El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân–c.5
 



Nisâ Sûresi


Nisâ Sûresi 77-80 ...............................................................5

77- Kendilerine, elinizi savaştan çekin, namaz kılın ve zekât verin, denenleri görmedin mi? Sonra onlara savaş farz kılınınca, içlerinden bir kısmı hemen Allah'tan korkar gibi, hatta daha fazla bir korku ile insanlardan korkmaya başladılar da; "Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın! Bizi yakın olan ölümümüze dek geciktiremez miydin?" dediler. De ki: "Dünya geçimliği azdır, ahiretse sakınanlar için daha hayırlıdır ve size kıl payı kadar bile zulmedilmez."

78- Nerede olursanız olun, ölüm size ulaşır; hatta isterseniz sağlamlaştırılmış yüksek kalelerde olun. Onlara bir iyilik gelirse, "Bu, Allah'tandır" derler; başlarına bir kötülük gelince de, "Bu, sendendir (sen Peygamberin yüzündendir)" derler. De ki: "Hepsi Allah'tandır." Bu adamlara ne oluyor ki hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar?!

6..............................................El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân–c.5

79- Sana gelen iyilik Allah'tandır. Başına gelen kötülük ise kendindendir. Seni insanlara elçi gönderdik; şahit olarak da Allah yeter.

80- Kim Peygambere itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik!

AYETLERIN AÇIKLAMASI


Bu ayetler, daha önceki ayetlerle bağlantısız değildir ve o ayetler grubuyla bir bütün oluşturuyor. Her iki grubun akışı da aynıdır.

Dolayısıyla bu ayetlerde, zayıf imanlı müminlerden oluşan bir başka grubun durumu gözler önüne seriliyor. Bu bağlamda, ayetlerin öğüt ağırlıklı, dünyanın geçiciliğini ve ahiret nimetlerinin kalıcılığını vurgulayıcı olduğunu gözlemliyoruz. Ayrıca bu çerçevede iyilikler ve kötülüklerle ilgili Kur'ânî bir gerçek de açıklığa kavuşturuluyor.

"Kendilerine elinizi savaştan çekin... denenleri görmedin mi? ...hatta daha fazla bir korku ile insanlardan korkmaya başladılar." Ayette geçen "el çekme" deyimi, savaşmaktan kaçınmaktan kinayedir.

Bunun nedeni, savaş sırasında yapılan eylemlerin eller aracılığıyla gerçekleştiriliyor olmasıdır. Bu ayet gösteriyor ki, başlangıçta kâfirlerin saldırıları, haksızlıkları müminlerin gücüne gidiyordu.

Bu tür baskılara karşı sabretmekte ve kılıçları kınlarından çekip karşı koymamakta güçlük çekiyorlardı.

Dolayısıyla yüce Allah bu ayette bundan kaçınmalarını, namaz ve zekât gibi dinin şiarlarını (nişanelerini, sembol ibadetlerini) yerine getirmelerini emretti. Çünkü dinin güçlenmesi, sağlam bir zemine oturması buna bağlıydı. I?te o zaman yüce Allah, din düşmanlarına karşı cihat etmelerine izin verecekti. [Ama şimdi, temelleri sağlamlaştırmanın zamanıydı.] Aksi takdirde dinin iskeleti çözülecek, temelleri yıkılacak, parçaları darmadağın olacaktı.

Görüldüğü gibi bu ayetlerde, bunlara şöyle kınayıcı bir eleştiri yöneltiliyor: Bunlar var ya! Bunlar, düşmana karşı çıkmak için yeterli sayısal ve donanımsal hazırlıkları bulunmadığı bir sırada kâfir-

Nisâ Sûresi 77-80 .......................................................... 7

lerle savaşmak için acele eden, kılıcını çekmekten kendisini alamayan, eziyetlere tahammül edemeyen kimselerdir. Fakat kâfirlerle savaşmaları farz kılınınca, içlerindeki bir grup, kendileri gibi insan olan düşmanlardan Allah'tan korkar gibi, hatta ondan daha da şiddetli bir şekilde korkarlar.

"Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın!... dediler." Ifadenin zahiri bu cümlenin, "içlerinden bir kısmı" ifadesine atfedilmiş olduğunu gösteriyor. Özellikle, ayetin akışının muzari fiilinden (insanlardan korkuyorlar), mazi fiiline (dediler) geçiş yapmak suretiyle değişmesi bu ihtimali güçlendiriyor. Şu hâlde, bu sözü söyleyenler, savaşmak için can atan, sabretmekte güçlük çeken, bu yüzden savaştan kaçınma emrine muhatap olan kimselerdir.

"Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın! Bizi yakın olan ölümümüze dek geciktiremez miydin?" ifadesinin, onların davranış lisanlarının (lisanı hâllerinin) sözlü bir anlatımı olması muhtemeldir.

Ama aynı şekilde, bu sözü bizzat söylemiş olmaları da mümkündür. Biz biliyoruz ki, Kur'ân bu tür anlatım tarzlarının tümünü kullanır. Insanın doğal ömrünü tamamlayarak ölmesi demek olan "ecel" kelimesinin "yakın" vasfıyla nitelendirilmesi ile, onların öldürülmekten kurtulup kısa bir süre yaşamayı istedikleri kastedilmiyor. Tersine, onların bununla söylemek istedikleri şudur:

"Eğer biz öldürülmeksizin doğal ömrümüzü tamamlayarak ölmüş olsak bu, kısa bir yaşamaktan ve yakın bir süreden başka bir şey değildir. Şu hâlde Allah, neden bu kısa hayatı yaşamamıza razı olmuyor, bizi öldürülme sınavıyla karşı karşıya bırakıyor, ölümümüzü çabuklaştırıyor?"

Bu sözü söylemiş olmalarının nedeni, gönüllerinin dünya hayatına bağlı olmasıdır. Dünya hayatı ise Kur'ân literatüründe az bir yararlanma olarak tanımlanır; az bir süre yararlanılır, sonra çarçabuk tükenir, varlığından eser kalmaz. Onun ötesinde ise ahiret hayatı vardır; gerçek ve kalıcı hayat, dolayısıyla daha iyi bir hayat. Onlara, "De ki..." sözüyle başlayan bir ifadeyle cevap verilmiş olması

8 ............................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

da bunu vurgulamaya dönüktür.

"De ki: Dünya geçimliği azdır..." Burada Peygamberimiz efendimize (s.a.a), adı geçen zayıf karakterlilere, basit ve kısa dünya hayatını, Allah yolunda savaşma, cihat etme onuruna tercih etmenin yanlışlığını ortaya çıkaracak şekilde cevap vermesi emrediliyor.

Kısaca verilmek istenen mesaj; imanları hususunda dikkatli davranmaları ve imanlarına zarar verecek her şeyden kaçınmaları gerektiğidir.

Dünya hayatı bir yararlanma, bir metadır. Ahiretle karşılaştırıldığında, kısa süre yararlanılan bir geçimlik olduğu net bir şekilde görülür.

