İMAM HASAN'IN (A.S) BARIŞI
 


Ali'nin yanında toplandılar. Buyurdu ki: "Abdullah b. Halife'nin sözünü ettiği bu savaşların tümünde sizin komutanınız kimdi?" "Komutanımız Adiyy idi." dediler.

Abdullah b. Halife dedi ki: "Ey Emir'ül-Müminin! Onlara sorun; acaba Adiyy'in kendilerinin başkanı ve büyüğü olmasına razı değil midirler?" Hz. Ali (a.s) onlara sordu. Şu cevabı verdiler: "Niçin razı olmayalım!" Dedi ki: "Adiyy içinizde sancağı taşımaya en lâyık olan kimsedir.

Sancağı ona verin."[300] 51 yılında Ziyad memurlarını, onu Kûfe'de kendi adıyla bilinen (Adiyy Camii) camide yakalamaları için gönderdi. Onu camiden çıkarıp hapse attılar.

Şehirdeki bütün Yemenliler, Rabîa ve Mudar kabilelerinin mensupları Adiyy'in tutuklanmasına karşı tepki gösterdiler. İnsanlar Ziyad'ın yanına geldiler ve Adiyy hakkında onunla konuştular.

Peygamber'in (s.a.a) sahabesi olan bir kimseye karşı sergilediği bu muameleden dolayı onu eleştirdiler, kınadılar. Ziyad, Adiyy'den Abdullah b. Halife et-Tâî'yi kendisine getirmesini istedi. -Abdullah Hucr'un arkadaşlarındandı.

Ziyad'ın memurlarına (el-Hamrâ) karşı gelenlerden biriydi.- Adiyy bu öneriyi kabul etmedi. Sonunda Ziyad, Abdullah'ın Kûfe'den çıkmasına razı oldu.[301] Bir gün Adiyy Muaviye'yle karşılaştı. O, Muaviye'nin gözünde büyük ve heybetli biri görünürdü.

Onun fitne ortamlarındaki doğruluğunu sınamış, zorluklar esnasındaki isabetli kararlarını gözlemlemiş, geçmişindeki isabetli görüşlerini ve deneyimlerini görmüştü. Bu yüzden onunla konuşurken, öteden beri kendisine muhalif olan büyük insanlara karşı sergilediği özel tutumunu sergiledi ve onunla dikkatli bir konuşma yaptı. Sordu:

– Tarafa'lar neredeler ey Adiyy? (Tarafalar derken, Adiyy'in oğulları, Tariyf, Târif ve Tarafa'yı kastediyordu.)

– Sıffin Savaşı'nda Ali'nin safında savaşırken öldürüldüler.

– Ali sana karşı insaflı davranmamış; senin oğullarını ölüme gönderirken, kendi oğullarını korumuş.

– Asıl ben Ali'ye karşı insaflı davranmamışım; o öldürüldü, ben henüz hayattayım.

– Osman'ın kanından bir damla kalmıştır ki, Yemenli bir büyüğün kanından başkası onu temizlemez.


Adiyy şu karşılığı verdi:


– Allah'a yemin ederim ki, ey Muaviye! Senin düşmanlığını yerleştirdiğimiz kalplerimiz, hâlâ sinelerimizde çarpmaktadır. Eğer sen bir parmak kadar hile ve kandırma yolundan girişimde bulunursan, biz bir karış düşmanlık yolundan sana yöneliriz.

Şunu da bil ki, boğazımız kesilse ve canımız dudaklarımıza gelip dayansa bu durum, bizim için Ali hakkında söylenen kötü bir söz işitmekten daha kolay gelir.

Kılıcı öyle birine salla ki elinde kılıç olsun...

Bu sırada Muaviye hazır bulunanlara döndü ve şöyle dedi:

"Bunlar hikmetli sözlerdir; onları yazın..." Böylece Adiyy'in hamlesinden bu şekilde sıyrılmış oldu. Sonra tekrar Adiyy'e döndü ve onunla her konuda koyu bir sohbete daldı. Diyeceksin ki, az önceki sert ve kırıcı konuşmalar onların arasında geçmemişti.[302] Bir süre sonra:

– Bana Ali'yi anlat, dedi.

Adiyy:

– Mümkünse bu konuyu bir kenara bırak, dedi.

Muaviye:

– Hayır, vazgeçmiyorum, dedi.

Bunun üzerine Adiyy konuşmaya başladı ve Ali'yi şöyle

anlattı:

– Allah'a yemin ederim ki, Ali sonu olmayan bir varlık gibiydi. Güçlü bir adamdı. Daima doğru konuşan, dürüst biriydi. Adaletle, insafla hükmederdi. Çevresinden hikmet fışkırırdı.

Yaptıklarından ve sözlerinden ilim dökülürdü. Dünyadan ve dünyanın çekici süslerinden uzaklaşırdı. Geceleri yalnızlık köşesine çekilirdi. Allah'a yemin ederim ki, daima göz yaşı döker ve uzun düşüncelere dalardı.

Yalnız kalınca nefis muhasebesi yapardı. Geçmişine daima üzülür, hüzün duyardı. Giysi olarak kısa elbiseleri, yiyeceklerden de kuru ve sert yemekleri seçerdi. Aramızda bizden biri gibiydi. Ona bir soru sorduğumuzda cevap verirdi. Ona yöneldiğimiz zaman o da bize yaklaşırdı.

Onun bu kadar merhametli ve bize yakınlık göstermesine rağmen heybetinden onun yanında konuşacak gücü kendimizde bulamazdık. Azameti karşısında ona bakacak mecalimiz olmazdı. Tebessüm ettiği zaman inci misali dişleri görülürdü. Dindar insanlara büyük saygı gösterirdi. Güçsüzlerle dost olurdu.

Güçlüler onun kendilerine zulmetmesinden endişe etmezlerdi, zayıflar onun adaletinden ümitlerini kesmezlerdi. Yemin ederim ki, çok iyi hatırlıyorum; bir gece onu ibadet ettiği mihrabında gördüm. Gece karanlık perdesini her tarafa yaymış, yıldızların üzerini örtmüştü. Göz yaşları sakallarına

dökülüyordu. Yılan tarafından ısırılmış gibi kıvranıyordu, yürek yakacak şekilde inliyordu. Sesi şu anda kulağımda gibi: "Ey dünya! Bana yönelmiş, bana yüzünü mü gösteriyorsun! Benden başkasını aldat!

Henüz eline o fırsat geçmemiş ki, beni aldatasın! Seni üç talakla boşadım ki, bundan geri dönüş olmaz. Senin hayatın alçak ve değerin de azdır... ah! Azık az; yol uzun ve bir dost yoktur!.."

Muaviye'nin gözleri doldu. Elbisesinin yeniyle göz

yaşlarını sildi ve:

– Allah Ebu'l-Hasan'a rahmet etsin! dedi. Gerçekten dediğin gibiydi... Peki ona karşı sabrın nasıldı?

– Tıpkı, kucağında yavrusu boğazlanan bir annenin sabrı gibi. Göz yaşları kurumaz ve gözlerindeki yaşlar dinmez...


Muaviye sordu:


– Onu ne kadar anıyorsun?

