İMAM HASAN'IN (A.S) BARIŞI
 


Buna rağmen sizler evlerinizin bir köşesinde oturmuş ve düşmanlarınızdan emir alıyordunuz." Bu rivayet, kısa da olsa şaşırtıcı ve korkunç bir manzarayı gözler önüne sermektedir.

Daha önce yer verdiğimiz gibi kendisinden naklettiğimiz Mes'udî, rivayetinde bu konuyla ilgili yalnızca çok kısa bir bölüm rivayet etmiştir. Fakat Medâinî (ölm: 225 h.) ve Süleym b. Kays (ölm: 70 h.) ise her biri bu dehşet verici korkunç olayların hepsini detaylarıyla belgelendirmişlerdir. Süleym b. Kays, Muaviye döneminde yaşamış ondan on yıl sonra ise vefat etmiştir.

Kendisi yukarıda belirttiğimiz olayları, yaşanan baskı ve zulümlerin canlı şahidi olarak aktarmıştır. Acaba bundan daha iyi bir şahit olabilir mi? Bu sebepten dolayı onun anlattıkları tercih bakımından diğerlerine oranla özel bir önceliğe sahiptir. Bunun yanı sıra Medâinî'nin beyan ettikleri ile Süleym b. Kays'ın söyledikleri arasında fazla bir farklılık görünmemektedir.

(Medainî) şöyle yazmaktadır: Muaviye hilâfette iken, yani Hz. Ali'nin (a.s) şahadeti ve İmam Hasan (a.s) ile barış anlaşması yaptıktan sonra hacca gitti.

Medine halkının yanı sıra ensarın büyüklerinden olan Süleym b. Kays, İbn-i Sa'd, Muaviye'yi karşılamaya gitti. Muaviye ve Kays arasında birtakım şeyler konuşuldu ve söz dönüp dolaşıp hilâfet meselesine geldiğinde Kays şöyle dedi: "Allah'a andolsun ki, Ali ve evlâtları varken ensar, Arap ve Acemden hiç kimsenin hilâfet

hakkı yoktur." Duymuş olduğu bu söz üzerine çok sinirlenen Muaviye, emrindeki valilere şu fermanı gönderdi: "Biliniz ki, bundan böyle Ali ve soyunun hadislerini rivayet edip yazanlar, emniyet ve güven içinde yaşamamalıdırlar.

" O günden sonra hatipler bulundukları her ortamda, bütün vaazlarında, Hz. Ali ve evlâtlarının adını kötülükle andılar, onları yerip lânetlediler. Sonra Muvaviye bir grup Kureyşlinin yanından geçerken orada bulunan Abdullah b. Abbas dışında hepsi ayağa kalkıp saygı gösterisinde bulundular. Bu durum karşısında Muaviye şöyle dedi:

– Ey Abbasoğlu! Senin diğer arkadaşların gibi ayağa kalkmana mani olan şey, Sıffin Savaşı'ndan dolayı bana duyduğun kinden başka bir şey değildir. Ey Abbas oğlu! Amcamın oğlu Osman mazlum bir

şekilde öldürüldü. İbn-i Abbas şöyle dedi:

– Ömer b. Hattab da mazlumca öldürüldü.


Öyleyse hükümeti onun vârislerine ver. İşte bu onun oğludur.


– Muaviye: – Ömer'i kâfir birisi öldürdü.

– İbn-i Abbas:

– Öyleyse Osman'ı kim öldürdü? – Müslümanlar! – Bu senin delilini daha iyi çürütür. Çünkü onu Müslümanlar öldürmüş ve öylece bırakmışlarsa, bu, onların doğru yaptıklarını gösterir.

– Biz tüm nahiyelere Ali ve soyunun övülmesini yasaklayan bir ferman gönderdik. Diline sahip ol İbn- i Abbas!

– Bize Kur'ân okumayı mı yasaklıyorsun? – Hayır. – Öyleyse Kur'ân yorumunu yasaklamaktasın. Öyle mi?

– Evet.

– O zaman Kur'ân okuyup Allah'ın ne demek istediğini sormayalım mı?

– Evet.

– Acaba Kur'ân'ı okumak mı, yoksa ona amel etmek mi daha elzemdir?

– Amel daha elzemdir.

– O zaman Allah'ın söylediklerini bilmeden O'nun için nasıl amel edebiliriz?

– Kur'ân'ın manasını sen ve soydaşlarına göre tefsir etmeyen birilerinden sor.

– Kur'ân benim soyuma nazil olduğu hâlde, onun

yorumunu Ebu Süfyan ve Ebu Muayt'ın soyuna mı mı sormamı bekliyorsun?

– Kur'ân'ı okuyun fakat Allah'ın sizin hakkınızda indirdiği ve Allah Resulü'nün bu konuda söylediklerini rivayet etmeyin. Başka şeyler rivayet edin!

– Allah şöyle buyurmaktadır: "Onlar, Allah'ın nurunu ağızları ile söndürmek istiyorlar; fakat kâfirler istemeseler de Allah nurunu

tamamlayacaktır."

– Muaviye şöyle dedi:

– Ey Abbas'ın oğlu! Kendini intikam almamdan koru ve benim aleyhime konuşmaktan sakın! Ama mutlaka bir şey söylemek istiyorsan, gizlice söyle ki başkaları onu duymasın.

Sonra Muaviye sarayına döndü. Belâ ve musibetler her yerde Şiîlerin üzerine yağmur gibi yağmaya başladı. Tüm şehirler arasında en ağır baskıyı Kûfe yaşıyordu.

Zira bu şehirdeki Şiîlerin sayısı bir hayli fazla idi. Ziyad b. Ebih'i iş başına getirip Irakeyn'i (Basra ve Kûfe) ona emanet etti ve o da Şiîleri sorguya çekmekte ve takibe almaktaydı. Kendisi de bu şehirden biri olduğundan dolayı Şiîleri iyi tanıyordu. Bu yüzden Şiîler herhangi bir taşın altında gizlenmiş olsalar dahi onlara çok rahat bir şekilde ulaşabiliyordu. Kimini öldürdü, kimini evsiz, barksız ve perişan bıraktı. Kalplerde acı vardı.

Kiminin el ve ayaklarını kesti ve dar ağacında idam etti, kiminin de gözlerini oydu. Muaviye tüm şehirlerdeki kadılara ve valilere Hz. Ali'nin faziletlerini rivayet edenlerin ve onun üstünlüğü hakkında söz söyleyenlerin şahitliklerini kabul etmemeleri yönünde bir emir gönderdi. Yine aynı şekilde kendi eli altındaki şehirlerde bulunan görevlilerine şöyle yazdı:

"Osman taraftarları ve sevenlerine ve onun faziletleri hakkında hadis rivayet edenlere, onun üstün olduğunu savunanlara aranızda hürmet edin ve diğerlerine karşı daha üstün tutun ve onların isimlerini yazıp bana gönderin." Bu kişilerin hepsi için birçok hediyeler gönderdi.

Durum öyle bir hâl aldı ki, artık halk arasında bu yüzden rekabet başladı, her yer bu tip insanlarla dolup taştı. Daha sonra tekrar görevlilerine şöyle bir yazı gönderdi: "Osman hakkında hadisler çoğalmıştır.

