El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân–c.5
 

Nisâ Sûresi 81-84 ........................................................... 27

81- "Baş üstüne" derler; ama yanından ayrılınca onlardan bir kısmı, geceleyin senin dediğinden (veya kendi söylediklerinden) başkasını düşünüp kurar. Allah da onların kurduklarını yazar. Sen onlara aldırma ve Allah'a dayan; vekil olarak Allah yeter.

82- Hâlâ Kur'ân (ayetleri) üzerinde durup düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda birbirini tutmaz birçok şeyler bulurlardı.

83- Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince, hemen onu yayarlar; hâlbuki onu Resule veya içlerinden olan ululemre (yetki sahibi kimselere) götürselerdi, onların arasından o işin (haberin) içyüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi (ve onlara gerçeği bildirirlerdi). Allah'ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı, pek azınız müstesna, şeytana uyup giderdiniz.

84- Artık Allah yolunda savaş. Sen ancak kendinden (kendi yaptığından) sorumlusun. [Sadece] inananları [savaşa] teşvik et. Umulur ki Allah, kâfirlerin zarar ve baskınını (onlardan) defedip gi-

28 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

derir. Allah'ın azabı (kahrı) daha çetin ve cezası daha şiddetlidir.

AYETLERIN AÇIKLAMASI


Tüm ayetlerin, önceki ayetler grubuyla bağlantılı olmasını önleyecek herhangi bir engel söz konusu değildir. Bu bakımdan, tefsirini sunmak üzere olduğumuz bu ayetler grubunun, imanı zayıf bazı Müslümanlara yönelik kınayıcı ifadeleri bütünlediğini söyleyebiliriz.

Bununla güdülen amaç; şayet düşünüp basîret ve görüş sahibi olarak gerçekleri görmek isterlerse, gereği gibi düşünecekleri ve mülâhaza ile idrak edip bilecekleri şekilde öğüt almalarını sağlamaktır.

"Baş üstüne, derler..." Ayetin orijinalinde geçen "tâat-un=baş üstüne" kelimesi, gramatik açıdan -söylendiğine göre- haber fonksiyonunu icra eder ve merfudur. Bu durumda anlamsal açılımı şöyle olur: "Bizim işimiz itaattir. Yani, sana itaat ederiz." Yine ayette geçen "berezû" kelimesi, "el-burûz" kelimesinin çoğuludur, açıklık ve çıkış demektir. "Beyyete" kelimesinin mastarı olan "ettebyit" ise, "beytûte" kökünden gelir ve bir işi geceleyin düşünüp sağlamlaştırmak anlamını ifade eder. "Tekûlu=dediğin" fiilindeki zamir, ayette geçen "tâifet-un=bir kısım" kelimesine veya Peygamber efendimize (s.a.a) dönüktür.

O hâlde ayetin anlamı -Allah herkesten daha iyi bilir- şudur: "Cihat için çağırdığın ve bu çağrına olumlu karşılık veren bu adamlar der-ler ki: 'Bizim işimiz itaat etmektir.' Ama senin bulunduğun yerden çık-tıklarında sana verdikleri cevaptan, sana söyledikleri veya senin onlara söylediğin sözden farklı bir tavırla ilgili olarak geceleyin düşünüp karar alırlar." Burada onların Peygambere (s.a.a) muhalefet etmeyi kararlaştırdıkları, kinayeli bir ifadeyle dile getiriliyor.

Ardından yüce Allah, elçisine onlara aldırmamasını, işlerinde ve kararlarında Allah'a güvenip dayanmasını emrediyor: "Sen onlara aldırma ve Allah'a dayan; vekil olarak Allah yeter." Ayette,

Nisâ Sûresi 81-84 ............................................................ 29

bu tavırları anlatılanların, bazılarının iddia ettikleri gibi, münafıklar olduklarına ilişkin bir kanıt yoktur. Aksine ayetlerin akışının bütünlüğü göz önünde bulundurulduğu zaman, bundan farklı bir sonuç çıkar ortaya.

"Hâlâ Kur'ân (ayetleri) üzerinde durup düşünmüyorlar mı?..." Soru tarzında bir teşvik ifadesi... Ayetin orijinalinde geçen "yetedebberûne" kelimesi, "tedebbur" kökünden, bir şeyi diğer bir şeyden sonra almak demektir. Ayetin atmosferi içinde ise, bir ayeti diğer bir ayetten sonra düşünmeyi veya ayet üzerinde peş peşe düşünmeyi ifade eder. Fakat maksat, Kur'ân'da çelişki olmadığını anlatmak olduğundan ve bu da birden fazla ayetler arasında gözlemlendiğinden, asıl ilk anlamın kastedildiğini, onun temel olduğu ortaya çıkıyor. Gerçi bu, ikinci anlamı da büsbütün olumsuzlamamaktadır.

Şu hâlde maksat, onları Kur'ân ayetleri üzerinde düşünmeye, inen her hükümle, açıklanan her hikmetle, her kıssayla, her öğütle ve herhangi diğer bir meseleyle ilgili olarak, Mekkî [Mekke dönemi inişli], Medenî [Medine dönemi inişli], muhkem, müteşabih tüm ayetlere başvurmaya ve Kur'ân'da çelişki olmadığını açık bir şekilde gözlemleyecek duruma gelinceye kadar bir kısmını bir kısmının yanına koyup etüt etmeye teşvik etmektir. Çünkü Kur'ân ayetlerinin önceden inenleri sonradan inenlerini tasdikler, bazısı bazısına tanıklık eder.

Dolayısıyla ayetler arasında akla gelebilecek hiçbir çelişki yoktur.

Bazısının bazısını olumsuzlaması veya reddetmesi şeklinde çelişme ihtilafı olmadığı gibi, zıtlaşma ihtilafı da yoktur. Yani iki ayetin, açıklamadaki uyumluluk, anlam ve maksattaki sağlamlık açısından birbirinin zıddını ifade etmesi söz konusu değildir. Bazılarının yapı olarak diğerlerinden daha sağlam ve temellerinin daha muhkem olması anlamında çarpıklık örnekleri yoktur Kur'ân'da. Bu, ayetleri birbirine benzeyen, birbiriyle uyum içerisinde olan, bir kısmı diğer bir kısmını gerçekleştiren, her şeyi tekrar tekrar [veya emir-nehiy, cennet-cehennem, sevap-azap gibi ikişerli olarak] bil-

30 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

diren bir kitaptır. Öyle ki onu dinlerken etkisinden tüyler ürperir, diken diken olur. [Zümer suresinin 23. ayetine işarettir.] Kur'ân'da bu tarz çelişki ve ihtilafların olmadığını anlamaları, onları Kur'ân'ın Allah katından inen bir kitap olduğu, O'ndan başkasından gelmediği sonucuna götürür. Eğer Kur'ân Allah'tan başkasının ortaya koyduğu bir kitap olsaydı, içinde birçok ihtilaf barındırmadan, birbiriyle çelişen ifadeler içermekten kurtulamazdı.