Ahiret ise, Allah'tan korkup günahlardan sakınanlar açısından daha hayırlıdır. Şu hâlde onların da, kısa süreli bir yararlanmadan ibaret olan dünya geçiminden daha hayırlı olan ahireti tercih etmeleri gerekir. Çünkü onlar her şeye rağmen mümindirler ve takva yolu üzerinde bulunmaktadırlar. Bunu yapmamaları bir tek şeyle izah edilebilir. O da yüce Allah'ın kendilerinden öç almasından ve haklarında zulmetmesinden korkmaları, bu yüzden ellerindeki somut metaı, vaat edilen daha hayırlı nimetlere tercih etmeleridir.

Ama korkmaları yersizdir. Çünkü yüce Allah, hiç kimseye kıl kadar zulmetmez.

Bu açıklamalardan sonra "sakınanlar için" ifadesinin, sıfatın mevsuf (nitelenen) yerine konuluşuna bir örnek olduğu belirginleşiyor.

Bununla güdülen amaç, verilen hükmün sebebine delâlet etmek ve nesnel karşılığıyla tam örtüştüğü iddiasında bulunmaktır.

Buna göre ifadenin takdirî açılımı -Allah doğrusunu daha iyi bilir- şöyledir: Ahiret sizin için daha hayırlıdır. Çünkü iman etmiş olmanızdan dolayı, takva ehli olmanız gerekmektedir. Takva ise, ahiretin içerdiği hayırları elde etmenin nedenidir. Dolayısıyla "sakınanlar için" ifadesi, muhataplarına yönelik göndermede bulunma nitelikli bir kinaye konumundadır.

"Nerede olursanız olun, ölüm size ulaşır; hatta isterseniz sağlamlaştırılmış yüksek kalelerde olun." Ayetin orijinalinde geçen "burûc" kelimesi, "burc" kelimesinin çoğuludur; kalelerin üzerinde inşa edi-

Nisâ Sûresi 77-80 .............................................................. 9

len yapılar anlamına gelir. Bu tür binalar, düşman saldırılarını püskürtmek için mümkün olduğunca sağlam inşa edilir. Aslında kelimenin etimolojik kökeninde "açıklık" anlamı vardır. Nitekim süs eşyalarını vb. açığa vurmaya "teberruc" denilmesi de bundan dolayıdır.

Yine ayette geçen "muşeyyede" kelimesi, yükseklik anlamını ifade eder. Bunun da etimolojik kökeni "eş-şeyd", yani kireçtir. Çünkü kireçle hem bir yapı sağlamlaştırılır, hem yükseltilir, hem de süslenir. Buna göre, ayette geçen "el-buruc-ul müşeyyede", gelmekte olan her türlü düşman saldırısı karşısında insanın sığınmak durumunda olduğu kaleler üzerinde yükseltilen sağlam binalar demektir.

İfadenin temel dayanağı, istenmeyen bazı şeylerden korunma amacıyla sığınılan bir olgunun örnek verilmesi ve bunun her türlü istenmeyen olgulara karşı sağlam bir sığınak işlevini gören şeylere örnek olarak algılanmasıdır. Buna göre, elde ettiğimiz anlamı şöyle özetleyebiliriz: Ölüm öyle bir şeydir ki, sizi bulmaması diye bir şey olmaz. Hangi sağlam, muhkem sığınağa sığınsanız da ondan kurtulamazsınız. Dolayısıyla savaşa katılmamanız ve size savaşın bir yükümlülük olarak farz kılınmaması durumunda ölümden yana güvencede olacağınıza, size ilişmeden onu savuşturacağınıza ilişkin ham bir kuruntuya kapılmamanız gerekir. Çünkü Allah'ın [sizin yaşama süreniz olarak] belirlediği vakit yani ecel elbette gelecektir.

"Onlara bir iyilik gelirse, 'Bu, Allah'tandır' derler..." Ayetin sonundaki bu iki cümle, onların havadan söyledikleri diğer iki yanılgıya ve yanlış düşünceye işaret etmektedir. Yüce Allah, bunu onlar adına anlatmakta ve Peygamberine, insana ilişen iyilik ve kötülük olgularının gerçek mahiyetini açıklamak suretiyle onların bu kuruntularına cevap vermesini emretmektedir.

Ayetlerin akışındaki bütünlük, bunu, yukarıda sözü edilen zayıf karakterli bazı müminlerin söylemiş olmalarını gerektirmektedir; ister bu sözü davranış lisanıyla (lisanı hâlle) söylemiş olsunlar, is-

10 ............................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

ter sözlü olarak. Bunda yadırganacak bir şey yok. Nitekim Hz. Musa'ya (a.s) da benzeri bir söylemle cephe alınmıştı. Yüce Allah, bu olayı şöyle anlatmaktadır: "Onlara bir iyilik geldigi zaman, bu bizimdir (kendi bilgi ve davranışlarımızla bunu elde ettik) derler; kendilerine bir kötülük gelince de, Musa ve onunla beraber olanları ugursuz sayarlardı. Iyi bilin ki, onların ugursuzlugu Allah katındadır;

fakat çokları bilmezler." (A'râf, 131)

Başka ümmetlerin de peygamberlerine karşı bu tür bir davranış içine girdikleri rivayet edilmiştir. Islâm ümmeti de peygamberine karşı sergilediği tutum bakımından geçmiş ümmetleri aratmamıştır. Ulu Allah, "Kalpleri birbirine benzedi." (Bakara, 118) buyurmuştur.

Bu bağlamda Islâm ümmeti, daha çok Israiloğullarına paralel düşmüştür. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Onlar kertenkele deliğine girseler, siz de oraya girersiniz." Bununla ilgili olarak Şiî ve Sünnî kaynaklardan derlediğimiz birçok rivayeti daha önce zikrettik.

Tefsir bilginlerinin büyük bir çoğunluğu, bu ayetlerin Yahudiler yahut münafıklar veya her iki grup hakkında indiğini kanıtlamak için yoğun bir çaba içine girmişlerdir. Fakat, ayetlerin akış bütünlüğünün bu ihtimali reddettiğini görmüş bulunuyorsun.

Her hâlükârda, tefsirini sunduğumuz ayet, akışı itibariyle, iyilik ve kötülükten maksadın, yüce Allah'a isnat edilebilecek olgular olduğuna tanıklık etmektedir. Bu tür Müslümanlar ise bir kısmını yani iyiliği Allah'a, diğer bir kısmını yani kötülüğü de Hz. Peygambere (s.a.a) isnat ediyorlar. Buradan hareketle anlıyoruz ki, onların kastettikleri iyilik ve kötülükler, Peygamberimizin kendilerine gelmesinden, dinin kurumlarının temellerini atıp yükseltmesinden, davayı yaymasından ve cihadı tavsiye etmesinden sonra karşılarına çıkan olaylardır. Galip geldikleri kimi savaş ve çatışmalarda elde ettikleri fetih, zafer ve ganimetler; yenilgiye uğradıkları diğer bazı savaşlarda da yaşanan öldürülmeler, yaralanmalar ve kayıplar yani. Kötülükleri Peygambere isnat etmelerinin anlamı, onu uğursuz saymak ya da zayıf görüşlü ve tedbirsiz bulmaktır.