– Zaman onu unutmama izin veriyor mu ki?[303]

Yazar: Adiyy b. Hatem, Muhtar b. Ebu Übeyde zamanında hicrî 68 tarihinde[304] 120 yaşında vefat etti. Onun ölümüyle birlikte, sadece meleklerde bulunan bir ruh, yalnız hikmet ehli olan kimselerde bulunan sağlam bir fikir ve ancak Allah'ın velilerinde bulunan gerçek bir iman bu cihandan ayrılmış oldu.

3- Sa'saa b. Sûhan


Önde gelen bir Arap lideriydi. Üstün bir soya mensup, faziletli bir öncüydü. Resulullah (s.a.a) zamanında Müslüman oldu. Ancak yaşı küçük olduğu için Peygamber'le hiç karşılaşmadı.

Ömer'in hilâfeti zamanında halifenin karşısına ağır bir problem çıktı. Halife bir konuşma yaptı ve bu problemle ilgili olarak insanların görüşlerini öğrenmeye çalıştı.

Henüz genç bir delikanlı olan Sa'saa yerinden kalktı, problemin üzerindeki perdeyi kaldırdı ve bu meseleyle ilgili doğru yolu gösterdi. Gerçekten onun dedikleri aynen uygulanarak problem aşıldı. Kısacası Kûfe'de ünlü bir adamdı.

Emir'ül-Müminin'in (a.s) yanında Cemel ve Sıffin Savaşları'na katıldı. el-İsabe[305] adlı eserde şöyle yazıyor: "Muğiyre (Kûfe valisi), Muaviye'nin emri doğrultusunda Sa'saa'yı Kûfe'den Cezire'ye veya Bahreyn'e sürdü.

Bazıları, onun İbn-i Kafan adasına sürüldüğünü... ve orada vefat ettiğini söylemişlerdir..." Muaviye, Sa'saa b. Sûhan'ı, Adiyy'i, Abdullah b. Kevvâ Yeşkurî'yi ve Hz. Ali'nin dostlarından ve Kureyş'in büyüklerinden bir grubu hapse attı. Bir gün onların bulunduğu zindana uğradı ve onlara dedi ki:

– Sizi Allah adına yemine veriyorum. Soracağım soruya doğru cevap verin. Benim nasıl bir halife olduğumu düşünüyorsunuz.

İbn-i Kevvâ şu karşılığı verdi:

– Eğer bizi yemine vermemiş olsaydın, senin bu soruna cevap vermeyecektik. Çünkü sen zalim bir kindarsın ve iyi kimseleri öldürmekten dolayı Allah'tan korkmazsın! Ama şimdi zorunlu olarak cevap vereceğiz.

Şu kadarını biliyoruz ki, senin geniş bir dünyan ve dar bir ahiretin var. Karanlıkları aydınlık gibi gösteriyor, aydınlığı da karanlık olarak nitelendiriyorsun.

Muaviye -belki de mevzuyu değiştirmek için- şöyle dedi:

– Yüce Allah hilâfete Şam ehli ile değer kazandırdı.Çünkü onlar haremin savunucularıdırlar.

Allah'ın koyduğu haramları terk ederler. Iraklılar gibi değildirler ki, Allah'ın koyduğu haramları hafife alsınlar; Allah'ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını da haram saysınlar.

Abdullah şöyle dedi:

– Ey Ebu Süfyan'ın oğlu! Her sözün bir cevabı var. Ama biz senin baskı ve zorbalığından endişe ediyoruz. Eğer bize konuşma özgürlüğünü verirsen, Allah'ın yolunda hiçbir kınayıcının kınamasından korkmayan, pişmanlık duymayan keskin dillerimizle Iraklıları savunuruz. Aksi takdirde Allah'ın emri gelinceye ve genişliğe çıkıncaya kadar sabrederiz.

Muaviye dedi ki:

– Allah'a yemin ederim ki, hiçbir zaman senin diline özgürlük vermeyeceğim.

Bu sırada Sa'saa söz aldı ve şöyle dedi:

– Sözünü söyledin, ey Ebu Süfyan'ın oğlu! Maksadını da anlattın. Söylemek istediğin her şeyi de söyledin. Ama gerçek senin söylediğin gibi değildir. Zorla hükümet koltuğuna oturan, insanlara karşı kibir ve gururla hareket eden, yalan ve aldatma gibi batıl yöntemlerle halka egemen olan bir kimse nasıl halife olabilir ki? Allah'a yemin ederim ki, sen Bedir Savaşı'nda ne bir darbe vurdun, ne de bir ok attın.

Bilâkis o savaşta tam da şu sözde ifade edilen duruma örnek oluşturdun: 'Olup bitenlere seyirci kaldın...'[306] Sen ve baban hem kervan (Ebu Süfyan kervanı), hem de sefer (Bedir'e giden Kureyş ordusu)[307] olayında da insanları

Resulullah'a (s.a.a) karşı kışkırtan kimselerdendiniz. Sen ve baban Resulullah'ın (s.a.a) azat ettiği savaş esirlerindendiniz. Azat edilmiş bir köleden halife olur mu? Muaviye bu sözlere cevap olarak sadece şunu söyleyebildi:

– Eğer Ebu Talib'in şu şiirini kendime şiar edinmiş olmasaydım, mutlaka sizi öldürürdüm:

"Onların cahilliklerine hilimle ve hoşgörüyle cevap verdim. / Güç yettiği hâlde birini affetmek, bir tür büyüklüktür..."

Bir başka seferinde Muaviye Sa'saa'ya sordu:

– İyiler ve fasıklar kimlerdir?

Sa'saa şu karşılığı verdi:

– Hileyi terk etmenin bir gereği de açık söz söylemektir. İmam Ali ve dostları iyilerin önderleridirler. Sen ve dostların da diğer grubu temsil ediyorsunuz.

Muaviye sordu:

– Şam halkı hakkında ne düşünüyorsun?

– İnsanlara karşı herkesten çok itaatkârdırlar; ama Allah'a karşı herkesten çok asidirler. Karşı konulmaz güce sahip Allah'ın emrine isyan ediyorlar; buna karşılık kötülerin kudret tezgahlarının tufeylisidirler. Kahrolsunlar. Yok olsunlar. Daima utanç içinde olsunlar; yüzleri kara olasıcalar!

Muaviye şöyle dedi:

– Allah'a yemin ederim ki, ey Sûhan'ın oğlu! Çoktan beri hayat kadehin dolmuştur; ancak Ebu Süfyan'ın oğlunun hilmi seni savunuyor.

Sa'saa şu karşılığı verdi:

Bu, Allah'ın emrine ve kudretine bağlıdır. Beni savunacak olan O'nun gücüdür. Kuşkusuz başıma her ne gelirse, ezelde ilâhî takdir olarak yazılmıştır.[308]

Mes'udî şöyle der:

"Sa'saa'nın başından ilginç maceralar geçmiştir. Ondan geriye son derece beliğ, açık, derin anlamlı, aynı zamanda veciz ve kısa sözler kalmıştır." "Sa'saa Emir'ül-Müminin'in (a.s) dostları arasında seçkin bir şahsiyete sahipti.

Emir'ül-Müminin onu 'güçlü ve usta hatip' olarak överdi. Sonraları Cahiz onu, insanların en düzgün ve en açık konuşanı olarak nitelendirmiştir." Barış anlaşmasından sonra Kûfe'ye gelen Muaviye, bir gün ona şöyle dedi:

– Allah'a yemin ederim ki, senin bu şekilde güven içinde dolaşmandan nefret ediyorum. O da şu karşılığı verdi:

– Allah'a yemin ederim ki, ben de seni bu unvanla (halife unvanıyla) çağırmaktan nefret ediyorum. Sonra onu halife diye selâmladı. Muaviye şöyle dedi:

– Eğer doğru söylüyorsan ve beni gerçekten halife olarak kabul ediyorsan, minbere çık ve Ali'ye lânet oku.