Çünkü Allah'ın dışındaki tüm evrensel varlıklar, özellikle insanlar - ki onlardan bazı septikler (şüpheciler) Kur'ân'ın Allah kelâmı olduğundan şüphe ediyorlar- varoluşları ve evrenin doğası gereği hareket, değişim ve tekâmül etme olgusuna göre programlanmışlardır.

Dolayısıyla evrende yer alan hiçbir varlık yoktur ki, var olduğu sürece farklı yönlere ve değişik durumlara sahip olmasın.

Bugün dünden daha akıllı olduğunu görmeyen insan yoktur.

Her insan, son olarak işlediği bir amelin veya buna benzer bir eylemin ya da düşünüp ortaya koyduğu bir görüş veya bir bakış açısının, daha önce sergilediği buna benzer şeylerden daha sağlam, daha tutarlı olduğunu görür. Hatta bu durum, tedricî ve aşamalı olarak varolan bir tek eylem için de geçerlidir. Yazarın yazdığı kitap, şairin söylediği şiir, hatibin yaptığı konuşma gibi. Bunlar üzerinde düşünüldüğü zaman sonlarının başlarından daha iyi, bazı kısımlarının bazı kısımlarından daha üstün olduğu görülür.

Dolaysısıyla bir insan, hem kendi iç dünyasında, hem de sergilediği herhangi bir amelde ihtilaftan, farklılaşmadan ve çelişkiden kurtulamaz. Bu ihtilaflar, farklılıklar ve çelişkiler öyle bir-iki tane değil, çok çok fazladır. Bu, genel dönüşüm ve tekâmül olgusunun etkisi, egemenliği altında olan insanı ve diğer varlıkları bağlayan bütünsel bir yasadır. Varlık âleminde, peş peşe iki zaman diliminde aynı hâl üzere kalan bir tek varlık gösterilemez. Her şeyin özü ve durumları sürekli bir değişime tâbidir.

Bununla, "birbirini tutmaz birçok şeyler" ifadesindeki "çok" nitelemesinin hikmetini algılıyoruz. Şu hâlde bu niteleme açıklamaya dönüktür; ihtirazî [kastedilmeyen şeyleri dışlayan] bir kayıt de-

Nisâ Sûresi 81-84 ............................................................. 31

ğil. Bu durumda ifadenin anlamı şu şekilde açıklığa kavuşuyor: "Eğer Kur'ân Allah'tan başkasının ortaya koyduğu bir kitap olsaydı, onda ihtilaflar bulurlardı. Ve bu ihtilaflar, Allah'tan başkasının ortaya koyduğu her şeyde bulunan ihtilaflar sayısınca çok olurdu." Yoksa ifadenin anlamı, "Ayette sadece Kur'ân'da çok ihtilafın bulunmadığı ifade ediliyor; az bir ihtilafın değil [dolayısıyla Kur'ân'da çok tutarsızlık yok; ama az tutarsızlık var]." şeklinde değildir.

Kısacası Kur'ân'ı inceleyen, onun üzerinde düşünen kimseler, onun insanla ilintili her meseleye, dünya ve ahirete ilişkin bilgilere, yaratma ve meydana getirme konularına, sonra genel insanî faziletlere değindiğini gözlemler. Bunun yanında Kur'ân'ın insan türüne, istisnasız herkesi kuşatacak şekilde egemen olan toplumsal ve bireysel yasalardan söz ettiğini; kıssalar, ibret tabloları ve öğütler anlattığını görür. Bütün bunları Kur'ân, insanları benzerini getirmeye çağırdığı ayetler aracılığıyla açıklar; yirmi üç yıllık bir sürede tedricî olarak parça-parça, ara-ara inen ayetler aracılığıyla sunar.

Bu esnada, durumlarda sürekli bir değişim yaşanmıştır; kimi ayetler gece, kimisi gündüz; kimi hazerde [Peygamberin ikamet ettiği yerde], kimisi yolculukta; kimi barış zamanında, kimisi savaş ortamında; kimi dar zamanda, kimi rahat ortamda; kimi zorlukta, kimi kolaylıkta inmiştir. Ama bütün bunlara rağmen, ayetlerin akıllara durgunluk veren olağanüstü belâgatinde, sunduğu yüksek bilgilerle yüce hikmetlerin durumunda en ufak bir değişiklik olmamış;

işaret ettiği toplumsal ve bireysel yasalar bazında bir tutarsızlığa, çelişkiye tanık olunmamıştır. Aksine, ifadelerinin sonu, başının üzerinde durduğu anlama yönelik olmuştur. Ayrıntılı ve detaylı anlatımları, köklü ve temel açıklamalarında ortaya konan ilkelere dönük olmuştur. Yasalarının ve hükümlerinin ayrıntılarının tahlil (analiz) sonucu, saf tevhidin özüne döndükleri görülür. Yine bileşimlerin dönük olduğu bu saf tevhidin, ayrıntıların ortaya koyduğu nesnel olgulara dönüştüğü rahatlıkla gözlemlenir. Ite Kur'ân budur; durumu bundan ibarettir.

32 ...................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Kur'ân üzerinde bu şekilde düşünen insan, diri bilincinin ve fıtrî yargısının sonucu, bu sözleri söyleyenin, varlıklar üzerinde etkili olan dönüşüm ve tekâmül yasasının zaman içinde üzerinde etkili olduğu bir kimse olamayacağına, ancak bir ve Kahhar [her şeye üstünlük sağlamış] olan ulu Allah'ın böyle bir kelâm ortaya koyabileceğine hükmeder.

Bu açıklamayla, tefsirini sunduğumuz ayetten sırasıyla şu hususlar belirginlik kazanmış oldu:

1- Kur'ân'ı, sıradan bir anlayış düzeyine sahip bir kimse algılayabilir.

2- Kur'ân ayetlerinin bazısı, bazısını açıklayıcı mahiyettedir. 3- Kur'ân nesh, iptal, ekleme ve ayıklama kabul etmeyen bir kitaptır. Hiçbir hakim hiçbir zaman onun aleyhinde hükmedemez. Çünkü yukarıda saydığımız hususlardan birine açık olan bir kitabın, bir nevi değişim ve dönüşüme de açık olması kaçınılmazdır.