Benim mektubum size ulaştıktan sonra halkı Ebu Bekir ve Ömer hakkında hadis rivayet etmeye çağırın!" Gönderilen bu emir, kadılar ve yöneticiler tarafından halka okundu ve halk onların faziletleri hakkında hadis rivayet etmeye başladılar. Sonra tüm bu halifeleri öven hadisleri bir araya toplayıp kitap hâline getirdiler.

Bu kitabı İslâm beldelerinde minberlerde okunması ve medreselerde öğrencilere ders verilmesi için çoğalttılar. Çocuklara, Kur'ân-ı Kerim okudukları gibi bu hadisleri de okumaları ve rivayet etmeleri emredildi.

Durum öyle bir hâl almıştı ki, artık cariye ve köleler dahi bu öğretileri öğrenmek durumundaydılar. Sonra Muaviye bütün şehirlerin yöneticilerine emir gönderdi: "Ali ve soyunu sevdiğine şahitlik edilenleri öldürün." Ve ardından şöyle yazdı: "Ali'yi sevdiği söylenen kişileri şahit olmasa dahi öldürün." Bu gelen emirden sonra artık şüphe ve iftira üzerine niceleri öldürüldü.

Öyle ki, bazen yanlışlıkla ağzından bir şey kaçıranları dahi öldürmeye başladılar.

Artık belâlar günden güne daha da şiddetleniyor ve düşmanların sayısı gittikçe artıyordu.

Uydurma hadisler rivayet ediliyor ve halk da bu şekilde yetişiyor ve bu yalanlardan başka hiçbir şey öğrenemiyorlardı. Tüm bunlardan daha kötü olan durum ise, riyakâr Kur'ân karileri, kendilerini züht ve huşu içinde gösteriş maksatlı ibadete vermiş olanlardı. Bu tabaka, hâkimler nezdinde bir yer edinmek amacı ile yaptıkları bu işler doğrultusunda yalanlarla insanları kandırıp para, ev ve mülk sahibi oldular.

Yavaş yavaş uydurma hadisler, onları doğru sanan kitlelere ulaştı ve onlar da hadislerin doğruluğu zannı ile öğrenip, başkalarına rivayet eder oldular. Artık bu hadisler dindar grubunun da eline ulaşmıştı.

Oysa bu dindarlar, yalanı caiz bilmez; ancak doğru bildikleri rivayetleri kabul ederlerdi. Yoksa yanlış olduğunu bilselerdi, okuyup rivayet etmez ve ona inanmazlardı.

Hasan b. Ali'nin (a.s) vefat etmesiyle birlikte fitne, şiddet ve belâ had safhaya ulaştı. Yazar: Ebu'l-Hasan Medainî de İbn-i Ebi'l-Hadid'in (c.3,s.15-16) rivayetini aynen nakletmiş ve sonunda şu açıklamayı yapmıştır: "İşler bu minval üzere devam ederken Hasan b. Ali (a.s) vefat etti. Fitne ve belâlar daha da artmaya başladı.

Artık Şiîlerden, can korkusu ile sesini çıkarmayanlar veya evsiz-barksız kalıp göçebe hâlini alanlardan başka kimse kalmamıştı." İki karşıt grubun (Emevîler ve Şiîler) konum ve koşullarını göz önünde bulundurduğumuz zaman meselenin olasılığı daha iyi anlaşılmaktadır. Zaten diğer tarihî vakıalar

da buna ışık tutmaktadır. Ancak tarihçilerin göz yumması ve gafil davranması, konuların hak ettiği ölçüde bilinmesi ve değerlendirilmesini engelleyememiştir.

Zira onlar –elbette mazeretleri gereği- hâkim güçlerin menfaati doğrultusunda veya bu güçlere hiçbir zarar vermeksizin tarih yazmaya çalışmışlardır. Daha önceden de gördüğümüz gibi, Taberî ve Mes'udî bu konulara değinmişlerdi.

Buna göre bizim bu kısımda söylediklerimizin belgeleri -Süleym b. Kays, Medainî, İbn-i Ebi'l-Hadid, Taberî ve Mes'udî'dir. Allah yolunda niceleri kanlara boyandı, nice toplumlar dağıldı, nice evler yıkıldı, niceleri evsiz-barksız, biçare bırakıldılar.

Niceleri koyun sürüleri misali öldürülmek üzere götürülüp bir daha dönmediler.

Kimileri ise yaşamak için uzaklara, bazıları ise akıbetlerinin ne olacağından habersiz beklemeye koyuldular; ama hiçbir zaman yollarından sapmadılar. Muaviye, hilâfeti kendisinin ve evlâtlarının tekelinde tutmak için işte bu önlemi almıştı. Allah'a verdiği söze işte böyle vefa göstermiş oluyordu(!) Süleym b.

Kays bundan sonra şöyle yazmaktadır: "Muaviye'nin ölümünden bir yıl önce Hüseyn b. Ali (a.s), Abdullah b. Abbas ve Abdullah b. Cafer hacca gittiler.

İmam Hüseyin (a.s) Benî Haşim ve taraftarlarından oluşan kadınlı ve erkekli ensarla birlikte geldi, kendisi ve soyunu tanıyanları bir araya topladı. Daha sonra Allah Resulü'nün sahabelerinden ibadet ile meşhur olup bu yıl hacca Allah'ın evini ziyarete gelenleri bulup yanına getirmeleri için birkaç kişiyi görevlendirdi." "Mina'da İmam Hüseyin'in çadırında 700'den fazla erkek topluluğu, tâbiînden ise 200 civarında erkek sahabe bir araya geldiler.

İmam hutbe için ayağa kalktı. Allah'a hamd ve senadan sonra şöyle dedi: "Bu zorbanın bize ve taraftarlarımıza karşı aldığı tutumu hepiniz görmekte ve bilmektesiniz.

Şimdi size soruyorum, eğer doğru söylersem tasdik, yalan söylersem tekzib ediniz. Şimdi söyleyeceklerimi iyi dinleyin ve yazın. Sonra kendi şehirlerinize ve beldelerinize döndüğünüz vakit güvendiğiniz kimseleri bize yönelmeleri için davette bulunun.

Zira ben bu işin unutulması ve hakkın ortadan kalkıp yenilmesinden endişe etmekteyim. Ve kâfirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır." "Daha sonra haklarında nazil olan ayetleri okudu ve tefsir etti. Allah Resulü'nün, babası, annesi ve kardeşi hakkında buyurduklarını nakletti. Bunları dinleyen sahabeler; 'Evet, doğrudur. Bunları kendimiz gördük ve duyduk.' dediler."

"Tâbiînden olanlar da; 'Evet! Bunları bize kabul ettiğimiz ve güvendiğimiz sahabeler nakletmişlerdi.' dediler." "Sonra İmam şöyle buyurdu: Öyleyse sizi Allah adına yemine veriyorum ki, bunları dinine ve kendine güvendiğiniz kimselere anlatın."


MUAVİYE VE ŞİA'NIN ÖNDE GELENLERİ


Barış antlaşmasından sonra, Şia'nın önde gelen şahsiyetlerine karşı Muaviye, düşmanca ve intikam peşinde olduğunu sergileyen, hiçbir ahit ve hoşgörü ve bağışlamayı kabul etmeyen acımasız bir tavır sergiledi.