Nisâ Sûresi 77-80 .................................................................... 11

Yüce Allah, Peygamberine (s.a.a) onlara şu cevabı vermesini emrediyor: "De ki, hepsi Allah'tandır." Bunlar, evrensel düzeni yönlendiren iradenin düzenlediği olaylar ve felâketlerdir. Evrensel düzenin yönlendiricisi de tek ve ortaksız Allah'tır. Varlıklar varoluşları, kalıcılıkları ve karşılaştıkları olaylar itibariyle başkasına değil, yüce Allah'ın iradesine tâbidirler. Kur'ân'ın öğretisinden bunu anlıyoruz.

Ardından bu adamların kıt anlayışlılıkları, bu gerçeği algılamadaki yetersizlikleri, anlayışsızlıkları karşısında şaşkınlığı ifade eden bir soru yöneltiliyor: "Bu adamlara ne oluyor ki, hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar?"

"Sana gelen iyilik Allah'tandır. Başına gelen kötülük ise kendindendir." Onların hemen hiçbir söz anlamadıkları belirtilip, işin aslını ortaya koyma amaçlandığından, onların idraksiz olmaları hesaba katılarak hitabın hedefi olmaktan çıkarılıyorlar ve hitap doğrudan Peygamberimize (s.a.a) yöneltiliyor; bu bağlamda ona isabet eden iyilik ve kötülüklerin gerçek mahiyetleri açıklanıyor. Buna göre bütün varlıklar, en azından mümin, kâfir, salih (iyi), kötü, peygamber veya başkası olarak bütün insan bireyleri üzerinde egemen olan varoluşsal hükümler açısından, Peygamberin (s.a.a) bir ayrıcalığı, farklı bir konumda olması söz konusu değildir.

Buna göre, insanın öz doğası gereği hoş karşıladığı, güzel gördüğü sağlık, nimet, güvenlik ve konfor gibi olgular anlamında iyiliklerin tümü yüce Allah'tandır. Hastalık, alçaklık, düşkünlük ve fitne gibi insana hoş gelmeyen olgular anlamında kötülükler de sonuçta insana gelip dayanırlar, yüce Allah'a değil. Bu açıdan ayetin, içerik bakımından şu ayete yakın olduğunu görüyoruz: "Bu, bir millet kendilerinde bulunanı (güzel ahlâk ve meziyetleri) degiştirmedikçe, Allah'ın da onlara verdigi nimeti degiştirmeyeceginden ve Allah'ın işiten, bilen olmasından dolayıdır." (Enfâl, 53) Fakat bu değerlendirme, bütün iyilik ve kötülüklerin başka bir genel perspektifle Allah'a döndürülmesi gerçeği ile çelişki oluşturmaz.

Bu konuyu ilerde etraflıca açıklayacağız.

"Seni insanlara elçi gönderdik." Senin bizim katımızdan yana, el-

12 ................................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

çi olmaktan başka bir özelliğin yok. Görevin de ilâhî mesajı açık bir şekilde duyurmaktır. Senin misyonun elçiliktir. Bunun dışında başka bir misyonun yoktur. Ayrıca emir konusunda, yasama ve evrensel hükümranlık noktasında herhangi bir yetkiye sahip değilsin.

Dolayısıyla, uğur ve uğursuzluk bağlamında bir etkinliğin olmaz. Sen insanlara kötülük iliştiremez, onlara yönelmiş iyilikleri alıkoyamazsın. Bu bakımdan ifade, "Bu, sendendir." diyerek kötülükleri Peygamberimizden (s.a.a) kaynaklanan bir uğursuzluk olarak algılayan söz konusu kişilere yönelik bir cevap niteliğindedir ve bu cevap, "şahit olarak da Allah yeter." sözüyle pekiştiriliyor.

"Kim Peygambere itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur." Bu cümle, bir yeniden başlama niteliğindedir. Fakat önceki ayette geçen "Seni insanlara elçi gönderdik." ifadesinin pekiştirilmesi de amaçlanıyor.

Önceki ayetin hükmünün gerekçesi açıklanıyor bir bakıma.

Demek isteniyor ki, sen bizim tarafımızdan gönderilmiş bir elçiden başka bir şey değilsin. Dolayısıyla bir elçi olduğun için sana itaat eden, Allah'a itaat etmiş olur. Kimileri burun kıvırıp yüz çevirirlerse, biz seni onların başına bekçi olman için göndermedik.

Bundan da anlaşılıyor ki, "Kim Peygambere itaat ederse..." ifadesi, sıfatın mevsuf (nitelenen) yerine konuluşuna bir örnek oluşturmaktadır. Böylece hükmün gerekçesine işaret etme hedeflenmiştir.

Tıpkı "ahiretse sakınanlar için daha hayırlıdır ve size kıl payı kadar bile zulmedilmez." cümlesinde olduğu gibi. Dolayısıyla "Seni... gönderdik." ifadesindeki muhataba yönelik hitaptan, "Kim Peygambere itaat ederse..." ifadesindeki üçüncü tekil şahsa (gayip siygasına), ondan da "seni... bekçi göndermedik." ifadesindeki ikinci tekil şahsa (muhatap siygasına) doğru bir geçiş yapılmış olmaksızın ayetlerin akışı normal seyrini devam ettirmektedir.

İYİLİK VE KÖTÜLÜKLERIN ALLAH'TAN OLMASI NE ANLAM IFADE EDER?


Bana öyle geliyor ki, insanın güzellik kavramının farkına var-

Nisâ Sûresi 77-80 ................................................................ 13 ması, ilk defa kendi türüne yönelik gözlemleri esnasında gerçekleşmiştir.

Insan denen türün yaratılışındaki denge olgusunu, tüm organların belli bir uygunluk içinde vücuttaki yerlerini almış olmasını, özellikle yüzdeki organlar arası ahengi kastediyoruz. Bunun dışında insan, doğadaki diğer somut olguların şahsında da bu anlamı gözlemlemiş, algılamıştır. Sonuç itibariyle güzellik, bir şeyin doğası itibariyle amacına uygun olması demektir.

İnsan yüzünün güzel olması demek, göz, kaş, kulak, burun ve ağız gibi organların olmaları gereken bir nitelik veya durum üzere ve birbirleriyle uyum içinde olmaları demektir. O zaman insanın canı ona doğru çekilir, tabiatı ona eğilim gösterir. Bir şeyin bunun aksi bir durumda olması da kötü, kötülük ve çirkin gibi yerine göre kullanılan ifadelerle nitelendirilir. Şu hâlde kötülük, adem nitelikli [varlıktan yoksun] bir anlamdır. Buna karşılık güzellik varoluşsal bir anlamdır.