Kur'ân ihtilafı içermediğine göre, dönüşüm ve değişime de tâbi değildir. Dolayısıyla nesh, iptal vb. konular da onun için söz konusu olmaz. Bunun kaçınılmaz sonucu şudur: Islâm şeriatı, kıyamet gününe kadar geçerlidir.

"Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince, hemen onu yayarlar..." Ayetin orijinalinde geçen "ezâû" kelimesi, "izâa" kökünden, "yaymak, neşretmek" anlamına gelir. Ayette, bu tarz bir yayma ve neşretmeden dolayı, onların kınandıklarını görüyoruz. Ayetin sonunda yer alan, "Allah'ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı..." ifadesi gösteriyor ki, bazı müminler bu tarz bir yayma ve neşretmeden dolayı sapma tehlikesiyle karşı karşıya idiler. Tehlike de Resulullah'a (s.a.a) muhalefet etmekten başka bir şey değildi.

Çünkü tefsirini sunduğumuz ayetler grubunun işlediği konu budur. Bundan sonra gelen ayette, Peygamberimize, tek başına yardımcısız kalsa dahi savaşmasının emredilmiş olması da bizim bu çıkarsamamızı destekleyici niteliktedir.

Buradan hareketle anlıyoruz ki, güven ve korkuya ilişkin olarak getirdikleri şey, kargaşa çıkarma amaçlı bazı yalan haberlerdi.

Nisâ Sûresi 81-84 .......................................................... 33

Bunları, kâfirlerin kendisi ile müminler arasında ikilik ve ayrılık çıkarmak için gönderdikleri casusları tertipliyordu. Bazı imanı zayıf müminler de bu tür haberleri hiç düşünmeden, akıbetini araştırmadan yayıyorlardı. Bu da müminlerin kararlılığını zaafa uğratıyor, güçlerini sarsıcı rol oynuyordu. Ancak yüce Allah, müminleri zaafa uğratmak ve onları rezil, rüsva etmek için bu tür haberler getiren şeytanlara uymaktan korudu da bu küfür girişimi de sonuçsuz kaldı.

Ayetin içeriği Küçük Bedir Kıssası ile örtüşüyor. Âl-i Imrân suresinin tefsiri çerçevesinde bu kıssa ile ilgili açıklamalarda bulunduk. Adı geçen surede yer alan konuyla ilgili ayetler, içerik bakımından bu ayetlere benziyorlar. Her iki ayetler grubu üzerinde düşünenler bu benzerliği gözlemleyebilirler. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Yara aldıktan sonra yine Allah'ın ve Peygamberin (Uhud Savaşında müşriklerin ordusunu takip etme) çagrısına icabet edenler, onların içinden iyilik yapanlar ve (günahlardan) sakınanlar için büyük bir mükâfat vardır. Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine, '(Düşmanlarınız olan) bütün insanlar size karşı (tekrar) ordu topladılar, onlardan korkun!' dediklerinde bu, onların imanlarını artırdı ve 'Allah bize yeter, O ne de güzel vekildir' dediler... Işte o şeytan (bu sözü diyen insanlar), ancak kendi dostlarını korkutur. O hâlde eger inanmış kimseler iseniz, onlardan korkmayın, benden korkun!" (Âl-i Imrân, 172-175)

Görüldüğü gibi ayetler, Resulullah'ın (s.a.a) müminleri (Uhud Savaşında) yara aldıktan sonra kâfirleri takip etmeye davet ettiğini, bu sırada bazı grupların insanları bundan vazgeçirmeye, Peygamberden uzaklaştırmaya ve müminleri müşriklerin topluluğundan korkutmaya çalıştıklarını anlatıyor.

Bunun yanında ayetler, bütün bunların şeytan menşeli asılsız korkutmalar olduğunu, bunları dostları aracılığı ile dile getirdiğini vurguluyor. Bu arada eğer inanmışlarsa, onlardan değil sadece Allah'tan korkmaları gerektiği ifade ediliyor.

34 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Yukarıdaki ayetler ve "Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince, hemen onu yayarlar..." ayeti üzerinde etraflıca düşünüldüğü zaman, yüce Allah'ın bu ayette Küçük Bedir Kıssasını hatırlattığından, bunu da zayıf karakterli kimi müminlere yönelik eleştiriler ve kınamalar kategorisine aldığından kuşku duymaz. Bu eleştiriler ve kınamalar şu şekilde ifade edilmiştir: "Sonra onlara savaş farz kılınınca...", "Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın? dediler...", "Onlara bir iyilik gelirse...", "Baş üstüne, derler..." Sonra aynı minval üzere şu ayete yer veriliyor: "Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince, hemen onu yayarlar."

"Hâlbuki onu Resule veya içlerinden olan ululemre (yetki sahibi kimselere) götürselerdi, onların arasından işin içyüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi." Nisâ suresi 59. ayette, "Eger bir hususta anlaşmazlıga düşerseniz... onu Allah'a ve Resule götürün..." olduğu gibi, burada Allah'a götürmekten söz edilmiyor. Çünkü Nisâ suresi 59. ayette, üzerinde anlaşmazlığa düşülen şer'î hükmün götürülmesinden söz ediliyor. Şer'î hükümde ise, Allah ve Resulü dışında hiç kimsenin bir etkinliği söz konusu değildir.

Bu ayette götürülmesi istenen şey ise, insanlar arasında güven ve korkuya ilişkin olarak yayılan haberdir. Böyle bir şeyi Allah'a ve kitabına döndürmenin anlamı yoktur. Bu işteki etkinlik, Allah Resulü'ne ve müminlerden olan ululemre, yani buyruk sahibi kimselere aittir. Bu gibi haberleri duyanlar, bunları onlara götürürlerse, onların uygun yorumu yapmaları, işin iç yüzünü anlayıp çıkarmaları;

kendilerine baş vuranlara işin gerçeğini, yanlışını, doğrusunu ve yalanını söylemeleri mümkündür.

Şu hâlde, bilmekten maksat; ayırt etmek, yani hak ve batılı birbirinden ayırmak, doğru ile yalanı ayırt etmektir. Şu ayetleri bu anlamda bir ölçü olarak değerlendirebiliriz: "Allah, gizlide kimin kendisinden korktugunu bilsin." (Mâide, 94) "Allah, elbette inananları da bilir ve elbette iki yüzlüleri de bilir." (Ankebût, 11)

Ayetin orijinalinde geçen "yestenbitûne=işin iç yüzünü anlayanlar" kelimesinin mastarı "istinbat" kelimesi, sözün kapalılık duru-

Nisâ Sûresi 81-84 ..................................................... 35

mundan çıkarılıp bilgi ve ayırt etme aşamasına ulaştırılması demektir.