Bu saygın ve önde gelen kişilerin yaptıkları konuşmaların diğerlerinde gösterebilecek olası tesir karşısında kaygıya kapılan Muaviye, sürgün, zulüm ve cinayetlerini bu kişilerin kökünü kurutmak için daha da ağırlaştırdı.

Biz bu bölümde Muaviye'nin bu büyük şahsiyetlere karşı işlediği tüm bu cinayetleri veya onlar hakkında yapmış olduğu büyük ve sinsi plânlarını anlatma durumunda değiliz.

Bu kişinin kendi taahhüt ve yeminlerine ne kadar sadık kaldığını, yapmış olduğu birtakım girişimlerin, plânlarındaki niyetinin ne olduğunu kısa ve öz bir şekilde bu kadar beyan etmekle yetiniyor ve bu kısa sözün geri kalan kısmının daha önceki bölümlerden anlaşılacağı için anlatma gereğini duymuyoruz.

Sonraları ise, taassupçu tarihçiler tarafından bu büyük şahsiyetlerin başından geçenler, nesillere ibret olacak bu inişli-çıkışlı tarihin parlak görüntüsü ve gerçeklerin üzeri örtüldü.

Mevcut bulunan hâkim güçler bu tarihî gerçekleri ve nakledilen hadisleri yönlendirmek maksadı ile birçok işler yapıp Şia İmamları hakkında -ki İmamlar böyle duruma maruz kaldıysa, onlara tâbi olan Şia'nın önde gelenleri ve normal halk için neler yapıyorlardı!!!- birçok yalan ve asılsız sözler yazdılar.

Tanınmış muhaddislerden biri ve Neftaveyh ismi ile meşhur olan İbn-i Urfe'nin kendi tarih kitabında konu ile ilgili olarak yaptığı açıklama bizim yukarıda bahsettiklerimizi doğrulamaktadır.

Diyor ki: "Sahabenin fazileti hakkında uydurulan hadislerin birçoğu Benî Ümeyye zamanında uyduruldu ve onlara yakınlaşmak maksadı ile meydana getirildi. Yaptıkları icraatlar Haşimoğulları'nı gözden

düşürmek ve ortadan kaldırmak maksadıyla yapılıyor idi." Medainî Muaviye dönemi ile ilgili olarak şöyle yazmaktadır: "Uydurulmuş birçok hadis, yaygın ve meşhur olan birçok yalan meydana çıktı.

Fakihler, hakimler ve kadılar bu esasa dayalı olarak işgüzarlık yaptılar. Bu arada Kur'ân kıraat edenlerin (karilerin) riyakârlıkları, züht ve huşu içinde ibadet ettiklerini zanneden kimselerin tutumu ise tüm belâların fevkinde idi. Bunlar hakimler nezdinde yer edinmek, saraylara nüfuz etmek amacı ile birçok hadis uydurup bu yoldan birçok mal ve servet ele geçirdiler.

O zaman bu hadis rivayetleri, yalan ve iftirayı caiz bilmeyen dindar halkın da eline geçiyor ve onlar da doğrudur kanısına kapılarak kabul edip diğer insanlara da rivayet ediyorlardı.

Halbuki bu hadislerin yanlış ve batıl olduğunu bilmiş olsalardı, hiçbir zaman onlara inanmayacaklardı ve nakletmeyeceklerdi."[259] İbn-i Ebi'l-Hadid şöyle yazmaktadır:

"Şeyhimiz Ebu Cafer (Nakib) el-İskafî dedi ki: Muaviye, sahabilerden ve tâbiînden olan bir gurubu, Hz. Ali'ye (a.s) karşı çirkin söz ve lânet içeren hadis rivayetlerini uydurup yaymaları için zorladı.

Bunun karşılığında ise, kendilerine çok iyi bir miktarda ödüller vaat etti. Onlar da Muaviye'nin sevinmesi için gereken her şeyi yerine getirdiler. Bu gruptan olan bazılarının isimleri şöyledir: Ebu Hüreyre, Amr b. As ve Muğiyre b. Şu'be ve tâbiînden olan Urve b. Zübeyr."[260]

Yazar: Sonuç olarak, tarafsızlık ve dikkatli bir araştırma, tarih ve hadis üzerine yapılan oyunları tüm boyutlarıyla ortaya çıkaracaktır. Öyle ki, İslâm'ın ilk dönemlerine ait olan olayları irdeleyen bir araştırmacı üzülerek şunu müşahede edecektir ki: İslâm tarihinde yaşanan olayların hiçbirisi, özellikle büyük önem taşıyan tarihî gelişmeler, zihinlerde kuşku uyandıran, kafaları karıştıran ve hedef saptıran tahrip ve müdahalelerden uzak kalamamıştır.

Bunca anlatılanlardan sonra şunu söyleyebiliriz: İslâmî görünüm, uydurma delillere ve tahriflere[261] göre biçimlenmiştir. Kuşkusuz en büyük ve en güzel delil, tüm bu olaylara yakından tanıklık yapıp yaşayanlardır.

Nitekim Hz. Hasan'ın (a.s) barışı da benzer bir şekilde, içinde bulunan birçok inişli-çıkışlı, ayrıntılı konular taşımasına rağmen siyasî güçlerin entrikaları, heves ve istekleri doğrultusunda kırpılmış ya da eklemede bulunulmuştur. Olaylar kesinlikle birbirinden koparılmış ve tüm olaylar kendi istek ve maslahatları doğrultusunda değiştirilmiştir.

Yaşanan tüm bu üzücü olaylar karşısında - tabii bu olayların tümü bilinçli ve kasıtlı bir şekilde yapılmadıysa da, bilinçsiz bir şekilde de yapıldığı söylenemez- gerçekler kendine özgü ve has olan görkemini ve azametini yitirmiş ve neticede ise doğal olarak bu konuda çok çeşitli algılamalar, çok aşırı söylentiler meydana gelmiştir...

Ki bu anlatılanlar, İslâm tarihindeki tahrif ve çarpıtmaların yalnızca küçük bir numunesidir. Hz. Hasan (a.s) hakkında yazanlar, kendisinin İslâm dünyasındaki konumunu ve yerini görmekte ve dünyanın iki eşsiz şahsiyetinden biri hakkında konuştuklarını çok iyi bilmekteydiler. Buna göre bu tür özellikleri taşımayıp ve bir imamın şahsiyetiyle ilgili olmayan konuların çizgisinin mutlaka daha belirgin olacağı kesindir.

Bu yüzden Muaviye ve Şia'nın önde gelenleri ile ilgili olarak tüm hakikatleri yansıtacak, konunun her yönüyle anlaşılmasını sağlayacak gerçek bir istatistik elde etmek mümkün olmadığı gibi, Medainî'nin rivayeti ve Sü-leym b. Kays'ın geniş açıklamaları ile aynı orantıda olabilecek rivayetleri bulmak imkânsızdır.

Çünkü, genel olarak bu türden kabul edebileceğimiz Şia'nın tarihteki yaşanmış olaylarının iç yüzünü, bu zaman zarfında çeşitli hasmane tutumlar yüzünden tasarruf edilip tahrif edilmiş ve bunların yerine birçok yalanlar uydurulmuştur.