Daha sonra bu niteleme tüm itibarî eylem ve anlamları, toplumsal koşullarda öngörülen tanımlamaları kuşatacak şekilde genelleştirilmiştir.

Burada da değerlendirme ve nitelemenin esasını, bir şeyin insan hayatının mutluluğu veya bu hayattan yararlanma olarak tanımlayabileceğimiz toplumsal hedeflere uygunluğu veya uygun olmayışı oluşturur. Meselâ adalet güzeldir. Hakkedene iyilikte bulunmak güzeldir. Eğitim, öğretim, öğüt vb. olgular güzeldirler. Zulüm, haksızlık gibi olgular da kötü ve çirkin şeylerdir. Bunun nedeni birinci gruptaki olguların insan mutluluğu veya insanın toplumsal koşullarda yararlanması amacına uygun olmaları, ikinci gruptaki olguların da bu amaca uygun olmayışlarıdır.

Güzel olarak nitelenen kısım ve onun karşısında yer alan çirkin olaylar, toplumsal amaca uygunluğu dolayısıyla bu vasfı kazanan fiile bağlıdırlar. Dolayısıyla toplumsal amaç ve hedeflere uygunluğu sürekli ve kalıcı olan fiillerin güzellikleri de sürekli ve kalıcıdır.

Buna adaleti örnek gösterebiliriz. Diğer bazı fiillerin de çirkinliği öyledir; örneğin zulüm.

Bazı fiillerin durumu, zamana, duruma, yere veya topluma gö-

14 ....................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

re değişkenlik arz eder. Örneğin gülmek, şakalaşmak dostlar arasında güzeldir, büyük şahsiyetlerin yanında değil. Sevinç ortamlarında güzeldir, matem ortamlarında değil. Mescitlerde ve mabetlerde de bu tür davranışlar çirkin kaçar. Zina ve içki batılılara göre güzeldir; ama Müslümanlar arasında bu tür fiiller çirkindir.

Bu bakımdan, "Güzellik ve çirkinlik kavramları sürekli değişirler, değişkenlik arz ederler. Bu kavramlar açısından kalıcılık, süreklilik ve bütünsellik söz konusu değildir." iddiasını ortaya atan ve adaletle zulüm gibi kavramlar hakkında bu iddiayı kanıtlamak için, "Toplumsal bazı kabullerin uygulanışı bağlamında kimi toplumlara göre adalet olarak değerlendirilen bir husus, başka bir toplumun, toplumsal kabulleri gereğince pratize edilen birtakım uygulamalar çerçevesinde adalet olarak değerlendirilen hususla farklı olur. Dolayısıyla adalet anlamının dayandığı belli bir zemin yoktur. Söz gelimi zina suçunu kırbaçla cezalandırmak, Islâm açısından adalettir. Ama bu uygulama Batılılara göre adalet değildir." diyenlerin bu sözlerine kulak asmamalısın.

Çünkü bunlar meseleyi karıştırıyorlar. Kavram ile onun objektif karşılığını ayırt edemiyorlar. [Şöyle ki, adalet kavramı Müslümanlara göre de iyidir, Batılılara göre de. Yine zulüm her iki grubun da yanında kötüdür. Ne var ki bu iki topluluk neyin adaletle, neyin de zulümle nitelenmesi hususunda farklı düşünebilirler. Meselâ, Müslümanlar zinayı zulüm olarak nitelendirirken, Batılılar onu öyle değerlendirmeyebilirler. Bu ise, onların zulmü iyi bilmeleri anlamına gelmez.]

Anlayışı bu düzeyde olanlara da söyleyecek sözümüz yoktur. Insan, toplum üzerinde etkili olan faktörlerin değişmesi hasebiyle toplumsal kuralların bir kerede veya aşamalı olarak değişmesini onaylar; fakat adalet niteliğinin kendisinden soyutlanmasını ve zalim diye adlandırılmasını onaylamaz. Bir zalim tarafından kabul edilir bir gerçeğe dayanmadan sergilenen herhangi bir zulümden hoşlanmaz ve onu onaylamaz. Aslında konu daha da uzatılabilir.

Ancak sözü daha fazla uzatmamız, bizi daha önemli olan

Nisâ Sûresi 77-80 ............................................................ 15

bir husustan uzaklaştırır. Daha sonra, güzellik ve çirkinlik kavramları, insanın, hayatı boyunca değişik faktörlerin etkisiyle oluşup karşısına çıkan diğer zihin dışı objektif olayları da kuşatacak şekilde genelleştirilmiştir. Bunlar bireysel ya da toplumsal olaylardır. Bunların bir kısmı, insanın arzularıyla örtüşür. Sağlık, sıhhat veya rahatlık gibi bireysel ya da toplumsal hayatının mutluluğu açısından uygunluk arz ederler.

Bu yüzden iyilikler, güzellikler olarak isimlendirilirler. Bunların bir kısmı da, yukarıdakinin tam aksi bir niteliğe sahip olur. Fakirlik, hastalık, zillet veya tutsaklık gibi sıkıntı ve musibetler buna örnektir. Bunlara kötülükler adı verilir.

Yukarıdan beri yaptığımız açıklamalardan şu husus belirginlik kazanıyor: Olgular veya fiiller, insan türünün kemaliyle yahut bireyin mutluluğu veya başka bir şeyle ilintileri açısından iyi ve kötü niteliğini alırlar. Şu hâlde güzellik ve çirkinlik izafî (göreceli) niteliklerdir.

Fakat bu izafîlik bazı alanlarda daimîdir, değişmez; diğer bazı alanlarda ise değişkendir. Hakkeden birine mal bağışlamanın güzel, hakketmeyen birine vermenin de çirkin, kötü olması örneğin.

Yine şu husus belirginlik kazanmış oldu ki, güzellik her zaman için varoluşsal bir olgudur. Kötülük ve çirkinlik ise ademîdir, varlıktan yoksundur; yani bir şeyin, insanın mizacına uygunluk ve uyumluluk niteliğini yitirmesidir. Yoksa bir şeyin veya fiilin yapısı (kendisi, özü), söz konusu uygunluk ve uyumluluğu bir kenara bırakırsak, birdir ve temelde bir değişikliği yoktur. [Dolayısıyla bu şey veya fiil, ne güzellikle nitelenir, ne de çirkinlikle.]

Meselâ deprem ve sel gibi felâketler bir kavmin başına geldiği zaman, bunlar o kavmin düşmanları açısından güzel nimetler olarak algılanırlarken, kendilerine yönelince çirkin ve kötü olarak algılanırlar.

Yine din perspektifinde tüm genel musibetler yeryüzünde bozgunculuk yapan kâfirlerin veya azgın günahkârların başına gelince mutluluk, bolluk; salih müminlerin başına gelince de mutsuzluk ve sıkıntı olarak belirginleşirler.