Bu kelimenin kökü "nebet"tir; kuyudan çıkarılan ilk su anlamına gelir. Bu açıdan "istinbat" kelimesinin, Resul ile ululemrin vasfı olması mümkündür. Yani onlar meseleyi araştırıyorlar, böylece konuyla ilgili olarak hakka ve doğruya ulaşıyorlar. Nitekim bu kelime, meseleyi Resule ve ululemre götürenlerin -tâbi ki eğer onlara götürürlerse- vasfı da olabilir. Çünkü onlar bu durumda, Resulün ve emir sahiplerinin onları haberdar etmesiyle, işin gerçeğini ve doğrusunu bilmiş oluyorlar.

Bu durumda ayetin anlamı şu şekilde belirginleşiyor: Eğer "onların arasından o işin iç yüzünü anlayanlar"dan maksat, elçi ve emir sahipleri ise, -nitekim ayetten de anlaşılan budur- ayetin anlamı şöyle olur: ...Elçiden ve emir sahiplerinden çıkarsama isteyenler bilirlerdi. Sorulanların işin doğru olduğunu onayladıkları ve onun gerçeğe uyduğunu benimsedikleri takdirde yani. Şayet maksat, meseleyi Resule ve ululemre götürenler ise, ayetin anlamı şöyle olur: ...Araştıranlar, açıklığa kavuşması için çabalayanlar, bunlar içinde işin, haberin aslına ulaşma hedefini gerçekleştirenler bilirdi.

"içlerinden olan ululemr..." ifadesiyle kastedilenler, "Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan ululemre de itaat edin." (Nisâ, 59) ayetinde kastedilenlerdir. Gerçi daha önce, tefsir bilginlerinin bu ayetin açıklaması hususunda ihtilaf ettiklerini belirtmiştik.

Yine bu konudaki görüşlerin beş esasa dayandığını vurgulamıştık.

Fakat bizim elde ettiğimiz anlam, bu ayette (Nisâ, 83) daha net bir şekilde gözükmektedir.

Ayette geçen "ululemr"den maksat, "müfreze komutanlarıdır" şeklindeki değerlendirmeye şu cevabı veririz: Bu komutanlar sadece özel bir olayla ilgili olarak görevlendirilen müfrezenin eylemleri oranında bir emir yetkisine sahiptiler. Bu yetki, onların uzmanlıklarını ve eylem çerçevelerinin kapsamını geçmiyordu. Oysa ayette, müşriklerin gizli casuslar görevlendirip müminlerin arasına göndermesiyle onların birliğini dağıtacak, savaşa katılmalarını en-

36 .............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

gelleyecek yalan haberler yayma girişiminde bulunmalarına ilişkin olarak güvenliği bozmak, korku ve genel panik havası meydana getirmek gibi, verilen bu tür örneklerin müfreze komutanlarını ilgilendiren bir yönü yoktur. Ki bunlarla ilgili olarak, kendilerine sorular yönelten insanlara işin iç yüzünü, hakikatini açıklama imkânına sahip olsunlar.

Bir diğer görüş de ayette geçen "ululemr" ile âlimlerin kastedildiği şeklindedir. Fakat ayetin bununla bir ilgisinin olmadığı daha da açıktır. Çünkü âlimler -o dönemde âlim derken, hadisçiler, fıkıhçılar, hafızlar ve usûl-u dinde uzmanlığı olan kimseler (kelâmcılar) kastedilirdi- sadece fıkıh ve hadis gibi alanlarda ihtisas sahibiydiler.

"Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince..." ifadesinin işaret ettiği husus ise, çok boyutlu değişik alanlarla irtibatlı derin siyasî kökleri bulunan haberlerdir. Bu gibi haberleri kabul etmek, reddetmek veya önemsememek yaşamsal yıkımlara, hiçbir onarımla tedavisi mümkün olmayan sosyal zararlara yol açabilir; toplumun kendi mutlu-luğu yolunda harcadığı onca emeğini boşa çıkarabilir; ya da toplumun egemenliğini yitirip zillete, alçaklığa, katliamlara ve esirliklere mah-kûm olmasına neden olabilir.

Hadis veya fıkıh ya da kıraat âlimlerinin bu gibi konularda ne tür bir uzmanlıkları olabilir ki, yüce Allah bu gibi meselelerde onlara baş vurulmasını, bu konuların gerçek anlamını öğrenmek için onların görüşlerinin esas alınmasını emretsin? Acaba bu gibi problemlerin onların elleriyle çözüme kavuşturulmasında hiç ümit yolu var mıdır? [Böyle bir şeyin beklentisi realiteye uygun mudur?]

Ululemrden maksat, raşit halifelerin yani Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali'nin olması görüşüne gelince; buna ilişkin, kitap (Kur'ân) ve kesin sünnette bir kanıt olmamasının yanı sıra şöyle bir cevap vermek mümkündür: Ayetin içerdiği hüküm, ya Peygamberimizin (s.a.a) zamanına özgüdür ya da ondan sonrasını da kapsayan genel bir hükümdür. Birinci şıkkın doğru kabul edilmesi durumunda adı geçen halifelerin dördünün de insanlar arasında, özel-

Nisâ Sûresi 81-84 ........................................................ 37

likle sahabeler tarafından bu özellikleriyle bilinmeleri gerekirdi. Hadis ve tarih kitapları, onların bu şekilde bilindiklerine ilişkin bize bir kanıt sunmamaktadır.

Ikinci şıkkı doğru kabul etmemiz durumunda, ayetin hükmünün, onların egemenlik zamanlarının sona ermesiyle birlikte kesintiye uğraması gibi bir olgu çıkıyor karşımıza. Bu durumda da ayette buna ilişkin somut bir açıklamanın yer alması zorunlu olurdu.

Kur'ân'da sözü edilen ve belli bir zaman dilimine özgü kılınan tüm özel hükümlerde olduğu gibi... Söz gelimi, Peygamberimize özgü hükümler buna örnek verilebilir. Fakat incelediğimiz ayette, buna ilişkin hiçbir somut belirti yoktur.

Konuyla ilgili olarak ortaya atılan bir diğer görüş de, ayette kastedilen "emir sahipleri"nin hâl ve akd ehli [sorunları çözme ve akitleri bağlama yetkisine sahip uzmanlar şurası] olduğu yönündedir.

