriz: Yanlışlıkla adam öldüren kimse için keffaret vermesinin yasallaştırılması, yaptığı işin kesin sonuçlarıyla ilgili Allah'ın rahmetiyle ona dönüşünün ve ona inayet etmesinin göstergesidir. Böylece artık kendini kontrol etmeli ve bir daha adam öldürmeye yeltenmemelidir. Bu bakımdan ifadeyi şu ayete benzetebiliriz: "Kısasta sizin için hayat vardır." (Bakara, 179)

Aynı zamanda bu hüküm, yüce Allah'tan topluma yönelik bir tövbe kabulü ve inayettir de. Çünkü bir ferdini kaybettikten sonra, özgürlüğüne kavuşmuş bir başkasını kazanıyor. Bunun yanı sıra öldürülen kişinin ailesinin uğradığı maddî kayıp da ödenen diyetle telafi ediliyor.

Buradan da anlaşılıyor ki Islâm, özgürlüğü hayat, köleliği de bir tür öldürülme olarak değerlendiriyor. Bireyinin varlığının ortalama menfaatini de, eksiksiz bir diyet [bin dinar veya on bin dirhem yahut bin deve] şeklinde kabul ediyor. Ilerdeki bölümlerde bu husus üzerinde etraflıca duracağız.

Yanlışlıkla adam öldürme veya taammüden adam öldürme, köle azat etme ve diyet ödeme, öldürülen kişinin ailesi ve antlaşma gibi ayette sözü edilen hususların somut bir şekilde belirlenmesi, sünnet ve hadislerin alanına girer. Bunlara ilişkin detaylı bilgi isteyenler fıkıh kaynaklarına başvurabilirler.

"Kim bir mümini kasten öldürürse cezası... cehennemdir." Ayetin orijinalindeki "müteammid" kelimesinin mastarı olan "ta-ammüd" kelimesi, bir fiili taşıdığı unvanıyla bilinçli bir şekilde ve kas-