Şu anda karşımızda tek bir yol bulunmaktadır. O da yazılı olan tarihe dönüp, orasından burasından oluşan bölümleri alıp bu dağınık olan sahneyi -tüm bu çirkinlik ve suçlamalarıyla birlikte- içinde ancak gerçeklerin bir bölümünü bulabileceğimiz kısımlarıyla birlikte şekillendirmeye çalışmaktır.

Gelecek sayfalarda üzülerek belirtelim ki, sahabî ve tabiîn adını taşıyan bazı kişilerin ibret verici tutumları, okuyucuların gözleri önüne serilecektir. Bununla birlikte Muaviye'nin barış anlaşmasının beşinci maddesi ile ilgili verdiği cevap açıklık kazanacaktır. Bunun ardından bu madde ile ilgili çeşitli bölümler incelemeye alınacaktır.


A)SAVUNMASIZ BİR ŞEKİLDE KATLEDİLEN ŞEHİTLER


1- Hucr b. Adiyy el-Kindî


"Güzel Hucr" olarak biliniyordu. Künyesi, Ebu Abdurrahman ve Zuhrehâr (Kindî kabilesinin lideri) lakaplı Adiyy b. Hars b. Amr b. Hucr'un oğludur. Bazıları baba silsilesinin şöyle olduğunu beyan etmişlerdir: Adiyy b. Muaviye b.Cebele b.

Adiyy b. Rabîa b. Muaviye. Bunların her birisi "Kinde" kabilesinin büyüklerinden ve saygınlarından idiler.[262] Kendisi Resulullah'ın (s.a.a) sahabelerinden, İmam Ali (a.s) ve İmam Hasan'ın (a.s) ashabının büyüklerinden ve Kûfe Müslümanlarının ileri gelenlerinden ve reislerindendi. O ve kardeşi (Hani b. Adiyy) Peygamber'in huzuruna vardılar.

el-İstiab adlı kitapta şöyle yazmaktadır: "Hucr'un yaşı diğer yaşlı sahabelerden küçük olmasına rağmen fazıl bir Peygamber sahabesiydi." Bunlara benzer sözler, Usd'ul-Gabe adlı kitapta da yer almıştır.

Hâkim, el-Müstedrek adlı kitabında onun hakkında şöyle söylemiştir: "O, Muhammed'in (s.a.a) zahit, dindar sahabelerinden birisi idi." İbadetle ilgili tavrı şöyleydi: Abdesti olmadığı zaman hemen abdest alırdı ve abdest aldığı zaman da mutlaka namaz kılardı. Her gece ve gündüz bin rekât namaz kılardı. Onun zahitliği belirgin, duaları ise müstecap olurdu.[263]

Güvenilir kişilerin içinden en seçkini idi. Ahiretini dünyaya öyle bir şekilde tercih etmişti ki, bu uğurda can vermeye dahi hazırdı. Ölmeye razıydı; ama İmam'ından vazgeçmeye asla! Bu, ayakların titrediği, arzuların erişemediği bir derecedir. Şam ve Kadisiyye'yi fetheden orduda yer almıştı.

Cemel Savaşı'nda da İmam Ali'nin (a.s) safında yer almıştı. Sıffin Savaşı'nda Kinde kabilesinin, Nehrevan Savaşı'nda ise ordunun sol kanadının komutanlığını üstlenmişti. O, Tedmür denilen yerin batısında Dahhak b. Kays'ı yenen kahramandır. "Biz savaşın çocuklarıyız.

Onu bol mahsullü kılar sonra meyvelerini toplarız. O bizi sınamıştır, biz de aynı şekilde onu sınamışızdır." diyen kimsedir. Sonuç itibarı ile İslâm'da silâhsız, savunmasız olarak öldürülen ilk kişi olmuştur o.

Muaviye, onu ve onun dostlarından 6 kişiyi Hicrî 51 yılında Merc-i Azra denilen yerde -ki bu yer Şam'ın 12 mil ötesinde Ğute isimli bir bölgedir- öldürdü. Onun mezarı bu gün dahi bilinmekte ve mezarında bulunan kubbe oranın ne kadar eskilere dayandığını göstermektedir. Mezarın yanında büyük bir cami bulunmaktadır.

Kendisiyle birlikte şehit edilen 6 dostu da aynı mezarda gömülüdürler ki, onlardan da ileride bahsedeceğiz. Ziyad b. Ebih de Kûfe'deki evini yıktırdı.

Hucr'un Öldürülme Sebebi Hz. Ali'nin (a.s) hakkında çirkin sözler sarf eden Muğiyre ve Ziyad'ın sözlerini reddedip kabul etmeyen Hucr şöyle diyordu: "Ben şehadet ederim ki, yerdiğiniz ve hakkında çirkince sözler sarf ettiğiniz kişi yerilmeğe değil, övülmeye lâyıktır.

Hakkında övücü sözler sarf edilen ise, yerilmeye daha müstahaktır." Öyle ki, Hucr bu sözleri yüksek sesle söylediği zaman halkın üçte ikisi onunla aynı fikri paylaşarak hep birlikte şöyle diyorlardı: "Allah'a andolsun ki, Hucr doğru söylemiş ve ne güzel konuşmuştur!"

Muğiyre kendi valiliği döneminde, Hucr'un halk arasındaki değerini araştırıyordu; değerli bir sahabî, seçkin bir Şiî ve Kinde kabilesinin geçmişlerinden miras kalan meziyetleri üzerinde taşıyan bir Arap emiri gözüyle bakıyordu ona. Muğiyre, halkın kendi ve Emevî

hükümetinden korkmaksızın Hucr'u himaye ettiğini kendi kulaklarıyla duymuştu. Bu yüzden Hucr hakkında biraz daha beklemeyi uygun görmüş ve Hucr hakkında yargılama görüşüne sahip olan müşavirlerini tüm bu olup bitenler karşısında bir şekilde ikna etmeye çalışmıtı. Bir keresinde onlara şöyle demişti: "Ben Hucr'u öldürdüm." Onlar ise şöyle sormuştular: "Ne demek istiyorsun?"

O da şu cevabı vermişti: "Benden sonra bir emir gelecek ve Hucr onu da benim gibi birisi olarak düşünüp şu anda gördüğünüz gibi gidişatını devam ettirecek ve o emir ilk anda onu tutuklayıp en kötü bir şekilde öldürecek." Muğiyre, Hucr'un karşısında kurnaz ve münafikane bir tutum sergilemeye başlamıştı.

Hicrî 43 yılında haricî olan Mustevrid b. Ullefe fitnesinde, Sa'saa b. Sûhan'a vermiş olduğu cevap da bu kurnaz ve münafıkça tutumundan bir örnek idi. Sa'sa'ya şöyle demişti: "Sakın ha! Açık ve alenî şekilde Ali'nin (a.s) faziletlerinden bahsettiğini duymayayım! Zira sen Ali'nin (a.s) faziletinden benim bilmediğim bir şeyi söylemeyeceksin.

Bilâkis ben onun faziletlerini senden daha iyi bilmekteyim!!! Fakat şu anda bu kudret sahibi -yani Muaviye- bize hükümet etmekte ve bizi Ali'yi yermek ve kötülemek yönünde mecbur bırakmıştır. Buna rağmen biz onun emirlerinin birçoğunu bırakıp sadece canımızı kurtaracak kadarını söylüyoruz."[264] Muğiyre'nin ölümünden sonra hicrî 50 veya 51 yıllarında Sümeyye'nin oğlu (Ziyad b. Ebih) Kûfe valisi oldu.