16 ........................................ El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Yine bir diğer örnek olarak, bir yemeği yemek, kişinin kendi malı ise, güzeldir, mubahtır. Fakat başkasının malından ve onun rızası alınmadan yeniliyorsa çirkindir, haramdır. Çünkü başkasının malını, onun rızası alınmadan yemekle ilgili yasağa veya sırf Allah- 'ın helâl kıldığı şeyleri yemekle ilgili emre uyma ile ilgisi kesilmiş olur. Söz gelişi, bir kadınla bir erkek arasındaki cinsel birleşme evlilik yoluyla gerçekleşiyorsa güzeldir, mubahtır. Fakat nikâhsız ve zina şeklinde gerçekleşiyorsa, çirkindir, haramdır. Çünkü nikâhsız birleşme şeklindeki eylem ilâhî yükümlülükle uygunluk niteliğini yitirmiş olur. Şu hâlde güzellikler, olgulara ve fiillere ilişkin varlıksal tanım ve nitelemelerdir. Kötülükler ise ademî (varlıktan yoksun) tanım ve nitelemelerdir. Yoksa güzel veya çirkin, iyi veya kötü niteliğine maruz kalan şeyin özü, aslı birdir.

Kur'ân'ın bakışı, yüce Allah dışındaki her şeyin O'nun tarafından yaratıldığı şeklindedir. Nitekim şöyle buyuruyor: "Allah her şeyin yaratıcısıdır." (Zümer, 62) "Her şeyi yaratmış, ona ölçü, biçim ve düzen vermiştir." (Furkan, 2) Bu iki ayet, her şeyin yaratılmış olduğunu ortaya koyuyor. Bir diğer ayette de şöyle buyuruyor: "O (Allah) ki, yarattıgı her şeyi güzel yapmıştır." (Secde, 7) Burada da yaratılan her şeyin güzel olduğu vurgulanıyor. Bu güzellikten maksat ise, hilkat için gereken, onun ayrılmaz bir parçası olan ve onun ekseni etrafında dönen bir güzelliktir.

Şu hâlde her şey, yaratılıştan ve varoluştan pay aldığı oranda güzellikten pay alır. Yukarıda üzerinde durduğumuz güzellik kavramına ilişkin anlamı düşündüğümüzde, bunun daha bir açıklığa kavuştuğunu görürüz. Şöyle ki: Güzellik, bir şeyin amacına ve maksadına uygun olması, kendisiyle hedeflenen gayeyle tamtamına örtüşmesi demektir. Varlık bütününün parçaları, evrensel düzenin boyutları arasında tam bir uyum ve örtüşme vardır. Yüce Allah, amacını bozacak şekilde parçaları arasında hiçbir uyumluluk olmayan, birbirini geçersiz kılan bir şey yaratmaktan münezzehtir.

Yarattığı bir şeyin, O'nu aciz bırakması, akıllara durgunluk veren şu olağanüstü düzenle güttüğü amacı iptal etmesi

Nisâ Sûresi 77-80 ................................................................ 17

düşünülemez. Nitekim şöyle buyuruyor: "O tek ve her şeye üstün olan Allah'- tır." (Zümer, 4) "O, kullarının üstünde her türlü tasarrufa sahiptir." (En'âm, 18) "Ne göklerde, ne de yerde, Allah'ı aciz bırakacak bir güç vardır. O bilendir, güçlüdür." (Fâtır, 44) Buna göre hiçbir şey Allah'ı, yarattıklarıyla ilgili iradesi, kullarına ilişkin dilemesi hususunda aciz bırakamaz, O'nu engelleyemez; O'na baskı kuramaz, O'nun üstünde bir güce sahip olamaz.

Şu hâlde, varlık âlemindeki her nimet varlığı itibariyle güzeldir ve yüce Allah'a nispet edilir. Aynı şekilde başa gelen her felâket de kötüdür. Fakat bu felâket, özü itibariyle yani, yaratılmış varlıklara egemen olan temel özellik (nispet) bakımından yüce Allah'a nispet edilir. Gerçi başka bir nispetle kötü olarak nitelenir. Şu ayetlerin vurgulamak istediği anlam budur: "Onlara bir iyilik gelirse, 'Bu, Allah'tandır.'

derler; başlarına bir kötülük gelince de, 'Bu, sendendir (sen Peygamberin yüzündendir).' derler. De ki: 'Hepsi Allah'tandır.' Bu adamlara ne oluyor ki hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar?!" (Nisâ, 78) "Onlara bir iyilik gelince, 'Bu, bizim hakkımızdır.' derler; eger kendilerine bir kötülük ulaşırsa, Musa ve onunla beraber olanları ugursuz sayarlardı. Iyi bilin ki, onlara gelen ugursuzluk Allah katındandır; fakat onların çogu bunu bilmezler."

(A'râf, 131) Bu konuya temas eden başka ayetler de vardır. Kötülük bağlamına gelince; Kur'ân-ı Kerim, onu insanla ilintilen-dirirken insan nefsine isnat eder. Meselâ tefsirini sunduğumuz şu ayet, "Sana gelen iyilik Allah'tandır. Başına gelen kötülük ise kendindendir." (Nisâ, 79) ve diğer ayetler bunun birer örnekleridir:

"Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah birçogunu da affeder." (Şûra, 30), "Bir millet kendi durumlarını degiştirmedikçe Allah onların durumlarını degiştirmez." (Ra'd, 11) "Bu da, bir millet kendilerinde bulunanı (güzel ahlâk ve meziyetleri) degiştirmedikçe, Allah'ın onlara verdigi nimeti degiştirmeyeceginden... dolayıdır." (Enfâl, 53) Bu hususu vurgulayan daha birçok ayet örnek göste-

18 ............................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

rilebilir.

Bunu şöyle açıklamak mümkündür: Görüldüğü gibi önceki ayetler, kötü nitelikli felâketleri de tıpkı iyilikler gibi yaratılışları itibariyle güzel olgular kategorisine sokuyor. Dolayısıyla onların kötü olmalarının tek nedeni, bazı şeylerin doğalarıyla uyuşmamaları, bundan dolayı da onlar için zararlı olmaları kalıyor.

Sonuçta mesele şu noktaya dayanıyor: Yüce Allah, musibete duçar kalan ve zarara uğrayan bu olgular için gerektirdikleri ve doğaları gereği ilgi duydukları şeyler meydana getirmemiş, onlara yapmakta olduğu bağışı durdurmuştur. I?te bu bağışın durdurulması, zarara uğrayan olgular açısından musibet ve kötülük konumundadır.

Şu ayet, bu hususu son derece açık bir şekilde ortaya koymaktadır: "Allah'ın insanlara açtıgı herhangi bir rahmeti tutup hapseden olamaz (ona mâni olan bulunamaz). O'nun tuttugunu O'ndan sonra salıverecek de yoktur. O, üstündür, hikmet sahibidir." (Fâtır, 2)

Ardından yüce Allah, bağışın birinden alıkonmasının veya rahmetinin akışının artış ve eksilişinin karşı tarafın kapasitesine, üstesinden gelebilme yetkisine bağlı olduğunu açıklıyor. Nitekim örnekle anlattığı bir ayette şöyle buyuruyor: "Gökten su indirdi de vâdiler kendi ölçüsünce çaglayıp aktı." (Ra'd, 17) Bir başka ayette de buyuruyor ki: "Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri, bizim yanımızda olmasın ve biz onu ancak bilinen bir miktarda indiririz."