Sa'saa minbere çıktı. Allah'a hamdü sena ettikten sonra şöyle dedi: "Ey insanlar! Ben şu anda kötülüğü önüne almış, iyiliği ise arkasında bırakmış bir adamın yanından geliyorum.

Bu adam bana Ali'yi lânetlememi emretti. Haydi ona lânet okuyun. Allah'ın lâneti onun üzerine olsun."

Camide bulunanlar hep bir ağızdan "Amin." dediler.

Ardından Muaviye'nin yanına gitti ve olanları ona anlattı.

Muaviye dedi ki: "Allah'a yemin ederim ki, senin maksadın benden başkası değildir. Geri dön ve ona ismen lânet oku."

Sa'saa tekrar camiye döndü, minbere çıkıp şöyle dedi:

"Ey insanlar! Emir'ül-Müminin bana Ali'ye lânet okumamı emretti. Haydi ona lânet okuyun." Camide bulunanlar hep

bir ağızdan "Amin" dediler. Bu olay da Muaviye'ye aktarılınca şöyle dedi: "Allah'a yemin ederim ki, onun maksadı benden başkası değildir. Onu bu şehirden çıkarın. Benimle aynı şehirde bulunmasın." Bunun üzerine Sa'saa'yı Kûfe'den sürdüler.[309]

İbn-i Abdurabbih yazıyor:

"Bir gün Sa'saa Muaviye'nin yanına gitti. Amr b. As da Muaviye'nin yanında divanda oturuyordu. Sa'saa içeri girince Amr b. As şöyle dedi: 'Turabîciliğinin[310]

hatırına ona yer verin!' Sa'saa şöyle dedi: Ben turabîyim (aslım topraktır). Topraktan yaratıldım ve ona geri döneceğim. Yine ondan diriltileceğim.

Fakat sen ateşten bir kıvılcımsın." Iraklılardan oluşan bir heyet Muaviye'nin yanına geldi. Kûfelilerden oluşan grubun içinde Adiyy b. Hatem, Basra grubunun arasında da Ahnef b. Kays ve Sa'saa b. Sûhan da bulunuyordu.

Amr b. As Muaviye'ye şöyle dedi: "Bunlar dünya ehli ve Ali Şiîlerindendirler. Cemel ve Sıffin Savaşları'nda onun yanında savaştılar. Onlardan sakın!" Abdulkays Sa'saa b. Sûhan'ın o kadar çok macerası var ve bu maceralar o kadar çeşitlidir ki,

bunların tümünü anlatmak, kitabımızda esas aldığımız özetleme yöntemine uygun düşmez. Yukarıda bazı örnekler verdik ki, tarihten bazı sayfaları dikkatlere sunalım ve onun Muaviye'yle karşılaşmalarına ve Muaviye'nin ona karşı takındığı tavra ışık tutalım.


4-Abdullah b. Halife et-Tâî


Savaş meydanında ateş saçan bir kahraman... Uzeyb, kanlı Celûlâ, Nehavend, Şuşter ve Sıffin Savaşları'nda eşsiz kahramanlıklar sergilemişti. Öyle etkileyici bir hatipti ki, Sıffin Savaşı'nda Tayy kabilesine mensup bir adam, kabilenin sancağını taşımak hususunda Adiyy b. Hatem'le tartışınca, kesin ve etkileyici bir konuşma yapmış –bu konuşmaya daha önce yer verdik- ve tartışmaya son noktayı koymuştu.

Ayrıca Hucr ile omuz omuza Emir'ül-Müminin'i (a.s) cansiperane savunmuştu. Ziyad'ın "el-Hamrâ" grubundan oluşan askerleri ona saldırmıştı. O kendisini kahramanca savunmuş, kavminin ve kabilesinin yardımıyla onları yenilgiye uğratmıştı.

Onun takva sahibi ve iffetli kız kardeşi dışarı çıkmış ve şöyle feryat etmişti: "Ey Tayy kabilesinin erkekleri! Mızraklarınızı ve dillerinizi Abdullah b. Halife'ye veriyor musunuz?" Kabilenin erkekleri, bu kamçılayıcı söz üzerine askerlere saldırmış ve onları tarumar etmişlerdi.

Böylece Ziyad çaresiz kalmıştı. Sonra kabilenin büyüğü Adiyy b. Hatem'i zindana attı ve

kurtulması için Abdullah b. Halife'yi teslim etmesini şart koştu. Adiyy bu öneriyi kabul etmedi. Sonunda Ziyad Abdullah'ın Kûfe'yi terk etmesi şartıyla razı oldu.

Adiyy, Abdullah'a Kûfe'den çıkmasını önerdi ve serbest olarak Kûfe'ye dönmesi için çaba sarf edeceğine söz verdi. Abdullah Cebeleyn'e,[311] bir rivayete göre de San'a'ya gitti. Vatan özlemiyle dolu bir yürekle uzun zaman oralarda derbeder yaşadı.

Aradan bir süre geçince Adiyy'e bir mektup yazdı ve verdiği sözü tutmasını istedi. Olayları çok güzel tasvir eden güçlü bir şairdi. Birçok kasidesi ve beyitleri var. Bunları Adiyy'i eleştirmek maksadıyla yazmıştır.

Bu şiirlerde geçmişini, yaşadığı gurbeti ve şimdiki esareti ona hatırlatır. Ancak Adiyy verdiği sözü yerine getirme imkânını bulamadı. Abdullah ömrünün sonuna kadar sürgün edildiği yerde kaldı. Ziyad'ın ölümünden çok kısa bir süre önce öldü.

Allah'ın rahmeti onun üzerine olsun.[312]

MACERANIN SONU


Yukarıda işaret ettiğimiz olayların arasında, tarih kaynaklarında dikkat çekecek bir boşluk vardır. Mevcut tarih kaynakları, kotardıkları hikâyelerle bu boşlukları bir türlü kapatamamışlardır.

Buraya kadar Muaviye'nin kesin anlaşmalarla verdiği sözlere ne kadar bağlı kaldığını gördük. Gördük ki, anlaşmanın beş maddesi de yeminler verdiği, kesin sözlerle pekiştirdiği ve ahdettiği hâlde, anlaşmaya uygun bir şekilde uygulanmamıştır.

Ne hükümeti ele geçirdiği sırada söz verdiği gibi Allah'ın kitabına, Peygamber'in sünnetine ve lâyık halifelerin uygulamalarına göre hareket etti, ne kendisinden sonra halifenin belirlenmesini şûraya bıraktı, ne de hilâfeti gerçek sahibine tevdi etti. Aynı şekilde Hz.

Ali'ye yapılan çirkin küfürleri de durdurmadı. Hatta bu çirkin küfürlerin minberlerde yapılması geleneğini başlattı. Anlaşma gereğince verilmesi gereken haracı da vermedi. İmam Ali'nin taraftarları ve dostları da onun hain saldırılarından kurtulamadılar. Anlaşmadan sonra onlara karşı öyle cinayetler işledi ki, İslâm'dan önce dahi benzerlerine rastlanmamıştı.