Kendisini valiliğe getiren Ümeyyeoğulları'na teşekkürlerini sunmak ve Emevîlerin hükümetinin en büyük itirazcı, isyancı ve başkaldıranından kurtarmak için Hucr'u öldürmek istedi. Yalnız Hucr'un ve Ümeyyeoğulları'nın ismi baki kaldığı müddetçe, Hucr'un kanının, o çirkin tarih için isyancı ve itirazcı olacağından habersizdi.

Yeni vali, cuma namazı hutbesini o kadar uzattı ki, cumanın vakti çok daraldı. Cuma namazına katılmış ve cemaat arasında bulunan Hucr feryatla, "Namaz!" diye seslendi. Ziyad hutbesine devam etti. Hucr tekrar seslendi: "Namaz!" Yine aynı şekilde Ziyad hutbe okumaya devam etti.

Cuma farizasını eda edemeyeceğinden korkan Hucr, bir miktar çakıl taşını namaz kılmak amacıyla avuçladı ve namaz kılmak üzere ayağa kalktı ve halk da onunla birlikte kalktı. Hucr'un zahit, takvalı, abid ruhu ve içtimaî konumu, dinî konularda gevşek davranmasına izin verecek veya gevşek davrananlarla uzlaşacak bir durumda değildi.

Hucr kendi kendine, bu topluluk içinde İmam Hasan'ın ashabından kalan ve kendilerine birtakım hatırlatmaların tesir edebileceği ve belki bunun yanı sıra kötü işler de kınanırsa, yararlı olabileceği şahısların bulunabileceğini düşünmekteydi.

Bu yüzden hakkı himaye etmek, muhalifleri kınamak ve din, İmam ve namaz yolunda daha önceleri İslâm fetihlerinde kılıcıyla cihat ettiği gibi, bu defa da diliyle cihada kalktı. Onun suç dosyası Benî Ümeyye yönetiminde, iki aykırı davranışından oluşmaktaydı... Birincisi, Hz. Ali'ye

küfredenlerin küfürlerini kendilerine iade etmesi ve ikincisi ise namazın vaktinde kılınmasını savunmasıydı... Başka hiçbir şey değil!

Ziyad, kendisine bağlı, dünya malı için yönetiminde canla başla hizmet eden Ömer b. Sa'd (İmam Hüseyin'in katili), Münzir b. Zübeyr, Şimr b. Zilcevşen el-Amirî, İsmail ve İshak (Talha b. Übeydullah'ın oğulları), Halid b. Urfuta, Şebes b. Rib'î, Haccar b.

Ebcer, Amr b. Haccac, Zecr b. Kays... gibi kişileri (ki mertlik ve yiğitliği üç talak ile boşamışlardı,) topladı. Bunlar toplam 70 kişiydiler. Taberî, tarihinde bunların her birinin ismini teker teker saymıştır.

(c.6, s.150- 151) Ziyad, bunların arasından Ebu Musa Eş'arî'nin oğlu Ebu Burde'yi (ki herkesten zayıf olduğunu veya Muaviye'ye daha yakın olduğunu düşünerek) seçti ve ona şöyle yazmasını söyledi: "Bismillahirrahmanirrahim. Bu şahitlik âlemlerin Rabbi Allah'ın huzurunda, Ebu Burde b. Ebu Musa Eş'arî'ye aittir ki, Hucr b. Adiyy, itaatten yüz çevirmiş ve Müslümanların cemaatinden ayrılıp halifeyi lânetlemiştir.

Halkı savaşa çağırmış, grupları kendi etrafında toplamış ve onları biate zorlamış ve yüce Allah'ı açıktan inkâr etmiştir!!!" Yetmiş kişinin hepsine de şöyle dedi:

"Hepiniz bu şekilde tanıklık ettiğinizi bildirin." Sonra ekledi: "Allah'a yemin olsun ki bu ahmak haini öldürmek için elimden geleni yapacağım..." Kûfe'nin ileri gelenlerinden yetmiş kişi (büyük ailelerin yakınları) aptal ve haince yazılmış olan bu yazıyı imzaladılar. O vakit kendisi de Hucr hakkında Muaviye'ye bir mektup yazarak ondan çokça bahsetti.

Muaviye cevaben şöyle yazdı: "Onu zincirlere bağla ve bana gönder!" Burada, saygın ailelere bağlı kişilerin geçmişte Kûfe'de İmam Hasan'ın (a.s) halifelik dönemine ait olaylardaki tutumları hakkında bilgi vermek gerekmektedir.

Meskin'de savaştan kaçanlar, Medain'de fitne çıkaranlar, İmam'ı davet edip Muaviye'ye teslim etmek için mektup yazanlar, bu kişiler değiller miydi? O zaman şu neticeye varacağız ki, itaatsizlik eden ve Müslümanlıktan çıkan Hucr b. Adiyy midir, yoksa bu hainler mi?

Aynı şekilde şunu da hatırlatmak gerekir ki, bu grup, İmam Hüseyin'in (a.s) Kerbelâ faciasında İmam'a karşı kılıç çekmiş, tüm bu üzücü olayların -ki İslâm ve Arap tarihinin korkunç bir olayıdır- mesuliyeti bu şahıslara aittir.

Hucr Vakıasında Kûfe'nin Durumu Hucr eğer bunca baskı karşısında silâhlı bir direnişi tercih etmiş olsaydı, şüphesiz Kûfe'de öyle kanlı bir isyan meydana gelirdi ki, Muaviye rahat bir uyku uyuyamazdı.

Muaviye de bu konuyu anlamış olmalıydı ki Hucr'u öldürdükten sonra şöyle dedi: "Eğer Hucr yaşasaydı, başka bir savaş olabilirdi." Ziyad da bu gerçekten haberdar olduğundan dolayı Hucr'u gönderdikten sonra ardından Muaviye'ye başka bir elçi daha göndererek; "Muaviye'ye doğru yola çık ve kendisine söyle ki, eğer hükümetine düşkün ise Hucr'un işini bitirsin!" mesajını iletmesini istedi. Fakat bu Şiî rehber, birçok insanın canını korumak için kendini feda edebilmeyi,

İmam Hasan mektebinde öğrenmiş, açıkça kendi kavmini savaştan alıkoymuştur. Bununla birlikte, Hucr'un dostlarından olan bir grup, Ebvab-ı Kinde denilen yerin yakınlarında ve bir başka grup da onun evinin önünde Ziyad'ın güçleriyle çatıştılar. Bu iki çatışmanın kahramanlarından bazıları şunlardır: Abdullah b. Halife et-Tâî, Amr b. Hamık el-Huzaî (bu ikisi hakkında ileride yine konuşacağız),


Abdurrahman b. Muhriz et-Tamehî, Âiz b. Hamle et-Temimî, Kays b. Yezid, Übeyde b. Amr, Kays b. Şimr, Umeyr b. Yezid el-Kindî, ki Ebu'l-Amrata diye bilinirdi ve hakkında şöyle söylemektedirler: "Ebu'l-Amrata'-nın kılıcı,

Kûfe'de Hucr olayında ilk çekilen kılıç idi." Bunlardan biri de Kays b. Fehdan el-Kindî idi ki, bir merkebe binmiş ve Kinde topluluğunun arasında dönüp onları savaş için hırslandırıp teşvik ediyordu... Kûfe halkı Ziyad'ı taşladılar.[265] Bu, annesi Sümeyye'nin şer'an ödemekle yükümlü olduğu bir cezaydı aslında.