(Hicr, 21) Demek ki yüce Allah, karşı tarafın hakkettiği miktarda ve bildiği durumuna uygun olarak verir. "Hiç yaratan (yarattıgını) bilmez mi? O latiftir, her şeyden haberdardır." (Mülk, 14)

Bilindiği gibi nimet, azap, belâ ve rahatlık her şeyin özel durumuna göre belirginleşir. Yüce Allah bir ayette bu hususa şöyle işaret ediyor: "Herkesin yöneldigi bir yönü vardır." (Bakara, 148) Her şey kendine özgü yöne yönelir, kendi durumuna uygun hedefi, gayeyi ve amacı ister.

Bu noktada şöyle bir sezgiyi dile getirmek mümkündür: Bolluk, sıkıntı, nimet ve musibet, Kur'ân öğretisine göre, serbest irade ko-

Nisâ Sûresi 77-80 ............................................................. 19

şullarında yaşayan insan bağlamında, yine insanın iradesiyle ilintili olgulardır. Çünkü insan bir yol üzerindedir. Bu yolu iyi veya kötü katetmesine paralel olarak sonunda mutluluk veya mutsuzlukla karşılaşır. Bütün bunlar insanın serbest iradesinin müdahalesinin söz konusu olduğu olgulardır [ve yolu iyi veya kötü katetmenin insanın iradesine bağlı olduğu, inkâr edilmeyecek bir gerçektir].

Kur'ân-ı Kerim de bu sezgiyi onaylıyor ve şöyle buyuruyor: "Bu da, bir millet kendilerinde bulunanı (güzel ahlâk ve meziyetleri) degiştirmedikçe, Allah'ın da onlara verdigi nimeti degiştirmeyeceginden...

dolayıdır." (Enfâl, 53) Içlerinde besledikleri temiz niyetler ve yap-tıkları salih ameller, kendilerine özgü kılınan nimetlerin verilmesinde etkilidir. Fakat niyet ve tavırlarını değiştirince, yüce Allah da rahme-tinin akışını durdurmak suretiyle onlara yönelik fiilini değiştirir. Yüce Allah şöyle buyurur: "Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah birçoğunu da affeder." (Şûra, 30)

Buna göre, insanların işledikleri ameller, felâketlerin başlarına gelmesinde ve musibetlerin karşılarına çıkmasında etkili olurlar. Bunun yanında Allah, birçok kusurlarını da affeder [bunlardan dolayı karşılarına herhangi bir olumsuzluk çıkarmaz].

Yine yüce Allah, şöyle buyurmuştur: "Sana gelen iyilik Allah'- tandır. Başına gelen kötülük ise kendindendir..." (Nisâ, 79) Sakın ola ki aklına, yüce Allah'ın bu ayeti Peygamberine (s.a.a) vahyederken şu ifadelerde açıkladığı belirgin bir gerçeği unuttuğu şeklinde bir fikir gelmesin: "Allah her şeyin yaratıcısıdır." (Zümer, 62), "O (Allah) ki, yarattıgı her şeyi güzel yapmıştır." (Secde, 7) Şöyle ki bu ayetlerde yüce Allah, her şeyi kendisinin yarattığını ve yarattığı her şeyin, özü itibariyle güzel olduğunu vurguluyor. [Ama tefsirini yapmakta olduğumuz ayette insanın başına gelenlerin iyi ve kötü diye ikiye ayrıldığını; iyiliğin Allah'tan, kötülüğün de insanın kendi nefsinden olduğunu ifade ediyor ve bu iki ayette vurguladığı gerçeği, burada unutuyor sanki. Ancak sen böyle bir vehme asla kapılmamalısın.] Çünkü yüce Allah başka ayetlerde şöyle bu- 20 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

yuruyor: "Rabbin asla unutkan degildir." (Meryem, 64) "Rabbim ne yanılır, ne de unutur." (Tâhâ, 52)

Buna göre, "Sana gelen iyilik..." ifadesinin anlamı şöyledir: Senin karşına çıkan her iyilik -ki karşına çıkan her şey iyidir, güzeldir- Allah'tandır. Sana gelen her kötülük ise, amacına ve arzuna uygun olmamasından dolayı senin açından kötü olduğu için kötüdür.

Aslında onlar da özü itibariyle iyidirler, güzeldirler. Senin nefsin onları kötü seçimiyle üzerine çekti, onları çağırmış oldu. Dolayısıyla onlar da Allah'tandırlar. Allah, [senden kaynaklanan bir seçim ve irade olmaksızın] doğrudan sana kötülük veya zarar yöneltmekten münezzehtir.

Daha önce de vurguladığımız gibi, ayette özel olarak Peygamberimize (s.a.a) hitap ediliyorsa da, anlamı herkesi kuşatacak genelliğe sahiptir. Diğer bir ifadeyle, bu ayet de "Bu böyledir... Allah degiştirecek degildir." ve "Size gelen her musibet..." ayetleri gibi, bireysel hitabın yanı sıra, toplumsal hitabı da içerir niteliktedir. Çünkü toplum da bireyden ayrı olarak insanî bir organizmaya, iradeye ve seçme yeteneğine sahiptir.

Toplumun bir organik yapısı vardır. Toplumu oluşturan bireylerden öncekiler ve sonrakiler, bu yapı çerçevesinde yok olur, erirler;

geçmişte kalanlar ölüp gidince, sonradan gelenler öncekilerin, ölüler dirilerin kötülüklerinden sorumlu olurlar; onlardan dolayı sorguya çekilir, azaba çarptırılırlar. Hatta günah işlemeyen birey, günah işleyenlerin günahı karşılığı cezalandırılır vs. Oysa bu, tek tek bireylere uygulanan hükümler açısından hiçbir zaman doğru olmaz. Tefsirimizin ikinci cildinde "Ceza Açısından Amellerin Hükmü" nü incelerken, bu konuya ilişkin bazı açıklamalarda bulunduk.1

Nitekim Resulullah efendimiz (s.a.a) Uhud Savaşı sırasında yüzünden yara almış, mübarek dişleri kırılmıştı. Müslümanlar da birçok yaralar almışlardı. Hâlbuki o, günahtan ve yanılgıdan berî olan 1- [bkz. c.2, Bakara Suresi, ayet: 216-218.]