Örneğin: İslâm döneminde ilk defe kılıçla kesilip şehirlerde teşhir edilen baş, İmam Ali dostlarınındı ve bu iş Muaviye'nin emriyle gerçekleşti. İslâm döneminde ilk defa diri diri mezara konulan kişi de bir Şiî'ydi ve bu cinayetin emrini de Muaviye vermişti. İslâm döneminde ilk defa hapse atılan kadın da bir İmam Ali dostuydu ve bu hükmü de Muaviye vermişti.

Elleri ayakları bağlı, savunmasız bir şekilde katledilen ilk şehitler de Şiîlerdi ve onların katili de Muaviye'ydi. Kısacası, Muaviye anlaşmanın bütün maddelerini ihlâl etti. Bütün sözlerini çiğnedi. Şaşırmamak elde değil, bütün

bu yaptıklarına rağmen İslâmî hilâfet iddiası da vardı! Anlaşmanın son maddesi ise, son derece titiz ve duyarlılıkla hazırlanmıştı. Halkın nazarında en ağır şart sayılıyordu.

Bu şartı çiğnemek açık bir şekilde Kur'ân'a ve Peygamber'e muhalefet anlamına gelirdi. Bu yüzden söz konusu madde bir süre ihanetten ve çiğnenmekten masun kaldı.

Sekiz yıl bu maddeyi gözetti. Ama sonunda bu

maddeden de sıkıldı. Bu gibi işleri yapmaya teşvik eden ve sürekli olarak kendisine vesveseler telkin eden Emevîlik karakteri sonunda galip geldi. Muaviye'nin Emevî olduğu kesinleşti. Tarihçilerin iddia ettikleri ve dilden dile dolaşan annesi Hind

ile ilgili söylentilerin asılsız olduğu ortaya çıktı. Artık Muaviye'nin Emevî soylu Ebu Süfyan'ın oğlu olduğuna kuşku kalmamıştı!

Ebu Süfyan'ın ve Hind'in oğlu da Kur'ân'ı dikkate alır mıydı?! Geçmişteki bütün cinayetlerini unutturan cinayeti nihayet gerçekleştirdi. İbn-i Abbas'ın deyimiyle Arapların ya da Ebu İshak Sebiî'nin deyimiyle insanlığın iki büklüm boyun eğdikleri süreç başlamış oldu. Barış anlaşmasının içerdiği maddelerden biri İmam Hasan'ın can güvenliğini öngörüyordu. Bu madde doğal

olarak diğer maddelerden daha çok ihanetten masun kalacaktı ve şartlar gereğince daha çok korunup gözetilecekti. Kılıçların kınına koyulmasından, savaş meydanının boşaltılmasından ve karşı taraf anlaşmaya bağlı kalacağına söz vermesinden sonra bu maddenin çiğnenmesi, Muaviye'nin hayatı boyunca işlediği cinayetlerin en büyüğüydü.

Ne Medine'de -İmam Hasan'ın (a.s) evinde-, ne Peygamber'in (s.a.a) ailesinde, ne Şiîler arasında, ne de akrabalık veya başka bir bağla İmam Hasan'la ilişkisi bulunan kimseler arasında Muaviye'nin dünyasının aleyhine sayılabilecek bir davranış sadır olmuş değildi. Şu hâlde bu hainliğin nedeni neydi ve hangi bahaneyle izah edilebilirdi?!

Hiçbir anlaşma metninde rastlanmayacak kadar ısrarla verilen onca söze, onca yemine ne oldu?... Acaba sözde Müslüman bazı aldanmış kimselerin Muaviye'nin oğlu Yezid'in Hüseyin'i katletmesini mazur göstermek için "Mağrur bir gençti, maymunlarla oynaşması aklını başından almıştı, şarap içtiği için o cinayeti işledi." şeklinde düzdükleri bahaneye ve gerekçeye benzer bir gerekçeyi Muaviye için de kurgulayabilir miyiz?

Muaviye'ye yakıştırdıkları tedbirlilik, olgunluk, uyanıklık gibi özellikleri ne yapacağız? Acaba bu niteliklerle İmam Hasan'ı katletme faciası birbiriyle bağdaştırılabilir mi? Aslında babanın işlediği bu korkunç cinayetti oğlu o dehşet verici cinayeti işlemeye sevk eden. Böylece babaoğul İslâm tarihinin en büyük cinayetini işlediler: İki cennet serverini öldürme cinayeti.

Peygamber'in (s.a.a) neslinin devam edeceği tek kanalı kesme faciası. Gerçekte bu cinayet, Peygamber'in tarihsel devamlılığını kesmeye yönelikti. Evet, bu iki katilin Peygamber'in halifesi adını taşıyor olmaları da ayrıca hayret vericidir!! Vah İslâm'ın hâline ki, Peygamber'inin halifeleri bu tıynette insanlardandı!!

Muaviye'nin dirayeti ve işbilirliği(!) adam öldürmede öyle özel yöntemler geliştirmesine yol açtı ki, ondan sonra oğlu Yezid babasıyla özdeşleşen bu özel cinayet yöntemini kullanmadı ve kendisi mağrur bir genç , babası da deneyimli, usta bir siyasetçi adıyla tarihteki yerlerini aldılar!! Kuşkusuz eğer Ebu Süfyan'ın ömrü vefa etseydi, soyu için öngördüğü ikbalin bu iki evlâdı aracılığıyla gerçekleştirilmiş olduğunu gönül rahatlığıyla seyredecekti.

Derken Muaviye Mervan b. Hakem'i,[313] İmam Hasan'ın eşlerinden biri olan Eş'as b. Kays el-Kindî'nin kızı Cu'de ile görüşüp İmam Hasan'ı zehirletmesini sağlamak üzere görevlendirdi. Cu'de'ye bu hizmetine karşılık Hasan'ın ölümünden sonra Yezid'le evlendirileceği vaat edildi ve peşin olarak da bin dirhem para verildi. Eş'as b. Kays Müslümanlığı kabul ettikten sonra utanç verici bir şekilde irtidat eden, sonra şartların zoruyla tekrar Müslüman olmak durumunda kalan ünlü münafıktır.

Cu'de de böylesine kirli bir kimsenin kızı olması hasebiyle, böylesine utanç verici bir görevi kabul etmeye herkesten daha hazır bir karaktere sahipti. İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Eş'as, Emir'ül-Müminin'in (Hz. Ali) kanına ortak oldu.

Kızı Hasan'ı zehirledi. Oğlu Muhammed'in eli de Hüseyin'in kanına bulaştı." Böylece Muaviye'nin amacı fiilen gerçekleşti. Bu eylemle birlikte ümmetin kaderi değişti. Mutsuzluk ve yozlaşma her tarafı kapladı.

Bizzat Muaviye'nin kendisi ve ondan sonra gelenler de kanlı eylemlerin ve intikamların hedefi hâline geldiler. Bu eylemle birlikte anlaşmanın son maddesi de Muaviye tarafından çiğnenmiş oldu. İmam Hüseyin (a.s) ömrünün son demlerinde onun hakkında şöyle demişti: "Kadehi doldu ve bütün arzularına kavuştu.

Allah'a yemin ederim ki sözlerini tutmadı, doğru konuşmadı."[314] Mervan'ın habercisi, Muaviye'ye İmam Hasan'ın zehirlenerek öldürülmesi plânının başarıyla gerçekleştiği haberini verdi ve şöyle dedi: "Hasan'a hayret ediyorum.