Şimdi bu cezayı kendisi onun yerine çekiyordu. Fakat Hucr ısrarlı bir şekilde kendi kavminin kılıçlarını geri çekmelerini sağladı ve onlara şöyle dedi: "Savaşmayın. Ben sizin ölümle burun buruna gelmenizi istemiyorum. Şimdi benim gizlenebileceğim ve saklanacağım mekân Kûfe'nin sokakları olacaktır." Her yerde Hucr'un peşinde olan Ziyad'ın casusları onun izini kaybettiler.

Zira halkın tamamı veya üçte ikisi Hucr'u aralarına almış ve casusların gözlerinden uzaklaştırmışlardı. Ziyad, şartları Hucr ve adamlarına karşı daha da zorlaştırdı. Kûfe'nin ileri gelenlerini bir araya toplayarak onlara şöyle dedi: "Ey Kûfe ehli! Bir elinizle yaralıyor, diğeriyle merhem sürüyorsunuz. Bedenlerinizin benimle olmasına rağmen, kalpleriniz Hucr iledir.

Allah'a andolsun ki bu, sizin iki yüzlü oluşunuzdandır. Mutlaka ondan uzak olduğunuzu ve onu istemediğinizi ispat etmelisiniz. Aksi hâlde başka bir halk getirip, sizin yoldan çıkmışlığınızı ve yanlışlarınızı onların vesilesi ile düzeltirim.

Sonra şöyle devam etti: "Şu andan itibaren sizlerden her biri, Hucr'un etrafını saranların içine gitsin, bu topluluk içinden kardeşinin, oğlunun, yakınının ve aşiretinden olanların elinden tutup Hucr'un etrafından uzaklaştırsın." Ardından da kendi güvenlik görevlilerinin reisine (Şeddad b. Heysem el-Hilalî'ye) Hucr'un yakalanması emrini verdi.

Güvenlik güçlerinin bu işi beceremeyeceğini bildiğinden dolayı Muhammed b. Eş'as el-Kindî'yi çağırtıp ona şöyle dedi: "Ey Eba Meysa! Allah'a yemin olsun ki, bana Hucr'u bulup getirmezsen hurma ağaçlarını keser, evlerini darmadağın ederim, sonra bedenini de parça parça ederim!" Muhammed şöyle dedi: "Onu araştırmam için bana mühlet ver!" Ziyad şöyle dedi: "Sana üç gün mühlet veriyorum.

Eğer getirdin, getirdin. Getirmezsen kendini ölmüş bil!" Yazar: Sahi ne içindi bu kadar kin ve nefret! Din için mi? Her gece ve gündüz bin rekât namaz kılıp, iyiliği emredip, kötülükten sakındırmaktan başka günahı olmayan ve namazın vaktinde kılınması için ısrarda bulunan abit bir sahabî, Sümeyye'nin oğlundan dine daha düşkün değil midir yoksa? Veya tüm bunlar dünya...

için miydi? Yani tarihte, geri kalan kendi itibar ve saygınlıklarını Hucr'u öldürmekle tamamen yitirmelerine sebep olan çirkin amaçlar? Ziyad'ın plânı Kinde kabilesini birbirine düşürmek idi ve bu yüzden Muhammed b. Eş'as'ı, Hucr'u yakalaması için görevlendirdi. Bu metot en eski ve en yaygın ve yenilgiye uğramış milletler arasında galip gelen fatihlerin kullandığı bir taktikti.

Hucr, Ziyad'ın plânını anladı ve kendi kendine şöyle dedi: "Bu durumda ben teslim olacağım..." Güvenlik görevlileri Hucr'un taraftarlarından tanınmış, saygın kişileri tutuklamak için harekete geçtiler.

Mes'udî'nin rivayet ettiğine göre Kûfe ehlinden 9 kişi ve diğerlerinden ise 4 kişiyi tutukladılar. İbn-i Esir tutuklananların isimlerini şöyle zikretmiştir:

"Hucr b. Adiyy el-Kindî, Erkam b. Abdullah el-Kindî, Şerik b. Şeddad el-Hadremî, Seyfi b.

Fesîl eş-Şeybanî, Kabisa b. Zabia el-Absî, Kerim b. Afif el-Has'emî, Asım b.

Avf el-Becelî, Verka b. Semiyy el-Becelî, Kıdam b. Hayyan el-Anzî, Abdurrahman b. Hassan el-Anzî, Muhriz b. Şehab et-Temimî ve Abdullah b. Havbe es-Sa'dî et-Temimî." Daha sonra (İbn-i Esir) beyanına şu şekilde devam etmektedir:

"Bu, on iki kişi... Bunların dışında iki kişi daha tutuklandı ki, bunlardan birisi Utbe b. Ahnes (Sa'd b. Bekr kabilesinden) ve diğeri Hemedan kabilesinden olan Sa'd b. Nemran idi ve bu on iki kişiyle birlikte tutuklananların sayısı 14'e yükseldi. Bu esnada, zillete ve belâya duçar olmuş şehirde casuslar hol geziyordu. Hucr on gün Kûfe hapishanesinde kaldı.

Bu müddet içinde isimleri daha önce belirtilmiş olan dostları da tutuklanarak ona katıldılar ve daha sonra hepsini Şam'a gönderdiler. Kûfe'nin birtakım hadiselere gebe kaldığı durumdan belliydi; ancak bunun yönetim ve halk üzerinde etkisinin ne olacağı meçhuldü. Durum hassastı. Bunu sezen Ziyad, tutukluların gece yarısı, karanlığın her tarafı kaplamasıyla birlikte şehirden çıkarılmalarını emretti.

Maksatları gece karanlığıyla, zulümlerinin üzerini örtmekti. Şehirden götürüldükleri bu esnada Hucr'un dostlarından biri olan Kabisa b. Rabîa (ki evi gittikleri bu yolun üzerinde idi), kızlarının, küçük pencereden kendisini izlediğini ve hüngür hüngür ağladıklarını gördü. Onlarla birkaç kelime konuştu ve daha ileride de kendisinden bahsedeceğimiz gibi, Kabisa, kızlarına nasihatte bulundu.

Böylece yollarına devam ettiler. Karanlık gecelerin birinde, babasını düşünmekten can damarları kesilir derecesine gelmiş olan Hucr'un kızı, aya bakarak ona hitaben şu beyitleri söylemişti:[266]

"Ey parlayan mehtap! Yüksel!

Görürsün belki; Hucr'un gece yolculuk ettiğini.

Muaviye b. Harb'e doğru gittiğini.

Emirin düşündüğü gibi onu öldüreceğini.

Aşk surlarına asılacağını.

Akbabaların onun güzelliğini yok edeceğini...

Hucr'den sonra, zorbalar büyüklük satacak!

Ve büyük köşkler onlara tatlı gelecek!

Şehirler onlara boyun eğecek!

Rahmet bulutu onları diriltmemiş, söylediğin gibi.