Yalnız, bakanlar kurulu, parlamento gibi uygar toplumlarda rastladığımız türden bir kuruma benzer "hâl ve akd ehli" olarak belirginleşen bir topluluk, Peygamberimiz (s.a.a) döneminde oluşmadığı ve o dönemde Al-lah'ın ve Resulünün hükmünden başka hüküm yürürlükte olmadığı için, bu görüşü savunanlar, bunu sahabeler arasında bulunan Şûrâ ehli ve bunlar içinde Hz. Peygamberin (s.a.a) çok yakınında bulunan arkadaşları, şeklinde yorumlamak zorunda kalmışlardır.

Her neyse; bu değerlendirmeye şu karşılık verilir: Peygamber efen-dimiz (s.a.a) istişare amaçlı toplantılarında müminlerle Abdullah b. Übey ve arkadaşları gibi münafıkları bir araya getirirdi.

Peygamberimizin (s.a.a) Uhud günü Abdullah b. Übey ile istişare ettiğine ilişkin hadis ünlüdür. Peki yüce Allah'ın bu gibi hususları Abdullah b. Übey gibilerine götürmeyi emretmesi düşünülebilir mi?

Ayrıca gerek Peygamberimiz (s.a.a), gerekse ondan sonraki halifeler zamanında Abdurrahman b. Avf'ın, kendisine istişare amacıyla başvurulan kişilerden biri olduğu herkesçe kabul edilir.

Oysa zayıf karakterli müminler hakkında inen ve onları yaptıkları

38 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

bazı işlerden dolayı eleştirip kınayan bu ayetlerin giriş kısmı, yani "Kendilerine elinizi savaştan çekin... denenleri görmedin mi?..." (Nisâ, 77) ifadesi, Abdur-rahman b. Avf ve arkadaşlarının tutumuna dikkat çekiyor.

Nitekim sahih kaynaklarda, bu ayetin Abdurrahman b. Avf ve arkadaşları hakkında indiği belirtilmiştir. Bu rivayeti Nesai sahihinde, Hakim el-Müstedrek adlı eserinde sahih olduğunu belirterek rivayet etmiştir. Yine Taberî gibi tefsir bilginleri tefsirlerinde bu rivayete yer vermişlerdir. Ki bir önceki rivayetler bölümünde bu hadisi aktardık. Durum böyle olduğuna göre, ayette böylesine önemli bir hususun bu gibi insanlara götürülmesinin emredilmesi nasıl mümkün olabilir?

Şu hâlde, "Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan ululem-re de itaat edin..." (Nisâ, 59) ayetini tefsir ederken, sadece bizim tercih ettiğimiz değerlendirme, bu ayetin tefsiri olarak algılanmalıdır.

"Allah'ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı, pek azınız müstesna, şeytana uyup giderdiniz." Daha önce bu ayetlerin, Küçük Bedir Kıssasına işaret ediyor olmalarının daha belirgin bir durum olduğuna değinmiştik. Bu bağlamda Ebu Süfyan, Naim b. Mesud el- Eşcai'yi Medine'ye göndererek halk arasında korku ve panik meydana getirmekle ve Bedir Savaşı için çıkma noktasında isteksiz davranmalarını sağlamakla görevlendirmişti. Buna göre, "şeytana uymak"tan maksat, söz konusu provokatörün getirdiği haberi tasdik etmek, Bedir'e çıkmama yönündeki telkinlerine uymaktır. Bununla hiçbir zorlamaya ve dolambaçlı anlatıma gerek kalmadan, ayetteki istisnanın [pek azınız müstesna] anlamının doğruluğu kendiliğinden açığa çıkıyor. Şöyle ki; Naim halka, Ebu Süfyan kalabalık bir ordu topladı, askerlerini savaş için donattı.

Onlardan korkun, kendinizi erken ölümün kucağına atmayın, diyordu. Nitekim bu propagandalar bazılarının üzerinde etkili olmuş ve bunlar Bedir'de bulunmaya dair verdikleri sözü yerine getirmemek için bahaneler bulmanın peşine düşmüşlerdi. Peygam-

Nisâ Sûresi 81-84 ................................................................... 39

berimiz (s.a.a) ve çok yakın bazı arkadaşları dışında bu olumsuz propagandanın etkisinden kurtulan olmamıştı. "pek azınız müstesna..." ifadesiyle kastedilen de budur. Bu bir avuç azınlık hariç, insanların çoğu korkunun etkisiyle sarsılmış, sonra kendilerini toparlayarak azınlığın peşine düşüp sefere çıkmışlardı.

Ayetteki istisna ile ilgili ön plâna çıkardığımız bu yorum, zorlama ve dolambaçlı olmamakla birlikte önceden sözü edilen karinelerle de pekiştirilmektedir.

Ancak tefsir bilginleri, ayetteki bu istisnanın yorumu bağlamında çarpıklık veya zorlamadan kurtulamayan farklı yöntemleri esas almışlardır. Bazılarına göre, ayette geçen "lütuf" ve "rahmet" ten maksat; yüce Allah'ın müminlere, kendisine itaati, elçisine ve içlerinden olan ululemre itaati farz kılmasıyla yol göstermiş olmasıdır. Azınlık diye istisna edilenler de fıtratları bozulmamış temiz kalpli müminlerdir. Buna göre, ayetin anlamı şu şekilde belirginleşmektedir:

Eğer Allah'ın sizi itaatin zorunluluğuna ve meseleyi elçiye ve buyruk sahibine döndürmenin gerekliliğine iletmesi olmasaydı, topluca sapmak suretiyle şeytana uymuş olurdunuz. Temiz ve bozulmamış fıtrat sahibi bir azınlık grup hariç... Onlar haktan ve iyilikten kesinlikle sapmazlar.

Bu yorumla ilgili olarak söyleyeceğimiz söz şudur: Bu yoruma göre, lütuf ve rahmet, buna ilişkin somut bir kanıt olmaksızın özel bir hükme özgü kılınmaktadır. [Yani, genel bir anlama sahip olan lütuf ve rahmet, Allah'a itaat etmenin, Resule ve ululemre başvurmanın gerekliliği şeklinde yorumlanarak, ortada hiçbir kanıt olmaksızın özel bir anlamda kullanılmıştır.] Bu ise, Kur'ân'ın ifade tarzından uzak bir uygulamadır. Kaldı ki ayetin zahiri, bunun sona ermiş ve geçmişe yönelik bir minnet hatırlatması olduğunu ortaya koymaktadır.