Rûme[315] suyuna karıştırılmış bal şerbetini içti ve can verdi."[316] Muaviye sevincini daha fazla gizleyemedi. O sırada yeşil sarayda bulunuyordu. Yüksek sesle tekbir getirdi.

Saray halkı da yüksek sesle tekbir getirdiler. Mescittekiler de tekbir sesini duyunca hep bir ağızdan; "Allahu ekber..." dediler. Karaza b. Amr b.

Nevfel b. Abdumenaf'ın kızı ve Muaviye'nin karısı Fahite odasından çıktı ve şöyle dedi: "Allah seni sevinçli kılsın, ey Emir'ül-Müminin! Ne haber aldın ki bu kadar seviniyorsun?" "Hasan b. Ali'nin ölüm haberini aldım." dedi.

Fahite; "İnna lillahi ve inna ileyhi raciûn..." dedi. Ağlayarak şunları söyledi: "Müslümanların serveri ve Peygamber'in (s.a.a) kızının oğlu dünyadan ayrıldı." Muaviye şöyle dedi: "Ne kadar yerinde ve doğru bir iş yaptın. O gerçekten senin söylediğin gibiydi.

Onun için ağlamaları daha yerindedir." İbn-i Kuteybe bu rivayete şu eklemeyi yapar: Muaviye Hasan'ın ölüm haberini alınca, sevinç gösterilerinde bulundu ve secdeye kapandı. Yanında bulunan kimseler de secdeye kapandılar. O sırada Şam'da bulunan Abdullah b. Abbas olup bitenleri haber alınca Muaviye'nin yanına gitti.

Oturunca Muaviye ona şöyle dedi: "Hasan b. Ali öldü, ey Abbasın oğlu!" İbn-i Abbas şöyle dedi: "Evet o öldü." Ardından birkaç kere; "İnna lillahi ve inna ileyhi raciûn" [=Biz Allah'tan geldik ve O'na döneceğiz.] dedi. Sonra şunları söyledi: "Duydum ki onun ölümünden dolayı sevinç gösterilerinde bulunmuşsun. Allah'a yemin ederim ki, onun bedeni senin kabrini doldurmayacak ve onun ölümü senin ömrünü

uzatmayacaktır. O senden daha iyi olduğu hâlde vefat etti. Bugün onun yasını tutuyorsak, bundan önce ondan daha büyük birinin yasını tutmuştuk. Onun dedesi Peygamber'in (s.a.a) yasını tutmuştuk.

Fakat Allah Peygamber'den sonra bizi teselli etti ve en güzel şekilde bizi onurlandırdı." Bunları söyledikten sonra İbn-i Abbas feryat etti ve mecliste bulunanlar da ağlamaya başladılar. Muaviye de ağladı. O, "Bugüne kadar bu kadar çok ağlayan göz görmemiştim." diyordu. Muaviye sordu: "Hasan kaç sene yaşadı?" İbn-i Abbas şu karşılığı verdi: "Hasan, bir kimsenin onun doğum tarihini bilmeyecek kadar büyüktür..." Ravi der ki: Muaviye bir süre sessiz kaldı, sonra şunları söyledi: "Ondan sonra kavmin büyüğü sensin.

İbn-i Abbas dedi ki: Allah, Ebu Abdullah Hüseyin'e ömür verdiği sürece , kavmin büyüğü ben değilim."[317] Yakubî, kendi tarih kitabında İmam Hasan'ın ölümü üzerine Kûfe'ye hâkim olan matem havasını, Şia'nın önde gelen isimlerinin Süleyman b. Surad'in evinde toplanmalarını ve etkili ve hüzünlü bir mektupla taziyelerini İmam Hüseyin'e bildirmelerini ayrıntılı olarak anlatır.[318] İmam Hasan'ın (a.s) ölüm haberi Basra'ya ulaştı. Basra valisi Ziyad b. Sümeyye idi. Bütün halk ağlıyordu.

Her taraftan ağlama ve inleme sesleri geliyordu. Ebu Bekre - Ziyad'ın ana bir kardeşi- hasta yatağındaydı. İnsanların uğultusunu duyunca şöyle dedi: "Allah onu daha büyük kötülüklerden kurtardı ve insanlar onun ölümüyle büyük bir hayrı ellerinden kaçırmış oldular. Allah Hasan'a rahmet etsin."[319] Kardeşi Muhammed b. Hanefiyye cansız bedeninin yanında ona ağıt yakıyordu:

"Allah sana rahmet etsin, ey Ebu Muhammed! Allah'a andolsun, gerçi hayatın aziz ve seçkindi, ölümün de yeterince ezici ve yıkıcıdır. Senin bedenine hayat veren ruha ne mutlu! Ne mutlu o bedene ki kefenin onu kucaklamaktadır..! Nasıl olmasın ki? Sen hidayetin çocuğusun, takva ehlinin yadigârı, Ashab-ı Kisâ'nın beşincisisin.

Hakikatin elinde terbiye gördün, İslâm'ın kucağında eğitildin. İman membaından süt emdin. Ne güzel bir hayat ve ne güzel bir ölüm! Allah'ın selâmı ve rahmeti üzerine olsun... Gerçi senin hayat anıların hatıramızdan silinmeyecektir ve senin iyi payından kuşku duymayacağız..."[320]

İmam Hasan'ın Muaviye tarafından zehirletildiğine ilişkin olarak tarihî kaynaklarda yer alan rivayetler, başka birtakım hadiselerde olduğu gibi mütevatir derecesine varmış sağlamlıkta ve kuşku kabul etmez düzeydedirler. Bu görüşü belirtenleri şu şekilde sıralayabiliriz: el-İstiab, el-İsabe, el-İrşad, Tezkiret'ul-Havas, Delail'ul-İmame[321] ve Makatil'ut- Talibiyyin adlı eserlerin yazarları. Şa'bî, Yakubî, İbn-i Sa'd (Tabakat adlı eserinde), Medainî, İbn-i Asakir, Vakıdî, İbn-i Esir,

Mes'udî, İbn-i Ebi'l-Hadid, Seyyid Murtaza (Tenzih'ul- Enbiya adlı eserde), Şeyh Tusî (el-Emali adlı eserde), Şerif Razî (şiir divanında), Hâkim (el-Müstedrek adlı eserde) gibi yazarları da gösterebiliriz. el-Bed'u ve'l-Hitam adlı eserin yazarı şunları yazıyor: "Hasan, hicrî 49 yılında vefat etti. Eş'as'ın kızı Cu'de ona zehir verdi. Bu zehiri de Muaviye ona göndermişti.

Bu hizmeti karşılığında oğlu Yezid'le evlendireceğini vaat etmişti. Fakat sonra bu sözünü tutmadı." İbn-i Sa'd, et-Tabakat adlı eserinde şöyle yazıyor: "Muaviye defalarca onu zehirledi..." Medainî diyor ki: "Hasan'a dört kere zehir verildi..." Hâkim el-Müstedrek adlı eserde şöyle yazıyor: "Hasan b.

Ali'ye defalarca zehir verildi. Her defasında kurtuldu. Fakat son olayda ciğeri

parçalandı ve öldü."[322] Yakubî şunları yazıyor: "Ölmek üzereyken kardeşi Hüseyin'e şunları söyledi: Kardeşim! Bu üçüncü ve son keredir ki bana zehir verildi. Hiçbiri bu son zehir kadar etkili değildi.