Ey Hucr! Ey Adiyy oğlu Hucr!

Huzur ve esenlikle yaşa!

Korkarım senin için; Ali'yi toprağa düşürenden.

Şam'da oturan ve aslan misali kükreyen yaşlıdan.

Sen öldürülürsen, bil ki her kavmin lideri

Sonunda ölümden başka sonucu olmayacaktır!"

Hucr ve dostlarını Şam'a 12 mil uzaklıkta bulunan Azra kasabasına götürdüler ve orada zindana attılar. Bu arada Ziyad ile Muaviye arasındaki haberleşme sürmekte ve Hucr ile dostları için işler daha da zorlaşmaktaydı.

Bilâhare Muaviye'nin alçak görevlisi, bir grup cellât, kefen ve ölüm fermanı ile geldi ve Hucr'a hitaben şöyle dedi: "Ey sapıklığın kaynağı! Ey küfür ve nifak madeni!!

Ey Ebu Turab'ın (Hz. Ali) dostu! Müminlerin emiri (Muaviye), sizlerin küfrünüzden dönmediğiniz, dostumuzu lânetleyip ondan uzaklaşmadığınız takdirde sizi öldürmemi emretti." Hucr ve dostları şöyle dediler: "Bizim için kılıcın keskinliğine tahammül etmek, söylediklerine tahammül etmekten daha kolaydır. Allah, Resulü ve Vasisi'nin yanında bulunmak, cehennem ateşinden daha güzeldir..." Kabirler kazıldı... Hucr ve dostları tüm geceyi ibadetle geçirdiler.

Ertesi günün sabahı onları öldürmek için hazırladılar. Hucr şöyle dedi: "Bana abdest alıp namaz kılmam için biraz süre verin. Zira ben hiçbir zaman abdest aldıktan sonra o abdesti namazsız bırakmadım." Ona namaz kılmak için zaman verdiler. Namazdan sonra şöyle dedi: "Allah'a andolsun ki, şimdiye kadar namazımı hiç bu kadar kısa sürede kılmamıştım.

Sizler benim korktuğum için namazı uzattığımı düşünmeyecek olsaydınız, ben namazımı bundan daha uzun kılardım." Ve ardından şöyle dedi: "İlâhî! Ümmetimin şikâyetiyle senin yanına geliyoruz. Kûfe ehli bizim aleyhimize şahitlik et ve Şam ehli de bizi öldürüyor. Şimdi Allah'a andolsun ki, eğer beni bu vadide öldürürseniz, biliniz ki bu topraklar üzerinde öldürülen ilk savaşçı Müslüman ve bu vadinin köpeklerinin üstüne havladığı ilk

Müslüman şahıs benim."[267] Sonra Hudbe b. Feyyaz el-Kuzaî çekmiş olduğu kılıçla onun yanına doğru gitti; Hucr titremeye başladı. Bunu görünce şöyle dediler: "Ne o! Ölümden korkmadığını söylüyordun az önce, şimdi arkadaşına (Hz. Ali'ye) küfür et de seni serbest bırakalım." Hucr ise şu cevabı verdi: "Neden korkmayayım.

Zira kazılmış bir mezar, serilmiş bir kefen ve çekilmiş bir kılıç var önümde... Fakat yüce Allah'a yemin olsun ki, ölümden korksam bile Allah'ı gazaplandıracak bir söz söylemeyeceğim." Şam'da Muaviye'ye yakın olan, Hucr'un dostlarından yedi kişi için akrabaları ve yakınları şefaat ettiler ve geri kalanlar ise kılıçlara yem oldular.

Hucr'un son sözlerinden birisi ise şudur: "Benim zincirlerimi açmayın ve bedenimdeki kanları silmeyin. Zira yarın mutlaka Muaviye ile görüşeceğim ve orada onunla hesaplaşacağım." Muaviye, ölüm döşeğindeyken Hucr'un bu sözünü hatırlayıp üzülmüş ve kısık bir sesle şöyle demişti: "Benim ve senin olayın (hesaplaşman) biraz uzun olacak, ey Hucr!" Olayın Müslümanlar Nazarındaki Önemi Muaviye, Hucr ve dostlarının ölümünden sonra hacca gitti. Bir gün yolu Aişe'nin evine düştü ve izin isteyip içeri girdi.

Oturduğu esnada Aişe şöyle dedi: "Seni öldürmek için birini gizlemediğimden emin misin?" Muaviye cevaben; "Emin bir eve ayak bastım." dediğinde Aişe şöyle dedi: "Hucr ve dostlarını öldürürken hiç mi Allah'tan korkmadın ey Muaviye!?" [268] Sonra şöyle söyledi: Eğer elimizi attığımız her şeyin işimizi zorlaştırması olmasaydı,

Hucr'un olayında birtakım işler yapmaya yeltenirdik..."[269] Şüreyh b. Hani Muaviye'ye Hucr'un malına, canına kastedilmesinin caiz olmadığını bildiren şu mektubu yazdı: "Şüphesiz ki Hucr, namaz kılan, zekât veren, her yıl hacca giden, iyiliği emredip kötülükten sakındıran, canı ve malı haram (saygın) ve muhterem olan kimselerden biridir."[270] Hucr'un tutuklanmasından itibaren ondan haberler alan ve durumunu takip eden İbn-i Ömer, Hucr'un ölüm haberini aldığı zaman pazarda idi. Bunun üzerine tüm işlerinden el çekip yaşlı gözlerle geri döndü.[271] Hucr ve dostlarının öldürülmesinden sonra Abdurrahman b. Haris b. Hişam Muaviye'nin yanına gidip ona hitaben şöyle dedi:

"Ne zamandan beri Ebu Süfyan'ın hilmini (yumuşaklığını, hoşgörüsünü), ağırbaşlılığını yitirdin?" Muaviye şu karşılığı verdi: "Kavmin içinde senin gibi iyi huylu insanları kaybettiğimden beri. Doğrusunu istersen, Sümeyye'nin oğlu (Ziyad b. Ebih) beni böyle davranmaya zorladı, ben de kabul ettim!!" Abdurrahman şöyle dedi: "Allah'a andolsun ki,

bundan sonra Araplar senin hilim ve tutumunu onaylamayacaklardır... Sana esir olarak gönderilmiş bir grup Müslüman'ı öldürmeye nasıl razı oldun?!" Malik b. Hubeyre es-Sekunî, Hucr'u bağışlamasını Muaviye'den ister;

ama Muaviye bu isteği reddeder. Bunun üzerine Malik, Kinde ve kendi soydaşları olan Sekun kabilesi ve yanında bulunan Yemenlilerin oluşturduğu topluluğa dönerek şöyle der: "Allah'a andolsun ki, bizim Muaviye'ye muhtaç olduğumuz kadar o bize fazlasıyla muhtaçtır. Biz akrabalarından[272] kimin onun yerine geçeceğini biliyoruz.