Bir diğer görüşe göre, ayeti zahirî doğrultusunda yorumlamak gerekir. Dolayısıyla ihlâslı olmayan müminler, ek lütuf ve rahmete muhtaçtırlar. Ihlâslı olanları bile, ilâhî inayetten müstağni değildirler.

40 ......................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Bu yoruma yönelik itirazımız şudur: Böyle bir durumda, ifadenin zahirinin vehmettirdiği bir hususun [yani, ancak ihlâslı olmayanların ilâhî lütuf ve rahmete muhtaç olması vehminin] Kur'ân belâgatince bertaraf edilmesi gerekirdi. Ancak ayette böyle bir noktayı gözlemleyemiyoruz. Nitekim yüce Allah bütün herkesin lütuf ve rahmete muhtaç olduğunu belirterek, bir ayette şöyle buyuruyor:

"Eger Allah'ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse asla temiz bir hâle gelemezdi." (Nûr, 21) Başka bir yerde de insanların en üstünü olan Peygamberimize (s.a.a) şöyle hitap ediyor: "Sana sebat vermeseydik, andolsun ki, az da olsa, onlara meyledecektin. O takdirde sana hayatın da, ölümün de kat kat azabını tattırırdık." (Isrâ, 74-75)

Bazıları, lütuf ve rahmetten maksat, Kur'ân ve Peygamber efendimizdir (s.a.a) demişlerdir. Bazılarına göre de maksat, fetih ve zaferdir. Böylece cümledeki istisna yerinde oluyor. Çünkü çoğunluk, ancak fetih ve zafer gibi hoşuna giden ilâhî somut inayetlerden dolayı hak üzere kalır. Hakkın acı veren sonuçlarına ise, ancak durumlarının bilincinde olan azınlık müminler grubu katlanır.

Bazılarına göre istisna, "onu yayarlar" sözünden yapılmıştır. [O hâlde ayetin anlamı şöyle olur: Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince, hemen onu yayarlar; pek azı müstesna.] Başkaları da istisnanın, "iç yüzünü arayanlar" sözünden yapıldığını demişlerdir.

[Yani, eğer duydukları haberi Resule veya ululemre götürselerdi, onların arasından o işin iç yüzünü anlayanlar, pek azı müstesna, onun ne olduğunu bilirlerdi.]

Bir diğer grup da şöyle demiştir: Istisna yalnızca lâfızda söz konusudur. Ki topluluk ve kuşatıcılık ifade eder. Buna göre ayetin anlamı şöyledir: "Eğer Allah'ın size yönelik lütfü ve rahmeti olmasaydı, hepiniz şeytana uyardınız." Bu, tıpkı şu ayete benzemektedir:

"Sana (Kur'-ân'ı) okutacagız; artık Allah'ın diledigi hariç, sen hiç unutmayacaksın." (A'lâ, 6-7) Bu ayetlerdeki dileme istisnası, unutmanın olumsuzlaşmasıyla hükmün genelliğini ifade eder. Görüldüğü gibi, bu değerlendirmelerin hiçbiri zorlamadan kur-

Nisâ Sûresi 81-84 .............................................................. 41

tulabilmiş değildir.

"Artık Allah yolunda savaş. Sen ancak kendinden (kendi yaptığından) sorumlusun! [Sadece] inananları [savaşa] teşvik et." Ayetin orijinalinde geçen "tükellefu" sözcüğünün mastarı "et-teklif" kelimesi, meşakkat ifade eden "el-külfet" kökünden türemiştir. Teklife de teklif (meşakkat, zorluk) denilmesi, mükellefe (yükümlüye) zorluğun yüklenmesi nedeni iledir. Yine ayette geçen "tenkil=ceza" sözcüğü, "nekâl" kökünden gelir ve Mecma-ul Beyan tefsirinde vurgulandığı gibi, şu anlamı ifade eder: Benzeri bir azaba uğratılma korkusu ile insanların bozgunculuk yapmasını engelleyici ceza. Görevini yerine getirmeyenin bir daha benzeri bir suça yeltenmeyeceği diğer mükelleflerin ibret alacağı şekilde cezalandırılması yani.

"Fe-katil fî sebîlillah=Artık Allah yolunda savaş" ifadesinin başında yer alan "fa" harfi, ayrıntılandırma amaçlı bir edattır. Buna göre, savaş emri, önceki ayetlerin içeriklerinden çıkan sonucun yani, halkın düşmana karşı çıkmada ağır davranması konusunun bir ayrıntısı niteliğindedir. Hemen sonrasında yer alan cümleler bunu kanıtlamaktadır: "Sen ancak kendinden sorumlusun..." Anlatılmak istenen şudur:

Onlar cihada çıkmakta ağır davranıyorlarsa, savaştan hoşlanmıyorlarsa, ey Allah'ın Resulü, sen kendin savaş. Ağır davranmaları, Allah'ın emrine karşı çıkmaları senin gücüne gitmesin.

Çünkü başkasının yükümlülüğü seni bağlamaz. Sen onların değil, kendine yönelik buyruklardan sorumlusun. Sen kendinden başkasını ancak teşvik edebilirsin. O hâlde savaş ve müminleri de savaşa teşvik et. Böylece umulur ki Allah, kâfirlerin zorlu gücünü kırsın, zarar ve baskınını onlardan defedip gidersin.

"Sen ancak kendinden sorumlusun." ifadesi şu anlamı içeriyor: "Sen ancak kendi yaptığından sorumlu tutulursun." Bu istisna da, muzaf takdir etmek suretiyle bu şekilde yorumlanabilir. Şöyle ki, "la tükellefu illa nefseke" ifadesinin takdirî açılımı şu şekildedir:

"La tükellefu ente şey'en illa amele nefsike." [Görüldüğü gibi istisna ("illa nefseke" ifadesi), muzaf (yani amel kelimesinin) tak-

42 ...................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

dir edilmesi şeklinde açıklanmıştır. Yani, sen ancak kendi yaptığından sorumlusun.]

"Umulur ki Allah, kâfirlerin zarar ve baskınını (onlardan) defedip giderir..." Daha önce "asa" sözcüğünün "ümit" anlamına delâlet ettiğini belirtmiştik. Ve bu ümidin, konuşanın veya muhatabın kendisiyle ya da diyalog ortamıyla kaim olmaktan daha genel bir anlam ifade ettiğini vurgulamıştık. Dolayısıyla tefsir bilginlerinin, "asa" sözcüğü, yüce Allah'a izafeten kullanıldığı zaman kesinlik ifade eder, şeklindeki değerlendirmelerine gerek yoktur.