Bugün öleceğim. Dünyadan ayrıldığım zaman beni Resulullah'ın (s.a.a) yanında defnet. Çünkü hiç kimse benden daha fazla ona komşu olmaya lâyık değildir. Ama biri bu hususta sana karşı çıkarsa, bir tek damla kanın dahi dökülmesine meydan verme." İbn-i Abdulbirr yazıyor: Hüseyin kardeşi Hasan'ın yanına geldi. Hasan ona şöyle dedi: "Kardeşim! Bugüne kadar üç kere bana zehir verildi. Ama hiçbiri bu seferki kadar etkili

değildi. Şu anda ciğerim mahvolmuştur." Hüseyin sordu: "Kardeşim! Sana kim zehir verdi?" Dedi ki: "Niçin soruyorsun? Yoksa onlarla savaşmak mı istiyorsun? Onları Allah'a havale et!" Taberî,

Delail'ul-İmame[323] adlı eserde şöyle yazıyor: "Hasan'ın ölüm sesebi, Muaviye'nin onu yetmiş kere zehirlemesiydi. Bu girişimlerin hiçbirinde zehir etkisini gösterememişti. Sonunda bir adamını

Muhammed b. Eş'as b. Kays el-Kindî'nin kızı Cu'de'nin yanına gönderdi. Yirmi bin dinar, Kûfe'de on parça arazi verdi. Ayrıca Hasan'ın ölümünden sonra oğlu Yezit ile evlendireceğini vaat etti.

Kadın Hasan'ı un ve şekere karıştırılmış zehirli altın yongasıyla zehirledi." Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Geri dönerseniz, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya ve akrabalık bağlarını kesmeye dönmüş olmaz mısınız? İşte bunlar, Allah'ın kendilerini lânetlediği, sağır kıldığı ve gözlerini kör ettiği kimselerdir."


SON SÖZ



İMAM HASAN VE HÜSEYİN'İN KOŞULLARININ KARŞILAŞTIRMASI


Bazılarına göre, yükseklerde uçan ve bütün yüksekliklere tepeden bakan bir kartalı andıran heybetli, caydırıcı Haşimî ruh, İmam Hasan'ın (a.s) davranışlarından çok İmam Hüseyin'in (a.s) pratiğiyle örtüşmektedir. Bu, ilkel, yüzeysel, derinlik ve dikkatten uzak bir bakıştır. İmam Hasan (a.s) da başka olaylarda ve hayatının geri kalan sahnelerinde, heybetli ve yükseklerde uçan bir Haşimî

olarak belirginleşmiştir ki, bütün övünçlerde babasına ve kardeşine ortaktır. Bu üçlü, tarihin tanık olduğu ıslâhatçılara örnek oluşturmuşlardır. Bunların her birinin kendine özgü bir cihadı, özel bir misyonu ve görevi vardı. Bunlar da mevcut koşulların derinliklerinden, içinde bulundukları durumlarından kaynaklanıyordu.

Her biri gerek cihadın yöntemi, gerek heybet ve ululuk, gerek gasp edilmiş haklarının savunması açısından orijinal ve önceden benzeri olmayan pratikler geliştirmiştir.

İmam Hüseyin bulunduğu koşullarda şahadet şerbetini içmek ve İmam Hasan'ın bulunduğu koşullarda ana sermayeyi korumak amacıyla barış imzalamak, mektebin ebedî kılınmasına ve karşı tarafın tarih önünde mahkûm edilmesine dönük iki farklı yöntemdi.

Ve bunlar kendi koşullarında tek mantıklı ve rasyonel çözümlerdi. Bunları belirleyen de her iki bağlamda karşılaşılan problemlerin farklılığıydı. Dolayısıyla bu yöntemleri uygulamak kaçınılmazdı ve başka da çözüm yolu yoktu. Bu yöntemlerin her biri, kendi koşullarında Allah'a yaklaşmanın en iyi yolu ve Allah'ın emirlerini uygulamanın en seçkin metoduydu.

Ancak dünyevî perspektiften bakıldığında bu yöntemlerle birlikte mahrumiyetten başka bir şeyin görülmeyeceği de kuşku götürmez bir gerçektir. İlkeler ve değerler bazında baktığımızda ise, bu yöntemlerin her birinin kesin birer zafer olarak tarih sahnesinde belirginleştiklerini görürüz.

Tarihin sahnesinde parlayan bu zaferleri görmezsek, bu yöntemleri uygulandıkları zamanlar bağlamında mahrumiyet ve zahirî iktidarı elden kaçırmak olarak algılamamız normaldir.
Bu iki fedakârlık; İmam Hüseyin'in (a.s) canını kurban etmesi ve İmam Hasan'ın egemenlik ve iktidarı feda etmesi, dinî önderlerin davaları uğruna yaptıkları fedakârlıkların en son noktasını oluşturmaktadır.

Her iki kardeşin dönemlerinde egemen olan güç, gelişmeleri belirleyen tek etkendi. Bu bakımdan dostlar ve yardımcılar açısından olduğu kadar, düşmanlar ve muhalifler açısından da özel koşulların belirginleşmesini sağlamıştı.

Diğer bir ifadeyle; her dönemin hâkim gücünün oluşturduğu objektif koşullar, diğerinden tamamen farklılık arz ediyordu. Doğal olarak koşulların farklılığı, cihat yöntemlerinin farklılığını, bu da sürecin sonunun farklılığını gerektirecektir.



İKİ İMAMIN DOSTLAR VE YARDIMCILAR AÇISINDAN FARKLILIĞI


Kûfeli dostların ihaneti, İmam Hüseyin (a.s) bağlamında, tarihî heybet ve başarıya ulaşmasının bir adımı niteliğindeydi. Ama aynı topluluğun İmam Hasan (a.s) bağlamında -Medain ve Meskin'de- ihanet etmeleri, ölümcül bir darbeydi. Nitekim İmam Hasan'ın ordusunun saflarının dağılmasına neden olmuş ve İmam Hasan'ın cihat etme imkânını ortadan kaldırmıştı.

Açıklamak gerekirse: Kûfelilerin İmam Hüseyin'e (a.s) verdikleri sözü tutmamaları, biati geçersiz saymaları, İmam'ın cihada hazırlanmasından önce gerçekleşen bir olaydı. Bu yüzden İmam Hüseyin'in (a.s) küçük ama yek vücut ordusu, o sırada savaşmaya psikolojikmen hazırdı.

Bir ordunun saflarının çözülmesine neden olacak her türlü şaibeden uzaktı; büyük hedef ve idealleri olan bir imamın etrafında toplanan "fedakâr ordu"nun tam bir mücessem örneğini oluşturuyordu.


Buna karşılık İmam Hasan (a.s) hareketi bağlamında, onun askerî bir başarıdan yana ümitsiz olmasının en büyük etkeni, bizzat üçte ikisi savaş meydanından çekilmiş, Muaviye'nin desiseleri sonucu safları bozulmuş, İmam Hasan'ın cephesini hercumerc ederek isyanlara kaynaklık eden ordusunun kendisiydi.

Bundan dolayı şunu rahatlıkla kabul edebiliriz: İmam Hasan'a biat edip, mücahit askerler olarak onun ordugâhında toplanan, sonra da biatlerini bozarak düşman saflarına katılan veya imamlarına baş kaldıran kimseler, kardeşi İmam Hüseyin'le daha karşılaşmadan biatlerini bozan kimselerden daha kötü ve daha tehlikeli kimselerdir.