Nisâ Sûresi 77-80 ............................................................... 21

masum bir peygamberdir [ve böyle bir cezalara maruz kalması asla düşünülemez]. O hâlde, ona isabet eden şey, içinde bulunduğu topluma isnat edilirse -ki onlar Allah'ın ve Resulünün emrine muhalefet etmişlerdi- bu, içinde bulunduğu toplumun kendi elleriyle kazandığı şeylerden dolayı başına gelen bir kötülüktür. Şayet [tefsirini sunduğumuz ayetteki gibi] onun mübarek şahsına isnat edilirse, bu, Allah yolunda karşısına çıkan ilâhî bir sınama amaçlı musibet olur; insanları bilinçli olarak Allah'a davet etme onuru uğruna çekilen mihnet olur. Bu ise insanın derecesini yükselten bir nimetten başka bir şey değildir.

Aynı şekilde, Kur'ân'ın bakışına göre, -ki Kur'ân'ın bakışı haktan başka bir şey değildir- bir kavme isabet eden kötülüklerin kaynağı onların amelleridir. Yine onlara isabet eden iyiliklere gelince, onlar sadece yüce Allah'tandır.

Evet, burada iyilikleri bir açıdan insanlara nispet eden ayetler de vardır kuşkusuz. Meselâ: "O ülkelerin halkı inansalar ve (günahlardan) sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık." (A'râf, 96) "Sabrettikleri ve ayetlerimize kesinlikle inandıkları zaman, onların içinden, buyrugumuzla dogru yola ileten önderler tayin etmiştik." (Secde, 24) "Onları rahmetimizin içine aldık; dogrusu onlar iyi kimselerdendi." (Enbiyâ, 86) Bu anlamı içeren ayetlerin sayısı oldukça fazladır.

Ne var ki, yüce Allah Kur'ân'da yarattığı herhangi bir varlığın, kendisi için öngörülen bir amacı gerçekleştirmesinin, bir hayra ulaşmasının ancak Allah'ın muktedir kılması ve yol göstermesi ile mümkün olabileceğini vurgulamaktadır: "...Her şeye kendi (özel) yaratılışını veren, sonra da onu (o dogrultuda) hidayet eden Allah'tır." (Tâhâ, 50) "Eger Allah'ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse asla temiz bir hâle gelemezdi." (Nûr, 21) Bu iki ayetle ve bundan önce zikrettiğimiz ayetlerle, iyiliklerin yüce Allah'tan olması hususunda karşımıza yeni bir anlam çıkıyor. O da şu ki: Insan, ancak yüce Allah'ın sahip kılması ile, ona ulaştırması ile bir iyiliğe sahip olabilir. Demek ki bütün iyilikler Allah'ın, kötü-

22 .............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

lükler de insanındır. Böylece, "Sana gelen iyilik Allah'tandır. Başına gelen kötülük ise kendindendir..." ayetinin anlamı daha bir belirginlik kazanıyor.

Iyilikler Allah'tandır, çünkü her iyi O'nun tarafından yaratılmıştır.

Hilkat ve güzellik de ayrılmaz ikilidir. Yine iyilikler O'ndandır, çünkü hayırdırlar. Hayır ise, O'nun elindedir. Bir kimse ancak O'nun sahip kılmasıyla bir hayra sahip olabilir. Kötülükler ise ona nispet edilmezler. Çünkü kötü bir şey, kötülük bağlamında yaratılmış değildir.

Yüce Allah ise yaratır. Yaratma O'nun işidir. Kötülük, meselâ insanın Allah katından gelen bir rahmeti yitirmesidir; insanlar tarafından işlenen bir amelden dolayı, yüce Allah o rahmetin akışını durdurmuştur. Itaat ve günah anlamında iyilik ve kötülüğe gelince;

daha önce bu kitabın birinci cildinde, "Allah bir sivrisinegi... örnek göstermekten çekinmez." (Bakara, 26) ayetini tefsir ederken, bunların yüce Allah'a nispet edilişleri hakkında açıklamalarda bulunduk. Bu bağlamda tefsir kitaplarını inceleyecek olursanız, farklı sözler, değişik görüşler ve eğilimler göreceksiniz, sizi hayrete düşürecek problemlerle karşılaşacaksınız. Yaptığımız açıklamaların, Allah'ın kitabı üzerinde düşünenler için yeterli bir açıklıkta ve açıklayıcılıkta olmasını diliyoruz. Bir araştırmacı, bu konuyu incelerken, konunun fark-lı yönlerini birbirinden ayrı tutmak, Kur'ân'ın iyilik, kötülük, nimet, ceza gibi kavramlara getirdiği anlamları kavramak, toplumun ve bire-yin kişiliklerini ayrı ayrı değerlendirmek zorundadır.

Çünkü böyle yap-ması hâlinde, ifadelerin ana mesajını net bir şekilde algılayabilir.

AYETLERIN HADISLER IŞIĞINDA AÇIKLAMASI


ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, "Kendilerine elinizi savaştan çekin... denenleri görmedin mi?" ayetiyle ilgili olarak Nesai, Ibn-i Cerir, Ibn-i Ebi Hatem, Hakim -sahih olduğunu belirterek- ve Beyhaki kendi Süneninde Ikrime kanalıyla Ibn-i Abbas'ın şöyle dediğini rivayet ederler: "Abdurrahman b. Avf ve arkadaşları Resulullah'ın (s.a.a) yanına gelerek, 'Ey Allah'ın peygamberi, bizler

Nisâ Sûresi 77-80 ............................................................. 23

müşrikken onurlu, üstün idik; fakat iman edince alçaldık.' dediler.

Peygamberimiz (s.a.a) 'Ben affetmekle [savaştan el çekip eziyetleri hoş görmekle] emredildim. Sakın halkla savaşmayın.' Yüce Allah, onun Medine'ye gelmesini sağlayınca, savaşmasını emretti.

Bunun üzerine daha önce savaş isteyenler, bu sefer savaştan kaçındılar. Yüce Allah, onların çelişkili tavırlarına işaret eden şu ayeti indirdi: "Kendilerine, elinizi savaştan çekin... denenleri görmedin mi?"

Yine aynı eserde, Abd b. Hamid, Ibn-i Cerir ve Ibn-i Münzir Kata- de'den bu ayetle ilgili olarak şunları rivayet ederler: "Peygamberin (s.a.a) ashabı içinde bir grup vardı. Bunlar, hicretten önce Mekke'de oldukları sırada savaşmak için can atıyorlardı. Resulullah'a (s.a.a) gidip şöyle dediler: Bize izin ver ki, külünklerimizi alıp onlarla savaşalım. [Yani onlara kılıçsız bile galip gelebiliriz.]"

Katade daha sonra şöyle diyor: "Bize gelen bilgilere göre Abdur-rahman b. Avf da bunlar arasındaydı. Fakat Resulullah (s.a.a) onları bundan menederek, bana savaş emri verilmedi, buyurdu.

Ancak hicret gerçekleşip savaş emri verilince, bu adamlar bundan hoşnut olmadılar ve sizin duyduğunuz şeyleri yaptılar. Bunun üzerine yüce Allah şöyle buyurdu: "De ki, dünya geçimligi azdır, ahiretse sakınanlar için daha hayırlıdır ve size kıl payı kadar bile zulmedilmez."