Bu ayet, savaşa gitmemek için ağır davrananlara yönelik ilâhî azar ve kınamanın yoğunluğuna, çokluğuna delâlet eden bir ifade tarzına sahiptir. Öyle ki, onların ağırdan almacı tavırları, yüce Allah'ın Peygamberine (s.a.a) tek başına savaşmasını, onlara aldırmamasını, çağrısına olumlu karşılık vermeleri için ısrar etmemesini, onları kendi hâllerine bırakmasını ve bu tür tutumlardan dolayı içinde bir sıkıntı hissetmemesini emretmesini gerektirmiştir.

Çünkü o sadece kendi nefsinden ve müminleri savaşa teşvik etmekle yükümlüdür. Uyan uyar, uymayan uymaz.

AYETLERIN HADISLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


el-Kâfi'de müellif kendi rivayet zinciriyle Muhammed b. Aclan'- dan şöyle rivayet eder: Imam Cafer Sadık'ın (a.s) şöyle dediğini duydum: "Yüce Allah, 'Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince, hemen onu yayarlar.' ayetinde, bazılarını ifşa etmekle, duydukları haberleri yaymakla kınamıştır. O hâlde, gizli bir şeyi açığa vurmaktan, (duyduğunuz haberi) yaymaktan kaçının." [Usûl-ü Kâfi, c.2, s.369, h:1]

Aynı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle Abdulhamid b. Ebi Deylem'den, o da Imam Cafer Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet eder: "Allah buyurdu ki: 'Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan ululemre de itaat edin.' Yine buyurdu ki: 'Hâlbuki onu Resule ve içlerinden olan ululemre götürselerdi, onların arasından işin iç yüzünü anlayanlar, onun ne oldugunu bilirlerdi.' Böylece insanla-

Nisâ Sûresi 81-84 ....................................................... 43

rın yönetimini, içlerinden olan ululemre (emir sahiplerine) bırakmıştır ki, onlara itaat etmeyi ve sorunların çözümü için onlara baş vurmayı emretmiştir." [Usûl-ü Kâfi, c.2, s.295, h:3]

Ben derim ki: Bu rivayet, bizim ikinci ayette geçen "ululemr"den maksat, ilk ayette geçen "ululemr"dir, şeklindeki değerlendirmemizi desteklemektedir.

Tefsir-ul Ayyâşî'de, Abdullah b. Aclan Imam Muhammed Bâkır- 'ın (a.s), "Hâlbuki onu Resule ve içlerinden olan ululemre götürselerdi..." ayeti ile ilgili olarak, "Kastedilenler Ehlibeyt Imamlarıdır." dediğini rivayet eder. [c.1, s.260, h:205]

Ben derim ki: Aynı anlamı içeren bir rivayeti Abdullah b. Cündeb Imam Rıza'dan (a.s) aktarır. Imam Rıza Vakıfiye Mezhebi'ne ilişkin değerlendirmelerini içeren bir yazıda ona (Abdullah b. Cündeb'e) ululemrden maksadın Ehlibeyt Imamları olduğunu buyurur. 1 Yine Şeyh Müfid el-Ihtisas adlı eserde, bu konuya ilişkin olarak Ishak b. Ammar kanalıyla Imam Sadık'tan (a.s) uzun bir hadis rivayet eder.

Tefsir-ul Ayyâşî'de, Muhammed b. Fudayl'dan, "Eger Allah'ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı..." ayetiyle ilgili olarak Imam Ebu'l Hasan Musa Kâzım'ın (a.s) şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Lütuftan maksat Resulullah (s.a.a), rahmetten maksat da Emir-ül Müminin'dir [Hz. Ali'dir]." [c.1, s.261, h:208]

Yine aynı eserde Zürare Imam Bâkır'dan (a.s) ve Hamran Imam Cafer Sadık'tan (a.s), "Eger Allah'ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı..." ayetiyle ilgili olarak şöyle rivayet ederler: "Allah'ın lütfu elçisi, rahmeti de Ehlibeyt Imamlarının velayetidir." [c.1, s.261, h:207]

Yine aynı eserde Muhammed b. Fudayl, salih kuldan [yani, Imam Musa Kâzım'dan] (a.s) şöyle rivayet eder: "Rahmetten maksat Resu-lullah (s.a.a), lütuftan maksat da Ali b. Ebu Talip'tir (a.s)." [c.1, s.261, h:209]

1- [Tefsir-ul Ayyâşî, c.1, s.260, h:206]

44 ..................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Ben derim ki: Rivayetleri, genel ve soyut olguların nesnel ve özel olgulara uyarlanışı şeklinde algılamak gerekir. Kastedilen de peygamberlik ve velayettir. Bunlar ayrılmaz iki sebeptir, yüce Allah onlar aracılığıyla bizi sapıklık uçurumundan ve şeytanın tuzağından kurtarmıştır. Bunlardan biri tebliğ edilen sebep, diğeri de yürütmeci sebeptir. Son rivayete daha fazla itibar edilir. Çünkü yüce Allah kitabında elçisini "rahmet" olarak nitelemiştir: "Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (Enbiyâ, 107)

el-Kâfi'de, müellif kendi rivayet zinciriyle Ali b. Hadîd'den, o da Murazim'den Imam Cafer Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Yüce Allah, kullarından hiç kimseye yüklemediği yükümlülüğü elçisine yüklemiştir. Kendisiyle birlikte savaşacak bir grup bulamaması durumunda tek başına tüm insanlara (düşmanlara) karşı çıkmakla yükümlü tutmuştur. Ondan önce ve ondan sonra hiç kimseyi bununla yükümlü tutmamıştır." Ardından Imam şu ayeti okudu: "Artık Allah yolunda savaş. Sen ancak kendinden sorumlusun." Sonra şöyle buyurdu: "Buna karşılık yüce Allah, kendisi için belirlediğini onun için de belirlemiş ve şöyle buyurmuştur: "Kim bir iyilikle gelirse, ona getirdigi o iyiligin on katı vardır." (En'âm, 160) Bunun yanında Resule (s.a.a) salavat getirmenin on iyiliğe bedel olduğunu belirtmiştir." [Ravzat-ul Kâfi, c.8, s.274, h:414] Tefsir-ul Ayyâşî'de, Süleyman b. Halid'den şöyle rivayet edilir:

Imam Cafer Sadık'a (a.s) insanların Hz. Ali (a.s) ile ilgili olarak, "Şayet haklı idiyse, onu hakkını almak için kıyam etmekten alıkoyan neydi?" şeklinde söyledikleri sözlere ilişkin olarak ne düşündüğünü sordum. Buyurdu ki: "Yüce Allah, Resulullah'tan (s.a.a) başkasını tek başına baş kaldırmakla yükümlü tutmamıştır. O, Resulü'ne hitaben şöyle buyurmuştur: 'Artık Allah yolunda savaş. Sen ancak kendinden sorumlusun. [Sadece] inananları [savaşa] teşvik et.' Bu ancak Allah'ın Resulü için geçerli olan bir yükümlülüktür. Onun dışındaki insanlar içinse şu hüküm geçerlidir: 'Tekrar savaşmak için bir tarafa çekilmek veya diger bölüge ulaşıp mevzi

Nisâ Sûresi 81-84 ......................................................... 45

tutma durumu hariç... [Yani, böyle birilerinin savaşa katılmamasının sakıncası yoktur.]' [Enfâl, 16] O gün, Ali'ye hakkını almak için yardım edecek bir grup yoktu." [c.1, s.261, h:211]

Aynı eserde Zeyd Şehham Imam Cafer b. Muhammed'den (a.s) şöyle rivayet eder: "Resulullah (s.a.a) kendisinden istenen hiçbir şeye, yoktur, dememiştir. Şayet istenen şey varsa verir, yoksa, inşallah olursa veririm, derdi. Hiçbir zaman kötülüğe kötülükle karşılık vermemiştir. 'Artık Allah yolunda savaş. Sen ancak kendinden sorumlusun.' ayeti indiğinden itibaren de karşılaştığı tüm müfrezelerde bizzat kendisi komutanlık yapmıştır." [c.1, s.261, h:212]

Bu doğrultuda başka rivayetler de vardır.

Nisâ Sûresi 85-91 ......................................................... 47

85- Kim iyi bir şefaatte bulunursa, onun o şefaat(in doğurduğu iyilik)ten bir nasibi olur; kim de kötü bir şefaatte bulunursa, şefaat( in doğurduğu kötü akıbet)ten bir payı olur. Allah her şeye gücü yetendir, her şeyin koruyucusudur.

86- Size bir selâm verildiği zaman, ondan daha güzeli ile selâm verin yahut aynısı ile karşılık verin. Şüphesiz Allah, her şeyi (hakkıyla) hesaplayandır.

87- Allah'tır ki Ondan başka ilâh (tapacak) yoktur. Geleceğinde şüphe olmayan kıyamet günü, sizi mutlaka bir araya toplayacaktır.

Allah'tan daha doğru sözlü kim olabilir?

88- Size ne oldu da münafıklar hakkında iki gruba ayrıldınız?! Hâlbuki Allah onları, yaptıklarından dolayı (gerisingeri) küfre döndürdü.

Allah'ın, kötü amelleri sonucu saptırdığını doğru yola iletmek mi istiyorsunuz? Allah kimi saptırırsa, artık onun için (doğruya) hiçbir yol bulamazsınız.

89- Onlar, sizin de kendileri gibi inkâr etmenizi istediler ki, onlarla eşit olasınız. Onun için Allah yolunda göç etmedikçe onlardan hiçbirini dost edinmeyin. Eğer (göç etmekten) yüz çevirirlerse, onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün; onlardan dost ve yardımcı edinmeyin.

90- Ancak sizinle kendileri arasında antlaşma bulunan bir topluma sığınanlar yahut sizinle veya kendi toplumlarıyla savaşmaktan yürekleri sıkılarak size gelenler, (bu hükümden) müstesnadır.

Allah dileseydi onları size musallat ederdi de sizinle savaşırlardı.

Artık onlar sizden uzak durup da sizinle savaşmazlar ve size barış teklif ederlerse, (bu durumda) Allah size, onların aleyhinde bir yola girme hakkı (savaş izni) vermemiştir.

91- Hem sizden, hem de kendi toplumlarından emin olmak isteyen başkalarını da bulacaksınız. Ne var ki fitneye (küfre veya savaşa) her çağırdıklarında ona dalarlar (dönerler). Eğer sizden uzak durmaz, barış teklif etmez ve sizden el çekmezlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün. I?te onlara karşı size apaçık burhan ve delil verdik.

48 .............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

AYETLERIN AÇIKLAMASI


Bu ayetler grubu, önceki grubu bütünleyen bir içeriğe sahiptir.

Çünkü tefsirine başladığımız bu ayetlerin tümünde (85-91) bir grup müşrikle -yani müşriklerden olan iki yüzlü münafıklarla- girişilen savaş konu ediliyor. Ayetler üzerinde düşünüldüğü zaman, bunların müminlere inandıklarını izhar eden, sonra karargâhlarına dönüp müşriklerin şirk inancına katılan bir grup müşrik hakkında indikleri anlaşılır. I?te bunlarla savaşma hususunda Müslümanlarda bir kuşku uyanır; Müslümanlar arasında, bunların konumları hakkında değişik görüşler ileri sürülür. Bazıları onlarla savaşmaktan yana tavır belirlerken, bazıları buna engel olur ve görünürde iman ettikleri için onların lehinde aracılık yaparlar.

Buna karşılık yüce Allah, onlar hakkında Müslümanların yurduna hicret etmek ya da Müslümanların kendileriyle savaşacaklarını bilmek şeklinde iki alternatif sunar ve müminleri bu gibi insanlar lehine aracılık yapmamak hususunda uyarır.

Bunlara başkaları [Müslümanlarla aralarında antlaşma bulunan bir topluma sığınanlar ve savaşmaktan yürekleri sıkılanlar], sonra başkaları [hem Müslümanlardan, hem de kendi toplumlarından emin olmak isteyenler] katılır ve onlara ya barış ya da savaştan birine razı olmaları önerilir. Söze başlanırken içeriklerine özet-giriş yapılarak bir ayette "şefaat" konusuna, bir diğer ayette de barış önerisiyle ilgisi bulunduğundan "selâmlaşma" konusuna açıklık getirilir.

"Kim iyi bir şefaatte bulunursa, onun o şefaat(in doğurduğu iyilik) ten bir nasibi olur." Ayette geçen "nasîb" ve "kifl" sözcükleri aynı anlama (pay) gelirler. "Şefaat", eksikliği onarma ya da bir meziyeti giydirme vb. amaca yönelik bir tür aracılık olması hasebiyle, bir durumu düzeltmeye yönelik bir tür nedensellik niteliğine sahiptir.

Dolayısıyla hakkında şefaat gerçekleşen duruma bağlı olarak belirginleşen kötü akıbet ve mükâfat, şefaatin kendisi için de söz konusu olur. Çünkü aracılık edenin ve hakkında aracılık yapılanın