Dolayısıyla İmam Hüseyin (a.s), Kûfe hadiseleri çerçevesinde denenen, iyileriyle kötüleri kalın çizgilerle birbirinden ayrılan dostlarının yaşadıkları pratikten hareketle, bir ordu oluşturmuştu ki, bu ordu sayı olarak ordu bile sayılmayacak bir küçüklüğe sahip olmasına karşın, ihlâs ve samimiyet açısından tarihin tanık olduğu en seçkin ordulardan biriydi.

Oysa İmam Hasan'ın (a.s), samimî ve ihlâslı Şiî'ler arasında dahi her bakımdan güvenebileceği dostlar bulmak şöyle dursun, önceki bölümlerde de işaret edildiği gibi, ordusunun saflarında meydana gelen bozgundan sonra, mücadeleyi savaş alanında sürdürmesinin imkânı kalmamıştı. İki kardeşin dostları arasında mevcut bulunan bu farklılıktan daha büyük ve etkili bir fark olabilir mi?



İKİ İMAMIN DÜŞMAN AÇISINDAN ÖZEL DURUMLARI


İmam Hasan'ın düşmanı Muaviye, İmam Hüseyin'in düşmanı da Yezid idi... Baba ile oğul arasındaki fark tarihte, ğul; ahmak ve bön, baba ise zeki ve uyanık olarak gösterilir. Bazıları ise babanın deha derecesinde zeki olduğunu söylemişlerdir. Bu iki düşmanın İmam Hasan ve İmam Hüseyin'e yönelik husumetleri, o zamanın koşullarının doğurduğu bir olgu değildi.

Bu, Haşimoğulları'yla Ümeyyeoğulları arasındaki tarihî ve uzun geçmişi olan husumetin bir uzantısıydı. Husumetin ilk ortaya çıktığı günden beri, Ümeyyeoğulları'nın Haşimoğulları'na denk, onlarla aynı ağırlıkta oldukları bir tek gün dahi olmamıştır.

Ümeyyeoğulları Haşimoğulları karşısında her zaman, güçlü ve önemli bir rakip karşısında hakir, basit ve amansız husumet güden bir düşman konumunda idiler.

Bu durum, Emevîlerin adlarının Haşimîlerle beraber, önce insanların dilinde, sonra tarihçilerin kaleminde ve gözlemcilerin zihinlerinde anılmasına neden olmuştur. Yoksa heva ve heveslerin azgınlığını ideallerin faziletiyle, en çirkef nesebi, Kur'ân'ın tanıklığıyla en güzel ve tertemiz bir soyla mukayese etmenin imkânı var mıdır? Şehvetperestliğin, güç ve iktidar hırsının,

bencilliğin ve günahın mücessem timsali olanlarla, üstün ahlâkın, tertemiz soyun, aklî ve ahlâkî melekelerin somut örnekleriyle aynı kefeye koymak caiz olabilir mi? Kısacası, insanlık düşüncesini yüksek düzeylere ulaştıran, insanlık yeteneklerine sonsuz birikimler

kazandıran öğretmenlerle, yani Haşimoğulları'yla, onların tam zıddını temsil eden Ümeyyeoğulları'nı aynı kefeye koymak caiz değildir. Bunlar nerde, öbürleri nerde?! İmam Hasan'ın (a.s), tarihî düşmanı Muaviye b. Ebu Süfyan b. Harb ile giriştiği mücadelenin sonu bağlamında sezdiği akıbet, bu süreçte kendi geleceği ile ilgili tahminleri tamamen makul ve realiteye uygundu. Bu savaşı fiilî olarak sürdürmek İslâm'a en büyük darbenin vurulmasıyla sonuçlanırdı ve son olarak da gerçek İslâmî değerleri taşıyan son fert de ortadan kaldırılıncaya kadar bir katliam gerçekleştirilirdi.

Çünkü Muaviye gibi Hz. Ali'nin ve Alevî düşünce sisteminin en belirgin düşmanının, bu gibi eylemleri gerçekleştirmede büyük bir kabiliyete, akıllara durgunluk veren bir yeteneğe sahip olduğunu biliyoruz.

Önceki bölümlerde bu hususla ilgili yeterli açıklamalara yer verdik. İmam Hüseyin (a.s) açısından bu ölümcül ihtimalin bertaraf edilmesi için, düşmanının nasıl bir bolluk içinde ve nasıl bir eğitimle yetiştiğini hatırlaması yeterliydi.

O, problemleri çözebilme veya muhalefet dalgalarını diplomatik girişimlerle halledebilme kabiliyetinden yoksundu. Onun için tek önemli şey, ne pahasına olursa olsun güç ve iktidarın elinde olmasıydı. Değerlere gelince, Hz. Hüseyin'in düşmanının değerler karşısındaki konumu, tıpkı şair Ahtal'in (Beyhakî'nin rivayetine göre) yüzüne karşı söylediği şu şiirde tasvir edildiği gibiydi:

"Doğrusu senin dinin eşeğin dini gibidir. Daha doğrusu, sen Hürmüz'den daha kâfirsin." Bu öngörü bağlamında zikredilmesi gereken bir husus daha var. İmam Hüseyin'in (a.s) mücadelesine esas kıldığı yöntemi gerektiren son derece güçlü ve göz ardı edilemez bir etken vardı.

Şöyle ki: Kûfe'nin ve çevresindeki yerleşim birimlerinin her tarafında, her köşe ve bucağında Şiîler tehdit altındaydılar. Ehlibeyt mektebinin taşıyıcıları konumundaki büyük Şiî şahsiyetleri -ki, bu mektebi ve bu ağır emaneti gelecek nesillere aktarmak için bir hazine gibi koruyorlardı- kuyuların karanlık diplerinde, sürgünlerde ve mağaralarda dağılmış hâldeydiler.

Bu durum İmam Hüseyin'i, amaçladığı hedefe götürecek yolda çok rahat bir şekilde, mektebin geleceğinden yana endişe duymadan, büyük bir özgüven ve kararlılıkla mücadelesinde esas aldığı yöntemle hiç tereddüt etmeden adım atmasını sağladı.

Buna karşılık İmam Hasan (a.s) kendisinin şehit olmasından sonra bu mesajın, bu mektebin devam edeceğinden emin değildi. Çünkü Muaviye'nin entrikalarıyla bu mesajın ortadan kalkması işten bile değildi. Bilâhare İmam Hüseyin (a.s) Muaviye'nin güvenli

bölgelere saldırmak gibi hatalarından, barış anlaşmasının maddeleri karşısında sergilediği tavırlarından, İmam Hasan'ı (a.s) zehirlemesinden, oğlu Yezid için biat almasından ve işlediği daha bir sürü yanlışlıktan büyük ölçüde istifade etti ve bunları, kamuoyunda Emevî aleyhine olan kıyamın İslâmî ölçülere uyumunu daha da netleştirdi, kıyamın asalet ve gücünü artırdı.

Bunun yanında "Muaviye'nin halefinin", şarap içen, maymunlarla oynaşan ve türlü günahlar içeren bu gencin davranışları da mücadelesinin esasını oluşturan yöntemi benimsemesinin önemli gerekçesiydi. Bunlar İmam Hüseyin'i amacına ulaştıran etkenlerdi ve düşünsel olarak mesajını pekiştirici unsurlardı.