Ama o, tüm halk arasında bizim yerimizi tutacak başkasını bulamaz." Ebu İshak es-Sebiî'ye soruldu: "Ne zamandan beri insanlar zillete duçar oldular?" Dedi ki: "Hasan'ın vefat ettiği, Ziyad'ın Ebu Süfyan'ın oğlu ilân edildiği ve Hucr b. Adiyy'in öldürüldüğü günden beri."[273] Hasan Basrî şöyle diyor:

"Muaviye'de dört tane haslet bulunmaktaydı ki, bunlardan bir tanesi bile onun bedbahtlığı için yeterliydi: Birincisi, aptalların sayesinde ümmetin sırtına bindi ve ümmetin onayı olmaksızın, daha üstün ve faziletli kimselerin bulunmasına rağmen ve birçok sahabî de hayattayken haksız yere hilâfeti ele geçirdi.

İkincisi, şarap içen, ipek giyen ve tambur çalan sarhoş oğlunu kendisinden sonra halife olmak üzere veliaht tayin etti. Üçüncüsü, zina çocuğu olan Ziyad'ı meşru kardeşi ilân etti. Oysa Peygamber efendimiz (s.a.a); 'Çocuk kimin döşeğinde dünyaya gelmişse, oraya aittir. Zina edenin payı da taşlanmaktan (recmedilmekten) başka bir şey değildir.' buyurmuştur. Dördüncüsü, Hucr ve dostlarını öldürmesidir." Hasan Basrî bu sözleri söyledikten sonra şunu ekledi: "Hucr ve arkadaşlarına yaptıklarından dolayı yazıklar olsun Muaviye'ye!"[274]


Dipnotlar

-----------------------------------------------
[259]- İbn-i Ebi'l-Hadid, c.3, s.16

[260]- Şerh-u Nehc'il-Belâğa, İbn-i Ebi'l-Hadid, c.1, s.358

[261]- Allâme Eminî Necefî, el-Gadir adlı kitabının 5. cildinin s.185'den 329'a kadar olan bölümünde, hadis uyduranlar ve yalancılar hakkında çok değerli bir konu beyan etmiş ve 620 kişilik hadis uydurup ve tarihin tanınmış muhaddislerinden sayılan şahısları açıklamamıştır.

Bu kitaba müracaat edebilirsiniz. Yazar: Elinizdeki kitabın yazıldığı sırada İslâm âlemi bir haftadır, araştırmacı, mücahit Allâme'sini kaybetmiş, ona ve yarım kalıp tamamlanmayan büyük eserine (el-Gadir) büyük bir üzüntü ile matem tutmaktadır.

[262]- Kinde kabilesi ilk önce Yemen'de ikâmet eden Benî Kehlan kabilesinin bir taifesi idi ve sonraları bunların birçok büyüğü Irak'a hicret ettiler. Kehlan ve Himyer, Sebe' b. Yeşcub b. Ya'rub b. Kahtan'ın oğullarıdır ve Sebe' her iki kabilenin nesebine de verilen bir isimdir. Bilinmektedir ki Araplar Haşim b. Abdumenaf hanedanından

sonra 4 hanedanı büyük ve şerefli tanımışlardır: Kays-ı Fezarî'nin hanedanı, Darimiyyin'in hanedanı, Benî Şeyban hanedanı ve Yemenlilerin Haris b. Ka'b'ın hanedanı. Fakat Kinde, hanedan olarak sayılmamıştır;

bilâkis padişahlar sınıfından sayılmakta ve azgın padişah İmrau'l-Kays da onlardandır. Bu taife, hem Yemen'de, hem de Hicaz'da hükümet ettiler ve İslâm'dan sonra da bu kabilenin görkemi ve ihtişamı devam etti. Onlardan bazılarının isimleri İslâmî devrim ve fetihlerde anılmaktadır; bir kısmı ise bazı vilayetlerin valiliklerinde yer almışlardır.

Bunlara örnek olarak Hüseyin b. Hasan el-Hacerî kadılık unvanına sahip idi. Bir diğeri olan Cafer b. Osman el- Mekfuf seçkin şairlerden sayılmaktaydı. Hani b. Ca'd b. Adiyy, Hucr'un yeğenidir. Kûfe'nin önde gelen saygın kişilerinden idi. Cafer b. Eş'as ve oğlu Abbas b. Cafer, İmam Ebu'l-Hasan Musa ve İmam Ali b. Musa Rıza'nın (a.s) Şiîlerindendir. Fakat Eş'as'ın kendisi

(Cafer'in babası) Kûfe'nin en büyük münafığı idi; Müslüman oldu ve Allah Resulü'nün (s.a.a) vefatından sonra mürtet oldu; sonra tekrar Müslüman oldu ve Ebu Bekir onun Müslümanlığını kabul etti ve Muhammed b. Eş'as'ın annesi olan kız kardeşini onunla evlendirdi. İmam Hasan (a.s) da onun kızıyla evlendi ve işte bu kadın Muaviye'nin kışkırtmasıyla İmam'ı (a.s)zehirledi.

[263]- el-İsabe (c.1, s.329) adlı kitapta şöyle yazmaktadır: "Kendisi esir olduğu bir dönemde cünüp olmuştu. Görevlilerden birine şöyle dedi: 'Kendimi temizlemem için bana su verir misin? Bu vereceğin suyu yarın vereceğin suyun yerine sayarsın.'

Görevli ise şöyle söyledi: 'Susuzluktan öleceğinden korkuyorum. O zaman Muaviye beni öldürür.' Hucr bu durum karşısında yüce Allah'ın dergâhına ellerini kaldırarak su istedi. Ansızın yağmur bulutu belirdi ve yağmur yağmaya başladı. Kendisine yetecek kadar yağan yağmur suyundan aldı. Dostları kendisine şöyle dediler: 'Bizi kurtarması için Allah'a dua et.' O şöyle dedi: Ya Rabbi! Bizim için hayırlı olan ne ise, bize onu nasip eyle!"

[264]- Taberî, c.6, s.108

[265]- Taberî (c.6, s.132) yazıyor ki: "O günden sonra idi ki Ziyad kendisi için maksure* yaptırmıştır."

* Maksure; imamın mihrabını cemaatin safından ayırmada kullanılan örgü ve aynı zamanda suikastlara karşı yararlanılan siper demektir. (A. Hameneî)

[266]- Bazıları bu şiirin Zeyd'in kızı Hind-i Ensarî tarafından Hucr için okunduğu görüşünü savunmaktadırlar.

[267]- İbn-i Esir'in el-Kâmil adlı eseri, c.3, s.192. İbn-i Sa'd ve Mus'ab Zübeyrî -Hâkim'in naklettiğine göre- Hucr'un hayatı münasebetiyle şöyle demişlerdir: "Hucr Muaviye'nin emriyle Azra yeşilliğinde öldürüldü ve kendisi bu bölgeyi fetheden kişi idi..."

Yazar: Hucr'un kendisine ait olan; "Bu vadinin köpeklerinin üzerine havladığı ilk Müslüman şahıs benim." cümlesinden de bu anlaşılmaktadır; yani bu yeri fethederken köpeklerin havlamasından bahsediyor.

[268]- Taberî Tarihi, c.6, s, 156

[269]- el-Kâmil, İbn-i Esir, c.3, s.193

[270]- Taberî Tarihi, c.6, s.153

[271]- Taberî Tarihi, c.6, s.153

[272]- Yani Haşimoğulları

[273]- Şerh-u Nehc'il-Belâğa, İbn-i Ebi'l-Hadid, c.4, s.18

[274]- Taberî Tarihi, c.6, s.157 ve başkaları.