Tefsir-ul Ayyâşî'de Safvan b. Yahya kanalıyla Imam Musa Kâzım'-dan (a.s) şöyle rivayet edilir: "Allah dedi ki: Ey Âdemoğlu, benim me-şiyetimle (irade ve dilememle) dileyebiliyor ve söyleyebiliyor oldun. Benim gücümle sana yüklediğim farzları yerine getirdin. Benim bahşettiğim nimetler sayesinde, kendinde bana karşı günah işleyecek gücü bulabildin. Sana gelen her iyilik Allah'tandır;

başına gelen her kötülük de kendindendir. Çünkü sana iyilik verme hususunda ben senden daha öncelikliyim ve sana kötülük verme noktasında, sen benden daha layıksın. Çünkü ben yaptığımdan dolayı sorgulanmam; ama insanlar sorgulanırlar." [c.1, s.258, h:200]

24 ........................................... El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

Ben derim ki: Tefsirimizin birinci cildinde, "Allah bir sivrisinegi...

örnek olarak göstermekten çekinmez." (Bakara, 26) ayetini açıklarken, bu rivayetin değişik bir ifade tarzına sahip bir diğer versiyonunu aktardık. Orada bununla ilgili düşüncelerimize de yer verdik. el-Kâfi adlı eserde, müellif kendi rivayet zinciriyle Abdurrahman b. Haccac'dan şöyle rivayet eder: "Imam Cafer Sadık'ın (a.s) yanında belâdan ve yüce Allah'ın müminlere özgü kıldığı belâ türlerinden söz edildi. Buyurdu ki: Resulullah'a (s.a.a), dünyada en şiddetli belâlara duçar olanlar kimlerdir? diye soruldu.

Buyurdu ki: Peygamberler. Sonra insanların içerisinden peygamberlere benzeyenler (evliyâullah), derecelerine göre sıralanırlar. Daha sonra müminler imanları ve amellerinin iyiliği oranında belâlara maruz kalırlar. Dolayısıyla kimin imanı sahih, ameli güzelse, karşılaştığı belâ da o oranda şiddetli olur. Imanı gevşek ve ameli zayıf olanın başına gelen belâ da o oranda cılız olur." [Usûl-ü Kâfi, c.2, s.252, h:2]

Ben derim ki: Ünlü rivayetlerden biri de Peygamber efendimizin (s.a.a) şu sözüdür: "Dünya müminin zindanı, kâfirin cennetidir." Aynı eserde, birkaç kanaldan Imam Sadık ve Imam Bâkır'dan (a.s) şöyle rivayet edilir: "Mümin [onun iman ve belâ hususundaki durumu] terazinin [iki] kefesi gibidir. Imanı arttıkça başına gelen belâlarda da artış olur." [Usûl-ü Kâfi, c.2, s.254, h:10]

Aynı eserde Imam Bâkır'ın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Yüce Allah mümine belâları armağan olarak gönderir, tıpkı gurbetteki bir insanın ailesine armağan göndermesi gibi. Bir doktorun hastaya zararlı şeyleri yasaklaması gibi, mümine dünyayı yasaklar." [Usûl-ü Kâfi, c.2, s.255, h:17]

Yine aynı eserde Imam Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilir: Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Yüce Allah'ın, malında ve bedeninde Allah için payı bulunmayan kuluna ihtiyacı yoktur." [Usûl-ü Kâfi, c.2, s.256, h:21]

Ilel-uş Şerayi adlı eserde, Imam Ali b. Hüseyin'den (a.s), o da

Nisâ Sûresi 77-80 ........................................................... 25

babası Imam Hüseyin'den (a.s) şöyle rivayet eder: Resulullah (s.a.a) buyurdu ki: "Mümin bir dağın başında bulunsa bile yüce Allah, sevaba nail olsun diye, eziyet edecek birini ona musallat eder." [c.1 s.44, h:2, Necef baskısı]

et-Temhis adlı eserde Imam Sadık'ın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Hiç günahı kalmayıncaya kadar, dertler ve gamlar mümine eşlik ederler."

Yine Imam Sadık'tan (a.s) şöyle rivayet edilir: "Müminin üzerinden kırk gün geçmez ki, kendisini üzen ve Rabbini hatırlatan bir olayla karşılaşmasın."

Nehc-ul Belâğa'da Imam Ali (a.s) şöyle der: "Beni bir dağ sevse, paramparça olur." Ve der ki: "Biz Ehlibeyt'i seven kimse, belâlara karşı kendine bir giysi hazırlasın." [Nehc-ül Belâğa, Kısa sözler: 111 ve 112.]

Ben derim ki: Ibn-i Ebi'l Hadîd Imamın bu sözünü şerh ederken şöyle der: Peygamber efendimizden (s.a.a) Hz. Ali'ye (a.s) hitaben şöyle buyurduğu nakledilir: "Seni ancak mümin sever. Ancak münafık sana buğzeder." Öte yandan Peygamberimizin (s.a.a), bir diğer hadiste de şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Belâlar, tepelerden aşağı akan sulardan daha çabuk mümine ulaşırlar." Bu iki önerme, doğru bir sonucu kaçınılmaz kılıyorlar: Evet, Hz. Ali'yi (a.s) bir dağ sevse, paramparça olur.1

Biliniz ki, bu anlama yönelik rivayetlerin sayısı oldukça kabarıktır, tümü de yaptığımız açıklamayı destekler niteliktedir.

ed-Dürr-ül Mensûr tefsirinde, Ibn-i Münzir ve Hatib, Ibn-i Ömer'- den şöyle rivayet ederler: "Bir grup ashapla birlikte Resulullah'ın (s.a.a) yanında bulunuyorduk. Buyurdu ki: 'Sizler! Bilmez misiniz ki, ben Allah tarafından size gönderilen bir elçiyim?' Ashap dedi ki:

'Evet.' Buyurdu ki: 'Bilmez misiniz ki, Allah kendi kitabında, bana itaat edenin Allah'a itaat etmiş olacağını içeren ayetler indirmiş-

---------------------

1- [Şerh-i Nehc-ul Belâğa, Ibn-i Ebi'l Hadîd, c.2, s.185, Beyrut baskısı.]

26 .............................................. El-Mîzân Fî Tefsîr-il Kur'ân – c.5

tir?' Dediler ki: 'Evet! Biz tanıklık ederiz ki, sana itaat etmek Allah- 'a itaat etmektir. Allah'a itaat etmenin bir gereği de sana itaat etmektir.' Buyurdu ki: Allah'a itaat etmenin bir gereği bana itaat etmeniz, bana itaat etmenizin bir gereği de imamlarınıza itaat etmenizdir.

Hatta eğer onlar oturarak namaz kılarlarsa, siz de top yekûn oturarak namaz kılın."

Ben derim ki: Peygamberimizin (s.a.a) "Hatta eğer onlar oturarak namaz kılarlarsa..." sözü, eksiksiz tâbi oluşu vurgulamaya yönelik kinayeli bir ifadedir.