İmam Hüseyin'in (a.s) gerek düşmanları açısından konumu, gerekse dostları açısından konumu, kıyamını gerçekleştirmesine, mesajını iletmesine, o parlak zaferi yaratmasına ve Allah huzuruna muzaffer olarak çıkmasına, tarihin yargısından da yüzünün akıyla çıkmasına yardım etti. Buna karşılık İmam Hasan'ın (a.s) konumu -daha önce de zikrettiğimiz gibi dostları bağlamındaki konumu- şahadet yolunu kapatıcı nitelikteydi.

Düşmanlarının durumu ise, onlara karşı fiilî savaşı yürütmesi, mektebin ve ilâhî mesajın yok edilmesini doğuracak nitelikteydi. Bu yüzden fiilî mücadele vermesinin imkânı yoktu. Bu yüzden, cihat metodunu değiştirmesi gerektiğini fark etti; savaş sahnesini barış yoluyla süslemesi gerektiğini anladı.

İmam Hasan'ın (a.s) barış anlaşmasına koyduğu patlamaya hazır birer bomba niteliğindeki maddeler –yani Muaviye'nin vaatleri- Muaviye'nin, tâbilerinin ve düşüncesini paylaşan kimselerin feci şekilde mahkûm olmalarına ve utanç verici bir duruma düşmelerine vesile oldu. Bu açıklamadan sonra, doğrusu bu kardeşlerden hangisinin

-Allah'ın selâmı ve rahmeti onların üzerine olsun cihat metodunun hedefe ulaşmak bakımından daha etkili, daha ileri götürücü ve düşman açısından daha ölümcül, daha keskin ve daha yıkıcı olduğunu belirlemekte güçlük çekiyoruz.

Şu da artık herkesin bildiği bir gerçektir ki, tarihte, İmam Hasan'ın barış anlaşması aracılığıyla yürürlüğe koyduğu stratejiden sonra Ümeyyeoğulları'nın başına gelen bütün felâketler, yaşadıkları bütün bedbahtlıklar İmam Hasan'ın (a.s) yürürlüğe koyduğu stratejinin, aldığı yaratıcı tedbirlerin sonucuydu.

Şayet, bu başarılı plân -ki objektif koşulları başarılı olmasını, düşmanların objektif koşulları da bilerek veya bilmeyerek bu plânın başarılı olmasına yardımcı olmalarını gerektiriyordu- olmasaydı, Emevîler için birer felâkete dönüşen bu olayların hiçbiri bu şekilde meydana gelmiş olmayacaktı.



Dipnotlar

------------------------------------

[300]- Taberî, c.6, s.5

[301]- el-Kâmil, İbn-i Esir, c.3, s.189

[302]- Mes'udî Tarihi, İbn-i Esir Haşiyesi, c.6, s.65

[303]- el-Mehasin-u ve'l-Mesavi, Beyhakî, c.1, s.33

[304]- Tarih'ul-Kûfe, s.388; el-İsabe, c.4, s.119

[305]- el-İsabe, c.1, s.23

[306]- Bu ifadenin orijinali bir darbımesel olup, "O gün hiçbir şey yapmadın." anlamındadır. Ya da şu anlamı ifade etmektedir: "O gün mertçe savaşacağına, hile ve hıyanet yolunu tuttun ve tıpkı bugün hükümete geldiğin gibi davrandın."

Bu kitabı tercüme ederken imkânsızlıklardan dolayı, bu deyimin anlamını daha güzel algılayabileceğimiz bir kaynağa ulaşamadık. Arapça'yı iyi bilen bazı değerli kimselere de müracaat ettik, yine de ifadedeki kapalılığı gideremedik. (A. Hameneî)

[307]- Ebu Süfyan'ın önderliğinde Mekke'ye dönen Kureyş kervanı. Bu kervan Mekke'ye gelirken Bedir yakınlarında Müslümanlar tarafından hedef seçilmişti. Bu haberi alan Mekkeliler, kervanı korumak üzere bir ordu gönderdiler. Bu ordu, kervanı korumak amacıyla Mekke'den yola çıktı ve Bedir'de Müslümanların elinden

ağır bir hezimet aldı. (A. Hameneî)

[308]- Muruc'uz-Zeheb, İbn-i Esir haşiyesinde, c.6, s.117

[309]- Sefinet'ul-Bihar, c.1, s.31

[310]- Yani Ebu Turab'a olan dostluğunun hatırına. Ebu Turab Hz. Ali'nin (a.s) lakabıydı.

[311]- Tayy kabilesinin yaşadığı Eca ve Selma isimli iki dağ. Bu iki dağın Fedek'e uzaklığı bir gün, Hayber'e uzaklığı beş gece ve Medine'ye uzaklığı ise üç menzil kadardır.

[312]- Bk. Taberî Tarihi, c.6, s.5 ve 157-160

[313]- Mes'udî, İbn-i Esir haşiyesisi, c.5, s.198'de, Beyhakî c.1, s.64'te İmam Hasan'ın Cemel Savaşı'nda esir düşen veya Basra'da bir kadının evinde saklanan Mervan'ın canını kurtarmak için nasıl uğraştığı anlatılmaktadır. Şerif Razî Nehc'ül-Belâğa, c.1, s.121'de şunları söylüyor:

"Anlatıldığına göre Cemel Savaşı'nda Mervan b. Hakem esir düşer. İmam Hasan ve İmam Hüseyin (a.s) Emir'ül-Müminin'in (a.s) yanında onun için şefaatçilik ederler ve İmam Ali de onu serbest bırakır. İmam Hasan ve İmam Hüseyin derler ki:

'Mervan sana biat etmek istiyor, ey Emir'ül-Müminin!' İmam Ali şöyle der: Osman'ın öldürülmesinden sonra bana biat etmemiş miydi? Benim onun biatına ihtiyacım yok. Onun eli Yahudi elidir.

(Araplar ihanet eden elleri ve düzenbaz insanları Yahudi eli olarak nitelendirirler.) Şimdi biat eder, biraz sonra biatine ihanet eder. Haberiniz olsun, o bir zaman iktidara gelecektir. Ama bir köpeğin burnunu yalaması kadar kısa sürecek egemenliği.

O dört koyunun babasıdır. Bu ümmet onun ve oğullarının sebeb oldukları kanlı bir gün görecektir." Yazar: Mervan, İmam Hasan'ın kendisini kurtarmak için sarfettiği çabanın karşılığını, Muaviye ile Cu'de arasında aracılık yapmak şeklinde verdi. Zaten bu karakterden de bu beklenirdi.

[314]- Mes'udî Tarihi, İbn-i Esir Haşiyesi, c.6, s.55-56

[315]- Medine yakınlarında bir kuyu

[316]- İbn-i Abdulbirr

[317]- İbn-i Kuteybe (ölm: 276), s.159-160. Buna benzer açıklamaları Yakubî ve Taberî de nakletmişlerdir.

[318]- c.2, s.203

[319]- Şerh-u Nehc'il Belâğa, İbn-i Ebi'l-Hadid, c.4, s.4

[320]- Yakubî, c.2, s.200; Mes'udî, İbn-i Esir Haşiyesi, c.6, s.57. Bu son kaynakta bir iki küçük kelime farklılığı vardır.

[321]- Taberî'nin eseri.

[322]- el-Müstedrek, c.6, s.5, Paris baskısı

[323]- Delail'ul-İmame, s.61